1 Mayıstan bu yana AB, 25 üyeli oldu, nüfusu 74,2 milyon artarak 453,2 milyona çıktı. Aralık 2002’de, Kopenhag toplantısında AB, 12 ülkeyi daha üye yapma kararı almıştı. Şimdi üye olan 10 ülkenin yanı sıra Bulgaristan ve Romanya’nın da üye olmaları kararlaştırılmıştı. Bu genişlemenin açık amacı, dünyanın en büyük iç pazarını oluşturmak ve böylece Amerikan emperyalizmine ve Japon emperyalizmine karşı dünya pazarları üzerine rekabette güçlü pozisyona sahip olmaktı. Bu stratejinin planlayıcıları AB’nin, Lenin’in deyimiyle „süper tekelleri“ydi. Uygulayıcıları ise başta Almanya ve Fransa olmak üzere önde gelen AB-emperyalist ülkeleri hükümetleridir. Genişletilmiş bir AB, söz konusu süper tekeller tarafından dünya pazarı üzerine rekabette bir sıçrama tahtası olmalıydı. Özellikle Alman tekelleri, bu yöndeki planlarının gerçekleştirilmesi için oldukça yoğun bir çama gösterdiler.
AB’nin genişlemesiyle emperyalist ülkeler ve süper tekeller arasındaki rekabet, genel olarak dünyada ve özel olarak da Avrupa’da yeni bir aşamada sürdürülecek. AB’nin genişlemesiyle rekabet, yeni bir kalite kazanmıştır.
450 milyon nüfusuyla 25 ülkeli AB, ABD (286 milyon) ve Japonya’dan (127 milyon) daha büyüktür. 2003 itibariyle brüt yurt içi üretim bakımından 25 AB ülkesinin üretimi, yaklaşık ABD’ninki kadar. Japonya’nın üretiminden ise iki mislinden fazladir. 2002 verilerine göre dünya sermaye ihracının yarıdan fazlası 25 ülkeli AB kaynaklı, ABD’nin payı ise yaklaşık yüzde 23 oranında.
Önde gelen AB kaynaklı süper tekellerin cirosu, yeni üye on ülkenin yurt içi brüt üretiminden daha fazla. Bu tekeller, yeni üyeleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirecek durumdalar. 500 uluslararası süper tekelin 150’sinin merkezi 15 AB ülkesinde. Yeni üye ülkelerde böylesi tekel yok. Tam da bu tekeller, yeni üyelerin siyasi ve ekonomik açılımlarını dikte ediyorlar: Yeni üye ülkelerin ekonomileri, AB’nin desteğiyle belli süper tekeller tarafından yönlendiriliyor ve bu ülkeler, NATO tarafından da askeri olarak kontrol altında tutuluyorlar. Yani iktisadi olarak AB’nin ve askeri olarak da ABD’nin kontrolündeler.
AB’nin doğu genişlemesi, bu bölge ülkeleri üzerinde yeni sömürgecilikten başka bir anlam taşımıyor. Sömürgecilik ve yeni sömürgecilik, emperyalist çağda Asya, Afrika veya da Latin Amerika ülkelerinde sömürü ve talanı ifade eden kavramlardır. Doğu ve Orta Avrupa’nın AB üyesi olan ülkeleri de şimdi bu konumdalar. Önce Sovyet Sosyal emperyalizminin yeni sömürgeleri olan bu ülkeler, Revizyonist Bloğun dağılmasından kısa bir zaman sonra da AB’nin yeni sömürgeleri olmuşlardır. Bu ülkelerin siyasi, ekonomik ve askeri olarak Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığından geri kalan hiç bir yanları yoktur.
Uluslararası sermayenin ve üretimin yeniden örgütlenme süreci bu ülkelerde de etkisini göstermiş ve bu ülkeler, uluslararası sermayeye yeni sömürgecilik temelinde bağımlı kılınmışlardır. Bu ülkelerde mevcut sanayi işletmeleri yabancı sermaye tarafından satın alınarak (özelleştirme) yıkılmış ve ekonomi, yabancı sermayenin çıkarları temelinde şekillendirilmiştir. Bu ülkelerde devasa bir yapısal değişim süreci yaşanmaktadır.
Bu ülkeleri AB üyeliği için hazırlamak adı altında „yeniden örgütleme programları“ uygulanmıştır. Örneğin bu amaçla 2002’de alınan bir karara göre Polonya maden ve çelik sanayi yeniden örgütlenmiştir. Bunun sonucu olarak 40 bin çelik işçisi sokağa atılmıştır. Çalışan 57 maden ocağından 24’ü kapatılmıştır ve böylece 105 bin maden işçisi sokağa atılmıştır. IMF bu ülkelerde de görevini yerine getirmektedir.
AB üyeliği, aynı zamanda, Maastricht, Amsterdam ve Nizza anlaşmalarının gereklerini yerine getirmektir. Bu anlaşmalar, sadece „metaların, hizmetlerin, sermayenin ve insanların serbest dolaşımı“ anlamına gelmiyor. Bu anlaşmalar, öncelikle de tartışılan AB anayasası, toplumsal yaşamın her alanında güçlü olanın güçsüz olana müdahalesini de beraberinde getirmektedir.
2010 yılına kadar bir numaralı dünya gücü olmak isteyen AB, bu niyetiyle Amerikan emperyalizmine diş göstermekte ve genel anlamda da emperyalistler arası savaş tehlikesini arttırmaktadır. AB, büyük silahlanma projelerini gerçekleştirmek ve askeri alanda da güçlü olmak niyetinde.
AB’nin doğu genişlemesini süper tekeler, Avrupa işçi sınıfını baskı altına almanın bir aracı olarak kullanıyorlar. Örneğin Siemens, işçileri, Polonya’da ücretler daha düşük, Almanya’dakinin üçte biri dahi değildir diye tehdit ediyor. Polonya’da işçiler, Letonya’da ücretler daha düşük diye tehdit ediliyorlar veya da Slovakya’da makinelerin haftanın her günü 24 saat çalışması tehdit unsuru oluyor.
Tekel fiyatları üzerinden de talan derinleştiriliyor ve kapsamlaştırılıyor. Azami kar elde etmek için bu ülkelerde tekeller, tekel fiyatları uyguluyorlar. 1995’ten 2002’ye fiyatlar Macaristan’da iki mislinden fasla, Polonya’da da iki misline yakın bir artış göstermiştir.
Yoksulluk korkunç boyutlar alıyor. Örneğin Polonya’da işsizlerin yüzde 80’i işsizlik yardımı almıyor. Her üç işsiz aileden birisi aylık olarak ancak 64 Euro alıyor. Küçük üreticiler de yıkım içindeler. Lidl, Metro gibi büyük perakende tekelleri, küçük üreticileri ve esnafı kıyıma, iflasa sürüklüyor.
Yeni üye devletler birbirleriyle rekabete zorlanıyorlar: yatırımlar için en uygun ortamın hazırlanması, uluslararası tekellerin şubelerinin açılması için yeni üye devletler arasında şiddetli bir rekabet sürmektedir. Uluslararası tekeller açısından en uygun koşul, azami kar elde etmek için en uygun olan koşul demektir. Bu olanağı sağlayan ülke, en çok yabancı sermaye çeken ülke oluyor. Örneğin Slovakya düşük vergilerde başı çekiyor. Bunun ötesinde „Özel İktisadi Alanlar“ yaygınlaştırılıyor. Polonya’da bu türden alan sayısı 14. Macaristan da ise aynı işlevli „sanayi parkı“ sayısı 75.
Bu alanlarda tekeller, yerli işletmeleri tamamen kendilerine bağımlı kılıyorlar, sendikalar bu alanlardan uzak tutuluyor ve esnek çalışma esas alınıyor.
Bu ülkelerde konumunu en çok güçlendiren ülke Almanya’dır. Almanya’nın yeni üye ülkelere yaptığı ihracat 1993-2003 arasında yaklaşık dört misli artmıştır. Bu miktar, ABD’ye yapılan ihracata yaklaşmaktadır. Alman emperyalizmi, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan’ın dış ticaretinde belirleyici güç durumundadır.
Alman emperyalizminin bu ülkelere yapılan sermaye ihracındaki payı da yüzde 30 civarındadır. Bu miktar içinde otomobil ve makine sanayi belirleyici konumdadır.
AB ülkesi tekelleri, özellikle de Alman tekelleri, yeni yatırım alanları aramaktalar ve AB’nin doğu genişlemesiyle böyle bir alanı bulduklarına inanıyorlar. AB genişlemesi, Alman hükümeti açısından ekonomik büyümeyi yeniden canlandırmanın da bir yolu olarak görülmektedir.
AB, barışçıl bir devletler topluluğu değildir. Avrupalı işçi ve emekçi yığınların barışçıl bir Avrupa devletleri topluluğu istemeleriyle tekellerin oluşturduğu bir Avrupa devletleri topluluğu arasında nitelik fark vardır. Tekellerin Avrupa’sında demokrasi, eşitlik, barış vb. esas değildir. Antidemokratizm, eşitsizlik, sömürü, baskı ve savaşa hazırlık esastır. Bu birlik sömürü, baskı ve talan üzerine yükselmektedir. AB anayasa taslağı bunun böyle olduğunu göstermektedir. Bu taslak, eşitsizliği, baskıyı, güçlü olanın çıkarlarını yasallaştıran bir taslaktır. Orada başka Almanya ve Fransa olmak üzere önde gelen emperyalist ülkelerin çıkarları garanti altına alınmaktadır. Küçük ülkelerin söz hakkı geçersiz kılınmaktadır. AB, güçsüz olanın, güçlü olanın çıkarlarına boyun eğdiği bir ekonomik entegrasyondur.
2010 yılına kadar bir numaralı dünya gücü olmak isteyen AB, bu niyetiyle Amerikan emperyalizmine diş göstermekte ve genel anlamda da emperyalistler arası savaş tehlikesini arttırmaktadır. AB, büyük silahlanma projelerini gerçekleştirmek ve askeri alanda da güçlü olmak niyetinde.
AB’nin genişlemesi, işçileri de birbirleriyle rekabet etmeye zorlamaktadır. Daha doğrusu bir AB ülkesi işçi sınıfı, başka bir AB ülkesi işçi sınıfıyla rekabete zorlamaktadır. Bu rekabet, özellikle yeni AB üyesi olan ülkeler arasında sürdürülmektedir. Uluslararası tekeller, dayatmalarıyla işçiler ve yeni üye devletler arasındaki rekabeti körüklüyorlar. Bunda yegane kazançlı olan da kendileri.
Avrupa işçi sınıfının mücadele içinde birleşmesi, ortak sorunlarına karşı ortak bir mücadele birliği oluşturması hayal olarak görülmemelidir. Uluslararası protesto hareketinin, Avrupa’da düzenlenen ve yüz binlerin katıldığı eylemlerin gösterdiği gibi, geniş işçi ve emekçi yığınlar, mücadele etmeye, hem de ortaklaşa mücadele etmeye hazırlar. Onların bu isteği, bugün pasifistler ve reformistler tarafından „yeni bir dünya olasıdır“ adı altında yeniden „sosyal devlet“e dönüş için kullanılmaktadır.
AB koşulları, üye ülkelerde işçi sınıfı ve emekçi yığınların ortak hareket etme, ortak örgütlenme koşullarını da beraberinde getirmektedir. Sermayenin ve üretimin uluslararasılaşma boyutları, bir ülkedeki sermaye hareketinin başka bir ülkedeki işçi hareketini etkileyecek derece kapsamlaşmış ve derinleşmiştir. Bunun böyle olduğunu gören Alman sosyal demokratları yeni üye ülkelerde sendikal hareketi kendi politikaları doğrultusunda şekillendirmek için „Sendika Kooperasyonu“ adı altında seminerler düzenliyorlar.
Emperyalist burjuvazi ve yerli işbirlikçileri, bu ülkelerde bir zamanlar hakim olan revizyonist iktidarları, „sosyalizm“ olarak göstermeye ve işçi sınıfını sosyalist düşünce ve sosyalizm için mücadeleden uzak tutmaya çalışıyorlar. Mevcut „komünist“ partiler, gerçekte sosyal demokrat partilerdir veya revizyonist partilerdir. Şüphesiz, geçiş döneminde olan, doğruların yanı sıra yanlışları da savunan partiler de var. Ama bunlar henüz oluşum aşamasındalar. Bu ülkelerde geçiş sürecinde olan partilerin gerçek komünist partileri olarak yapılandırılması veya yeni komünist partilerinin inşası için Marksist-Leninistlere, komünistlere büyük görevler düşmektedir.
Yaşam koşullarının ve dolayısıyla mücadele koşullarının ortaklaştığı Avrupa’da kapitalizme karşı sosyalizm için mücadelenin koordine edilmesi önemli bir açılım olacaktır. Pratiğin, mücadelenin koordine edilmesi, karşılıklı olarak tecrübelerden öğrenmek, bilgi akışını sağlamak mücadelenin uluslararasılaştırılması ve uluslararası örgütlenmesi için kaçınılmaz ilk adımlardır.
Tarih tekerleği geriye doğru çevrilmez, ama ileriye doğru hareketi örgütlü olarak yönlendirilebilir. Bunda da komünist partilerine belirleyici bir rol düşmektedir.
deneme
14 Mayıs 2004 Cuma
29 Nisan 2004 Perşembe
REFERANDUM HER İKİ TARAF DA STATÜKOYA YARADI
24 Nisanda gerçekleştirilen referandumda Annan Planı’na Kıbrıs Türk kesimi yüzde 64.9 oranında ‘evet’, Kıbrıs Rum kesimi de yüzde 75,8 oranında “hayır” dedi. Böylece Kıbrıslı Türk seçmenlerin üçte birden biraz fazlası Annan Planı’nı kabul ederken, Kıbrıslı Rum seçmenlerin dörtte üçü bu planı reddetti. Bu sonuçlar Annan Planı bazında emperyalist planların bozulduğunu göstermektedir. Emperyalistler, öncelikle de Amerikan emperyalizmi ve AB emperyalistleri açısından bu bir yenilgidir. Her iki kesimden Kıbrıs halkı, referandum sonuçlarının gösterdiği gibi, Adada yeni politikalar için yeni maddi zemini kaçınılmaz kıldı.
Her iki taraftan referanduma katılma oranının yüksek olması, halkın, çıkacak sonuca umut bağladığını da göstermektedir. Bu anlamda Kıbrıs Türk kesimi, geleceğini AB’de, birleşik Kıbrıs’ta gördüğünü dile getirirken, Kıbrıs Rum kesimi de geleceğini, keza AB’de, ama birleşik Kıbrıs’ta görmediğini açıklamış oldu. Bu beyan, isteyip istememeden bağımsız olarak, açık bir şekilde her iki tarafta da statükonun kazandığını veya referandumun her iki tarafta statükonun işine yaradığını göstermektedir. Sanki referandum, her iki tarafta statükoyu onamak için yapılmış gibi bir siyasi durum ortaya çıktı.
Her iki kesimden Kıbrıs halkı, Annan Planı temelinde emperyalist oyunları bozdu, iflas ettirdi. Ama sonuç, yeni emperyalist oyunlara yol açacak maddi koşullar da oluşturdu.
24 Nisan, söz konusu bu referandum, Kıbrıs açısından artık yeni bir milat olmuştur. Karşılıklı katliamlar, adanın kuzey kesiminin işgali ve bu işgal temelinde adanın fiilen ikiye bölünmüşlüğü ve bunun nedenleri artık geride kaldı. Kıbrıs dendiğinde öncelikle bu referandumun sonuçları ile işe başlanacak. Nitekim bunun böyle olacağı daha şimdiden belli oldu.
Referandum, adanın fiili bölünmüşlüğüne hukuksal zemin oluşturan sonuç vermiştir.
Referandum hangi politikaların bir sonucudur? Kıbrıs, sürekli, emperyalist güçler arasındaki rekabetin bir konusu olmuştur. BM çerçevesindeki “çözüm” arayışlarında duruma göre bazen ABD ve bazen de sosyal emperyalist Sovyetler Birliği etkili olarak, “çözüm” arayışlarının çözümsüzlük arayışlarına dönüştürmüşlerdir. Yunanistan’ın Enosis; adanın tamamını ilhak etmek ve Türkiye’nin de taksim politikaları, her zaman emperyalist hegemon güçlerin çıkarlarıyla çakışmasa da “çözüm” arayışlarını çökümsüzlüğe dönüştüren emperyalist politikaların işine yaramıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ise Kıbrıs, ABD’nin (BM’in) AB’ye, AB’nin de ABD’ye attığı bir top olmuştur. Çözümlenmesi gereken onca sorunun olduğu bir dönemde emperyalist rekabet merkezleri, en azından çatışmanın olmadığı bir alanda “çözüme” önem vermişlerdir. Niyet açıktı; Amerikan emperyalizmiyle AB emperyalistleri arasındaki çelişkiler keskinleşiyor ve önemli bir stratejik konuma sahip olan Kıbrıs da rekabet alanlarından birisini oluşturuyor. Salt bu nedenden dolayı Kıbrıs sorunu her dönem güncel olmuştur. AB, Kıbrıs Rum kesimi şemsiyesi altında bütün Kıbrıs’ı kendine bağlamayı amaçlıyordu. Bu durumda, ABD, adadan dışlanmış olacaktı. ABD ise Kıbrıs adasını batmayan bir savaş gemisi olarak görmektedir. Kıbrıs, her iki emperyalist rekabet merkezi açısından Yakın ve Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın ve Hazar petrollerinin Ceyhan’a akması durumunda bu hattın kontrolünde mutlaka elde edilmesi gereken bir alan olarak görülmektedir.
Yunanistan Enosis anlayışının bir sonucu olarak adanın tamamına hâkim olma amacını güderken, Türkiye de adanın Türk kesiminde hâkimiyetini korumayı amaçlamaktadır.
Referandumun, taraflardan bazılarının istemediği, bazılarının da beklemediği, ama işine yarayan bir sonuç ortaya koymuştur.
Türk tarafında statüko, Kıbrıs Türk kesiminin mevcut statükoyu reddetmesine rağmen, referandum sonucundan dolayı, statüko politikasının devam ettirme olanaklarına sahip olmuştur. Artık “işgalci Türk ordusu” tarihe karışıyor. Bunun ötesinde Türk ordusunun orada kalması meşrulaşıyor. Türk tarafı adada barışı engelleyen taraf olmaktan çıkıyor ve barışı isteyen taraf oluyor. ABD ve AB, Türk tarafında temsilcilikler açıyorlar. Mali yardıma hazırlanıyorlar. Referandumdan sonra ABD ve AB’nin açıklamaları böyle.
Statüko açısından bundan daha iyisi can sağlığı!
Kıbrıs Türk kesiminde statüko referandumdan yenilerek kazançlı çıktı! Dolayısıyla “gökte aradığını yerde buldu”, istediği oldu. İşgalden buyana gerçekleştirmek istediği politikanın, referandumdan sonra gerçekleşmesinin maddi zemini oluştu.
Kıbrıs Türk kesimi birleşik Kıbrıs, AB dedi. Rum kesimi isi, AB dedi, ama birleşik Kıbrıs demedi. Kıbrıs Türk kesimi, gerçekten birleşik Kıbrıs için mi, yoksa AB için mi oy verdi, bu pek bilinmiyor. Ama Kıbrıs Rum kesimi, nedeni ne olursa olsun, Kıbrıs Türk kesimiyle birleşme niyetinde olmadığını açıkladı. Nasıl yorumlandığından ve yorumlanması gerektiğinden bağımsız olarak referandum sonucu, Kıbrıs Türk kesiminin Kıbrıs Rum kesimiyle birlikte yaşamak istediği ve Kıbrıs Rum kesiminin, Kıbrıs Türk kesimiyle birlikte yaşamak istemediğini ortaya koydu. Bu nesnel durum, bundan sonra Kıbrıs politikasının tamamen yeni nesnel gerçekler temelinde oluşacağını göstermektedir. Çıkış noktası, birlikte yaşamayı isteyenler ve istemeyenler olacaktır. Nitekim bütün taraflar da bu yönde açıklama yapıyorlar.
Bu durumda:
AB, Kıbrıs Türk kesimini de yedeklemek için verdiği sözleri tutmak zorunda kalacak. Bu da Türk kesiminin hukuken de bağımsız olma çabasına besleyecek.
ABD ve BM de verdikleri sözü tutmak zorunda kalacaklar ve bu da Türk kesiminde bağımsızlık politikasına nesnel zemin oluşturacak.
Rusya, BM’de Türk kesimine kolaylıklar sağlayan kararların alınmasını engellemekle Kıbrıs sorununda taraf olduğunu göstermeye başladı ve onun bu politikası Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesiminin işine yarayacak.
Türkiye, referandum sonuçları ortada, verdiğiniz sözleri tutun diyecek –demeye başladı da- taksim politikasını gerçekleştirmeye çalışacak. Keza Kıbrıs Türk kesimi de, bir taraftan birleşik Kıbrıs diyecek, ama aynı zamanda Rumlar bunu istemedi, öyleyse bize uygulanan ambargo kaldırılsın, bağımsızlığımız tanınsın politikasına yönelecek. Bu politika doğrultusunda hareket etmeye başlanıldı bile.
Anlaşılan o ki Kıbrıs üzerinde ABD ve AB arasındaki rekabet, bundan sonra, adanın bölünmüşlüğü zemini üzerinde yürütülecek. Açıklamalar, açıklamalara bağlı olarak oluşturulmak istenen politikalar, Kıbrıs sorununun nasıl ele alınacağını, en azından şimdiye kadar ele alındığı gibi ele alınmayacağını göstermektedir.
Gelişmeler, adanın bölünmüşlüğünü hukuki olarak da kalıcı hale getirme yönündedir.
Her iki taraftan referanduma katılma oranının yüksek olması, halkın, çıkacak sonuca umut bağladığını da göstermektedir. Bu anlamda Kıbrıs Türk kesimi, geleceğini AB’de, birleşik Kıbrıs’ta gördüğünü dile getirirken, Kıbrıs Rum kesimi de geleceğini, keza AB’de, ama birleşik Kıbrıs’ta görmediğini açıklamış oldu. Bu beyan, isteyip istememeden bağımsız olarak, açık bir şekilde her iki tarafta da statükonun kazandığını veya referandumun her iki tarafta statükonun işine yaradığını göstermektedir. Sanki referandum, her iki tarafta statükoyu onamak için yapılmış gibi bir siyasi durum ortaya çıktı.
Her iki kesimden Kıbrıs halkı, Annan Planı temelinde emperyalist oyunları bozdu, iflas ettirdi. Ama sonuç, yeni emperyalist oyunlara yol açacak maddi koşullar da oluşturdu.
24 Nisan, söz konusu bu referandum, Kıbrıs açısından artık yeni bir milat olmuştur. Karşılıklı katliamlar, adanın kuzey kesiminin işgali ve bu işgal temelinde adanın fiilen ikiye bölünmüşlüğü ve bunun nedenleri artık geride kaldı. Kıbrıs dendiğinde öncelikle bu referandumun sonuçları ile işe başlanacak. Nitekim bunun böyle olacağı daha şimdiden belli oldu.
Referandum, adanın fiili bölünmüşlüğüne hukuksal zemin oluşturan sonuç vermiştir.
Referandum hangi politikaların bir sonucudur? Kıbrıs, sürekli, emperyalist güçler arasındaki rekabetin bir konusu olmuştur. BM çerçevesindeki “çözüm” arayışlarında duruma göre bazen ABD ve bazen de sosyal emperyalist Sovyetler Birliği etkili olarak, “çözüm” arayışlarının çözümsüzlük arayışlarına dönüştürmüşlerdir. Yunanistan’ın Enosis; adanın tamamını ilhak etmek ve Türkiye’nin de taksim politikaları, her zaman emperyalist hegemon güçlerin çıkarlarıyla çakışmasa da “çözüm” arayışlarını çökümsüzlüğe dönüştüren emperyalist politikaların işine yaramıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ise Kıbrıs, ABD’nin (BM’in) AB’ye, AB’nin de ABD’ye attığı bir top olmuştur. Çözümlenmesi gereken onca sorunun olduğu bir dönemde emperyalist rekabet merkezleri, en azından çatışmanın olmadığı bir alanda “çözüme” önem vermişlerdir. Niyet açıktı; Amerikan emperyalizmiyle AB emperyalistleri arasındaki çelişkiler keskinleşiyor ve önemli bir stratejik konuma sahip olan Kıbrıs da rekabet alanlarından birisini oluşturuyor. Salt bu nedenden dolayı Kıbrıs sorunu her dönem güncel olmuştur. AB, Kıbrıs Rum kesimi şemsiyesi altında bütün Kıbrıs’ı kendine bağlamayı amaçlıyordu. Bu durumda, ABD, adadan dışlanmış olacaktı. ABD ise Kıbrıs adasını batmayan bir savaş gemisi olarak görmektedir. Kıbrıs, her iki emperyalist rekabet merkezi açısından Yakın ve Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın ve Hazar petrollerinin Ceyhan’a akması durumunda bu hattın kontrolünde mutlaka elde edilmesi gereken bir alan olarak görülmektedir.
Yunanistan Enosis anlayışının bir sonucu olarak adanın tamamına hâkim olma amacını güderken, Türkiye de adanın Türk kesiminde hâkimiyetini korumayı amaçlamaktadır.
Referandumun, taraflardan bazılarının istemediği, bazılarının da beklemediği, ama işine yarayan bir sonuç ortaya koymuştur.
Türk tarafında statüko, Kıbrıs Türk kesiminin mevcut statükoyu reddetmesine rağmen, referandum sonucundan dolayı, statüko politikasının devam ettirme olanaklarına sahip olmuştur. Artık “işgalci Türk ordusu” tarihe karışıyor. Bunun ötesinde Türk ordusunun orada kalması meşrulaşıyor. Türk tarafı adada barışı engelleyen taraf olmaktan çıkıyor ve barışı isteyen taraf oluyor. ABD ve AB, Türk tarafında temsilcilikler açıyorlar. Mali yardıma hazırlanıyorlar. Referandumdan sonra ABD ve AB’nin açıklamaları böyle.
Statüko açısından bundan daha iyisi can sağlığı!
Kıbrıs Türk kesiminde statüko referandumdan yenilerek kazançlı çıktı! Dolayısıyla “gökte aradığını yerde buldu”, istediği oldu. İşgalden buyana gerçekleştirmek istediği politikanın, referandumdan sonra gerçekleşmesinin maddi zemini oluştu.
Kıbrıs Türk kesimi birleşik Kıbrıs, AB dedi. Rum kesimi isi, AB dedi, ama birleşik Kıbrıs demedi. Kıbrıs Türk kesimi, gerçekten birleşik Kıbrıs için mi, yoksa AB için mi oy verdi, bu pek bilinmiyor. Ama Kıbrıs Rum kesimi, nedeni ne olursa olsun, Kıbrıs Türk kesimiyle birleşme niyetinde olmadığını açıkladı. Nasıl yorumlandığından ve yorumlanması gerektiğinden bağımsız olarak referandum sonucu, Kıbrıs Türk kesiminin Kıbrıs Rum kesimiyle birlikte yaşamak istediği ve Kıbrıs Rum kesiminin, Kıbrıs Türk kesimiyle birlikte yaşamak istemediğini ortaya koydu. Bu nesnel durum, bundan sonra Kıbrıs politikasının tamamen yeni nesnel gerçekler temelinde oluşacağını göstermektedir. Çıkış noktası, birlikte yaşamayı isteyenler ve istemeyenler olacaktır. Nitekim bütün taraflar da bu yönde açıklama yapıyorlar.
Bu durumda:
AB, Kıbrıs Türk kesimini de yedeklemek için verdiği sözleri tutmak zorunda kalacak. Bu da Türk kesiminin hukuken de bağımsız olma çabasına besleyecek.
ABD ve BM de verdikleri sözü tutmak zorunda kalacaklar ve bu da Türk kesiminde bağımsızlık politikasına nesnel zemin oluşturacak.
Rusya, BM’de Türk kesimine kolaylıklar sağlayan kararların alınmasını engellemekle Kıbrıs sorununda taraf olduğunu göstermeye başladı ve onun bu politikası Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesiminin işine yarayacak.
Türkiye, referandum sonuçları ortada, verdiğiniz sözleri tutun diyecek –demeye başladı da- taksim politikasını gerçekleştirmeye çalışacak. Keza Kıbrıs Türk kesimi de, bir taraftan birleşik Kıbrıs diyecek, ama aynı zamanda Rumlar bunu istemedi, öyleyse bize uygulanan ambargo kaldırılsın, bağımsızlığımız tanınsın politikasına yönelecek. Bu politika doğrultusunda hareket etmeye başlanıldı bile.
Anlaşılan o ki Kıbrıs üzerinde ABD ve AB arasındaki rekabet, bundan sonra, adanın bölünmüşlüğü zemini üzerinde yürütülecek. Açıklamalar, açıklamalara bağlı olarak oluşturulmak istenen politikalar, Kıbrıs sorununun nasıl ele alınacağını, en azından şimdiye kadar ele alındığı gibi ele alınmayacağını göstermektedir.
Gelişmeler, adanın bölünmüşlüğünü hukuki olarak da kalıcı hale getirme yönündedir.
19 Nisan 2004 Pazartesi
AVRUPA BİRLİĞİ BÜYÜYOR
1 Mayısta AB ülkeleri burjuvazisi bayram mı yapacak, burası bilinmez. Ama her halükarda AB, yeni katılan ülkelerle birlikte genişleyecek. Macaristan, Polonya, Malta, Letonya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Kıbrıs, Lituanya ve Estonya. Bu on ülkenin toplam nüfusu 75 milyona varıyor. Ve ekonomilerinin AB ekonomisindeki (GSMH) payı ise ancak yüzde 6 oranında.
25 ülkeli AB’ye 2007’de Bulgaristan ve Romanya’nın katılması söz konusu. Türkiye ile müzakereler devam ediyor. Hırvatistan ve Makedonya da AB’ye girmek istiyorlar. Böylece Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya ve başak birkaç ülke hariç bütün Avrupa ülkeleri AB üyesi olacaklar.
Avrupa Birliği’nin Doğu Avrupa genişlemesi stratejik bir anlayışın sonucudur. Özellikle Alman tekelci burjuvazisi, eski revizyonist blok ülkelerini kendi genişleme alanı olarak görmekte ve ona göre hareket etmektedir. Yeni katılan ülkeleri, Alman ve Fransız sermayesi önderliğinde AB, kalıcı bir “arka bahçe” olarak görmektedir. Bu ülkeler, daha şimdiden AB’nin ve özellikle de Alman emperyalizminin “yaşam alanı” oldular.
“Lizbon Stratejisi”ne göre AB, 2010 yılına kadar “dünyanın azami rekabet yeteneği olan ve en dinamik bilime dayanan bir iktisadi alanı” olmalıdır. Bu stratejinin gerçekleştirilmesi için söz konusu bu on ülkenin AB üyesi olmaları gerekmektedir. Dolayısıyla AB’nin doğu genişlemesi, Lizbon stratejisinin bir parçasıdır. 1 Mayıstan itibaren, tarım sektörü hariç, bu ülkelerde AB ülkeleri sermayesinin serbest hareketi için bütün engeller kaldırılıyor. Daha doğrusu geriye kalan engeller 1 Mayıstan itibaren kalkıyor.
Bu ülkelerde mülkiyet ilişkileri, revizyonist blokun yıkılmasından sonra yeniden ele alınmış ve özel mülkiyet lehine adeta tamamen sonuçlandırılmıştır. Örneğin Macaristan’da eski 2000 devlet işletmesinden sadece 134’ü henüz özelleştirilmemiştir. Ülkenin bütün özel işletmelerinin yüzde 40’ı yabancı sermayenin elindedir.
Bu ülkelerde borçlanma ve ortak işletme kurma faaliyetleri de yeni dönemin bir sorunu değildir. Bunların çoğu, revizyonist blokun yıkılmasından önce IMF üzerinden borçlandılar ve Joint Ventures ilişkilerine girdiler. Bugün bu ülkelerde sanayinin, bankaların ve sigortaların önemli bir kısmı tamamen AB ülkeleri sermayesinin elindedir. Bu nedenle 1 Mayıstan itibaren başlayan süreç, 1990’ın başında atılmış olan adımların bir sonucu olacaktır.
AB’nin önde gelen emperyalist ülkeleri için yeni katılan ülkelerin hepsi aynı değerde ve aynı öneme sahip değildir. Yabancı sermaye, belli ülkeleri tercih etmektedir. Örneğin Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti.
Toplam 90 milyar Euro tutarındaki yabancı doğrudan yatırımların üçte ikisinden fazlası bu üç ülkeye akmıştır. 2002 sonu itibariyle sadece Polonya’ya akan bu türden yatırımların miktarı 40 milyar Euro civarındadır. Çek Cumhuriyeti’ne yapılan doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının 2002’ye kadar olanının miktarı 32 milyar Euro ve 2004 yılı itibariyle de Macaristan’a yapılan doğrudan yabancı sermaye yatırımları miktarı 24 Milyar Euro tutmaktadır.
Bu on ülkede ve bunların en önemlisi olan bu üç ülkede AB adına daha ziyade hakim olan Alman sermayesidir.
Bu ülkelerin daha AB’ye girmeden nasıl talan edildiklerine en iyi örneği Çek Cumhuriyeti oluşturmaktadır. Bu ülkenin en büyük on bankasının hepsi yabancı sermayenin elindedir. Çek pazarının yüzde 93’ü yabancı işletmelerin elindedir. Bu ülkedeki yabancı sermaye toplamının yüzde 73’ü de AB kaynaklıdır.
Bu ülkelerde Alman doğrudan yatırımları toplam yatırımların en önemli kısmını oluşturmaktadır. Toptancı ticaretinde ve sanayi sektöründe yabancı sermaye, banka sektöründekine nazaran daha belirleyicidir.
Doğu ve Orta Avrupa’nın bu ülkeleri yabancı sermaye için “cennet “ olmuştur. Yabancı sermaye, rüyasında göremeyeceği koşulları bu ülkede bulmuştur. Sübvansiyonlar, düşük vergiler, ucuz işgücü vs.
Bu ülkelerde AB ülkeleri sermayesi, Amerikan sermayesinden daha etkin nüfuza sahiptir; bunlar ekonomik olarak AB’ye bağımlıdırlar ve bu bağımlılık her geçen gün daha da artmaktadır. Almanya’dan, Avusturya’dan, Benelüks ülkelerinden irili ufaklı işletmeler bu ülkelere yerleşmiş durumdalar. Böylece sanayi üretimi, mali sermaye ve ticaret alanında AB’ye bağlandılar ve sermaye hareketinin seyrini AB sermayesi belirlemektedir.
Ama siyasi ve askeri olarak bu ülkelerde AB’nin hakimiyetinden bahsedilemez. Irak savaşı karşısında AB’nin ikiye bölünmüşlüğü bunun en açık kanıtıdır. Amerikan emperyalizmi, AB ile rekabetini bu ülkelerde de sürdürmektedir. AB’ye katılan hemen her yeni üye aynı zamanda NATO üyesi de olmakta. Her ne kadar bu geniş alanı AB, iktisadi olarak kontrol etse de, siyasi ve askeri kontrol ABD’nin elindedir.
AB’nin büyümesiyle emperyalistler arası rekabet yeni boyutlar kazanacak ve çelişkiler, özellikle de AB-ABD arasında keskinleşecektir.
Tekelci sermaye etkisini sosyal alanda da gösterdi. Daha AB’ye hazırlık döneminde bu ülkelerde işsizlik kronik kitlesel bir karakter kazandı, sosyal hizmetler olabildiğince makaslandı. Hazırlanan ve 1 Mayıstan itibaren yürürlüğe girecek olan ek anlaşmalarla yeni üye ülkelerden Batı Avrupa’ya işgücü göçü engellenmektedir.
1 Nisan 2004 Perşembe
SOSYAL BİR HAREKET OLARAK ATTAC
SOSYAL
BİR HAREKET OLARAK ATTAC
“Küreselleşme”
herkese refah getirecektir sözünün kocaman bir yalan olduğu artık
inkar edilemez olmuştur. Bu gelişmenin; emperyalist küreselleşmenin
motoru, uluslararası tekellerdir, uluslararası mali pazarlardır.
Dünya çapında işçi sınıfı ve emekçi yığınlar, emperyalist
küreselleşmenin bir kader olmadığını kavramaya, bu nedenle,
gerçek içeriğinden farklı yorumlansa da "başka bir dünyanın
olası” olduğuna inanmaya ve bu doğrultuda mücadele etmeye
başlamışlardır.
23 Mart 2004 Salı
YOKSULLUK VE KAPİTALİZM (ALTERNATİF ARAYIŞLAR)
Sorunu Almanya’daki neoliberal saldırıları örnek alarak açıklayalım.
Alman hükümetinin Hartz-Komisyonu’na hazırlattığı ve „Hartz-Reformları“ olarak bilinen „reformlar“, aslında düzensizleştirme paketlerinden başka bir şey değildir. Bu paketlerle, iş pazarı, Alman tekelci sermayesinin talepleri doğrultusunda yeniden düzenlemiştir; daha doğrusu düzen bozulduğu için düzensizleştirilmiştir. Bu paketlerdeki anlayışlar, geçimini sağlamak için iş gücünü satmak zorunda olanları, mücadele ederek elde edilen sosyal haklarından kapsamlı bir şekilde mahrum etmeyi öngörüyorlar. İşsizlik yardımı, sosyal yardım seviyesine indiriliyor. Bu anlamda, işsiz kalan, kısa bir zaman sonra, sosyal yardım alanla aynı „haklara“ sahip olmuş oluyor. Böylece tekelci sermaye, iş arayanı, herhangi bir işe zorlama hakkını elde ediyor. Bu sürecin sonucu, yasal olarak korunmayan iş ilişkisinin ülke çapında yaygınlaştırılmasıdır. Kapitalist, istediği ücretten, istediği kadar iş gücü satın alabilir ve istediği zaman da işten atabilir.
Sağlık sistemi, bütün alanlarında yeniden yapılandırılıyor; yani bu alanda da düzensizleştirme süreci işliyor. Amaç, bu alanda da özelleştirmenin özendirilmesi. Sonuç; sigorta ve ilaç sektörü tekelleri, sağlık sektörüne hakim oluyorlar ve sağlık sektörü, kara yönelik olarak yeniden örgütleniyor.
Eğitim sektörü de düzensizleştirmeden nasibini aldı. Bu sektörü, elit bir tabakanın eğitimi için gerekli bir yapıya kavuşturmak için tedbirler alındı ve uygulanıyor. Böylece, getirilen mali engellerle, eğitim kapıları, özellikle üniversiteler, işçi ve emekçi çocuklarına kapatılıyor. Bu alanda da özelleştirme saldırısı devam ediyor. Eğitim alanındaki düzensizleştirme, bilim adamlarının düşünce tarzını da etkiliyor ve onları daha açık bir şekilde pazarın gereksinimlerine göre düşünmeye ve „araştırma“ yapmaya yöneltiyor. Üniversitelerdeki sisteme karşı eleştirel yaklaşma refleksi ve duruşu öldürülüyor.
Emeklilik sistemi de tamamen düzensizleştirildi.
Bu ülkede yaşayan yabancıların; göçmenlerin marjinalleştirilmeleri süreci neoliberal saldırılarla birlikte hız kazandı.
Diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda, bu sosyal sistemlerdeki temel değişimlere Almanya’da nispeten geç başlandığını görürüz. Şüphesiz, geçen yüz yılın ‚80’li yıllarından bu yana birtakım adımlar atılmıştır, ama bunların hiç birisi, bugünkü neoliberal saldırılarla karşılaştırılamaz.
Bu düzensizleştirme paketlerinin arka arkaya uygulamaya konması, Alman işçi ve emekçi yığınlarında ve gençliğinde derin hayal kırıklığına neden olmuş ve sonuçta bu düzensizleştirmeler Almanya’da da kapsamlı protesto hareketinin gelişmesinin zeminini oluşturmuştur. Mevcut hükümete ve muhalefete karşı olma temelinde alternatifler geliştirmeye çalışan bütün burjuva (burjuva, küçük burjuva; siyasal anlamda reformistler-pasifistler; sosyal devlet savunucuları; „başka bir dünya olasıdır“cılar, „başka bir Avrupa mümkündür“cüler; Avrupa Sosyal Forumcuları, Dünya Sosyal Forumcuları vs.) akımlar, gelişen bu protesto hareketinin sosyalizmi alternatif olarak görmemesi için yoğun çaba harcıyorlar.
Almanya’daki güncel neoliberal saldırılar; sosyal politik gelişme, ancak ve ancak uluslararası bağlamlarıyla birlikte ele alınırsa doğru kavranmış olur.
Bugün Alman tekelci burjuvazisinin sosyal demokrat-yeşiller hükümeti vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalıştığı ve gerçekleştirdiği sosyal sistemleri düzensizleştirme, geçen yüzyılın ‚80’li yıllarında ABD ve İngiltere’de gerçekleştirilmiş olan neoliberal „reformlar“dır. Bu türden „reformlar“, aynı dönemde Fransa, İtalya ve İsviçre gibi emperyalist ülkelerde ve eski Revizyonist Blok ülkelerinde de gerçekleştirilmişti. Şüphesiz ki bu neoliberal saldırılar, her bir ülkede, o ülkeye özgün biçimlerde ve koşullarda gerçekleştirilmiştir. Neoliberal saldırıların, söz konusu düzensizleştirmelerin gerçekleştirildiği bütün ülkelerde burjuvazinin korkulu rüyası, buna karşı direnişin örgütlenme derecesi ve direnenlerin sınıfsal-örgütlü tavır alıp almadıkları olmuştur. Bunun ötesinde neoliberal saldırıların; sosyal sistemlerdeki ve haklardaki düzensizleştirmelerin uluslararasılaşması, farklı nicelliklerde de olsa, emperyalist-bağımlı ülke arasındaki yoksulluktaki farkları ortadan kaldırmıştır; işçi sınıfı ve emekçiler, kendi ülkeleri koşulunda yoksullaşıyorlar. Ortak olan, yoksullaşmak. Ve bu ortaklık, mücadelenin de ortak sürdürülmesi gerektiği düşüncesini geliştirmiştir. Yoksullaşanların bu mücadelesi, kelimenin gerçek anlamıyla enternasyonal karakter taşımaktadır. Bu enternasyonal karakterli mücadele ile burjuvazinin, küçük burjuvazinin; siyasal anlamda reformistlerin-pasifistlerin; sosyal devlet savunucularının; Keynesçilerin „başka bir dünya olasıdır“cıların, „başka bir Avrupa mümkündür“cülerin; Avrupa Sosyal Forumcularının, Dünya Sosyal Forumcularının neoliberalizme karşı mücadelelerin birbirine karıştırılmamalıdır.
Tekelci sermayenin uluslararası sürdürdüğü düzensizleştirme konseptinin bir aspekti de direnenleri, direnmek için örgütlenenleri susturmak, korkutmak, sindirmek ve böylece teslim almaktır. Neoliberal saldırıların, esas içeriği, ulusal gelirin paylaşımında maddi değerleri üretenlerin; yani işçi sınıfı ve emekçilerin payının azaltılmasıdır. Bunların payı ne kadar azalırsa, sermayenin payı da o kadar artar. Böylece ulusal gelir paylaşımı, tekelci sermayenin çıkarlarına göre yeniden düzenlenmiş olur. Diğer taraftan, neoliberal saldırıların gerçekleştirilmesiyle devlet bütçesinde sosyal harcamaların payı düşürülür ve devlet, baskı araçlarını ve mekanizmalarını geliştirmek ve modernleştirmek için maddi olanakları gerekli gördüğü kapsamda kullanma durumunda olur. Neoliberal jargonda bunun anlamı şudur: yoksulluğu kabul etmeyen ve direnme yolunu seçen, devletin demir yumruğunu ensesinde hissetmelidir.
Neoliberal „reformlar“ını gerçekleştirmek için tekelci sermayenin parti ve hükümet seçeneği gibi bir sorunun da pek kalmamıştır. İster muhafazakâr, isterse de sosyal demokrat olusun burjuva partiler, hükümet olarak kalabilmenin yegâne koşulunun, tekelci sermayenin dayattığı düzensizleştirme paketlerini uygulamaktan geçtiğini çok iyi biliyorlar. Yıllar önce ABD’de Reagan’ın ve İngiltere’de de Thatcher’in yaptığını, sonraları Fransa’da „sosyalist“ler yapmışlardı. Bugün de Almanya’da Sosyal Demokratlar ve Yeşiller aynı yolda gecikmeli olarak ilerliyorlar. Neoliberalizm, partilerini siyasal görüş bakımından aynılaştırmıştır. Bu gelişme, sadece emperyalist ülkeler için değil, Türkiye gibi emperyalizme bağımlı, nispeten gelişmiş ülkeler için de geçerlidir.
Sistem olarak baktığımızda düzensizleştirmeler, neoliberal saldırılar, iç gelişmeler olarak tanımlanabilir. Ama bu gelişmeler, genel anlamda emperyalizmin başka ülkelere saldırılarıyla, klasik sömürgeciliğin yeniden hortlatılmasıyla el ele gelişmektedir. Belli bir alanda/bölgede/ülkede emperyalist ülkeler arası güçler dengesinin görece aynı olduğu, rekabette yenişme aşamasına henüz gelinemediği durumlarda emperyalizmin kolektif hareketini görmekteyiz. Balkanlarda böyle olmuştur. Emperyalizm, kolektif güç olarak kendi kurumlarıyla (NATO, BM, IMF, DB vs.) Yugoslavya’nın parçalanmasında ve bugünkü hale gelmesinde belirleyici rol oynamıştır. Kosova, aynı nedenden dolayı kolektif sömürgeciliğin bir örneğidir. Ama dünya hâkimiyeti için mücadele eden tek tek emperyalist ülkeler, bu hâkimiyet stratejisinin gerçekleştirilmesi için kendi başlarına adımlar atmaktalar. Afganistan’ın, ama özellikle Irak’ın, İngiltere destekli olarak Amerikan emperyalizmi tarafından işgal edilmesi klasik sömürgecilik (protektorat) için bir örnektir. Böylesi durumlarda emperyalist ülkeler arası çelişkilerin gelişmesi belli bir yenişme durumunu göstermektedir.
Bu ayrımı yapmak gerekir. Çünkü Leninist emperyalizm analizini geçersiz kılmak için günümüzde Kautskicilik ön plana çıkartılmakta. Her ne kadar emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiler, kendi başına hareketi beraberinde getiriyorsa da, esas olan, emperyalist ülkelerin kolektif bir sömürgecilik yaptığıdır deniyor. Emperyalist ülkeler, rekabetlerinde yenişememe durumu olursa, geçici olarak, yenişememe durumu aşılana kadar, denge bozulana kadar „ortak“ hareket ediyorlar. Çok rekabet merkezli bir dünyada yaşıyoruz ve çok rekabet merkezliliğin bizzat kendisi, emperyalist ülkeler arasında güç dengesinin olmadığını göstermektedir.
Ülke/sistem içi düzensizleştirmeler ve uluslararası emperyalist saldırganlık ve işgaller, kapitalist dünya sisteminin belirleyici iki özelliğidir veya kapitalist dünya sistemi bir madalya ise, bu iki özellik, bu madalyanın yüzlerini oluşturmaktadır.
İçte ve dışta yoğunlaştırılmış baskı, talan ve sömürünün bir nedeni de kronik kitlesel işsizlik olgusunda aranmalıdır. Bugünkü kapitalist üretim ve sömürü koşullarında “tam” istihdam olanaksızdır. Keynesçilerin kapitalizmi, tam istihdamı gerçekleştiren kapitalizmdir. Neoliberalistlerin anladığı kapitalizm ise, tam istihdamı gerçekleştirme olanağının ortadan kalktığı, işsizliğin kitlesel ve kronik olduğunun kabul edilmesi gereken kapitalizmdir. Burada sorun (Keynesçilik-neoliberalizm çatışması ötesinde), kapitalist sistemi kronikleşmiş kitlesel işsizlikle birlikte devam ettirebilmek ve birikim sağlayabilmek sorunudur. Yani neoliberalizmde, eksik istihdam esastır. Böylece, milyonlarca iş gücü, boşta kaldığı için her fiyatı kabul edecektir. Bunun sonucu olarak bütün dünyada, rezerv olarak olağanüstü çoklukta bir işgücü oluşacaktır. Böyle bir yedek iş gücü ordusu, dünyanın her yerinde uluslararası sermayenin her an elinin altında hazır olmalıdır. Bu nedenle, ekonomik nedenlerden dolayı devam eden göçmen hareketi durdurulmalıdır. Durduruluyor da.
Dünya pazarlarına hâkim olmak için uluslararası tekellerin sermaye birikimi ve aynı zamanda emperyalist ülkelerin talanı önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması gerekiyor.
Kapitalizmin kendiliğinden çökeceğine inananlar veya kapitalizmden değil, artık kaotizmden, anarşiden bahsetmek gerekir diyenler için gün doğuyor. Öyle ya, sermaye birikiminin olanakları daralıyor. Şimdilik, eski revizyonist ülkeler ve belli bir zaman sonra da Çin, sermaye birikimi açısından kapitalist dünya sistemini biraz daha yaşatabilirler deniyor.
Bir yerde haklılar: Sermaye birikimi olanaklarının daraldığını söylemekle haklılar. Gerçekten de sermaye birikimi, yeraltı zenginliklerinin talanı ötesinde ancak ve ancak maddi değerlerin üretimi ve buradan doğan artı değerle sağlanır. Bunun için sürekli yeni pazarlara, sürekli tüketime ihtiyaç vardır. Ama kapitalizm gerçekliği, sermayenin organik bileşiminin değişmeyen sermaye lehine yükselmesinden; yani üretimde sürekli modern teknoloji kullanımından dolayı, canlı işe duyulan ihtiyacın azaldığını ve böylece de artı değer üretimin sınırlandığını göstermektedir.
Bu durumda işsizliğin kitlesel ve kronik olması kaçınılmaz oluyor. İşsizliğin, kitlesel ve kronik olduğu yerde tüketim de sınırlıdır ve yoksulluk; görece ve mutlak yoksulluk yaygındır. Ama bu, kapitalizmin kendiliğinden çökeceği anlamına gelmez veya kapitalizm, kapitalizm olmaktan çıkmıştır, kaotizm olmuştur anlamına da gelmez. Bütün bunlar, sadece ve sadece, kapitalizmin büyüme kaynaklarının sınırlandığı anlamına gelir.
Çeşitli ülkelerde farklı isimler altında (örneğin Almanya’da „Agenda 2010“) uygulanan içe dönük düzensizleştirmeler sonucunda toplumsal yaşamın yeni bir nicel farklı seviyeye oturtulacağı ve bu seviyede sermaye birikiminin sağlanacağı iddia ediliyor. Burada söylenen, sosyal sistemlerin (sağlık, eğitim, emeklilik) özelleştirileceği, böylece sermayenin emrine verileceğidir. Bu alanlarda özelleştirme gerçekleştirildiğinde kapitalizmin, üretim ve dağıtım sektörü üzerinden bütün toplumu kontrol edeceği ve bütün toplumu haraca bağlayacağı savunuluyor. Böylece „normal“ kapitalizm, milyonlarca insandan alınan haraçlar ve hizmetler kapitalizmine dönüşüyormuş. Tabii bu da, yeni bir birikim modeli oluyormuş. Ne diyelim, bu aklı evveller, sermayenin kaynağını veya toplumda maddi değerlerin artışının; maddi zenginliklerin çoğalışının kaynağını maddi üretimde görmüyorlar. Tersine hiçbir maddi değerin üretilmediği hizmet sektöründe; yani hizmet alanında görüyorlar. Hizmetin paralı olması, normal bir ticaretten başka bir şey değildir. Bu alanda artı değer üretilmez. Dolayısıyla birikim de olmaz. En fazlasıyla başka alanlardaki parasal değerler, bu alandaki hizmetin karşılığı olarak bu alana akar. Her şeyin satılması birikim değildir. En fazlasıyla, mevcut maddi değerlerin yeniden paylaşımıdır veya paylaşım oranlarının güç dengesinin durumuna göre değişmesidir.
Şüphesiz ki, sosyal sistemlerin özelleştirilmesi, bu alanların sermayeye açılması, toplumun ezici çoğunluğu için, sonuçları oldukça ağır olan gelişmelere kapıların açılması demektir. Her şeyden önce, yaşamak için iş gücünü satmak zorunda olanlar, kuralı, kuralsızlık olan bir iş gücü pazarıyla karşı karşıya kalıyorlar. İş gücünün piyasa değeri olağanüstü düşüyor ve belli bir „ucuz ücret sektörü“ doğuyor. Bugün, kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu her ülkede bu pazar vardır. Geçimini sağlamak için günde birden fazla iş yapanların sayısı sürekli çoğalmaktadır. Sermayenin istediği de bu.
Sermaye birikiminin boyutları, toplumun kutuplara ayrılmasının boyutlarını; bir taraftan maddi zenginliklerin toplanmasının, diğer tarafta da yoksunluğun yoğunlaşmasının boyutlarını gösterir. Neoliberal saldırılarıyla sermaye, bir kutupta maddi zenginlikleri topluyor, diğer kutupta da yoksulluğu kitleselleştiriyor. Bir taraftan sermaye birikimi, diğer tarafta kitlesel yoksulluk. Teknolojinin üretimde kullanılması, kaçınılmaz olarak, işin verimliliğini attırmıştır. Bugün işin verimliliği, az sayıda canlı iş kullanmakla; az sayıda ve giderek azalan sayıda iş gücü sömürmekle, sürekli artan meta üretmeyi olanaklı kılmaktadır. Normal koşullarda geriye dönüşümü olmayan bu süreç, geçinmek için iş gücünü satmak zorunda olan milyonlarca insanın, iş gücünü satamayacağını ve böylece de açlığı, yoksulluğa mahkûm edildiğini göstermektedir. Bu, sermaye birikiminin bir sonucudur.
Bunun ötesinde sermaye, işgücünün en ucuz olduğu yerlerde üretim kapasiteleri kurmaktadır. Rekabet, en ucuza üretmeyi kaçınılmaz kılmaktadır. Bu anlamda gelişmiş kapitalist ülkelerde; emperyalist ülkelerde belli bir maddi değerler üretimi kapasitesi yıkımı söz konusudur. Bunun diğer adı, üretimin, iş gücünün daha ucuz olduğu ülkelere kaydırılmasıdır. Bu süreç, emperyalist ülkelerde de yoksulluğun kitleselleşmesini kaçınılmaz olarak beraberinde getirmiştir.
Evet, birikimin merkezleri olarak görülen emperyalist ülkelerde de yoksulluk kitleselleşmekte. Marks’ın proletaryanın yoksullaşması teorisini, bizzat yaşam doğruluyor.
Peki, insanların yoksullaştırılmasına karşı ne yapılmak isteniyor?
Bu alanda gerkeçten bir alternatif enflasyonu yaşanmaktadır. Tabii ki, gelişi güzel alternatif de sunulmuyor. Alternatif sunabilmek için siyasal bir yerlere ait olduğunu açıklaman gerekir. Bütün dünya, alternatif sunanın, hangi nedenden dolayı bunu yaptığını bilmesi gerekir. Soruna bu açıdan baktığımızda üç adresin esas alındığını görmekteyiz.
a) işçi sınıfı;
b)sınıfsal ayrım yapılmadan „insan yığını“
c) sistemin kendisi.
İşçi sınıfından sadece komünistler bahsediyorlar. Sadece bunlar, işçi sınıfının tarihsel misyonunun, kapitalizmi yıkmak ve sosyalizmi kurmak olduğunu savunuyorlar. Kendilerini ilerici, sosyal ve hatta sosyalist olarak gören kesimler açısından işçi sınıfı, artık tarihe karışmıştır. Öyle ki, alışık olduğumuz kavramlar da değiştirilmiş. Örneğin, Immanuel Wallerstein’ın dilinde komünist hareketler „geleneksel anti-simetrik hareketler“ oluyor. Sosyalizm amacı, „emanzipe amaç“ oluyor. Her halükarda, forumlar dünyasının, sosyal hareketler dünyasının ideologları ve teorisyenleri, tarihsel görevi olan, sosyalist devrimi gerçekleştirecek olan bir işçi sınıfını tanımıyorlar, bu sınıftan ve teorisinden uzak duruyorlar. Amaç oldukça açık; bu sınıfı ve dünya düşüncesini sosyal hareketlerden uzak tutmak.
Geriye kalan iki noktayı (b ve c) aslında bir başlık altında da ele alabiliriz. Nihayetinde bunların istedikleri, mevcut sistemin değişmesi değil, yaşanabilir hale getirilmesidir. Sistemin yaşanabilir hale getirilmesi, sömürü ve talanı dışlamıyor. Sadece, bunların, belli kurallara göre yapılmasını içeriyor. Yaşanabilir bir düzen istedikleri için, sınıfsal ayrım yapmadan, bu düzende yaşamayı isteyen herkesi mücadeleye çağırıyorlar. Yani son kertede savunulan kapitalist/burjuva sistemin kendisidir.
Bu baylara göre, ulusal perspektif sunmanın artık hiçbir anlamı kalmamıştır, sunulması gereken, uluslararası karakter taşıyan bir perspektif olmalıdır.
Ulusal devletlerin ve ulusal devletlerin kurduğu blokların (örneğin, AB, NAFTA), neoliberal saldırılara karşı koyacak durumları yoktur. Sanki karşı koymaya niyetleri varmış!
Alternatif olması gereken konsept, blok oluşumları üzeninde yükselmemelidir. Aksi taktirde bu, „küresel ağ kapitalizmi“nin rekabet eden güçlerinden birisi olabilir.
Esas olan, geniş tabanlı sosyal bir ittifaktır. Bu ittifak, bütün „kaybedenler“i, bütün yoksulları kapsamına almalıdır. Böylece, toplumun yarıdan çoğu bu ittifaka dâhil oluyor. Artık „merkezi bir işçi sınıfı“ da olmadığı için, bu ittifaka hangi sınıfın önderlik edeceği sorunu da ortadan kalkıyor.
Savunulan, sınıflar arası bir ittifaktır. Bu ittifak, ancak ve ancak, herkesin kabul edebileceği ortak çerçeve koşullar ve anlaşmalar temelinde mümkündür.
Örneğin „sosyal devlet“ herkesin kabul edebileceği ve anlaşabileceği ortak bir koşuldur. Keza pasifizm de öyle. Herkes, „sosyal devlet“in yeniden kurulması için mücadele etmelidir. Yani Keynesçi türden kapitalist ilişkiler için mücadele etmeliyiz. Diğer bir deyişle; Avrupa Sosyal Forumu ve Dünya Sosyal forumu temel anlayışlarını bayrak edinmeliyiz. Böylece neoliberal saldırılara, düzensizleştirmelere karşı koymalıyız. Bu, bir direniştir, nasıl sonuçlanacağı bilinmeyen bir direniştir. Her halükarda sonucu belli olmayan bir kaosa doğru hareket ediyoruz. Bu kaosu engellemek için tabandan inisiyatifler, küçük de olsa inisiyatifler önemlidir.
Bu nedenle dünya kapitalizminin bugün dayandığı 700-800 mevzide kök salmalıyız. Bu mevzilerde ve buraların hinterlantlarında etkili olarak, kapitalist dünya sisteminin belirleyici sinir merkezlerinin içinde oluruz. Böylece kapitalist dünya sistemi içinde, bu sisteme alternatif olan bir dünya hükümetinin kurulması için adımlar atılar. Bugün, neoliberalizmin çıkarlarına hizmet eden BM, IMF, DB vb. kurumlar yeniden örgütlenerek, dünya hükümetinin hizmetine sunulabilir.
Sözün kısası: bir sosyal hareket birliği yaratmalıyız. Bu birlik yerel ilişkileri, uluslararası zeminde toplamalı ve harekete geçirmelidir.
Hangi kurumlara dayanılmalıdır, nereden başlamalıdır, sorusu tabii ki abes olur. Mevcut uluslararası kurumlar var. II: Dünya Savaşından sonra oluşturulan bu kurumlar (BM, IMF, DB), her ne kadar soğuk savaş döneminde tanınmayacak kadar bir değişime uğramışlarsa da, yeniden dönüştürülebilirler ve sosyal ve ekonomik eşitliğin sağlanmasını yürüten kurumlara dönüştürülebilirler.
Bu kurumlar, „federatif-eşitçi proje“nin çatı yapısı olabilirler. Bu proje, bütün dünyayı kapsamına almalıdır ve barbarlığa doğru gelişen „neokonservatif proje“ye dur demelidir. Yani anlayacağımız dilde ifade edersek: Bütün dünyayı kapsamın alan bu federatif-eşitçi dünya hükümeti, barbarlığa doğru gelişen neoliberalizme son verecektir.
Neoliberalizme son vermek için „anti-sosyal hareketlerin merkezlerinde köstebekler“imiz olmalıdır. „Göçmenlerin ve uluslararası sendikal taban hareketinin aktivistleri“ örgütlenmelidir ve üçüncü olarak da „bu ağlarda kök salmış olan küresel karşı forumlarda sosyal adaletli ve eşitçi bir dünyaya giden yollar üzerine kafa yoran ’organik aydınlar“ harekete geçirilmelidir.
Görüyoruz ki bu iş bu kadar basit. İşçi sınıfı ve bu görev bölüşümünde yer almayanlara da, herhalde, figüranlık görevi düşüyordur! Kalabalığı oluşturmak, takvimsel olarak sokaklara çıkmak, „başka bir dünya olasıdır“ı göklere çıkartmak, sosyalizmi, devrimi, sınıfları, tarihin çöplüğüne atmak, barbarlığa son vermek için „federatif-eşitçi bir dünya” için; „sosyal devlet“ için mücadele etmek gerekiyor. Yani uluslararası tekelleri, “federatif-eşitçi dünya“ koşullarında sömürü ve talana davet etmek.
Yoksulluğa ve neoliberal saldırılara karşı alternatiflerden birisi de bu.
Alman hükümetinin Hartz-Komisyonu’na hazırlattığı ve „Hartz-Reformları“ olarak bilinen „reformlar“, aslında düzensizleştirme paketlerinden başka bir şey değildir. Bu paketlerle, iş pazarı, Alman tekelci sermayesinin talepleri doğrultusunda yeniden düzenlemiştir; daha doğrusu düzen bozulduğu için düzensizleştirilmiştir. Bu paketlerdeki anlayışlar, geçimini sağlamak için iş gücünü satmak zorunda olanları, mücadele ederek elde edilen sosyal haklarından kapsamlı bir şekilde mahrum etmeyi öngörüyorlar. İşsizlik yardımı, sosyal yardım seviyesine indiriliyor. Bu anlamda, işsiz kalan, kısa bir zaman sonra, sosyal yardım alanla aynı „haklara“ sahip olmuş oluyor. Böylece tekelci sermaye, iş arayanı, herhangi bir işe zorlama hakkını elde ediyor. Bu sürecin sonucu, yasal olarak korunmayan iş ilişkisinin ülke çapında yaygınlaştırılmasıdır. Kapitalist, istediği ücretten, istediği kadar iş gücü satın alabilir ve istediği zaman da işten atabilir.
Sağlık sistemi, bütün alanlarında yeniden yapılandırılıyor; yani bu alanda da düzensizleştirme süreci işliyor. Amaç, bu alanda da özelleştirmenin özendirilmesi. Sonuç; sigorta ve ilaç sektörü tekelleri, sağlık sektörüne hakim oluyorlar ve sağlık sektörü, kara yönelik olarak yeniden örgütleniyor.
Eğitim sektörü de düzensizleştirmeden nasibini aldı. Bu sektörü, elit bir tabakanın eğitimi için gerekli bir yapıya kavuşturmak için tedbirler alındı ve uygulanıyor. Böylece, getirilen mali engellerle, eğitim kapıları, özellikle üniversiteler, işçi ve emekçi çocuklarına kapatılıyor. Bu alanda da özelleştirme saldırısı devam ediyor. Eğitim alanındaki düzensizleştirme, bilim adamlarının düşünce tarzını da etkiliyor ve onları daha açık bir şekilde pazarın gereksinimlerine göre düşünmeye ve „araştırma“ yapmaya yöneltiyor. Üniversitelerdeki sisteme karşı eleştirel yaklaşma refleksi ve duruşu öldürülüyor.
Emeklilik sistemi de tamamen düzensizleştirildi.
Bu ülkede yaşayan yabancıların; göçmenlerin marjinalleştirilmeleri süreci neoliberal saldırılarla birlikte hız kazandı.
Diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda, bu sosyal sistemlerdeki temel değişimlere Almanya’da nispeten geç başlandığını görürüz. Şüphesiz, geçen yüz yılın ‚80’li yıllarından bu yana birtakım adımlar atılmıştır, ama bunların hiç birisi, bugünkü neoliberal saldırılarla karşılaştırılamaz.
Bu düzensizleştirme paketlerinin arka arkaya uygulamaya konması, Alman işçi ve emekçi yığınlarında ve gençliğinde derin hayal kırıklığına neden olmuş ve sonuçta bu düzensizleştirmeler Almanya’da da kapsamlı protesto hareketinin gelişmesinin zeminini oluşturmuştur. Mevcut hükümete ve muhalefete karşı olma temelinde alternatifler geliştirmeye çalışan bütün burjuva (burjuva, küçük burjuva; siyasal anlamda reformistler-pasifistler; sosyal devlet savunucuları; „başka bir dünya olasıdır“cılar, „başka bir Avrupa mümkündür“cüler; Avrupa Sosyal Forumcuları, Dünya Sosyal Forumcuları vs.) akımlar, gelişen bu protesto hareketinin sosyalizmi alternatif olarak görmemesi için yoğun çaba harcıyorlar.
Almanya’daki güncel neoliberal saldırılar; sosyal politik gelişme, ancak ve ancak uluslararası bağlamlarıyla birlikte ele alınırsa doğru kavranmış olur.
Bugün Alman tekelci burjuvazisinin sosyal demokrat-yeşiller hükümeti vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalıştığı ve gerçekleştirdiği sosyal sistemleri düzensizleştirme, geçen yüzyılın ‚80’li yıllarında ABD ve İngiltere’de gerçekleştirilmiş olan neoliberal „reformlar“dır. Bu türden „reformlar“, aynı dönemde Fransa, İtalya ve İsviçre gibi emperyalist ülkelerde ve eski Revizyonist Blok ülkelerinde de gerçekleştirilmişti. Şüphesiz ki bu neoliberal saldırılar, her bir ülkede, o ülkeye özgün biçimlerde ve koşullarda gerçekleştirilmiştir. Neoliberal saldırıların, söz konusu düzensizleştirmelerin gerçekleştirildiği bütün ülkelerde burjuvazinin korkulu rüyası, buna karşı direnişin örgütlenme derecesi ve direnenlerin sınıfsal-örgütlü tavır alıp almadıkları olmuştur. Bunun ötesinde neoliberal saldırıların; sosyal sistemlerdeki ve haklardaki düzensizleştirmelerin uluslararasılaşması, farklı nicelliklerde de olsa, emperyalist-bağımlı ülke arasındaki yoksulluktaki farkları ortadan kaldırmıştır; işçi sınıfı ve emekçiler, kendi ülkeleri koşulunda yoksullaşıyorlar. Ortak olan, yoksullaşmak. Ve bu ortaklık, mücadelenin de ortak sürdürülmesi gerektiği düşüncesini geliştirmiştir. Yoksullaşanların bu mücadelesi, kelimenin gerçek anlamıyla enternasyonal karakter taşımaktadır. Bu enternasyonal karakterli mücadele ile burjuvazinin, küçük burjuvazinin; siyasal anlamda reformistlerin-pasifistlerin; sosyal devlet savunucularının; Keynesçilerin „başka bir dünya olasıdır“cıların, „başka bir Avrupa mümkündür“cülerin; Avrupa Sosyal Forumcularının, Dünya Sosyal Forumcularının neoliberalizme karşı mücadelelerin birbirine karıştırılmamalıdır.
Tekelci sermayenin uluslararası sürdürdüğü düzensizleştirme konseptinin bir aspekti de direnenleri, direnmek için örgütlenenleri susturmak, korkutmak, sindirmek ve böylece teslim almaktır. Neoliberal saldırıların, esas içeriği, ulusal gelirin paylaşımında maddi değerleri üretenlerin; yani işçi sınıfı ve emekçilerin payının azaltılmasıdır. Bunların payı ne kadar azalırsa, sermayenin payı da o kadar artar. Böylece ulusal gelir paylaşımı, tekelci sermayenin çıkarlarına göre yeniden düzenlenmiş olur. Diğer taraftan, neoliberal saldırıların gerçekleştirilmesiyle devlet bütçesinde sosyal harcamaların payı düşürülür ve devlet, baskı araçlarını ve mekanizmalarını geliştirmek ve modernleştirmek için maddi olanakları gerekli gördüğü kapsamda kullanma durumunda olur. Neoliberal jargonda bunun anlamı şudur: yoksulluğu kabul etmeyen ve direnme yolunu seçen, devletin demir yumruğunu ensesinde hissetmelidir.
Neoliberal „reformlar“ını gerçekleştirmek için tekelci sermayenin parti ve hükümet seçeneği gibi bir sorunun da pek kalmamıştır. İster muhafazakâr, isterse de sosyal demokrat olusun burjuva partiler, hükümet olarak kalabilmenin yegâne koşulunun, tekelci sermayenin dayattığı düzensizleştirme paketlerini uygulamaktan geçtiğini çok iyi biliyorlar. Yıllar önce ABD’de Reagan’ın ve İngiltere’de de Thatcher’in yaptığını, sonraları Fransa’da „sosyalist“ler yapmışlardı. Bugün de Almanya’da Sosyal Demokratlar ve Yeşiller aynı yolda gecikmeli olarak ilerliyorlar. Neoliberalizm, partilerini siyasal görüş bakımından aynılaştırmıştır. Bu gelişme, sadece emperyalist ülkeler için değil, Türkiye gibi emperyalizme bağımlı, nispeten gelişmiş ülkeler için de geçerlidir.
Sistem olarak baktığımızda düzensizleştirmeler, neoliberal saldırılar, iç gelişmeler olarak tanımlanabilir. Ama bu gelişmeler, genel anlamda emperyalizmin başka ülkelere saldırılarıyla, klasik sömürgeciliğin yeniden hortlatılmasıyla el ele gelişmektedir. Belli bir alanda/bölgede/ülkede emperyalist ülkeler arası güçler dengesinin görece aynı olduğu, rekabette yenişme aşamasına henüz gelinemediği durumlarda emperyalizmin kolektif hareketini görmekteyiz. Balkanlarda böyle olmuştur. Emperyalizm, kolektif güç olarak kendi kurumlarıyla (NATO, BM, IMF, DB vs.) Yugoslavya’nın parçalanmasında ve bugünkü hale gelmesinde belirleyici rol oynamıştır. Kosova, aynı nedenden dolayı kolektif sömürgeciliğin bir örneğidir. Ama dünya hâkimiyeti için mücadele eden tek tek emperyalist ülkeler, bu hâkimiyet stratejisinin gerçekleştirilmesi için kendi başlarına adımlar atmaktalar. Afganistan’ın, ama özellikle Irak’ın, İngiltere destekli olarak Amerikan emperyalizmi tarafından işgal edilmesi klasik sömürgecilik (protektorat) için bir örnektir. Böylesi durumlarda emperyalist ülkeler arası çelişkilerin gelişmesi belli bir yenişme durumunu göstermektedir.
Bu ayrımı yapmak gerekir. Çünkü Leninist emperyalizm analizini geçersiz kılmak için günümüzde Kautskicilik ön plana çıkartılmakta. Her ne kadar emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiler, kendi başına hareketi beraberinde getiriyorsa da, esas olan, emperyalist ülkelerin kolektif bir sömürgecilik yaptığıdır deniyor. Emperyalist ülkeler, rekabetlerinde yenişememe durumu olursa, geçici olarak, yenişememe durumu aşılana kadar, denge bozulana kadar „ortak“ hareket ediyorlar. Çok rekabet merkezli bir dünyada yaşıyoruz ve çok rekabet merkezliliğin bizzat kendisi, emperyalist ülkeler arasında güç dengesinin olmadığını göstermektedir.
Ülke/sistem içi düzensizleştirmeler ve uluslararası emperyalist saldırganlık ve işgaller, kapitalist dünya sisteminin belirleyici iki özelliğidir veya kapitalist dünya sistemi bir madalya ise, bu iki özellik, bu madalyanın yüzlerini oluşturmaktadır.
İçte ve dışta yoğunlaştırılmış baskı, talan ve sömürünün bir nedeni de kronik kitlesel işsizlik olgusunda aranmalıdır. Bugünkü kapitalist üretim ve sömürü koşullarında “tam” istihdam olanaksızdır. Keynesçilerin kapitalizmi, tam istihdamı gerçekleştiren kapitalizmdir. Neoliberalistlerin anladığı kapitalizm ise, tam istihdamı gerçekleştirme olanağının ortadan kalktığı, işsizliğin kitlesel ve kronik olduğunun kabul edilmesi gereken kapitalizmdir. Burada sorun (Keynesçilik-neoliberalizm çatışması ötesinde), kapitalist sistemi kronikleşmiş kitlesel işsizlikle birlikte devam ettirebilmek ve birikim sağlayabilmek sorunudur. Yani neoliberalizmde, eksik istihdam esastır. Böylece, milyonlarca iş gücü, boşta kaldığı için her fiyatı kabul edecektir. Bunun sonucu olarak bütün dünyada, rezerv olarak olağanüstü çoklukta bir işgücü oluşacaktır. Böyle bir yedek iş gücü ordusu, dünyanın her yerinde uluslararası sermayenin her an elinin altında hazır olmalıdır. Bu nedenle, ekonomik nedenlerden dolayı devam eden göçmen hareketi durdurulmalıdır. Durduruluyor da.
Dünya pazarlarına hâkim olmak için uluslararası tekellerin sermaye birikimi ve aynı zamanda emperyalist ülkelerin talanı önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması gerekiyor.
Kapitalizmin kendiliğinden çökeceğine inananlar veya kapitalizmden değil, artık kaotizmden, anarşiden bahsetmek gerekir diyenler için gün doğuyor. Öyle ya, sermaye birikiminin olanakları daralıyor. Şimdilik, eski revizyonist ülkeler ve belli bir zaman sonra da Çin, sermaye birikimi açısından kapitalist dünya sistemini biraz daha yaşatabilirler deniyor.
Bir yerde haklılar: Sermaye birikimi olanaklarının daraldığını söylemekle haklılar. Gerçekten de sermaye birikimi, yeraltı zenginliklerinin talanı ötesinde ancak ve ancak maddi değerlerin üretimi ve buradan doğan artı değerle sağlanır. Bunun için sürekli yeni pazarlara, sürekli tüketime ihtiyaç vardır. Ama kapitalizm gerçekliği, sermayenin organik bileşiminin değişmeyen sermaye lehine yükselmesinden; yani üretimde sürekli modern teknoloji kullanımından dolayı, canlı işe duyulan ihtiyacın azaldığını ve böylece de artı değer üretimin sınırlandığını göstermektedir.
Bu durumda işsizliğin kitlesel ve kronik olması kaçınılmaz oluyor. İşsizliğin, kitlesel ve kronik olduğu yerde tüketim de sınırlıdır ve yoksulluk; görece ve mutlak yoksulluk yaygındır. Ama bu, kapitalizmin kendiliğinden çökeceği anlamına gelmez veya kapitalizm, kapitalizm olmaktan çıkmıştır, kaotizm olmuştur anlamına da gelmez. Bütün bunlar, sadece ve sadece, kapitalizmin büyüme kaynaklarının sınırlandığı anlamına gelir.
Çeşitli ülkelerde farklı isimler altında (örneğin Almanya’da „Agenda 2010“) uygulanan içe dönük düzensizleştirmeler sonucunda toplumsal yaşamın yeni bir nicel farklı seviyeye oturtulacağı ve bu seviyede sermaye birikiminin sağlanacağı iddia ediliyor. Burada söylenen, sosyal sistemlerin (sağlık, eğitim, emeklilik) özelleştirileceği, böylece sermayenin emrine verileceğidir. Bu alanlarda özelleştirme gerçekleştirildiğinde kapitalizmin, üretim ve dağıtım sektörü üzerinden bütün toplumu kontrol edeceği ve bütün toplumu haraca bağlayacağı savunuluyor. Böylece „normal“ kapitalizm, milyonlarca insandan alınan haraçlar ve hizmetler kapitalizmine dönüşüyormuş. Tabii bu da, yeni bir birikim modeli oluyormuş. Ne diyelim, bu aklı evveller, sermayenin kaynağını veya toplumda maddi değerlerin artışının; maddi zenginliklerin çoğalışının kaynağını maddi üretimde görmüyorlar. Tersine hiçbir maddi değerin üretilmediği hizmet sektöründe; yani hizmet alanında görüyorlar. Hizmetin paralı olması, normal bir ticaretten başka bir şey değildir. Bu alanda artı değer üretilmez. Dolayısıyla birikim de olmaz. En fazlasıyla başka alanlardaki parasal değerler, bu alandaki hizmetin karşılığı olarak bu alana akar. Her şeyin satılması birikim değildir. En fazlasıyla, mevcut maddi değerlerin yeniden paylaşımıdır veya paylaşım oranlarının güç dengesinin durumuna göre değişmesidir.
Şüphesiz ki, sosyal sistemlerin özelleştirilmesi, bu alanların sermayeye açılması, toplumun ezici çoğunluğu için, sonuçları oldukça ağır olan gelişmelere kapıların açılması demektir. Her şeyden önce, yaşamak için iş gücünü satmak zorunda olanlar, kuralı, kuralsızlık olan bir iş gücü pazarıyla karşı karşıya kalıyorlar. İş gücünün piyasa değeri olağanüstü düşüyor ve belli bir „ucuz ücret sektörü“ doğuyor. Bugün, kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu her ülkede bu pazar vardır. Geçimini sağlamak için günde birden fazla iş yapanların sayısı sürekli çoğalmaktadır. Sermayenin istediği de bu.
Sermaye birikiminin boyutları, toplumun kutuplara ayrılmasının boyutlarını; bir taraftan maddi zenginliklerin toplanmasının, diğer tarafta da yoksunluğun yoğunlaşmasının boyutlarını gösterir. Neoliberal saldırılarıyla sermaye, bir kutupta maddi zenginlikleri topluyor, diğer kutupta da yoksulluğu kitleselleştiriyor. Bir taraftan sermaye birikimi, diğer tarafta kitlesel yoksulluk. Teknolojinin üretimde kullanılması, kaçınılmaz olarak, işin verimliliğini attırmıştır. Bugün işin verimliliği, az sayıda canlı iş kullanmakla; az sayıda ve giderek azalan sayıda iş gücü sömürmekle, sürekli artan meta üretmeyi olanaklı kılmaktadır. Normal koşullarda geriye dönüşümü olmayan bu süreç, geçinmek için iş gücünü satmak zorunda olan milyonlarca insanın, iş gücünü satamayacağını ve böylece de açlığı, yoksulluğa mahkûm edildiğini göstermektedir. Bu, sermaye birikiminin bir sonucudur.
Bunun ötesinde sermaye, işgücünün en ucuz olduğu yerlerde üretim kapasiteleri kurmaktadır. Rekabet, en ucuza üretmeyi kaçınılmaz kılmaktadır. Bu anlamda gelişmiş kapitalist ülkelerde; emperyalist ülkelerde belli bir maddi değerler üretimi kapasitesi yıkımı söz konusudur. Bunun diğer adı, üretimin, iş gücünün daha ucuz olduğu ülkelere kaydırılmasıdır. Bu süreç, emperyalist ülkelerde de yoksulluğun kitleselleşmesini kaçınılmaz olarak beraberinde getirmiştir.
Evet, birikimin merkezleri olarak görülen emperyalist ülkelerde de yoksulluk kitleselleşmekte. Marks’ın proletaryanın yoksullaşması teorisini, bizzat yaşam doğruluyor.
Peki, insanların yoksullaştırılmasına karşı ne yapılmak isteniyor?
Bu alanda gerkeçten bir alternatif enflasyonu yaşanmaktadır. Tabii ki, gelişi güzel alternatif de sunulmuyor. Alternatif sunabilmek için siyasal bir yerlere ait olduğunu açıklaman gerekir. Bütün dünya, alternatif sunanın, hangi nedenden dolayı bunu yaptığını bilmesi gerekir. Soruna bu açıdan baktığımızda üç adresin esas alındığını görmekteyiz.
a) işçi sınıfı;
b)sınıfsal ayrım yapılmadan „insan yığını“
c) sistemin kendisi.
İşçi sınıfından sadece komünistler bahsediyorlar. Sadece bunlar, işçi sınıfının tarihsel misyonunun, kapitalizmi yıkmak ve sosyalizmi kurmak olduğunu savunuyorlar. Kendilerini ilerici, sosyal ve hatta sosyalist olarak gören kesimler açısından işçi sınıfı, artık tarihe karışmıştır. Öyle ki, alışık olduğumuz kavramlar da değiştirilmiş. Örneğin, Immanuel Wallerstein’ın dilinde komünist hareketler „geleneksel anti-simetrik hareketler“ oluyor. Sosyalizm amacı, „emanzipe amaç“ oluyor. Her halükarda, forumlar dünyasının, sosyal hareketler dünyasının ideologları ve teorisyenleri, tarihsel görevi olan, sosyalist devrimi gerçekleştirecek olan bir işçi sınıfını tanımıyorlar, bu sınıftan ve teorisinden uzak duruyorlar. Amaç oldukça açık; bu sınıfı ve dünya düşüncesini sosyal hareketlerden uzak tutmak.
Geriye kalan iki noktayı (b ve c) aslında bir başlık altında da ele alabiliriz. Nihayetinde bunların istedikleri, mevcut sistemin değişmesi değil, yaşanabilir hale getirilmesidir. Sistemin yaşanabilir hale getirilmesi, sömürü ve talanı dışlamıyor. Sadece, bunların, belli kurallara göre yapılmasını içeriyor. Yaşanabilir bir düzen istedikleri için, sınıfsal ayrım yapmadan, bu düzende yaşamayı isteyen herkesi mücadeleye çağırıyorlar. Yani son kertede savunulan kapitalist/burjuva sistemin kendisidir.
Bu baylara göre, ulusal perspektif sunmanın artık hiçbir anlamı kalmamıştır, sunulması gereken, uluslararası karakter taşıyan bir perspektif olmalıdır.
Ulusal devletlerin ve ulusal devletlerin kurduğu blokların (örneğin, AB, NAFTA), neoliberal saldırılara karşı koyacak durumları yoktur. Sanki karşı koymaya niyetleri varmış!
Alternatif olması gereken konsept, blok oluşumları üzeninde yükselmemelidir. Aksi taktirde bu, „küresel ağ kapitalizmi“nin rekabet eden güçlerinden birisi olabilir.
Esas olan, geniş tabanlı sosyal bir ittifaktır. Bu ittifak, bütün „kaybedenler“i, bütün yoksulları kapsamına almalıdır. Böylece, toplumun yarıdan çoğu bu ittifaka dâhil oluyor. Artık „merkezi bir işçi sınıfı“ da olmadığı için, bu ittifaka hangi sınıfın önderlik edeceği sorunu da ortadan kalkıyor.
Savunulan, sınıflar arası bir ittifaktır. Bu ittifak, ancak ve ancak, herkesin kabul edebileceği ortak çerçeve koşullar ve anlaşmalar temelinde mümkündür.
Örneğin „sosyal devlet“ herkesin kabul edebileceği ve anlaşabileceği ortak bir koşuldur. Keza pasifizm de öyle. Herkes, „sosyal devlet“in yeniden kurulması için mücadele etmelidir. Yani Keynesçi türden kapitalist ilişkiler için mücadele etmeliyiz. Diğer bir deyişle; Avrupa Sosyal Forumu ve Dünya Sosyal forumu temel anlayışlarını bayrak edinmeliyiz. Böylece neoliberal saldırılara, düzensizleştirmelere karşı koymalıyız. Bu, bir direniştir, nasıl sonuçlanacağı bilinmeyen bir direniştir. Her halükarda sonucu belli olmayan bir kaosa doğru hareket ediyoruz. Bu kaosu engellemek için tabandan inisiyatifler, küçük de olsa inisiyatifler önemlidir.
Bu nedenle dünya kapitalizminin bugün dayandığı 700-800 mevzide kök salmalıyız. Bu mevzilerde ve buraların hinterlantlarında etkili olarak, kapitalist dünya sisteminin belirleyici sinir merkezlerinin içinde oluruz. Böylece kapitalist dünya sistemi içinde, bu sisteme alternatif olan bir dünya hükümetinin kurulması için adımlar atılar. Bugün, neoliberalizmin çıkarlarına hizmet eden BM, IMF, DB vb. kurumlar yeniden örgütlenerek, dünya hükümetinin hizmetine sunulabilir.
Sözün kısası: bir sosyal hareket birliği yaratmalıyız. Bu birlik yerel ilişkileri, uluslararası zeminde toplamalı ve harekete geçirmelidir.
Hangi kurumlara dayanılmalıdır, nereden başlamalıdır, sorusu tabii ki abes olur. Mevcut uluslararası kurumlar var. II: Dünya Savaşından sonra oluşturulan bu kurumlar (BM, IMF, DB), her ne kadar soğuk savaş döneminde tanınmayacak kadar bir değişime uğramışlarsa da, yeniden dönüştürülebilirler ve sosyal ve ekonomik eşitliğin sağlanmasını yürüten kurumlara dönüştürülebilirler.
Bu kurumlar, „federatif-eşitçi proje“nin çatı yapısı olabilirler. Bu proje, bütün dünyayı kapsamına almalıdır ve barbarlığa doğru gelişen „neokonservatif proje“ye dur demelidir. Yani anlayacağımız dilde ifade edersek: Bütün dünyayı kapsamın alan bu federatif-eşitçi dünya hükümeti, barbarlığa doğru gelişen neoliberalizme son verecektir.
Neoliberalizme son vermek için „anti-sosyal hareketlerin merkezlerinde köstebekler“imiz olmalıdır. „Göçmenlerin ve uluslararası sendikal taban hareketinin aktivistleri“ örgütlenmelidir ve üçüncü olarak da „bu ağlarda kök salmış olan küresel karşı forumlarda sosyal adaletli ve eşitçi bir dünyaya giden yollar üzerine kafa yoran ’organik aydınlar“ harekete geçirilmelidir.
Görüyoruz ki bu iş bu kadar basit. İşçi sınıfı ve bu görev bölüşümünde yer almayanlara da, herhalde, figüranlık görevi düşüyordur! Kalabalığı oluşturmak, takvimsel olarak sokaklara çıkmak, „başka bir dünya olasıdır“ı göklere çıkartmak, sosyalizmi, devrimi, sınıfları, tarihin çöplüğüne atmak, barbarlığa son vermek için „federatif-eşitçi bir dünya” için; „sosyal devlet“ için mücadele etmek gerekiyor. Yani uluslararası tekelleri, “federatif-eşitçi dünya“ koşullarında sömürü ve talana davet etmek.
Yoksulluğa ve neoliberal saldırılara karşı alternatiflerden birisi de bu.
16 Mart 2004 Salı
AVRUPA’DA YOKSULLUK VE NEDENİ
Forbes dergisinin raporuna göre son yıl içinde dolar milyarderler, gelirlerini yüzde 35 oranında artırmışlar. Bir taraftan, dünya çapında, en azından bir milyar insan, günde bir dolar ile geçinmek zorunda kalırken, maddi zenginliklerin giderek daha büyük bir bölümü bir avuç sömürücünün elinde toplanıyor. Bir milyar veya daha fazlasına sahip olan kişi veya ailelerin sayısı 587. Bunların sayısı geçen sene 476 idi. Bu senenin milyarderlerinin sahip oldukları zenginliğin toplam miktarı 1,9 trilyon dolar. Bu birkaç yüz insanın elindeki maddi zenginlik, en fakir 170 ülkenin toplam brüt üretimini geçiyor.
Burjuva liberal aydınlara göre fakirleştiren bir ekonomi sürecinde yaşıyoruz. Ama görüyoruz ki, kapitalist ekonomi, toplumun ana sınıflarından birisini olağanüstü zenginleştirirken, diğerini de o derece yoksullaştırıyor. Demek ki, aslında, fakirleştiren bir ekonomi sürecinde yaşamıyoruz. Burada sorun, bu zenginliklerin kimin elinde olduğudur. Sorunun kapitalizmden kaynaklandığını göz ardı etmek isteyen bütün çevreler için bu kutuplaşmanın yegâne sorumlusu neoliberalizm oluyor. Bu nedenle de neoliberalizmle hesaplaşmayı yaşamlarının temel amacı olarak görüyorlar. Ama kapitalizmin tarihine, çok uzaklara gitmeye gerek yok, son birkaç on yıllık tarihine baktığımızda, sorunun neoliberalizm olmadığını, aksine kapitalizmin bizzat kendisi olduğunu görmekteyiz.
II. Dünya Savaşından ’70’li yıllara kadar ekonomi, hemen bütün emperyalist ülkelerde, bunun ötesinde Türkiye gibi emperyalizme bağımlı bazı ülkelerde de adeta sürekli büyümüştür. Ama 1970’lerden sonra, özellikle emperyalist ülkelerde ekonominin büyüme hızı yavaşlamış; küçük oranlarda büyüme, çoğu ülkede ve yıllarda sıfır (o) büyüme olarak gerçekleşmiştir. Aynı süreçte işsizlerin sayısı da giderek artmıştır. İşçilerin, özellikle ekonomik kriz dönemlerinde sokağa atılmaları, ekonominin seyri hakkında önemli bir kıstas olmaktan çıkmıştır.
2000 yılında dünya brüt üretimi 1973’dekinden iki misli fazlaydı. Ama dünya çapında kişi başına brüt üretim, aynı dönemde yıllık olarak yüzde 50 gerilemiştir. Yani bolluk içinde fakirlik. “Refah” içinde sefalet!
Avrupa’da bolluk içinde yoksulluğun iki türünü de görmekteyiz: Bir taraftan proletarya görece ve mutlak olarak yoksullaşırken, karşı kutupta burjuvazi görece ve mutlak olarak daha da zenginleşiyor.
“Toplumsal servet, işleyen sermaye, bu sermayenin büyüme ölçüsü ile hızı ve dolayısıyla, proletaryanın mutlak kitlesi ve çalışmasının üretkenliği ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Sermayenin genişleme gücü ile emrindeki iş gücünün gelişmesi de aynı nedene bağlıdır. Bunun için, yedek sanayi ordusunun nispi büyüklüğü, servetin potansiyel enerjisi ile birlikte artar. Ama bu yedek ordunun faal orduya oranı ne kadar büyükse, sefaleti, çalışma sırasında katlandığı ıstırapla ters orantılı olan toplam artı-nüfusun kitlesi de o kadar büyük olur. En sonu, işçi sınıfının düşkünler tabakası ile yedek sanayi ordusu ne kadar yoğun olursa, resmi yoksulluk da o kadar yaygın olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak genel yasasıdır. Diğer bütün yasalar gibi, bu da, işleyişi sırasında çeşitli koşullar ile değişikliğe uğrarsa da…”(Marks, Kapital, C. I, s. 673/674).
Avrupa’da veya da bütün dünyada yoksulluğun nedeni burada anlatılıyor. Proletaryanın görece yoksullaşması, ulusal gelirin toplamında işçi sınıfının payının giderek düşmesi anlamına gelir. Proletaryanın mutlak yoksullaşması ise, işçi sınıfının yaşam standardının doğrudan düşmesidir.
Marks’ın dediği gibi, “diğer bütün yasalar gibi, bu da, işleyişi sırasında çeşitli koşullar ile değişikliğe uğrarsa da” ortaya çıkardığı sonuç, şu veya bu ülkede görece derecelerde de olsa, hep aynı: Bir taraftan maddi zenginlikler artıyor, diğer taraftan da milyonlarca insan sefalet içinde yaşıyor.
Avrupa burjuvazisinin anlayışına göre AB, “sosyal bir birlik”. AB ülkelerinde toplam nüfusun yüzde 70’nden fazlası sosyal yardımlardan yararlanmaktadır. AB vatandaşlarının yüzde 13’ü sadece sosyal yardımla yaşamını sürdürüyor. Fransa’da bu oran yüzde 4, Belçika’da ise yüzde 19. AB’de sosyal yardım, düşük gelirli insanların, yoksulluk sınırı altına düşmemeleri için mali olarak desteklenmeleri anlamına gelmektedir. Bu yardımlardan dolayı, yoksulluk tehlikesiyle karşı karşıya kalanların sayısı yüzde 31 ile sınırlandırılabilmiştir.
AB verilerine göre, ulusal ortalama gelirin yüzde 60’ndan daha az geliri olanlar yoksul sayılıyor. 1998’de yoksulların sayısı 68 milyon kadardı. Yoksul kategorisine girenlerin arasında yaşlıların, çocukların ve kadınların sayısı belirleyici çokluktadır. AB’de 16 yaşından küçük çocukların yüzde 16’sı yoksul ailelerin çocukları.
AB çapında işsizler arasında yoksul sayılanların oranı yüzde 38. Bu oran Danimarka’da yüzde 5, ama İtalya’da işsizlerin yüzde 60’ı “yoksulluk tehlikesi” ile karşı karşıya.
AB çapında çalışan işçiler arasında yoksul kategorisinde olanların oranı yüzde 7. AB çapında yaşlı ve yalnız yaşayanların yüzde 28 yoksul.
Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’nde yoksulluk içinde yaşayan insanların sayısı 1989’da 13,6 milyondan 1999’da 147 milyona çıkmıştır.
Bu veriler, Avrupa Komisyonu’nun 2002 Sosyal Raporu’nda yer alıyor. Sonraki dönemde durum daha da kötüleşmiştir. Hemen bütün AB ülkelerinde hükümetler, sermayenin talep ettiği neoliberal saldırıları gerçekleştirmek için kazanılmış hakları yok etme çabası içindeler. Özellikle emeklilik, sağlık, eğitim sistemleri tekelci sermayenin çıkarlarına peşkeş çekilmekte ve başkaca sosyal haklar tırpanlanmaktadır. İşsizliği önleme ve geriletme sözü veren hükümetler, işsizliği artıran adımlar atmaktalar. Ekonomik kriz, bunun ötesinde, rekabetin dayatmasının bir sonucu olarak, rasyonelleştirme, modern tekniğin üretimde kullanılması, iflaslar vs. işsizlerin sayısını arttırmıştır. Bugün AB’de kitlesel kronik işsizlik, burjuvazi tarafından da kanıksanmıştır. AB hükümetleri, işsizliğe karşı değil, işsizlere karşı mücadeleyi asli görevi olarak görmekteler. Almanya’da olduğu gibi, işsizlik yardımının sosyal yardım seviyesine düşürülmesi, sağlık sisteminin ve eğitimin daha bugünden kısmen paralı hale getirilmesi, insanları “sürünerek” ölüme mahkûm etmek anlamına gelmektedir.
Şüphesiz neoliberal saldırılara karşı işçi sınıfı ve emekçi yığınların protestoları görkemli boyutlar almaktadır. Örneğin Yunanistan’da, İtalya’da, Fransa’da olduğu gibi. Ne var ki bu mücadeleler, işçi sınıfının siyasal önderliğinden yoksun mücadeleleridir, sendikal ve demokratik haklar için mücadele sınırlarını aşmayan mücadelelerdir. Bunun böyle olması, AB ülkelerinde komünist partilerin olmamasında veya var olduğu kadar güçsüz olmalarında aranmalıdır. Bu nedenle AB çapında milyonlarca işçi ve emekçi yığınlar, kendilerini yeniden reformizme ve pasifizme mahkûm eden güçlerin önderliğinde hareket etmekteler ve onlara, “sosyal devlet” alternatif olarak sunulmaktadır.
Bugünlerde dilden düşmeyen “başka bir dünya olasıdır”, “başka bir Avrupa mümkündür” ile mücadele etmeye hazır olan geniş yığınların, düzenin sınırlarını zorlamaları engellenmeye çalışılmaktadır. Kavram olarak işçi sınıfı, proletarya, devrim, sosyalizm, proletarya diktatörlüğü unutturulmaya çalışılmaktadır. Geniş yığınların, yoksulluğun gerçek nedeninin, neoliberalizm değil, kapitalist sistemin kendisi olduğunun görmemeleri için her şey yapılmaktadır; alternatif yine kapitalist sistem sınırları içinde aranmaktadır. Böylesi, teoriyi, ideolojiyi, kavramları tüketici, sulandırıcı, burjuvazinin, reformistlerin ve pasifistlerin işine yarar hale getirici koşullarda; işçi sınıfı ve emekçi yığınların örgütlenmeye ve mücadele etmeye hazır olduklarını gösterdikleri koşullarda kapitalizmin ve söz konusu yoksulluğun gerçek alternatifinin sosyalizm olduğu sürekli vurgulanmalıdır, bunun için mücadele edilmelidir.
Burjuva liberal aydınlara göre fakirleştiren bir ekonomi sürecinde yaşıyoruz. Ama görüyoruz ki, kapitalist ekonomi, toplumun ana sınıflarından birisini olağanüstü zenginleştirirken, diğerini de o derece yoksullaştırıyor. Demek ki, aslında, fakirleştiren bir ekonomi sürecinde yaşamıyoruz. Burada sorun, bu zenginliklerin kimin elinde olduğudur. Sorunun kapitalizmden kaynaklandığını göz ardı etmek isteyen bütün çevreler için bu kutuplaşmanın yegâne sorumlusu neoliberalizm oluyor. Bu nedenle de neoliberalizmle hesaplaşmayı yaşamlarının temel amacı olarak görüyorlar. Ama kapitalizmin tarihine, çok uzaklara gitmeye gerek yok, son birkaç on yıllık tarihine baktığımızda, sorunun neoliberalizm olmadığını, aksine kapitalizmin bizzat kendisi olduğunu görmekteyiz.
II. Dünya Savaşından ’70’li yıllara kadar ekonomi, hemen bütün emperyalist ülkelerde, bunun ötesinde Türkiye gibi emperyalizme bağımlı bazı ülkelerde de adeta sürekli büyümüştür. Ama 1970’lerden sonra, özellikle emperyalist ülkelerde ekonominin büyüme hızı yavaşlamış; küçük oranlarda büyüme, çoğu ülkede ve yıllarda sıfır (o) büyüme olarak gerçekleşmiştir. Aynı süreçte işsizlerin sayısı da giderek artmıştır. İşçilerin, özellikle ekonomik kriz dönemlerinde sokağa atılmaları, ekonominin seyri hakkında önemli bir kıstas olmaktan çıkmıştır.
2000 yılında dünya brüt üretimi 1973’dekinden iki misli fazlaydı. Ama dünya çapında kişi başına brüt üretim, aynı dönemde yıllık olarak yüzde 50 gerilemiştir. Yani bolluk içinde fakirlik. “Refah” içinde sefalet!
Avrupa’da bolluk içinde yoksulluğun iki türünü de görmekteyiz: Bir taraftan proletarya görece ve mutlak olarak yoksullaşırken, karşı kutupta burjuvazi görece ve mutlak olarak daha da zenginleşiyor.
“Toplumsal servet, işleyen sermaye, bu sermayenin büyüme ölçüsü ile hızı ve dolayısıyla, proletaryanın mutlak kitlesi ve çalışmasının üretkenliği ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Sermayenin genişleme gücü ile emrindeki iş gücünün gelişmesi de aynı nedene bağlıdır. Bunun için, yedek sanayi ordusunun nispi büyüklüğü, servetin potansiyel enerjisi ile birlikte artar. Ama bu yedek ordunun faal orduya oranı ne kadar büyükse, sefaleti, çalışma sırasında katlandığı ıstırapla ters orantılı olan toplam artı-nüfusun kitlesi de o kadar büyük olur. En sonu, işçi sınıfının düşkünler tabakası ile yedek sanayi ordusu ne kadar yoğun olursa, resmi yoksulluk da o kadar yaygın olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak genel yasasıdır. Diğer bütün yasalar gibi, bu da, işleyişi sırasında çeşitli koşullar ile değişikliğe uğrarsa da…”(Marks, Kapital, C. I, s. 673/674).
Avrupa’da veya da bütün dünyada yoksulluğun nedeni burada anlatılıyor. Proletaryanın görece yoksullaşması, ulusal gelirin toplamında işçi sınıfının payının giderek düşmesi anlamına gelir. Proletaryanın mutlak yoksullaşması ise, işçi sınıfının yaşam standardının doğrudan düşmesidir.
Marks’ın dediği gibi, “diğer bütün yasalar gibi, bu da, işleyişi sırasında çeşitli koşullar ile değişikliğe uğrarsa da” ortaya çıkardığı sonuç, şu veya bu ülkede görece derecelerde de olsa, hep aynı: Bir taraftan maddi zenginlikler artıyor, diğer taraftan da milyonlarca insan sefalet içinde yaşıyor.
Avrupa burjuvazisinin anlayışına göre AB, “sosyal bir birlik”. AB ülkelerinde toplam nüfusun yüzde 70’nden fazlası sosyal yardımlardan yararlanmaktadır. AB vatandaşlarının yüzde 13’ü sadece sosyal yardımla yaşamını sürdürüyor. Fransa’da bu oran yüzde 4, Belçika’da ise yüzde 19. AB’de sosyal yardım, düşük gelirli insanların, yoksulluk sınırı altına düşmemeleri için mali olarak desteklenmeleri anlamına gelmektedir. Bu yardımlardan dolayı, yoksulluk tehlikesiyle karşı karşıya kalanların sayısı yüzde 31 ile sınırlandırılabilmiştir.
AB verilerine göre, ulusal ortalama gelirin yüzde 60’ndan daha az geliri olanlar yoksul sayılıyor. 1998’de yoksulların sayısı 68 milyon kadardı. Yoksul kategorisine girenlerin arasında yaşlıların, çocukların ve kadınların sayısı belirleyici çokluktadır. AB’de 16 yaşından küçük çocukların yüzde 16’sı yoksul ailelerin çocukları.
AB çapında işsizler arasında yoksul sayılanların oranı yüzde 38. Bu oran Danimarka’da yüzde 5, ama İtalya’da işsizlerin yüzde 60’ı “yoksulluk tehlikesi” ile karşı karşıya.
AB çapında çalışan işçiler arasında yoksul kategorisinde olanların oranı yüzde 7. AB çapında yaşlı ve yalnız yaşayanların yüzde 28 yoksul.
Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’nde yoksulluk içinde yaşayan insanların sayısı 1989’da 13,6 milyondan 1999’da 147 milyona çıkmıştır.
Bu veriler, Avrupa Komisyonu’nun 2002 Sosyal Raporu’nda yer alıyor. Sonraki dönemde durum daha da kötüleşmiştir. Hemen bütün AB ülkelerinde hükümetler, sermayenin talep ettiği neoliberal saldırıları gerçekleştirmek için kazanılmış hakları yok etme çabası içindeler. Özellikle emeklilik, sağlık, eğitim sistemleri tekelci sermayenin çıkarlarına peşkeş çekilmekte ve başkaca sosyal haklar tırpanlanmaktadır. İşsizliği önleme ve geriletme sözü veren hükümetler, işsizliği artıran adımlar atmaktalar. Ekonomik kriz, bunun ötesinde, rekabetin dayatmasının bir sonucu olarak, rasyonelleştirme, modern tekniğin üretimde kullanılması, iflaslar vs. işsizlerin sayısını arttırmıştır. Bugün AB’de kitlesel kronik işsizlik, burjuvazi tarafından da kanıksanmıştır. AB hükümetleri, işsizliğe karşı değil, işsizlere karşı mücadeleyi asli görevi olarak görmekteler. Almanya’da olduğu gibi, işsizlik yardımının sosyal yardım seviyesine düşürülmesi, sağlık sisteminin ve eğitimin daha bugünden kısmen paralı hale getirilmesi, insanları “sürünerek” ölüme mahkûm etmek anlamına gelmektedir.
Şüphesiz neoliberal saldırılara karşı işçi sınıfı ve emekçi yığınların protestoları görkemli boyutlar almaktadır. Örneğin Yunanistan’da, İtalya’da, Fransa’da olduğu gibi. Ne var ki bu mücadeleler, işçi sınıfının siyasal önderliğinden yoksun mücadeleleridir, sendikal ve demokratik haklar için mücadele sınırlarını aşmayan mücadelelerdir. Bunun böyle olması, AB ülkelerinde komünist partilerin olmamasında veya var olduğu kadar güçsüz olmalarında aranmalıdır. Bu nedenle AB çapında milyonlarca işçi ve emekçi yığınlar, kendilerini yeniden reformizme ve pasifizme mahkûm eden güçlerin önderliğinde hareket etmekteler ve onlara, “sosyal devlet” alternatif olarak sunulmaktadır.
Bugünlerde dilden düşmeyen “başka bir dünya olasıdır”, “başka bir Avrupa mümkündür” ile mücadele etmeye hazır olan geniş yığınların, düzenin sınırlarını zorlamaları engellenmeye çalışılmaktadır. Kavram olarak işçi sınıfı, proletarya, devrim, sosyalizm, proletarya diktatörlüğü unutturulmaya çalışılmaktadır. Geniş yığınların, yoksulluğun gerçek nedeninin, neoliberalizm değil, kapitalist sistemin kendisi olduğunun görmemeleri için her şey yapılmaktadır; alternatif yine kapitalist sistem sınırları içinde aranmaktadır. Böylesi, teoriyi, ideolojiyi, kavramları tüketici, sulandırıcı, burjuvazinin, reformistlerin ve pasifistlerin işine yarar hale getirici koşullarda; işçi sınıfı ve emekçi yığınların örgütlenmeye ve mücadele etmeye hazır olduklarını gösterdikleri koşullarda kapitalizmin ve söz konusu yoksulluğun gerçek alternatifinin sosyalizm olduğu sürekli vurgulanmalıdır, bunun için mücadele edilmelidir.
26 Şubat 2004 Perşembe
AB-ABD-TÜRKİYE
Alman ana muhalefet partisi başkanı Merkel’in arkasından Alman Başbakanı Schröder Türkiye’yi ziyaret etti. Alman tekelci burjuvazisinin bu siyasi temsilcileri Türkiye’nin AB üyeliği konusunda birbirine tamamen zıt açıklamalar yaptılar. Buradan da anlaşılıyor ki, Alman tekelci burjuvazisinin bir kanadı Türkiye’nin AB üyeliğini istemezken, diğer kanadı üyeliğe sıcak bakıyor gözüküyor ve bundan dolayı da Türk burjuvazisinin ağzına bir parmak bal çalıyor.
Ana muhalefet partisi(Hıristiyan Demokrat Birlik) başkanı A. Merkel, Türkiye’ye üyelik yerine „imtiyazlı üyelik“ önerdi. Ana muhalefetin küçük ortağı Hıristiyan Sosyal Birlik partisi başkanı E. Stoiber de „Türkiye’nin AB üyeliği Avrupa’nın sonu olur“ açıklamasıyla Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu açıkladı.
Almanya’nın sosyal demokrat eski başbakanlarından H. Schmidt, Türkiye’nin AB üyeliğine soğuk baktığını, bunun kabul edilir olmadığını yıllar öncesi açıklamıştı.
Eski cumhurbaşkanlarından R. Weizsaecker (Hıristiyan Demokrat Birlik), Türkiye’nin AB üyeliğine olumlu baktığını ve Türkiye’nin AB üyeliğinin „küresel bir görev“ olduğunu açıkladı. Cumhurbaşkanı J. Rau da (sosyal demokrat), Türkiye’nin AB üyeliği üzerine tartışmaları erken bulduğunu açıkladı. Açık ki sosyal demokratların bir kesimiyle muhalefet aynı anlayıştalar.
Türkiye’nin AB ile ilişkileri Almanya açısından her dönem tartışılır bir konu olmuştur. Özellikle seçim dönemlerinde Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenler seçim malzemesi yapılmışlar ve bu çerçevede de Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili bolca açıklamalar yapılmıştır. Son yapılan çelişkili açıklamaların da seçimle ilgisi vardır. Bu sene Almanya’da 14 seçim var. 600 bin Türkiyeli Alman vatandaşı. Bir taraftan bunların oyu alınmak isteniyor. Diğer taraftan da muhafazakâr seçmenler, „Türkler geliyor“la korkutulmak ve bu korku ve tedirginliğin oya çevrilmesi planlanıyor. Tabii ki Türkiye’nin AB üyeliği üzerine Alman tekelci burjuvazisinin düşüncesi, seçim dönemlerinde yapılan böylesi taktik çıkışlarla açıklanmış olmaz.
AB, üyelik müracaatından bu yana Türkiye’yi sürekli oyalamış, bekleme odasında yaklaşık 40 sene bekletmiş ve iş, olmazsa olmaz aşamaya gelince aday üyeliği gündeme getirilmiştir. Helsinki’den bu yana Türk burjuvazisi, AB ülkelerinin de beklemediği bir hızla, „Kopenhag Kriterleri“ne uyum sağlamak için „reformlar“ gerçekleştirmiş, reform paketleri bir birini kovalamıştır. En azından biçimsel de olsa Türk burjuvazisi, istenileni yerine getirmiştir. Bundan dolayıdır ki, AB’nin Türkiye’ye yönelik eleştirisi „tamam, kâğıt üzerinde reform yaptınız, ama uygulamayı görmek isteriz“le sınırlı kalmıştır.
AB de biliyor ki Türkiye’nin üyeliği söz konusu olduğunda sorun, “Kopenhag Kriterleri”nin yerine getirilip getirilmemesi değildir. Mayısta üyelikleri onanacak olan ülkelerin hiçbirisi, üyelik koşullarını yerine getirip getirmeme konusunda Türkiye’den daha ileri bir durumda değildir. Ama buna rağmen bu ülkeler üyeliğe kabul ediliyorlar. Sadece bu anlayış, Türkiye’nin üyeliğine yaklaşımda başka faktörlerin belirleyici olduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin AB üyeliğinde her şeyden önce belirleyici olan faktör, ülkenin jeostratejik konumudur. Türkiye’nin AB kriterlerine, çokça sözü edilen “Kopenhag Kriterleri”ne uyup uymadığı biçimseldir. Şayet AB, Türkiye’nin üyeliğini kendi çıkarları açısından doğru bulunsa, söz konusu kriterlere uyduğunu açıklar ve mesele biter.
Türkiye, “soğuk savaş”ın sonuçlanmasıyla; sosyal emperyalist Sovyetler Birliği ve Revizyonist Bloğun dağılmasından sonra stratejik öneminden bir şey kaybetmedi. Daha önce; iki kutuplu dünya döneminde Türkiye, “komünizme” karşı kapitalist dünyanın önemli bir stratejik üssüydü. Şimdi ise çok rekabet merkezli dünyada, dünya hâkimiyeti için mücadele eden her bir emperyalist güç odağı açısında oldukça önemlidir.
Türkiye, günümüzde emperyalist rekabet merkezleri açısından çelişkilerin en çok keskinleştiği Balkanlar-Ortadoğu-Hazar Havzasından oluşan üçgenin ortasında yer alıyor ve bu özelliğinden dolayı da emperyalist ülkeler arasında adeta paylaşılamıyor.
Jeopolitikacı Z. Brezenski’nin kaleminden Amerikan emperyalizminin istediği Türkiye’nin görevleri şöyle sıralanıyor:
“Türkiye, Karadeniz bölgesinde istikrarı sağlamakta, Akdeniz’e geçişi kontrol etmekte, Rusya’yı Kafkasya’da dengelemekte, İslamcı kökten dinciliğe panzehir sunmakta ve güneydeki dayanak olarak NATO’ya hizmet sunmaktadır. İstikrarsız bir Türkiye, muhtemelen Güney Balkanlarda daha fazla şiddetin ortaya çıkmasına neden olur. Kafkasya’da bağımsızlığını yeni elde etmiş devletler üzerinde Rus denetiminin yeniden sağlanmasına yol açar”.
“Güney Kafkasya ve Orta Asya’nın istikrarlı ve bağımsız teşvikinde Amerika, Türkiye’nin bir kenara itilmemesine dikkat etmelidir... Kendini, katılmak istediği Avrupa’dan dışlanmış hisseden bir Türkiye, salt inatçılıktan dolayı NATO’nun genişlemesini veto eden, laik Orta Asya’nın istikrara kavuşturulması ve dünya toplumuna entegresi için Batı ile işbirliğine daha az hazır İslamcı bir Türkiye olur”.
“Bu nedenle Amerika, Türkiye’nin (AB’ye) girişi için Avrupa’daki nüfuzunu geçerli kılmalıdır ve Türkiye’nin Avrupa devleti olarak muamele görmesine dikkat etmelidir.. Ankara ile Hazar Havzası ve Orta Asya’nın geleceği üzerine Ankara ile düzenli görüşmeler, Türkiye’de ABD ile bir stratejik ortaklık bilincini teşvik eder. Amerika, Türk isteği Bakü Ceyhan boru hattını da desteklemelidir”.
Siyasi ve ekonomik açıdan, en azından emperyalist çıkarlara hizmet edecek kadar istikrarlı, emperyalist çıkarları askeri açıdan da savunacak derecede güçlü, göstermelik de olsa demokrasi kurallarına uyan bir Türkiye isteniyor.
AB’nin Türkiye’ye ilişkin, Türkiye’de “demokratikleşmeye” ilişkin açıklamalarında da aynı isteği görüyoruz.
Gerek ABD ve gerekse de AB, bölgede nüfuz sahibi olabilmek için Türkiye’yi dışlayamayacaklarını görüyorlar.
Bu iki emperyalist rekabet merkezinin Türkiye ile bugünkü ilişkileri, çıkarlarından dolayı dışlamayacakları bir güçle ilişki özelliğini taşıyor. Her iki emperyalist rekabet merkezi, bu gücü kendisi için kazanmaya çalışıyor. Ama gerek ABD ve gerekse de AB, Türkiye’nin, stratejik derinliği, dinamiği olan, iktisadi olarak dünyanın en güçlü 20 ülkesinden birisi olduğunu biliyorlar. Bu gücü ve askeri potansiyeliyle bölgesel bir gücün, AB üyeliği, AB’nin bütün dengelerini alt üst eder. Bunun ötesinde Irak’a saldırı döneminde birçok AB üyesi ülkenin Amerikan emperyalizminin yanında yer alması, ABD’nin, AB içinde Truva atlarının ne denli etkili olduğunu göstermiştir. Üyeliği durumunda bunlara Türkiye de katılacaktır. ABD’nin, Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemesinin altında yatan gerçek budur. AB’nin önde gelen ülkeleri, özellikle de Almanya, böyle bir Türkiye’den korkuyorlar.
Böyle bir ülkenin AB’ye tam üye olmaması, ama ilişkilerin de tam üyeliğe doğru gidiliyormuş gibi sürdürülmesi, böyle bir süreç içinde Türkiye’nin AB’nin çıkarlarına koşulması, AB’nin bugünki Türkiye politikasıdır.
Ana muhalefet partisi(Hıristiyan Demokrat Birlik) başkanı A. Merkel, Türkiye’ye üyelik yerine „imtiyazlı üyelik“ önerdi. Ana muhalefetin küçük ortağı Hıristiyan Sosyal Birlik partisi başkanı E. Stoiber de „Türkiye’nin AB üyeliği Avrupa’nın sonu olur“ açıklamasıyla Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu açıkladı.
Almanya’nın sosyal demokrat eski başbakanlarından H. Schmidt, Türkiye’nin AB üyeliğine soğuk baktığını, bunun kabul edilir olmadığını yıllar öncesi açıklamıştı.
Eski cumhurbaşkanlarından R. Weizsaecker (Hıristiyan Demokrat Birlik), Türkiye’nin AB üyeliğine olumlu baktığını ve Türkiye’nin AB üyeliğinin „küresel bir görev“ olduğunu açıkladı. Cumhurbaşkanı J. Rau da (sosyal demokrat), Türkiye’nin AB üyeliği üzerine tartışmaları erken bulduğunu açıkladı. Açık ki sosyal demokratların bir kesimiyle muhalefet aynı anlayıştalar.
Türkiye’nin AB ile ilişkileri Almanya açısından her dönem tartışılır bir konu olmuştur. Özellikle seçim dönemlerinde Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenler seçim malzemesi yapılmışlar ve bu çerçevede de Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili bolca açıklamalar yapılmıştır. Son yapılan çelişkili açıklamaların da seçimle ilgisi vardır. Bu sene Almanya’da 14 seçim var. 600 bin Türkiyeli Alman vatandaşı. Bir taraftan bunların oyu alınmak isteniyor. Diğer taraftan da muhafazakâr seçmenler, „Türkler geliyor“la korkutulmak ve bu korku ve tedirginliğin oya çevrilmesi planlanıyor. Tabii ki Türkiye’nin AB üyeliği üzerine Alman tekelci burjuvazisinin düşüncesi, seçim dönemlerinde yapılan böylesi taktik çıkışlarla açıklanmış olmaz.
AB, üyelik müracaatından bu yana Türkiye’yi sürekli oyalamış, bekleme odasında yaklaşık 40 sene bekletmiş ve iş, olmazsa olmaz aşamaya gelince aday üyeliği gündeme getirilmiştir. Helsinki’den bu yana Türk burjuvazisi, AB ülkelerinin de beklemediği bir hızla, „Kopenhag Kriterleri“ne uyum sağlamak için „reformlar“ gerçekleştirmiş, reform paketleri bir birini kovalamıştır. En azından biçimsel de olsa Türk burjuvazisi, istenileni yerine getirmiştir. Bundan dolayıdır ki, AB’nin Türkiye’ye yönelik eleştirisi „tamam, kâğıt üzerinde reform yaptınız, ama uygulamayı görmek isteriz“le sınırlı kalmıştır.
AB de biliyor ki Türkiye’nin üyeliği söz konusu olduğunda sorun, “Kopenhag Kriterleri”nin yerine getirilip getirilmemesi değildir. Mayısta üyelikleri onanacak olan ülkelerin hiçbirisi, üyelik koşullarını yerine getirip getirmeme konusunda Türkiye’den daha ileri bir durumda değildir. Ama buna rağmen bu ülkeler üyeliğe kabul ediliyorlar. Sadece bu anlayış, Türkiye’nin üyeliğine yaklaşımda başka faktörlerin belirleyici olduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin AB üyeliğinde her şeyden önce belirleyici olan faktör, ülkenin jeostratejik konumudur. Türkiye’nin AB kriterlerine, çokça sözü edilen “Kopenhag Kriterleri”ne uyup uymadığı biçimseldir. Şayet AB, Türkiye’nin üyeliğini kendi çıkarları açısından doğru bulunsa, söz konusu kriterlere uyduğunu açıklar ve mesele biter.
Türkiye, “soğuk savaş”ın sonuçlanmasıyla; sosyal emperyalist Sovyetler Birliği ve Revizyonist Bloğun dağılmasından sonra stratejik öneminden bir şey kaybetmedi. Daha önce; iki kutuplu dünya döneminde Türkiye, “komünizme” karşı kapitalist dünyanın önemli bir stratejik üssüydü. Şimdi ise çok rekabet merkezli dünyada, dünya hâkimiyeti için mücadele eden her bir emperyalist güç odağı açısında oldukça önemlidir.
Türkiye, günümüzde emperyalist rekabet merkezleri açısından çelişkilerin en çok keskinleştiği Balkanlar-Ortadoğu-Hazar Havzasından oluşan üçgenin ortasında yer alıyor ve bu özelliğinden dolayı da emperyalist ülkeler arasında adeta paylaşılamıyor.
Jeopolitikacı Z. Brezenski’nin kaleminden Amerikan emperyalizminin istediği Türkiye’nin görevleri şöyle sıralanıyor:
“Türkiye, Karadeniz bölgesinde istikrarı sağlamakta, Akdeniz’e geçişi kontrol etmekte, Rusya’yı Kafkasya’da dengelemekte, İslamcı kökten dinciliğe panzehir sunmakta ve güneydeki dayanak olarak NATO’ya hizmet sunmaktadır. İstikrarsız bir Türkiye, muhtemelen Güney Balkanlarda daha fazla şiddetin ortaya çıkmasına neden olur. Kafkasya’da bağımsızlığını yeni elde etmiş devletler üzerinde Rus denetiminin yeniden sağlanmasına yol açar”.
“Güney Kafkasya ve Orta Asya’nın istikrarlı ve bağımsız teşvikinde Amerika, Türkiye’nin bir kenara itilmemesine dikkat etmelidir... Kendini, katılmak istediği Avrupa’dan dışlanmış hisseden bir Türkiye, salt inatçılıktan dolayı NATO’nun genişlemesini veto eden, laik Orta Asya’nın istikrara kavuşturulması ve dünya toplumuna entegresi için Batı ile işbirliğine daha az hazır İslamcı bir Türkiye olur”.
“Bu nedenle Amerika, Türkiye’nin (AB’ye) girişi için Avrupa’daki nüfuzunu geçerli kılmalıdır ve Türkiye’nin Avrupa devleti olarak muamele görmesine dikkat etmelidir.. Ankara ile Hazar Havzası ve Orta Asya’nın geleceği üzerine Ankara ile düzenli görüşmeler, Türkiye’de ABD ile bir stratejik ortaklık bilincini teşvik eder. Amerika, Türk isteği Bakü Ceyhan boru hattını da desteklemelidir”.
Siyasi ve ekonomik açıdan, en azından emperyalist çıkarlara hizmet edecek kadar istikrarlı, emperyalist çıkarları askeri açıdan da savunacak derecede güçlü, göstermelik de olsa demokrasi kurallarına uyan bir Türkiye isteniyor.
AB’nin Türkiye’ye ilişkin, Türkiye’de “demokratikleşmeye” ilişkin açıklamalarında da aynı isteği görüyoruz.
Gerek ABD ve gerekse de AB, bölgede nüfuz sahibi olabilmek için Türkiye’yi dışlayamayacaklarını görüyorlar.
Bu iki emperyalist rekabet merkezinin Türkiye ile bugünkü ilişkileri, çıkarlarından dolayı dışlamayacakları bir güçle ilişki özelliğini taşıyor. Her iki emperyalist rekabet merkezi, bu gücü kendisi için kazanmaya çalışıyor. Ama gerek ABD ve gerekse de AB, Türkiye’nin, stratejik derinliği, dinamiği olan, iktisadi olarak dünyanın en güçlü 20 ülkesinden birisi olduğunu biliyorlar. Bu gücü ve askeri potansiyeliyle bölgesel bir gücün, AB üyeliği, AB’nin bütün dengelerini alt üst eder. Bunun ötesinde Irak’a saldırı döneminde birçok AB üyesi ülkenin Amerikan emperyalizminin yanında yer alması, ABD’nin, AB içinde Truva atlarının ne denli etkili olduğunu göstermiştir. Üyeliği durumunda bunlara Türkiye de katılacaktır. ABD’nin, Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemesinin altında yatan gerçek budur. AB’nin önde gelen ülkeleri, özellikle de Almanya, böyle bir Türkiye’den korkuyorlar.
Böyle bir ülkenin AB’ye tam üye olmaması, ama ilişkilerin de tam üyeliğe doğru gidiliyormuş gibi sürdürülmesi, böyle bir süreç içinde Türkiye’nin AB’nin çıkarlarına koşulması, AB’nin bugünki Türkiye politikasıdır.
16 Şubat 2004 Pazartesi
SERMAYE HAREKETİ VE İŞSİZLİK
Son dönemlerde önde gelen emperyalist ülkelerin bazılarında ekonomide görülen canlanma, burjuva iktisatçıların analizlerine ve politikacıların da konuşmalarına yansımıştır. Emperyalist burjuvazi yeniden umut saçmaya başlamış ve işsizliğin üstesinden gelineceğini, ama bazı sıkıntıların olacağını, herkesin fedakarlık yapması gerektiğini her zamankinden daha güçlü dile getirmektedir. Ama şimdiye kadarki gelişmeler iddiaları yalanlamaktadır. Doğru, bugün için dünya ekonomisinin ve önde gelen bazı emperyalist ülkelerin krizden çıktıkları bir gerçektir. Ama bu, işsizliğin bir nebze de geriletilmiş olduğu anlamına gelmektedir.
OECD verilerine göre dünya ekonomisi, ekonomik devreviliğinin kriz aşamasını geride bırakmıştır. Bazı ülke ekonomilerini, özellikle de Amerikan ekonomisinin ekonomik krizden çıkmış olması bu eğilimi daha da güçlendirmektedir. Her halükarda söz konusu olan, güçlü bir büyüme değildir. Örneğin OECD verilerine göre ABD’de Yurtiçi Gayri Safi Üretim 2003’ün son çeyreğinde bir sene öncesinin aynı dönemine göre ancak yüzde 3,3 oranında büyümüştür. Sanayi üretimi ise yüzde 0,6 oranında gerilemiştir.
Ekonomi verileri, dünya çapında ekonomik krizin en derin noktasının aşıldığını ve canlanma aşamasına geçildiğini göstermektedir. Veriler, ekonomik büyümenin küçük boyutlarda/oranlarda gerçekleştiğini göstermektedir. Bazı ülkelerde ekonomi, 2003 yılının ilk üç çeyreğinde sürekli büyüme eğilimi içinde olmuştur. Örneğin bu dönemde büyüme oranları Japon ekonomisinde yüzde 2,3 ila yüzde 3 arasında ve İngiliz ekonomisinde de yüzde 1,8 ila yüzde 2,1 arasında değişmekteydi. Önde gelen diğer iki emperyalist ülke (Almanya ve Fransa), uluslararası rekabette gerilemişlerdir. Örneğin Almanya’da Yurtiçi Gayri Safi Üretim, 2003 yılı itibariyle yüzde 0,1 oranında gerilemiştir.
Her ne kadar dünya ekonomisi, krizin en derin noktasını aşmışsa da, sanayi üretimi önde gelen ülkelerde, örneğin ABD ve Japonya’da dünya fazla üretim krizinin başladığı dönemdeki (2000 yılı sonu) seviyesine ulaşamamıştır. Sanayi üretimi 2003’ün üçüncü çeyreğinde 2000 yılının 4. çeyreğindeki seviyesinden ABD’de yüzde 3,1, Japonya’da yüzde 6,6 ve Almanya’da da yüzde 6,7 oranında gerideydi.
Aslında bir ekonominin veya kompleks değerlendirme olanağı olan bir bölge ekonomisinin veya dünya ekonomisinin, bir fazla ekonomik krizden çıktığını söyleyebilmek için kıstas olarak alınan değerlerin (örneğin sanayi üretimi), krizin patlak verdiği dönemdeki büyüme seviyesini aşmış olması gerekir. Bu durumda ekonominin krizden çıktığı söylenir. Bu bakımdan dünya ekonomisi, bu dönemdeki krizinden henüz çıkmamıştır. Ama göstergeler, pek de geriye dönüşün olmayacağı bir eğilimi ifade ediyorlar. Bundan dolayı dünya ekonomisinin krizden çıktığını söylemek daha isabetli olur.
Amerikan ekonomisinin konjonktürel yükselişi, artan borçlanmanın sonucudur. Ekonomiyi canlandırmak için silahlanma harcamaları arttırılmış ve Irak savaşı dolayısıyla da harcamalar yapılmıştır. ABD Kongresi, bu yılın borçlanma miktarını 477 milyar dolar olarak belirlemiştir. Bunun ötesinde meta ticaretinde dış ticaret açığı (Ocak-Kasım arası), 501 milyara varıyordu ve bu miktar da yurt dışından borçlanmayla karşılanabilmiştir. ABD ekonomisi için avantaj olan, doların değer kaybıdır. Böylece Amerikan ihracatı ucuzlamıştır.
Dünya ekonomisinin, gelişme yönünün canlanma olması veya bu aşamaya girilmiş olması, birleşme ve devralma faaliyetini de canlandırmıştır. Firma birleşmeleri ve devralmalar, dünya ekonomik krizi döneminde neredeyse durma noktasına varmıştı. Örneğin 2000 yılı itibariyle birleşmeler ve devralmalar için harekete geçirilen sermaye miktarı 1444 milyar dolardı. Bu miktar 2002 yılında 594 milyar dolara kadar (yüzde 57 oranında) gerilemişti. Son dönemlerde birleşme ve devralma alanında yeniden canlanma olduğu izlenmektedir. Örneğin Amerikan işletmelerinin birleşme ve devralma alanındaki faaliyetleri 2003 yılında, 2000 yılına nazaran hız kazanmıştır. 2002 yılında 7874 ve 2003 yılında da 7894 birleşme ve devralma transaksiyonu gerçekleştirmişlerdir. Bu transaksiyonların toplam değeri de 461 milyar dolardan 528 milyar dolara çıkmıştır. 2002’de 68 ve 2003’te de 87 büyük çaplı (değeri bir milyar dolardan fazla olanlar) birleşme ve devralma transaksiyonu gerçekleştirilmiştir.
Bu ekonomik kriz döneminde de devasa boyutlara varan sermaye kıyımı gerçekleştirilmiş ve aynı zamanda yeni yatırımlar gerçekleştirilmiştir. Tekeller arası rekabet ve azami kar dürtüsü, en modern teknolojiyi üretimde kullanmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Dünya pazarındaki payını genişletmek, en azından korumak isteyen, rakibi tarafından yutulmak istemeyen her uluslararası tekel, kendini yenilemek ve üretim sürecini yeniden örgütlemek zorundadır. Bütün bunlar sonuçta sermayenin organik bileşimini yükseltmekte; sermaye kapsamında değişmeyen kısım (bina, fabrika, teçhizatlar, makineler, hammaddeler vs.) değişken kısma (işgücü) nazaran daha hızlı artmaktadır. Diğer bir ifadeyle; sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, bugünkü koşullarda mutlaka işsizlik demektir. Bu nedenle, ekonominin krizden çıkması, işsizlerin sayısının azalması anlamına gelmemektedir. Tam tersine, sermayenin kendisini değerlendirebilmesi için, zorunlu çalışmaya (işgücüne) duyduğu ihtiyaç gerilemekte, asgarileşmektedir. Bu da işsizliğin kitlesel ve kronik olması anlamına gelmektedir. Bu durum, kapitalist sistemin bir içsel çelişkisidir ve onun bu çelişkisini çözme yeteneği yoktur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)