Yıllardan beri hazırlığı süren ve AB’ye siyasal güç verecek olan anayasayı Fransız halkı kabul etmediğin açıkladı. Referanduma katılanların yaklaşım yüzde 55’i bu anayasaya hayır dedi.
Anayasanın Fransız halkı tarafından reddedilmesi ve başka ülke halkları tarafından da reddedilme olasılığının yüksek olması, aslında AB olgusunun emperyalist bir entegrasyon olduğunun emekçi yığınlar tarafından da anlaşıldığını göstermektedir. Fransız halkı, öncelikle neoliberal saldırılardan, temel sosyal haklarının ortadan kaldırılmasından dolayı bu anayasaya hayır demekle mevcut iktidarı da reddettiğini göstermiştir.
Hollanda halkının da referandumda çoğunlukla ret oyu kullanacağını anketler göstermektedir.
Neresinden bakılırsa bakılsın bu anayasa, her şeyden önce, nüfus yoğunluğunun da hesaba katılmasıyla AB’nin Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya gibi önde gelen emperyalist ülkelerinin entegrasyon içinde daha da güçlenmelerini sağlayacaktı.
AB üyesi ve aday üyesi ülkelerin devlet ve hükümet başkanları tarafından büyük bir gösteriyle 29 Ekim 2004'te Roma'da imzalanan AB Anayasası, AB’de gericiliği, militarizmi, uygulanan neoliberal politikaları, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar ve göçmenler üzerinde baskıları pekiştirmeyi amaçlıyordu.
Bu anayasa ile AB’nin önde gelen emperyalist ülkeleri, üye ülke işçi sınıfı ve emekçi yığınlarını yasal olarak da kendi hegemonya çıkarlarına koşmayı amaçlamışlardı.
Bu anayasa ile AB’nin önde gelen ülkeleri AB-militarizmini geliştirmeyi ve dünya hegemonyasında AB olarak söz sahibi olmayı; dünyanın paylaşımında daha güçlü olmayı amaçlıyorlar.
Bu anayasa ile AB’nin önde gelen emperyalist ülkeleri, „bütün ülkelerin dünya ekonomisine entegrasyonu“, „uluslararası ticarette sınırlandırmaların kaldırılması“ adı altında bütün diğer AB üyesi ülkeleri uluslararası sermayenin çıkarlarına tamamen boyun eğdirmeyi amaçlamışlar.
AB entegrasyonu ilerliyor, ama sermayeler ulusal kalıyor.
En genel anlamıyla Avrupa İktisadi Bloğu’nun oluşmasından neredeyse 50 yıl sonra “ilaç için de olsa” bir Avrupa tekeli henüz yok. Ama henüz bütün üye ülke halkları tarafından kabul edilmese de bir anayasa var. Sermayenin özgür hareketi önünde herhangi bir engel kalmamış. İç sınırlar kaldırılmış. Eskiden ulusal devletlerin yetkisi dâhilinde olan birçok işler Brüksel’e devredilmiş. Ama sermayeler hala ulusal. AB-sermayeleri, örneğin Fransız ve Alman sermayeleri veya tekelleri, Avrupa veya AB-sermayeleri veya tekelleri olarak kaynaşıp, ulusal özelliklerini kaybederek AB kimliği almamışlar. AB’de söz konusu olan, ana şirketin ulusal kaldığı bir birleşme modelidir. Örneğin NSU, Citroen ile birleşmek istedi. Sonuçta NSU, Audi’ye dönüştü ve VW’ye bağımlı bir şirket oldu.
Alman-Fransız ilaç tekeli Avantis, Fransız şirketi Sanofi tarafından yutuldu. Yönetimde eşitliğin olduğu yeni tekelin başkanı Jean-Francois Dehecq tarafından açıklandı. Aynı başkan, aynı açıklamasında şunu da söyledi: “Ama şef benim”. Yani yönetimde eşitlik var, ama şef benim!
1999 verilerine göre dünyanın en büyük 200 tekeli arasında 76 Amerikan, 40 Japon ve merkezi AB’de olan 68 tekel yer alıyor. İsviçre tekellerini de buna dâhil edersek sayı 74’e çıkıyor. Bunlar, merkezleri AB’de ve İsviçre’de olan ulusal tekeller. Hiçbirisi AB-tekeli kimliğinde değil. NAFTA’da olduğu gibi, tekeldeki ağırlığından dolayı şu veya bu ulusal devlete ait görülebilecek tekeller de değiller. Adı üzerinde: 22 Alman, 17 Fransız, 10 Britanya, 6 Hollanda, 6 İtalyan, 3 İspanya ve birer tane de Lüksemburg ve İsveç tekeli. İstisnai olan Unilever ve Royal Dutsh Shell tekelleridir. Bu tekellerdeki iki ulusallık AB’nin gelişmesinin değil, 100 yıldan fazla bir dönemin ürünüdür; AB oluşumuyla ilgisi olmayan bir durum.
Şüphesiz, silahlanma ve havacılık alanlarında Avrupa sermayesine doğru bir gelişme var. Ama bugünkü koşullarda AB-tekeli, AB-sermayesi yok. Bu anlamda AB’nin siyasal kaynaşması, geleceğin müziğidir. Ekonomisi güçlü olan, AB’yi yönlendiriyor.
AB-stratejistlerinin, jeopolitikacılarının önemli bir sorunla karşı karşıya oldukları tartışma götürmez. Sorun, taban-üst yapı ilişkilerinden kaynaklanıyor. Tarihsel materyalizme göre taban olmazsa üst yapı da olmaz. Somutta da; AB-sermayesi, AB-ekonomik yapısı olmazsa, AB-üst yapısı da olmaz. Şu anda mevcut olan bütün AB-üst yapısında; AB komisyonunda, AB Anayasasında, Avrupa Merkez Bankasında belirleyici olan, ulusal devlet çıkarlarıdır. Gücü olan kendini kabul ettiriyor.
AB, ya gerçekten AB’leşen tekeller üzerinden veya da önde gelen bir devletin tekellerinin hâkimiyeti üzerinden gerçek siyasal birliğe dönüşebilir. Bu da kapitalizm koşullarında ancak savaşla, asimilasyonla, zor kullanımıyla mümkün olabilir. Aksi taktirde ve bugün olduğu gibi AB, ulusal devlet çıkarlarının dile getirildiği, ancak, uzlaşmanın sağlanmasıyla varlığını sürdüren bir entegrasyon olarak var olacaktır.
Soğuk savaş döneminde; iki süper güçlü dünyada bugünkü adıyla AB açısından böyle bir sorun yok denecek kadar önemsizdi. Ama Revizyonist Bloğun ve SB’nin dağılmasından sonra çok rekabet merkezli dünyada; AB’deki tekeller açısından bu koşullarda dünya çapında var olmanın, dünya pazarlarında söz sahibi olmanın yegâne yolu, askeri gücü ve dış politikası olan blok oluşturmaktan başka bir şey olamazdı. Amerikan emperyalizmiyle rekabet edebilmenin yegâne yolu, böyle bir blok oluşturmaktan geçmektedir.
Böylesi koşullarda AB’nin ilerleyebilmesi için kaç yol olabilir?
1-Almanya-Fransa ekseni esas alınır ve bu ülkelerin tekelleri, AB’de ekonomik ve siyasal iktidarı ele alırlar.
2- Almanya, AB’de yegâne belirleyici hegemon güç olur.
3- Veya da militarizm ve savaş yolundan ilerlenir. Yani savaşla Avrupa yıkılır ve ayakta kalan, zora dayanarak “Avrupa Birleşik Devletleri”ni oluşturur.
-Alman-Fransız ortaklığı, II. Dünya Savaşından sonra, ama özellikle bugünkü adıyla AB’nin oluşumundan bu yana devam etmektedir. Gerginliklerin ve uzlaşmanın karakterize ettiği yaklaşık 50 yıllık bir süreç.
Alman-Fransız işbirliğinin hangi temel düşünce ve kaygılar üzerinde yükseldiğini zamanın Fransa Devlet Başkanı G. Pompidou şöyle ifade ediyordu (23 Eylül 1971):
“Avrupa’nın inşasında Almanya üstün ekonomik güce sahiptir. her şeyden önce sanayi üretimi bizimkinden yüzde 50’den daha büyüktür. Bu nedenle, önümüzdeki 10 sene içinde sanayi üretiminin ikiye katlanmasını öncelikli hedef olarak formüle ettim”.
Fransa, bu amacına ulaşamamıştır ve sanayi üretimi, oransal olarak 34 sene önce Pompidou’nun belirttiği ölçülerde kalmıştır.
Ama burada önemli olan, Fransa’nın bu amacına ulaşıp ulaşamamasından ziyade Avrupa entegrasyonunda rekabetin ne denli belirleyici olduğudur.
Almanya-Fransa ortaklığı, rekabete dayanmaktadır. Bu ortaklık, sermayenin kaynaşması temelinde değil, sermayelerin rekabeti temelinde gelişmektedir.
-Almanya’nın AET’deki (sonra AT ve bugün de AB) ekonomik ağırlığı, topluluğun kuruluşundan (1957) bu yana sürekli artmıştır. Bu emperyalist ülkenin AB içinde ekonomik gücü belirleyicidir. AB’nin “Doğu Genişlemesi” de Alman emperyalizminin güçlenmesine, AB’deki ağırlığının artmasına yaramıştır. 1990’dan bu yana Alman sermayesi Doğu ve Orta Avrupa’ya yerleşmiş ve diğer AB ülkeleri sermayelerine nazaran güçlü konumlar elde etmiştir.
Hem Almanya, hem de diğer AB ülkeleri bu durumun farkındalar. Almanya, çıkarlarını AB’ye dayatırken oldukça dikkatli hareket etmektedir. Çünkü diğer bütün üyeleri karşısına almaktan çekinmektedir. Diğer bütün AB ülkeleri de Almanya’nın gücünü kullanarak çıkarlarını dikte etmesi durumunda ona karşı ortak hareket etme olanaklarının olduğunun farkındalar.
-Alman-Fransız ortaklığının en iyi yürüdüğü alan militarizmdir. AB’li emperyalistler de biliyorlar ki, ABD veya başka rakipler karşısında durabilmek, dünya gücü olabilmek için askeri gücü olmayan; militarimsiz bir blok oluşturmak yetmiyor. Gerçekten hükümran olabilmek, devletleşebilmek için entegre olanların, yani AB’nin, sadece kendi savaşını yapabilme yeteneğine sahip olması yetmiyor. Önemli olan, savaş çıkartabilmek ve sürdürebilmektir.
1957’den bu yana aynı anda, her üç sürece tekabül eden adımlar atılmaktadır.
“Avrupa Birleşik Devletleri”nin kurulmasına bu süreçlerden hangisi götürür?
Hiçbir AB üyesi ülke, Almanya’nın hegemonyasına girmeyi ve dolayısıyla Almanlaşarak “Avrupa Birleşik Devletleri”ni kurmayı düşünmemektedir. Alman emperyalizmi bunu ancak ve ancak zor yoluyla yapabilir. Yani savaş.
Almanya-Fransa ortaklığı önderliğinde AB’nin “Avrupa Birleşik Devletleri”ne dönüşmesi için iki olasılık var; ya Fransa Almanyalaşır ya da Almanya, Fransalaşır. Burada da zor söz konusudur. Aksi taktirde, gönüllü “ulusal evlilik” söz konusu olsaydı, şimdiye kadar adımlar atılmış olurdu. Kapitalizmde asimilasyon, zor kullanımı anlamına gelir. Bu zor kullanımı savaşı da içerir.
AB’nin siyasal bir birlik olabilmesi için, yani “Avrupa Birleşik Devletleri”ne dönüşebilmesi için en kestirme yol savaştır. Amerika Birleşik Devletleri ve Alman Birliği savaş sonucunda kurulmuştur.
AB, bir ekonomik entegrasyondur. Onun siyasal entegrasyon olduğu anlayışının gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur. Bırakalım siyasi entegrasyon olmasını, siyasi entegrasyon yolunda ilerlediği anlayışı dahi bir abartıdır.
deneme
30 Mayıs 2005 Pazartesi
28 Nisan 2005 Perşembe
EKONOMİ NASIL ELEŞTİRİLMEMELİ
OECD verilerine göre 2000 fiyatlarıyla yurtiçi brüt üretim, 2000’de 199,3; 2001’de 184,3; 2002’de 199,0; 2003’te 210,5 ve 2004’te de 231,4 milyar dolar olarak gerçekleşti.
2001’de, 2000 yılına göre yüzde 7,5 oranında gerileyen üretim, 2002’de 2000’deki seviyesine ulaştı. 2000 yılına göre üretim 2003’te yüzde 5,6 ve 2004’te ise yüzde 16 oranında büyüdü. 2003’ten 2004’e büyüme oranı da yüzde 9,8 idi.
Sanayi üretimi, bu yılın Mart ayında 2004’ün aynı ayına göre yüzde 14,9 oranında arttı ve üretim endeksi de 123,7’ye kadar yükseldi.
Sanayi üretimi Nisan ayında da bir yıl öncesi aynı aya göre yüzde 15,6 oranında arttı.
Bu yılın ilk çeyreğinde üretim artışı yüzde 12,6 oranında gerçekleşti.
Uluslararası ekonomik konjonktür ve yanı sıra AB ile üyelik görüşmeleri, Türkiye’de ekonominin -oranları küçülse de- önümüzdeki 2-3 yıl daha büyümeye devam edeceğini göstermektedir. Tabii olağanüstü bir gelişmeyle büyüme kesintiye uğramazsa. Örneğin 1999’da Marmara depremi gibi.
Her halükarda ekonomideki gelişmeler, sanayi üretiminin artışı; bir bütün olarak ekonomideki büyüme çok ilginç ve saçma değerlendirmelerin yanı sıra hayıflanmalara da neden olmaktadır. Ekonomideki gelişmelerin, ancak ve ancak ekonominin nesnel yasaları doğrultusunda olabileceği, hükümetin ve sermaye sahiplerinin birtakım tedbirlerinin ekonominin gelişme seyrini sadece etkileyebileceği, ama engelleyemeyeceği bir türlü anlaşılmıyor.
Ekonomi “sıcak para”ya dayanarak büyüyormuş. Bu “sıcak para” çekilirse, ekonomi güme gidermiş! Üretime yatırılan paranın bugünden yarına nasıl çekildiğini bir türlü anlayamıyoruz! Nasıl oluyor? Bugün üretim için yatırım yapanlar; yani fabrika kuranlar veya ortak olanlar veya makine vs. satın alanlar, ertesi günü bunları sırtlayıp götürüyorlar mı?
Ekonominin gelişmesi değerlendirilmiyor, bu gelişmeden sonuçlar çıkartılmıyor. Bunun yerine eleştiri adına ucuz konuşuluyor. Örneğin, büyüme iç pazardaki canlanmaya değil de, dış ticarete, yani ihracata dayanıyormuş! Yatırım yapılmıyormuş! Büyüme işgücünün yoğun sömürüsüne dayanıyormuş! Ekonomi, balon gibi şişiyormuş!
Saymakla bitmez. Bunların hepsini şu veya bu biçimde, burjuva basında ve de kapitalizmi “sol”dan eleştirenlerin, Marksizm-Leninizm adına konuşanların basınlarında bulabilirsiniz.
Bir Marksist, ekonomi üzerine, niye büyüyor diye bir değerlendirme yapmaz. Diyalektiğin hareket yasasını biliriz: Her şey hareket içindedir, akış içindedir. Ekonomi de öyle. O da hareket içindedir: Ya büyür ya da küçülür. Onun büyümesi de, küçülmesi de kendi nesnel yasaları doğrultusunda gerçekleşir.
Nereden nereye gelindi?
Geçen yüzyılın ‘60’lı, ‘70’li, ‘80’li yıllarında, nasıl ifade edilirse edilsin, Türkiye’de kapitalizm değerlendirmesinde montaj sanayi saptaması hâkimdi. Yerli hiçbir şey yoktu. Böylece, montaj sanayin, ülkedeki toplumsal ilişkileri değiştirmediği söylenmek istenirdi. Ama aynı zamanda, gelişen, güçlenen işçi sınıfından bahsedilirdi.
Bugün de “gördüklerinize inanmayın, feodal sömürü altında yaşıyorsunuz” diyenleri bir kenara bırakırsak, günümüzdeki ekonomi değerlendirmesi, “sıcak para”yla, ihracatla, işgücü sömürüsünün yoğunlaştırılmasıyla, “balon gibi şişme”yle açıklanıyor.
Dış ticaret olmaksızın kapitalizm de olmaz. Önemli olan, üretilenin satılmasıdır; pazarlanmasıdır. Bu pazar, ulusal sınırlar içinde de olabilir, dışında da olabilir. Yani ürettiğini iç pazarda satabileceğin gibi dış pazarda da satabilirsin. Büyüme ihracata dayanıyor tespiti, “ihracata dayanan büyüme, büyüme sayılmaz” mesajını vermemelidir.
Hangi biçimde (yeni, yenilenme, genişletme vb.) olursa olsun yatırım olmaksızın ekonomide büyüme sınırlı kalır. 2001 krizinden bu yana Türk ekonomisindeki büyüme hiç de sınırlı kalmadı. Burjuvazinin deyimiyle “rekor”lar kırıldı. Bu “rekor”lar, yatırım yapılmaksızın mı kırıldı? 2005 yılında bu söylenir mi? Anlaşılan o ki, söylenebiliyor. Ama önce ithalatın bileşenine bir bakılsaydı, kesinlikle böyle bir şey söylenmezdi.
Tabii, söylenmemesi gereken söylenince geriye bir olasılık kalıyor. O da işgücünün yoğun sömürüsü. Ekonomide büyüme, artı ürün/artı değer oluşumundan dolayıdır. Artı ürün veya artı değer de ancak ve ancak işgücünün sömürüsüyle elde edilir. İşgücü sömürüsü olmaksızın artı değer de olmaz ve artı değer olmazsa ekonomide büyüme de olmaz.
Üretime yatırılan para, “sıcak para” olmaktan çıkar. “Soğur”! Parayı üretime yatırırsan, onu öyle birkaç dakikada, saatte veya günde yerinden kaldırıp başka yere; ülke dışına götüremezsin. Üretime yatırılan para, fabrika, makine, teçhizatlar biçiminde sermayeye dönüşmüştür. Ancak satarak yeniden “sıcak para”ya dönüştürebilirsin. Son iki yılın Türk ekonomisinde böyle bir gelişme oldu mu? Olmadı.
Şu “köpük” ve “balon gibi şişme” anlayışı üzerinde durmaya hiç gerek yok.
Ekonomideki büyümenin işsizliğe yansımadığı söylenerek, günümüzde ekonomik büyümenin mutlaka işsizliğe yansımayacağı gerçeği reddediliyor. Teknolojideki devasa gelişme ve bunun üretimde kullanımı, rekabet, kaçınılmaz olarak işgücü kullanımını azaltıyor. Kronikleşmiş kitlesel işsizlik bu gelişmenin doğrudan sonucudur. Bu nedenle günümüzde ekonomi, işsizlerin sayısı artarken de büyüyor.
Sermaye hareketinin temel yasası, bir kutupta maddi zenginliklerin, diğer kutupta da yoksulluğun birikmesidir; Sermaye, ancak ve ancak yoksulluğun artmasıyla büyür. Bu nedenle sermaye birikimi, aynı zamanda yoksulluğun birikimdir. Büyüyen ekonomi bu perspektifle eleştirilir, bu perspektifle talepler öne sürülür.
Yukarıda belirttiğimiz tanımlamalarla, kavramlarla Türkiye’de kapitalizm eleştirilmiş olmuyor. Sorunun böyle ele alınışı, en fazlasıyla, beyinlere kazınmış olan “emperyalizme bağımlı bir ekonomi nasıl olur da büyür” anlayışının açığa vurulmasıdır. Bu anlayış, yıkılması istenen sistemin ekonomik gücünü küçümseme anlayışıdır. Bu, nesnel gerçeklik karşısında siyasal körlüktür. Bu, duyguların dışa vurumudur. Aklın konuşturulmamasıdır.
Kapitalist ekonomi, devrevi hareketinin her bir aşamasında iç çelişkileriyle boğuşmak zorundadır. Önemli olan, ekonominin hangi gelişme aşamasında olduğunun doğru tespit edilmesi ve o aşamadaki sorunların politikaya konu edilmesidir.
Krizde olmayan bir ekonomiyi, krizde olan bir ekonomiyi eleştirir gibi eleştiremezsin. Aynı şekilde, birtakım dinamiklerini harekete geçirerek büyüyen bir ekonominin, yukarıda belirtilen kavramlar çerçevesinde eleştirilmesi de, kapitalizmin eleştirilmesi anlamına gelmez. Bu türden çıkışlarla, ekonomi canlanınca iş bulurum umuduyla yaşayan milyonlarca işsize, bu umudun bir hayal olduğu bilinci taşınamaz.
“Balon gibi şişme”, “köpük” vb. kavramlarla ekonominin eleştirilmesi, yabancı sermayenin aptal yerine konması ve uluslararası tekellerin boşa yatırım yaptıklarının iddia edilmesi anlamına gelir. Yabancı sermaye Türkiye’de boşa mı yatırım yapıyor? Yoksa bu yatırımların da mı aslı yok?
Neler kabullenilmedi ki? Montaj sanayi anlayışından yerli kapitalizm anlayışına geçildi. Bu kapitalizmin tamamen yabancı sermayeden ibaret olmadığı, yabancı sermaye oranının hiç de yüksek olmadığı görüldü. “Üflemeyle” devrilmeyecek kadar güçlü bir ekonomi ve sistemle karşı karşıya olduğumuzu kavrandı.
Ve dünyanın önde gelen 17 en güçlü ekonomisinden birisi olan bu ekonominin büyümesinin –sanki olağanüstü bir gelişme- hitap edilen kitleye doğru anlatılması; krizde olmayan ekonominin eleştirmesi de kavranılacak.
Önümüzde birkaç yıllık bir zaman var.
2001’de, 2000 yılına göre yüzde 7,5 oranında gerileyen üretim, 2002’de 2000’deki seviyesine ulaştı. 2000 yılına göre üretim 2003’te yüzde 5,6 ve 2004’te ise yüzde 16 oranında büyüdü. 2003’ten 2004’e büyüme oranı da yüzde 9,8 idi.
Sanayi üretimi, bu yılın Mart ayında 2004’ün aynı ayına göre yüzde 14,9 oranında arttı ve üretim endeksi de 123,7’ye kadar yükseldi.
Sanayi üretimi Nisan ayında da bir yıl öncesi aynı aya göre yüzde 15,6 oranında arttı.
Bu yılın ilk çeyreğinde üretim artışı yüzde 12,6 oranında gerçekleşti.
Uluslararası ekonomik konjonktür ve yanı sıra AB ile üyelik görüşmeleri, Türkiye’de ekonominin -oranları küçülse de- önümüzdeki 2-3 yıl daha büyümeye devam edeceğini göstermektedir. Tabii olağanüstü bir gelişmeyle büyüme kesintiye uğramazsa. Örneğin 1999’da Marmara depremi gibi.
Her halükarda ekonomideki gelişmeler, sanayi üretiminin artışı; bir bütün olarak ekonomideki büyüme çok ilginç ve saçma değerlendirmelerin yanı sıra hayıflanmalara da neden olmaktadır. Ekonomideki gelişmelerin, ancak ve ancak ekonominin nesnel yasaları doğrultusunda olabileceği, hükümetin ve sermaye sahiplerinin birtakım tedbirlerinin ekonominin gelişme seyrini sadece etkileyebileceği, ama engelleyemeyeceği bir türlü anlaşılmıyor.
Ekonomi “sıcak para”ya dayanarak büyüyormuş. Bu “sıcak para” çekilirse, ekonomi güme gidermiş! Üretime yatırılan paranın bugünden yarına nasıl çekildiğini bir türlü anlayamıyoruz! Nasıl oluyor? Bugün üretim için yatırım yapanlar; yani fabrika kuranlar veya ortak olanlar veya makine vs. satın alanlar, ertesi günü bunları sırtlayıp götürüyorlar mı?
Ekonominin gelişmesi değerlendirilmiyor, bu gelişmeden sonuçlar çıkartılmıyor. Bunun yerine eleştiri adına ucuz konuşuluyor. Örneğin, büyüme iç pazardaki canlanmaya değil de, dış ticarete, yani ihracata dayanıyormuş! Yatırım yapılmıyormuş! Büyüme işgücünün yoğun sömürüsüne dayanıyormuş! Ekonomi, balon gibi şişiyormuş!
Saymakla bitmez. Bunların hepsini şu veya bu biçimde, burjuva basında ve de kapitalizmi “sol”dan eleştirenlerin, Marksizm-Leninizm adına konuşanların basınlarında bulabilirsiniz.
Bir Marksist, ekonomi üzerine, niye büyüyor diye bir değerlendirme yapmaz. Diyalektiğin hareket yasasını biliriz: Her şey hareket içindedir, akış içindedir. Ekonomi de öyle. O da hareket içindedir: Ya büyür ya da küçülür. Onun büyümesi de, küçülmesi de kendi nesnel yasaları doğrultusunda gerçekleşir.
Nereden nereye gelindi?
Geçen yüzyılın ‘60’lı, ‘70’li, ‘80’li yıllarında, nasıl ifade edilirse edilsin, Türkiye’de kapitalizm değerlendirmesinde montaj sanayi saptaması hâkimdi. Yerli hiçbir şey yoktu. Böylece, montaj sanayin, ülkedeki toplumsal ilişkileri değiştirmediği söylenmek istenirdi. Ama aynı zamanda, gelişen, güçlenen işçi sınıfından bahsedilirdi.
Bugün de “gördüklerinize inanmayın, feodal sömürü altında yaşıyorsunuz” diyenleri bir kenara bırakırsak, günümüzdeki ekonomi değerlendirmesi, “sıcak para”yla, ihracatla, işgücü sömürüsünün yoğunlaştırılmasıyla, “balon gibi şişme”yle açıklanıyor.
Dış ticaret olmaksızın kapitalizm de olmaz. Önemli olan, üretilenin satılmasıdır; pazarlanmasıdır. Bu pazar, ulusal sınırlar içinde de olabilir, dışında da olabilir. Yani ürettiğini iç pazarda satabileceğin gibi dış pazarda da satabilirsin. Büyüme ihracata dayanıyor tespiti, “ihracata dayanan büyüme, büyüme sayılmaz” mesajını vermemelidir.
Hangi biçimde (yeni, yenilenme, genişletme vb.) olursa olsun yatırım olmaksızın ekonomide büyüme sınırlı kalır. 2001 krizinden bu yana Türk ekonomisindeki büyüme hiç de sınırlı kalmadı. Burjuvazinin deyimiyle “rekor”lar kırıldı. Bu “rekor”lar, yatırım yapılmaksızın mı kırıldı? 2005 yılında bu söylenir mi? Anlaşılan o ki, söylenebiliyor. Ama önce ithalatın bileşenine bir bakılsaydı, kesinlikle böyle bir şey söylenmezdi.
Tabii, söylenmemesi gereken söylenince geriye bir olasılık kalıyor. O da işgücünün yoğun sömürüsü. Ekonomide büyüme, artı ürün/artı değer oluşumundan dolayıdır. Artı ürün veya artı değer de ancak ve ancak işgücünün sömürüsüyle elde edilir. İşgücü sömürüsü olmaksızın artı değer de olmaz ve artı değer olmazsa ekonomide büyüme de olmaz.
Üretime yatırılan para, “sıcak para” olmaktan çıkar. “Soğur”! Parayı üretime yatırırsan, onu öyle birkaç dakikada, saatte veya günde yerinden kaldırıp başka yere; ülke dışına götüremezsin. Üretime yatırılan para, fabrika, makine, teçhizatlar biçiminde sermayeye dönüşmüştür. Ancak satarak yeniden “sıcak para”ya dönüştürebilirsin. Son iki yılın Türk ekonomisinde böyle bir gelişme oldu mu? Olmadı.
Şu “köpük” ve “balon gibi şişme” anlayışı üzerinde durmaya hiç gerek yok.
Ekonomideki büyümenin işsizliğe yansımadığı söylenerek, günümüzde ekonomik büyümenin mutlaka işsizliğe yansımayacağı gerçeği reddediliyor. Teknolojideki devasa gelişme ve bunun üretimde kullanımı, rekabet, kaçınılmaz olarak işgücü kullanımını azaltıyor. Kronikleşmiş kitlesel işsizlik bu gelişmenin doğrudan sonucudur. Bu nedenle günümüzde ekonomi, işsizlerin sayısı artarken de büyüyor.
Sermaye hareketinin temel yasası, bir kutupta maddi zenginliklerin, diğer kutupta da yoksulluğun birikmesidir; Sermaye, ancak ve ancak yoksulluğun artmasıyla büyür. Bu nedenle sermaye birikimi, aynı zamanda yoksulluğun birikimdir. Büyüyen ekonomi bu perspektifle eleştirilir, bu perspektifle talepler öne sürülür.
Yukarıda belirttiğimiz tanımlamalarla, kavramlarla Türkiye’de kapitalizm eleştirilmiş olmuyor. Sorunun böyle ele alınışı, en fazlasıyla, beyinlere kazınmış olan “emperyalizme bağımlı bir ekonomi nasıl olur da büyür” anlayışının açığa vurulmasıdır. Bu anlayış, yıkılması istenen sistemin ekonomik gücünü küçümseme anlayışıdır. Bu, nesnel gerçeklik karşısında siyasal körlüktür. Bu, duyguların dışa vurumudur. Aklın konuşturulmamasıdır.
Kapitalist ekonomi, devrevi hareketinin her bir aşamasında iç çelişkileriyle boğuşmak zorundadır. Önemli olan, ekonominin hangi gelişme aşamasında olduğunun doğru tespit edilmesi ve o aşamadaki sorunların politikaya konu edilmesidir.
Krizde olmayan bir ekonomiyi, krizde olan bir ekonomiyi eleştirir gibi eleştiremezsin. Aynı şekilde, birtakım dinamiklerini harekete geçirerek büyüyen bir ekonominin, yukarıda belirtilen kavramlar çerçevesinde eleştirilmesi de, kapitalizmin eleştirilmesi anlamına gelmez. Bu türden çıkışlarla, ekonomi canlanınca iş bulurum umuduyla yaşayan milyonlarca işsize, bu umudun bir hayal olduğu bilinci taşınamaz.
“Balon gibi şişme”, “köpük” vb. kavramlarla ekonominin eleştirilmesi, yabancı sermayenin aptal yerine konması ve uluslararası tekellerin boşa yatırım yaptıklarının iddia edilmesi anlamına gelir. Yabancı sermaye Türkiye’de boşa mı yatırım yapıyor? Yoksa bu yatırımların da mı aslı yok?
Neler kabullenilmedi ki? Montaj sanayi anlayışından yerli kapitalizm anlayışına geçildi. Bu kapitalizmin tamamen yabancı sermayeden ibaret olmadığı, yabancı sermaye oranının hiç de yüksek olmadığı görüldü. “Üflemeyle” devrilmeyecek kadar güçlü bir ekonomi ve sistemle karşı karşıya olduğumuzu kavrandı.
Ve dünyanın önde gelen 17 en güçlü ekonomisinden birisi olan bu ekonominin büyümesinin –sanki olağanüstü bir gelişme- hitap edilen kitleye doğru anlatılması; krizde olmayan ekonominin eleştirmesi de kavranılacak.
Önümüzde birkaç yıllık bir zaman var.
26 Mart 2005 Cumartesi
“LALE DEVRİMİ”
Kimine göre “yumuşak devrim”, kimine göre de “lale devrimi”, Kırgızistan’da şaşırtıcı bir hızla gelişti ve şimdilik amacına ulaştı. “Devrim” de ayaklar altına düştü. Amerikan menşeli “post modern dünya devrimi”nin, yani Amerikan emperyalizminin dünya hâkimiyeti stratejisinin gerçekleştirilmesi için iki yöntem kullanılıyor: Yöntemlerden birisi, gerekli görülen yerlerde, örneğin Irak’ta olduğu gibi, ülkeyi işgal etmek ve ikincisi de ortamı hazırladıktan sonra “devrim” dedikleri iktidar değişimini gerçekleştirmek. Gürcistan’da, Ukrayna’da ve şimdi de Kırgızistan’da ikinci yöntem oldukça kolay uygulandı.
Kırgızistan’da işe biraz da sülale çıkarlarının neden olduğu söylenmekte. Akayev iktidarının yıkılmasında sülale çıkar ve çatışmasının belirleyici olduğu söylenemez. Örgütlü birkaç bin kişinin bir-iki günlük sokak gösterisi sonunda iktidar yıkıldı ve geriye yönetimde kaos ve sokakta yağmalama kaldı.
Geleceğini düşünen veya „lale devrimi“ için önceden örgütlenmiş olan kolluk güçleri ve ordu, gelişmeler karşısında neredeyse tamamen sessiz ve seyirci kaldı. Böylece taraflı olduğunu da göstermiş oldu.
Akayev’in parlamentosu Cuma günü Kurbanbek Bakiyev’i geçici hükümet ve devlet başkanı olarak atadı. Ülkenin güney kesimindeki sülalelerin sözcüsü, ülkenin en zengini ve Aralık 2000-Mart 2002 arasında da başbakanlık yapmış olan Kurbanbek, muhalif güçlerin sadece şimdilik kabul ettiği bir önder.
Muhalefet ve „lale devrimi“nin dış örgütleyicileri ülkedeki yoksulluğu, güney-kuzey ayrımını, devlet imkânlarının Akayev’i destekleyen kuzeyli sülalelere sunulmasını, yolsuzluğu, seçimlere hile karıştırılmış olduğunu öne sürerek güneyde örgütlendi, bölgenin iki büyük şehrini ele geçirdi ve yarın da Bişkek’teyiz dedi. Öyle de yaptı. Hiçbir güç onların başkente girmesini engellemedi.
İktidar değişimi gerçekleştikten sonra Rusya, iktidar değişiminin „hiç meşru olmadığını“, ABD de Kırgızistan’daki gelişmeleri örgütlemediklerini açıkladılar.
Akayev, Rusya’ya daha yakın olduğu için Rusya’nın iktidar değişimini meşru görmemesi ve ona sığınma teklif etmesi anlaşılır. Ama Amerika, önderini bulmadan, iktidar ve çıkar ilişkileri belirlenmeden önce gelişen ve sonuçlanan „devrime“, sonu nereye varır diye şüpheli bakmaya başladı. Veya dünya kamuoyu önünde böyle bir tavır sergilemeyi daha uygun görüyor.
Her iki ülke de Kırgızistan’daki askeri güçlerini harekete geçirme gereği görmedi.
Gorbaçov’un azli, Azerbaycan’da 8-10 tankın 100 kadar asker eşliğinde harekete geçirilmesi sonucunda gerçekleşen darbe, Gürcistan ve Ukrayna’daki iktidar değişimleri, eski revizyonist blok ülkelerinde üstyapı kurumlarının ne denli oturaklaşamamış olduklarını, bürokrasinin, polis ve ordunun hakim sınıf fraksiyonları arasındaki dalaşmada ne denli taraf olduklarını açıkça göstermektedir. Bu güçler, kendilerine göz kırpanların yanında yer alıyorlar ve kadifeli, portakal renkli ve laleli „devrim“lerin gerçekleştirilmesini kolaylaştırıyorlar.
Amerikan emperyalizmi, „post modern devrim“lerin örgütleyicileri bu gerçeğin farkındalar ve kullanıyorlar. Geriye, memnuniyetsizlerin örgütlenmesi kalıyor. Bu da dolarla yapılıyor. Sayısız vakıf, komite, hükümet dışı örgütler bu amaç için harekete geçiriliyor. „Devrim“in önderi bulunuyor ve örgütlenen yığınlar, sonuç alana kadar sokağı terk etmiyorlar. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da senaryo böyleydi.
Kırgızistan küçük ve yeraltı kaynakları bakımından fakir bir ülkedir. Ama Orta Asya’daki „satranç oyunu“nda stratejik konumundan kaynaklanan önemli bir rolü var.
Kırgızistan, İngiliz jeopolitikacısı Mackinder’e göre „dünya adasının çekirdeği“ ve Amerikan jeopolitikacısı Brzezinski’ye göre de „orta bölge“ diye tanımlanan alanın güneyinde bir ülke. Sovyetler Birliği döneminde ve Hazar Havzası petrollerinin paylaşılmasından, Afganistan’ın işgalinden önce Kırgızistan’ın stratejik bir önemi pek yoktu. Hazar Havzası petrolleri, ağırlıkta İngiliz ve Amerikan tekelleri olmak üzere paylaşıldı, Afganistan işgal edildi ve böylece Amerikan emperyalizmi Orta Asya’da Rusya ve Çin’e komşu oldu. Kırgızistan, Rusya-Çin ve ABD’nin, aralarındaki emperyalist rekabetten dolayı buluşmak zorunda oldukları alandır. Şimdi bu rekabete AB de katılma hevesinde.
EU öne sürülerek Alman emperyalizminin jeopolitik açılımı için akıl hocalığı yapan kurumlardan birisi olan „Dış politika İçin Alman Cemiyeti“, Doğrudan Rusya, ABD ve Çin ile rekabeti göz önünde tutan oldukça ilginç öneriler sunuyor:
“Liberal bir Ukrayna, Sovyet sonrası alanın demokratikleşmeye devam etmesinde yeni bir lokomotif olabilir. Ukrayna ve Gürcistan’daki demokratik devrimler, Beyaz Rusya, Ermenistan ve Kırgızistan gibi ülkelere sıçrayabilirler. Böylece portakal renkli ve gül devrimleri Avrupa kıtasında 15 sene önceki tarihsel altüst oluşların devamı olurlar. AB ve ABD’nin siyasal nüfuzu ve demokrasi transferi, Ukrayna üzerinden eski Çar İmparatorluğu derinliklerine sızar” (“Körber-Zentrum” der DGAP).
Bunun gerçekleşebilmesi için AB’nin Moldavya ve Güney Kafkasya’daki “etnik-topraksal çatışmalara” güçlü bir şekilde taraf olması/karışması ve böylece “bu barış misyonu üzerinde Rusya’nın kontrolünün” geriletilmesi gerektiği önerilir.
Devamla, taraf olmaktan neyin anlaşılması gerektiğine de açıklık getirilir. Şimdiye kadar Rusya’nın nüfuzu altında olan bu bölge devletleri, AB’ye veya da ABD tarafından kontrol edilen Ortadoğu’ya entegre edilmeliler.
“Önümüzdeki on yıllarda AB’nin güvenlik politikası ve ekonomik çıkarları, sürekli, Avrasya’ya doğru kayacaktır. Karadeniz, AB’nin bir iç denizi olabilir. Sovyet sonrası alan, siyasal ve tarihsel önemini kaybeder, Hazar Havzası ise, ya bir doğu Avrupa’ya dönüşür, ya da Ortadoğu ile kaynaşır”(Agy.).
„Büyük Oyun“u üçüncü aşaması üzerine şu değerlendirme yapılır:
“„Büyük Oyun“ kavramı 19. yüzyıldan kalmadır ve Çarlık Rusya’sı ile Büyük Britanya arasındaki stratejik önemi olan Orta Asya üzerine mücadeleyi ifade eder… „Büyük Oyun“un bugünkü aktörleri Rusya, ABD, Çin ve EU’dur. Çıkarlar değişime uğradı, ama sahne aynı kaldı” (“Great Game”: Phase 3; Marie-Carin ve Markus Brach von Gumppenberg).
Bu yazarlara göre “yeni oyun”un ilk aşamasında, 1991’den sonra Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan kurulur ve bu devletler, Bağımsız Devletler Topluluğu üzerinden Rusya ile, “Şanghay Beşli Grubu” üzerinden Çin ve NATO’nun Barış İçin Ortaklığı üzerinden de Batı ile ilişkilerini sürdürürler. İkinci aşamada, 11 Eylülden sonra ABD, bu ülkelerdeki nüfuzunu güçlendirir; Kazakistan ve Tacikistan ile “antiterör mücadelesi”nde işbirliği yapılır ve ABD, Kırgızistan ve Özbekistan’da üsler kurar. Ama Irak savaşından sonra ABD, bu bölgedeki nüfuzunu kaybetmeye başlar ve bölge ülkeleri yüzlerini yeniden Rusya’ya ve Çin’e çevirirler.
„Büyük Oyun“: Aşama 3“ün yazarları, Amerikan emperyalizminin Orta Asya devletlerinde „Amerikanizmi“ yerleştirmeye çalışmasından ve stratejik çıkarlarını açıkça ifade etmesinden dolayı bölge devletlerinin mesafeli hareket etmeye başlamalarından ve Rusya ve Çin’in de bunu kullanarak bu ülkeleri nüfuz alanlarına çekmeye çalışmalarından yakınırlar.
Çin, bu ülkeler ile “Şanghay Beşli Grubu” (2001 yazından sonra „Şanghay İşbirliği Örgütü“) çerçevesinde yoğunlaştırılmış siyasi-askeri ortaklık„ geliştirilmektedir.
“Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında yoğunlaştırılmış askeri işbirliği“ söz konusudur.
„Orta Asya’da petrol ve doğalgaz sektöründe Rusya ve Çin’in etkisi artmaktadır”.
Rusya, „yakın komşu“ doktriniyle Bağımsız Devletler Topluluğu üzerinde hegemonyasını meşru görüyor. Çin, „Şanghay İşbirliği Örgütü“ üzerinden Orta Asya’ üzerinde hegemonya kurmaya çalışırken, AB ve ABD, bölge ülkelerini BM, NATO, Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Örgütü, sayısız vakıfları ve özel olarak görevlendirilmiş sayısız Hükümet Dışı Örgütleriyle, askeri üsleriyle bölge üzerinde hegemonya mücadelesi sürdürmektedir.
Emperyalistler arası çelişkiler Orta Asya’yı karıştırıyor.
Bu nedenle Amerikan emperyalizmi, Orta Asya’da „post modern devrim“ gerçekleştiriyor.
Kırgızistan’da işe biraz da sülale çıkarlarının neden olduğu söylenmekte. Akayev iktidarının yıkılmasında sülale çıkar ve çatışmasının belirleyici olduğu söylenemez. Örgütlü birkaç bin kişinin bir-iki günlük sokak gösterisi sonunda iktidar yıkıldı ve geriye yönetimde kaos ve sokakta yağmalama kaldı.
Geleceğini düşünen veya „lale devrimi“ için önceden örgütlenmiş olan kolluk güçleri ve ordu, gelişmeler karşısında neredeyse tamamen sessiz ve seyirci kaldı. Böylece taraflı olduğunu da göstermiş oldu.
Akayev’in parlamentosu Cuma günü Kurbanbek Bakiyev’i geçici hükümet ve devlet başkanı olarak atadı. Ülkenin güney kesimindeki sülalelerin sözcüsü, ülkenin en zengini ve Aralık 2000-Mart 2002 arasında da başbakanlık yapmış olan Kurbanbek, muhalif güçlerin sadece şimdilik kabul ettiği bir önder.
Muhalefet ve „lale devrimi“nin dış örgütleyicileri ülkedeki yoksulluğu, güney-kuzey ayrımını, devlet imkânlarının Akayev’i destekleyen kuzeyli sülalelere sunulmasını, yolsuzluğu, seçimlere hile karıştırılmış olduğunu öne sürerek güneyde örgütlendi, bölgenin iki büyük şehrini ele geçirdi ve yarın da Bişkek’teyiz dedi. Öyle de yaptı. Hiçbir güç onların başkente girmesini engellemedi.
İktidar değişimi gerçekleştikten sonra Rusya, iktidar değişiminin „hiç meşru olmadığını“, ABD de Kırgızistan’daki gelişmeleri örgütlemediklerini açıkladılar.
Akayev, Rusya’ya daha yakın olduğu için Rusya’nın iktidar değişimini meşru görmemesi ve ona sığınma teklif etmesi anlaşılır. Ama Amerika, önderini bulmadan, iktidar ve çıkar ilişkileri belirlenmeden önce gelişen ve sonuçlanan „devrime“, sonu nereye varır diye şüpheli bakmaya başladı. Veya dünya kamuoyu önünde böyle bir tavır sergilemeyi daha uygun görüyor.
Her iki ülke de Kırgızistan’daki askeri güçlerini harekete geçirme gereği görmedi.
Gorbaçov’un azli, Azerbaycan’da 8-10 tankın 100 kadar asker eşliğinde harekete geçirilmesi sonucunda gerçekleşen darbe, Gürcistan ve Ukrayna’daki iktidar değişimleri, eski revizyonist blok ülkelerinde üstyapı kurumlarının ne denli oturaklaşamamış olduklarını, bürokrasinin, polis ve ordunun hakim sınıf fraksiyonları arasındaki dalaşmada ne denli taraf olduklarını açıkça göstermektedir. Bu güçler, kendilerine göz kırpanların yanında yer alıyorlar ve kadifeli, portakal renkli ve laleli „devrim“lerin gerçekleştirilmesini kolaylaştırıyorlar.
Amerikan emperyalizmi, „post modern devrim“lerin örgütleyicileri bu gerçeğin farkındalar ve kullanıyorlar. Geriye, memnuniyetsizlerin örgütlenmesi kalıyor. Bu da dolarla yapılıyor. Sayısız vakıf, komite, hükümet dışı örgütler bu amaç için harekete geçiriliyor. „Devrim“in önderi bulunuyor ve örgütlenen yığınlar, sonuç alana kadar sokağı terk etmiyorlar. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da senaryo böyleydi.
Kırgızistan küçük ve yeraltı kaynakları bakımından fakir bir ülkedir. Ama Orta Asya’daki „satranç oyunu“nda stratejik konumundan kaynaklanan önemli bir rolü var.
Kırgızistan, İngiliz jeopolitikacısı Mackinder’e göre „dünya adasının çekirdeği“ ve Amerikan jeopolitikacısı Brzezinski’ye göre de „orta bölge“ diye tanımlanan alanın güneyinde bir ülke. Sovyetler Birliği döneminde ve Hazar Havzası petrollerinin paylaşılmasından, Afganistan’ın işgalinden önce Kırgızistan’ın stratejik bir önemi pek yoktu. Hazar Havzası petrolleri, ağırlıkta İngiliz ve Amerikan tekelleri olmak üzere paylaşıldı, Afganistan işgal edildi ve böylece Amerikan emperyalizmi Orta Asya’da Rusya ve Çin’e komşu oldu. Kırgızistan, Rusya-Çin ve ABD’nin, aralarındaki emperyalist rekabetten dolayı buluşmak zorunda oldukları alandır. Şimdi bu rekabete AB de katılma hevesinde.
EU öne sürülerek Alman emperyalizminin jeopolitik açılımı için akıl hocalığı yapan kurumlardan birisi olan „Dış politika İçin Alman Cemiyeti“, Doğrudan Rusya, ABD ve Çin ile rekabeti göz önünde tutan oldukça ilginç öneriler sunuyor:
“Liberal bir Ukrayna, Sovyet sonrası alanın demokratikleşmeye devam etmesinde yeni bir lokomotif olabilir. Ukrayna ve Gürcistan’daki demokratik devrimler, Beyaz Rusya, Ermenistan ve Kırgızistan gibi ülkelere sıçrayabilirler. Böylece portakal renkli ve gül devrimleri Avrupa kıtasında 15 sene önceki tarihsel altüst oluşların devamı olurlar. AB ve ABD’nin siyasal nüfuzu ve demokrasi transferi, Ukrayna üzerinden eski Çar İmparatorluğu derinliklerine sızar” (“Körber-Zentrum” der DGAP).
Bunun gerçekleşebilmesi için AB’nin Moldavya ve Güney Kafkasya’daki “etnik-topraksal çatışmalara” güçlü bir şekilde taraf olması/karışması ve böylece “bu barış misyonu üzerinde Rusya’nın kontrolünün” geriletilmesi gerektiği önerilir.
Devamla, taraf olmaktan neyin anlaşılması gerektiğine de açıklık getirilir. Şimdiye kadar Rusya’nın nüfuzu altında olan bu bölge devletleri, AB’ye veya da ABD tarafından kontrol edilen Ortadoğu’ya entegre edilmeliler.
“Önümüzdeki on yıllarda AB’nin güvenlik politikası ve ekonomik çıkarları, sürekli, Avrasya’ya doğru kayacaktır. Karadeniz, AB’nin bir iç denizi olabilir. Sovyet sonrası alan, siyasal ve tarihsel önemini kaybeder, Hazar Havzası ise, ya bir doğu Avrupa’ya dönüşür, ya da Ortadoğu ile kaynaşır”(Agy.).
„Büyük Oyun“u üçüncü aşaması üzerine şu değerlendirme yapılır:
“„Büyük Oyun“ kavramı 19. yüzyıldan kalmadır ve Çarlık Rusya’sı ile Büyük Britanya arasındaki stratejik önemi olan Orta Asya üzerine mücadeleyi ifade eder… „Büyük Oyun“un bugünkü aktörleri Rusya, ABD, Çin ve EU’dur. Çıkarlar değişime uğradı, ama sahne aynı kaldı” (“Great Game”: Phase 3; Marie-Carin ve Markus Brach von Gumppenberg).
Bu yazarlara göre “yeni oyun”un ilk aşamasında, 1991’den sonra Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan kurulur ve bu devletler, Bağımsız Devletler Topluluğu üzerinden Rusya ile, “Şanghay Beşli Grubu” üzerinden Çin ve NATO’nun Barış İçin Ortaklığı üzerinden de Batı ile ilişkilerini sürdürürler. İkinci aşamada, 11 Eylülden sonra ABD, bu ülkelerdeki nüfuzunu güçlendirir; Kazakistan ve Tacikistan ile “antiterör mücadelesi”nde işbirliği yapılır ve ABD, Kırgızistan ve Özbekistan’da üsler kurar. Ama Irak savaşından sonra ABD, bu bölgedeki nüfuzunu kaybetmeye başlar ve bölge ülkeleri yüzlerini yeniden Rusya’ya ve Çin’e çevirirler.
„Büyük Oyun“: Aşama 3“ün yazarları, Amerikan emperyalizminin Orta Asya devletlerinde „Amerikanizmi“ yerleştirmeye çalışmasından ve stratejik çıkarlarını açıkça ifade etmesinden dolayı bölge devletlerinin mesafeli hareket etmeye başlamalarından ve Rusya ve Çin’in de bunu kullanarak bu ülkeleri nüfuz alanlarına çekmeye çalışmalarından yakınırlar.
Çin, bu ülkeler ile “Şanghay Beşli Grubu” (2001 yazından sonra „Şanghay İşbirliği Örgütü“) çerçevesinde yoğunlaştırılmış siyasi-askeri ortaklık„ geliştirilmektedir.
“Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında yoğunlaştırılmış askeri işbirliği“ söz konusudur.
„Orta Asya’da petrol ve doğalgaz sektöründe Rusya ve Çin’in etkisi artmaktadır”.
Rusya, „yakın komşu“ doktriniyle Bağımsız Devletler Topluluğu üzerinde hegemonyasını meşru görüyor. Çin, „Şanghay İşbirliği Örgütü“ üzerinden Orta Asya’ üzerinde hegemonya kurmaya çalışırken, AB ve ABD, bölge ülkelerini BM, NATO, Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Örgütü, sayısız vakıfları ve özel olarak görevlendirilmiş sayısız Hükümet Dışı Örgütleriyle, askeri üsleriyle bölge üzerinde hegemonya mücadelesi sürdürmektedir.
Emperyalistler arası çelişkiler Orta Asya’yı karıştırıyor.
Bu nedenle Amerikan emperyalizmi, Orta Asya’da „post modern devrim“ gerçekleştiriyor.
21 Mart 2005 Pazartesi
AVRUPA SOSYAL FORUMU VE SAVAŞ KARŞITLIĞI
Irak’ta direnenler bütün insanlığa şu çağrıyı yapıyorlardı:
“Savaşa ve yaptırımlara karşı dünya çapında bir cephe oluşturmanızı rica ediyoruz. Bilgili ve tecrübeli olanlar tarafından yönlendirilen bir cephe. Reform ve düzen getiren bir cephe. Mevcut yozlaşmış kurumların yerini alacak yeni kurumlar” (Aralık 2004)
Avrupa Sosyal Forumu (ASF) önderliği, Savaş Karşıtı Hareketi bölmeyi ve Irak’a saldırının ikinci yıl dönümünde antiemperyalist mücadelenin görkemli gösterilere dönüşmesini engelledi. ASF, 19 Martta Brüksel’de “Sosyal Bir Avrupa” için merkezi bir gösteri düzenledi. Katılımcıların sayısının 50 bin ila 200 bin arasında olduğu söyleniyor. Her halükarda bu sayı, 200 bin de olsa, Avrupa çapında yapılan bir çağrı için başlı başına bir başarısızlıktır. Attac ve benzeri örgütlenmeler, kendilerini “sosyal hareket” olarak tanımlayanlar Brüksel çağrılarında söz birliği etmişçesine ASF’nun Londra’da aldığı karara atıfta bulunuyorlar. Yani 19 Martta Brüksel’de merkezi gösteri düzenleme kararı alındığı için Brüksel’deyiz demeye getiriliyor. Alınan karara yapılan bu atıf, savaş karşıtlığıyla pek ilişkimiz yok demenin utangaç bir kabulüdür.
ASF’nun pasifist ve reformist önderliği, antiemperyalist mücadeleyi defterinden sildiğini, emperyalist savaş tehdidine, emperyalist işgale karşı mücadeleyi Avrupa merkezi dışında gördüğünü 25-27 Şubatta Atina’da yapılan ASF toplantısında da ifade etmişti: “En güçlü eylemler İstanbul, Atina, Roma ve Londra’da bekleniyor”. Gerçekten de, ne derece güçlü olduğundan bağımsız olarak, Avrupa’da savaş karşıtı gösteriler bu merkezlerde gerçekleştirildi.
Londra’da ASF çerçevesinde “sosyal hareketler”in 19 Martta Brüksel’de “neoliberal Avrupa”ya karşı gösteri kararının yanına “savaşa karşı” olmayı da eklemeleri meselenin özünde hiçbir şey değiştirmiyor. Çünkü bu hareketlerin hiç birisi üyelerine ve etkiledikleri çevrelere, “Brüksel”e gelemiyorsanız, şu veya bu şehirlerde düzenlenen Irak savaşını protesto eylemlerine katılın çağrısı yapmamıştır.
Buna rağmen dünyanın çeşitli ülkelerinde düzenlenen savaş karşıtı eylemlere yüz binlerce insan katılmıştır. Londra’da 150 bin, Roma’da 100 bin insan savaşın ikinci yılında işgali protesto etmek için sokağı seçmiştir. ABD’nin bütün federal devletlerinde savaş karşıtı gösteriler düzenlenmiştir. Bunun ötesinde İstanbul, Stockholm, Barselona, Montreal gibi merkezlerde de binlerce insan savaşı protesto etti.
İki senelik süreç; savaş tehdidine karşı dünya çapında milyonlarca insanın katıldığı 15 Şubat 2003’ten bugüne kadaki dönemi savaş karşıtlığı, antiemperyalist mücadele ve Irak’ın işgaline karşı mücadele açısından ele alırsak, emperyalist savaş, antiemperyalist mücadele ve Irak’ta işgale karşı tavır konusunda Avrupa merkezli bir vurdumduymazlığın, evet belli bir antipatinin örgütlü olarak geliştirildiğini görürüz. Bunu örgütleyen ASF önderliğidir. “Sosyal devlet”e geri dönüş için mücadeleyi bayraklarına yazan ve bunu da “başka bir dünya olasıdır” ile sloganlaştıran bu reformist ve pasifist unsurların “her türlü zor kullanımına” karşıyız söylemini fiili zor kullanma dönemiyle sınırlandırmaları şaşırtıcı değildir. Bu unsurlar açısından önemli olan, ne işgaldir ve ne de işgale karşı mücadeledir. Onlar için önemli olan, işgalin de “sosyal devlet” çerçevesinde gerçekleştirilmesidir.
Avrupa merkezli savaş karşıtlığını öldürmek için attıkları adımlara baktığımızda şunu görüyoruz:
Önce işgali kabullendiler ve yapabileceğimizi yaptık demeye getirdiler.
Sonra bu pasifist ve reformistler; bu direnişe sırt çeviren ASF önderliği, Irak halkı, silahlı direnişi desteklemiyor; Irak’ta silahlı direniş „Saddamcılar, İslamcı fanatikler“ ve „yabancı teröristler“ tarafından yürütülüyor demeye başladılar. Bu nedenle savaş karşıtı hareketin bir kısmı, emperyalist işgale karşı sürdürülen silahlı direnişi ilerici bir mücadele, antiemperyalist bir mücadele olarak tanımıyor.
Bu reformistlerin ruhu, E. Bernstein’ın ruhudur. Revizyonizmin ve reformizmin babası Bernstein, daha yüz yıl önce şöyle diyordu:“İlerleyen kapitalist medeniyete karşı vahşilere ve barbarlara mücadelelerinde yardımcı olmak romantizmdir“. „Güçlü ırkların yaygınlaşması“, ileriye doğru gelişmenin bir sorunudur. „Kültür düşmanı“ ve „kültür yeteneği olmayan“ halkların „kültüre karşı ayaklandığı“ yerde işçi hareketi onlara karşı mücadele etmek zorundadır.
Bernstein’ın torunları Irak halkının emperyalist işgale karşı direnişini “Saddamcılık”, “fanatik İslamcılık”, “teröristlik” olarak, yani “barbarlık” ve” kültür düşmanlığı” olarak görüyorlar. Ve bundan dolayı da Avrupa’daki “sosyal hareketleri” yönlendirerek Irak direnişinden uzak tutmaya çalışıyorlar.
Ve nihayet, “neye karşı mücadeleye öncelik verelim” tartışmasıyla neoliberal saldırılar ve emperyalist tehdit, savaş ve işgal arasındaki diyalektik bağı yapay olarak kopardılar.
Neolberal saldırıları, kapitalist sistemin “aşırılıkları”na indirgeyen ve bunun sorumlusu olarak da belli örgütleri (IMF, DB, DTÖ) gören bu unsurlar, enternasyonal kitle hareketinin Avrupa kanadını sistem içinde tutmaya çalışıyor. Haklılar. Çünkü son bir-iki yıla baktığımızda İtalya, Fransa, İngiltere, İspanya gibi ülkelerde yüz binlerin sokakta olduğunu görürüz. Öyle ki kitlesel eylemlerin, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında görece gecikmeli geliştiği Almanya’da bile son iki yılda yüz binler sokaktaydı. Şu veya bu ülkede bu hareketi aşan kendiliğindenci mücadeleler, yığınları zapt etmenin kolay olmayacağını göstermektedir. Böyle bir durumda yığınları işgale karşı mücadeleye çağırmak, onları emperyalizme karşı örgütlemenin bir biçimi ve adımı olacaktır. Böylesi kitle gösterilerinde yığınlar, I. ASF döneminde görüldüğü gibi, radikalleşebilirler. Bu engellenmelidir. ASF’nin ve onun esas taşıyıcısı olan Fransa ve Almanya’da Attac’ın asli görevi budur. Ne de olsa her iki ülkedeki Attac üyeleri arasında hükümet ve muhalefet partilerinden tanınmış milletvekilleri, senatörler, başkaca politikacılar var. Bunun ötesinde Fransa Attac’ın önderlerinden Ignacio Ramonet’un, yığınları sokağa çıkartmama, onları avutma çağrısı bilinen bir çağrıdır.
Yapılması gereken, sistemden umudunu kesmiş olan emekçi yığınları yeniden sisteme bağlamak için umut dağıtmaktır. ASF tam da bunu yapıyor.
”Başka bir dünya mümkündür”den neyi anladıklarını en son olarak Brüksel’de bir kez daha gösterdiler.
Brüksel yürüyüşü çağrısını oldukça geniş bir ittifak yaptı; sendikalar, barış inisiyatifleri, Attac gibi örgütler çağrıyı yapanlar arasında.
Bu örgütlerin bir kısmı kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlıyorlar, diğerleri de bin bir türlü iple soyla demokrasiye bağlı. Örneğin IG Metall ve Ver.di gibi sendikalar Alman hükümetiyle işbirliği içindeler. Bunlarda, işgale bir şekilde katılan hükümetlerini protesto etmelerini beklemek bir hayaldir. Yapılan çağrı da bunu gösteriyor.
Brüksel yürüyüşü için yaptıkları çağrı, işgal bir gerçekliktir, ikinci yıl dönümünde onu protesto etmeyelim. Irak’ta direniş bir gerçekliktir. Bu direnişten uzak duralım. Ama “sosyal bir Avrupa” için mücadele edelim mesajını veriyor (“Barışçıl, sosyal, ekolojik ve demokratik Avrupa için yürüyoruz”). Demek ki “başka bir dünya mümkündür”den “sosyal bir Avrupa” mümkündürü anlıyorlar. Yani hayal!
Yığınları hayal peşinde koşmak için seferber ediyorlar. Çünkü emperyalist bir ittifak, kapitalist bir entegrasyon olan AB, sosyal olamaz, “sosyal Avrupa”yı gerçekleştiremez. AB’nin böyle bir niyeti olsa neoliberal saldırıları uygulamaz.
Avrupa’da ASF’nin ve “sosyal hareketler”in boyunu aşan yeni bir hareket gelişiyor: Avrupa işçi hareketi. Yok olduğu sanılan, düzene entegre olduğu sanılan dev uyanıyor. Özellikle İtalya, Fransa ve Almanya gibi emperyalist ülkelerde, AB’nin bu önde gelen ülkelerinde, diğer sosyal tabakaların yanı sıra yüz binlerce işçinin neoliberal saldırılara karşı hak arayışı, grevi etkili bir direniş biçimi olarak seçmesi ve dönem dönem de mevcut sendikal örgütlenme çerçevesini aşarak direnmesi oldukça anlamlıdır. Anlamlı olan diğer bir nokta da, sermayenin ve üretimin uluslararası örgütlenmesinin işçi hareketinin enternasyonal hareket etmesine maddi zemin oluşmasıdır. Örneğin Almanya’da Opel grevi, diğer ülkelerdeki üretimi de ilgilendirdiği için daha baştan enternasyonal bir karakter taşıyordu.
Bu hareketi geliştirmek, sisteme karşı yöneltmek, bu hareketin bayrağına “başka bir dünya mümkündür”den sosyalist bir dünya mümkündürün anlaşılması gerektiğini yazdırmak Avrupa ülkelerindeki komünist partilerinin görevidir. Aksi taktirde gelişen bu işçi hareketi de, reformistler tarafından boğulacak ve sistem içinde eritilecektir.
“Savaşa ve yaptırımlara karşı dünya çapında bir cephe oluşturmanızı rica ediyoruz. Bilgili ve tecrübeli olanlar tarafından yönlendirilen bir cephe. Reform ve düzen getiren bir cephe. Mevcut yozlaşmış kurumların yerini alacak yeni kurumlar” (Aralık 2004)
Avrupa Sosyal Forumu (ASF) önderliği, Savaş Karşıtı Hareketi bölmeyi ve Irak’a saldırının ikinci yıl dönümünde antiemperyalist mücadelenin görkemli gösterilere dönüşmesini engelledi. ASF, 19 Martta Brüksel’de “Sosyal Bir Avrupa” için merkezi bir gösteri düzenledi. Katılımcıların sayısının 50 bin ila 200 bin arasında olduğu söyleniyor. Her halükarda bu sayı, 200 bin de olsa, Avrupa çapında yapılan bir çağrı için başlı başına bir başarısızlıktır. Attac ve benzeri örgütlenmeler, kendilerini “sosyal hareket” olarak tanımlayanlar Brüksel çağrılarında söz birliği etmişçesine ASF’nun Londra’da aldığı karara atıfta bulunuyorlar. Yani 19 Martta Brüksel’de merkezi gösteri düzenleme kararı alındığı için Brüksel’deyiz demeye getiriliyor. Alınan karara yapılan bu atıf, savaş karşıtlığıyla pek ilişkimiz yok demenin utangaç bir kabulüdür.
ASF’nun pasifist ve reformist önderliği, antiemperyalist mücadeleyi defterinden sildiğini, emperyalist savaş tehdidine, emperyalist işgale karşı mücadeleyi Avrupa merkezi dışında gördüğünü 25-27 Şubatta Atina’da yapılan ASF toplantısında da ifade etmişti: “En güçlü eylemler İstanbul, Atina, Roma ve Londra’da bekleniyor”. Gerçekten de, ne derece güçlü olduğundan bağımsız olarak, Avrupa’da savaş karşıtı gösteriler bu merkezlerde gerçekleştirildi.
Londra’da ASF çerçevesinde “sosyal hareketler”in 19 Martta Brüksel’de “neoliberal Avrupa”ya karşı gösteri kararının yanına “savaşa karşı” olmayı da eklemeleri meselenin özünde hiçbir şey değiştirmiyor. Çünkü bu hareketlerin hiç birisi üyelerine ve etkiledikleri çevrelere, “Brüksel”e gelemiyorsanız, şu veya bu şehirlerde düzenlenen Irak savaşını protesto eylemlerine katılın çağrısı yapmamıştır.
Buna rağmen dünyanın çeşitli ülkelerinde düzenlenen savaş karşıtı eylemlere yüz binlerce insan katılmıştır. Londra’da 150 bin, Roma’da 100 bin insan savaşın ikinci yılında işgali protesto etmek için sokağı seçmiştir. ABD’nin bütün federal devletlerinde savaş karşıtı gösteriler düzenlenmiştir. Bunun ötesinde İstanbul, Stockholm, Barselona, Montreal gibi merkezlerde de binlerce insan savaşı protesto etti.
İki senelik süreç; savaş tehdidine karşı dünya çapında milyonlarca insanın katıldığı 15 Şubat 2003’ten bugüne kadaki dönemi savaş karşıtlığı, antiemperyalist mücadele ve Irak’ın işgaline karşı mücadele açısından ele alırsak, emperyalist savaş, antiemperyalist mücadele ve Irak’ta işgale karşı tavır konusunda Avrupa merkezli bir vurdumduymazlığın, evet belli bir antipatinin örgütlü olarak geliştirildiğini görürüz. Bunu örgütleyen ASF önderliğidir. “Sosyal devlet”e geri dönüş için mücadeleyi bayraklarına yazan ve bunu da “başka bir dünya olasıdır” ile sloganlaştıran bu reformist ve pasifist unsurların “her türlü zor kullanımına” karşıyız söylemini fiili zor kullanma dönemiyle sınırlandırmaları şaşırtıcı değildir. Bu unsurlar açısından önemli olan, ne işgaldir ve ne de işgale karşı mücadeledir. Onlar için önemli olan, işgalin de “sosyal devlet” çerçevesinde gerçekleştirilmesidir.
Avrupa merkezli savaş karşıtlığını öldürmek için attıkları adımlara baktığımızda şunu görüyoruz:
Önce işgali kabullendiler ve yapabileceğimizi yaptık demeye getirdiler.
Sonra bu pasifist ve reformistler; bu direnişe sırt çeviren ASF önderliği, Irak halkı, silahlı direnişi desteklemiyor; Irak’ta silahlı direniş „Saddamcılar, İslamcı fanatikler“ ve „yabancı teröristler“ tarafından yürütülüyor demeye başladılar. Bu nedenle savaş karşıtı hareketin bir kısmı, emperyalist işgale karşı sürdürülen silahlı direnişi ilerici bir mücadele, antiemperyalist bir mücadele olarak tanımıyor.
Bu reformistlerin ruhu, E. Bernstein’ın ruhudur. Revizyonizmin ve reformizmin babası Bernstein, daha yüz yıl önce şöyle diyordu:“İlerleyen kapitalist medeniyete karşı vahşilere ve barbarlara mücadelelerinde yardımcı olmak romantizmdir“. „Güçlü ırkların yaygınlaşması“, ileriye doğru gelişmenin bir sorunudur. „Kültür düşmanı“ ve „kültür yeteneği olmayan“ halkların „kültüre karşı ayaklandığı“ yerde işçi hareketi onlara karşı mücadele etmek zorundadır.
Bernstein’ın torunları Irak halkının emperyalist işgale karşı direnişini “Saddamcılık”, “fanatik İslamcılık”, “teröristlik” olarak, yani “barbarlık” ve” kültür düşmanlığı” olarak görüyorlar. Ve bundan dolayı da Avrupa’daki “sosyal hareketleri” yönlendirerek Irak direnişinden uzak tutmaya çalışıyorlar.
Ve nihayet, “neye karşı mücadeleye öncelik verelim” tartışmasıyla neoliberal saldırılar ve emperyalist tehdit, savaş ve işgal arasındaki diyalektik bağı yapay olarak kopardılar.
Neolberal saldırıları, kapitalist sistemin “aşırılıkları”na indirgeyen ve bunun sorumlusu olarak da belli örgütleri (IMF, DB, DTÖ) gören bu unsurlar, enternasyonal kitle hareketinin Avrupa kanadını sistem içinde tutmaya çalışıyor. Haklılar. Çünkü son bir-iki yıla baktığımızda İtalya, Fransa, İngiltere, İspanya gibi ülkelerde yüz binlerin sokakta olduğunu görürüz. Öyle ki kitlesel eylemlerin, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında görece gecikmeli geliştiği Almanya’da bile son iki yılda yüz binler sokaktaydı. Şu veya bu ülkede bu hareketi aşan kendiliğindenci mücadeleler, yığınları zapt etmenin kolay olmayacağını göstermektedir. Böyle bir durumda yığınları işgale karşı mücadeleye çağırmak, onları emperyalizme karşı örgütlemenin bir biçimi ve adımı olacaktır. Böylesi kitle gösterilerinde yığınlar, I. ASF döneminde görüldüğü gibi, radikalleşebilirler. Bu engellenmelidir. ASF’nin ve onun esas taşıyıcısı olan Fransa ve Almanya’da Attac’ın asli görevi budur. Ne de olsa her iki ülkedeki Attac üyeleri arasında hükümet ve muhalefet partilerinden tanınmış milletvekilleri, senatörler, başkaca politikacılar var. Bunun ötesinde Fransa Attac’ın önderlerinden Ignacio Ramonet’un, yığınları sokağa çıkartmama, onları avutma çağrısı bilinen bir çağrıdır.
Yapılması gereken, sistemden umudunu kesmiş olan emekçi yığınları yeniden sisteme bağlamak için umut dağıtmaktır. ASF tam da bunu yapıyor.
”Başka bir dünya mümkündür”den neyi anladıklarını en son olarak Brüksel’de bir kez daha gösterdiler.
Brüksel yürüyüşü çağrısını oldukça geniş bir ittifak yaptı; sendikalar, barış inisiyatifleri, Attac gibi örgütler çağrıyı yapanlar arasında.
Bu örgütlerin bir kısmı kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlıyorlar, diğerleri de bin bir türlü iple soyla demokrasiye bağlı. Örneğin IG Metall ve Ver.di gibi sendikalar Alman hükümetiyle işbirliği içindeler. Bunlarda, işgale bir şekilde katılan hükümetlerini protesto etmelerini beklemek bir hayaldir. Yapılan çağrı da bunu gösteriyor.
Brüksel yürüyüşü için yaptıkları çağrı, işgal bir gerçekliktir, ikinci yıl dönümünde onu protesto etmeyelim. Irak’ta direniş bir gerçekliktir. Bu direnişten uzak duralım. Ama “sosyal bir Avrupa” için mücadele edelim mesajını veriyor (“Barışçıl, sosyal, ekolojik ve demokratik Avrupa için yürüyoruz”). Demek ki “başka bir dünya mümkündür”den “sosyal bir Avrupa” mümkündürü anlıyorlar. Yani hayal!
Yığınları hayal peşinde koşmak için seferber ediyorlar. Çünkü emperyalist bir ittifak, kapitalist bir entegrasyon olan AB, sosyal olamaz, “sosyal Avrupa”yı gerçekleştiremez. AB’nin böyle bir niyeti olsa neoliberal saldırıları uygulamaz.
Avrupa’da ASF’nin ve “sosyal hareketler”in boyunu aşan yeni bir hareket gelişiyor: Avrupa işçi hareketi. Yok olduğu sanılan, düzene entegre olduğu sanılan dev uyanıyor. Özellikle İtalya, Fransa ve Almanya gibi emperyalist ülkelerde, AB’nin bu önde gelen ülkelerinde, diğer sosyal tabakaların yanı sıra yüz binlerce işçinin neoliberal saldırılara karşı hak arayışı, grevi etkili bir direniş biçimi olarak seçmesi ve dönem dönem de mevcut sendikal örgütlenme çerçevesini aşarak direnmesi oldukça anlamlıdır. Anlamlı olan diğer bir nokta da, sermayenin ve üretimin uluslararası örgütlenmesinin işçi hareketinin enternasyonal hareket etmesine maddi zemin oluşmasıdır. Örneğin Almanya’da Opel grevi, diğer ülkelerdeki üretimi de ilgilendirdiği için daha baştan enternasyonal bir karakter taşıyordu.
Bu hareketi geliştirmek, sisteme karşı yöneltmek, bu hareketin bayrağına “başka bir dünya mümkündür”den sosyalist bir dünya mümkündürün anlaşılması gerektiğini yazdırmak Avrupa ülkelerindeki komünist partilerinin görevidir. Aksi taktirde gelişen bu işçi hareketi de, reformistler tarafından boğulacak ve sistem içinde eritilecektir.
20 Mart 2005 Pazar
“IV. DÜNYA SAVAŞI“ İÇİN…
Geçen yüzyılın ‚50’li ve ‚70’li yıllarında Sovyetler Birliği’ne karşı faaliyet yürüten „Mevcut Tehlikeye Karşı Komite“ (“Committee on the Present Danger”, CPD), yeniden kuruldu, daha doğrusu yeniden canlandırıldı. Komitenin bugünkü asli görevi, rejim değişikliği propagandası yapmak ve bu faaliyeti için de müttefikler bulmak ve örgütlemektir. Müttefiklerin öncelikle Avrupa’da aranması tesadüfî değildir.
Komitede yer alanların ve katılımcıların adları, başlı başına bir program. Önde gelen bütün savaş kışkırtıcıları; belizistler bu komitede yer alıyorlar veya komite katılımcıları durumundalar. Komitenin başkanı eski CIA-Şefi James Woolsev’dir. (Komite başkanı, 11 Eylül’den sonra „IV. Dünya Savaşı“ kavramını „bulan“lardan birisidir). Cumhuriyetçi partiden J. Kyl de başkan yardımcısı. Demokrat partiden senatör J. Lieberman ise Woolesv’in koruyucu meleği.
Lieberman, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya yönelik savaş politikasını destekleyenlerin başında gelir. Baba Bush’a verdiği desteği oğul Bush’a da veriyor. Senatör Lieberman, Cumhuriyetçilerin Demokratik Parti içindeki en önemli müttefikidir.
Militarizm alanında söz sahibi olan E. Cohen ve „Commentary“ dergisinin yayımlayıcısı N. Podhoretz de komitenin üyeleri arasındadır.
‚50’li yıllarda kurulan Komite kendini „vatandaş lobisi“ olarak tanımlıyordu. Görünüşte amaç, o zaman sosyalist olan Sovyetler Birliği’ne ve sosyalist dünya sistemine karşı bir „karşı savunma“ geliştirmekti. Sosyalizm, Amerikan emperyalizmi için bir tehlike oluşturduğu için „vatandaş lobisi“ buna karşı mücadele çağrısı yapıyordu. Esas amaç ise savaş kışkırtıcılığı yaparak silahlanmayı yeniden hızlandırmaktı. Gerçekten de bu komite, II. Dünya Savaşı sonrasında savaş harcamaları bütçesinin üçe katlanması hedefine ulaştı. Komite, açıktan silahlanma sanayi için propaganda yapmıştı.
Dış politika alanında komite, Başkan H. Truman’ın önde gelen destekçilerindendi. Başkanın, SB’ne karşı „önünü almak“ ve „geri püskürtmek“ politikalarının propagandasını yapıyordu. Somut olarak yapılan şuydu: Şu veya bu ülkede, şu veya bu biçimde Amerika’ya muhalefet edenlerin ezilmesi, „sağcı“, faşist diktatörlüklerin kurulması ve desteklenmesi, 1953’te İran’da ve 1954’te Guatemala’da olduğu gibi, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına tam boyun eğmeyen politikacıların, iktidarların devrilmesi ve rejim değişimi için sosyalist ülkelerde „halk hareketleri“nin örgütlenmesi ve yönlendirilmesi.
‚60’lı yıllarda işlevsizleştirilen Komite, ‚70’li yılların ortasında yeniden canlandırıldı. O zamanki ABD Başkanı G. Ford’un direktifi üzerine baba Bush’un yönetimindeki „Tim B“, Komitenin yeniden canlandırılmasında belirleyici bir rol oynadı. Amaç, Sovyet potansiyelini ve niyetlerini araştırmaktı. Paul Wolfowitz, „Tim B“ adını taşıyan bu çalışma grubunun üyesiydi.
Komite, Demokratik Partinin „Demokratik Bir Çoğunluk için Koalisyon“ kanadı tarafından personel olarak da destekleniyordu. Bu kanat, Sovyetler Birliği’ne karşı güdülen politikayı yetersiz buluyordu. Bu kanadın önderliğini senatör H. M. Jackson yapıyordu. R. Perle de Jackson’ın yardımcılarındandı.
1979’da R. Reagan Komite üyesi olur. 1980’de ABD Başkanı olunca birçok Komite üyesi hükümette görev alır. Bunlardan birisi zamanın Dışişleri Bakanı P. Shulty’tu. Shultz, şimdiki Komitede de anahtar bir rol oynuyor.
Yeniden canlandırılan Komitenin de amacı aynıydı. Amerika’nın atom silahıyla vurulabilir olduğu üzerine teoriler üretti. Yani, o zaman SB ile sürdürülen silahsızlanma görüşmelerine karşı tavır aldı ve silahlanma sanayi tarafından desteklendi. Komite, silahlanma yarışının yeniden başlatılmasını talep ediyor ve böylece rakibin dize getirileceğine inanıyordu.
Nitekim Komite, Revizyonist Bloğun çökmesini ve SB’nin dağılmasını kendi politikasının bir sonucu olarak görmektedir.
Komite, geçen yılın yazında FDD’nin davetine katılanlar tarafından üçüncü kez yeniden canlandırılır. (FDD -Foundation for the Defense of Democracies-, Revizyonist Blok döneminde SB’nin nüfuz alanlarında karşı devrim örgütlemekle görevli bir Amerikan kuruluşudur. Ama FDD, faaliyet alanını sadece bu alanlarla sınırlandırmamıştır. Bu kuruluş aynı zamanda Müslüman ülkelerden 30’dan fazla mülteci örgütün faaliyetini de koordine etmektedir).
Kuruluşundan bu yanaki politikaları savunan Komite, bu sefer „İslam terörizmi“ne karşı mücadeleyi ön plana çıkartır. „Bugün radikal İslamcılar, Amerikan halkının ve özgürlüğü seven başka milyonlarca insanın güvenliğini tehdit etmekteler. Tehdit küreseldir. Hücreler halinde çok sayıda ülkede faaliyet sürdürüyorlar. Şer rejimleri, terör gruplarıyla ortak hareket ederek hâkimiyet peşinde koşuyorlar. Açıktır ki, bu öldürücü işbirliği, kitle imha silahlarını da içerebilir. Örgütlü terörizme karşı özgürlüğümüzün güvenlik altına alınması, soğuk savaş gibi, uzun süren bir mücadeledir“.
Bu Komite, ABD’nin şimdiye kadar böyle tehlikeli bir karşıtla karşı karşıya kalmadığını iddia ediyor ve „terörizm“in yeşerdiği yer olarak da Afrika’da Sudan, Mauritanya, Nijerya, Kenya, Tanzanya, Somali ve Mısır; Asya’da Filipinler, Pakistan, Malezya, Endonezya, Ortadoğu’da Lübnan, Suriye gibi ülkeleri göstermekte. Komiteye göre, artık Güney Amerika bile güvenlikli değil. Komite, Güney Amerika’da „uzun dönemden beri var olan antiamerikancılığın islamist cihatla birleşerek yeni bir ifade biçimi“ alacağı tehlikesinden bahsetmektedir.
Komite, belli bir düşman fotoğrafı çıkarmakta ve Amerika’yı tehdit eden tehlikeyi tanımlamaktadır. Bu düşman her tarafta olduğu için, ABD’nin de dünya çapında bir müdahale stratejisi izlemesi gerektiği vurgulanmakta.
Komite, her türlü aracı kullanarak „barış ve demokrasi“yi dünya çapında yaygınlaştırmayı amaç edindiğini açıklıyor. Bunun anlamı veya her türlü araçtan kastedilen oldukça açık: Komite, 40-50 ülkede „iktidar değişimi“ talep ediyor. Amerikan neo-muhafazakârlarına göre bu ülkeler „son diktatörlükleri“ oluşturtuyorlar. Bu ülkeler arasında Rusya da var.
Eylül 2004’te kurulan yeni bölümüyle (CPD-International) Komite, ABD sınırları dışında, özellikle de Avrupa’da etkili olmaya çalışmaktadır. Bu alanda İspanya eski Başbakanı J. M. Aznar, Çek eski Cumhurbaşkanı V. Havel, Amerika eski Dışişleri Bakanı G. Shultz görevlendirilmiş.
Havel’in imzasını taşıyan „açık mektup“ta Rusya’ya karşı daha sert bir tavrın alınması talep edilmekte, Rusya’nın komşularına karşı tavrının düşündürücü olduğundan, uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmediğinden vs. bahsedilmekte.
Açık ki komite, Avrupa koluyla da özellikle AB ülkelerini Amerikan emperyalizminin politikaları doğrultusunda hareket etmeye yöneltmeye çalışmaktadır.
Şimdilerde ise İran’da „rejim değişimini“ sağlamak için öneriler paketi hazırlamakla meşgul. Bu pakette kapatılan elçiliğin yeniden açılmasından, rejim karşıtı örgütlerin, tanınmış kişilerin desteklenmesine kadar bir dizi öneri yer almakta ve en son çare olarak da silahlı müdahale görülmektedir.
Anlaşılan o ki, Komite, BOP’un yaşama geçirilmesi için mücadele ediyor.
Aslında komite doğrudan bir iş yapmamakta, bütün işlerini yan kuruluşları, kendine bağlı kuruluşlar üzerinden gerçekleştirmekte.
Komitede yer alanların ve katılımcıların adları, başlı başına bir program. Önde gelen bütün savaş kışkırtıcıları; belizistler bu komitede yer alıyorlar veya komite katılımcıları durumundalar. Komitenin başkanı eski CIA-Şefi James Woolsev’dir. (Komite başkanı, 11 Eylül’den sonra „IV. Dünya Savaşı“ kavramını „bulan“lardan birisidir). Cumhuriyetçi partiden J. Kyl de başkan yardımcısı. Demokrat partiden senatör J. Lieberman ise Woolesv’in koruyucu meleği.
Lieberman, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya yönelik savaş politikasını destekleyenlerin başında gelir. Baba Bush’a verdiği desteği oğul Bush’a da veriyor. Senatör Lieberman, Cumhuriyetçilerin Demokratik Parti içindeki en önemli müttefikidir.
Militarizm alanında söz sahibi olan E. Cohen ve „Commentary“ dergisinin yayımlayıcısı N. Podhoretz de komitenin üyeleri arasındadır.
‚50’li yıllarda kurulan Komite kendini „vatandaş lobisi“ olarak tanımlıyordu. Görünüşte amaç, o zaman sosyalist olan Sovyetler Birliği’ne ve sosyalist dünya sistemine karşı bir „karşı savunma“ geliştirmekti. Sosyalizm, Amerikan emperyalizmi için bir tehlike oluşturduğu için „vatandaş lobisi“ buna karşı mücadele çağrısı yapıyordu. Esas amaç ise savaş kışkırtıcılığı yaparak silahlanmayı yeniden hızlandırmaktı. Gerçekten de bu komite, II. Dünya Savaşı sonrasında savaş harcamaları bütçesinin üçe katlanması hedefine ulaştı. Komite, açıktan silahlanma sanayi için propaganda yapmıştı.
Dış politika alanında komite, Başkan H. Truman’ın önde gelen destekçilerindendi. Başkanın, SB’ne karşı „önünü almak“ ve „geri püskürtmek“ politikalarının propagandasını yapıyordu. Somut olarak yapılan şuydu: Şu veya bu ülkede, şu veya bu biçimde Amerika’ya muhalefet edenlerin ezilmesi, „sağcı“, faşist diktatörlüklerin kurulması ve desteklenmesi, 1953’te İran’da ve 1954’te Guatemala’da olduğu gibi, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına tam boyun eğmeyen politikacıların, iktidarların devrilmesi ve rejim değişimi için sosyalist ülkelerde „halk hareketleri“nin örgütlenmesi ve yönlendirilmesi.
‚60’lı yıllarda işlevsizleştirilen Komite, ‚70’li yılların ortasında yeniden canlandırıldı. O zamanki ABD Başkanı G. Ford’un direktifi üzerine baba Bush’un yönetimindeki „Tim B“, Komitenin yeniden canlandırılmasında belirleyici bir rol oynadı. Amaç, Sovyet potansiyelini ve niyetlerini araştırmaktı. Paul Wolfowitz, „Tim B“ adını taşıyan bu çalışma grubunun üyesiydi.
Komite, Demokratik Partinin „Demokratik Bir Çoğunluk için Koalisyon“ kanadı tarafından personel olarak da destekleniyordu. Bu kanat, Sovyetler Birliği’ne karşı güdülen politikayı yetersiz buluyordu. Bu kanadın önderliğini senatör H. M. Jackson yapıyordu. R. Perle de Jackson’ın yardımcılarındandı.
1979’da R. Reagan Komite üyesi olur. 1980’de ABD Başkanı olunca birçok Komite üyesi hükümette görev alır. Bunlardan birisi zamanın Dışişleri Bakanı P. Shulty’tu. Shultz, şimdiki Komitede de anahtar bir rol oynuyor.
Yeniden canlandırılan Komitenin de amacı aynıydı. Amerika’nın atom silahıyla vurulabilir olduğu üzerine teoriler üretti. Yani, o zaman SB ile sürdürülen silahsızlanma görüşmelerine karşı tavır aldı ve silahlanma sanayi tarafından desteklendi. Komite, silahlanma yarışının yeniden başlatılmasını talep ediyor ve böylece rakibin dize getirileceğine inanıyordu.
Nitekim Komite, Revizyonist Bloğun çökmesini ve SB’nin dağılmasını kendi politikasının bir sonucu olarak görmektedir.
Komite, geçen yılın yazında FDD’nin davetine katılanlar tarafından üçüncü kez yeniden canlandırılır. (FDD -Foundation for the Defense of Democracies-, Revizyonist Blok döneminde SB’nin nüfuz alanlarında karşı devrim örgütlemekle görevli bir Amerikan kuruluşudur. Ama FDD, faaliyet alanını sadece bu alanlarla sınırlandırmamıştır. Bu kuruluş aynı zamanda Müslüman ülkelerden 30’dan fazla mülteci örgütün faaliyetini de koordine etmektedir).
Kuruluşundan bu yanaki politikaları savunan Komite, bu sefer „İslam terörizmi“ne karşı mücadeleyi ön plana çıkartır. „Bugün radikal İslamcılar, Amerikan halkının ve özgürlüğü seven başka milyonlarca insanın güvenliğini tehdit etmekteler. Tehdit küreseldir. Hücreler halinde çok sayıda ülkede faaliyet sürdürüyorlar. Şer rejimleri, terör gruplarıyla ortak hareket ederek hâkimiyet peşinde koşuyorlar. Açıktır ki, bu öldürücü işbirliği, kitle imha silahlarını da içerebilir. Örgütlü terörizme karşı özgürlüğümüzün güvenlik altına alınması, soğuk savaş gibi, uzun süren bir mücadeledir“.
Bu Komite, ABD’nin şimdiye kadar böyle tehlikeli bir karşıtla karşı karşıya kalmadığını iddia ediyor ve „terörizm“in yeşerdiği yer olarak da Afrika’da Sudan, Mauritanya, Nijerya, Kenya, Tanzanya, Somali ve Mısır; Asya’da Filipinler, Pakistan, Malezya, Endonezya, Ortadoğu’da Lübnan, Suriye gibi ülkeleri göstermekte. Komiteye göre, artık Güney Amerika bile güvenlikli değil. Komite, Güney Amerika’da „uzun dönemden beri var olan antiamerikancılığın islamist cihatla birleşerek yeni bir ifade biçimi“ alacağı tehlikesinden bahsetmektedir.
Komite, belli bir düşman fotoğrafı çıkarmakta ve Amerika’yı tehdit eden tehlikeyi tanımlamaktadır. Bu düşman her tarafta olduğu için, ABD’nin de dünya çapında bir müdahale stratejisi izlemesi gerektiği vurgulanmakta.
Komite, her türlü aracı kullanarak „barış ve demokrasi“yi dünya çapında yaygınlaştırmayı amaç edindiğini açıklıyor. Bunun anlamı veya her türlü araçtan kastedilen oldukça açık: Komite, 40-50 ülkede „iktidar değişimi“ talep ediyor. Amerikan neo-muhafazakârlarına göre bu ülkeler „son diktatörlükleri“ oluşturtuyorlar. Bu ülkeler arasında Rusya da var.
Eylül 2004’te kurulan yeni bölümüyle (CPD-International) Komite, ABD sınırları dışında, özellikle de Avrupa’da etkili olmaya çalışmaktadır. Bu alanda İspanya eski Başbakanı J. M. Aznar, Çek eski Cumhurbaşkanı V. Havel, Amerika eski Dışişleri Bakanı G. Shultz görevlendirilmiş.
Havel’in imzasını taşıyan „açık mektup“ta Rusya’ya karşı daha sert bir tavrın alınması talep edilmekte, Rusya’nın komşularına karşı tavrının düşündürücü olduğundan, uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmediğinden vs. bahsedilmekte.
Açık ki komite, Avrupa koluyla da özellikle AB ülkelerini Amerikan emperyalizminin politikaları doğrultusunda hareket etmeye yöneltmeye çalışmaktadır.
Şimdilerde ise İran’da „rejim değişimini“ sağlamak için öneriler paketi hazırlamakla meşgul. Bu pakette kapatılan elçiliğin yeniden açılmasından, rejim karşıtı örgütlerin, tanınmış kişilerin desteklenmesine kadar bir dizi öneri yer almakta ve en son çare olarak da silahlı müdahale görülmektedir.
Anlaşılan o ki, Komite, BOP’un yaşama geçirilmesi için mücadele ediyor.
Aslında komite doğrudan bir iş yapmamakta, bütün işlerini yan kuruluşları, kendine bağlı kuruluşlar üzerinden gerçekleştirmekte.
6 Mart 2005 Pazar
SIRA “SEDİR DEVRİMİ”İNDE Mİ?
Lübnan’da iç savaş 1975’ten 1990’a kadar 15 yıl boyunca devam etti. Bu savaş boyunca cepheler ve ittifaklar sıkı sık değişti. Savaşın nedeni olarak sürekli, ülkenin karmaşık demografik ve sosyal durumu gösterildi. Osmanlı İmparatorluğunun I. Dünya Savaşı sonunda dağılmasından sonra Lübnan ve Suriye gibi sömürgeleri Fransız hakimiyetine geçti. Lübnan, Alman faşizminin onayıyla 1941’de bağımsız devlet olarak ilan edildi. (Fransa, Almanya tarafından işgal edilmişti ve Vichy’deki işbirlikçi hükümet, Alman faşizmiyle işbirliği yapıyordu. Alman faşizminin onayı olmaksızın Fransa’nın Lübnan’ın bağımsızlık açıklamasını onaylaması olası değildi).
1943’te yürürlüğe giren Lübnan Anayasası, ülkedeki iktidar ilişkilerini o zamanki demografik yapıya göre düzenliyordu. Bu düzenleme devlet başkanının Hristiyan, başbakanın Sünni Müslüman ve meclis başkanın da Şii olmasını öngörüyordu. Bütün halk grupları ve ana gruplara bağlı alt gruplar için de parlamentoda kontenjanlar belirlenmişti. Ama çoğunluk 6/5 oranında Hristiyanlara verilmişti.
Demografik yapı değişkendir. 1943’te Hristiyanlar Lübnan nüfusunun yüzde 51 ila yüzde 52’sini oluşturuyorlardı. Hakim sınıfların en zenginleri; sülaleler ve aileler Hristiyan'dı. Müslümanlar ise daha ziyade emekçilerden oluşmaktaydı. Ama Müslümanlar arasında da büyük burjuva olanlar vardı. Burjuvazi arasındaki rekabet ve çelişkiler, ülkenin demografik yapısına indirgendi ve sanki sorun Hristiyanlık-Müslümanlık sorunuymuş gibi gösterildi. Müslümanlar, nüfusun çoğunluğunu oluşturunca 1943 Anayasasında belirlenen iktidar ilişkilerinin kendi lehlerine değiştirilmesini talep etmeye başladılar.
Daha 1958’de yükselen Müslüman muhalefetine karşı koymak için o zamanın devlet başkanı Amerika’dan askeri yardım talep etti ve bu talep üzerine Amerikan ordusu ülkede„istikrarı“ sağlamak adına Lübnan’a çıktı.
1971’de Ürdün’ü terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin çoğunluğu Lübnan’a yerleşti. Bu da demografik yapıyı Müslümanların lehine değiştiren bir faktör oldu. Bunun ötesinde FKÖ de, ülkenin en güçlü silahlı gücü durumuna geldi.
Lübnan’da iç savaş 13 Nisan 1975’te bir kilisenin yakılmasıyla başladı ve 1990’a kadar da devam etti.
Bu 15 sene içinde Hristiyanlar ve Müslümanlar, karşılıklı olarak birbirlerine boğazlatıldılar, karşılıklı olarak birbirlerini katlettiler.
İç savaşı durdurmak ve arabuluculuk yapmak bahanesiyle Suriye Mayıs 1976’da Lübnan’ı işgal etti ve ülkedeki güçler dengesini bir kaç ay içinde Hristiyanların lehine değiştirdi.
Diğer Arap ülkeleri Suriye’nin Hristiyanları desteklemesini eleştirmelerine rağmen 16 Ekim 1976’da Riad’da düzenledikleri bir konferansta Lübnan’ı işgal etmesini ve sınırsız olarak işgali devam ettirmesini onadılar.
Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in sessiz onayı, Lübnan’ı işgalde Suriye’yi cesaretlendirmişti. Bu işgalle Hıristiyan kökenli büyük burjuvazinin siyasal ve ekonomik durumu güçlendirildi, ama aynı zaman da iç savaşın devamına neden olan adımlar da atılmış oldu.
Mart 1978’de Hayfa yakınlarında gerçekleştirilen bir Filistin komando eylemini bahane eden İsrail, Lübnan’ın güneyini işgal eder ve kendi adamı olan Saad Haddad’ın silahlı güçlerini „Güney Lübnan Ordusu“ olarak tanır ve silahlandırır.
Uluslararası baskı sonucunda hem İsrail ve hem de FKO Lübnan’dan çekilirler.
Sonrasında Lübnan’da iç savaş yeniden alevlenir ve güçler dengesi ve ittifak bileşenleri sürekli değişir. Hakim sınıflar arasındaki çelişkiden dolayı Lübnan’da ‚80’li yılların sonunda iki hükümet kurulur; birisi batı Beyrut’ta, diğeri de doğu Beyrut’ta; birisi Hristiyanların hükümeti, diğeri de Müslümanların hükümeti.
Lübnan sorununa emperyalist ülkelerin ve zaten sorunun içinde olan Suriye ve İsrail’in dışında İran ve Irak da taraf olurlar.
22 Eylül 1989’da Arap Ligi’nin arabuluculuğu sonucunda iç savaş durdurulur. Parlamento üyeleri ve savaşan taraflar 1 Ekim 1989’da Tayfa’da (S. Arabistan) 1943 Anayasasının yerine geçen ve ülkedeki değişen dengeleri hesaba katan anlaşmaya varırlar. Artık parlamentonun yarısı Hristiyanlardan ve yarısı da Müslümanlardan oluşacak ve devlet başkanının yetkileri sınırlandırılacaktı.
Tayfa anlaşması, iç savaşı kısmen durdurur. Ama son gelişmeler bu savaşın başka biçimlerde devam ettiğini göstermektedir.
Lübnan’da siyasi olarak kimin elinin kimin cebinde olduğu pek belli olmuyor. Son 20 sene içinde bir şekilde Suriye ile ortak hareket etmemiş olan önemli bir grup yoktur. Valid Çumblat bunun tipik örneğidir. ‚70’li ve ‚80’li yıllarda iç savaşın bir tarafı olan bu Dürzi önder, hemen her tarafla bir şekilde ve belli bir zaman ortak hareket etmiştir ve hemen herkese karşı da mücadele etmiştir. 1983’te Amerikan düşmanıydı ve şimdilerde de Amerika tarafından destekleniyor.
Amerikan emperyalizminin Suriye’ye yönelik tehditleri sonuç vermeye başladı. Anlaşılan o ki, yeni bir „devrim“ peşindeler. Eski başbakanının öldürülmesi ülkede Suriye’ye karşı gösterilerin başlaması için start verilmiş. Bu filmi daha önce „kadife devrim“in gerçekleştirildiği Gürcistan’da ve sonra da „portakal rengi devrim“in veya “turuncu devrim”in gerçekleştirildiği Ukrayna’da görmüştük. Amerikan emperyalizmi adamını da bulmuşa benziyor. Fransa’da sürgünde yaşayan eski general Aoun. Anlaşılan o ki bu general, „devrim“ sonrası Lübnan’da Amerika’nın adamı olacak. Tabii o zamana kadar bir suikasta kurban olmazsa!
Irak ve Lübnan Amerikan emperyalizminin BOP’unu nasıl gerçekleştireceğini de göstermektedir. Irak’ta olduğu gibi gerekirse savaş ve işgalle ve Lübnan’daki gelişmelerin de gösterdiği gibi “devrim”lerle. Bu bağlamda S. Arabistan’daki halkın seçime katılması ve dolayısıyla demokrasi komedisi ve Mısır’da devlet başkanının çok adaylı olması gerektiğini açıklaması hiç de tesadüfen aynı dönemlerde yapılmış seçim ve açıklamaya bezemiyor. Hele baskılar karşısında Suriye’nin askerlerini geri çekmeye hazır olduğunu açıklaması Suriye rejimi tarafından nasıl yenilir-yutulur, bilinmiyor.
Amerikan emperyalizmi, Gürcistan ve Ukrayna’da olduğu gibi Lübnan’da da muhalefeti maddi olarak destekliyor, örgütlüyor ve ne zaman hangi adımın atılması gerektiği konusunda talimatlarına tam uyulmasını talep ediyor.
Bugün için esas olan, Suriye muhaliflerinin hemen hepsinin kitlesel olarak sokağa dökülmesini sağlamak. Slogan hazır: Suriye askerlerini geri çekmeli, bağımsız Lübnan vs.
Bu süreç içinde hangi palyaçonun Amerikan çıkarlarını en iyi bir şekilde temsil edeceği de açığa çıkacaktır. Aoun şimdilik favori. Yarın ne olur belli olmaz. Yeni uşak, seçim sonrası belli olmuş olacak.
Yeni bir „devrim“le karşı karşıyayız. Bu „devrim“in adı çeşitli. Kimine göre „sedir devrimi“, kimine göre „dağ selvisi devrimi“, kimine göre „katran ağacı devrimi“, kimine göre de „Lübnan çam ağacı devrimi“!
Lübnan’daki gelişmelerle ilgili olarak Amerikan emperyalizmi „İnsan hakları ve demokrasi açısından devasa ilerleme döneminde bulunuyoruz“ açıklamasını yapıyor. Bu açıklama yapılırken Ukrayna’daki „turuncu devrim“e veya „portakal rengi devrimi“ne ve Lübnan’a özgü olan sedir ağacına atıfta bulunularak, gerçekleşecek darbe „sedir devrimi“ olarak tanımlanıyor. Yani bütün hazırlılar yapılmış ve darbenin adım adım gerçekleştirilmesi için start çoktan verilmiş.
W. Çumblat, „yeniden kazanılan bağımsızlığın yeni tarihi bir adımı“ndan bahsediyor ve „hizbulla da dahil“ bütün tarafların katıldığı bir geçiş dönemi hükümetinin kurulmasını talep ediyor. Bu açıklamasından bir kaç gün önce Çumblat, Amerikan Dışişleri bakanlığı sorumlularından David Satterfiel ile görüşmüştü.
Amerikan emperyalizmi „terörizme karşı savaş“ına paralel olarak BOP çerçevesinde Arap ülkelerinde „daha çok demokrasi“ kampanyası da yürütüyor. Ortadoğu’yu tamamen kendi çıkarı doğrultusunda yeniden yapılandırmak isteyen Amerikan emperyalizmi, bir çok Ortadoğu ülkesinde iktidar değişimi talep etmektedir. Bu ülkelerin başında Suriye, Lübnan, İran, S. Arabistan ve Mısır gelmektedir. Bu amaçla hazırlanmış olan „A Clean Break“teki tezlerde savaş naraları da atılmaktadır.
Amerikan jeopolitikacısı Zbigniew Brzezinski de dersini almışa benziyor. Bu bay, 2004’te, İran’ın savaş yoluyla tahrip edilmesini savunanlara karşın bu ülke ile „on yıllardan beri gergin olan ilişkilerin bir ölçüde de olsa normalleştirilmesi“ gerektiğini savunmuştur. Bu jeopolitikacının görüşleri C. Rice tarafından uygulanmaktadır. Bilindiği gibi bu bayan Polonya ve Ukrayna’nın yeniden yapılanmasında önemli bir rol oynamıştı. 1989/1990’da revizyonist blokun yıkılması örnek alınmıştı. Şimdi aynı taktik „daha fazla demokrasi“ talebiyle Ortadoğu’da uygulanmaya kondu. Amaç Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki çıkarlarının –enerji; petrol, doğal gaz- korunması ve jeostratejik önemi olan bu Arap ülkelerinde Amerikan hegemonyasının pekiştirilmesi ve onun mevcut ve potansiyel rakiplerinin bu bölgede tutunmalarının engellenmesidir. Bu anlamda Lübnan „barışçıl devrim“in gerçekleştirilmek üzere olduğu ülkedir.
Eski Başbakan Hariri’nin öldürülmesinde ABD, Suriye’yi sorumlu göstermiştir. Aslında hiçbir zaman Suriye’ye karşı olmayan Hariri, gerçek anlamda ve siyasi olarak da bir Ortadoğu tüccarıydı ve bu anlamda Suriye ile işbirliği içindeydi. Mayıs 2005 seçimlerinde de en güçlü adaydı. Ama Hariri, Lübnan’daki statüko’yu değiştirecek güçte değildi. Mevcut yapının değişmesini ise muhalefet ve Amerikan emperyalizmi, dolayısıyla da İsrail istiyordu.
Bu nedenle Çumblat’ın, Fransa’da sürgünde olan eski generali, Hristiyanların önderi olarak ülkeye dönmesi için zorlaması boşuna değildi. Bu generalin geri dönmesini Vatikan da istiyordu. Bu zorlamalar karşısında Auon, „insanları davamızın doğruluğu konusunda ikna etmek için 15 sene kaybettik“ diye geri dönme ve seçimlerde aday olma sinyalini verdi.
Sıkı ilişki içinde olduğu Amerikan emperyalizminin isteği de buydu. Amerikan emperyalizmi, İsrail’de Likud partisi çevreleri ve bazı Lübnanlı işadamları Auon önderliğinde ABD’ye bağımlı bir hükümet talep ediyorlardı. Bunun önündeki tek engel de gelecek seçimlerin güçlü adayı Hariri idi.
Bush, Lübnan için aradığı kovboyları bulmuştu ve engel ortadan kaldırıldı. Chirac da „bağımsız ve demokratik“ bir Lübnan için Brüksel’de ikna edilmişti.
Sıra Suriye’nin cenderede sıkıştırılmasına, siyasi olarak nefes almasına izin verilmemesine gelmişti. Öyle de oldu ve oğul Esat, askerlerimizi çekeriz açıklamasına yapmak zorunda kaldı.
1 Mart 2005 Salı
SAVAŞIN İKİNCİ YILINDA ULUSLARARASI DAYANIŞMA
SAVAŞIN İKİNCİ YILINDA ULUSLARARASI DAYANIŞMA
Irak'da direnenler, bütün insanlığa şu çağrıyı yapıyorlardı:
“Savaşa ve yaptırımlara karşı dünya çapında bir cephe
oluşturmanızı rica ediyoruz. Bilgili ve tecrübeli olanlar
tarafından yönlendirilen bir cephe. Reform ve düzen getiren bir
cephe. Mevcut yozlaşmış kurumların yerini alacak yeni kurumlar”
(14 Aralık 2004 tarihli açıklamadan).
24 Şubat 2005 Perşembe
Bush’un AB Ziyareti
Dışa karşı transatlantik ilişkilerinde gıpta edilecek bir iyimserlik, coşku havası yansıtılıyor. ABD Başkanı G.W. Bush, geçen Salı günü Brüksel’de NATO’yu “dünya tarihinin en başarılı ittifakı” olarak tanımladı. Avrupa, NATO’nun çabalarından dolayı yeniden birleşmiş ve bugün de barış içinde yaşıyormuş! Bu çaba, özgürlük için önemli bir adımmış ve 26 NATO ülkesi arasında da sağlıklı bir diyalog varmış. Bunun ötesinde bugün neredeyse bütün NATO ülkeleri Irak’ta eğitim misyonuna katılıyorlarmış. Ama en büyük katkının, “oraya, Irak’a asker göndermek ve ölmek”miş.
Dış görünüş, atmosfer fevkalade. Ama meselenin özünde; ABD ve AB arasındaki ilişkilerde olumlu bir gelişme yok. Her iki taraf da görüşlerinde ısrarlı. Avrupa kamuoyuna belli bir yumuşamanın olduğunu yansıtmak demagojiden başka bir şey değil.
NATO’nun eski Genel Sekreteri ve bugün de AB’nin Dış Ve Güvenlik Politikası Yüksek Komiseri olan J. Solana, namı diğer „Mr. GASP“, ABD ve AB arasındaki sorunları ve çelişkileri en iyi tanıyan adreslerden birisi. Pazartesi günü „International Herald Tribune“de yayımlanan bir söyleşisinde „Mr. GASP“, oldukça kötümserdi. Sadece Irak ile ilgili olarak değil, genel olarak, „transatlantik ortaklığının yeteneklerinden“ şüphe ediyordu. İran sorununda bir sonuca varılacağından şüphe ediyordu. Öyle ki, „ortaklığı“ güçlendirmek için, kendisine şaşkın şaşkın bakan Amerikalılara „erken uyarı sistemi“ kuralım önerisi yapıyordu.
AB’nin dış politikasını dillendiren Solana’ya göre AB açısından Irak sorunu henüz sonuçlanmamıştı. ABD’nin tavrından dolayı, Ortadoğu’da hemen her devlet ve hükümet başkanının „panik“ içinde olduğunu vurguluyordu.
Amerikan emperyalizminin sözcüleri NATO’yu Amerikan çıkarları için „daha güçlü, daha yararlanabilinir ve daha aktif“ konuma getirmek isterlerken, AB’nin sözcüleri „ortaklığın“ kurallarına riayet edilmesini umuyorlar.
Bush, bu ziyaretinde bir tarafta İran sorununda diplomasiye önem vereceklerini açıklarken, diğer taraftan da İran ve Suriye’ye saldırıda yer alacak Cowboy ülkeler arıyor, Avrupalı dostlarını yokluyor.
Amerikan emperyalizminin BOP anlayışı, bunun bir parçası olarak İran’a saldırı planları, 1996’da hazırlanan savaş senaryosuna tamı tamına uymaktadır. „Temiz Bir Kopartma: Bölgenin Güvenliği İçin Yeni Bir Strateji“ adı altında bugünkü ABD Başkan yardımcısı D. Cheney ve R. Perle, D. Feith ve D. Wurmer’in katılımıyla hazırlanan stratejiye göre Ortadoğu’nun altı üstüne getirilecek; Amerikan emperyalizmine, Amerikan çıkarlarına düşman tavır alan rejimler ve bu çıkarların gerçekleştirilmesinde yeteneksizlik sergileyen „dost“ rejimler de devrilecek. Bu stratejide İsrail’e büyük görevler düşmekte. İsrail-Filistin görüşmeleri (Oslo) kesilecek, İsrail, Irak, İran, Suriye’ye düzenlenecek saldırlar ve işgalle bu ülkelerde rejim değişikliği sağlanacak. Bu stratejiye göre şimdi sırada İran ve Suriye var.
AB’nin Amerikan emperyalizminin askeri yetenekleri ve imkanları karşısındaki ezilmişliği; ABD-AB arasındaki güç dengesinde ABD’nin ağırlığı Jacques Chirac gibilerini yaltakçılık yapmaya yöneltiyor. ABD ile ortak bir açıklamaya Bush’un evet demesi başlı başına bir başarı olarak Avrupa kamuoyuna yansıtılıyor. Bush ise, Jacques Chirac’ı çiftliğinize davet edecek misiniz sorununa „iyi bir Cowboy arıyorum“ diye cevap veriyor.
Evet burjuva diploması ikiyüzlülüğü Avrupa kamuoyunun bir kısmında ABD ve AB arasındaki rekabetin “dostluk”, “ortaklık” ilişkisi olarak algılanmasına hizmet edebilir. Ama Amerikan emperyalizmi, savaş ve işgal çizgisinde devam etmeye kararlı olduğunu göstermektedir. Bu tavır karşısında AB ve önde gelen emperyalist ülkeleri çaresizlik sergilemekten öte bir şey yapacak durumda değiller.
Amerikan emperyalizmi jeopolitikasının temel özelliklerinden birisi, 21. yüzyılda, en azından bu yüzyılın ilk yarısına kadar yegane dünya hegemon gücü olarak kalmak için mevcut ve potansiyel rakiplerin gelişmesini, ABD ile hesaplaşacak derecede güçlenmesini engellemektir. Bu nedenle ABD, bir taraftan erken davranarak stratejik alanları işgal ediyor, rakiplerini bu alanlardan dışlıyor, diğer taraftan da kendi çıkarları için savaşacak Cowboy’lar arıyor. Amerikan emperyalizmi, AB’yi de Cowboy olarak görüyor, en azından Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ı böyle görüyor.
2004 yılının sonunda Time dergisi Bush’u „2004 yılının adamı“ seçti. Bush, „tavizsiz önderlik stili“nden dolayı yılın adamı seçilmiş. 1938’de de Hitler yılın adamı seçilmişti. Her ikisinin belirgin özelliği, ortak yönü, işgal ve dünya hegemonyası için savaştı. Hitler’in sonu biliniyor. Bush’un akıbetinin ne olacağı henüz bilinmiyor, ama Irak halkının direnişi bu akıbetin nasıl olacağını gösteriyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)