deneme

31 Mayıs 2007 Perşembe

ORTA ASYA ENERJİ KAYNAKLARI ÜZERİNE EMPERYALİSTLER ARASI REKABET






Dünyaya hakim olmak için Orta Asya’ya hakim olmak, emperyalizmin bütün tarihi boyunca geçerli jeopolitika oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra emperyalist ülkeler gözlerini Orta Asya’nın enerji zenginliğine dikmişlerdi ve bu jeopolitikanın gerçekleştirilmesi için başta ABD olmak üzere AB, Rusya ve Çin acımasız bir rekabet içindeler. Önemli olan, bu bölgenin enerji zenginliklerini kontrol etmek, rakipleri bölgeden uzak tutmak ve böylece dünya enerji sorununda dikte edici bir konumda olmaktır.

Bölgedeki (Hazar Havzası) petrol ve doğal gaz üretimi şu veya bu şekilde uluslararası tekeller tarafından paylaşılmıştır. Bugün üretim üzerine rekabetin yerini, ürünlerin dünya pazarlarına taşınması için gerekli boru hatları üzerine rekabet almıştır. Enerji zengini Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Azerbaycan, bu zenginliklerini ancak başka ülkelerden gecen boru hatlarıyla dünya pazarlarına taşıyabiliyorlar. Dünya pazarlarına enerji sevkiyatı koridorları üzerine rekabet bütün şiddetiyle sürmektedir. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı dışında bu alanda gerçekleştirilmiş başka bir proje henüz yok. Kazakistan’dan Çin’e ve oradan da Japonya’ya ulaşması gereken hat bir projedir. Afganistan üzerinden Hint Okyanusu’na inmek de bir projedir. İran üzerinden dünya pazarlarına açılmak da bir projedir. Karadeniz üzerinde Bulgaristan’a, oradan da dünya pazarlarına ulaşma da bir projedir. Reel olan, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ve Rusya sınırları içinde geçen boru hatlarıdır.

Rusya, bölgede çıkartılan petrol ve doğal gazı kendi topraklarından geçe boru hatlarıyla dünya pazarlarına taşımak için kıyasıya rekabet etmektedir. Böylece dünya enerji politikasını kontrol etmek ve yönlendirmek için önemli bir konuma sahip olmayı hesaplamaktadır. ABD ve AB, bölgeden dünya pazarlarına enerji sevkiyatı konusunda Rusya’ya bağımlı olmak istemediklerinden, Rusya’yı dışlayan alternatif boru hatları üzerine projeler üretmekteler. 

Rusya, 18 Mayısta gerçekleştirilen AB-Rusya zirvesinin hemen öncesinde Kazakistan ve Türkmenistan ile 12 Mayısta imzaladığı anlaşmayla AB ve ABD’nin Orta Asya enerji politikasına önemli bir darbe vurdu. Eylülde nihai şeklini alacak anlaşmaya göre Kazak ve Türkmen petrol ve gazı yeni yapılacak boru hatlarıyla Rus enerji ağına bağlanacak.

11-13 Mayısta petrol ve gaz üreten Hazar Havzası ülkeleriyle AB temsilcileri Polonya’nın Krakau şehrinde enerji zirvesinde bir araya gelmişlerdi. Açık ki, Rusya’ya karşı olan bu zirvede AB’nin amacına ulaşamaması için Putin’in daha öncesinde Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ı ziyaret etmişti. Bu ikna turunda Putin kısmen de olsa amacına ulaştı. 

Polonya’daki bu zirveyle AB, Rusya ile görüşmelerde ve Hazar Havzasında kendi çıkarlarını teminat altına almada önemli bir koza sahip olmayı hedeflemişti.  AB, elde edeceği güçlü pozisyondan hareketle Rusya ile nispeten sağlıklı bir enerji sevkiyatı üzerine anlaşabileceğini umuyordu. Bunu yapabilmek için AB, Rusya’ya ticaret alanında bazı tavizler de vermeye hazırdı.
Rusya’nın, kendinden emin enerji politikası, petrol ve gazı, Ukrayna, Beyaz Rusya ve Litvanya’da olduğu gibi politikada koz olarak kullanması, Rusya’dan enerji temini konusunda AB’yi oldukça tedirgin ediyor. AB, Rusya’nın bu politikasını kendi enerji çıkarları için açıktan bir tehdit olarak algılamaktadır.

Enerji alanında Rusya’ya bağımlılığını azaltmak amacıyla AB, Orta Asya ülkeleriyle enerji alanında ilişkilerini kapsamlaştırmak ve derinleştirmek istiyor. AB’nin bu planını boşa çıkartmak, Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan gibi ülkelerin AB enerji projelerine katılmalarını engellemek için Rusya da elinden geleni yapıyor. Putin’in bu alandaki son atağı, ne denli sonuç alıcı olunduğunu da göstermektedir.

Rusya’nın Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan ile enerji sevkiyatı üzerine anlaşması, onu, Avrupa ve de dünya pazarlarına petrol ve gaz ihracı konusundan oldukça güçlü bir konuma getirecektir. Rakiplerine kendi koşullarını dayatacak durumda olacaktır.  Rusya-Türkmenistan-Kazakistan arasındaki bu anlaşmaya göre bu ülkelerin doğal gazının Rusya üzerinden dünya pazarlarına sevkiyatı durumunda, ABD ve AB’nin, Rusya’yı dışlayarak Azerbaycan’dan Gürcistan üzeri Ceyhan’a ulaşacak doğal gaz boru hattı projesi anlamsızlaşacaktır.   Rusya Enerji Bakanı V. Kristenko, 12 Mayısta yaptığı bir açıklamada bu projenin öldüğünü söylüyordu. Ama diğer taraftan unutulmaması gereken şudur ki, ABD ve AB’nin, kendileri için oldukça önemli olan bu bölgeden kolay kolay çıkmayacaklardır, Rusya’nın bu atağına bir şekilde cevap vereceklerdir. İşletmeye açılan Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol hattının yanı sıra gaz hattının da inşa edilmesi için rekabeti sürdüreceklerdir. Enerji politikasında Rusya’yı zayıf düşürmek için bu hat, ABD ve AB açısından oldukça önemlidir.
Diğer taraftan Türkmenistan ve Kazakistan, Rusya ile anlaşmışlardır, ama boru hattı konusunda ABD ve AB’ye kapıları açık tutmaya da devam ediyorlar.

Petrole gelince: Rusya, Yunanistan ve Bulgaristan arasında 13 Martta imzalanan anlaşmaya göre, Rusya tarafından, Karadeniz kıyısındaki Novorosiysk ve Tuapse limanlarından tankerlerle Karadeniz üzerinden Bulgaristan’ın Burgaz limanına taşınacak petrol buradan Yunanistan’ın Aleksandropolis (Dedeağaç) limanına pompalanacak ve böylece dünya pazarlarına sürülecek. Rusya, bu boru hattını (Trans Balkan Boru Hattı) daha 1994’te önermişti. 2010’da tamamlanması planlanan bu hatla Rus petrolü Türkiye’yi (İstanbul boğazını) dışlayarak Akdeniz’e ulaştırılacak.

İnşa edilmesi durumunda bu hat üzerinde Rusya söz sahibi olacak: Kurulacak işletmede sermayenin yüzde 51’i Rusya’ya ait olacak. Geriye kalan sermayede Bulgaristan ve Yunanistan eşit paylara (yüzde 24,5) sahip olacaklar.

Sermaye çoğunluğunun yanı sıra Rusya, hattın altyapısını da (pompa istasyonları, depolar, liman işleri vs.) kontrol edecek.

Burgaz-Dedeağaç petrol boru hattı, Putin’in Rusya’yı „enerji süper gücü“ yapma planının bir parçasıdır. 2005’te açıkladığı bu doktrine göre Rusya, kendi petrol ve gaz ihracatını ve Rus petrol ve gaz hatlarına bağlanacak Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan petrol ve gazını dünya çapında jeopolitik çıkar sağlamak için kullanacaktır. Rusya, bu olanaklarını kullanmanın yanı sıra, enerji şirketlerini de satın alarak veya onlara ortak olarak dünya enerji politikasında belirleyici güç olmayı amaçlamaktadır.

Nasıl ki, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı Amerikan emperyalizminin, Türkiye ve Azerbaycan’ın çıkarlarına tekabül ediyorsa, Amerikan emperyalizminin engellemeye çalıştığı, ama başarılı olamadığı Trans Balkan Boru Hattı da Rusya’nın jeopolitik çıkarlarına tekabül etmektedir.

Rusya’nın bu doktrinini gerçekleştirmesi önünde en büyük engel Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattıdır.   Bu hat, Orta Asya ve Hazar Havzası petrolünü Rusya’yı dışlayarak dünya pazarlarına ulaştırmaktadır. Ama bu hattın gerçekten karlı olabilmesi için sevk edilen mevcut petrol miktarı yeterli değildir. Hattın karlı olabilmesi için özellikle Kazakistan’ın petrolünü bu hatta vermesi gerekmektedir. Bunun gerçekleştirildiği durumda Orta Asya ve Hazar Havzası petrolünü dünya pazarlarına ulaştıran rota önemli ölçüde Bakü-Tiflis-Ceyhan lehine değişmiş olacaktır. Bu durumda bölge üzerinde Amerikan emperyalizminin nüfuzu devasa boyutlarda artacaktır. Başta Rusya olmak üzere, AB ve Çin, böyle bir imkânı Amerikan emperyalizmine vermemek için Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına olumsuz bir yaklaşım sergilemekteler. Özellikle AB, bir taraftan Rusya’nın bölgedeki politikasını Amerikan emperyalizmine karşı desteklerken, diğer taraftan da kendi etkisini artırmaya çalışmaktadır. AB’nin enerji alanında bölge ülkeleriyle ilişkileri bu doğrultuda ilişkilerdir.

Rusya’nın enerji politikasında attığı son adımların ABD, AB ve Türkiye açısından bazı sonuçları şunlar olabilir:
·        Putin, Orta Asya ziyaretleri sonucunda Kazakistan’ı,  Burgaz-Dedeağaç Hattına petrol vermesi için kısmen de olsa ikna etmiştir.  Kazakistan’ın bu hatta petrol vermesi Bakü-Tiflis-Ceyhan Hattını önemsizleştiren bir faktör olara görülmelidir. Bu, ne ABD’nin ne AB’nin ve ne de Türkiye’nin çıkarınadır. Burgaz-Dedeağaç hattının inşası durumunda daha proje aşamasında olan Samsun-Ceyhan, ölü doğmuş olur. 
·        Rusya-Kazakistan-Türkmenistan arasında varılan anlaşmaya göre gazın Rusya üzerinden dünya pazarlarına taşınması Türkiye’nin Avrupa karşısında enerji köprüsü olma hevesini kursağında bırakacak; Trans-Hazar Doğal Gaz Boru Hattı Projesinin(Nobucca hattı) gerçekleştirilmesi ertelenecektir.   Türkiye ve AB’nin umut bağladığı bu proje tamamıyla gözden çıkarılmasa da en azından Rusya karşısında rekabet gücünü önemli ölçüde yitirmiş olacaktır. Anlaşılan o ki, Rusya-Kazakistan-Türkmenistan arasındaki doğal gaz boru hattının inşası durumunda bu proje ancak siyasi nedenlerden dolayı inşa edilebilir.   
·        Özbekistan şimdiye kadar Orta Asya’daki enerji oyununa pek katılmadı. Doğal gaz kaynakları bakımından Türkmenistan’a yakın miktarda rezervlere sahip olan Özbekistan’ın, 11 Eylülden sonrası ABD ile geliştirdiği “sıcak” ilişkilerini sonlandırdığı için enerji naklinde Rusya’dan başka bir alternatifi yoktur.   Bu nedenle Rusya ile imzaladığı enerji anlaşmaları gereği zengin Şahpatı doğalgaz yataklarını 15 yıllığına Rusya’nın kullanımına vermiştir. Mevcut Rusya-Özbekistan ilişkileri, ABD ve AB’nin Özbekistan’dan da dışlandığını göstermektedir. 
·        Rusya, petrol çıkarımı ve ihracatı bakımından dünya sıralamasında S. Arabistan’dan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Bunun ötesinde dünya doğal gaz rezervlerinin üçte birini kontrol etmektedir. Putin önderliğinde Rusya’nın yeni jeopolitik doktrininin ekonomik temelini dış ticaretten elde edilen artı oluşturmaktadır. Bu miktar son yıllarda 100 milyar doları aşmıştır. Bu petrol gelirini Rus emperyalizmi, „enerji süper gücü” olmak için kullanmaktadır.
·        Rusya’nın siyasi alanda da uluslararası politikada güçlenmesinin diğer nedeni de jeopolitika üretme yeteneği olan diğer emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerden yararlanmasını bilmesidir. Enerji alanında Rusya’ya oldukça bağımlı olan; petrol ihtiyacının yüzde 30’unu ve doğal gaz ihtiyacının da yüzde 40’ını Rusya’dan sağlayan AB’nin korkusu, Hazar Havzası ve Ortadoğu petrol ve doğal gazının tamamen Amerikan emperyalizminin kontrolüne geçmesidir. Bu taktirde ABD’inin bu gücünü kendine karşı kullanacağından hareketle AB, istemese de Rusya’nın ABD karşısındaki kimi politikalarına destek sunmaktadır.  Bu da son kertede Rus emperyalizmini uluslararası politikada güçlü kılan faktörlerden birisi olmaktadır. Bunun ötesinde potansiyel dünya gücü olarak Çin ve Hindistan ile ilişkiler de Rus emperyalizminin görece güçlenmesinde belli bir rol oynamaktadır.   
·        Açık ki Amerikan emperyalizmi Avrasya jeopolitikasından vazgeçmeyecektir. Ne de olsa 21. yüzyılın en azından yarısına kadar dünya hegemon gücü olarak kalmayı amaçlayan ABD, bunun gerçekleştirilmesinin Avrasya üzerine hâkimiyetten geçtiğini bilmektedir. Bu nedenle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Avrasya’da elde ettiği, ama son dönemde kaybettiği konumlara yeniden gelmek için savaş da dâhil her yola başvuracaktır. 

25 Mayıs 2007 Cuma

AB-Rusya Arasındaki Düello!


 
Bu toplantının başarılı olmayacağı önceden belliydi. Taraflar toplantıya adeta kılıçları kuşanarak gelmişlerdi. Herhangi bir durumun birikmiş sorunların; aralarındaki emperyalist rekabetin dile getirilmesinin vesilesi olacağı biliniyordu ve öyle de oldu. A. Merkel ve W. Putin, insan hakları, gösteri özgürlüğü konusunda yüzsüzlüklerini sergilemede birbirleriyle yarıştılar. Hele Merkel, Almanya’nın G8 toplantısı öncesinde evleri basan, “potansiyel terörist” diye insanları tutuklayan, toplantı alanının fethedilemez kaleye çeviren uygulamaları bilinirken, demokrasi havarisi kesilmesi, iki yüzlülükte “çukur” olmanın açık ifadesiydi. Samara’daki (Rusya) toplantıda Rusya Devlet Başkanı W. Putin, AB adına J. M. Barroso ve AB dönem başkanı ve Almanya Başbakanı A. Merkel arasındaki karşılıklı hakaret boyutlarına varan söz düellosu taraflar arasındaki ilişkilerin hangi düzeyde olduğunu göstermektedir.

Rusya ile AB arasında Samara’da 18 Mayısta gerçekleştirilen zirvede AB, umduğunu bulamadı. Ötesinde bu toplantıda Putin, Rus emperyalizminin neye muktedir olduğunu AB’ye gösterdi. AB ile Rusya arasındaki mevcut çelişkiler ve Rusya karşısında tavır konusunda AB-içi çelişkiler, AB ile Rusya arasındaki çelişkilerin kapsamlaşmasına ve derinleşmesine neden olmaktadır. Toplantı sürecinde diplomasi boyutlarını aşan söz düellosu bunu göstermektedir.

AB’nin Rusya karşısından bütünlüklü bir duruşundan da bahsedilemez. 2004’de AB üyesi olan doğu Avrupa ülkeleri, Rusya karşısından düşman tavırlarını gizleme gereği bile duymuyorlar. Bu ülkeler, Rusya’nın kendilerine karşı uyguladığı politikaya tepki gösteriyorlar ve aynı zamanda AB politikasını belirlemede önemli rolü olan Almanya’nın, AB’nin Rusya politikasını kendi çıkarına göre yönlendirmesinden de oldukça rahatsız oluyorlar ve bu politikadan Almanya’nın yararlandığını da dillendiriyorlar.

Rusya, Sovyetler Birliği’ne bağımlı olan şimdiki AB ve NATO üyesi orta ve doğu Avrupa ülkelerini, kendi hâkimiyet alanı içinde görmekte ve bu ülkelerin ABD ve AB ile ilişkilerini Rusya’yı çembere alma politikasının bir parçası olarak değerlendirmektedir. Buna bağlı olarak Rusya’nın ABD ve AB karşısındaki saldırgan politikasında ABD’nin, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde konuşlandırmayı planladığı ve bu ülkelerin de kabul ettiği füze sistemi planı önemli bir rol oynamaktadır. AB içinde Almanya ve Fransa, ABD’nin bu planı karşısında homurdanırken, AB’nin ve NATO’nun orta Avrupa’daki yeni üyelerinin Amerikan militarizmine bağımlılığı AB açısından tahammül sınırlarını zorlayacak boyutlara vardı. Açık ki, Rusya ile AB arasındaki mevcut çelişkilerin ötesinde ABD-Rusya arasındaki füze sistemi, AB ile Rusya arasındaki çelişkilerin daha da derinleşmesine neden oldu ve AB, kendini ABD ile Rusya arasındaki cephenin ortasında buldu.

Rusya, AB’nin ve ABD’nin enerji politikasına en büyük darbeyi Rusya-Kazakistan ve Türkmenistan arasında Rusya enerji ağına bağlanan petrol ve gaz boru hattı anlaşmasını imzalamakla vurdu. Böylece Hazar Havzası enerji kaynaklarını kontrol etmek isteyen ve bu enerjinin Rusya topraklarını dışlayan hatlarla dünya pazarlarına sevk etmek için çaba harcayan ABD ve AB büyük bir yenilgi aldı.

Almanya, kendi AB-Başkanlığı döneminde Rusya ile Ortaklık ve İşbirliği Anlaşmasını yenilemenin temellerini bu zirvede atmayı planlamaktaydı. Her iki taraf arasındaki ekonomik ilişkilerin boyutları göz önünde tutulursa, on seneden beri Rusya ile AB arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkileri düzenleyen bu anlaşmanın yenilenmesinin AB açısından ne denli önemli olduğu görülür. Rusya, ihracatının yarısını AB ile yapıyor ve AB de petrol ve gaz ihtiyacının yüzde 25’ini Rusya’dan temin ediyor.

Her şeye rağmen Putin ve Merkel, AB ve Rusya arasındaki stratejik Ortaklık Anlaşmasını kapsamlaştırmaktan yana olduklarını dile getirdiler. Öyle ki, Merkel, “Rusya ile “stratejik işbirliği konusunda çok büyük bir uyumluluk” içinde olduklarını ve toplantıda her şeyi açıkça konuşmanın “büyük bir değer” olduğunu açıkladı. Bu sözler, ‘birbirimize söyleyeceğimizi söyledik, şimdi biraz soluk alalım’dan başka bir anlam taşımamaktadır. Çünkü AB ile Rusya arasındaki sorunlar, Ortaklık Anlaşması ilişkileri sürecinde oluşan ve tartışmalarla giderilecek boyutta olan sorunlar değil. Bu sorunlar, rekabet eden emperyalist ülkeler; ABD-AB-Rusya arasındaki çelişkilerin açık ifadesidir. Samara toplantısında da görüldüğü gibi, bunlar artık üstü diplomasi diliyle de örtülemeyecek sorunlardır. 

1 Mayıs 2007 Salı

TÜRKİYE’DE İŞÇİ SINIFI


TÜRKİYE’DE İŞÇİ SINIFI

Kapitalist birikimin genel yasası ve işçi sınıfının durumu
Marks’ın kapitalist birikimin genel veya da mutlak yasası tanımlamasında kapitalist birikimin antagonist karakteri çok açık bir şekilde görülmektedir (1): Kapitalist birikimin mutlak, genel yasası, bir dizi önemli sosyo-ekonomik bağlamları içerir. Bunlardan birisi(2), sermaye ve ücretli işin birbirini karşılıklı koşullandırmasıdır. Sermeyenin büyümesi (sermaye birikimi), işçi sınıfının büyümesine; sayısal olarak artmasına kaçınılmaz olarak neden olur. Böylece sermaye birikim sürecinde bir taraftan sermaye giderek artarken ve daha az sayıda kapitalistin elinde toplanırken, diğer taraftan da çalışabilir nüfusun giderek artan bir kısmı, yani çoğunluğu işçiye dönüşür. Sermaye birikimi ve çalışabilir nüfusun sınıfsal ayrışımı ve kutuplaşması bir madalyonun iki yüzüdür. Bu iki yüz arasında diyalektik bir bağ vardır.

22 Nisan 2007 Pazar

Afganistan Direnişi


 
Afganistan’da 18., 19. ve 20. yüzyıllarda dönemin hakim güçleri arasında oynanan „büyük oyun“ 21. yüzyılın başında tekrarlanıyor. Afgan halkı, ülkenin stratejik konumundan ve dolayısıyla jeopolitik öneminden dolayı sürekli, „büyük oyunculara” karşı bağımsızlığı için mücadele etmek zorunda kalmıştır. Rusya ile İngiltere arasındaki rekabetin bir sonucu da Afganistan’ın işgal edilmesi olmuştu. Afganistan, 20. yüzyılın son çeyreğinde Sovyet sosyal emperyalizmi ile Amerikan emperyalizmi arasındaki rekabetin bir sonucu olarak Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişti. Sovyet işgaline karşı direnen Afgan halkı, Sovyet işgalcilerini ülkeden kovdu ve kukla rejimini de yıktı. 21. yüzyılın başında ise Afganistan, 11 Eylül saldırısı bahane edilerek ABD tarafından NATO aracılığıyla işgal edildi. Sanıldı ki, Afgan halkı bu işgale boyun eğecek, kendini Taliban rejiminden “kurtaran” işgalcileri selamlayacak.

Afgan halkı teslimiyeti değil, direnişi seçti. Afganistan direnişi, işgalciler için önemli bir sorun olmaya başladı. Beş yıllık işgal ve buna karşı mücadeleden sonra Afganistan’da direniş yeni bir sürece girmektedir. Bu süreç, direnişi bütün ülke sathına yayma ve küçük gruplarla saldırı yerine büyük formasyonlarla saldırma ve kurtarılmış bölgeler oluşturma aşamasıdır. Direniş, bölgesel olmaktan çıkmakta, ulusal çapta sürdürülen bir ayaklanma aşamasına girmektedir. NATO’nun Afganistan’daki komutanının direnişin ülkenin Kuzeyinde de yayılması olasılığından bahsetmesi boşuna değil. Bu, işgalci güçlere karşı sürdürülen bir ulusal kurtuluş mücadelesidir. Direnişçilerin Pakistan’dan gelerek eylemler düzenledikleri ve sonra geri döndükleri de gerçeği yansıtmamaktadır. Artık direnişçi güçlerin ülkede konuşlanacak ve mücadele edecek derecede güçlenmiş olduğu gerçeğin işgalciler bile inkâr edemiyorlar. Kukla rejimin başı Karzai’nin direnişçilerle görüşme trafiğini başlattığını açıklaması bu gerçeğin bir ifadesidir.

Irak direnişiyle karşılaştırıldığında Afganistan direnişi, uluslararası alanda gereken desteği, dayanışmayı görmemektedir. Bu da Taliban’ın ideolojik duruşuyla açıklanmaktadır. Afganistan direnişi söz konusu olduğunda İslam motifi daha ziyade önplana çıkartılıyor. Aynı ideolojiden güçlerin Irak direnişinde de yer aldıkları görmezlikten geliniyor. Öyle ki, Afganistan’da direnişe Taliban güçlerinin önderlik etmesi ile Irak’ta direnişe yine İslami güçlerin ve Baascıların önderlik etmesi arasında sanki çok önemli bir fark varmış gibi hareket edilerek, Irak direnişinin yanında yer alınırken, Afganistan direnişi ya geçiştiriliyor ya da reddediliyor. Bunu yapanlar da kendilerini “sol”, “komünist”, “Marksist-Leninist” olarak tanımlayanlardır. Dahası, Afganistan işgalini „medeniyetin savunulması“ diye destekleyenler de var. Bunlar, bu ülkede sürdürülen emperyalist savaşı, nihayetinde tarihsel olarak “ileri” bir adımdır diye destekliyorlar. Yani Amerikan emperyalizminin bu ülkeye “demokrasi” götürdüğüne inanılıyor.

Sol geçinen hareketlerin çoğunluğu Taliban rejimini gerici olarak niteliyor, Afganistan’a saldırıyı emperyalist bir saldırı ve savaşı da emperyalist bir savaş olarak tanımlıyor. Bu doğrudur. Ama bu savaşla herhangi bir şekilde ilgilenmek, ilişkilenmek istemiyorlar. Bunlara göre Afganistan’da sürdürülen savaş, ortaçağ ile emperyalizm arasındaki bir savaştır. Bu savaşta tarafsız kalmak tercih ediliyor ve eylemlerde –kongrelerde, bildirilerde, savaş karşıtı gösterilerde „Dünya çapında barış ve adalet“, „Savaş durdurulsun“, „Hemen barış“ gibi sloganların gölgesinde tarafsızlık ilan ediliyor. Bu türden tavırlar tabii ki, pasifizmle oldukça uyumluluk içinde olan tavırlardır.

Böylesi tarafsızlığı yetersiz bulanlar da var. Bunların sorunu da Taliban yanlısı gözükmeden Afganistan’daki savaşa karşı gelmek, Amerikan emperyalizminin savaş politikasına karşı tavır alabilmektir. Bu bulmacanın yegâne çözümü de „ilerici güçler“ bulmaktır; Afganistan’da savaşa karşı gelmenin, Amerikan emperyalizminin savaş politikasını mahkûm etmenin ve aynı zamanda Taliban ve direniş ile ilişkilenmemenin veya ilişkilendirilemeyecek bir politika izlemenin yegâne yolu, kendi „ilerici güçler“ini desteklemekten geçmektedir. Bu görüşte olanların „ilerici güçleri“, Afganistan’da „ulusal ve sosyal mücadeleyi yükseltecek“ kadar güçlenmişler. Bu nedenle de „Afganistan halkının kurtuluş mücadelesini desteklemek“ için çağrı yapılabilirmiş ve „ABD’ye hayır, Taliban’a hayır, özgür Afganistan“ denebilirmiş.

Hangi „ilerici güçler“den bahsedildiği bilinmez. Açık ki, Afganistan’da tanımı yapılmayan „ilerici güç“ bulmak, emperyalist savaşa ve işgale karşı İslami motifin ağır bastığı direniş karşısında durumu kurtarmaya yaramaktadır. Deniyor ki, Afganistan’da bir tarafta Taliban’ın temsil ettiği ortaçağ karanlığı ve diğer tarafta da emperyalist işgal söz konusudur. Burada tarihsel ilericiliğin (yani burjuvazinin) gericiliğe, işgale karşı mücadelesi söz konusu değildir. Öyleyse her iki tarafın da kendi perspektifi bazında gerici olduğu bu savaşta ve direnişte „taraflı“ olmanın gereği de yoktur. Mesele bu kadar basit!
Aynen Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da direniş, uluslararası çapta antiemperyalist mücadelenin bir bileşenidir. Direniş önderliğinin ideolojik yapısı yanıltıcı olmamalıdır. 1919’da Afgan Emiri’nin İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesi ile bugünkü direnişçilerin emperyalist işgale karşı mücadelesi arasında zamandan öte pek bir fark yoktur.

Afgan Emiri’nin Afganistan’ın bağımsızlığı için mücadelesi, Emir’in ve yandaşlarının kraliyetçi niteliğine karşın, nesnel olarak devrimci bir mücadeleydi. Çünkü bu mücadele emperyalizmi zayıflatıyor, parçalıyor, baltalıyor”. Bugün de Afganlı direnişçilerin mücadelesi, onların ideolojik niteliğine karşın nesnel olarak emperyalizme, başta da Amerikan emperyalizmine darbeler vuruyor, dünya çapında emperyalist tahakkümü zayıflatıyor, dünyayı çıkarları temelinde yeniden paylaşmak isteyen emperyalist güçlere bu işin kolay olmayacağını, her onurlu halkın ulusal bağımsızlık için direneceğini gösteriyor.


12 Nisan 2007 Perşembe

BÜYÜYEN EKONOMİ, İŞSİZLİK VE YOKSULLUK





Ekonominin durumu açısından burjuvazinin keyfine diyecek yok. Geçen hafta burjuva basında ekonominin gelişmesi son veriler ışığında değerlendirildi. 

Devlet Bakanı Ali Babacan’ın yaptığı değerlendirmeye göre ekonomi son 20 çeyrekte kesintisiz büyümüş. 2006 yılında büyüme oranı yüzde 6 ve 2003-2006 döneminde de ortalama büyüme oranı yüzde 7,3 olarak gerçekleşmiş. Bu verilerle Türkiye yeni bir rekora imza atmış.  

Özel sektörde yatırımlar, 2002’de 20,6 milyar dolar iken 2005 yılına göre 2006’da reel olarak yüzde 17,4 artarak 66,9 milyar dolara çıkmış.  

Kişi başına ulusal gelir 2002'de 2 bin 598 dolardan 2006'da 5 bin 477 dolara yükselmiş.  
Ulusal gelir ikiye katlanmış. GSMH, 2002’de 181 milyar dolardan 2006’da 399 milyar dolara çıkmış.

Cari açıkta olumlu gelişmeler olmuş. Ekonominin büyümesinden dolayı cari açığın GSMH'ya oranı yüzde 7,9’a düşmüş.  

2007 itibariyle ilk üç ayda doğrudan yabancı yatırım miktarı 12 milyar doları geçmiş.
Borç stoku azalmış.   Borçların GSMH'ya oranı yüzde 44,8’de kalmış. Borç stoku içinde dış borçların oranı 2002'de yüzde 32,2’den, 2006'da yüzde 5,2’ye düşmüş.  

2007 itibariyle Türkiye'nin toplam dış borç tutarı 206,5 milyar dolar olarak gerçekleşmiş. Bu miktarın 121 milyar doları özel sektörün ve geriye kalanı da kamunun borçlarıymış.

Tabii hükümet ekonomik göstergelerdeki bu olumlu gelişmeyi kendi hanesine önemli bir artı olarak kaydetti ve propaganda malzemesi olarak da kullanmakta.
İnkâr edilemeyen bir gerçek de ekonominin büyümesinin her zaman işsizliğe çare olmayacağı ve toplumda zengin-fakir veya sermaye birikimi-yoksulluk arasındaki uçurumu kapatmayacağıdır. Nitekim yapılan açıklamalarda ekonomideki büyümenin istihdama pek yansımadığından bahsedilmektedir. Şüphesiz ki, ekonomideki her büyüme şu veya bu şekilde istihdama da yansır. Ama rekabet edebilmek için Türkiye gibi ülkelerde de teknolojinin yoğun bir biçimde üretimde ve dolaşımda kullanılması; daha az işgücü kullanarak üretim yapılması, ekonomi ne kadar büyürse büyüsün bu büyümenin istihdama gerçek anlamda yansımayacağını ve işsiz sayısını önemli oranda azaltmayacağını ve ekonominin krizde olduğu ve olmadığı her dönemde belli bir işsizler ordusunun var olacağını göstermektedir.

Kapitalist üretim biçimi bugünkü gelişme aşamasında, geçen yüzyılın 20’li yıllarından buyana izlenen kronik kitlesel işsizliğin artık bu üretim biçiminin nesnel bir yasası olduğunu göstermektedir. Bundan kurtuluş yok. Bu olgu, işsizlik sorununu kapitalizm koşullarında çözmeye çalışan reformist anlayışları da tamamen çürütmüştür. Ekonomik büyümeden dolayı işsizlik oranı, diyelim ki yüzde 10’dan yüzde 9’a veya yüzde 8’e düşebilir. Bu dönemde çalışma sürecine katılan yeni iş gücü sayısı da yerinde sayabilir. Böyle bir şey olmaz, ama olduğunu kabul edelim. Ama sermayeler arasındaki rekabet, daha çok ve daha modern teknoloji kullanımını sürekli kaçınılmaz kılar. Her modern teknoloji belli sayıda işçinin sokağa atılması demektir. Bu nedenle kapitalist üretim biçimi, rekabet-üretim-teknoloji-işsizlik bağlamında geriye dönüşümü olmayan gerçekliğiyle yüz yüze gelmiştir ve dolayısıyla burjuvazinin, ekonomi gelişirse işsizliğe çare bulunur savının da bir demagoji olduğu inkar edilemez olmuştur.

Ekonominin büyümesi ile işsizlik arasındaki diyalektik bağ kendini sermaye birikimi ve yoksulluk bağlamında ortaya koymaktadır.

2002 yılı başından bu yana ulusal gelir reel olarak yüzde 43 oranında artmış ve kişi başına ortalama gelir 5,500 dolara varmış.  Ama gelir dağılımında dengesizlik korkunç boyutlarda.
Yapılan bir araştırmada hane halkı aylık geliri, 300 YTL altı, 300-700 YTL, 700-1200 YTL, 1200-3000 YTL ve 3000 YTL üstü olarak belli gelir dilimlerine göre sınıflandırılıyor. Bu sınıflandırmaya göre en düşük gelir diliminde yer alanlar (ayda 300 YTL ve altında kazananlar) yüzde 16,40,   ikinci gelir diliminde yer alanlar (300-700 YTL kazananlar)   yüzde 44 oranında. 3 bin YTL üstü gelir diliminde yer alanların toplam nüfusa oranı sadece yüzde 2.  Varılan sonuçlar, toplam nüfusun yüzde 87’sinin “orta gelir düzey”inin altında olduğunu, yani ayda 1200 YTL’den daha az bir gelirle yaşamak zorunda kaldıklarını göstermektedir.

TÜİK, 2005 yılında dört kişilik bir ailenin aylık açlık sınırının 190 YTL ve yoksulluk sınırının da 487 YTL olduğundan hareketle açlık sınırının altında yaşayanların nüfusa oranın yüzde 0,87 (yüzde 1'in altında), yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranını ise yüzde 20,5 olarak tespit ediyor. Tabii burada kıstas alınan 190 YTL ve 487 YTL gerçeği yansıtmamaktadır. Ama buna rağmen varılan sonuçlar Türkiye’de gelir dağılımındaki uçurumu göstermeye yetmektedir.  
Dünya Bankasının 2004 yılı verilerine göre yaptığı yoksulluk araştırmasında ise Türkiye'de bu oran yüzde 25’ti.

2004’te en yoksul yüzde 10'luk kesimin kullanılabilir toplam gelirden aldığı pay yüzde 2,3 ve en zengin yüzde 10'luk kesimin aldığı pay ise yüzde 30,9 oranındaydı. 2004’te en zengin ile en yoksul arasındaki gelir farkı, bir yıl öncesine göre 14,4 kattan 13,4 kata düşüyor. Bu “önemli” değişim, burjuvazi açısından böbürlenmenin bir nedeni olabilir. Ama gelir farkının bir uçurum olduğu gerçeğini gizleyemez.

Devletin verileri 2005 itibariyle nüfusun yüzde 20'sinin yoksul olduğunu, yani 15 milyon insanın yoksul olduğunu göstermektedir. 

Kapitalist sistemde işçi sınıfının ve emekçi yığınların yoksulluktan kurtulmaları nesnel olarak mümkün değildir. Şu veya bu dönemde işçi sınıfı ve emekçi yığınlar mücadele sonucu yaşam koşullarında birtakım iyileşme sağlayabilirler. Ama bu görecedir. Bu sistem; kapitalizm yoksulluk üretmeksizin var olamaz: Sermaye birikimi işçi üretir; işçilerin sayısını çoğaltır. Teknolojinin üretimde kullanılması ve buna bağlı olarak iş verimliliğinin artması, sayısı giderek artan işçilerin daha çok sayıda işsiz kalmalarını beraberinde getirir. Yani sermaye birikimi aynı zamanda işsizlik üretir. Ve işsizlerin çalışan işçilere oranı ne kadar büyük olursa toplumda sefalet ve yoksulluk da o derece büyük, yaygın olur. “Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, bilisizliğin, zalimliğin, aklı yozlaşmanın birikimi ile aynı anda olur”.
Bundan kurtulmanın yegâne yolu da sistemi değiştirmektir.

3 Nisan 2007 Salı

SERMAYE BİRİKİMİNİN VE YOKSULLUĞUN BOYUTLARI






Rahmetli De Gaulle’ün bir söz var: „Ortak yanları olan iki politikacı tipi vardır; her ikisi de yalan söyler. Aralarında sadece bir fark vardır: Bunlardan birisi, söylediği yalanlara inanıldığına şaşıp kalır. Diğeri ise söylediği yalanlara bizzat inanır“. Bu türden politikacıların karşılaştıkları yegâne zorluk, her gün yalan söylemekten ziyade, „körün“ de gördüğü gerçeklerin üstünü kapatmak için nasıl yalan söylemek gerektiğinden ibarettir. Nesnel gerçeklik en kabadayı yalancıları bile zorda bırakmakta. Bundan 10-15 sene önce ne denmişti? Küreselleşme demokrasidir, iştir, özgürlüktür vs. Sonra ne oldu? Nesnel gerçeklik veya diyelim ki, geçen yüzyılın ‚90’lı yıllarının başından buyana geçen süreç küreselleşmenin demokrasi olmadığını, ama emperyalist savaş olduğunu; iş olmadığını ama işsizlik olduğunu; özgürlük olmadığını ama işgal ve baskı olduğunu gösterdi. Bolca adaletten bahsedilmişti. Her anlamda eşitlik sözünü duya duya eşitlik sarhoşu olmuştuk! Nesnel gerçeklik gösterdi ki, eşitlikten bahsedenler veya tüm bunlardan bahsedenler; „yenilikleri“ dillerinden düşürmeyenler bir gerçeği gizlemeye çalışıyorlar: Kapitalizmin tarihsel ve moral açısından ömrünü doldurmuş olmasını. Tabii ki, böylesi tarihsel dönemeçlerde birtakım küçük burjuva avanak takımına da iş düşüyor. Hani emperyalist burjuvaziyi ve onunla işbirliği içinde olanları anlıyoruz. Onların mesleği, bütün çabaları, sistemlerinin ömrünü uzatmaktır. Ya şu hep „yenilik“ten bahseden „radikal“ küçük burjuvaziye ne demeli? Bunlar da „nema”larının hakkını vermek için „kraldan çok kralcı“ olmaya çalışıyorlar. Bu unsurlar, dünya çapında yüz milyonlarca işçiye ve emekçiye; diyelim ki, çalışabilir dünya nüfusunun yüzde 90’ına kapitalizmin tarihsel olarak bittiğini anlamamaları için yeni ufuklar göstermeye çalışıyorlar. Burjuva hâkimiyet, mülkiyet ve üretim ilişkileri dönemi bitti, şimdi sıra sizde deme yerine „İmparatorluk“ düzeninden, işçi sınıfı yerine, emekçiler yerine „çokluk“tan bahsederek yeni bir „çağ“ açıyorlar ve tarihsel misyonunu yerine getirmesi gereken sınıfın, yani işçi sınıfının bu misyonunu yerine getirmesinin gereksiz olduğunu, bunun koşullarının kalmadığını anlatmaya çalışıyorlar. Bunlar, olsa olsa dönemin „Sülün Osman”ları olabilirler. Bu rahmetli bugün Negri ve ona inananlar nezdinde yaşamaktadır. Devrinin kapanmadığını bilse ne yapardı bilemeyiz, ama bildiğimiz bir şey varsa o da, burjuvazi ve kalemşorları yalan söylüyorlar; bahsetmek zorunda kaldıkları sefaletin gerçek nedenlerin; bahsettikleri sefaletin işçi sınıfının yoksullaşmasının bir ifadesi olduğunu gizlemeye çalışıyorlar. Şimdi bu unsurları bazı gerçeklikle baş başa bırakalım:

Dünya çapında mevcut yoksulluk, işsizlik kapitalistlerin; burjuvazinin hatalarının bir sonucu değildir. Bunların hatası en fazlasıyla daha az yoksulluk üretmek olabilir. O da iyi niyetli olduklarından dolayı değil, sermaye hareketinin gereğini yerine getirememekten dolayıdır. Yani yoksulluk ve işsizlik sorunu hata sorunu değil, sistem sorunudur. Daha 1848’de şöyle deniyordu: “Yoksulluk, nüfustan ve servetten daha hızlı gelişiyor“, “Modern işçi ise, tersine, sanayinin gelişmesiyle yükseleceği yerde, gittikçe daha çok kendi sınıfının varlık koşullarının altına düşüyor. Yoksul bir kimse oluyor”.“Burjuvazinin artık toplumda egemen sınıf olarak kalacak ve kendi varlık koşullarını topluma belirleyici yasa olarak dayatacak durumda olmadığı burada açıkça ortaya çıkıyor“. “Egemen olacak durumda değildir, çünkü kölesine köleliği çerçevesinde bir varlık sağlayacak durumda değildir, çünkü kölesini, onun tarafından besleneceği yerde, onu beslemek zorunda kaldığı bir duruma düşürmeden edemiyor. Toplum bu burjuvazinin egemenliği altında artık yaşayamaz, bir başka deyişle, onun varlığı toplumla artık bağdaşmıyor“.  

İşçi sınıfı ve emekçilerin görece ve mutlak yoksullaşması bütün dünyada diz boyu. Bir kutupta servet toplanırken, diğer kutupta da yoksulluk toplanıyor. Sermaye birikimine paralel olarak, bu birikimden bağımsız olmayarak yoksulluk birikiyor: “Toplumsal zenginlik, işleyen sermaye, bu sermayenin hacmi ve enerjisi ve dolayısıyla proletaryanın mutlak kitlesi ve işinin üretkenliği ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Sermayenin gelişme gücü gibi mevcut işgücü de aynı nedenler vasıtasıyla gelişir. Bundan dolayı sanayi yedek ordusunun görece büyüklüğü, zenginliğin gücüne göre artar. Ama bu yedek ordunun faal orduya oranı ne kadar büyükse, sefaleti, çalışma sırasında katlandığı ıstırapla ters orantılı olan toplam artı-nüfusun kitlesi de o kadar büyük olur. Nihayet, işçi sınıfının düşkünler tabakası ile yedek sanayi ordusu ne kadar yoğun olursa, resmi yoksulluk da o kadar yaygın olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak, genel yasasıdır” ( Kapital C.1).

Sermaye birikimi, dünya ekonomisinde uluslararası tekellerin konumu ve yoksulluğun Boyutları: Unctad’ın tanımına göre uluslararası tekel, bir ana işletmeden ve yurtdışında faal olan en azından bir bağımlı işletmeden oluşmaktadır. Ana işletmenin, bağımlı işletmedeki payı en azından yüzde 10’dur.
Unctad verilerine göre (WIR 2005) bu tanımlama kapsamına giren 69.727 uluslararası tekel var. Bunlara bağımlı işletmelerin sayısı da 690.391. 2005 verileri ana tekellerin sayısının arttığını, bağımlı işletmelerin sayısının ise azaldığını göstermektedir: 1969’da uluslararası tekel sayısı 7200’den 1990’da 37.000’e, 1995’te 44.000’e, 2001’de 65.000’e ve 2005’te de 69.391’e çıkıyor. Bu tekellere bağımlı işletmelerin sayısı da 1969’da 27.000’den 1990’da 170.000’e, 1995’te 280.000’e ve 2001’de de 850.000’e çıkıyor. 2005’te ise bu türden işletmelerin sayısı 690.391’e düşüyor.
Uluslararası tekellerin 50.520’sinin ve bağımlı işletmelerin de 247.241’inin merkezi sanayi ülkelerinde bulunuyor. Bunların arasında Avrupa’da olan uluslararası tekel sayısı 41.461 ve bunlara bağımlı işletme sayısı da 209.788. ABD ve Kanada merkezli olan uluslararası tekel sayısı 3.857 ve bunlara bağımlı işletme sayısı da 28.332. Japonya ve Avustralya’da olanların sayısı da sırayla 5.202 ve 9.121.
Merkezi “gelişen” ülkelerde bulunan uluslararası tekel sayısı 18.029 ve bunlara bağımlı olan işletme sayısı da 335.338.
Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde bulunanların sayısı da sırayla 1.178 ve 107.812.
Bu tekeller arasında en büyük olanlar, onbinlerce küçük tekelin toplamından daha güçlü konumdalar.

En büyük 100 uluslararası tekelin gücü: En büyük 100 uluslararası tekel içinde 90 tekelin her birinin yurtdışındaki kendine bağımlı işletme sayısı 100’den fazladır (Hisse senedi çoğunluğu ana tekelde olan bağımlı işletmeler dikkate alınıyor). Her bir uluslararası tekelin kendine bağımlı işletme sayısı ortalama olarak 342. Bunların yüzde 66’sı, yani 225’i yurtdışındadır. Her bir uluslararası tekel, ortalama olarak 40 ülkede temsil edilmektedir. En büyük 100 uluslararası tekel içinde “liman”ı “gelişen” ülkeler olanların sayısı sadece 4.  

2003 yılı itibariyle uluslararası tekellerin dünya ekonomisindeki konumları:
En büyük 100 uluslararası tekel açısından: En büyük 100 tekelde çalışanların toplam sayısı: 14.626.000. Yurtdışında çalışanların sayısı: 7.242.000. Yurtdışında çalışanların payı: % 49,5. Sermaye varlığı: 8.023 milyar dolar.  Yurtdışındaki varlık: 3.993 milyar dolar. Yurtdışının payı: % 49,8.

Bütün uluslararası tekeller (69.727) açısından: Yurtdışında çalışanların sayısı: 53.196.000;
69.727 uluslararası tekel içinde en büyük 100’ün payı:% 13,6; 69.727 uluslararası tekelin sermaye varlığı toplamı: 32.186 milyar dolar.   Bunda en büyük 100’ün payı: % 12,4; 69.727 uluslararası tekelin ihracat miktarı: 3.073 milyar dolar. 69.727 uluslararası tekelin yarattığı yeni değer miktarı: 3.573 milyar dolar.

Dünya ekonomisi: Toplam ihracat: 9.216 milyar dolar. Toplam yeni değer üretimi: 36.327 milyar dolar.

Uluslararası tekellerin yurtdışı acentelerinin dünya ekonomisindeki payı: Dünya ihracatındaki payı: % 33,3. Yeni değer üretimindeki payı: % 9,8. En büyük 100 uluslararası tekel, 69.727 tekelin ancak yüzde 0,143’ünü oluşturmasına rağmen, bütün tekellerin yurtdışı toplam üretim potansiyelinin yüzde 12 ila yüzde 14’ünü kontrol ediyor.
Bütün tekellerin sadece yurtdışı acenteleri, toplam dünya ihracatının üçte birini yapıyorlar ve dünya GSH’ının da onda birini üretiyorlar. 20 sene önce bu pay yüzde 5 civarındaydı (WIR 2000).
Dünya üretiminin dörtte biri uluslararası tekeller tarafından üretilmektedir. Mali sektör dışındaki, sanayi ve ticaret alanındaki bu tekellerin toplam ekonomik gücü, neredeyse ABD’nin ekonomik gücüne eşittir.

En büyük 100 tekelden her birinin yurtdışındaki sermaye varlığı ortalama olarak 40 milyar dolardır ve her birinde çalışanların sayısı da 70 binden fazladır. Bütün uluslararası tekellerin yurtdışındaki sermaye varlığı toplamı 32.000 milyar dolardır. Bu miktar, yurtdışı doğrudan yatırım miktarından (9.000 milyar dolar) üç misli fazladır.  

Dünya çapında işsizlik ve sefalet patlaması: Emperyalist burjuvaziye göre “küreselleşme”, herkese iş olanağı sağlıyor ve refah getiriyor. Gerçek durum ise tamamen başka: 2004 yılı itibariyle kayıtlı (resmen bildirilmiş) işsiz sayısı ILO verilerine (2005) göre 185 milyon. İşsizlerin sayısını olduğundan daha az göstermek için işsizlik istatistikleri üzerine ne denli oynandığı biliniyor. Buna rağmen dünya çapında işsizlerin sayısı son 15 sene içinde ikiye katlanmıştır. Ama kayıtlı işsiz sayısı, gerçeği yansıtmaktan oldukça uzaktır. Sadece Çin’de işsizlerin sayısı 200 milyondan fazladır. Emperyalizme bağımlı, yeni sömürge ülkelerin hemen hepsinde kayıtlı işsizlik, sorunun sadece görünen tarafıdır. Kayıt dışı ekonomide çalıştığı için veya çalışıyor kategorisinde olduğu işin işsizlik istatistikleri dışında kalanların sayısı bir milyarın çok üstündedir.
Dünya çapında çalışan 2,8 milyar insanın yarısı günde iki dolardan daha az kazanıyor. Bunların içinde 550 milyonu günde bir dolardan daha az bir miktarla geçinmek zorunda kalıyor. (Tarımda (köylüler) ve şehirlerde “serbest meslek” sahipleri bu kategori dışında).

Günlük kazanç bakımından:
Günde bir dolardan daha az kazanan 550 milyon insanın bölgesel dağılımı:
Latin Amerika’nın payı: 1990’da yüzde 16,1 ve 2003’te yüzde 13,5.
Doğu Asya’nın payı: 1990’da yüzde 35,9 ve 2003’te yüzde 17.
Güneydoğu Asya’nın payı: 1990’da yüzde 19,9 ve 2003’te yüzde 11,3.
Batı Sahra ve Kuzey Afrika’nın payı: 1990’da yüzde 3,9 ve 2003’te 2,9.
Sahranın güneyi ve Afrika’nın payı: 1990’da yüzde 55,8 ve 2003’te yüzde 55,8.
Ortadoğu, Avrupa ve eski SSCB’nin payı: 1990’da yüzde 1,7 ve 2003’te 5,2.
Dünya toplamındaki pay: 1990’da yüzde 27,5 ve 2003’te yüzde 19,7.

Günde iki dolardan daha az kazanan 1.387 milyar insanın bölgesel dağılımı:
Latin Amerika’nın payı: 1990’da yüzde 39,3 ve 2003’te yüzde 133,1.
Doğu Asya’nın payı: 1990’da yüzde 79,1 ve 2003’te yüzde 49,2.
Güneydoğu Asya’nın payı: 1990’da yüzde 69,1 ve 2003’te yüzde 58,8.
Batı Sahra ve Kuzey Afrika’nın payı: 1990’da yüzde 33,9 ve 2003’te 30,4.
Sahranın güneyi ve Afrika’nın payı: 1990’da yüzde 89,1 ve 2003’te yüzde 89,0.
Ortadoğu, Avrupa ve eski SSCB’nin payı: 1990’da yüzde 5,0 ve 2003’te 23,6.
Dünya toplamındaki pay: 1990’da yüzde 57,2 ve 2003’te yüzde 49,7.

Dünya nüfusunun, geliri en yüksek yüzde 10’unun geliri, en fakir yüzde 10’un gelirinden 103 misli daha fazladır. Bugün dünyanın en zengin 500 insanının geliri, 416 milyon en fakir insanın gelirinden daha fazladır. Araştırma yapılan 73 ülkenin 53’ünde (dünya nüfusunun yüzde 80’inin yaşadığı ülkeler) gelir dağılımındaki eşitsizlik son 20 sene içinde daha da derinleşmiştir. Bu alandaki eşitsizlik eski revizyonist ülkelerde uçurum boyutlarına varmıştır.
Sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasının ve birikiminin bazı sonuçları böyle.

26 Mart 2007 Pazartesi

50. YILINDA AVRUPA BİRLİĞİ




AB'nin kuruluşunun 50. yılı, dönem başkalığı yapan Almanya'nın ev sahipliğinde kutlanıyor.  Törene 27 üye ülkenin liderleri katılırken, müzakerelerin sürdürüldüğü Türkiye ve Hırvatistan davet edilmedi. 
Avrupa Birliği’nin temeli, 1951'de Batı Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Hollanda ve Belçika arasında kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Birliği ile atılmıştı. 1957'de Roma Anlaşmasıyla bu altı ülke, ortak iç pazara dayanan Avrupa Ekonomik Topluluğunu (AET) kurmuş oldular. Birlik, 1967'de Avrupa Topluluğu (AT) adını aldı. Bugünkü yapısına ise 1992'deki Maastricht Anlaşmasıyla ulaştı.  
1968'de iç gümrükler kaldırılarak ortak dış gümrük sınırı oluşturulmasına geçildi. 1979'da ilk defa Avrupa Parlamentosu seçildi. 1990'da iç sınırları kaldıran Schengen Anlaşması yürürlüğe kondu. 1993'te AB iç pazarı kapsamlaştırıldı. 1998'te Avrupa Merkez Bankası kuruldu. 2002'de avro ortak para birimi oldu. 2004’te Polonya, Estonya, Lituanya, Letonya Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya, Slovenya,  Kıbrıs (Rum kesimi) ve Malta, 2007'de de Romanya ve Bulgaristan Birlik üyesi oldular.

Kuruluşundan hemen sonra, ‘60’lı yıllardan itibaren AB olarak bağımlı ülkelerde siyasal ve ekonomik gelişmelere müdahil olmak, bu ülkeleri özellikle ekonomik ilişkilerle kendine bağlamak Birliğin merkez politikalarından birisi oldu. AB, bu politikasının adını “barış politikası” koydu. “Barış politikası” “barışçıl” bir dış politika demek olduğu için “AB, barışçıl dış politika”da ısrarlı oldu. Bunun nasıl bir “barışçıl dış politika” olduğunu AB’nin uluslararası açılımlarında görmekteyiz. AB, “barışçıl dış politika”dan bağımlı ülkeleri talan etmeyi ve kendine bağlamayı anlamaktadır. AB, “barış”tan bahsederek savaştı. Örneğin AB üyesi ülkelerden Fransa ve İngiltere bu dönem içinde sömürgelerindeki ayaklanmalara, ulusal kurtuluş mücadelelerine karşı Afrika ve Asya’da kanlı savaşlar sürdürdüler.
Revizyonist Sovyetler Birliği ve dolayısıyla onunla birlikte Revizyonist Bloğun çökmesi ve aynı dönemde daha etkili olmaya başlayan sermayenin ve üretimin uluslararasılaşması, yani eski revizyonist ülkelerde ifadesini bulan yeni pazarlar ve “eski” pazarlar üzerine keskinleşen rekabet, uluslararası tekeller arasındaki rekabeti de keskinleştirdi. Almanya’nın birleşmesi, Alman tekellerini daha da güçlü kıldı ve AB içinde Alman tekellerinin saldırgan egemenlik çabalarını kışkırttı.
Bugün itibariyle 27 üyeden oluşan AB, dünyanın en büyük/gülü ekonomik ittifakıdır: 25 üyeli AB’nin 2005 yılındaki ekonomik gücü 10,794 milyar avroydu. Aynı yılda ABD’nin ekonomik gücü de 10,036 milyar avroydu (Ülke içi brüt üretim ve cari fiyatlara göre). 25 üyeli AB’nin 2004 yılındaki ihracatı (mal ve hizmetler) 969 milyar avroydu. Aynı yılda ABD’nin ihracatı ise 639 milyar avroydu. Bu veriler, dünya ihracatında AB’nin payının yüzde 19,2 ve ABD’nin payının da yüzde 12,6 oranında olduğunu gösteriri. 2005 yılı itibariyle 25 üyeli AB’de işsizlerin sayısı 19 milyondu.
25 üyeli AB’nin 2004 yılındaki askeri harcamaları 187 milyar avroydu. AB, kendi sınırları dışında; AB’ye göre yurt dışında görev yapmak, acil müdahalede bulunmak için 60 bini kara kuvvetlerinden ve 20 bini de hava ve deniz kuvvetlerinden oluşan bir ordu kurdu. Bu ordu, 2010 yılına kadar, merkezi Brüksel olmak üzeren 5 bin km’lik bir alanda görev yapacak.
AB’nin dış politikası üye ülke tekellerinin dünya pazarlarında hâkimiyetini kollama politikasıdır. AB’nin dış politikası, Yugoslavya’da, Irak’ta, Afganistan’da, Somali’de, Lübnan’da, Kongo’da görüldüğü gibi, savaş politikasıdır, silahlanma politikasıdır, kendi ordusunu kurma politikasıdır.
II. Dünya Savaşından sonra Avrupa’da milyonlarca insan barışçıl ve demokratik bir Avrupa talebini yükseltmişlerdi. AB’yi kuran ülkelerde emperyalist burjuvazinin amacı ise tamamen başka bir Avrupa’ydı. Emperyalist burjuvazi, tekellerin AB’sini kurmayı amaçlıyordu. Bundan dolayı AB, daha başından, öncelikle Alman ve Fransız tekelleri olmak üzere AB’ye dâhil ülkelerin tekellerinin dünya pazarlarında rekabet gücünü artırmanın aracı olarak kuruldu. Bundan dolayıdır ki, AB barışçıl, demokratik ve silahsızlandırılmış olarak düşünülemez.
Kuruluşunun 50. yılını kutlamak için bir araya gelen üye ülkeler, dönem başkanı Alman Başbakanı Merkel’in ağzından “sosyal boyutlu barışçıl bir Avrupa”, rafa kaldırılmış “AB-Anayasası”nın yeniden canlandırılması mesajını veriyorlar.  Başbakanının ağzından Alman tekelci burjuvazisi nasıl bir AB istediğini de açıklamıştır:"50 yıl içinde federal Avrupa devleti olmayacaktır. Ulus devletler çeşitliliğini muhafaza etmeye devam edeceğiz”.
Her üye ülkenin, örneğin Çek Cumhuriyeti ve Büyük Britanya’nın açıktan kabul etmediği, “kolektif” hazırlanmamıştır diye reddettiği “Berlin Açıklaması” özellikle Almanya inisiyatifinde bir AB’ye vurgu yapmaktadır. Dönme Başkanı Merkel, “ortak bir Avrupa ordusu için daha da yakınlaşmalıyız” diyerek AB’nin önümüzdeki dönemde silahlı müdahalelere hazırlanması gerektiğini vurgulamaktadır.
Refah, özgürlük ve demokrasi adına işsizliğin, yoksulluğun diz boyu olduğu, demokratik hakların kısıtlandığı, faşizmin kurumlaştırıldığı AB, Almanya ve Fransa önderliğinde emperyalist ülkelerin gerici bir ittifakından başka bir şey değildir. Bu ittifakta geçerli olan, güç ilkesidir. Kim güçlüyse diğerleri ona tabi olmak ve onun çıkarları doğrultusunda hareket etmek zorundadır. 50. yıl kutlamaları bu ilkeye göre düzenlenmiştir.

5 Mart 2007 Pazartesi

BORSALARDAKİ PANİK NEYİN İFADESİDİR?





İşin gerçeği şudur ki, dünya çapında ne yapacağını “bilmeyen” ve serseri mayın gibi yerküreyi kısa günde kırk kere kat eden muazzam miktarda sermaye vardır. Bu sermaye, bir yere gitmek için sürekli azami kar kollamaktadır. Azami karın elde edildiği yerde, cinayet pahasına da olsa, kendini yok etme pahasına da olma konaklamaktadır. Ve azami kar elde etmenin tehlikeye girdiği veya sadece bunun hissedildiği durumlar da ise o alanı (ülkeyi, şirketi) derhal terk ederek geriye enkaz bırakmaktadır.

Ekim 1929’da borsalarda yaşanan “kara Cuma” aynı yıl patlak veren dünya ekonomik krizinin habercisi oldu.

19 Ekim 1987’de Dow-Jones-İndeks’i tarihinin en derin çöküşünü yaşadı. Bu, bir „kara Pazartesi“iydi. O gün ABD’de 500 milyar dolar buhar oldu. Bütün yerkürede panik satışlar yapıldı. Ama dünya ekonomisinin yeni bir krize girme koşulları olmadığı için bu borsa krizi, borsa krizi olarak atlatıldı.

Nisan 1990’da Japon Nikkei-Hisse Senedi-İndeks’i, işlem gören değerin neredeyse üçte biri kadar geriledi. Bu borsa krizi Japonya’da ekonomik krizin (fazla üretim krizinin) doğrudan tetikleyicisi oldu. Dünya ekonomisi 1990-1994 döneminde bir fazla üretim krizi yaşadı.

Asya Krizi, 2 Temmuz 1997’de Tayland parası Baht’ın önemli derecede değer kaybıyla patlak verdi. Bu borsa krizi 1998 sonuna kadar Asya’nın başka ülkelerini de etkisi altına aldı. Sonra bu kriz, Rusya’yı da etkilediği için Asya-Rusya krizi oldu. Bu süreçte, tekelci sermaye bankaları, başka mali kurumlar, kredileri kestiler, korkunç denecek boyutlarda iflaslar yaşandı, yurtdışı borçları şişti ve bu ülkelerde, özellikle „Asya Kaplanları“ denen ülkelerde derin bir ekonomik kriz patlak verdi. Tayland’da patlak veren borsa krizi, bu ülkeleri kasıp kavuran ekonomik krizin tetikleyicisiydi. Emperyalist ülkelerde 1990-1994 ekonomik krizinden sonra yeni bir ekonomik krizin olgunlaşmış maddi koşulları olmadığı için bu kriz bölgesel kaldı, yeni bir dünya ekonomik krizine dönüşemedi.

2000 yılında Internet-balonu patlamıştı. Bu da 2000-2004 ekonomik krizinin bir tetikleyicisi oldu.

2000-2004 dünya krizinden sonra dünya ekonomisinde yeni bir kriz faktörleri giderek çoğaldı ama yeni bir krizin patlak vermesi için bu faktörlerin/çelişkilerin keskinlik derecesi henüz yeterli değil. Ama yaşanan borsa paniği, dünya ekonomisinin hiç de iyiye gitmediğini göstermektedir. Çin ekonomisinin “kriz tanımaz” büyümesi hep devam edecek sanılmıştı. Ucuz yuan Çin ekonomisi için önemli. Çin’in değerlenmiş yuan’dan yana olmadığını ve aynı zamanda ABD Merkez Bankası eski Başkanının da “Amerikan ekonomisi durgunluğa girebilir” açıklaması, borsa dünyasını paniğe sürüklemek için yetti. Ne de olsa ABD, Çin için en büyük pazar durumunda. Bu ülkede ekonominin kötüye gidişi Çin ekonomisinin doğrudan etkileyecektir. Sonuçta Çin borsasında yüzde 9’u aşan düşüş yaşandı. Çin borsasındaki düşüşü önemli borsalardaki düşüşler takip etti. Frankfurt Borsasında yüzde 2.34’lük; Londra'da Financial Times Eurotop 100’de yüzde 2.3; Paris'te CAC 40’da yüzde 2.75 değer kaybı yaşandı.  İMKB ise 14 ayın en geri seviyesine düştü.

Birkaç gün sonrasında borsalarda yeniden canlanma oldu. Ama bu geçicidir. Dünya ekonomisinin motoru konumunda olan Amerikan ekonomisinden belli bir zamandan beri büyüme oranlarında gerileme görülmektedir. Birçok meta açısından pazarda doyum söz konusudur. Bunun ötesinde Çin hariç diğer önde gelen veya dünya ekonomisinde belli bir ağırlığı olan ekonomilerde de büyüme oranları yüzde 2 civarında kalmıştır. Aslında bu ekonomilerde yaşanan, ekonomik bir canlılıktan ziyade açık bir durgunluktur. Bu durgunluk, bazı dönemlerde daha fazla büyüme, bazı dönemlerde daha da küçülme olarak görülmektedir. 

Dünya çapında firma birleşmeleri ve devralmaları rekor seviyeye çıkmıştır. 2006 yılında uluslararası alanda birleşmelerin ve devralmaların sayısı 29 000 idi. Bu birleşmeler ve devralmaların değeri 3610 milyar dolardır. Yani 2000 yılındaki rekor değer olan 3410 milyar dolardan 200 milyar dolar daha fazladır.

Uluslararası tekeller arasındaki rekabet, uluslararası alanda birleşmeleri veya devralmaları kaçınılmaz kılmaktadır. Uluslararası alanda rekabet etmek isteyen, dünya pazarlarında payını korumak ve de artırmak isteyen her tekel, alanındaki başka tekelleri (sermayeyi) yutmak zorundadır, yani birleşmek zorundadır. Bu durum, kaçınılmaz olarak devasa boyutlarda sabit sermaye kıyımına, yok edilmesine neden olmaktadır. Teknolojinin yoğun bir şekilde üretim sürecinde kullanılması, bir taraftan “eski” teknolojiyi ifade eden sermayenin yok edilmesine neden olurken, diğer taraftan da üretimde verimliliğin sıçramalı artışını beraberinde getirmektedir. Sermaye kıyımı ve modern teknoloji, aynı zamanda işçilerin sokağa atılması anlamına gelir. Tüketici konumunda olan insanların işsiz kalması, alım gücünün düşmesi demektir. Alım gücünün düştüğü bir toplumda, verimliliğin sıçramalı artışı da göz önünde tutulursa, pazarlar satılmayan mallarla dolup taşar. Dünya ekonomisi böyle bir süreç içindedir.

Şubat sonu/Mart başı dünya borsalarında yaşanan panik, her ne kadar çok yakın gelecekte patlak verecek bir dünya ekonomik krizinin habercisi olmasa da dünya ekonomisinin yeni bir krize doğru ilerlediğinin açık bir ifadesidir.