deneme

1 Mayıs 1996 Çarşamba

GÜMRÜK BİRLİĞİ VE TÜRK KAPİTALİZMİ


GÜMRÜK BİRLİĞİ VE TÜRK KAPİTALİZMİ

Türk burjuvazisi uzun yıllar alan bir uğraşıdan sonra nihayet muradına erdi. Türkiye, Avrupa Parlamentosu'nun 13 Aralık 1995'te aldığı kararla; 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren Gümrük Birliği'ne girmiş oldu. Türk burjuvazisi Gümrük Birliği'ne (GB) girişi Avrupa Birliği'ne (AB) girişin açık ifadesi olarak tanımlıyor ve bunun ötesinde bu adımı halka "batılılaşma, modernleşme" olarak yutturmaya çalışıyor.

Bu yazımızda GB (AB)-Türkiye ilişkilerini, bu birlik içinde Türk kapitalizminin yerini inceleyeceğiz ve gerçekle beklenti arasındaki farkın boyutlarını açığa çıkartmaya çalışacağız.

AET'den AB'ye ekonomik entegrasyon!

GB anlayışı yeni değildir. GB kavramının bir dizi tanımlamasının yanı sıra, bir dizi de sınıflandırması vardır. Tarihte gerçekleştirilmiş birçok GB projelerinin yanı sıra, düşüncede/planda kalmış bir dizi GB anlayışı da görülmüştür. Burada gerçekleştirilmiş veya düşüncede kalmış, GB projelerini belirtmekle yetineceğiz;

-İsveç-Norveç GB (1815)
-Lüksemburg-Almanya GB (1842)
-Lüksemburg-Belçika GB (1921)
-Fransa-Monaco GB (1865)
-Avusturya-Liechtenstein GB (1852)
-Avusturya-Macaristan GB (1867)
-Almanya GB (1834)
-İsviçre-Liechtenstein GB (1923)
-F. Naumann'ın Orta Avrupa Birliği anlayışı.
-Kont Coudenhove-Kalevgi'nin Pan-Avrupa anlayışı
-Almanya-Avusturya GB projesi (1930)
-Belçika, Danimarka, Norveç, Hollanda ve İsveç arasındaki Oslo Konvensiyonu (1930)
-Hollanda ve Belçika-Luksemburg arasındaki Ouchy Konvensiyonu (1932)

Bunlar, II. Dünya Savaşı öncesi dönemde gerçekleştirilmiş veya proje olarak kalmış GB anlayışının belli başlı örneklerini oluşturuyorlar.

Burjuvazi, GB kavramını tanımlarken, birliğe katılan ülkelerin çıkarlarının karşılıklı olduğunu, haksızlığa maruz kalan tarafın veya imtiyazlı tarafın alınmadığını özenle açıklar. Oysa bunun gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur. Çünkü GB, birliğe katılan kapitalist ülkeler arasında gümrük duvarlarının tedrici olarak kaldırılmasını öngörür. Bunun ötesinde de anlaşmayı imzalayan ülkeler, diğer ülkelere karşı ortak bir gümrük tarifesi uygularlar. GB çerçevesinde elde edilen liberalleşme sonuç itibariyle ekonomik açıdan en güçlü olan ülkenin veya ülkelerin imtiyazlı konuma gelmelerine yol açar. GB'ye katılan her ülkenin, bu birlikte belli bir çıkarı vardır. Ama çıkar pastasından aslan payını alan ekonomik olarak güçlü olandır.

Bugün söz konusu olan AB'nin (GB'nin) temelleri II. Dünya Savaşı sonrası dönemde atıldı.

II. Dünya Savaşından sonra Batı Avrupa'da söz konusu olan yoğun ekonomik ve giderek de siyasi entegrasyon (bütünleşme), ulusal ekonomiler temelindeki parçalanmışlığı gidermeyi ve böylelikle ABD emperyalizmi kontrolünde bir sermaye hareketinin önündeki engelleri yıkmayı amaçlıyordu. Her ne kadar bu gelişmede Amerikan sermayesinin çıkarları belirleyici olmuşsa da bu, söz konusu bu entegrasyon çabasının çelişkili karakterini gizleyemiyordu; ulusal devlet sınırlandırmalarının giderek kaldırılması, bir taraftan sermayenin her şeyden önce de tekelci sermayenin genel genişleme çıkarlarına tekabül ederken, diğer taraftan da tekellerin, tek tek tekelci sermaye gruplarının farklı grupsal çıkarları, diğer bir ifadeyle tekeller arasındaki rekabet entegrasyon sürecinin derinleşmesini ve kapsamlaşmasını bloke ediyordu. OECD oluşumu bu gelişmeye bir örnektir. Amerikan Marshall planı çerçevesinde 17 ülkenin katılımıyla 1948'de kurulan Avrupa İşbirliği İçin Örgüt (OECD), katılan ülkelerin çıkar çatışmasından dolayı amacını gerçekleştirememiştir. (Örneğin, üye ülkeler arasında gümrük indirimi.) Zamanla bu örgütlenmeye katılan ülkeler, gruplar halinde yeni örgütlenmelere gitmişlerdir. Bu ülkelerden Almanya, Fransa, İtalya ve Benelüks ülkeleri 1952 yılında "kömür ve çelik için Avrupa Topluluğu"nu (Montan Birliği) oluşturmuşlardır. Böylelikle demir, kömür ve çelik üretimi alanında ortak bir pazar oluşturulmuş oluyordu. Bu birliği oluşturan ülkeler, ortak bir pazar kurmuş olmanın ötesinde, anlaşılan söz konusu sektörlerde üretimin kapsamını, fiyatları, yatırım programlarını da ortaklaşa belirlemeyi karar altına alıyorlardı.

Montan sanayi üretimine baktığımızda söz konusu anlaşmada hangi ülkenin gelişmeye yön verdiğini görmekteyiz. Örneklersek; (Bkz. Tablo I)


Görüyoruz ki; Avrupa'da ekonomik entegrasyonun daha ilk aşamasında katılan ülkeler arasında eşitlik değil dengesizlik, rekabet ve ekonomik gücü fazla olanın ağırlığı sözkonusudur. Somut durumda da Montan Birliği'nde en fazla çıkarı olan ülkenin Almanya olduğunu görmekteyiz. Almanya'nın üretimdeki payı Saar bölgesiyle birlikte oldukça artmıştı, 1959'a gelindiğinde.

1952 yılında beş İskandinav ülkesi, iktisadi politikalarını koordine etmek amacıyla "Kuzey Konseyi"ni kurarlar. 1957 yılında Montan Birliği'ni kuran ülkeler, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu ve Avrupa Atom Topluluğu'nu kurmak için adımlar atarlar. Bu gelişmeler karşısında sessiz kalmayan İngiliz emperyalizmi de Avusturya, Danimarka, Norveç, Portekiz, İsveç ve İsviçre'nin katılımıyla EFTA'yı (Avrupa Serbest Ticaret Birliği) kurar.

Daha '60'lı yıllarda hem AET'de hem de EFTA'da üye ülkeler arasındaki ticarette sanayi ürünleri için gümrük tarifeleri tamamen kaldırılır.

Böylelikle OECD, kuruluşundan kısa bir zaman sonra birbiriyle rekabet eden iki ekonomik örgütlenmeye (AET ve EFTA) bölünmüş olur. '60'lı yıllar boyunca bu iki ekonomik gruplaşmanın rekabeti sürer; İngiltere önderliğinde EFTA ve Almanya ve Fransa güdümünde AET. Bölge üzerine hakimiyet kurma ve oluşmakta olan Batı Avrupa'da hakim konuma gelme mücadelesinde AET başarılı olur ve 1973 yılında İngiltere, Danimarka ve İrlanda AET'ye girerler.
AET'nin bu ilk genişlemesinden önce, daha 1967'de AET, Montan Birliği ve Avrupa Atom Birliği, Avrupa Topluluğu adı altında daha sıkı bir örgütlenmeye gitmişlerdi.

Gümrük Birliği, AET'nin hedeflerinden ilkiydi ve bu hedefe ulaşılmıştı. Ama bu, Avrupa'nın siyasi birliğinin sağlandığı anlamına gelmiyordu. AT, '80'li yıllarda Yunanistan, Portekiz ve İspanya'nın katılımıyla yeniden genişledi. 6'lar 9'lara, 9'lar 12'lere dönüştü. Şimdilerde ise 12'ler 15'lere dönüştü. Ama Avrupa'nın siyasi birliği henüz sağlanamadı. Buna rağmen kabul etmek gerekir ki, Avrupa'nın ekonomik birliği alanında atılan adımlar hiç de küçümsenemez. Evet, 1994'ün başından beri AT, AB oldu. Ekonomik entegrasyonun yanı sıra ve bu entegrasyonu daha da kapsamlaştıracak ve derinleştirecek olan siyasi birleşmenin adımları atıldı. Maastrich anlaşması bu alandaki gelişmenin en son ifadesidir. Ama bütün bunlar bir gerçeği ortadan kaldıramıyorlar. "Eşit olmayan ekonomik ve siyasi gelişme kapitalizmin mutlak bir yasasıdır" (Lenin).

Bu yasa en açık ifadesini AB ülkeleri arasındaki güç farklılaşmasında bulmaktadır. Birlik içinde başta Almanya olmak üzere Fransa ve İngiltere, diğer üyelere nazaran oldukça güçlü bir konuma sahiptirler. Öyle ki, Almanya, dünyayı yeniden paylaşma talebini tek başına değil AB platformu çerçevesinde dile getirecek derecede birlik içinde güçlü bir konumdadır.

Ülkeler arasındaki eşit olmayan siyasi ve ekonomik gelişme kaçınılmaz olarak tekellere de yansımaktadır. AB içinde birçok Alman tekeli; örneğin kimya, demir-çelik, otomobil, makine yapım sektörlerinde belirleyici konumdadırlar.

Amacımız, AB çerçevesinde emperyalistler arası rekabeti veya AB ülkelerinin birbirleriyle olan rekabetini ele almak değildir. Bundan dolayı AB çerçevesindeki rekabeti bir veri olarak kabul ediyoruz. Başka türlü de olamaz. Çükü AB, emperyalist bir ittifaktır. Bu ittifak/birlik içinde güçlü olan aslan payını almaktadır.

1 Ocak 1994'te ekonomik gücü 7.1 trilyon dolar, dış ticaret hacmi 493 milyar dolar ve nüfusu da 379 milyon olan AB'ye, Türkiye GB bazında katıldı. Dünyanın en büyük, en güçlü iç pazarını oluşturan AB'ye koşulsuz temelde, mevcut gümrükleri kaldırarak katılan Türkiye'nin birlikten beklentisi nedir? Türk burjuvazisi kumar mı oynuyor? Veya Türk burjuvazisi neye güveniyor? Bu ve benzeri sorulara cevap vermeden önce Türkiye-AB ilişkilerinin gelişme seyrine kısaca bakalım:

Türkiye-AB ilişkilerinin gelişme seyri

Türkiye 31 Temmuz 1959'da AET'ye ortaklık talebinde bulunur. Eylül 1959'da Türkiye-AET arasında yapılan ilk görüşmede Türkiye, ortak pazara GB temelinde en kısa zamanda katılmak istediğini ifade etmiştir.

Türkiye ile AET arasında haziran 1963'te Ankara anlaşması hazırlanır. Bu anlaşma, Türkiye'nin AET'ye giriş için ilk başvurduğu tarihten Ankara anlaşmasının imzalandığı tarihe kadar geçen zaman zarfında Türkiye-AET arasında gerçekleştirilen 10 görüşmenin bir sonucudur.

Bu anlaşma 33 maddelik bir ana metin ile iki ek protokolden (geçici ve mali protokoller) oluşmaktaydı.

Ankara anlaşması, 12 Eylül 1963'te Ankara'da topluluğu oluşturan ülkelerin ve topluluk temsilcilerinin katılımıyla imzalanır. Ve 1 Aralık 1964'te de yürürlüğe girer.

Ankara anlaşması Türkiye-AET ilişkilerinin gelişmesini üç aşamada ele almaktadır. İlk aşama, hazırlık dönemini oluşturur. Bu aşamada Türk ekonomisi, ileride üstleneceği yükümlülükleri yerine getirebilecek duruma gelmelidir. Bu aşama en az 5, en fazla 10 sene sürecekti. İkinci aşamayı; geçiş dönemi oluşturur. İlk aşamadan, yani hazırlık döneminden ikinci aşamaya, yani geçiş dönemine geçiş, kendiliğinden olamaz. Bu, ancak tarafların belli bir katma protokol üzerinde anlaşabilmelerinin bir sonucu olabilecektir. Bu dönem en çok 12 yıl sürebilir. Üçüncü aşama; "son dönemi" oluşturmaktaydı. Bu aşamanın süresi belirsizdi.

Ankara anlaşmasının ilk maddesinde şöyle denir:
"…Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve Türk halkının çalıştırılma seviyesinin ve yaşam şartlarının yükseltilmesini sağlama gereğini tümü ile göz önünde bulundurarak, taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmektir" (Madde 2/1)

Görüyoruz ki, burada sadece bir "ortaklık" söz konusudur; GB veya başka bir birlik anlaşması söz konusu değildir.

Aynı anlaşmada "…GB'nin gittikçe gelişen şekilde kurulması…" (Madde 2/2) öngörülmektedir. Yani Türkiye, AET'nin koşullarına uyarsa, onun dayatmalarını yerine getirecek konuma gelirse, Türkiye-AET ilişkileri veya Ankara anlaşması GB'ye doğru bir gelişmenin ifadesi olabilir. Ve bu da, yukarıda belirttiğimiz gibi, üç aşamada gerçekleşebilir.

Türkiye, ilk aşamadaki (hazırlık dönemi) yükümlülüklerini yerine getirdikten sonra, yani AET'nin yeterlilik onayını aldıktan sonra, ikinci aşamaya; geçiş dönemine geçebilmek için AET ile bir katma protokol üzerinde anlaşmaya varmak zorundadır. Bu katma protokol "…geçiş döneminin gerçekleşme şartları, yöntemleri, sıra ve süreleriyle ilgili hükümleri" (Gp. Madde 1/1) içermektedir. Bu dönemde artık "karşılıklı ve dengeli yükümlülükler" söz konusudur. Yani Türkiye, AET'nin de birtakım yükümlülükler üstlenebileceği bir gelişme göstermiş olmalıdır. Bu dönemin; geçiş döneminin amacı da "Türkiye ile topluluk arasında bir GB'nin gittikçe gelişen şekilde yerleşmesine, … ortaklığın iyi işlemesini sağlamak için Türkiye'nin ekonomik politikasının topluluğunkine yaklaştırılmasını, bunun için de gerekli ortaklık eylemlerinin geliştirilmesini" (Madde 4/2) sağlamaktı. Bu maddede açık seçik olarak belli bir "GB"den bahsedilmektedir. Ama anlaşmanın hiçbir maddesinde GB'ye girişin koşullarını yerine getirmekle veya GB'ye girmekle AB'ye (o zamanki adıyla AET'ye) girilmiş olacağı ifade edilmemektedir. Ancak şöyle denmektedir:

"Anlaşmanın işleyişi, topluluğu kuran antlaşmadan doğan yükümlülüklerin tümünün Türkiye'ce üstlenilebileceği gözlendiğinde aktif taraflar, Türkiye'nin topluluğa katılması olanağını incelerler…" (Madde 28) (Antlaşma maddeleri için bkz. İlhan Tekeli/Selim İlkin; "Türkiye ve Avrupa Topluluğu." Cilt. I, s. 195-197, Nisan 1993, Ankara.)

Bu maddeye göre, tam üyelik için bütün koşullar Türkiye tarafından yerine getirilmiş olsa bile bu, tam üyelik için bir hakkın değil, olsa olsa bir olanağın ifadesidir.

Ankara anlaşmasından 13 Aralık 1995 tarihine kadar olan dönem arasındaki ilişkileri, yani 32 sene süren ilişkileri;

a- Revizyonist blokun çöküşüne kadar (1989/1990) olan dönem:
Bu dönemde iki süper gücün dünya politikasında hakimiyeti ve dünyanın bu iki gücün rekabeti temelinde ikiye bölünmüşlüğü söz konusuydu. Bu dönemde AET çerçevesinde Almanya, Fransa gibi emperyalist ülkelerin giderek zayıflasa da ABD emperyalizminin güdümünde hareket ettiklerini görüyoruz. Örneğin ABD emperyalizmi, söz konusu bu emperyalist ülkeleri NATO çerçevesinde, Sovyet tehdidine karşı kendi çıkarlarına tabii kılabiliyordu. Yani emperyalist ülkelerin ABD emperyalizmiyle dizginsiz bir rekabeti henüz söz konusu değildi. Böylesi uluslararası koşullarda Türkiye'nin GB'ye alınması, bunun ötesinde AT'ye alınması Avrupa emperyalistlerinin; AT'nin çıkarlarına uygun düşmüyordu. Bu dönemde Türkiye, dayatılan bütün koşulları yerine getirmiş olsa
da GB'ye alınmayacaktı. Çünkü Türkiye'nin Avrupa ile olan ekonomik ilişkilerini, Avrupa'nın dayattığı koşullarda sürdürmekten başka hiçbir alternatifi yoktu. Bunun ötesinde Türkiye ekonomisi, bugün olduğu gibi dış pazarlara açılma dinamiklerine de sahip değildi. Türkiye siyasi ve askeri olarak ABD emperyalizminin, ekonomik olarak da daha ziyade AET'nin güdümündeydi. Türkiye, GB'ye alınmadan da Avrupa emperyalistlerinin açık pazarı durumundaydı. Bundan dolayıdır ki, bu dönemde Türkiye AET ilişkileri, bazen soğutularak, bazen ısıtılarak Türkiye'nin dayatılan koşulları yerine getirmek için çabaladığı bir dönemi ifade ediyordu.

b) Revizyonist blokun çöküşünden sonraki dönem:
Revizyonist blokun çökmesinden sonra dünya yeniden çok merkezli bir konuma gelmiştir; Sovyet sosyal emperyalizmi güdümündeki revizyonist blok ile ABD emperyalizmi güdümündeki klasik emperyalist blok rekabeti (hegemonyası) yerini ABD, Almanya güdümünde AB, Japonya ve Rusya merkezli rekabet odaklarına bıraktı. Başta Almanya olmak üzere Japonya ve dönem dönem de Fransa, ABD emperyalizmine karşı açık rekabete giriştiler. Özellikle Alman emperyalizmi Doğu Almanya'yı yuttuktan sonra, uluslararası planda söz sahibi olmak istediğini açıkça ifade etmeye başladı. Revizyonist blokun var olduğu dönemden kalma ve Amerikan emperyalizminin çıkarlarına uygun olan siyasi ve askeri ittifaklar giderek önemsizleştiler. Dünya yeni kutuplaşmalara doğru evrilen bir sürece girdi (NAFTA, AB, BDT.)

Bu dönemde Türk ekonomisi, özellikle 1980'li yılların başından itibaren, oldukça hızlı bir büyüme sürecine girdi, dış pazarla olan ilişkileri ihracat bazında da gelişti. Rusya federasyonuyla, Orta Asya ülkeleriyle olan ekonomik ilişkiler küçümsenemeyecek boyutlar aldı. Kısaca; Türkiye'nin, Türk burjuvazisinin ufku genişledi. Türk burjuvazisi bölgesel bir güç olduğunu ifade etmeye başladı. Stratejik konumu, ekonomik gücü, önemli bir pazar alanı olması bakımından Türkiye, ABD ve Alman emperyalistlerinin açıktan hegemonya mücadelesi sürdürdükleri önemli bir alan konumuna geldi. Ve başta Alman emperyalizmi olmak üzere AB'nin emperyalist güçleri, Türkiye'yi yeni anlaşmalarla kendilerine daha sıkı bağlamanın zamanının geldiği düşüncesinden hareketle, GB'ye girişe evet dediler. (Bu arada AB'nin, Türkiye'nin GB'ye girebilmesi için dayattığı demokratikleşme anlayışındaki ikiyüzlülüğü ortaya çıktı.) AB için önemli olan; ne Türkiye'de demokrasi sorunuydu, ne de Kürt ulusunun katledilmesiydi. Önemli olan, AB'nin ve özellikle de Alman emperyalizminin Türkiye ve bölgedeki çıkarlarının sağlama alınması ve diğer rakiplerden (ABD, Japonya) daha ileri ve sağlam bir konumun elde edilmesiydi. Bu da, bugünün koşullarında ancak bir GB anlaşmasıyla sağlanabilirdi. (Ve belirtelim ki, Türkiye ve bölge üzerinde AB-ABD çelişkilerinin daha da keskinleşmesi koşullarında AB, bölgeye ağırlığını koymak için Türkiye'yi kendine üye yapmaktan geri kalmayacaktır.)

Demek oluyor ki; Türkiye'nin GB'ye alınması, Ankara antlaşmasında ifade edilen koşulların yerine getirilmesinden ziyade, dünya koşullarının değişmesinin ve değişen bu koşullar içinde Türkiye'nin de ekonomik alanda güçlenmesinin sonucudur.

Türkiye, GB'ye girmeden önce AB'nin neredeyse her türlü emperyalist dayatmasını kabul eden veya buna boyun eğen açık pazarıydı, şimdi ise karşılıklı yükümlülüklerin yerine getirildiği bir açık pazar olmuştur. Yani Türk burjuvazisi AB karşısında her alanda tamamen güçsüz olmadığına, bazı alanlarda pekala rekabet gücünün olduğuna inanmaktadır.

GB ve Türk burjuvazinin beklentisi

Anlaşmanın esaslarını özet alarak verelim:
Türkiye, AB'ye tam üye olmadan GB'ye giren tek ülkedir. AET'ye sonradan katılan ve topluluğun tam üyesi olan ülkelerden (örneğin Yunanistan, Portekiz, İspanya) hiçbirisi topluluğun tam üyesi olma sıfatını kazanmadan önce, GB'ye girmediler. Türkiye ise tam da bunun tersini yaptı. Böylelikle o, topluluğun tam üyelerine tanımış olduğu olanaklardan yararlanmayacağını daha başta kabul etmiş oldu. Sorun bununla da bitmiyor. Topluluğa tam üye olmadan GB'ye giren Türkiye, topluluğun karar organlarında yer almayacağını, ama aldığı kararların kendisi için de bağlayıcı olduğunu kabullenmiş oluyor. Bu demektir ki; Türkiye, topluluğa tam üye olmadığı için topluluğun Bakanlar Konseyi, Avrupa Konseyi vb. gibi temel karar alma organlarında temsil edilmeyecektir. Böylelikle Türkiye, topluluğun hem topluluk içi hem de topluluk dışı ülkelere karşı politikalarının saptanmasına yönelik kararların alınmasında söz sahibi olmayacağını, ama topluluk karar organlarının aldığı kararlara da uyacağını kabul etmiş oluyor.

Türkiye bu kararıyla AB'nin ekonomik, siyasi, kültürel ve giderek de askeri ipoteği altına girmiş oluyor. AB'nin bütün kararlarına, söz sahibi olmadan katılmayı, uygulamayı koşulsuz kabul etmiş oluyor. Türk burjuvazisinin çaresizlikten, teslimiyetten dolayı böyle bir ipotek altına girmeyi kabul ettiği söylenemez. Burada Türk burjuvazisinin ABD ve AB karşısında ikili ve oldukça tehlikeli bir oyun içinde olduğunu görüyoruz. Türk burjuvazisi başta Almanya olmak üzere AB emperyalistlerinin ve Amerikan emperyalizminin hem ülke ve hem de bölge üzerindeki rekabetini görüyor ve hissediyor. Siyasi ve askeri alanda daha ziyade ABD emperyalizmine bağımlı hareket eden Türk burjuvazisi, ABD'ye 'gerekirse AB kararları doğrultusunda hareket ederim' mesajını veriyor. Bundan dolayıdır ki; Türk burjuvazisinin siyasi temsilcileri, GB tartışmalarının yoğunlaştığı dönemlerde, GB'ye girişin ABD ile olan ilişkileri etkilemeyeceğini sık sık ifade etmişlerdir. Burada söz konusu olan ekonomik ilişkiler değildir. Zaten Türkiye'nin AB ile olan ekonomik ilişkileri ABD ile olandan daha yoğundur. Geriye siyasi ve askeri ilişkiler kalmaktadır ve Türk burjuvazisinin Türkiye'nin ABD ile bu türden ilişkilerinin GB'ye girmekle zarar görmeyeceğini yinelemesi, Amerikan emperyalizmine gönderilen şu mesajın ifadesidir: Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkasya'da ve Orta Asya'da benim de çıkarlarım söz konusudur. Bu alanlarda seninle rekabet etmiyorum, buna niyetim de yok. Ama senin bu alanlardaki rekabetin benim çıkarlarımı dışlamamalı, bilakis içermelidir. Ancak bu koşullarda ben senin için iyi bir müttefik (yeni sömürge) olabilirim. Aksi taktirde bu alanlardaki çıkarlarımı AB çerçevesinde, onunla siyasi ve askeri bütünleşme içinde ifade etmeye yönelirim. Zaten ekonomik bütünleşme içindeyim ve GB ile de bu bütünleşmeyi siyasi olarak tamamlıyorum!

Türkiye'nin NATO ötesinde, AB ile askeri alanda da bütünleşme çabası bu çerçevede ele alınmalıdır.

Önümüzdeki dönem ABD emperyalizmiyle Alman emperyalizmi güdümünde AB'nin uluslararası planda hegemonya mücadelesinin keskinleşeceği bir dönem olacaktır. Bu keskinleşmenin boyutlarını eski Yugoslavya'da sürdürülen gerici savaşta gördük. Balkanlar'daki emperyalistler arası rekabet henüz sonuçlanmadı. Bu rekabet, henüz tam anlamıyla keskinleşmese de Ortadoğu'da, Kafkaslar'da, Orta Asya'da devam etmektedir. Bu rekabette, yeniden dirilen Rus emperyalizmi de var. Türkiye bu emperyalist haydutlarla tek başına mücadele edemeyeceğini çok iyi biliyor. Bunun ötesinde Türkiye efendi tercihi yapacak güçte ve konumda olduğunu da görüyor. Bu gerçeklerden dolayı da ABD emperyalizmiyle AB arasında ikili oynuyor. Ve kim benim çıkarlarımı da göz önünde tutarsa, onun yanındayım mesajını veriyor.

Türkiye'nin GB'ye girmekle, AB'nin siyasi ipoteğini koşulsuz kabul etmesini başka türlü yorumlayamayız. Böyle bir tavır, eline geçen fırsatları değerlendirme çabası içinde olan bir yeni sömürge, emperyalizme bağımlı ülke tavrıdır. Ve bunun emperyalizme tamamen teslimiyetle hiçbir ilgisi yoktur. Şayet bu, emperyalizme, somutta da AB emperyalistlerine siyasi olarak da tamamen teslimiyetse, Türkiye'nin GB'den önce kapitalist/emperyalist sistemin dışında olduğu, emperyalizme tam teslimiyet içinde olmamış olduğu sorusunu gündeme getirmez mi? Getirir. Türkiye dün olduğu gibi bugün de emperyalist sisteme ekonomik, askeri ve siyasi olarak bağımlıdır, o sistemin bir parçasıdır. GB'ye giriş, onun efendisini siyasi olarak da tercih edecek konuma geldiğini göstermektir.

Siyasi tercih sorunu ötesinde GB'nin ekonomik açıdan anlamı ve önemi nedir? GB'nin Türkiye ekonomisi açısından bağlayıcı öneme haiz yanı, mevcut gümrük tarifelerinin karşılıklı olarak sıfırlanmasıdır. Bunun anlamı şudur; Türkiye AB ülkeleri pazarlarında, AB ülkeleri de Türkiye pazarında ürünlerini gümrük ödemeksizin pazarlayacaklar (Türkiye açısından işlenmemiş tarım ürünleri bugün için GB'den etkilenmiyor.) Bunun anlamı şudur; rekabet gücü olan kazanır. Rekabet gücü olmayan kaybeder. Türk burjuvazisi bazı alanlarda rekabet gücünün olduğuna, bazı alanlarda da rekabet gücünü geliştireceğine inanmaktadır.

GB ile gündeme gelen bir takım yeni vergiler (örneğin özel tüketim vergisi), yeni düzenlemeleri (örneğin ortak gümrük tarifesi), yeni mali yardım olanakları (örneğin Türk ekonomisini güçlendirmek için 3.2 milyar dolarlık "yardım"), yeni yasalar (örneğin tüketicinin korunması, marka, telif, patent yasaları), yeni standart uygulaması, yeni anlaşmalar (örneğin Türkiye, bazı ülkelerle -İsrail, Kuzey Afrika ve Orta Avrupa'nın bazı ülkeleri, tercihli ticaret anlaşması yaparak ithalat kolaylığı sağlayacak), Türk vatandaşlarının tek vizeyle AB ülkelerinde dolaşma kolaylığı, bütün ürünlere getirilen etiket ve menşei zorunluluğu ikincil derecede sorunlardır. Veya GB anlaşmasının sağlıklı işlemesi için tarafların karşılıklı yükümlülükleridir. Bu yükümlülükleri yerine getirmeyen veya getiremeyen taraf, kaybeden taraf olacaktır. Ve hiçbir taraf da kaybetmeyi düşünmediği için bu yükümlülükler kaçınılmaz olarak yerine getirilecektir. Bizi burada ilgilendiren, Türk burjuvazisinin neye güvenerek gümrükleri sıfırladığıdır. Bu noktayı biraz açarak Türk ekonomisinin dinamiklerini ele alalım. Önce ihracatının bileşimine bakalım. (Bkz. Tablo II)
 
Kaynak: DİE; İstatistik Göstergeler 1923-1990, s. 296.
DPT: Temel Ekonomik Göstergeler, Ocak 1993, Ocak 1995.


Bu tabloya göre Ankara antlaşmasının imzalandığı yılda ihracatın bileşiminde sanayin payı %19.8'den 1993'te %83'e çıkıyor. Veya ihracatta tarım dışı sektörlerin (sanayi ve madencilik) payı 1963'te %22.8'den 1993'te %84.6'ya çıkıyor. Demek oluyor ki; Türk ekonomisinin belkemiğini sanayi ve sanayi ürünlerinin ihracı oluşturmaktadır. Bu gerçek görülmeksizin Türk burjuvazisinin gücü, rekabete soyunması, dış pazar arayışı ve bütün bunların ifadesi olan GB'ye girmeyi kabul edişindeki çıkış noktası kavranamaz. Türk burjuvazisi sanayi ürününe ve ihracatına dayanarak uluslararası pazarlara açılıyor ve rekabete soyunuyor. (Bkz. Tablo III)


İhracatın hacminde belirleyici olan sektörlerdeki gelişme şöyledir:

-İşlenmemiş tarım ürünlerinin ihracatı 1989'dan 1993'e %49 oranında artmasına rağmen, toplam sanayi ürünleri hacmindeki pay, 1989'da %10.9 ve 1993'te de %10.7 oranında kalmıştır.

-Petrol ürünlerinin, çimentonun, orman ürünlerinin, demir dışı metal sanayi ürünlerinin, giderek artmasına rağmen madeni eşya ürünlerinin ihracatın hacmindeki payları ya azalmakta ya da önemsiz konumda kalmaktadır.

-Kimya sanayin ihracatı 1989'dan 1993'e %40 oranında azalmıştır. sanayi ürünleri ihracatı hacmindeki payı ise 1989'da %8.5'ten 1993'te %3.7'ye düşmüştür.

-Lastik ve plastik ürünlerinin ihracatı 1989'dan 1993'e %23 oranında artmasına rağmen, sanayi ürünleri ihracatı hacmindeki payı 1989'da %3.4'ten 1993'te %3'e düşmüştür.

-Deri ve kösele ihracatı 1989'dan 1993'e %8.6 oranında azalmış ve sanayi ürünleri ihracatı hacmindeki payı da 1989'da %6.6'dan 1993'te %4.3'e düşmüştür.

-Dokuma ve giyim sanayi ürünlerinin ihracatı 1989'dan 1993'e %54.7 oranında artmış ve sanayi ürünleri ihracatı hacmindeki payı da 1989'da %38.5'ten 1993'te %42.5'e çıkmıştır.

-Cam ve seramik ürünlerinin ihracatı 1989'dan 1993'e %47 oranında artmasına rağmen sanayi ürünleri ihracatı hacmindeki payı 1989'da %2.8 ve 1993'te de %3 oranla hemen hemen aynı kalmıştır.

-Makine sanayi ürünlerinin ihracatı 1989'dan 1993'e %79 oranında artmıştır ve sanayi ürünleri ihracatı hacmindeki payı da 1989'da %2.1 ve 1993'te de %2.7 oranlarında kalmıştır.

-Elektrikli makine ve cihazların ihracatı 1989'dan 1993'e %142 oranında artmış ve bu ürünlerin toplam sanayi ürünleri ihracatı hacmindeki payı da 1989'da %2.6'dan 1993'te %4.4 oranına çıkmıştır.

-Taşıt araçlarının ihracattaki payı 1989'dan 1993'e %147 oranında artarken, toplam sanayi ürünleri ihracatı hacmindeki payı da 1989'da %1.7'den 1993'te %3'e çıkmıştır.

-Diğer sanayi ürünlerinin ihracatı da 1989'dan 1993'e %87 oranında artmıştır. Karakteri belirlenmeyen (sınıflandırılmayan) bu sanayi ürünlerinin toplam sanayi ürünleri ihracatı hacmindeki payı 1989'da %2'den 1993'te %2.8'e çıkmıştır.

Bu veriler bize şunu göstermektedir. Türk sanayi her sektöründe rekabet gücüne sahip değildir. sanayin belli sektörleri, Türkiye ekonomisinde motor rolünü üstlenmiş durumdadır. Bu sektörler, dış pazarlarda rekabet gücü olan sektörlerdir.

Türkiye'de, GB'ye veya AB'ye girme durumunda Türk sanayin rekabet gücünün ne olabileceği üzerine bir dizi araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar, sanayin rekabet gücü hakkında belli ipuçları vermektedir.

Örneklersek; (Bkz. Tablo IV ve Tablo V)

Bu verilerden çıkartılması gereken sonuçlar şöyledir:
Daha 1986 yılı itibariyle, GB'ye girme durumunda rekabet şansı olmayanların (sektörlerin/firmaların) imalat sanayi üretimindeki payı %1.8 ve imalat sanayi ihracatındaki payı da %0.09. Tamamen değerlendirme dışı bırakılabilecek bir oran.

Rekabet şansı olanların imalat sanayi üretimindeki payı %27.7 oranında. Bunların imalat sanayi ihracatındaki payı da %38.5 oranında. Emperyalizme bağımlı koşullardaki bir ekonomi/sanayi için bu oranlar küçümsenemeyecek bir gelişmenin ifadesidir.




Bunun ötesinde alınacak tedbirlerle rekabet şansı artacak olanların imalat sanayi üretimindeki payları %39.9 ve bunların imalat sanayi ihracatındaki payları da %43.6 oranlarında. Demek oluyor ki, bir takım tedbirlerin alınması durumunda rekabet şansı olanların imalat sanayi üretimindeki payları %67.2 ve bunların imalat sanayi ihracatındaki payları da %82.1 oranlarına çıkıyor.

Gıda, içki ve tütün sektörlerindeki duruma gelince; rekabet şansı olmayanların bu sektörlerdeki üretim payları %14, ihracattaki payları da yaklaşık %7, rekabet şansı olanların söz konusu sektörlerdeki üretim payları %36.8 oranında olmasına rağmen, ihracattaki paylar ancak %12.9 oranında. Alınacak tedbirler sonucunda rekabet şansı artacak olanların oranı, yaklaşık %40, ihracattaki payları da %24.5 oranında. Demek ki; birtakım tedbirlerin alınması durumunda içki, gıda ve tütün sektörlerinde rekabet şansı olan firmaların bu sektörlerdeki üretim payı %67.8'e ve bu sektörlerin ihracattaki payları da %37.4'e çıkıyor.

29 Haziran 1993 tarihli Sabah gazetesinde yer alan bir haberde AB ve GB'ye girme durumunda Türk Sanayi sektörlerinin rekabet durumu açıklıyor. Ele alınan 10 sektörün GB'ye girme durumunda rekabet şanları söyle sıralanıyor. (Bkz.Tablo VI)
GB'ye girme durumunda Türk sanayinin rekabet gücünü gösteren bir dizi araştırma yapılmıştır. Bu araştırmaların hangi kıstaslar temelinde yapıldığı bilinmiyor ve çoğu kez de soruna siyasi yaklaşım yön veriyor. Ama bütün bu araştırmaları ve ihracatın bileşiminde sanayi sektörlerinin gelişme durumunu göz önünde tutarsak belli sektörlerin daha bugünden rekabet gücüne sahip olduklarını görürüz; işlenmemiş tarım ürünleri, dokuma ve giyim, cam ve seramik, demir ve çelik, makine, elektrikli makina ve cihazlar, taşıt araçları sektörleri gibi.

İhracatın bileşimini başka açıdan; ana mal gruplarına göre ele alırsak; (Bkz. Tablo VII).


Bu tablo bize Türk ekonomisinin iki özelliğini göstermektedir. Birincisi; Türk ekonomisinde, hafif sanayi, tüketim malları üretim sektörleri hakimdir. İhracatın verilen dönem içinde ortalama %54.6'sını tüketim mallarının oluşturması bunu gösteriyor. İkinci özellik ise; Türk ekonomisinde ağır sanayiye yatırım mallarına yönelik sektörlerin gelişme içinde olduğunu gösteriyor. Hammadde ihracatının, ihracatın bileşimindeki payı %11.4 oranında azalıyor. Ama aynı zamanda yatırım mallarının ihracatın bileşimindeki payı, verilen dönem içinde %25.2 oranında artıyor. Bu demektir ki; sanayi salt tüketim malları üretimine dayanmamaktadır.(Bkz. Tablo VIII).


Ankara anlaşmasının imzalandığı 1963 yılından 1993 yılına tüketim mallarının ithalatın hacmindeki payı her ne kadar %5.4'ten %14'e çıkmışsa da, biz bunu önemsiz bir olgu olarak bir kenara koyuyoruz. Önemli olan yatırım malları ve hammadde/ara malları ithalatının durumudur. Değer bazında ithalat 1963'ten 1993'e 42.8 misli artarken, aynı dönemde yatırım malları ithalatı 30.4 misli ve hammadde (ara malları) ithalatı da 46.9 misli artmıştır.

Hammadde/ara malları ithalatının hızlı gelişmesi ve ithalatın bileşimindeki payının verilen dönem içinde sürekli yüksek olması Türk ekonomisinin hammadde işleyerek, mamul madde üretecek durumda olduğunun açık ifadesidir. Yatırım mallarının ithalatın bileşimindeki payının giderek düşmesi de Türkiye'de belli bir sanayi üretiminin makineli üretimin var olduğunu bundan dolayı da
giderek yatırım mallarından ziyade hammaddelere ihtiyaç duyulduğunu ifade eder.

Sonuç itibariyle; ithalatın bileşiminde tüketim mallarının önemli bir yerinin olmaması, buna karşın hammadde ve yatırım mallarının belirleyici olması o ülkede belli bir sanayi üretiminin olduğunu; üretim ve pazarı olan bir sanayin olduğunu gösterir.

İhracat ve ithalat bazında Türk ekonomisinin dinamiği üreten ve satabilen/pazarlayabilen bir yapıya sahip olmasıdır. Bu durumu Türk burjuvazisi de biliyor. Ve bundan dolayı GB'ye girme durumunda ekonominin nasıl etkileneceğinin hesabını yapabiliyor. TÜSİAD üyelerinin beklenti anketi bu konuda fikir veriyor. (Bkz. Tablo IX)


Gerçekleşmesi kaçınılmaz olan olgulara bakalım:

-Gümrüklerin sıfırlanmasından dolayı ithalat, dolayısıyla dış ticaret açığı artacaktır.

-Rekabet gücü olmayan, küçük ve orta ölçekli firmaların bir kısmı iflas edecek ve işsizlerin sayısı artacaktır. 

-Teknolojik iyileşme kaçınılmaz olacak ve teknolojinin yenilenmesiyle rasyonelleşmeye giden büyük ölçekli firmalar bir kısım işçiyi sokağa atacaklardır.

-Rekabet keskinleşeceği için kar marjı düşecektir.

-Firmalar var olabilmek için rekabet güçlerini artıracaklardır.

-Sağlanan olanaklardan dolayı yabancı sermaye yatırımları artacaktır.

-Keza sabit sermaye yatırımları da artacaktır.

-Güçlü olmanın bir koşulu olarak araştırma-geliştirme faaliyetleri artacaktır.

- Rekabet gücünün arttırılması için kalite iyileşmesi mutlak olacaktır.

Ve Türk burjuvazisi bütün bunları göğüsleyebileceğine ve AB pazarlarında rekabet edebileceğine inanmaktadır. Yukarıda ele aldığımız veriler böyle bir inancın maddi temellerinin olduğunu gösteriyorlar.

Şimdi Türkiye ekonomisini başka kıstaslar bazında AB ekonomileriyle karşılaştıralım: (Bkz. Tablo X) 
 
(Verilen dönem içinde AET üyelerinin sayısı 12 değil 6 idi. Buna rağmen sonradan üye olan ülkeleri de karşılaştırmaya dahil ederek Ankara antlaşmasının imzalandığı dönemden bugüne ekonomik gelişmenin genel çerçevesini çıkarmayı yararlı gördük.)

GSYİH'nın büyüme hızı bakımından Türk ekonomisi verilen dönem içinde sırayla Yunanistan, İspanya, Portekiz ve Fransa'dan sonra 5. sırada yer alıyor. Toplam hacim içinde Türkiye'nin payı 1960'da yüzde 2'den 1971'de ancak yüzde 2,2'ye çıkıyor. Hacim bakımından Türkiye 1960'd 9. sıradan 1971'de 8. sırada yer alıyor (Bk. Tablo XI)

GSYİH'nın büyüme hızı bakımından Türk ekonomisi verilen dönem içinde %90 oranında bir büyümeyle ilk sırada yer alıyor. Toplam değer içinde Türk ekonomisinin payı 1970'de %1.8'den 1982'de %2.6'ya çıkıyor. Hacim bakımından ise Türk ekonomisi 1970'de 9. sırada, 1982'de de 8. sırada yer alıyor. (Bkz. Tablo XII).

Kaynak: Main Economic Indıcators, OECD, 1995, Nr. 3, s. 240.

GSYİH'nın büyüme hızı bakımından bakımından Türk ekonomisi verilen dönem içinde İrlanda'dan sonra 2. sırada yer almakta. Toplam değer içinde Türk ekonomisinin payı 1985'te %2.1 ve 1994'te de %2.5 oranındadır. Toplam hacim bakımından ise 1985'te 9. sırada 1994'te de 8. sırada yer alıyor.
Bu tablolardan çıkartılması gereken belli başlı sonuçlar şunlardır:
* Verilen dönem içinde Türk ekonomisinin oldukça hızlı büyüdüğünü görüyoruz.
* Bu hızlı büyümeye rağmen toplam değer (13 ülkenin GSYİH toplamı) içinde Türk ekonomisinin payı - GSYİH bazında- oldukça düşüktür. 1982'de %2.6 ve 1994'te de %2.5. Bu da gösteriyor ki; Türkiye, AB için hiç de önemi olan bir ekonomik güce sahip değildir. Bunun böyle olduğunu ihracat verilerini karşılaştırırken de göreceğiz. (Bkz. Tablo XIII)

1983'ten 1990'a ihracatın oransal büyümesi açısından Türkiye 8. sırada yer alıyor. İhracatın hacmi bakımından ise; 1983'te 10. ve 1990'da da 11. sırada yer alıyor. İhracat hacminde Türkiye'nin 1983'teki ve 1990'daki payı %0.95 oranında yani oldukça önemsiz. (Bkz. Tablo XIV)

Verilen dönem içinde ithalatın oransal büyümesi açısından Türkiye, Portekiz ve İspanya'dan sonra 3. sırada yer alıyor. Türkiye'nin söz konusu 13 ülkenin toplam ithalatı içindeki payı hem 1983'te ve hem de 1990'da %1.4 ile %1.5 civarındadır. İthalatın hacmi bakımından ise Türkiye 1983'te ve 1990'da 10. sırada yer alıyor.


Bu veriler, Türkiye ekonomisinin AB ekonomisi içinde oldukça önemsiz bir konumda olduğunu gösteriyorlar. Salt bu verilere dayanarak, AB'nin Türkiye'ye yaklaşımında, GB'ye alınmasında ekonomik çıkarların belirleyici rol oynamadığını açık bir şekilde gösteriyorlar.

Biz burada Türkiye'nin dış ticaretini tamamen AB ülkeleriyle yaptığı varsayımından hareket ettik. Türkiye'nin dış ticaretini ülkeler bazında ele aldığımızda AB içindeki dış ticaret bazındaki önemi daha da azalmaktadır. Şimdi bir de bunu gösterelim: (Bkz. Tablo XV)

Bu veriler bize, Türkiye ihracatında ve dolayısıyla Türkiye ekonomisinde OECD ülkelerinin belirleyici öneme haiz olduklarını gösteriyorlar. Her ne kadar bu ülkelerin Türkiye ihracatındaki toplam payı 1989'dan 1993'e %4.2 oranında azalmışsa da, ortalama pay %63.5 civarındadır. Türkiye ihracatının yarısını, verilen dönem ortalaması olarak %50,14'ünü AB ülkeleriyle yapıyor. Ve bu ülkeler içinde Almanya, Türkiye ihracatında önemli bir konuma sahip. Türkiye ihracatının %20-25'ini Almanya'ya yapıyor.

Verilen dönem içinde diğer OECD ülkelerinin, özellikle de ABD'nin, ayrıca İslam ülkelerinin ve diğer Avrupa ülkelerinin Türkiye ihracatındaki payları büyük boyutlarda azalıyor. Buna karşın diğer ülkeler ve BDT'nin Türkiye ihracatındaki payları artıyor.

Sonuç itibariyle; Türkiye ihracatında OECD ülkeleri ve bunların arasında AB ülkeleri belirleyici konumdalar. Ama buna rağmen Türkiye giderek artan kapsam ve oranlarda başka ülkelere de ihracat yapıyor. Bu, ihracatın belli alanlarla sınırlı kalmadığını, uluslararası planda yaygınlaştığını gösteren bir olgudur.

Türkiye'nin 12 AB ülkesi ithalatındaki yerini bir daha belirleyelim; bu ülkelerin 1989'daki toplam ithalatları, 1 167 609 milyon dolar. Türkiye'nin aynı yılda bu 12 ülke ile toplam ihracatı 5 407.7 milyon dolar. Buna göre Türkiye'nin 12 AB ülkesi ithalatındaki payı 1989 yılında ancak %0.46 oranında oluyor. 1990'daki payı ise %0.48. Demek oluyor ki; AB ülkeleri ithalat toplamı bazında Türkiye ekonomisi -ihracatı-, bu ülkeler için hemen hemen hiçbir ekonomik öneme sahip değildir.

12 AB ülkesinin ihracatında -Türkiye'nin ithalatında- Türkiye'nin payı 1990'da
ancak %1.6 oranındaydı. Yani AB ülkelerinin ihracatı açısından da Türkiye, kaçırılmaması gereken bir pazar konumunda değil.

Şüphesiz ki, Türkiye'nin ekonomik önemi ve gelişmesi salt dış ticaret hacmiyle sınırlı olarak değerlendirilemez. Soruna GSMH'nın büyümesini zincirleme endeks bazında (bir sene öncesine göre büyüme oranı) yaklaşırsak, Türk ekonomisinin oldukça dinamik bir yapıya sahip olduğunu görürüz.(Bkz. Tablo XVI)

Bu tabloya göre Türkiye ekonomisi, büyümenin oransal büyüklüğü açısından 1973'te Fransa ile 8. sırada; 1974'te 1. sırada; 1975'te 1. sırada; 1976'da 2. sırada; 1977'de 3. sırada; 1978'de Belçika ile birlikte 8. sırada; 1979'da son sırada (Türkiye ekonomisinin krizde olduğu yıl); 1980'de 12. sırada (keza ekonomik kriz yılı); 1981'de 1. sırada; 1982'de 1. sırada; 1983'te 2. sırada; 1984'te 2. sırada; 1985'te 1. sırada; 1986'da 1. sırada; 1987'de 1. sırada; 1988'de 11. sırada; 1989'da İngiltere ile birlikte 11. sırada; 1990'da 1. sırada; 1991'de 11. sırada; 1992'de 1. sırada; 1993'te 1. sırada ve 1994'te de (ekonomik kriz yılı) son sırada yer alıyordu: (Bkz. Tablo XVII)



GSMH, GSYİH ve dış ticaret ile ilgili veriler bize Türkiye ekonomisinin iki yönünü gösteriyorlar:

a- Türkiye ekonomisi dinamik bir yapıya sahiptir. Bu, sürekli ve hızlı büyüyen bir ekonomidir. Türk burjuvazisini büyük oynamaya sevk eden, onun bölgesel iştahını kabartan ve saldırganlaştıran ekonominin bu yapısıdır.

b- Türkiye ekonomisi, bir bütün olarak AB ekonomisi içinde oldukça önemsiz bir paya sahiptir. Bu pay, bir bütün olarak AB ekonomisi içinde her ne kadar önemsizse de Türk burjuvazisi açısından oldukça önemlidir. Ve o, GB kapsamında daha da güçleneceğine inanmaktadır. Yukarıdaki veriler bu inancın maddi temellerini oluşturuyorlar. Türk burjuvazisi, Türkiye'nin, AB ülkeleri tarafından GB kapsamında daha çok talan edileceğini çok iyi biliyor ve o, artan talan içinde kendine düşen payın da artacağının bilincinde. GB, Türkiye'nin zenginliklerinin ortaklaşa talanının artması demektir. Türk burjuvazisi açısından en azından bu aşamada, AB ülkeleri ile talanın paylaşılmasında sorun çıkartmamaktır. Neredeyse hiç pazarlık edilmeden, neredeyse tamamen koşulsuz bir şekilde GB'ye girmenin, bunun ötesinde AB'nin alacağı kararlara uyacağını kabullenmenin başka ne gibi bir anlamı olabilir!

Türkiye'yi önemli yapan faktörler ve GB

a- Ekonomik potansiyel olarak Türkiye'nin AB için önemi:
Yukarıda bu konuyu kısmen ele aldık. Türkiye, bugüne kadarki dış ticaret hacmi bakımından AB ülkeleri veya bir bütün olarak AB için önemli bir ekonomik potansiyel oluşturmuyordu. Türkiye'nin bir bütün olarak AB'nin ve tek tek de ülkelerinin dış ticaretindeki -özellikle ihracatlarındaki- payı oldukça azdır. Ama bu Türkiye'nin genel anlamda önemsiz bir ekonomik potansiyel olduğu anlamına gelmez. Önümüzdeki dönemde, gümrüklerin sıfırlanmasının doğrudan bir sonucu olarak, özellikle AB'nin emperyalist ülkelerinin malları Türkiye pazarına akacaktır. GB ile AB, 60 milyonluk bir pazara engelsiz girecektir. Ve böylelikle Türkiye, önümüzdeki dönemde dış ticaret hacmi bakımından da AB için giderek önem kazanan bir pazar olacaktır.

Türkiye, yabancı sermaye, kredi, bir bütün olarak sermaye hareketi açısından da önemli bir ülkedir ve GB ile önümüzdeki dönemde daha da önemli olacaktır.

Türkiye, dış borcu sürekli artan bir ülkedir, son 8-10 senelik dönemi esas alarak dış borç artışını gösterelim: 1986'da 32 milyar 101 milyon dolar olan toplam dış borç miktarı 1990'da 42 milyar 035 milyon dolara ve 1993'te de 67 milyar 356 milyon dolara çıkmıştır. Bu, 1986'dan 1993'e yani 7 sene içinde %37.4 oranında bir artışın ifadesidir. Son 2 yıl içinde 5 milyar dolara varan borç ödemesi yapılmasına ve önemli boyutlara varan borç alınmamasına rağmen, bugünkü dış borç tutarı 70 milyar dolar civarındadır. Türkiye, anapara ödemesinden ziyade bu miktarın faizlerini ödemekle meşguldür. Yani borç alınan sermaye, Türkiye'nin ekonomik potansiyelinin bir kısmını faiz olara alıyor.

Bunun ötesinde tekelci sermaye, yabancı sermaye (yatırıma yönelik) formunda da Türkiye'ye akmakta ve ekonomik potansiyelin bir kısmını para veya ürün formunda götürmektedir. Önümüzdeki dönemde Türkiye'ye bu türden sermaye akışı yoğunlaşacaktır. Son yıllarda Türkiye'ye gelen yabancı sermaye miktarı ve bunun ülkelere göre dağılımı şöyledir. (Bkz. Tablo XVIII)



Yabancı sermaye akışını veren ve alan ülkelerin siyasi ve ekonomik konjonktürel durumu doğrudan etkiler. Ekonomik kriz içinde olan, siyasi olarak istikrarlı olmayan ülkelere yabancı sermaye gitmez veya kendisi ekonomik kriz içinde olan bir ülkenin sermaye ihracı yavaşlar. Tabloda görülen Türkiye'ye sermaye akışındaki dengesizliği bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu olguyu bir kenara bırakırsak tablodaki verilerin gösterdikleri temel eğilimler şunlardır:

-Verilen dönem içinde izin verilen yabancı sermaye miktarı önemli oranda artmıştır.

-Yabancı sermayenin çok önemli bölümü, 1988'de %86 ve 1994'te de %92.5'i OECD ülkeleri kaynaklıdır.

-OECD ülkeleri içinde AB kaynaklı yabancı sermaye büyük boyutlardadır. Örneğin AB kaynaklı toplam yabancı sermaye OECD kaynaklı toplam yabancı sermayenin 1988'de %54'ünü 1994'te de %70.7'sini oluşturuyordu. AB kaynaklı yabancı sermayenin toplam yabancı sermaye içindeki payı ise 1988'de %46.5 ve 1994'te de %65.4 oranlarındaydı. Yani AB kaynaklı yabancı sermaye, Türkiye'ye akan yabancı sermaye içinde giderek daha belirleyici boyutlar almıştır.

-AB kapsamında Türkiye'ye ihraç edilen sermayenin ezici çoğunluğu Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya kaynaklıdır.

Bu beş ülkenin Türkiye'ye ihraç ettiği sermaye miktarı 1988'de AB ülkeleri toplamının %97'sine; OECD ülkeleri toplamının %52.5'ine ve genel toplamın da %45'ine tekabül ediyordu. 1994'te ise bu beş ülkenin Türkiye'ye ihraç ettiği sermaye miktarı, AB ülkeleri toplamının %92'sine; OECD ülkeleri toplamının %65'ine ve genel toplamın da %60'ına tekabül etmekteydi.

Sonuç itibariyle;

*Türkiye yabancı sermaye açısından yabana atılacak bir ekonomik potansiyel değildir.

*Türkiye ekonomisi, izini çıkan yabancı sermaye açısından ABD emperyalizminden ziyade AB'nin yukarıda adı geçen beş emperyalist ülkesine bağımlı durumdadır.

Yabancı sermayenin sektörlere dağılımı Türkiye ekonomisinin dinamiksel durumunu ele veren başka bir göstergedir. Bir de buna bakalım: (Bkz. Tablo XIX).

Tablo bize izni verilen yabancı sermayenin maddi değerlerin üretiminde, yani imalat sanayinde ve bu sanayin de belli sektörlerinde yoğunlaştığını göstermektedir. İmalat sanayinde yoğunlaşan yabancı sermaye toplamın 1989'da %61.3'üne; 1990'da %80.9'una; 1991'de %55.2'sine; 1992'de %70'ine; 1993'te %76'sına ve 1994'te de %74.5'ine tekabül ediyordu. Bu olgu bize şunu gösterir:

Türkiye'de sözüm ona emperyalizmi, yabancı sermayeyi eleştiri adı altında öne sürülen, "yabancı sermaye sanayiye üretim alanlarına yönelmiyor" savının hiçbir maddi temelinin olmadığını, tersine maddi değerlerin üretimine yöneldiğini gösterir. Demek oluyor ki Türkiye, yabancı sermaye açısından dikkate değer bir pazar alanıdır ve dinamik bir ekonomik potansiyele sahiptir. GB sürecinde pazar olarak Türkiye'nin önemi daha da artacak ve bu, kaçınılmaz olarak ekonomiye yeni dinamikleşme ögeleri katacaktır. (Teknolojik yenilenme, sermaye yoğunlaşması, daha güçlü tekellerin ortaya çıkması, çeşitli veya belli alanlarda üretimin artması, daha fazla yabancı sermayenin Türkiye'ye akması vs.) (Bkz. Tablo XX).


Bu oranları yabancı sermayenin sektörlere dağılım miktarıyla karşılaştırırsak, büyük/güçlü sermayenin imalat sanayine, nispeten ufak çaplı/küçük sermayenin de hizmetler sektörüne yönelmiş olduklarını görürüz. Diğer bir ifadeyle; tekelci/yabancı sermayenin büyük çaplı olanları Türkiye'de maddi değerlerin üretimine katılıyor ve kar elde ediyor. Önümüzdeki dönemde bu alandaki gelişme daha da yoğunlaşacaktır.

b- Türkiye'nin AB için iktisadi-stratejik önemi:
Yukarıda ana hatlarıyla belirtmiştik. Revizyonist blokun dağılmasından sonra Türk burjuvazisinin yayılmacılık iştahını kabartan olanaklar ortaya çıkmıştı. Bu dönem Türk burjuvazisinin dünya pazarlarına açılmak için yoğun çaba harcadığı bir dönemdi. Bu iki olgudan dolayıdır ki Türk burjuvazisi "Adriyatik kıyılarından Çin Seddi'ne" kadar olan alanda kendisinin de söz sahibi olduğunu dile getirme cüretkarlığını göstermiştir. Bu cüretkarlığın altında yatan nedir? Revizyonist blokun dağılmasından sonra, o zamana kadar bu bloku oluşturan alanlar, emperyalizmin açık rekabet alanlarına dönüşmüştür. Türkiye bu alan içinde tek başına çok az etken olabilir. Ama rekabet eden emperyalist güçlere veya onlardan birine dayanarak bir takım kırıntı kopartabilir. Bugün olan da budur. Türk burjuvazisi ülkenin stratejik konumunu, tarihi ilişkilerini öne sürerek emperyalist güçlerle ortak hareket etmeyi planlamış durumda; Türkiye Afrika'ya, Asya'ya, Ortadoğu'ya, Kafkaslar'a, Orta Asya'ya açılan anayolların kavşağını oluşturuyor. Türkiye AB için bir sıçrama tahtası, bu alanlara açılmanın köprübaşı durumunda. AB'nin emperyalist ülkeleri, çok şeyi Türkiye'de ucuza üreterek, onun söz konusu alanlara yakınlığından da yararlanarak rakipleri (ABD, Japonya, Rusya) karşısında daha güçlü rekabet olanaklarına kavuşmuş olacaklarını çok iyi biliyorlar. Gümrüklerin sıfırlandığı bir ortamda AB ülkelerindeki birçok sektördeki üretimin bir kısmı Türkiye'ye kayacaktır. Bu sermayelerin hemen hemen hepsi Türk sermayesi ile ortaklık kurarak üretime geçeceklerdir. Ucuza maledilen ürünlerin önemli bir kısmı AB pazarlarına da sürülecektir. Ama esas niyet Rus, Kafkasya, Orta Asya, Ortadoğu, Asya ve Afrika pazarlarına maliyeti ucuza getirilmiş ürünlerle daha güçlü olarak girmektir. (Bugünler de bu işi en iyi planlayan Japon sermayesidir. Yarın Türk malı damgasıyla AB pazarına yoğun bir şekilde girecektir, özellikle otomobil üretimiyle.)

Yine yukarıda belirtmiştik; Türkiye'nin ihracatı artık sadece belli alanlarda sınırlı değil. Örneğin, AB ülkelerine yapılan ihracat toplam ihracat içinde belirleyici olmasına rağmen toplam ihracattaki oransal payı giderek düşmektedir. Bu pay, 1990'dan itibaren sürekli düşmüştür. Bu 1990'dan 1993'e
%10.7 oranına varan bir azalmadır. Aynı dönemde OECD, EFTA ülkeleri, İslam ülkeleri, diğer Avrupa ülkeleri, BDT ülkeleri dışında kalan ülkelere, yani Asya'nın, Afrika'nın ve Latin Amerika'nın bazı ülkelerine yapılan ihracat önemli boyutlarda artmıştır. Bu artış miktar olarak, 1990'da 405.5 milyon dolardan 1993'e 925.2 milyon dolara çıkmıştır. Yani %128 oranında artmıştır. AB sermayesi Türkiye'de üreterek, bu ihracat imkanlarından da yararlanmayı planlamaktadır.

Türkiye'nin BDT'ye olan ihracatı sadece 1992'den 1993'e 684.2 milyon dolardan 1030.8 milyon dolara çıkarak %50.6 oranında artmıştır. Aynı dönemde Orta Asya Türk cumhuriyetlerine yapılan ihracat da 186.7 milyon dolardan 455.3 milyon dolara çıkarak %143.9 oranında artmıştır. BDT'nin Türkiye ihracatındaki payı da 1992'de %4.7'den 1993'te %6.7'ye çıkmıştır. Bu gelişmeyi AB ülkeleri de izliyorlar ve Türkiye'nin belirttiğimiz olanaklarından da yararlanarak bu pazarlarda daha rahat rekabet etmesinin yollarını arıyorlar. Bu da bugün açısından GB'nin AB ülkelerine Türkiye topraklarında, onun ekonomik potansiyelinde sağladığı olanakları değerlendirmekten geçiyor.

Hangi açıdan bakarsak bakalım Türkiye, AB'nin emperyalist ülkeleri açısından, onların, özellikle de Alman emperyalizminin uluslararası plandaki hegemonya mücadelesini kolaylaştıran olanaklar sağlayan iktisadi-stratejik bir öneme sahiptir.

c- Türkiye'nin AB için siyasi-askeri önemi:
Burada söz konusu olan Türkiye'nin jeostratejik konumu, o, bu konumundan dolayı, her dönem önemli olmuştur ve önemli olmaya da devam edecektir.

Yukarıda ana hatlarıyla belirttiğimiz bu noktayı biraz açalım. II. Dünya Savaşından sonra bütün kapitalist dünya ABD emperyalizminin kontrolüne girmişti: Savaştan güçlü olarak çıkan ABD emperyalizmi, kapitalist dünyayı sosyalist kampa (revizyonistlerin SB'de siyasi iktidarı gasp etmelerinden sonra revizyonist kamp veya blok) karşı kendi siyasi, askeri ve ekonomik sultası altına almıştı. O dönem Türkiye SB'ye karşı emperyalist kuşatmanın ve aynı zamanda bölgedeki petrol yataklarını yakından kontrol etmenin en önemli üslerinden birisiydi. Revizyonist blokun yıkılmasından sonra Türkiye, revizyonizme veya "sosyalizme" karşı emperyalist kuşatmanın en önemli bir üssü olmaktan çıktı ve çeşitli emperyalist güçlerin hegemonya mücadelesine sahne olan ve bölgedeki emperyalistler arası rekabetin sürdürülmesinde kullanılan bir piyon veya sıçrama tahtası oldu. Bölgedeki petrol yataklarının yakından kontrol edilmesinde Türkiye'nin önemi devam etti.

Bugün bölgemizde iki emperyalist gücün; ABD emperyalizminin ve Alman emperyalizminin açık rekabeti söz konusudur ve Türkiye, belirttiğimiz nedenlerden ve özelliklerinden dolayı her iki emperyalist güç için vazgeçilemez bir konumdadır.

ABD emperyalizminin bölgedeki politikası, bölgeyi kendi kontrolü altında tutmak Alman emperyalizminin ve giderek sesini yükseltmeye başlayan Rus emperyalizminin yayılmacılığını engellemektir. ABD'nin de Kafkaslar'da, Orta Asya'da gözü var. Türkiye, Ortadoğu'dan Kafkasya'ya ve oradan da Orta Asya'ya Çin sınırına dayanan şeridin düğüm noktasıdır.

Alman emperyalizminin de aynı alanlarda gözü var. O, bu alanlarda attığı her adımda ABD ve Rus engeliyle karşılaşmaktadır. Türkiye'yi kontrol etmek, Alman emperyalizmi açısından eski hayallerin gerçekleştirilmesi için önemli bir mesafeyi katetmiş olmak demektir: Mezopotamya'yı, petrol kaynaklarını ele geçirmek, Kafkasya ve Orta Asya'ya sıçrayarak Rus emperyalizmini çembere almak ve bu geniş alanları Alman sermayesinin doğrudan hizmetine sokmak! Alman emperyalizminin bu yayılmacı politikasını gerçekleştirebilmesi için bölgenin her yanına uzanabilen bir üsse ihtiyacı vardır. Bu üs, Türkiye'dir.

Türkiye'nin GB'ye alınmasıyla gelişen ekonomik ilişkiler, kaçınılmaz olarak siyasi ilişkileri ve daha sıkı siyasi-askeri bağımlılıkları beraberinde getirecektir. Zaten bugünkü konumuyla Türkiye, AB'nin bütün siyasi kararlarını koşulsuz kabul etmekle karşı karşıyadır. Sonuç itibariyle; GB'yi AB ülkeleri, bunların arasında da özellikle Alman emperyalizmi siyasi çıkarları için kullanacaklardır. Kürt sorununa yaklaşımda Türkiye-ABD-AB (Almanya) üçgenindeki çatışmalar bunu daha bugünden göstermektedir.

Gümrük Birliği ve Alman emperyalizmi

Türkiye'nin GB'ye girmesi en çok Alman emperyalizminin çıkarlarına yaramaktadır. Alman emperyalizmi, II. Dünya Savaşından sonraki siyasi ve askeri oluşumların altüst olması sonucu yeniden tarihi bir fırsatı yakaladı ve bunu kullanıyor. Alman emperyalizmi gözünü bölgemize yeni dikmiyor. Alman sermayesi geçen yüzyılın sonundan, bu yüzyılın başından bu yana bölgemize yakın ilgi duymuştur. Bu ilgi, onun emperyalist yayılmacılığını ifade ediyordu/ediyor. Bir zamanlar Osmanlı devletini Almanya'nın Hindistan'ı yapmak isteyen emperyalist politika, bugün GB çerçevesinde yeniden ısıtılıyor.

Alman tekelci sermayesinin, sömürgeciliğinin borazanlığını yapan "Die Welt Am Montag" gazetesi 21 Kasım 1898 tarihli sayısında şu anlayışa yer veriyordu:
"Sadece Türkiye, Almanya'nın Hindistan'ı olabilir… Sultan dostumuz olarak kalmalıdır. Tabii ki onu 'yutmaya hazır' olduğumuz düşüncesi unutulmaksızın… 'Hasta adam' sıhhatine kavuşacaktır. O, iyileşme uykusundan uyandığı zaman artık tanınamayacak kadar köklü bir şekilde tedavi edilmelidir. Onun sarışın, Alman mavi gözlü görünümüne sahip olacağı düşünülmelidir. Sevgi dolu kucaklamamızla ona bir Alman'dan ayırt edilemeyecek kadar Alman besi suyu içirdik (telkinde bulunduk. çn.) Böylece, Türkiye'nin mirasçıları olabiliriz ve olmak istiyoruz… Miras bırakana, ölümüne kadar çok sadık bir şekilde bakacağız… Önümüzde zengin bir miras var" ["Probleme des neokolonialismus" (Yeni Sömürgeciliğin Sorunları), Clt. I, s. 466-467, Leipzig 1961]

Alman emperyalizmi GB'yi, Türkiye'yi kendi çıkarları doğrultusunda modern bir "Hindistan" yapmanın bir aracı olarak görmektedir. Emperyalist ülkelerle yeni sömürgeci ilişkiler içinde olan, emperyalizme bağımlı olan Türkiye ("Hasta adam") GB sürecinde, tanınamayacak kadar köklü bir tedaviye tabi tutulacaktır. Alman emperyalizmi Türk ekonomisini ve politikasını Almanlaştıracaktır (Başarır veya başaramaz, bu sorunun başka bir yönü. Ama onun amacı belli.) Geçen yüzyılın sonunda ifade edilen bu emperyalist/sömürgeci politikanın bugünkü Türkçe'ye çevirisi ancak böyle olabilir. Yani Türkiye'nin, Almanya'nın Hindistan'ı olması anlayışında koşulların ötesinde fazla bir şey değişmemiştir.

II. Dünya Savaşından sonra Türkiye, ABD emperyalizminin siyasi, askeri ve ekonomik güdümüne girmiştir. Sonraki süreç içinde Türkiye, giderek güçlenen Alman emperyalizminin ekonomik güdümüne girmeye başlamıştır. O dönemdeki revizyonist blok, kapitalist blok kamplaşması, NATO'nun doğudaki en uç kanadını oluşturan Türkiye üzerindeki emperyalistler arası rekabeti bastırıyordu. ABD emperyalizmi Türkiye ve bölge üzerindeki tahakkümünü öncelikle siyasi ve askeri olarak devam ettirirken, Alman emperyalizmi ekonomik sızma politikasını güdüyordu. Öyle ki, Almanya'nın Türkiye üzerindeki siyasi ağırlığı, sermayesinin ağırlığı kadar geçerli değildi ve hala da değildir. Yukarıya aktardığımız veriler, bu durumu açıklıyor. Burada, ABD ve Almanya'nın Türkiye ekonomisindeki konumlarını karşılaştırmakla yetineceğiz. (Bkz. Tablo XXI). 
 

Görüyoruz ki bir bütün olarak Türkiye dış ticaret hacminde ABD emperyalizminin konumu gerilerken, Alman emperyalizmi güçlenmiştir. Sadece oransal olarak değil, kısmen miktar olarak da. Örneğin Türkiye'nin Almanya'ya ihracatı 1989'da 2175.4 milyon dolardan 1993'te 3654.3 milyon dolara çıkarak %68 oranında artarken, Türkiye'nin ABD'ye yaptığı ihracat 1989'da 971 milyon dolardan 1993'te 985.7 milyon dolara çıkmıştır. Yani değer olarak hemen hemen aynı seviyede kalmıştır.

Almanya'nın Türkiye'ye ihracatı veya Türkiye'nin Almanya'dan yaptığı ithalat 1989'da 2204.0 milyon dolardan 1993'te 4533.1 milyon dolara çıkarak %106 oranında artarken, ABD'den yapılan ithalat (ABD'nin Türkiye'ye ihracatı) 1989'a 2094.3 milyon dolardan 3350.7 milyon dolara çıkarak %60 oranında artmıştır.(Bkz. Tablo XXII)

Verilen dönem içinde Türkiye'ye izni çıkan toplam yabancı sermaye içinde istikrarsız da olsa Alman sermayesinin payı artarken, Amerikan sermayesinin payı azalmıştır.

Sadece, dış ticaret ve yabancı sermaye ile ilgili bu birkaç veri, Türkiye ekonomisinde Alman emperyalizmi ve ABD emperyalizminin ağırlığını gösteriyor.

GB çerçevesinde, bu birliğin sağlayacağı olanakları değerlendirerek Alman sermayesi, Türkiye ekonomisinde ve giderek de siyasetinde daha etken olacaktır. GB, Türkiye'yi yabancı sermaye lehine daha da ucuzlatmıştır. Türkiye, pazar olmanın ötesinde ucuz üretimin yapıldığı bir alan da olmuştur. Bütün bu olanaklar AB ülkeleri tarafından, özellikle de AB'nin emperyalist ülkeleri tarafından değerlendirilecektir. Bu işten, GB olgusundan en çok, AB'yi çekip-çeviren ülke konumunda olan Almanya yararlanacaktır.

Sonuç itibariyle;

AB açısından:
-GB, Türkiye üzerinde sürdürülen emperyalistler arası çelişkileri çok belirgin bir şekilde keskinleştirecektir. Türkiye ve bölge üzerindeki rekabette Almanya ve ABD karşı karşıya geleceklerdir.

-GB, Türkiye ile emperyalist ülkeler arasında; genel tanımlamayla Türkiye ile AB arasında yeni sömürgeci ilişkilerin değişik bir formu olur.

-GB, Avrupa emperyalist ülkelerinin, başta da Almanya'nın ABD emperyalizmi karşısında Türkiye ve giderek bölgemizde kazanmış olduğu yeni ve önemli bir adımdır.

-GB, AB'nin emperyalist ülkeleri açısından salt ekonomik bir ilişki/anlaşma değildir. GB olmadan da ekonomik ilişkiler sürdürülmekteydi ve bu türden ilişkilerin devamını veya genişletilmesini engelleyen bir durum yoktur. GB, ekonomik ilişkileri daha da yoğunlaştırmanın ötesinde siyasi anlam da taşımaktadır. İleride sorunun ekonomiyle, gümrüklerin sıfırlanmasıyla sınırlı kalmadığını, siyasi taleplerin ve baskıların sıralanacağını ve bunun en çok Alman emperyalistleri tarafından yapılacağını göreceğiz.

-GB'nin beraberinde getireceği iktisadi ve politik ilişki yoğunluğunu, başta Almanya olmak üzere AB'nin emperyalist güçleri, bölgemiz, Kafkasya, Orta Asya üzerindeki hegemonya mücadelelerinde kullanacaklardır.

Türkiye açısından:
-Emperyalizmin özelliklerinden birisi de sermayenin uluslararasılaşmasıdır. GB ile birlikte, şimdiye kadar söz konusu olan engeller ortadan kalktığı için Türkiye yabancı sermaye -somutta da AB kaynaklı sermaye açısından bir cennet olacaktır. Türkiye'de yabancı sermaye hareketi yoğunlaşacaktır. Rekabetin de keskinleşmesiyle güçlü olan sermaye ayakta kalacak, diğerleri iflas edecektir. Yerli tekellerin yanı sıra yerli-yabancı ortaklığını temsil eden yeni sermaye çevreleri ülke pazarında boy göstereceklerdir. Yani yerli sermaye veya daha genel bir ifadeyle işbirlikçi tekelci burjuvazi yabancı sermayeye AB emperyalist burjuvazisine daha yoğun entegre olacaktır. Türkiye'de sermayenin merkezileşmesi hızla gelişecek ve büyük boyutlara varacaktır.

-Türkiye'de yoğunlaşacak olan yabancı sermayenin yanı sıra yerli sermayenin de hareketiyle sabit sermaye yatırımları artacaktır. Bu, var olmanın, rekabet gücü kazanmanın "olmazsa olmaz" koşuludur.

-Yine rekabet gücünü elde etmek için kaçınılmaz olarak teknolojik yenilenmeye gidilecektir. Sermaye açısından bu da "olmazsa olmaz" koşuldur.

-Yine rekabet gücünü artırmak, başka tekellerin yeniliklerine tabi kalmamak için araştırma-geliştirme faaliyeti ciddi bir şekilde ele alınacaktır.

Hem yerli (Türkiye) pazarda, hem de dış pazarlarda iddialı olabilmek; rekabet edebilmek için ürünün kalitesi iyileştirilecektir. Bu da, sermaye açısından bir "olmazsa olmaz" koşuldur.

-GB koşullarında geri teknolojiyle donatılmış firmaların, küçük çaptaki firmaların, bir kısım atölyelerin faaliyetlerini sürdürmeleri imkansızlaşacaktır. Bu türden üretim birimleri, daha avantajlı koşullarda üretim yapan firmalar karşısında iflasa sürükleneceklerdir. Diğer bir ifadeyle işsizlerin sayısı artacaktır. Aynı zamanda modern teknolojiyle donanmak, rasyonelleştirmeyi beraberinde getireceği için tekeller de bir kısım işçiyi sokağa atacaklardır. Türkiye'de, ancak ve ancak yerli veya yabancı büyük tekellere endekslenmiş olan, onların bir kısım işlerini sipariş üzerine- yapan orta ölçekli firmalar ve atölyeler ayakta kalabilirler.

-GB sürecinde Türkiye'nin borçlanması daha hızlı artacaktır.

-Burjuvazinin iddia ettiği gibi, GB daha fazla demokrasi değildir. Bu, tamamen bir demagojidir; GB'nin esas amacını gizlemek için burjuvazinin işçi sınıfını, emekçi halkı ve aydınları yanıltma çabasıdır. GB ile Türkiye'ye ne demokrasi (burjuva demokrasisi) gelecektir; ne de Kürt ulusal sorunu çözüme ulaşacaktır. GB ile Türk burjuvazisi, AB ülkelerini de arkasına alarak göstermelik bir takım yasa değişikliği ile mevcut sistemini; faşist diktatörlüğünü sürdürecektir. Türkiye'yi AB'ye kabul eden ülkeler Türkiye'nin siyasi yapısını, demokrasinin değil de baskının, zulmün olduğunu; Kürt ulusunun katliamla yok edilmeye çalışıldığını, insan haklarının ayaklar altına alındığını bilmiyorlar mıydı ki; bundan sonraki süreçte Türkiye'nin "demokratikleşmesine" önem versinler!

-Her şeye rağmen GB sürecinde Türk burjuvazisi güçlenecektir. GB'nin yeni sömürgeciliğin bir biçimi olması, Türkiye'nin bu birliğe girmekle AB'nin alacağı siyasi ve ekonomik kararlara koşulsuz katılacağını kabullenmiş olması, Türk burjuvazisinin bu işten hiçbir yarar sağlamadığı ve sağlamayacağı anlamına gelmez. Türk burjuvazisinin elinde birtakım kozlar vardır ve o bu kozları kullanmaktadır. Bunların neler olduğuna yukarıda değinmiştik. Türkiye, mevcut ve potansiyel güç olma durumunu; pazar olma durumunu, bölgeye hakim olmanın ötesinde Kafkasya'ya, Orta Asya'ya yayılmada; Rus emperyalizmini bu alanlarda çembere almada önemli bir ülke olma konumunu kullanmaktadır ve bunun sonucu olarak da kendi çıkarlarını ifade etmeyen siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerin geleceğinin belirsiz olacağı mesajını vererek şöyle diyor: Bölgemde ve söz konusu alanlarda söz sahibi olmak isteyen her güç beni hesaba katmalıdır ve benim çıkarlarımı da gözeten her güçle yakın ilişki içinde olurum. Bu genel çerçeve içinde Türk burjuvazisinin GB sürecinde AB'nin birtakım kaynaklarından yararlanması, maddi olanaklar elde etmesi doğaldır. Türkiye'nin çapı göz önünde tutulursa, bu türden maddi olanakların önemsiz olmayacağı görülür. Bunun ötesinde; özellikle Türk sanayin iddialı olduğu alanlarda kotaların kalkması, gümrüklerin sıfırlanması sonucu ihracat artacaktır. Unutmamak gerekir ki; Türkiye, "Adriyatik'ten Çin Seddi"ne kadar olan coğrafi alanda siyasi-askeri etkenlik arayışının ötesinde (Arnavutluk, Makedonya, Bulgaristan, Türki Cumhuriyetleri ile yapılan askeri ve başka türden anlaşmalar) 2-3 yıldan beri bazı ülkelere (Rusya Federasyonu, Türki Cumhuriyetleri vs.), kendi gücü göz önünde tutulursa büyük boyutlara varan krediler vermektedir. Türk özel sektörünün Rusya Federasyonu'nda 5, Türki Cumhuriyetlerde 4 milyar dolar tutarında yatırımları vardır. Hazar petrollerinin geçici güzergahı konusunda umduğunun en azından yarısını -ABD'nin baskısıyla- elde etmiş durumda ve Türki Cumhuriyetlerinde çıkartılacak petrol ve doğal gazın güzergahı üzerine rekabet henüz tam anlamıyla başlamadı. Türkiye, bu alanda ne koparırsa kardır mantığıyla hareket ediyor ve tek başına hiçbir şey yapamayacağını bildiği için kendisine kırıntı vaadeden güçlerle ortak hareket etmeyi yeğliyor.

'70'li, '80'li yılların yeni sömürge Türkiye'si emperyalist ülkelerle ilişkilerinde 10 verip bir almanın hesabını yapıyordu. Şimdilerde ise, çok açık ve herkesin duyabileceği bir şekilde 10 verip 3-4 almanın hesabını yaptığını açıklıyor. Ve GB'nin götüreceğini değil de (bunu biliyor), getireceğini bu anlamda hesaplıyor.

Gümrük Birliği'ne karşı mücadelenin içeriği

GB'ye karşı mücadele emperyalizme karşı somut bir mücadeledir; antiemperyalist mücadelenin somutlaştırılmasıdır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın GB'ye karşı mücadele, çok güçlü, çok yoğun ve çok somut siyasi argümanları içermektedir.

GB uygulamasının beraberinde getireceği sorunlar toplumun bütün kesimlerini, bütün toplumsal sınıfları doğrudan ilgilendirmektedir. Bunu yukarıda gördük. Veriler, GB'nin Türkiye'de sınıf mücadelesinin çok önemli bir sorunu olacağını gösteriyorlar.

GB'ye karşı mücadeleyi, programatik, ilkesel ve stratejik bakımdan antiemperyalist demokratik devrim ve sosyalizm davasına bağlı olarak ele alıyoruz.

Türkiye'de kapitalizmin gelişmişlik seviyesi, antiemperyalist demokratik devrimden sonra durmaksızın sosyalizme geçişin maddi koşulları olduğunu gösteriyor. Diğer şeylerin yanı sıra bunun anlamı şudur: Türkiye'de emperyalizm salt bir dış faktör değildir. Türkiye'de emperyalizm, sermayesinden kültürüne, siyasi baskısından felsefesine vb. varana kadar toplumsal gelişmenin önemli bir ögesi olmuştur. Demek oluyor ki; Türkiye'de emperyalizm toplumsal gelişmenin hem iç ve hem de dış faktörlerinden birisidir.

Türkiye'de kapitalizmin temel çelişkisi veya emek ile sermaye arasındaki çelişki egemen olmuştur ve diğer bütün çelişkiler bu çelişkiye tabi olarak gelişiyorlar. Bu, bizim antiemperyalist mücadelemizin; antiemperyalist demokratik devrim anlayışımızın güçlü bir antikapitalist içerik taşıdığını gösterir. Bu durum; Türkiye'de kapitalist gelişmenin seviyesi, işçi sınıfının devrimimize ve dolayısıyla antiemperyalist mücadeleye önderlik edeceğini, onun bu mücadelede önderliğinin esas olduğunu gösterir.

GB'ye karşı mücadele somutlaşmış antiemperyalist mücadeledir
Düşmanı somut olarak görememek, o düşmana karşı mücadeleyi soyutlaştırabilir. Bu durumda mücadelenin önemi kavratılamamıştır, kavranmamıştır. GB, Türkiye'de antiemperyalist mücadelenin en geniş yığınlar nezdinde soyutluktan çıkarak somutlaşmasıdır. Çünkü GB uygulamasıyla başta işçi sınıfı olmak üzere en geniş emekçi kesimleri ve bunun ötesinde bir kısım orta burjuvazi de emperyalist baskıyı, sömürüyü, talanı doğrudan ve daha güçlü olarak hissedeceklerdir, yaşayacaklardır.

GB, AB emperyalist ülkelerinin Türkiye'deki kolektif yeni sömürgeci baskıları, sömürüleri ve talanlarıdır. GB; ekonominin ulusal çıkarlar temelinde şekillenmesinin/gelişmesinin deformasyona uğratılmasıdır. GB, küçük-orta yerli (ulusal) sermayenin yıkımıdır. GB, daha çok borçlanma, daha çok iflas ve dolayısıyla daha çok işsizlik demektir. GB, ülke zenginliklerinin, pazar olarak ülkenin şimdiye kadar olandan daha yoğun bir şekilde yabancı sermayeye açılmasıdır. GB, özelleştirme ve işçi sınıfını sendikasızlaştırmak demektir. GB, AB emperyalist ülkelerinin Türkiye üzerindeki siyasi tahakkümlerinin daha da artması demektir. Bu liste uzatılabilir ve GB uygulamasıyla birlikte daha da uzayacaktır. Her halükarda burada söz konusu olan, bu her bir noktanın somutlaşmış antiemperyalist mücadeleyi ifade etmesidir. Günümüz somutunda GB'ye karşı mücadelenin, Türkiye'de en geniş yığınları antiemperyalist aydınlatmada, demokrasi ve devrim mücadelesine sevk etmede en önemli çıkış noktalarından birisi olduğu bir an bile olsun unutulmamalıdır.

GB'ye karşı mücadele aynı zamanda işbirlikçi tekelci büyük burjuvaziye karşı mücadeledir
Türk burjuvazisinin soruna nasıl yaklaştığını ve beklentilerinin neler olduğunu yukarıda açtık. Burada ayrıca ele almaya gerek yok. Açık olan şu; GB'ye karşı mücadele, Türk burjuvazinin "emperyalist" hırsına karşı mücadele olarak görülmelidir. O, GB vasıtasıyla birçok olanağa kavuşacağına, tek başına veya yabancı sermaye ile ortaklık içinde modernleşip büyüyeceğine ve dış pazarlara daha güçlü bir şekilde katılacağına inanmaktadır.

GB'ye karşı mücadelenin bu yönü de dikkate alınmalıdır ve siyasi olarak işlenmelidir. GB, burjuvazinin işbirlikçi karakterini, kendi sınıfsal çıkarları için ulusal zenginlikleri emperyalistlere peşkeş çekişini gösteren güncel, somut bir olgudur.

GB'ye karşı mücadele düzene karşı mücadelenin somut bir ifadesi olmalıdır
Bunun nedenini, soruna yaklaşımımızı yukarıda açıkladık. Burada, işçi sınıfının dışında GB'ye karşı mücadelede yer alan veya alabilecek olan güçleri ele alacağız.

Belirttiğimiz gibi GB'ye karşı mücadele, salt işçi sınıfını ilgilendiren bir sorun değildir. GB uygulaması ve dolayısıyla ona karşı mücadele bütün ulusu doğrudan ilgilendirmektedir. (Biz burada dar anlamda ulusu, Türk ve Kürt ulusunu kastediyoruz. Dar anlamda, ulus içinde işbirlikçi büyük burjuvazinin ve toprak sahiplerinin; emperyalizmin işbirlikçilerinin, kozmopolitleşmiş burjuvazinin yeri yoktur.)

GB, işçi sınıfının ötesinde küçük burjuvazinin (kır ve şehirdeki küçük üreticilerin, aydınların, emekçi memurların vs.) ve orta burjuvazinin bir kısmının sınıfsal çıkarlarının zedelenmesi, onların iflasa ve yoksulluğa sürüklenmeleri anlamına gelir ve bu tabakalar sınıfsal çıkarlarını korumak ve yaşamlarını devam ettirmek için GB'ye karşı mücadelenin birer ögesi olurlar. Bu sosyal tabakalar söz konusu olduğunda unutulmaması gereken nokta; Türkiye'de küçük meta üretiminin oldukça yaygın olması ve tekel dışı kapitalizmin de ekonomide belli bir ağırlığı ifade etmesidir. Bu üretimin/kapitalizmin sınıfsal ifadesi ise küçük burjuvazi ve orta burjuvazidir.

GB bu sosyal tabakaları nasıl etkileyecektir? Kırda ve şehirde küçük üreticiler, gümrüklerin sıfırlanmasıyla Türkiye pazarını dolduracak olan fabrikasyon üretimle rekabet edecek durumda değiller. Bunun ötesinde modernizasyon ve iflaslar, büyük firmaların birtakım yan işlerini yaparak varlıklarını sürdüren atölyeler de büyük oranda iflas edeceklerdir. Böylelikle işçi sınıfının saflarına itilen, ama proleter olmayı kabullenmeyen bu küçük üreticiler, eski konumlarına gelebilmek için radikalleşebilirler.

GB, orta ölçekli işletmeleri de (orta burjuvaziyi de) olumsuz etkileyecektir. Yerli-yabancı tekellerle, yabancı sermayeyle birleşemeyen bu türden işletmeler iflas edeceklerdir? Dolayısıyla orta burjuvazinin bu kesimleri de kendi açılarından GB'ye karşı geleceklerdir. Orta burjuvazinin bu kesiminin GB'ye karşı tavrı ne denli tutarlı, ilerici olabilir, bu tamamen koşullara bağlı olan bir meseledir.

GB'ye karşı mücadelenin emperyalist kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması hedefine, devrim hedefine bağlı olarak ele alınması, yani stratejik anlayışımıza tabi kılınması, taktiksel olarak farklı adımların atılmayacağı anlamına gelmez. İleride taktiksel olarak ne türden farklı adımlar atarız veya atılan adımlara müdahale etmekle karşı karşıya kalırız sorunu bugünden somutlaştırılamaz. Açık ki; GB'nin etkisi hissedilmeye başlandığında işçi sınıfından küçük üreticilere varana kadar en geniş emekçi yığınları tepkilerini somutlaştıracaklardır.

Diğer taraftan GB'ye karşı mücadeleyi ulusal değerlere/zenginliklere sahip çıkma mücadelesi olarak algılayan ve bu temelde bir antiemperyalist mücadeleyi doğru bulan küçük burjuva aydın kesim de antiemperyalist mücadelenin önemli bir ögesidir.

Görüyoruz ki; GB'ye karşı mücadele gerçek anlamda antiemperyalist mücadeledir; gerçek anlamda genel demokratik karakterde bir mücadeledir. GB ve ona karşı mücadele, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçi yığınları dar anlamda bütün ulusu doğrudan ilgilendirmektedir. Demek oluyor ki; başta işçi sınıfı olmak üzere en geniş emekçi yığınlar; halk sınıf ve tabakaları antiemperyalistliğin somut formu olan GB'ye karşı mücadelede ortak hareket edebilirler. Bu kesimler, GB'ye karşı mücadelenin içerdiği antiemperyalist, demokratik ve de devrimci savlar doğrultusunda mevcut düzene karşı mücadeleye sevk edilebilirler.

Görüyoruz ki; GB'ye karşı mücadele son kertede mevcut düzene karşı bir mücadeledir. Bu, antiemperyalist demokratik devrimin bir sorunudur. Bizim görevimiz, toplumsal yaşamın her alanında; üretimde, dağıtımda, paylaşımda, okullarda vs. büyük bir olasılıkla gündeme gelecek olan GB uygulamasına karşı mücadeleyi emperyalizme, yerli işbirlikçilerine ve faşist diktatörlüğe karşı mücadeleye çevirmektir.

GB'ye karşı mücadele ve enternasyonalizm
Sermayenin enternasyonalleşme veya da uluslararasılaşma süreci günümüzde oldukça hızlı gelişmektedir. Tek tek emperyalist ülkelerin her formda sermaye ihracı (yatırımlar, krediler, meta dolaşımı vs.) yanında, ekonomik bloklaşmaların da (AB buna bir örnektir) bu alandaki faaliyetleri sermayenin uluslararasılaşma sürecini hızlandırmaktadır. Böylelikle işçi sınıfı mücadelesinin enternasyonal alanda koordine edilmesinin maddi koşulları da doğmuş olmaktadır.

Lenin yaklaşık 100 sene önce şöyle yazıyordu;
"Çeşitli devletlerin işçi partileri, bütün dünyanın işçilerinin amaçlarının ve çıkarlarının… tamamen uyumluluk içinde olduğunu açıklıyorlar… Bütün ülkelerin işçilerinin bu birliği, işçiler üzerine hakimiyet kurmuş olan kapitalistler sınıfının bu hakimiyetini sadece bir ülkeyle sınırlı tutmamasından … kaynaklanan bir zorunluluktur. Çeşitli devletler arasındaki ticari ilişkiler giderek yoğunlaşmakta ve genişlemektedir; sermaye sürekli olarak bir ülkeden diğerine akmaktadır. Bankalar… ulusal bankalardan enternasyonal bankalara dönüşüyorlar… Sadece bir ülkede değil… birçok ülkede aynı anda kapitalist işletmeler kuran devasa anonim şirketleri kuruluyor; kapitalistlerin Uluslar arası birlikleri doğuyor. Sermayenin hakimiyeti enternasyonaldir. Bu, bütün ülkelerin işçilerinin kendi kurtuluşları için mücadelelerinin sadece enternasyonal sermayeye karşı ortak hareket etmeleri durumunda başarılı olabileceğinin nedenidir" (Lenin; "Entwurf und Erläuterung des Programms der sozialdemokratischen Partei"; Clt. 2, s. 101/102)

AB ve GB, emperyalist burjuvazinin enternasyonal alandaki bir örgütlenmesidir. AB ve Türkiye açısından da bugün için GB uygulaması, işçi sınıfının enternasyonal birliğinin sağlanması görevinin ötesinde, uygulamanın söz konusu olduğu ülkelerdeki işçi sınıfının önüne ortak koordineli hareket etmenin bir dizi olanaklarını da koymaktadır. İşçi sınıfının koordineli eylemi/hareketi demek, örneğin A tekeline karşı mücadelenin çeşitli ülkelerde aynı anda yürütülmesi demektir.

GB ile Türkiye işçi sınıfı, AB ülkeleri işçi sınıfıyla daha yakın ilişkilere girecektir, bilgi akışı, tecrübe aktarımı daha da yoğunlaşacaktır. Söz konusu bu ülkelerde komünist partilerin görevleri bu noktada daha da ağırlaşmaktadır. Onlar emperyalist burjuvaziye ve işbirlikçilerine karşı mücadelelerinin yanı sıra, işçi sınıfı içinde enternasyonal örgütlenmiş oportünizme, revizyonizme ve reformizme karşı da mücadele etmekle karşı karşıya kalacaklardır.

Sonuç olarak:

-GB'ye karşı mücadele antiemperyalist demokratik devrimin, sosyalizm davasının bir sorunu olarak ele alınmalıdır. Marksist leninist komünistler, soruna bu perspektifle yaklaşırlar.

-GB'ye karşı mücadele işçi sınıfının ötesinde geniş yığınların da bir sorunu olması, antiemperyalist mücadeleye yaklaşımda iki sınıfsal tavrın önümüzdeki dönemde gündeme geleceğini gösterir. Komünistler sorunu devrime bağlı bir sorun olarak ele alırlarken, küçük üreticilerin ve GB'den zarar gören bütün emekçi kesimlerin soruna yaklaşımı reformist bir yaklaşım olacaktır. Bu kesimlerin mücadelesi, mesleki örgütlenmelerinin çerçevesine, dolayısıyla düzenin sınırları içinde kalmaya mahkum edilecektir. Küçük üreticilerin GB'ye karşı tavır alışları gündeme geldiğinde veya şimdiden, komünistlerin yapması gereken, onları sorun üzerine aydınlatmak, tepkilerinin düzene yönelik olması için çaba harcamaktır.

Her halükarda GB, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilere, küçük üreticilere; ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan milyonlara doğrudan saldırmasıdır. Sorunun içeriğinin ve kapsamının bilincinde olan proletarya, kavganın; GB'ye karşı mücadelenin başına geçme göreviyle karşı karşıyadır. Bu mücadelenin ileride ne türden örgütlenmelerle sürdürüleceği somut durum meselesidir. Ama bugünden yapılması gereken, emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin GB saldırısına karşı genel grev genel direnişle cevap vermektir.

Proleter Doğrultu, Sayı 5, Mayıs - Haziran 1996