deneme

15 Ekim 2002 Salı

SAVAŞ ÜZERİNE (II)

HAKLI VE HAKSIZ SAVAŞLAR

Marksizm-leninizme göre iki tür savaş vardır: Haklı savaş ve haksız savaş.
“a) Fetih savaşı değil, bir kurtuluş savaşı olan, halkları yabancı saldırıya ve boyunduruk altına almaya karşı savunmak için, ya da halkları kapitalist boyunduruktan kurtarmak için ve en sonunda sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri emperyalizmin boyunduruğundan kurtarmak için yürütülen haklı savaşlar ve
b) Fetih savaşları olup, yabancı ülkeleri fethetmek için, yabancı halkları boyunduruk altına almak için yürütülen savaşlar” (SBKP(B), Kısa Tarih, s. 210).

Savaş da dâhil şu veya bu toplumsal fenomenlerin ilerici ve ya gerici olup olmadığı nesnel olmayan, “sınıflar üstü” olan bir bakış açısına göre değerlendirilmez. Bu değerlendirme için somut ve tarihsel koşullar, sınıfların; proletarya ve burjuvazinin, geniş emekçi yığınlarının, halkların çıkarları dikkate alınır.

Bir savaşın ilerici, haklı olabilmesi için, belli tarihsel koşullarda gerçekleşmesi; örneğin halk yığınlarının durumunu iyileştirmeyi hedeflemiş olması, insanlık tarihini ilerletici olması gerekir. Geniş yığınların ve de ezilen, sömürülen sınıfların durumunu bir şekilde iyileştirmek, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı savaşı içerebileceği gibi, faşizme karşı savaştı da içerir. İnsanlık tarihini bir adım ilerletmek için savaş, demokratik devrim olabileceği gibi, sosyalist devrim de olabilir. Böylesi savaşlar, geniş yığınlar açısından haklı savaşlardır.
“…Savaşın, ilerici, demokrasinin veya proletaryanın çıkarlarına hizmet edip etmeyeceğini ve bu anlamda haklı… vs. olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğini tespit etmek için her bir savaşın tarihsel analizi gereklidir” (Lenin; C. XIX, Wien-Berlin, 1930, s. 236).

Öyleyse savaşı, sınıfsal karakterine ve tarihsel koşullarına göre analiz etmek, her bir savaşın haklı ve haksız karakterde olup olmadığını tanımlamanın temel ilkesidir.
Aslında tarih, sınıf mücadelesi bazında haklı ve haksız savaşlardan ibarettir.

Tarih, sayısız haksız, talancı, fetihçi, gerici savaşlara şahittir. Bunlar, sömürücü sınıflar tarafından başlatılan, başka halkları, ulusları; ülkeleri boyunduruk altına almayı ve içte de emekçi yığınların devrimci hareketini bastırmayı hedefleyen savaşlardır. Köleci düzende köle sahipleri sınıfı, feodal düzende feodal beyler ve burjuva düzende de kapitalist/emperyalistler böylesi savaşları sürdürmüşlerdir. Osmanlı, sürdürdüğü haksız, fetihçi savaşlar sonucunda imparatorluk olmuştur. İngiltere, sürdürdüğü haksız, fetihçi savaşlar sonucunda sömürge imparatorluğunu kurmuştur. İngiltere gibi diğer emperyalist ülkeler de (Fransa, Almanya, Japonya, İtalya, ABD vb.) fetih ve talan savaşlarıyla sömürgeler elde etmişlerdir.

Emperyalizm, talan, katliam, savaş ve fetih demektir. Bu anlamda emperyalist ülkelerin tarihi en talancı, en kanlı tarihtir. Örneğin ABD, topraklarını sürekli, savaşlarla, fetihlerle, yerli halkları katlederek 10 mislinden fazla genişletmiştir.

Emperyalist çağda önde gelen emperyalist ülkeler, 19. yüzyılın sonu itibariyle paylaşılmış dünyayı yeniden paylaşmak için dünyayı kan gölüne çevirmişlerdir. I. ve II. Dünya Savaşları, değişen güçler dengesinin bir ifadesi olarak paylaşılmış dünyayı yeniden paylaşmak için başlatılmış fetih ve talan savaşlarıydı.
Dün olduğu gibi bugün de emperyalist ülkeler, hâkimiyetlerini, hegemonyalarını sürdürmek için sömürge ve bağımlı ülkelere; kendilerine şu veya bu nedenden dolayı direnen ülkelere karşı haksız savaşlarını sürdürüyorlar. Bu ülkelere saldırmak için her seferinde yeni bir vesile buluyorlar. Örneğin, müttefikleriyle birlikte Amerikan emperyalizmi Kore halkına, “komünizme karşı mücadele” vesilesiyle saldırdı. Bugün de Amerikan emperyalizmi, “uluslar arası terörizme karşı savaş” adı altında haksız savaşlar sürdürüyor ve böylesi savaşlara zemin hazırlıyor. Afganistan savaşı buna tipik bir örnektir. Irak’a karşı savaş hazırlığı buna bir örnektir.

Diğer taraftan tarih, sayısız haklı savaşlara da şahit olmuştur. Bunlar; haklı savaşlar, şu veya bu halkın dışarıdan saldırıya, köleleştirilmeye karşı veya emekçi yığınların sömürü ve baskı boyunduruğundan kurtulmak için veya şu veya bu sömürge, yeni sömürge ve bağımlı ülke halklarının ve ulusların sömürgeciliğe, emperyalist baskı ve talana karşı sürdürdükleri savaşlardır. Birkaç örnek verecek olursak: II. Dünya Savaşında bir dizi kapitalist ülkelerde halkların Hitler faşizmine karşı antifaşist mücadelesi haklı savaşlardı. Sovyetler Birliği’nin, sosyalist anavatanı Hitler faşizmine karşı savunması haklı savaştı. Kore halkının, Vietnam halkının antiemperyalist mücadeleleri haklı savaşlardı. Nasıl ki I. Dünya Savaşı sonrasında emperyalist ülkeler tarafından işgal edilen Anadolu’nun kurtuluşu için Türk ulusal burjuvazisi önderliğinde sürdürülen antiemperyalist mücadele, haklı bir savaşsa, Kürt ulusunun sürdürdüğü anti sömürgeci, antifaşist mücadele de haklı bir savaştır.

Sınıflı toplumların tarihi, sömürülenlerin, baskı altında tutulanların hâkim sınıflara karşı savaşlarına da tanık olmuştur, olmaktadır. İç savaş diye tanımlanan bu savaşlar, baskı altında tutan, sömüren; hâkim konumda olan sınıflara karşı ezilen sınıfların haklı savaşlarıdır. Bu türden savaşlar, insanlık tarihinin köleci toplum, feodal toplum ve bugün olduğu gibi burjuva toplum evrelerinde görülmüştür. Kölelerin, köle sahiplerine, bağımlı köylülerin feodal beylere, proletaryanın burjuvaziye karşı savaşları bu türden savaşlardır.
Başka türlü tanımlayacak olursak: Bütün haklı savaşlar devrimci savaşlardır. Bu anlamda savaşları, devrimci ve karşı devrimci (haklı ve haksız) savaşlar olarak iki kategoriye ayırabiliriz.

“Sömürenler ile sömürülenler arasındaki” emperyalist saldırganlar, emperyalist talancılar ile buna karış olan yığınlar arasındaki “en keskin sınıf mücadelesi, kapitalist toplum düzeninin temelini oluşturur” (Stalin, Fragen des Leninismus, s. 673, 1951).

Sömürülen sınıflar, baskı altında tutulan, sömürgeleştirilen halkalar ve uluslar arasındaki “en keskin sınıf mücadelesi”, hâkim sınıflara ve emperyalizme karşı devrimci, haklı savaşın kaçınılmazlığını gösterir. Kapitalizm/emperyalizm, var olmak için her cephede saldırmak ve nihayetinde savaşmak zorundadır. Bu, onun var oluş diyalektiğidir. Buna karşı ezilen ve sömürülenler de kapitalist/emperyalist sömürü ve boyunduruğu parçalamak için her cephede savaşmak zorundadırlar. Bu da onların mücadele diyalektiğinin doğrudan ifadesidir.

II. Dünya Barış Kongresi, saldırganı şöyle tanımlıyor:
“Hangi nedenden dolayı olursa olsun, silahlı güçlerini başka bir devlete karşı ilk önce kullanan devlet, saldırgan devlettir” (Einheit, Sayı 4, s. 220, Mart 1951).
Amerikan emperyalizminin şu veya bu bahaneyi öne sürerek şu veya bu ülkeye saldırması, onu saldırgan olmaktan kurtarmıyor.

İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar, halklar, Amerikan emperyalizmine “uluslar arası terörizme karşı savaşmak” için yetki vermediler. Bu nedenle Afganistan’a, Irak’a saldır demediler. Bu savaş, Amerikan emperyalizminin kendi çıkarları için sürdürdüğü savaştır. Bu, onun saldırganlığını gösterir ve ona karşı mücadele, kaçınılmaz olarak kurtuluş mücadelesidir, antiemperyalist mücadeledir.
Haksız savaşlar, fetih savaşları, geniş emekçi yığınlarında coşkuya neden olmaz. Tersine bu savaşlar, geniş yığınları emperyalizme, haksız savaşlara karşı mücadeleye yöneltir. Aynen bugün, bütün dünyada milyonlarca insanın Amerikan emperyalizminin Irak’a karşı olası saldırısızını protesto etmeleri gibi.
Gelecek makalede savaş ve pasifizmi ele alcağız.