deneme

15 Ocak 2003 Çarşamba

PETROL, MİLİTARİZM VE SAVAŞ


 
Amerikan emperyalizmi, her an dünya çapında askeri müdahalede bulunmak için yerküreyi beş komutanlık merkezine bölmüştür. Kuzey Amerika’da sorumlu olan, “Joint-Forces-Commando” (USJFCOM) merkezidir. “Pacific Command” (USPACOM), Asya ve Okyanuslar için sorumludur. Avrupa’dan sorumlu olan da “European Command”dır (USEUCOM). “Southern Command” (USSOUTHCOM) ise Orta ve Güney Amerika’dan sorumludur. Afrika, Arap Yarımadası, Basra Körfezi ve Orta Asya’dan sorumlu olan da “Central Command”dır (USCENTCOM). (1991’de USCENTCOM, etki alanını, eski Sovyet cumhuriyetlerini kapsayacak şekilde genişletti ve böylece faaliyet alanına bu bölgeden Somali’ye kadar uzanan coğrafyadaki 25 devlet dahil oldu).

Amerikan emperyalizmi oluşturmuş olduğu bu beş komutanlık merkeziyle Amerikan tekelci sermayesinin çıkarlarını savunmayı, dünya çapındaki mevcut üstün konumunu devam ettirmeyi, bunun ötesinde 21. yüzyılda da hakimiyetini sürdürmeyi, olası rakiplerinin gelişmesini ve önemli yeraltı zenginliklerini kontrol etmeyi ve devrimci mücadeleleri, ayaklanmaları bastırmayı amaçlamaktadır.

Amerikan emperyalizmi, hakimiyet alanını genişletmek ve rakiplerini bu alanlardan uzak tutmak veya onların hakimiyet alanını ele geçirmek için Monreo’dan bugüne bir dizi doktrin geliştirmiştir.

Soruna son dönem ve Körfez’deki durum açısından bakarsak Carter-Doktrin’inin Körfez Savaşında önemli bir çıkış noktası oluşturduğunu görürüz. “Arc of crisis“ („Kriz Kavisi“) geçen yüzyılın ’70’li yıllarının sonundan itibaren Amerikan emperyalizminin Orta Asya ve Ortadoğu için kullanmaya başladığı bir kavramdır. Bu anlayışın oluşturulmasında sosyal emperyalist Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da hakimiyet kurmak için bu ülkeyi işgale girişmesi ve Irak’ta S. Hüseyin’in iktidara gelmesini sağlayan 1978/1979 olayları belirleyici rol oynamıştır. Bu doktrinin içeriği esas itibariyle şöyle: Basra Körfezi’ni, özellikle de petrol kaynaklarını ele geçirmeye çalışan dost olmayan her güç, ABD’nin yaşamsal çıkarlarını tehdit ediyor demektir. Bu nedenle, bu güce karşı mücadele esastır ve bu mücadele, gerekirse askeri araçlarla da yürütülmelidir.

Bu doktrini gerçekleştirmek için „Rapid Deployment Task Forces“ (RDJTF) kurulmuştur (Mart 1980). Daha o zaman Amerikan emperyalizmi, bölgedeki olası askeri harekat yeteneğini, her an engelsiz kullanmak için, bölgeye deniz ve kara gücü yerleştirmeye çalışmış ve bölge ülkelerini amacına ulaşmak için zorlamıştır. Reagan’ın iktidara geldiğinde RDJTF, “US Central Command”a dönüştürülmüştür.

Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi (1990), Amerikan emperyalizminin bölgedeki askeri yapısını hızla yeniden şekillendirmeye zorlamıştır. Aynı zamanda Amerikan emperyalizmi, Körfez Savaşını (1990/1991), dünya çapında önderlik iddiasını güçlendirmek (Bu savaşta 30 ülkeden oluşan emperyalist koalisyonu kurması ve savaşa önderlik etmesi, onu bu iddiasında daha da güçlü kılıyordu) için kullanmış ve bölgedeki devletlerle güvenlik ve işbirliği anlaşmaları yapmıştır. Bu türden işbirliğinin gelişmesinde 1981’de kurulmuş olan „Körfez-Kooperasyon Konseyi (GCC) önemli bir rol oynamıştır. GCC’nin kurulmasından sonra bölge ülkeleri arasındaki ilişkiler de değişmiştir. Yeni olan, bir tehdit durumunda hangi devletin Amerikan askeri yardımını talep edebileceğinin, hangilerinin bu talepten yoksun olduklarının belirlenmiş olmasıydı. Bu işbirliğin sonucu olarak Amerikan emperyalizminin bölgede asker konuşlandırması sorun olmaktan çıkmış, işbirliğine dahil ülkelerde silahlanma artmış, ortak tatbikatlar düzenlenmiştir. ABD, Türkiye ve İsrail arasındaki stratejik işbirliği de bu çerçevede ele alınmalıdır.
Böylece Amerikan emperyalizmi, Irak başta olmak üzere bütün bölgeyi, her an, istediği gibi kontrol etme ve gelişmeleri izleme olanağına kavuşmuş oluyordu.

11 Eylül saldırısını fırsat bilen Amerikan emperyalizmi, Pentagon planlarını hızla gerçekleştirmeye başlamış ve bu nedenle önce Afganistan’a karşı savaş açmıştır ve aynı zamanda da Körfez’deki askeri varlığını takviye etmiş, bölge ülkeleriyle yeni ek anlaşmalar imzalamıştır. Gelişmelerin de gösterdiği gibi Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu’da askeri olarak, sadece bu bölgeyle sınırlı gelişmeleri kontrol etmek için konuşlanmamıştır. ABD, Ortadoğu’yu, Kafkasya ve Orta Asya’ya sızmak için bir üs olarak da kullanmaktadır. 
 
Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu kavramını, Kafkasya/Hazar Havzası ve Orta Asya’ya doğru genişletmiştir. Açık ki, 11 Eylül saldırısı ve onu takip eden „uluslararası teröre karşı savaş“, Pentagon tarafından daha önce; Soğuk Savaş döneminde hazırlanan planların yaşama geçirilmesi için bir vesile olmuştur.

Kafkasya’dan Çin’e kadar uzanan bölge, Amerikan emperyalizminin 21. yüzyıl hakimiyetinin, jeopolitikasının esasını oluşturmaktadır. Amerikan emperyalizminin ideologları ve jeopolitikacıları, 21. yüzyıla hakimiyetin bu bölge üzerine hakimiyetten geçtiğini biliyorlar. Körfez Savaşı, yeni Balkan Savaşları, Afganistan Savaşı ve şimdi de olası Irak savaşı, Amerikan emperyalizminin dünya hakimiyeti stratejisini gerçekleştirmeye hizmet etmiştir ve etmektedir.

Savaş ve „küreselleşme“, birbirinden ayrılmaz oldu, adeta ikiz kardeşler. Savaş, „küreselleşme“, dünya çapında militarizm, neoliberalizmin ajandasını oluşturmaktadır. Dikte eden, Amerikan emperyalizminin Askeri Sanayisel Kompleksi’dir. Kime karşı niçin savaş açılacağını da jeopolitikacılar belirliyorlar.

Amerikan emperyalizmi, Balkanlar’dan, Ortadoğu ve Kafkasya/Hazar Havzası’ndan oluşan üçgene yerleşti, NATO vasıtasıyla bu bölgelerde stratejik konuşlandı. Böylece Amerikan ve aynı zamanda İngiliz petrol tekellerinin çıkarları garanti altına alındı. Bu tekeller de silahlanma sanayi ile sıkı işbirliği içindeler.

Orduların nerelerde konuşlandırıldığı, amacın ne olduğunu ele veriyor: Amerikan işgal orduları, önemli enerji kaynaklarının olduğu yerlerde konuşlandırılıyor. Dünya çapında bilinen petrol kaynaklarının yüzde 65’i ve doğalgaz kaynaklarının da yüzde 35’i Basra Körfezi’nde bulunmaktadır.

Hazar Havzası’nın bilinen ve tahmin edilen petrol ve doğalgaz zenginliği, Basra Körfezi’ninki kadar olmasa da, bu bölge, bu yeraltı zenginlikleri bakımından dünyada ikinci sırada yer alıyor. Bu nedenle Körfez ve Hazar Havzası, Amerikan hakimiyeti açısından mutlaka ele geçirilmesi gereken alanlardır. Aynı durum diğer önde gelen emperyalist ülkeler için de geçerlidir.

ABD, dünya nüfusunun ancak yüzde 5’ini oluşturmasına rağmen, dünya enerji üretiminin yüzde 25’ini tüketmektedir. Amerikan emperyalizmi, enerji ihtiyacını karşılamak için ithalat yapmak zorunda. Örneğin 2001 yılında enerji ihtiyacının yüzde 54’ünü ithalat yoluyla gidermiştir. Bu ihtiyacın yaklaşık yüzde 30’ Ortadoğu’dan, yüzde 15’i Afrika’dan ithal edilmiştir. Amerikan enerji bakanı Spencer Abraham’ın yaptığı açıklamaya göre 2020 yılında Amerika’nın Ortadoğu’dan yapacağı enerji ithalatı, bütün enerji ithalatının yüzde 62’sine eş düşecek. Avrupa’nın ise enerji bakımından bu bölgeye bağımlılığı, 2030 yılında petrolde yüzde 92’ye ve doğalgazda da yüzde 81’e çıkacak.

Cheney-Raporu“na göre Amerikan emperyalizmi, enerji ihtiyacını sağlamak için enerji kaynaklarına her an sahip olmanın garanti altına alınmasını kararlaştırmış. Yurt dışında enerji kaynaklarının garanti altına alınması, enerji bölgelerinin işgal edilmesinden başka bir anlama gelmez. Bugün yapılan da bundan başka bir şey değildir.
Ortadoğu ve Hazar Havzası’na yerleşen ABD, bu bölgelerdeki enerji kaynağına sahip olmanın ötesinde, AB ve Japonya gibi rakiplerinin enerji ihtiyacını da kontrol altına almayı ve bu bölgelerdeki enerji kaynaklarını, rakipleri karşısında rekabet silahı olarak kullanmayı amaçlıyor.

Şüphesiz ki bu emperyalist merkezler (AB ve Japonya) ve bunların ötesinde Rusya ve Çin, Amerikan emperyalizminin enerji bölgelerindeki hakimiyeti karşısında sessiz kalmayacaklardır. Bugün açısından bakıldığında bu bölgelere ABD, Rusya ve Çin’in rızasını alarak yerleşiyor gözüküyor. Gerçekte ise durum tamamen başka. Bu rekabet merkezleri (ABD,AB, Japonya, Rusya, Çin) arasında „it dalaşı“ süreklilik arz etmektedir. Bugün ABD, bölgede görece önde gelen aktör konumundadır. Irak’a karşı olası saldırıyla bu konumunu daha da güçlendirmeyi hedeflemektedir.