deneme

13 Eylül 2007 Perşembe

SERMAYENİN ULUSLARARASILAŞMASI VE KORUMACILIK





Amerikan emperyalizminin çöküş sürecine girdiği teorilerine Rusya ve Çin’in yükselişi, AB’nin ayrı bir rekabet merkezi olarak biçimlenişi anlayışları eşlik ediyor. Sovyetler Birliği ve Revizyonist Bloğun dağılmasından sonra iki süper güçlü dünyanın yerini tek süper güçlü dünyanın aldığı tezi pek tutmadığı için çok rekabet merkezli dünyadan daha sık bahsedilmeye başlandı. Öyle ki eşit olmayan gelişme yasası, etkisini, Negri’nin İmparatorluğunun kurulduğuna inanacak kadar biçareleşmiş olanlara da kabul ettirdi. Emperyalist küreselleşmenin hızına ayak uydurmak için olsa gerek, devletin yeniden biçimlenmesini ulus-devletin yok olması veya biraz insanlı ifade edecek olursak, etkisizleşmesi olarak kavrayan avanak küçük burjuvazi de gücünden hiçbir şey yitirmeyen, aksine eskisinden daha güçlü olan ulus-devlet gerçekliği karşısında süngüsünü düşürdü. Nihayetinde kapitalizmde eşit olmayan gelişmenin ve çok rekabet merkezli dünyanın güçlü-ulus devlet olgusundan ayrı düşünülemeyeceğinin anlaşılmaya başlamasından bu yana teori dünyasından estirilen kum fırtınası da biraz dinmeye başladı. Bunun ötesinde son dönemlerde özellikle emperyalist ülkelerde güçlü bir “antiküresellik” rüzgârı esmeye başladı: Emperyalist devletler, ekonomilerini küresel sermayeden korumak için yasalar çıkartmaya yöneldiler. Ve böylece uluslararasılaşmış sermayenin ulusal bir kökeninin olduğu da açığa çıktı. Çünkü emperyalist devletlerin aldıkları tedbirler, soyut değil somut sermayeye karşı tedbirlerdir. Birkaç örnek:

Kasım 2006’da Belçika’daki VW grevini hatırlayalım. VW yönetiminin Brüksel’de 4000 işyerini yok ederek Golf üretimini Almanya’daki işletmelerde yoğunlaştırma planına Belçika Başbakanı, “VW yönetimi ulusal çıkarlara göre karar alıyor”la cevap verme gereği duymuştu. 

Şubat sonunda (2007) yayımlanan AB-Raporunda AB-Komisyonu AB-ülkelerinin korumacılığına karşı mücadelede yenik düştüğünü kabul etti. Raporda „Oldukça çok sayıda üye devlet, devralma engellerini kaldırmak için çok güçlü bir isteksizlik gösterdi“ denmekte.

Komisyon, özellikle Fransa ve İspanya gibi ülkelerin ulusal işletmelerinin başka ülke sermayeleri tarafından devralınmasına karşı tedbir aldıkları, yerli sermayeyi yabancı sermaye karşısında „gizlice“ korudukları görüşündedir. Buna en tipik örnek olarak Eon’un İspanyol rakibi Endesa’yı devralmasının engellenmesi gösterilmektedir.

Temmuz 2007’de Rus parlamentosuna sunulan yasa taslağında yabancı sermaye hareketinin sınırlandırılması gerektiği 39 sektöre yer verilmektedir. Öyle ki, bu sektörlere yabancı sermayenin girip girmeyeceği konusunda Rus istihbarat servisine karar verme hakkının tanınması da talep edilmektedir. Bu sektörlerin başında madenler, silah sanayi, uçak üretimi, atom sanayi ve uzay faaliyeti gelmektedir.

AB-Komisyonu Temmuz 2007’de yaptığı bir açıklamada „Avrupa’da yeni ilginç bir gelişmeyi izliyoruz; daha önce görülmemiş türden oldukça yüksek yatırımlar…“ Burada söz konusu olan Rus ve Çin sermayesidir. Alman Başbakanı Merkel, anahtar sanayilerin yabancı devlet fonları tarafından devralınmalarını engellemek için AB-Komisyonu nezdinde girişimde bulunuyor.

Merkel yaptığı açıklamada yabancı devlet fonlarının sadece kar etmek için değil, aynı zamanda devralınan sermaye üzerinden o ülke politikasını etkilemek için çaba harcadıkları görüşünü de dile getirmiştir.
Bu anlayıştan dolayı Alman hükümeti, anahtar sanayilerin yabancı sermaye tarafından devralınmasını engellemek istemektedir.

Bush, Temmuz ayında (2007) „Yabancı Yatırımlar ve Ulusal Güvenlik Yasası“nı imzaladı. Böylece Amerikan ekonomisinde yabancı yatırımlar daha sıkı bir şekilde kontrol edilecek ve yabancı sermayenin katıldığı önemli yatırımların gerçekleşip gerçekleşmemesine Amerikan istihbarat servisleri karar verecekler. Böylece Amerikan tekelci sermayesinin çıkarına ters düşen yabancı yatırımlar „ulusal güvenlik“ nedeniyle engellenecek.

Ağustos ayında Sarkozy’nin gündeminde piyasaların denetlenmesi vardı. Fransız tekelci sermayesinin bu has adamı önde gelen emperyalist ülke başkanlarına gönderdiği mektupta, ''orman kanunlarının işlemesine izin veremeyiz'' ,''devlet kurumları eli kolu bağlı seyirci kalamaz'' , “Piyasalarda şeffaflık olmalı. Denetim ve düzenleme olmalı”,  “Bence, hükümetlerin yapabilecekleri şeyler var, artık hesap sorulmalı. Piyasaya minimum düzeyde de olsa bir denetim getirilmeli. Son yıllarda tanık olduğumuz şey ise, bir spekülasyon patlaması'' diyordu.

2008 yılından itibaren Çin işletmelerine ortak olmak isteyen veya devralmak isteyen yabancı yatırımcıların işi oldukça zorlaşacak. Çıkartılan tekel yasası, 1 Ağustos 2008’de yürürlüğe giriyor. Bu tarihten itibaren Çin’de yatırım yapmak isteyen yabancı sermaye ulusal güvenlik açısından da incelemeye alınacak. Böylece Çin devlet işletmeleri yabancı sermaye karşısında korunacak.

Fransız devleti enerji sektörünü kontrol ediyor: Özelleştirme adı altında Fransa‘da iki enerji şirketi birleştirildi. Birleşmeyle ortaya çıkan dev şirkette devlet kontrolü ele aldı. Böylece İtalyanların şirket satın alarak Fransa'da enerji sektörüne girmeleri önlenmiş oldu.

Rusya’dan sonra Kazakistan da enerji kaynaklarını kontrol etmeye yöneldi. Kazak devleti, yabancı tekellerin Kazak enerji kaynakları (petrol ve doğal gaz) üretim ve pazarlamasına ortak oluyor veya işine gelmeyen bu yönlü projeleri durduruyor.

Silahlanma, otomobil, enerji, medya, banka, telekomünikasyon devletin öncelikle koruma altına almak istediği sektörler. Koruma altına alınması gereken sektör listesi uzuyor. Kimilerine göre „küreselleşme çağında“ki dünya ekonomisinde yeni bir korumacılık süreci çoktan başladı. Fransa’da enerji sektöründeki birleşmeden sonra Başbakan F. Fillon, „Kontrol bizde, stratejiyi belirleyen biziz“ sonucuna varıyor. „Küreselleşme çağı“nda güya önemsizleşen ulus-devlet, sermayeyi kontrol ediyor. Yani Fransız tekelci sermayesini, yabancı tekelci sermaye karşısında korumaya alıyor. Hani sermayenin ulusal limanı yoktu?

Almanya’yı ziyaret eden Sarkozy, Alman Başbakanıyla sanayi politikası üzerine dertleşiyor. Serbest rekabeti, pazar ekonomisini teşvik eden Alman burjuvazisi de korumacılıktan bahsetmeye başlıyor. Sorun, korumacılığa evet veya hayır’dan çıktı ve hangi sektörler korumaya alınsın tartışmasına dönüştü.

Devletin özel sermayeyi korumaya almasının ötesinde tartışılan bir konuda devlet kontrolünde olan yabancı fonlar. Alman Sanayi Federal Birliği verilerine göre bu türden fonlar 25 ülkede var. Bu devlet kontrollü fonların kontrol ettikleri sermaye miktarı yaklaşık 1700 milyar Avro. Bu, dünya çapında 9000 Hedge-Fondların kontrol ettiği sermaye miktarından oldukça fazla. 

Emperyalist devletler özellikle Rus, Çin ve bazı Arap devletlerinin yatırım faaliyetini zorlaştırmak için tedbirler alıyorlar Bu ülke sermayelerinin anahtar sektörlere girmesi engellenmek isteniyor.

Hiçbir ulus-devlet, özellikle de sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasını teşvik eden emperyalist devletler, korumacılıktan vazgeçmiyor. Avrupa ülkeleri özelleştirmede stratejik sektörlerde devlet kontrolünü kaybetmemeye, enerji sektörüne yabancıların girişini önlemeye kararlı görünüyor.

Bu türden protektiyonist (korumacı) tedbirler,  salt konjonktürel gelişmelere; yani yaklaşan ekonomik kriz tehlikesine karşı bir adım olarak görülebilir mi? İmparatorluk kuranların ve “kürselleşme çağı”nda yaşadığını sananların böyle düşünmeleri mümkündür. Ama söz konusu bu korumacı tedbirlerin ekonomik krizden ziyade rekabetle ilişkisi vardır. Tekeller rekabet ediyor. Bu, dünya çapında bir rekabettir; tamamen bütünleştiğine; ulusallığa özgü hemen hiçbir özelliğinin kalmadığına inanılan dünya pazarı üzerinde bir rekabet. Ama alınan tedbirler tamamen ulusal pazarlarla ilgili. Fransız devleti, örneğin Türkiye ile ilgili değil, Fransız ulusal (iç) pazarıyla, Fransız kökenli sermaye ile ilgili korumacı tedbirler alıyor. Tedbiri alan sermaye değil, önemsizleşmeye başladığına inanılan ulus-devlettir. Tekelci sermaye, kendi devletine ‘beni şu veya bu türden gelişme karşısında korumalısın’ diyor ve talebini ifade eden yasa taslağını meclisine sunuyor. Hemen bütün emperyalist ülkelerde devlet, kendi “ulusal” sermayesinden, tekellerinden, onların yabancı sermaye karşısında korunmasından, yabancı sermayenin ulusal ekonominin önemli sektörlerine sızmasının engellenmesinden bahsediyor. Yani bolca, örneğin Alman, Fransız, Amerikan, Rus, Çin sermayesinden, “yabancı” sermayeden, tekelden, yatırımlardan bahsediliyor.

Kapitalizmde sermaye, kendi nesnel yasasına göre hareket eder. Rekabet de öyledir. Hiçbir güç, İmparatorluk kuran Negri de dâhil hiçbir kişi ve kurum sermayenin kendi nesnel yasası doğrultusunda hareketini engelleyemez. En fazlasıyla etkileyebilir. Sermayenin uluslararasılaşmasını teşvik eden faktörlerin yanı sıra onun uluslararasılaşmasının önünde engel olan faktörler de vardır. Ne türden faktörler ayrı bir yazının konusu olabilir. Ancak burada söylenmesi gereken, sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasını teşvik eden ve etmeyen faktörler arasında ulus-devletin de var olduğudur. Bazı koşullarda devlet, sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasını teşvik eden faktörlerden olurken, bazı koşullarda tam tersi bir rol oynayabilir. Devletin nasıl bir rol oynayacağında belirleyici olan rekabettir. Devlet için önemli olan kendi sermayesinin, yani ulus-devlet olarak o ulusal kimliği taşıyan sermayenin rekabet gücünü kollamaktır. Bir uluslararası tekelde çok sayıda ülkeden sermayeler bir aradadır. Ama tekel sermayesinin bileşimine bakılırsa bir ulus kökenli sermayenin hâkimiyeti görülür. Ve sermaye birleşmeleri ve ayrışımı sürecinde ulus-devletin yabancı sermayenin yanında yer alma diye bir tercihi yoktur. Salt bu gerçek kapitalizmde ulus-devletin sermaye için ne denli önemli olduğunu gösterir. Yukarıda korumacı tedbirler olarak verdiğimiz örnekler bu gerçeğin yalın ifadesidir. Bu gerçeği kabul etmek veya etmemek de Negri ve onun yolunda giden avanak küçük burjuvazinin bir sorunudur.