deneme

15 Ağustos 2012 Çarşamba

POST-MARKSİZMİN KAYNAĞI, YÖNTEMİ VE SAVLARI (Althusser'cilik Nedir, Ne Değildir) (Sıkça sorulan sorular)




Ön açıklama
Post-Marksizm denince aklıma Avrupa'nın 1968 gençlik kuşağı ve 1970-1980 dönemi geliyor. Eylemci, eylem içinde o gününün koşullarında devrimcileşen ve anladığı kadar devrimciliğin hakkını veren gençlikten bahsetmiyorum. O gençlik mücadele ederken, kısmen onun içinde, ama sürekli dışında kalan ve “tartışma kulüpleri“inde dünyayı ben yarattım tartışmalarını yapan “entel“ takımından bahsediyorum. Gençlik mücadelesi, “komünist parti“ örgütlenmeleriyle örgütlenmesinin doruk noktasına vardı; sonrasında Anadolu coğrafyasının da tanıdığı görüş ayrılıkları, bölünmeler, parçalanmalar derken geriye, bugünlere pek fazla bir şey kalmadı. Ama “entel“ takımı Marksizmi başkalaştırma; Marksizm diyerek Marksizmin içini boşaltma mücadelesini sürdürdü. Bu süreçte “üstat“lar, öğrencilerini yetiştirdiler ve yaşama veda ettiler, ama öğrencileri Marksizmin içini boşaltma davalarını inatla sürdürdüler. Gündüzleri amfilerde sürdürülen şiddetli tartışmalar akşamları tartışma kulübüne çevrilen “kırmızı şaraplı, biralı“ salonlarda, öğrenci yurtlarının “kafe“lerinde, “komün“lerde (öğrenci evleri) devam ettirildi. Burjuvazi uyanıktır, bu tartışmaların önderlerinin önünü açtı. Üniversiteleri, bir biçimde “K“cı olanlardan (“komünist“ olanlardan) temizledi, ama “Marksizmi yenileyenler“e; Marksizmi yeni koşullara göre geliştirenlere dokunmadı. Bu arada dünyanın “hal ve gidişi“ de değişti. Kapitalist dünyada bu değişimin kaçınılmazlığı 1974/75 ekonomik krizi sürecinde görüldü; Keynescilik artık gereksizdi ve yerini 1980'li yıllarla birlikte neoliberalizm almaya başladı (ABD, İngiltere). Sonra '90'lı yılların hemen başında Sovyetler birliği ve revizyonist blok dağıldı. Emperyalist burjuvazinin yoğun antikomünist saldırısı, aynı zamanda yönlendirmeyi de içeriyordu. Teori dünyası altüst oldu; Marksizm-Leninizm her alanında tarihinde görülmemiş bir bombardımana tutuldu; ortalık Markizm-Leninizmi değil, ama nedense sadece Marksizmi geliştirenlerden, ona katkıda bulunanlardan geçilmez oldu. Bu uğraşının toplamına Post-Marksizm deniyor.


Ezilenler” ve “ezilenlerin Marksizmi” sıkça sorulan sorunların bir kısmını oluşturuyor. Şunu baştan söylemek isterim (Ayrıca, sorulan çoğu soru da bununla ilgilidir): Dün ve bugün uluslararası komünist hareketin; komünistlerin, Marksist-Leninistlerin, Marksist Leninist Komünistlerin dünya görüşünde, teorisinde “ezilenler” ve “ezilenlerin Marksizmi” kavramlarının hiçbir zaman yeri olmamıştır. Tabii bu, bundan sonra da yeri olmayacağı anlamına gelmez. Esas olan, kapitalizme karşı mücadelede sınıfsal perspektifin sürekli belirleyici olmasıdır; değişmeyen budur. Ne bu mücadelede ne de sosyalizmin kuruluşu mücadelesinde ve ne de ideoloji olarak Marksizm-Leninizmde “ezilenler”in sınıfsal içerikli bir tarihsel misyonu vardır. Sınıf olmadıkları için böyledir. Bu nedenle, “ezilenleri” sınıf yerine koyma çabası, Marksist sınıf analizi konusunda tasfiyeciliktir.

Ezilenler” kavramı en fazlasıyla ajitasyon ve propaganda faaliyetlerinde kullanılabilir, ama ona bunun ötesinde bir anlam yüklenemez. Hele hele “ezilenlerin Marksizmi” kavramını ajitatif anlamda dahi kullanmak, resmen ideolojik tasfiyeciliktir. Birkaç makalede bu kavramları sınıfsal ve ideolojik içerikli kullananların kimler olduklarını ve hangi cephede Marksizm-Leninizme karşı tasfiyecilik mücadelesi yürüttüklerini göstermeye, aynı zamanda Post-Marksizmle ilişkisinin ne olduğunu açıklamaya çalışacağız ve Anadolu coğrafyasında bazı yansıma biçimlerini tanımlayacağız. Bu nedenle de Marksizmle bağlam içinde tarihte biraz gezinti yapacağız ve Marksizm diye diye Marksizmi tasfiye etme yöntemlerinden bahsedeceğiz.

Marksizmin krizi”nden, “yapısal kriz”den, Marksizmin çatallaştırılmasından, “mezhep”lerinden bahsedilmeksizin ne “ezilenlerin Marksizmi” ne de Post-Marksizm anlaşılır. Sorun buraya gelince Louis Pierre Althusser “üstat”tan ve onun coğrafyamızdaki yaman savunucusu Teori ve Politika (Bundan sonra TP) dergisinden bahsetmeden olmaz. Tabii, İmparatorluk kurucusu A. Negri'yi de unutmayacağız. Ne de olsa “çokluk”-”ezilen” onsuz ele alınamaz.

Kaynaklarla ilgili olarak: Eleştiri konusu olan yazılardaki alıntılarda düzeltme yapılmamıştır. Bu nedenle kullanımı yanlış olan örneğin “emek” gibi kavramlar aynen kalmıştır.
Ayrıca belirtilmediyse kaynaklar Almancadır.

1. makale

1-Post-Marksizmin Gelişme Zemini

Post-Marksizmin gelişme zemini hakkından çok şey söylenebilir. Giriş yapmak için Georg Lukacs (1885-1971) ile başlayabiliriz. Şüphesiz ki, Marksizmin gelişmesinden rahatsız olan “Marksist“lerin oluşturduğu “rahatsızlar kervanı” Lukacs'tan önce de vardı. 1923'te yayımlanan “Tarih ve Sınıf Bilinci“ çalışması, “yeni Marksizm“in temel yapıtı olarak görülür. Macar devrimci iktidarında, 1919, eğitim alanında yardımcı Halk Komiseri görevini de yapmış olan G. Lukacs, aslından söz konusu çalışmasıyla akademik eğitim almış o zamanın komünist ve sosyalist hareketleri içinde ve dışında yer almış idealist felsefe alanında eğitim görmüş bir kısım rahatsız aydına yol gösteriyordu. Hem Marksisttiler hem de Marksizmin içini boşaltıyorlardı; örneğin felsefede diyalektiği, materyalizmin karşısında koyuyorlardı. Lenin'in “Gerici Felsefe Üzerine Eleştirel Yorumlar“ alt başlığını taşıyan “Materyalizm ve Ampiryokritisizm“ eserini “Kaba Materyalizm“ olarak tanımlayacak kadar ileri gidebiliyorlardı. Onları rahatsız eden, Lenin'in, kendilerini Marksist diye tanımlayanların Marksizme saldırılarını teşhir etmesiydi. Öyle ki, Lenin daha sonra, 1914-1915 döneminde Hegel'in diyalektiğini ayrıntılı inceledikten sonra bu çalışmasını bizzat reddetmiştir diyebiliyorlardı. Tahrif edilenler, görüşleri, eserleri çarpıtılanlar listesine Marks ve Engels'ten sonra Lenin de girmişti. Son kertede idealist felsefenin bu aydın savunucularının dile getirdikleri diyalektiğin, Lenin'in savunduğu ”gelişme öğretisi“ diyalektikle hiçbir bağı yoktu. Bunların diyalektiğinde, insandan bağımsız olarak var olan doğanın ve maddi evrenin yeri yoktu. Bunların diyalektiği, Pseudo-diyalektikti; bu diyalektik anlayış, rahatsız aydınların ve sosyal çevrelerinin öznel etkilenişimini ifade ediyordu; birey, dünyayı işine geldiği gibi “yaratırken“ doğanın, toplumun ve bilincin gelişmesini belirleyen nesnel yasaların etkisi altında değildir; istediği dünyayı yaratmakta özgürdür diye düşünüyorlardı.. Burada her renkten idealist felsefe ve materyalist felsefe karşı karşıya geliyordu; diğer bir ifadeyle burjuvazi ve işçi sınıfı.

Söz konusu bu aydınların rahatsızlığı sadece felsefe alanıyla sınırlandırılamaz. Daha doğrusu onlardaki rahatsızlığın esas nedeni materyalist felsefenin geliştirilmesiyle sınırlı değildi. Sorunun kaynağı Ekim Devrimi ve sonrasında Sovyetler Birliği'nin kurulması ve kapitalist dünyaya ve iç düşmanlara karşı mücadele içinde gelişmesidir. SSCB'nde sosyalizmin, sosyalist üretim biçiminin nesnel ekonomik yasalarını ortaya çıkartacak derecede kurulması, sadece salt ekonomik bir gelişme olarak görülemez. Sosyalist sistem, bu mücadele içinde yaşamın her alanında kadrolarını da yetiştirmişti; örneğin Marksist tarihçiler, Marksist iktisatçılar, Marksist filozoflar vs. Sosyalist sistemin kurduğu akademilerde yetişen bilim insanları, yaşamın her alanında, örneğin felsefede, biyolojide her renkten burjuva idealizmine karşı mücadele edebiliyorlardı. Tabii sosyalist sistemde genel anlamda bilimin gelişmesi SSCB'inde sosyalizmin inşasına başka gözle bakanlar tarafından “bilimin çarpıtılması“, ”Stalinist rejim“in çıkarlarına uygun hale getirilmesi vb. türden yorumlanmıştır, hala da öyle yorumlanmaktadır. Bu doğaldır. SSCB'inde sosyalizmin inşasına kimler başka gözle bakıyorlardı sorusunu açmadan cevap verelim: Bunların başında ülke içinde Troçkistler gelir. Ülke dışında karşımıza Batı-Marksizmi diye çıkacak olan akımlar gelir. Bu akımların ilk kuşağının öne çıkan temsilcileri arasında örneğin Antonio Gramsci (1891-1937), Karl Korsch (1886-1961), Georg Lukacs (1885-1971), Anton Pannekoek (1873-1960), Paul Mattick (1904-1981), Amadeo Bordiga (1889-1970) yer alırlar.
Bunlar niye rahatsızdılar? Bu sorunun cevabı başlı başına bir çalışma konusu olur. Burada cevabını vermeyelim, ama yazı içinde bunların neden rahatsız olduklarını göreceğiz. Açık olan şu ki, bunları çevre yapan, SSCB'inde sosyalizmin inşasıdır.

SBKP (B)'nin 20. kongresinde siyasi iktidarın Kruşçev revizyonistleri tarafından gasp edilmesi ve ülkede proletarya diktatörlüğünün yıkılması yeni yol ayrımlarını; yeni şekillenmeleri beraberinde getirmiştir. Bunlardan birisinin başını da Louis Pierre Althusser (1918-1990) “üstat“ çekmiştir. Althusser'i diğer birçok ”entel“ felsefe çevrelerinden; tartışma kulüplerinden ayıran en önemli özellik, “üstat”ın aynı zamanda siyasi gelişmelere; o zamanın Fransız komünist (sonradan revizyonist) hareketine aktif katılımıdır. II. Dünya Savaşı ve hemen sonrasındaki koşulları düşünelim: SSCB'nin, sosyalizmin dünya çapında kazanmış olduğu prestij, dünya işçi sınıfı ve emekçileri için kurtuluşun meşalesi olması, Alman faşizminin işgal ettiği ülkelerde komünistlerin faşizme karşı direnişi örgütlemeleri, bütün bunlar sayısız aydının komünist örgütlere yönelmelerini beraberinde getirmiştir. Fransa'da da böyle olmuştur. II. Dünya Savaşı sonrasında Fransız Komünist Partisine (FKP) üye olan Althusser, bugün de Fransız burjuva seçkinlerinin yetiştiği “École Normale Supérieure“de eğitim gördü. “Üstat”, hem bu okulun seçkinleri tarafından sürdürülen tartışmalara hem de Fransa'da komünist harekete aktif olarak katılıyordu. Yani hem burjuva dünyanın hem de komünist dünyanın insanıydı.

Stalin'in ölümü ve 1956'da revizyonizmin iktidara gelmesiyle SSCB'inde proletarya diktatörlüğünün yıkılması Althusser'in kendine göre bir yol ayrımına girmesine vesile oldu. “Üstat”, hümanizmden, “yapılar”dan bahsetmeye başladı. (Althusser'i aşağıda ayrıca ele alacağız).
Marksizmin, Marksizm olma sürecinden bu yana her dönem eleştireni olmuştur. Aslında Marksizm, bu eleştirilere cevap içinde toplum da dahil maddi dünyanın sorunlarına cevap vererek gelişmiş ve işçi sınıfının bilimi olmuştur. Bilim olarak Marksizmin gelişmesinde Lenin'in katkısı belirleyici olduğu için de çağımızda Marksizme, Marksizm-Leninizm denmiştir. Marksizm-Leninizm kavramını kullanmayanlar ve sadece Marksizm kavramını kullananlar 20. yüzyılda Marksizmin her alanda katettiği mesafeyi görmek istemeyenlerdir veya yanlış bulanlardır. İnsanlar, istedikleri yöne çekebilecekleri bir Marksizm istiyorlar; istedikleri gibi eğip bükebilecekleri bir Marks ve Engels istiyorlar. Marksizm-Leninizm dendiğinde Marks ve Engels döneminde oluşan Marksizmi öyle istediğin gibi eğip bükemiyorsun, gelişme, değişim, dönüşüm, yeni koşullar adına onun ilkelerinin içini boşaltamıyorsun. Marksizm-Leninizm boşaltma-doldurmaya pek uygun değil. Bu nedenle katışıksız Marksizm aranıyor. O da Marks ve Engels'in kişiliğinde temsil ediliyor.

Bu arayış içinde olanlar, arayışlarını her dönem sürdürmüşlerdir. Ama en çok sosyal hareketlerin gelişme gösterdiği dönemlerde gelişmişlerdir; gelişen sosyal hareketler onlar için konjonktür olmuştur. Böylesi dönemlerde sosyal hareketlere katılan genç insanlar, tarihin, toplumsal gelişmelerin, kapitalist üretimin seyrini ve gelişim yasalarını öğrenmeye daha çok ilgi duyarlar. İdeoloji, sınıf (proletarya), parti, devrim, felsefe, sınıf mücadelesi, devrimin öznesi yeniden ve yeniden tartışılmak için masaya yatırılır. Kaynaklara inilir, bu da yetmez esas kaynağa gidilir. Esas kaynak da Marks ve Engels'tir. Marks ve Engels sonrası gelişmenin zaten yanlış olduğunu göstermek için Marks ve Engels'e gidilmiştir.

Bunun neden böyle yapıldığını Post-Marksist düşünce tarzında aramak gerekir. Bu nedir? Marks'ı masaya yatıracaksın. Yaptığı olağanüstü entelektüel hizmetlerini tespit edeceksin ve bunları kategorik bir eleştiriye tabi tutacaksın. Bunu yaparken, güya hiçbir şey ifade etmeyen veya yanlış olan birtakım düzeyler, yapılar vb. keşfedeceksin. İşte tam da o noktalarda Marksizmi geliştirmeye başlayacaksın; yani Marks'ı, Marks olmaktan çıkartmaya, onu Post-Marks yapmaya başlayacaksın. Marks'ın neyi anlamadığını veya yanlış anladığını veya “genç” Marks ile “olgunlaşmış” Marks arasındaki çelişkiyi, onun eksikliğinin ne olduğunu formüle edeceksin, teorileştireceksin. İşte Post-Marksizm budur. Bunu yapmıyorsan; Marks ve Engels'in eserlerinden geriye teorik bir örenin, harabenin kaldığını göremiyorsan sen bir dinozorsun. Hele Marks ve Engels'in yanına Lenin ve Stalin'i de katıp Marksizm-Leninizmden bahsediyor ve orada da bir teorik harabe göremiyorsan bu sefer iflah olmaz bir dinozorsun.

Marksizm-Leninizmi, koşullardan, değişimden, gelişmeden bahsederek revizyona uğratmak Post-Marksizmin yaşam kaynağını oluşturur.

2-Althusser ve Marksizm - Althusser'in Marksizmi Çarpıtması ve Sonuçları

Althusser'i okumak ve anlamak her ne kadar oldukça zor olsa ve çok fazla eser bırakmasa da o, başlı başına bir ekoldür, bir okuldur. O, 1960'lı ve '70'li yıllarda batı dünyasının özellikle Avrupa kaynaklı üniversite ”solu“ içinde gerçekten de bir stardı. Bakmayın bugün onu hatırlayanların sayısının yok denecek kadar az olmasına. Ama tek star değildi. Onun kadar olmasa da, onun yolunda giden veya başka yollarda yürüyen nice alt starlar vardı; Çin devrimine, Küba devrimine tapan; Mao'ya, Che'ye, Kastro'ya, Lenin'e kıyafetleriyle (şapka, palto, parke) öykünen nice “kızıl“ profesörlerin bir kısmı bugün Post-Marskizmin geliştiricileri olarak karşımıza çıkıyor.

Althusser veya başka Post-Marksistlerin kime ne hayrı dokunmuştur diye soruluyor. Aslında soru yanlış. Çünkü Marksizm-Leninizme karşı mücadelesinde onlara burjuva ideolojisi yol göstermiştir. Bu nedenle onların Marksizm-Leninizmin içini boşaltma bakımından burjuvaziye hayrı dokunmuştur. Hiçbir şey yapmasalar da ideolojiyi, sınıfsal bağından kopartarak, sınıfların ve sosyal tabakaların ideolojisine dönüştürerek burjuvaziye hizmet etmişlerdir. “Üstat” bu yolu açanların başında gelmektedir. 
 
E. Bernstein, Marksizmi burjuvazinin kabul edeceği hale getirmeye çalıştı; onun devrimci içeriğini boşaltmaya ve reformistleştirmeye çalıştı. Kruşçev revizyonizmi veya modern revizyonizm (Sovyet revizyonizmi) Marksizm-Leninizmi mezara gömmeye çalıştı. Modern revizyonizmin gölgesinde, onun Marksizm-Leninizme saldırısından cesaret alarak başkaları da Marksizm-Leninizmi değil, Marksizmi ameliyat masasına yatırmakta gecikmediler. Bunlardan birisi Sartre ise diğeri de Althusser'dir. Bu iki “üstat“, Marksizmi mezara gömmek için ”diyalektik“ üzerinde oynamaya başladılar; onu kendine tamamen yabancılaştırmayı amaç edindiler

Diyalektik ve yapısalcılık:
Yapısalcılık, “sistemler“in tekil parçalarından oluşan iç bağlarını arar. Sistem dendiğinde akla toplum düzenleri gelebileceği gibi örneğin biyoloji de, dilbilimi de gelebilir. Marksizm de sistemlerin tekil parçalarından oluşan iç bağlarını arar. Buraya kadar yapısalcılıkla Marksizm arasında soruna bakışta bir fark yoktur. Belirleyici fark şudur: Yapısalcılık şeylere, olgulara durağan, hareketsiz bir bakış açısıyla yaklaşır. Aradığı bağlar, ilişkiler görünür ve tanımlanabilir olmalıdır. Yapısalcılık, bir bütünün özünü onu oluşturan tek tek yapılardan -parçalarından ve bu parçaların bağlamlarından hareketle açıklamaya çalışır. Bu bakış tarzı, yapısalcılığın biçimsel mantıkla bağını gösterir.

Marksizm, bir bütünü karmaşık bir sistem olarak görür; sistem tekil parçalardan oluşur; öyle ki, sistem ne tekil parçaların özellikleriyle ne de bu parçalar arasındaki görülebilir bağlamlarla açıklanamayan özellikler ortaya çıkarabilir. Bütünün, parçalarının toplamından daha fazla; daha değişik olmasına neden olan özellikler, bütün sistem parçalarının bütün sistem parçalarıyla karşılıklı etkilenme içinde olmalarından kaynaklanır. Bir örnek (bu konuya ileride de değineceğiz): TP sürekli “geleneğimiz”den bahsediyor, birilerine “mavi boncuk” dağıtıyor. TP'nin bahsettiği geleneğin de bir bileşeni olan parti, çok sayıda geleneğin bir araya gelmesinin, kaynaşmasının sonucudur. Artık ortada TP'nin aradığı bir gelenek yok. Yapısalcılığa, burada TP'ye göre söz konusu parti, kendisini oluşturan geleneklerin toplamıdır. Hiç de öyle değil. Söz konusu parti, bir bütün olarak bileşenlerinden, kendisini oluşturan geleneklerden daha fazla olan, daha değişik olan bir bütündür.

Yapısalcılık, bütünü onun tekil parçalarının, yapılarının, yüzeysel bağlarının toplamı olarak anlar. Buna karşın Marksizm ise bütünü oluşturan parçaları, yapıları, yüzeysel bağlarını o bütünün özelliklerinden; yani bütünün özünden hareketle açıklar. Bu durumda bütünü oluşturan yapılar, parçalar bütünün özüne inmekle, onu kavramakla açıklanabilir. Ama yapısalcılık bunun tam da tersinden hareket ettiği için olguların özünü tanıyamaz.

Yapısalcılık, bir bütünü, bir sistemi parçalarının toplamı olarak görür; örneğin bir bütünlüklü sistem olarak kapitalist düzeni, parçalarının toplamı olarak algılar. Bu durumda parçaların, yapıların ve basit bağlamların/ilişkilerin özelliklerini belirleyen sistemin özellikleri, yapısalcı mantıkla kavranamaz, anlaşılamaz. Yani yapısalcı mantık, nedenselliğin, dinamiğin veya sistemin iç hareket eğilimlerinin anlaşılabilmesinin önünde engel olur. Yapısalcılık, araştırdığı yapıların bağlam ve yapılanışına neden olan yasalarına ilgi duyar, ama nedensellik ve dinamiğe ilgi duymaz. Onu ilgilendiren, araştırılan nesnenin anatomik kesitidir.

1960'lı yılların Fransa'sında varoluşçuluk çekiciliğini kaybetmeye başladığında onun yerini yapısalcılık aldı ve aydınlar ve “entel”ler arasında bir tür moda oldu. Hemen bütün bilim alanlarında, örneğin felsefede, dilbiliminde, antropolojide yapısalcı düşünce tarzı oldukça çekici olmuştu.

Bu “akım”ın başını L. Althusser çekiyordu. “Üstat”, Marksizmi yapısalcı öğretilerle birleştirerek yeni bir Marksizm oluşturmaya çalışıyordu; yani “bilimsel olmayan” unsurlarından arındırılmış, bu durumda devrimci özünden arındırılmış bir Marksizm oluşturmaya çalışıyordu. “Üstat” yeni bir Marksizm oluşturma iddiasındaydı. Onun öğrencileri de Türkiye'de “Solduyu”ya aykırı bir Marksizm ortaya koyduk” diye yeni bir Marksizm oluşturma iddiasıyla yola çıkmışlardı. Bu konuya geleceğiz.

Althusser'in yazılarında devlet önemli bir yer tutar. Devlet aygıtlarının teorisi onun belki de en çok tanınmış yazısıdır. Önce “üstat”ın üzerinde çok oynadığı devletin sınıfsal karakterine bakalım.
İnsanlık tarihinde devlet, her zaman var olmamıştır; tarihin devletsiz olduğu dönemler de vardı. Ancak sınıfların oluşmasıyla devlet gündeme gelmiştir. Bu nedenle devlet, sınıflı toplumun ürünüdür. Onu, sınıf çatışmaları, rekabet, mülkiyeti koruma vb. kaçınılmaz kılmıştır. Görünüşte devlet, sınıflar üstüdür, sınıflar arasındaki çatışmaları, çelişkileri yumuşatan bir kurumdur. Ama devletin asıl görevi, oluşturduğu baskı mekanizmasıyla hakim sınıfın varlıklarını; zenginliklerini gerekirse zor kullanarak korumaktır. Köleci ve feodal düzende ve günümüzde de böyledir. Devletin bu karakterinde değişen bir şey olmamıştır. Örneğin dün kölecilikte ve feodalizmde üretim araçlarının özel mülkiyetini koruyan devlet, bugün de üretim araçlarının özel mülkiyetini korumaktadır; yani kapitalizmi korumaktadır. Ama devlet her zaman “eli sopalı zebani” olarak gözükmez. Eğitim, din, STK, reformist partiler vb. üzerinden burjuva ve küçük burjuva ideolojilerin geniş yığınlara; işçi sınıfı ve emekçi yığınlara taşınmasının aracı olur. Bu, devletin “gülen” yüzünün, “baba”lığının bir yansımasıdır. Ama toplumsal çelişkiler keskinleştiğinde, işçi hareketi ve başka toplumsal kesimlerin hareketi değiştiğinde devlet, gerçek yüzünü gösterir, kimin yanında olduğunu açıklar. Hafta sonu Taksim'e giden, devletin bu yüzünü görür. İnsanları coplatan, gazlatan, Kürdistan dağlarını bombalatan generaller ve polis şefleri hakim sınıfın unsurlarıdır; devlettir. Hiçbir zaman seçilmemişlerdir, baskı mekanizmasını yönetmek için atanmışlardır.
Burjuva devletin gerçek karakterini, kimin devleti olduğunu görememek, tanıyamamak, vahim, telafisi güç hata ve sonuçlara yol açar. Tarihte görünüşün yanıltıcılığına kananlar, yanılanlar çok olmuştur. Bir örnek: 19. yüzyılın sonunda 20. yüzyılın başında gelişen ekonomiyi ve Avrupa'da gelişen/büyüyen sosyal demokrasiyi görüyoruz. Emperyalizm oluşuyor ve bu oluşum sosyal demokrat önderliğin devlete yedeklenmesinin koşullarını da oluşturuyor. Devlete yedeklenmek, kaçınılmaz olarak ideolojik alanda tahribata, tasfiyeciliğe yol açıyor ve parlamenter mücadele “her şey” oluyor. Bu da yine kaçınılmaz olarak Marksizmin reformizm yönünde değişimini; başkalaştırılmasını gündeme getiriyor. Koşullar değişmiştir! “Eskimiş”, “miadını doldurmuş” Marksist devlet teorisinin bir kenara atılma zamanı gelmiştir. Görünüşte parlamenter demokrasi sürecinde sosyalist iktidarlar kurulabilir, artık bu yol açılmıştır!

Devletin hakim sınıfların baskı aracı olduğunu unutturan, göz ardı eden veya burjuva devleti kullanarak iktidar olunacağını vaaz eden teoriler geliştirilmiştir. Ama gelişmeler, gelişimden, değişimden, yeni koşullardan bahsedenlerin istedirikleri doğrultuda olmamış, örneğin I. Dünya Savaşı hemen bütün Avrupa'da fiilen devrimci durum oluşmasının yolunu açmıştır, nedeni olmuştur. Bu dönemde devlet gerçek yüzünü bir kez daha göstermiştir. Öyle ki, “Avusturya-Marksizmi” Dollfuss'un iktidarı ele geçirmesini; faşist darbeyi anayasa mahkemesine götürecek kadar yaşamdan kopmuş, antidiyalektik düşünür olmuştur.
Althusser “üstat”ın burjuva devleti nasıl sunduğunu yazı boyunca göreceğiz.
 
Çelişki ve Üstbelirleme“ yazısında “üstat”ın yöntemi hakkında biraz bilgi sahibi olabiliyoruz: Althusser'in temel tezi şundan ibaret: İfadesini emek ile sermaye arasındaki çelişkide bulan üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki, kendi başına devrime neden olmaz. Devrimin gerçekleşmesi için; kapitalizm ile bir kopuşun sağlanması için “kopuşun birliğine“ ihtiyaç vardır.
Bunun ne anlama geldiğini örneğin şu sözlerinden anlıyoruz:

Bütün bu pratik denemeleri ve yorumları, devrimin “gündemde olmasını”, ama temel çelişkinin doğrudan yalın gücüyle bir “devrimci” duruma, daha az ihtimalle de olasa bir devrimci kopuş durumuna ve devrimin zaferine yol açabileceği bir durumu tanımlamak için onun (temel çelişkinin -ç.n) genel anlamda yeterli oluşu, bütün devrimci Marksist tecrübenin kanıtlıyor olduğu tespitinden başka nasıl özetlenebilir. Bu çelişkinin kopuşun ilkesi anlamında... “aktif” olması için hangi menşeden ve yönden olurlarsa olsunlar kopuşun bütünlüğüne “beraberce akan” birtakım “koşullara” ve “akımlara” ihtiyaç vardır” (1).

Burada; devrimci durumlarda temel çelişkinin hiç de genel değil; tanımlanmış durumda oması; iki antagonist sınıf -burjuvazi ve proletarya- arasındaki çelişkide ifadesini bulan üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki olarak etkide bulunması Althusser'i hiç ilgilendirmez.

Bu anlayışına göre “üstat“ şunu diyor: temel çelişki bir ülkenin kendine özgün koşulları (örneğin devletin yapısı, ulusal gelenekler vs.), üst yapı eğilimleri tarafından “üstbelirleme“ye tabi kılınır. Bu durumda sınıf mücadelesi devrime, devrimci kopuşa götürse bile devrim gerçekleşmeyebilir, çünkü devrim, üst yapı görünümlerinin üst belirlemesiyle engellenir.
Althusser, Marks'tan aktardığı tekil alıntılarla “teorik pratiğin” soylu şövalyesi gibi, Marksist düşünce tarzını yerle bir etmek için yola çıkar. Bunu nasıl yaptığının örneklerini verdik ve vereceğiz de.
Üstbelirleme” işbaşında:
Üstbelirleme” ile “üstat”, önemli süreçleri, gelişmeleri ilerleten temel çelişkinin üst yapı görüngüleri veya tali çelişkiler tarafından üstbelirlenebileceğini kast etmektedir. “Üstat”a göre üst yapı görüngülerinin, tali çelişkilerin etkisi, temel çelişkinin etkisini, onun özünü etkisizleştirebilir. Şüphesiz, üst yapı görüngülerinin, tali çelişkilerin belli bir dönem temel çelişkinin etiksinin üstünü örtmesi mümkündür. Althusser'in Marksizmden, öncelikle de Marksist diyalektikten tamamen kopuşu, temel çelişkinin üst yapı görüngüleri, tali çelişkiler tarafından üstbelirlenmesinin kronik olması, sürekli olması anlayışında aranmalıdır. Öyle ki, temel çelişki patlak vermiş olsa ve bütün toplumu kendi etkisi altına almış olsa da, üst yapı görüngülerinin üstbelirlenmesi kroniktir, süreklidir. Althusser, açığa çıkan tali çelişkilerin temel çelişkinin toplumun bütün alanlarında kapsamlı olarak etkide bulunmasının bir ifadesi olduğunu anlamaz.

Althusser, toplumda önemli süreçleri; genel anlamda görüngüleri tam anlamda temel ve tali çelişkiler diye kesin ayrıma tabi tutar; yapısalcı düşüne tarzının bir yansıması olarak süreçlerden bahsetmez, aksine hareketsiz, kesin ayrıştırılmış yapılardan bahseder. Bu, “üstat”ın düşünce tarzının temel özelliğidir. Althusser'de öz, hiçbir zaman “su yüzüne” çıkmaz, kendini göstermez. Örneğin Althusser'e göre Rusya'da devrim, farklı çelişkilerin bir araya gelmesinden dolayı mümkün olmuştur; ona göre bu farklı çelişkiler, temel çelişkiden kaynaklanmazlar. “Üstat”, bu çelişkilerin nereden kaynaklandığını açıklamaz. Tarihselliğin yaman düşmanı olarak bu, onu hiç ilgilendirmez. Çünkü yapısal düşünce tarzına göre olguların, çelişkilerin gelişmesini sorgulamak kabul edilemez bir şeydir.

Üstat“ın bu anlayışına göre örneğin Rusya'da sadece sermaye ile emek arasında çelişki yoktu. Bu çelişkiye ek olarak daha bire dizi faktörler de vardı, etkiliydi; örneğin toprak sorunu, ulusal sorun vs. Bu faktörlerin temel çelişki üzerinde üstbelirlemede bulunmalarından dolayı devrim mümkün olmuştur. Demek ki, Althusser'in anlayışına göre üst yapı “yapıları“, devrim veya yenilgi üzerine veya devrimin seyri üzerinde belirleyici oluyorlar. Bu anlayışa göre Türkiye'de temel çelişki değil, temel çelişkiyi üst belirleyen örneğin alevilik sorunu, Kürt sorunu, toprak sorunu -sanki bunlar temel çelişkinin birer yansıması değil- devrimin geleceği; zaferi veya yenilgisi üzerine belirleyici oluyorlar. Çünkü bunlar, temel çelişkiyi üstbelirleyen faktörlerdir; üst yapının “yapıları“dır.
Üstat“ temel çelişkiyi, sınıf mücadelesini diğer bütün faktörlerden; daha doğrusu temel çelişkiden kaynaklanan faktörlerden yalıtıyor ve “temel çelişki“ ayrı bir şeydir, ondan kaynaklanan faktörler, onun deyimiyle üst yapının “yapıları“ ayrı bir şeydir diyor. Rusya'da hakim sınıfın parçalanmasını devrimin zaferi için bir neden olarak örnekliyor. Ama “üstat“ söylediğini sonuna kadar düşünmeden söylüyor. İyi de Rusya'da hakim sınıfın parçalanmasının nedeni nedir? Tarihsel olarak bakarsak, hakim sınıfın her devrim öncesinde parçalanmaya uğradığını görürüz. Ama bu sadece bir üst yapı sorunu; hakim sınıf fraksiyonlarının salt kendi aralarındaki sorunlardan kaynaklanan bir parçalanma olarak görülemez. Bu parçalanma ülke genelindeki etkili sınıf mücadelesinin bir ürünüdür. Ülkeyi yönetenler yönetemez hale gelmişlerdir, (burjuvazinin bir kısmı sadece ve sadece zora dayanan bir yönetimden yana, bir kısmı da birtakım tavizler vererek ortamı yumuşatmaktan yana olabilir) yönetilenler de öyle yönetilmenin devamını istememekteler; bütün bunlar hakim sınıfın parçalanmasına neden olur. Bütün bunlar ülkede yükselen sınıf mücadelesinin göstergeleridir. Althusser'in örnek olarak gösterdiği Rusya'da da böyleydi. Ama “üstat“ bunları; devrimin zaferini veya yenilgisini üst yapının birtakım özellikleriyle, özgünlüğüyle açıklamaya çalışmıştır.

Üstat“ın bu konudaki görüşünü toplarsak karşımıza şu çıkıyor: Ekonomik temel çelişki sürekli olarak üst yapı unsurları tarafından “üstbelirleniyor“. Bu düşünce tarzı bizi son kertede şuna götürüyor: Tarihin seyri sadece ve sadece üst yapı görüngülerine (fenomenlerine) bağlıdır. Böylece “üstat“, bu fenomenler tamamen bağımsız bir iktidardır diyor. Althusser, temel çelişkinin, örneğin üst yapı fenomenleriyle patlak verebileceğini görmüyor.

Althusser, insanları sınıf mücadelesinin ister temel çelişkisi biçiminde, ister yan çelişkileri veya nesnel yapıları biçiminde olsun nesnel determinantların aracı haline getiriyor; onun tasavvur dünyası mekaniktir. “Üstat“, tarihin insanlar tarafından yapıldığını unutuyor.
 
Althusser'in devlet teorisi reformizmdir. “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları“ çalışmasında bu açıkça görülür.
Althusser, altyapı-üst yapı modelinin üst yapının işleyiş tarzını anlamaya yetmeyeceği görüşündedir. Bu nedenle bu modeli aşmayı, kendi deyimiyle ifade edersek “geliştirmeyi” amaçlamıştır. Onun bu çabasından, anlayışından ortaya çıkan ne olmuştur? Üst yapının, bütünle ilişkisi kurulamayan çeşitli “yapıları”, farklı parçaları ortaya çıkıyor. Bunlar, altyapıyı üstbelirleyen görüngüler oluyorlar.

Althusser'in ideolojik devlet aygıtları anlayışı statiktir; üstbelirleme teorisinin bir sonucu olarak üst yapıyı, gelişimi ve değişimi içinde değil, hareketsizliği içinde, statik olarak görür. Dini kurumlar, okullar, medya vb. ideolojik işlevleri olan kurumlardır. Üst yapının farklı kurumları, sermaye düzeninin kurumlarıdır, bu düzenin varlığının ve geleceğinin sağlama alınmasında görevi olan kurumlardır. Hakimler, din adamları, burjuva gazeteciler, sanatçılar, bilim insanları sermaye düzeninin varlığının devam etmesi için çalışırlar. “İdeolojik devlet aygıtları”nın var oluş halleriyle kalmalarının, değiştirilmemelerinin toplumun geleceği için iyi olacağı sürekli işlenir. Bu alanda burjuva olana karşı ideoloji ve felsefe düzleminde mücadele kaçınılmazdır. Ama “üstat” aynı görüşte değildir. Althusser'e göre ideoloji, bağımsız bir güçtür. “Üstat”, burjuva ideolojisinin gücünü göremez, kavramaz ve ona karşı mücadeleye de önem vermez. Şüphesiz, kapitalizmde idealizme ve burjuva düşüncelere karşı mücadele nihai olarak kazanılamaz. Kapitalizm var olduğu müddetçe ideologların çoğunluğu, bilinçli veya bilinçsiz, kendilerini besleyenleri ideolojik alanda savunacaklardır. Ama ideolojik devlet aygıtlarına rağmen devrimler gerçekleştirilmiştir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

İdeoloji ve İdeolojik Devlet Aygıtları” yazısında esas itibariyle kapitalizmin yeniden üretimi ele alınır. “Marsk her toplumu, özgün belirlemeyle birbirine bağlamlanmış farklı “düzlemler”den veya “merciler”den oluşturulmuş yapı olarak kavradığını ...söylemiştir; ekonomik altyapı ... ve iki “düzlemi” ve “mercii” kapsayan üstyapı; hukuksal-politik ve ideoloji...” (2).

Üstat” her tarafta son kertede “yapı” olan “düzlemler” ve “merciler” görüyor ve bu antidiyalektik anlayışla altyapı-üst yapı ilişkisini açıklamaya kalkışıyor. Bunun, üst yapının bütün görünüleri son kertede alt yapıyı yansıtır oluşuyla; altyapı-üst yapı üzerine bu Marksist anlayışla hiçbir ilişkisi yoktur.
Althusser'e göre “aynı zamanda hegemonyasını ideolojik devlet aygıtları üzerinde ve içinde icra etmeksizin hiçbir sınıf sürekli olarak devlet iktidarına” sahip olamaz (3).

Bunu söyleyen “üstat” şunu da söylüyor:
...Neden, çoğu kez sınıf mücadelesinin çetin biçimleri olan ideolojik devlet aygıtları, sınıf mücadelesinin sadece icrası değil, bilakis yeridir?...Çünkü sömürülen sınıfların direnci orada ya orada var olan çelişkileri kullanarak veya mücadele konumları ele geçirerek kendini ifade etmenin araç ve fırsatını bulabilir”.
Bunun ne anlama geldiği ve kapitalizmde ideolojik devlet aygıtlarının (okullarının, medyanın vs.) nasıl ele geçirileceği üzerine bir şey demez. Ama ne demek istediği oldukça açıktır: “Üstat”, kapitalizmde burjuvazinin ideolojik devlet aygıtları; okulları, medyası vb. ele geçirilebilir; sömürülen sınıflar oralara sızmalıdır ve kullanmalıdır diyor. “Marksist” Althusser bunu söylüyor. Yani bu durumda Türkiye'de devrimciler, örneğin Milli Eğitim Bakanlığını, şu veya bu üniversiteyi, şu veya bu burjuva gazeteyi veya televizyon kurumunu -örneğin TRT- oralara sızarak ele geçirebilir.
 
İdeolojik devlet aygıtlarının görünüşte tarafsızlığına inanan Althusser, devrimci güçlerin bu alanda hegemonya elde edebileceklerini savunuyor; bu alanı tarafsız, uğruna mücadele edilebilecek alan olarak görüyor.

“Üstat“ın devlet teorisini şöyle özetleyebiliriz: Leninist devlet teorisini reddetmez; bu anlamda Marksist teoriyi baskıcı devlet aygıtlarını “açıklayıcı“ teori olarak doğru bulur. Ama buraya kadar. Marksist devlet teorisinde buraya kadar doğru bulduğunu ideolojik devlet aygıtlarına taşımaz. Bu durumda Marksist devlet teorisi, baskıcı devlet aygıtları (hükümet, ordu, polis, yönetim, mahkeme, hapishane) söz konusu olduğunda doğru oluyor, ama ideolojik devlet aygıtları (okullar, kiliseler, partiler, sendikalar, medya, kültür) olduğunda yanlış oluyor. Althussser devleti bu aygıt ayrımıyla ikiye bölüyor, her bir aygıtın kendi mantığına göre işlevsel olduğunu savunuyor. “Üstat“, ideolojik devlet aygıtlarını, işçi sınıfının mücadele ederek ele geçirmesi ve nüfuzunu genişletmesi gerektiği alan olarak görüyor. Bu anlayışın mücadele eden örgütlü işçi sınıfı açısından taktiksel anlamı şudur: Baskıcı devlet aygıtlarına, örneğin polise “sızılamaz“. Bu anlamda Bolşeviklerin taktiğini doğru bulur. Ama söz konusu, devletin ideolojik aygıtları olunca durum değişir; bu aygıtlar reformist bir taktiğe; adım adım etkinin genişletilebilmesine uygun alan olarak görülür. Althusser neden böyle düşünür? Cevap oldukça basit: İdeolojik devlet aygıtları şimdiki, mevcut modern biçimiyle temel çelişiyi üstbelirlediği için bu alanlar sınıf mücadelesinin ana muharebe meydanları olur; devrime falan gerek yok, belirtilen üstbelirlemeden dolayı zaten olamaz. O halde bu alanlar ele geçirilmelidir. “Üstat“ reformizmi böyle haklı çıkartıyor.

İdeolojik devlet aygıtlarında çalışma nasıl olmalıdır diye sorarsanız “Üstat“tan cevap alamazsınız. Onun ideolojik haleflerinden birisi olan Nicos Poulantzas bu soruya oldukça açık bir cevap vermiştir. Ona göre devlet, “kendi içine kapalı bir varlık olarak kavranmamalıdır. Tersine (devlet), sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasında, kendini devlette özgün biçimde ifade eden bir ilişki, daha doğrusu bir güçler ilişkisinin maddi sıkıştırılması“ olarak görülmelidir (Aktaran; Faktor 04/ 06). “Üstat“ devletin baskıcı olmayan aygıtlarını, ideolojik aygıtlarını “uğruna mücadele edilmesi gereken alan“ olarak görürken, öğrencisi devletin kendisini “uğruna mücadele edilmesi gereken“, ele geçirilmesi gereken alan olarak görmektedir. Nicos Poulantzas, burjuva devletin giderek daha çok, daha büyük alanları mücadele eden işçi sınıfı tarafından ele geçirilmelidir ve burjuva devletin sosyalist devlete dönüşümü için kullanılmalıdır diyor. Böylece Nicos Poulantzas, devrimde burjuva devlet mekanizması yıkılmalıdır talebine karşı gelerek, o ele geçirilmelidir diyerek Marksist devlet teorisinin içini boşaltıyor. Devrimde devletin yıkılmasını sosyal devletin, birtakım demokratik hakların yıkılması olarak görüyor. Hal böyle olunca Nicos Poulantzas devrimden ne anlıyor diye sormak gerekir. Burjuva devleti yıkarak kurulan sosyalist devletin, burjuva devletten bin kere daha sosyal olduğunu, bin kere daha fazla demokratik hakların olduğunu bilmiyor mu? Bilmesine biliyordur da...

Üstat“ın ve öğrencisinin teorilerinin, en azından devletle ilgili olarak, devrimci bir durumda gerçek reformist karakteri hemen açığa çıkar. Çünkü her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur. Bu baylar da, devrim yapmayı değil, burjuvazinin iktidar araçlarını ele geçirmeyi önermekteler.

Althusser, Marks'ı anti-hümanizmle suçluyor. “Üstat“ nezdinde insan somut, hareket eden; işlevli özne olarak yok oluyor. Onun nezdinde geçerli olan üretim ilişkileri, üretim biçimi gibi kategorilerdir; “üstat“ bu kategorileri, insanlardan bağımsız var olan yapılar olarak bağımsızlaştırıyor, nesnelleştiriyor.

Felsefede tarihselcilik, bütün fenomenler sadece tarihleriyle açıklanabilir anlayışıyla eş anlamlıdır, aynı anlama gelir diyebiliriz. Böylece tarihselcilik Marksizmin özüdür demiş oluruz. Bu durumda tarihselciliği reddeden diyalektiği reddetmiş olur. Bu bir antimarksizmdir.
Ama “üstat“ buna karşı çıkıyor, iş bildiğiniz gibi değildir, yanlış öğrenmişsiniz diyor:

Önceden söyleyeyim ki, Marksizm teorik olarak ne tarihselciliktir ne de hümanizmdir...Ama Marksizm, kendine özgü (benzersiz, çn) epistomolojik kopuşu sayesinde teorik olarak ifade edilirse antihümanizmdir, antitarihselliktir“ (4).
Üstat“a göre açık ki Marks, kendi eserinin içeriğini anlayacak durumda değildi ve tam da bundan dolayı tarihselciliği olumlamıştır!

Üstat“ bu, bir bildiği vardır, onun bildiğini biz bilecek durumda değiliz diyecek halimiz yok. Althusser, diyalektiğin, tarihsel materyalizmin hem nalına hem de mıhına vuruyor! Ortaya çıkan durum şu:
Marksizmin kurucuları tarihi reddetmiyorlar, ama Althusser reddediyor veya tarihi Marksizmin kurucularının (Marks, Engels) anladığı gibi anlamıyor. Peki, o zaman ”üstat“ bundan ne anlıyor? Onun düşünce tarzını, hareketi inkar eden, görmezlikten gelen ve bunu tarihselliği redde kadar götüren düz, basit bir yapısalcılık sarmalamıştır. “Üstat“ın “eser“lerinde tarihsellik kavramını tam olarak ne anlamda kullandığı pek açık değildir.

Öyleyse Althusser ne demek istiyor veya neyi açıkça söyleyemiyor? “Üstat“, biraz yumuşatarak ifade edecek olursak, ister farkında olsun isterse de olmasın diyalektiğe, harekete ve böylece tarihe veda ediyor. “Üstat“, “yapı”yı, dinamiğin önüne koyuyor.

Tarihin yapısını bizzat kavrayabilmek... için yansımaların sıralamasını tersine çevirmek ve önce bütünselliğin özgün yapısını bizzat düşünmek gerektiğini anladık“ (5).
İş bu noktaya gelince diyecek bir şey kalmıyor.

1960'lı yıllarda “üstat“, Marksizm “bilimsel“ olarak yenilemek iddiasıyla ortaya çıktığında bayağı heyecan uyandırmıştı. Ama Althusser bunu, Marksist kavramların ve tarihsel-materyalist felsefenin seçilmiş teoremlerinin bütün tarihsel bağlarını yok eden güya bilimsel bir düzen şemasına implantasyonu olarak anladı. “Üstat“, Marks'ı geliştireceğim derken onu bir Platon felsefesi savunucusuna dönüştürdü.
Althusser mekanik düşüne aşılmalıdır iddiasındaydı, ama mekanik düşünceyi başka bir tarzda devam ettirmeyi başardı: “Üstat“, insanları, soyut yapı ilkelerinin melodisine göre dans eden kuklalara dönüştürdü. Toplum ve bireyin ilişkilenişinin, insanların dünyasal ilişkilerinin aynı düşünce tarzına göre ele alınışı yok sayıldı; böylece “üstat“ bu belirlemeleriyle Marksist düşüncenin kurtuluşçuluğunu, özgürleştiriciliğini geri itti; Marksist düşünceyi dünyayı açıklama -değişimi için ön koşuldur- yeteneğinden yoksun kılmaya çalıştı. “Üstat“, özgürlük-zorunluluk ilişkisi belirlemesinde diyalektiği topa tutarak uzaklaştırdı. Geleneksel dogmatizme yakın duran, insan aktivitesini soyut zorunlulukların bir ifadesi olarak anlamak istediği bir teori tipi ortaya koymaya çalıştı. “Üstat“, ortaya Alman klasik felsefesinden, hümanizmden, tarihsellikten, fanteziden, öznel faktörden mahrum bir Marksizm çıkartmaya çalıştı.
Üstat“ın Marksizme katkı çabaları saymakla bitmez. Bir örnek vererek geçelim: Althusser, “maddi mekanizma olarak çalışma sürecinin teknoloji ve doğanın fiziksel yasallıkları tarafından belirlendiğini“ savunur; çalışma süreci böyle kavranmalıdır der. Böylece “üstat“, çalışan insanı veya çalışma sürecindeki insanı Marks'a dayanarak makine ile eşitler. Demagoji oldukça açık: Marks, çalışan insanı makine ile eşitlediği için böyle bir sonuca varıyorum der “üstat“. Tabii Marks'ın tam da bunun tersini söylüyor olması “üstat“ı pek ilgilendirmez.

Örnek olsun diye Marsk'tan konuya ilişkin bir değerlendirme aktaralım:
İş, her şeyden önce, hem insanın hem doğanın katıldığı ve insanın kendisi ile doğa arasındaki maddi tepkimeleri dilediği şekilde başlattığı, düzenlediği ve denetlediği bir süreçtir. Doğanın ürünlerini kendi gereksinmelerine uygun bir birimde ele geçirebilmek için... doğa güçlerinden birisi olarak onun karşısına geçer. Dış dünya üzerinde bu şekilde etki yaparak onu değiştirmekle, aynı zamanda kendi doğasını da değiştirir. Uyuklamakta olan güçlerini geliştirir ve bunları dilediği gibi hareket etmeye zorlar. ...Her çalışma sürecinin sonunda, daha önceden işçinin imgelerinde başlangıç halinde var olan bir sonuç elde ederiz“ (6).
Üstat“ın kendi pozisyonunu Marks'a dönüş olarak lanse etmesi hiç inandırıcı değildir. Açık ki bu çabanın altında yatan, kendini Marksist olarak göstermektir. Otobiyografisinde “Marks'ın otoritesine dayanmayı“ parti-taktiksel bir manevra olarak açıklar ve kendi bakış açısının “hiç de Marks'ınkıyle aynı olmadığı“ tespitini de yapar. Böylece “üstat“ nasıl bir “Marksist“ olduğunu da açıklamış olur. Althusser'in açıktan açığa Marks'ı referans alması ve Marks'a “katkısı“ göz önüne getirildiğinde şöyle bir durum ortaya çıkıyor: “Üstat“, Marks'ın düşüncesini ifade eden ne varsa ya inkara ya da üstünü örtmeye kalkışmıştır.

Yapısalcı Marksizm“, toplumsal olguyu/gelişmeyi “öznesi olmayan güç, nesnel güç, başından beri kimseye ait olmayan güç“ (Althusser) olarak görür. E. Balibar da hocasını izleyerek toplumsal olguyu “insanların etkileyemeyeceği... bağımsız bir hareket“ olarak tanımlar. Bizzat Marks'ın -hem genç Marks olarak Marks'ın hem de Kapital'i yazma olgunluğuna varmış Marks olarak Marks'ın- toplumsal olguyu/gelişmeyi”insanların karşılıklı faaliyetlerinin ürünü“ olarak görmesi “üstat“ı ve öğrencilerini; bir bütün olarak “yapısal Marksizm“i pek ilgilendirmez.
Marks'ı anlamak, Marks'ı çürütmek, Marks'a bir şeyler eklemek, Marks'ı geliştirmek üzerine tartışmalara baktığınızda ortaya bir gerçek çıkıyor (İstiyorsanız birden çok gerçek çıkartabilirsiniz). O da şu: Marks bütün yazılarında “11. Feuerbach tezi“ne göre hareket ediyor. Yani Marks, sadece dünyayı yorumlamak istemiyor, onu değiştirmek istiyor. Marks'ın bu tavizsiz tavrı; sorunlara bakışı, kaçınılmaz olarak karşıtlarını da harekete geçiriyor. Marks'ın görüşlerini inkar etmek, olmuyorsa zamanı geçmiş ilan etmek, o da olmuyorsa değiştirmek (geliştirmek) için dünya çapında sürdürülen, örgütlü örgütsüz çaba hiçbir zaman eksilmemiştir. Öyle ki burjuvazi, salt bu işle uğraşsın diye üniversitelerinde, akademilerinde ”Marksolog“lar yetiştirmiştir. Komünist hareket geleneğinden gelenlere yol göstermiştir. Dışarından saldırlara içten çürütme eşlik etmiştir. Dış saldırı sınıf düşmanından geldiği için biliniyor, orada bir kuşku yok. Ama iç saldırı hep “geliştirme“, “ekleme“, “yeni koşullar”, “yeni tezler“ adına yapılmıştır. Bu saldırıların hepsi Marks'ı, görüşlerini ve son kertede de Marksizmi dogmalaştırmak, devrimci ruhunu öldürmek, işe yaramaz hale getirmek için yapılmıştır. Bunlardan birisi de Althusser'dir. “Üstat“ Marksizmi, diyalektiği neredeyse hiç değişmeyen yapılara dönüştürmek ve Marks'ı “11. tez“ anlamında yok etmek için bayağı uğraşmıştır.
O dönem bu yoldan kimler geçmedi, burjuvazi hangi galon figürlerini öne sürmedi ki; 19. yüzyıl sonunda Nietzsche'yi gelişen Marksizme karşı felsefe alanında mücadele alanına sürdü. Ona Bernstein-revizyonizmi eşlik etti.

Althusser “üstat“, Marks'ı ikiye bölen “kahraman”dır!
1960'lı yılların ortasında “Marks İçin“ ve “Kapital'i Okumak“ kitaplarıyla “üstat“ bayağı bir heyecan uyandırmış ve etrafında çok sayıda öğrenci toplamıştı. “Üstat“, düşüncede akrobasi konusunda da bayağı ustaydı. Onun teori üretiminin kenarında köşesinde değil de merkezinde duran ne vardır diye sorarsak aklımıza hemen düşüncede akrobasi yeteneği geliyor. (Akrobasi kavramından başka bir kavramla durumu izah edememeyi eksikliğim olarak görmenizi isterim). “Üstat“, bir Marks'tan iki Marks yapmayı veya Marks'ı ikiye bölmeyi kafasına koymuştu. Althusser, erken yazıları dönemindeki Marks (genç Marks) ile Kapital analizini yapan Marks (olgunlaşmış Marks) arasında hiç bir bağ yoktur diyor. Marks, gökten yere inmedi, her dünyalı gibi onun da bir gelişme çizgisi olmuştur ve onun gelişmesi kaçınılmaz olarak düşüncesine de yansımıştır. Yani genç Marks ile olgun Marks arasında birtakım geçiş kanalları olmalıdır. Ama “üstat“ın bununla ilgilenmemesi oldukça düşünürcüdür. Althusser sadece bir tespit yapıyor: Marks gençlik dönemindeki eserlerinin merkezi görüş açısından uzaklaşmıştır; örneğin yabancılaşma teorisi anlayışına, materyalist diyalektik anlayışına mesafeli yaklaşmaya başlamıştır. Kapital'den buraya birtakım alıntılar aktararak Marks'ın gençlik döneminde kullandığı formülasyonları aynen kullanmaya devam ettiğini kanıtlamayı gereksiz görüyorum.“Üstat“, Marks'ı ikiye bölüp ortaya tek Marks'tan iki Marks çıkarınca, onun öğrenci çevresi neler yapmazdı ki! Bu, ”imamla cemaat“ ilişkisine benziyor biraz da. Nihayetinde öğrenci çevresi, Marks'ın kendi düşünce devriminin temel karakterini bizzat kavramadığı sonucuna vardı. İş bu sonuca varmakla kalsa, o kadar önemli değil diyebilirsiniz. Ama hiç de öyle değil; sonuçtan sonuç çıkartılmaya veya sonuç yorumlanmaya başlandı: Kapital, katışıksız mantıksal yapılandırılmış bir kategoriler ağı oluşturmaktadır ve bu ağ ancak kendi bağlamı içinde kavranabilir ve bu ağla; bu durumda Kapital'in içeriği ile toplumsal pratik arasında hiçbir şekilde bağlantı kurulamaz. Kapital'in içini boşaltmanın bir yolu da böyleydi. Yukarıda ”üstat“ın toplumsal olguyu/gelişmeyi nasıl gördüğünden bahsetmiştik: Althusser, toplumsal gelişmeyi son kertede yapıların gizemli öz dinamiğinin bir dışa vurumu olarak görüyor. Bu nedenle “bu yapılar, öznesi olmayan güçtür“ diyordu. Buna karşın Marks da toplum insanların karşılıklı faaliyetinin ürünüdür diyordu. Marks'a göre insanlar toplumu üretiyor, toplum da insanları üretiyor. Böylece Marks, insanların tarihsel öz etkinliğinden bahsediyor. Bizim “üstat“ ise bu “öz etkinlik“ öznelerini; yani insanları teorik tasavvur ufkundan da aforoz ediyor.
Üstat“ın bu özelliklerini bilmek lazım. Belki de bu özelliklerinden dolayı öğrenci çevresi onu “Marksizm-yenileyicisi” olarak tanımlamıştır.
Althusser'in teori çalışması, bütün temel noktalarında Marksizmden uzaklaşan, toplumsal değişim teorisi olmayan bir çabadır. Örneğin günümüzde kapitalizmi anlamak için Marksizmde var olan teorileri, anlayışları ondan uzaklaştırmak, böylece onun içini boşaltmak “üstat“ın temel sorunu olmuştur. Tabii ki bunu Marks'ı geliştirmek adına yapmıştır. “Üstat“, Marksist olmayan bir Marksizm oluşturmak için çaba harcamıştır. Aşağıda göreceğimiz gibi onun Anadolu coğrafyasındaki öğrencileri de Marksist olmayan bir Marksizm oluşturmaya çalışıyorlar.
Üstat“, “Marks İçin“ ve “Kapital'i Okumak“ kitaplarında Marksizm-Leninizm tarafından Marksist felsefenin geliştirilmesin meydan okuyor; “Marksizm“in Stalin tarafından dondurulmasını, dogmalaştırılmasını lanetliyordu. Althusser'e göre Stalin önderliğinde Bolşevikler, diyalektik ve tarihsel materyalizmin yasal bütünlüğünden bahsetmekle bu konuyu işlemekle neredeyse cinayet işlemişlerdi. “Üstat“, bu yasal birliği paralamayı ve felsefeyi ayakları üzerine oturtmayı tarihi görev olarak görmüştü. Althusser'e göre ne de olsa “Marksizm, pratiğin felsefesi değildi, aksine felsefenin pratiğiydi“.
Althusser'in çalışmaları dikkate alınmaksızın günümüzde Post-yapısalcılık pek anlaşılamaz.
3-Marksizmin krizi, çatallaştırılması ve mezhepleştirilmesi

Üstat“, 1977'de “Nihayet Marksizmin krizi patlak verdi“ diyerek “Marksizmin Krizi“ni bütün dünyaya ilan etti. Althusser'e göre Marksizmin krizi, bir taraftan Marksizm, devlet ve SSCB'de sosyalizm/Marksizmin bütün yönleriyle analiz edilmemiş olmasından ve diğer taraftan da yeni sosyal hareketlerin ortaya çıkmasından kaynaklanıyordu.

Marksizmin krizinden ilk bahseden tabii ki, bizim “üstat“ değildi, bu krizin bir asırlık tarihi vardı. Althusser'in anlayışına gelmeden önce bu tarihe bir bakalım:
Marksizmin krizi sorunu, Marksizm-Leninizmden kopmuş aydın çevrelerin, partilerin özellikle ekonomik ve toplumsal çelişkilerin keskinleştiği dönemlerde 'Marksizm veya çeşitli Marksist akımlar ne ölçüde toplumsal özgürlükçü, yol gösterici teori olmayı hak ediyorlar veya bu yönlü temel savlarını ne derece yerine getiriyorlar' sorularıyla bağlam içinde gündeme getirilmiştir. Sorunun ele alınış tarzı ve içeriklendirilme çabası bu çevrelerin “Marksizmin krizi“nden Marksizmi yok etmeyi, Marksizmi, Marksizm yapan temel ilkeleri, anlayışları geçersiz kılmayı veya reformlaştırmayı, burjuvazinin kabul edebileceği hale getirmeyi hedef edindiklerini göstermektedir. Aslında “Marksizmin krizi“ sorunu ideoloji, teori, felsefe, diyalektik materyalizm veya “sorun“ hangi alandaysa o alanda burjuva ve küçük burjuva ideolojisini, tasfiyeciliğe karşı oldukça önemli bir ideolojik mücadele sorunudur. Karşı tarafın “senden gözüken“ kesimleri, değişim, dönüşüm, yeni koşullar, geliştirme, gündemdeki sorunlara cevap verecek duruma getirme adı altında Marksizmi, Marksizm olmaktan çıkartma masasına yatırıyorlar. E. Bernstein böyle bir yol izleyerek Marksizmi revizyona tabi tutmaya çalışmadı mı? Gelişen kapitalizmin gündeme getirdiği yeni sorunlardan ve buna cevap verilmesinden bahsetmiyor muydu?
Özellikle Almanya ve Rusya'da gelişen sınıf mücadelesi, giderek radikalleşen grevler, direnişler; toplumsal çelişkilerin keskinleşmesi; devrimcileşmesi emperyalist çağın başlangıcında II. Enternasyonal partilerinin stratejik ufkunu zorluyordu, aşıyordu. Emperyalist çağın başlangıcında revizyonizm sorunu, Marksizmin o zaman gündemde olan sınıf mücadelesinin acil sorunlarına cevap verememesinden kaynaklanmamıştı. Sorun gelişme, yeni koşullar adı altında Marksizmi tasfiye etmek isteyen güçler tarafından Marksizmin krizi olarak gündemleştirilmeye çalışılmıştır.
Leninizm ulusal (Rusya) ve uluslararası alanda Marksizmi tasfiye etmek isteyen güçlere karşı mücadele içinde gelişmişti. Bu mücadele II. Enternasyonal'in çökmesiyle, örgütsel ayrışmayla, devrimci, komünist örgütlerin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Olması gereken de buydu. Amaç ortaklığının kalmadığı bir yerde amaca giden yol (reform, devrim) ve yöntemi üzerine tartışmanın da bir anlamı olmayacaktı.

Post-Marksist ve revizyonist bir çok çevre, Bernstein revizyonizmini “kaba Marksizm“e bir cevap olarak görür. Uzun süren ”büyük durgunluk“tan sonra (1873-1895) kapitalist yükselişin sosyalizme doğru “doğal gelişme“yi geçersiz kıldığı anlayışındadır. Yani krizden sonra yükselen kapitalist konjonktür, değişim, yeni durum, yeni koşullar olarak sunulmaktadır. Bu yeni koşullar da toplumun, insanlığın sosyalizme doğru ilerleyişi anlayışını eskitmiş oluyor. “Kaba Marksizm“ bu yeni duruma, değişime cevap veremediği için, daha doğrusu sosyalizmde ısrar ettiği için “Marksizmin kriz“ patlak veriyor!

Marksizmin krizi“nden, daha doğrusu “Ortodoks Marksizmin krizi“nden bahsedenler, Marksizmi “kaba Marksizm“ olarak damgalıyorlar; revizyona tabi tutuyorlar, burjuvazinin cephaneliğinden aldıkları bazı teorilerle, anlayışlarla “geliştiriyorlar“ ve buna karşın da burjuvazi, Bernsteinlaştırılmış “Marksizmi“, yani revizyonizmi kabul edilebilir görüyor.
Marksizmin krizi“ hikayesi böyle başlamıştır ve onun tarihi Post-modern saldırılarla, Post-Marksizmle başlatılamaz.

Marksizmin krizi“ tarihi; Marksizmi başkalaştırma, revizyona tabi tutma tarihi, aynı zamanda Post-Marksizmin tarihidir.
O dönem Post-Marksizm, Marks ve Engels döneminde oluşan “Marksizmin krizi“nden bahsediyordu ve doğrudan Marks ve Engels'e saldırıyordu. Günümüzde Post-Marksizm ise Marksizm-Leninizmden bu yana Marks ve Engels dönemindeki Marksizme “sahip çıkarak” Leninizme saldırıyor. Bu nedenle Marksizm-Leninizm kavramını değil, Marksizm kavramını kullanıyorlar.

Marksizmin krizi“ ikinci defa 1931'de Karl Korsch tarafından gündemleştirilmiştir. İkinci defa krizden bahsetmenin nedeni SSCB'inde sosyalizmin inşası eksenindeki tartışmalar ve Marksizm-Leninizmin gelişmesi olmuştur. Tabii burada SSCB'nde ekonomik ve toplumsal gelişmenin “Stalinistleştirilmesi“ esas sorun olmuştur. Bu anlamda Marksizm-Leninizm, sosyalizmin inşası, “Stalinistleştirilmiş“ bir Marksizm-Leninizm ve sosyalizmin inşası olarak algılandığı için “Marksizmin krizi“ patlak vermiş ve bunun sonucunda Bolşevik partiden kopuşlar (Troçkizm) ve özellikle Avrupa'daki komünist partilerindeki ayrışmalar gündeme gelmiş oluyordu. Açık ki, dünya devriminin ilk adımı olarak Ekim Devriminin başarılı sonuçları; sosyalizmin inşası, günümüzde Marksizm olarak Marksizm-Leninizmin gelişmesi yeni bir yol ayrımını kaçınılmaz kılmıştır. Sosyalizmden, devrimden, komünizmden Marksizm-Leninizmden farklı anlayışlara sahip olanlar farklı yerlerde toplanmışlar; yeni bölünmeler olmuştu. Bu da kaçınılmazdı. Kavramlara farklı anlamlar yüklenince beraber yola devam etmenin de koşulları kalmamış olur.

Post-Marksistlere göre Marksizmin ilk “krizi“ne uzun durgunluktan sonra kapitalizmin yükselişi neden olmuştu. Sonuç: Marksizm adına konuşan farklı akımların ortaya çıkmasıdır.
Anlaşılan o ki ikinci “kriz“in nedeni de SSCB'nde sosyalizmin inşası sorunları ve Marksizm-Leninizmin gelişmesi neden olmuştur. Sonuç: Marksizm adına konuşan yeni akımların ortaya çıkmasıdır.

Üçüncü “kriz“ SSCB'nde Kruşçev revizyonizminin siyasi iktidar gasp etmesi (1956, SBKP (B) 20. Kongresi) ile patlak vermiş olması gerekir. Ama sosyalizmin yenilgisini ifade eden bu tarihsel gelişme genel olarak Post-Marksistler tarafından bir kriz nedeni olarak görülmez. Kruşçev revizyonizminin iktidara gelmesi; proletarya diktatörlüğünün yıkılması sonuç itibariyle daha önceki “kriz“lere göre daha derin, köklü parçalanmalara, yeni akımların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Marksizmin krizi“ uzmanları, Marksizmin üçüncü “krizi“ni “üstat“ın 1977'de “Nihayet Marksizmin krizi patlak verdi“ ilanıyla başlatırlar.
Üstat“, Kasım 1977'de “İl Manifesto” tarafından Venedik'te düzenlenen “Devrim sonrası toplumlarda iktidar ve muhalefet” kongresinde “Marksizmin krizi”nin patlak verdiğini ilan etmişti.

Revizyonizm ve Post-Marksizm, Marksizmi bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır: İddiasızlaşmak istemiyorsak Marksizmi yenilemeliyiz; ya yok olmak ya da yenilenmek! “Marksizmin krizi“nden anlaşılanın bu olması istenmektedir ve Marksizme “katkı“ da hep bu amaçlı olmuştur. Marksizmin, günümüzde de Marksizm-Leninizmin bütünselliğini; işçi sınıfının bilimi oluşunu sürekli soru götürür hale getirenler de revizyonistler ve Post-Marksistler olmuştur. Onlar Marksizmi bu amaçlı tartışmak isterler; parçalarına bölmek, bütünselliğini yok etmek, şu tarafına bu tarafına gelişme adına birtakım ekler yapmak ve sonrasında onu tanınmaz hale getirmek esas amaçtır. Her seferinde “yeniden Marks“a dönmenin amacı budur. Önemli olan, sınıf mücadelesinde devrimci teori olarak Marksizmin içini boşaltmaktır; mücadelenin sorunlarına cevap veremez hale getirmektir, bir dogmalar yığınına çevirmektir. Ama Post-Marksizm bunu Marksizmi bir dogmalar yığınına çevirmemek adına yapar; Marksizmi, Marksizm-Leninizmden arındırmak için yapar.
Üstat”, Fransız Komünist Partisinin (FKP) revizyonistleşmesini revizyonizmde aramıyor, Leninizmin “Stalinist” deformaysyona, çarpıtılmaya uğratılmasında arıyor. Althusser, bir komünist partisi iç yaşamında, pratiğinde “kitlelerin siyasi pratiğinde parti ile ilişkisini” temelden değiştirmek için “kaleyi terk etmelidir” (7) “komünistin özgürlüğünü sağlamalıdır” diyordu. Aslında Althusser 1968-gençlik hareketinin tetiklediği dünya çapında kitlesel hareketlerin, İtalya ve Fransa gibi emperyalist ülkelerde canlanan işçi hareketinin, Portekiz ve Şili gibi ülkelerde “devrimci durumlar”ın, ulusal kurtuluş hareketlerinin zaferinin gündeme getirdiği sorunlara cevap arıyordu. Ama yanlış yerde arıyordu. Marksizm-Leninizm veya Leninist düşüncenin “Stalinist” çarpıtılması mı bu arayışın önünde engeldi? Sovyet modern revizyonizminin, “Avrupa komünizmin”nin ceremesini Marksizm-Leninizme çektirmek esas amaçtı. Bu nedenle Marksizm-Leninizm hedef alınmıştı.
Üstat”, “Marksizmin krizi” ile “önemli ve yaygın olarak henüz tam bilinmeyen bir gerçekliğe” dikkati çekmek istemiş (8). Althusser pek bilinmeyen bu gerçekliği bir taraftan “emperyalizm ile işçi ve halk kitleleri arasındaki sınıf mücadelesinin temel çelişkisinde ve bu çelişkinin paradoks biçimlerinde (Uluslararası komünist hareketin krizi)” arar (9).

Üstat”, “temel kriz”den “bugün, sınıf mücadelesinin Marksist geleneğe sahip devrimci örgütlerinin içinde bulundukları (fiili) zorluklar, çelişkiler ve çıkmaz sokaklar” olarak kavrar (10). Revizyonizmin tahribatını Marksizm-Leninizmde, Stalin dönemindeki SBKP(B) ve sosyalizmin inşasında aramakta ısrarlı olan Althusser, birçok işçi açısından “işçi hareketi tarihinde geçmişi ile geleceği arasından bazı şeylerin sakatlandığı” anlayışındadır (11). “Kitleler”in “gerçekleşmiş bir idealinin olmadığı”, “artık sosyalizme canlı bir bağlarının kalmadığı”(12) anlayışındadır. “Üstat”, Avrupa komünizminin bir cevap olmadığı anlayışındadır, ama aynı zamanda sosyalizme SSCB'indekinden farklı yolla da varılacağı anlayışındadır; neden başka yolların aynı sonuca götürmeyeceği, “niçin ve neden dolayı Sovyet sosyalizmi Stalin'e ve şimdiki rejime (revizyonist SB kastediliyor, çn) neden olabilmiştir” (13) sorularının cevaplandırılmasını ister.

Balibar, Bois, Labica und Lefèvre gibileri de sosyalizme geçişte somut yönlenme ve stratejinin gerekliliğini işlerler; siyasi tespitlerde o zaman için yaşanmakta olan kapitalist krizin ortaya koyduğu “belirleyici yeniliklerin” 'treni kaçırmamak' için mutlaka hesaba katılması gerektiğinden bahsederler. Direniş gücü olarak var olmanın imkansızlaşacağı konusunda uyarırlar (14). Yeni olan, incelenmesi gereken üç durumdan bahsederler:
1- Dünyanın emperyalist güçler tarafından yeni bir işbölümüne dayanan yeni bir paylaşımının oluşması.
2- Özellikle o zamanki yaşanmakta olan krizde açığa çıkan krizin gelişmesinde emperyalistler arası çelişkilerin önemi ve
3- Sosyalist ülkelerin dünya pazarına yeniden entegrasyonu eğilimi.

Bu kriz teoriyi etkiler; “Marksist teori, teori olarak kendi adına yapılan tarihten sorumlu olduğu için değil” (15), aksine teori üzerine pratiğin öncelliği Marksist tezinden dolayı; “üstat“, Marksistler için siyasi pratiklerinin”biçim ve sonuçları“, “bizzat teorik bir kapsama“ (anlama) sahiptir anlayışındadır (16).

Althusser, bu kriz tarihseldir der; bir başlangıcı bir de sonlanması vardır der; “üstat”, bu kriz “bizim açımızdan '30'lu yıllarda başlamıştır ve başlarken de boğulmuştur”(17) anlayışındadır. “Üstat” açık konuşur; emperyalizm '30'lu yıllardaki dünya çapındaki krizinden yeni yapılanmalarla çıkarken, yeni bir dünya savaşıyla (II. Dünya Savaşı kastediliyor) çok güçlü bir yükseliş gerçekleştirirken Marksizm “teorik” formülerle bloke edilmiştir, dogmalaştırılmıştır, “Stalinizm önderliğinde işçi hareketi” belli bir çizgi ve pratiklere zorlanmıştır anlayışındadır (18).
Krizin sonlanması da patlak vermesiyle birlikte başlamıştır; bunda uluslararası komünist hareketin “Stalinizm”den arındırılma sürecinde ortaya çıkan krizinin öncelikli bir rolü olmamıştır. Bu krizin nedeni (yani “Marksizmin üçüncü krizinin” nedeni) “yeni güçlere ve potansiyellere sahip işçi ve halk yığınlarının şimdiye kadarki emsalsiz hareketinin gücünde aranmalıdır. Bugün, olası kurtuluş ve yenilenme anlamında Marksizmin krizinden bahsediyorsak, bu kitle hareketinin tarihsel olasılığından ve gücünden dolayı” bahsediyoruz (19).
Demek ki, teorik olarak Marksizmin krizi her şeyden önce kitlelerin pratik sorularına cevap verememeden kaynaklanmaktadır.
Üstat”, “şimdiki kriz ... bizi Marksizme olan ilişkimizde ve bundan dolayı da bizzat Marksizmde bir şeyleri değiştirmeye zorlamaktadır” anlayışına varır (20).

Üstat“ neyin değiştirilmesi gerektiğine de cevap veriyor: “Tarihi geleneğimiz asla 'safi' değildir, 'çatışmalı'dır. Marksizm teorik bir birliği ifade eden bir bütünlük değildir; teorik ilkelerin, güvenilir analizlerin yanı sıra zorlukları, çelişkileri, eksiklikleri olan bir eserdir”(21).
Üstat” hangi zorluklardan, çelişkilerden bahsediyor, ilan ettiği “Marksizmin krizi”nde hangi çelişkiler, güçlükleri ön plana çıkartıyor diye sorarsak cevabını şöyle veriyor; iki temel çelişkiden bahsediyor:
-”Gerçek Marksist devlet teorisi yoktur”.
-Marksist miras, “sınıf mücadelesinin örgütlerinin, her şeyden önce de siyasi partilerin ve sendikaların gerçek bir teorisini” içermemektedir (22).
Şimdi “gerisi yalandır”, “demagojidir” diyebiliriz:

Demek ki, Marksizm bir devlet teorisine sahip değildir; Sosyalist devlet şöyle de böyle de olabilir; mutlaka SSCB'inde olduğu gibi olmak zorunda değildir; mutlaka sınıf diktatörlüğü olmak zorunda değildir; “çokluk”un, “ezilenler”in devleti de sosyalist devlet olabilir.

İşçi sınıfının partisi mutlaka Leninist örgütlenme olmak zorunda değildir; hemen herkesin; “çokluk”un, ezilenlerin de üye olduğu parti de olabilir.
Bir teori olmadığına göre “ezilenlerin partisi”ni teorileştirebilirsin!

Üstat”, Marksizmi Marksizm olmaktan çıkardığı için yeni Marksizm oluşturmanın da yolunu açmış oluyor. Bu nedenle olsa gerek onun Anadolu'daki yansıması bir tür Marksizm oluşturabiliyor.

Sonuç itibariyle:
Althusser, günümüzde yapısalcılığın en önemli temsilcilerinden birisidir; Marksist felsefe ile yapısalcılığı birleştirmeyi denemiştir. Tarihte bir şeyler oluşturmaya çalışan çok insan gelmiş geçmiştir. “Üstat“ ise yeni bir Marksizm oluşturma çabasına girişmiş ilk “kahraman“dır. Ortaya tamamen tarih dışı bir “Marksizm“ çıkmıştır; gerçek diyalektikten, teoriyi pratikte kanıtlama gibi can sıkıcı sorunlardan arındırılmış bir “Marksizm“. ”Üstat“ın istediği, “teorik pratik“te kanıtlanan bir “bilim“dir.

Üstat”, Marks'ın deneyciliğe (amprizm) eleştirisine dayanarak, şeylerin “özü” görünümlerinde değil de “teorik pratik”te aranması gerekir anlayışında olduğu için deneyciliğin olumlu içeriğini tamamen reddetmiştir. Üst yapıya aşırı bir iktidar gücü vermiş; onu altyapıdan bağımsızlaştırmış, üst yapıyı alt yapı yanında var olan, onunla değişmeyen bir ilişki içinde görmüştür. “Üstat” işini bilir -başka türlü de “üstat” olamazdı- kendisine Marksizmden kopuyor denmesin diye “son kertede ekonomi” belirleyicidir diye sık sık vurgulama ihtiyacını duymuştur. Ama yaptığı demagojiden başka bir şey değildi; bizzat kendisi birçok yerde (23) “son kertede ekonominin belirleyici” olduğunu reddetmiştir; “ne şimdi ne de son anda son mercinin zamanı gelmeyecek”.

“Üstat”, “teorik pratiğin” lekesiz, bakir bir “Marksizm”ini yapılandırmayı, oluşturmayı kafasına koymuştur. (Anadolu'da ona öykünenler de var). Diyalektiğin tekil yasalarının geçerli olduğunu dönem dönem kabul etmiştir. Ama onu da düşüncenin yasaları olarak , teori olarak ilgili olduğu kadarıyla.

Marksizmin şu veya bu konudaki görüşlerini, ondan alıntıları, genel çerçevesinden koparmak ve anlamını başkalaştırmak bakımından gerçekten bir “üstat”tı; Marksizmi geliştirmek adına onu tam bir revizyona tabi tutmak, Marksizmle bağdaşmayan görüşlerini Marksist kılıfa sokarak Marksizmi yenilemek bakımından oldukça ustaydı.
Değiştirmek, geliştirmek, değiştirilmesi, geliştirilmesi istenenden tamamen koparak yapılamaz. Bu nedenle “eski“yene atıfta bulunmak gerekir. Örneğin E. Bernstein, Marksizmden, Marks'tan bahsetmeden Marksizmi nasıl geliştirebildiyse Althusser de aynı yöntemi kullanmıştır; Marksizmi geliştirmek, yenilemek için Marksizm-Leninizme saldırmıştır; SSCB döneminde sosyalizmin inşasına, Leninist parti örgütlenmesine vb. saldırmıştır. Bütün bunları Stalin döneminden diyalektiğin donuk yapılandırılmasına karşı mücadele için yapmıştır!

Althusser'in öğretisi ne kendi zamanında ve ne de şimdi ilerici bir rol oynamıştır; toplumun gelişmesinde “yapılar“ın önemini vurgulamasıyla sosyal ve politik gelişmede üretici güçlerin oynadığı role karşı mücadelede antimarksist argümanların önünü açmıştır. “Hegelci Mistizme“
karşı mücadele adı altında materyalist diyalektiğe, bu anlamda da Marksizme karşı acımasız saldıranlardan birisi de bu “üstat“tır. Ama Papa ile görüşme talebinde bulunan ve 1979'da görüşen de odur. Sabit, değişmeyen “yapılar“la diyalektiğin ruhuna saldırmaktan geri kalmamıştır.
Üstat“ın takipçileri, onun düşüncelerinden hareketle ve geliştirerek yeni teoriler üretmişlerdir ve teorilerini de bizzat Post-yapısalcı teoriler olarak tanımlamışlardır. Ve böylece Post-mondernizme zemin hazırlamışlardır. Nihayetinde L. Althusser, kendi düşüncesi ve pratiğiyle kendine karşı savaş açmış birisidir; Marks'tan alıntılarla Marksist olunamayacağını kendi yaşamıyla göstermiştir.

Üstat“ın ideolojik mirasçıları kimlerdir? Şimdi bir de buna değinelim.
4- Marksizmin Post-Marksistleştirilmesi

Aslında Post-Marksizm, ”yeni Marksizm” (Neo-Marksizm) oluşturma çabasıdır. Ama bunun olamayacağını bu çabayı sürdürenler de biliyorlar. Nihayetinde Post-Marksist düşünceleri geliştirenler farklı geleneklerden geliyorlar. Bu nedende dolayı da yöntem ve teorileri bir iç bütünsellik taşımamaktadır. Örneğin Negri bir Post-Marksisttir, Kurz, Mouffe, Laclau Balibar, da birer Post-Marksisttir. Ama oluşturdukları bir Post-Marksizm yoktur. Belki de bunlarda yeni bir Marksizm oluşturma konusunda Althusser'in Anadolu'daki öğrencilerinin sahip oldukları cesaret yoktur.

Post-Marksizm dendiğinde akla ilk gelenler Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau'dur. 1985'te yayımlanan “Hegemonya ve Sosyalist Strateji; Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru” kitabında “sol” politikayı teorik olarak temellendirmeye çalışmışlardır. Aslında bu yazarlar, “Marksizmin krizi” adı altında gündemde olan “modern revizyonizmin krizi” ile açığa çıkan çaresizliğin sorunlarına cevap vermeye çalışmışlardır. Marksist kriz teorisine, siyasi mücadelelere iktisadi ve sosyal sınıf konumu açısından bakılmasına karşı çıkmışlardır. Sınıfı, insanların üretim ilişkilerindeki yerine göre tanımlama yerine siyasi tartışmaların ve mücadelelerin bir sonucu olan politik bir kategori olarak görmüşlerdir. Örneğin onların anlayışına göre ezilenler pek ala bir sınıftır.

Mouffe ve Laclau, radikal politikanın artık proletaryanın veya sınıf mücadelesinin hakimiyeti altında olmayacağı düşüncesindeler. Onlara göre yeni sosyal hareketlerin mücadeleleri sınıf mücadelesinin Marksist kategorisini havaya uçuracaktır. “Ezilenler”in kıymeti şimdi anlaşılıyor değil mi? Yeni sosyal hareketler, ezilenlerin mücadelesi bu Post-Marksistlerin antimarksist cephaneliğinden alınmıştır; Marksizm-Leninizmi inkar etmenin işçi sınıfının tarihsel rolünü inkar etmenin bir kaynağı da Post-Marksizmdir.

Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau, Gramsci ve Althusser gibi “Marksist” teorisyenlerin düşüncelerini geliştirmeye çalışmışlardır.
Etienne Balibar, Slavoj Zizek, Alain Badiou, Jacques Ranciere de Post-Marksizmin önde gelen temsilcileridir.

Ama burada doğrudan Post-Marksizmin önde gelen temsilcilerinden ziyada “Üstat”ın tezgahında geçen takipçilerini (Post-Marksist, Post-yapısalcı) ve ayrıca da Kurz ve Negri'nin anlayışlarını kısa da olsa açacağız.

Michel Foucault (1926-1984) bunlardan birisidir. “Ecole Normale Superièure“de Althusser ile beraber eğitim görmüştür.
Michel Foucault akıl hocası Althusser'den daha da ileri gitmiştir; öyle ki, Althusser'in Marksizmi radikal revizyona tabi tutuşuyla (yapısalcılık) Marksizme karşı acık düşman tavır alış arasında belirleyici bağıntıyı oluşturmuştur. Foucault veya başkaları, bütün Post-Marksistlerin belki de tek ortak yönleri Marksizm-Leninizme karşı açık düşmanlıktır. Foucault, Marksizme değil, Nietzsche ”ideoloji“sine dayanan birisidir, nesnel gerçekliği reddeder (“Gerçekler değil, sadece yorumlar vardır“ - Friedrich Wilhelm Nietzsche).
M. Foucault, diyalektiği reddini hocası Althusser'den almıştır. Onda yeni olan, nesnel gerçeğin, tanınabilir bir dünyanın varlığının reddidir. Böylece Foucault'nun Post-yapısalcı düşüncesi Post-modernizm için iyi bir bağlantı noktası oluşturur. Foucault şöyle der: “İsyanın yer belirlemesi yoktur, ayaklanmanın ruhu yoktur, ayaklanmaların veya devrimcilerin katışıksız yasasının kaynağı yoktur. Bunun yerine, her biri kendine özgü bir durum olan dirençlerin çoğulluğu vardır“. Böyle düşününce ortada ne ilerici bir toplum bilimi kalır ne de devrimci özne olarak işçi sınıfı.

Post-modernizm, felsefede kavrayış (biliş) modellerinin özgür bir kombinasyonunu savunur. Post-monderizm için kavrayış modellerinde çoğulluk en doğal olandır. Post-modernizm aydınlanmanın geleneğine, ilerlemenin bütün konseptlerine karşıdır; bunun yerine ideolojide çoğulculuğun propagandasını yapar; her şeyi yapmak serbesttir. Yani bir komünist partisinde birden çok ideoloji savunulabilir. Bir komünist partisi sınıf partisi değil de birden çok sınıfın partisi olabilir, olmalıdır. Bu düşünceler çok tanıdık! Hele bunu sınıf yerine konmaya çalışılan ezilenlerle birleştirirseniz, durum daha da anlaşılır olur.

Frankfurt Okulu“, Post-modern için zemini gübrelemiştir, hazırlamıştır. Bu “okul“un düşünce tarzı ve görüşleri avanak küçük burjuvaziyi mest eder. Bu “okul“un, Marksizmin içini boşaltmak için ondan görünüşte adım adım uzaklaşması, avanak küçük burjuvazi tarafından Marksizmin geliştirilmesi olarak algılanır. Örneğin bu “okul“un önde gelenlerinden Horkheimer'in 1969'da bir söyleşide “belki de Nietzsche Marks'tan daha büyük bir düşünürdür“ sonucuna vardığını açıklaması bazı küçük burjuvalarda Nietzsche hayranlığını körüklemiştir. “Totaliter“ (bütüncül) Marksizme karşı amansız düşmanlığı körükleyen kaynaklardan birisinin de bu “okul“ olması “Marksist“ küçük burjuva avanakları pek ilgilendirmez. “Stalinizm“ öne sürülerek Marksizm-Leninizme karşı amansız düşmanılığın ilerleme adına bu “okul“ tarafından yaygınlaştırılması Nietzsche hayranı “Marksist“ avanak küçük burjuvazinin umurun da bile değildir. Neden olsun ki? Onlar için; tasfiyeciler için Marksizm-Leninizmi ideolojide, teoride ve örgütlenmede tasfiye etmeye hizmet eden her türden düşünce ilericidir; yeni koşullarda Marksizmdir veya Marksizmin geliştirmesidir. Leninist örgütlenmeye; sınıf partisine, işçi sınıfına saldırı, “ezilenler”e onda olmayan özelliklerin atfedilmesi, Marksizm-Leninizmden vazgeçilerek ve sadece Marksizmden bahsedilerek Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi”ne dönüştürülmesi acaba hangi amaca hizmettir diye bir kere de olasa kendinize sormanız gerekmez mi?

Marks'ı Post-Marksist hazırlamanın ve sunmanın “kahraman”larından birisi de Robert Kurz'tur.
Kurz, emeğin değerinin kalmadığından bahseder. Aslında emeğin değerinin kalmadığını en “tumturaklı”, en acımasız, bu konuda Marksist teoriyi cepheden çarpıtıcı savunanlar, artı değer üretmenin olanaklarının kalmadığını öne sürenlerdir. Bu türden düşünceler, mutlaka ve mutlaka Marks'a veya genel olarak ifade edecek olursak Marksizme dayandırılır. Öyle ki Kurz, Marks'tan alıntı yapmaktan da geri kalmaz. Böylece, zehir saçan, kapitalizmi kapitalizm olmaktan çıkartan, işçi sınıfının tarihsel rolünü reddeden ve onun yerine bireylerin düşünce ve eylemini koyan bu düşünceler günümüz koşullarında Marksizm olarak anlatılır. Sınıf ve partinin yerini kendiliğindencilik almıştır; iradi olarak kapitalizm çökertilmiştir; devrimden umudunu kesenler kendilerini bireylerin eylemlerine vermişler, her ezilen antikapitalist ilan edilmiştir. Bu durumda ortaya yeni düşünceler çıkar, ama bu düşüncelerin sınıf mücadelesiyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur.
R. Kurz başlı başına bir demagogdu (Birkaç hafta önce öldü). İşçi hareketini, evet sınıf mücadelesini kapitalizmin ajanı ilan eden odur. Daha da ileri gidip Marks'ı kapitalizmin bilinçsiz savunucusu yapan da odur.
Marks'ı, Post-Marksistleştirerek ortadan kaldırmaya en çok “özen gösteren“ de odur. Tek Marks'tan iki Marks çıkarmayı her halde Althusser'den öğrenmiştir; Kurz, Marks'ı gerçek Marks ve gerçek olmayan Marks diye ikiye böler. Öyle ki, “üreticilerin birliği”ni “bireylerin birliği”ne çevirerek Marks'ı Post-Marksistleştirmekten çekinmez.

Negri de bir Post-Marksisttir. Marksizme “katkı“sından dolayı onu ayrıca ele alıyoruz.

5-Negri, “İmparatorluk“ ve “Çokluk“

Althusser “üstat“ özneyi tarihten aforoz etti, ortalıkta tarihi değiştirecek, devrim yapacak bir güç kalmadı diye karamsar olmaya gerek yok! Post-Marksizm işin kolay yolunu buldu; her ne kadar “üstat“ bir bütün olarak tarihi öznesiz bırakmışsa da, Post'çular tarihi sadece işçi sınıfından mahrum bırakmayı doğru buldular. Öznesiz kalan tarih birden bire işçi sınıfı dışındaki veya artık “önemsizleşen” işçi sınıfıyla birlikte sayısız öznelerle dolup taşmaya başladı: Hem genel anlamda hem de her bir ülkenin özgünlüğünün (örneğin Türkiye'de alevilik) ortaya çıkardığı öznelerden geçilmez oldu. Birkaçını belirtmek gerekirse: Kadın hareketi, çevre hareketi, ulusal kurtuluş hareketleri, ezilen inanç hareketleri, barış hareketleri, savaş karşıtı hareketler, siyahilerin hareketi, farklı cinsel eğilimli olanların hareketleri vs. Bunlara “sosyal hareketler“ deniyor. Bu hareketlerin Avrupa ve dünya sosyal forumlarının bel kemiğini oluşturmaktalar. Bu hareketler ne iş yaparlar konusuna girmeyelim (24).
Bu sosyal hareketlerin veya ortalığı kaplayan “yeni“ öznelerin temel özellikleri üretimle doğrudan bir ilişkilerinin olmaması ve dolayısıyla üretim ilişkilerindeki konuma göre oluşmamalarıdır. Yani bunlar, doğrudan işçi sınıfı ile öznesel bir ilişkisi olmayan hareketlerdir. Negri bunlara “çokluk“ diyor, Ezilenlerin Marksizmcileri de “ezilenler“ diyor. Şimdi bu hikayenin gelişmesine bakalım. Ama önce şu ”İmparatorluk“ üzerine birkaç gönderme yapalım.
İmparatorluk“ kitabının neden oldukça popüler olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Burjuvazi okuyor ve heyecanlanıyor. Küçük burjuvazi okuyor ve heyecanlanıyor. Kendini Marksist sanan avanak küçük burjuvazi okuyor ve heyecanlanıyor. Bu kitabı okuyup da heyecanlanmayanlar sadece ve sadece Marksizm-Leninimzin ”dinozorları“dır.
Bu kitap, Marksizmi reddetmek için yanıp tutuşan tasfiyecilerin, Marksizmi, içini boşaltarak “geliştirmek“, yani Post-Marksistleştirmek isteyenlerin önünü açtı.
Alice'in “harikalar diyarı“ varsa Post-Marksistlerin de “İmparatorluk diyarı“ var. Masalı hatırlarsınız. İki kız kardeş pikniğe gider. Onlardan biri olan Alice, "Geç kaldım" diyen bir beyaz tavşanın arkasından gider ve tavşanın girdiği deliğe bakarken delikten içeriye düşer. Masal böyle başlar. Küçük delik bir anda büyür ve Alice'i fantastik bir dünyanın içine çeker. Alice artık harikalar dünyasındadır. Ama masal bu büyüleyici hayal dünyasından bir ağacın dibinde Alice'in uyanması ile sona erer.
Negri ve Hardt'ın “İmparatorluk“u da bir harikalar dünyası; fantastik bir dünya. Marksist kalarak Marksizme karşı mücadele etmek için yol açıcı bir dünya. Bu nedenle Marksist kalarak Marksizme sırt çevirenler, Marksizmi Post-Marksistleştirerek içini boşaltmak isteyenler için çok önemli bir kaynak.

Aslında kitapta öyle pek de yeni denebilecek bir şey de yok; Negri 1970'lerden bu yana savunduğu düşünceleri derlemiş. Ama anlaşılan o ki, bazıları için ilham kaynağı olabiliyor.
Bu kitabın Türkçesi yayımlandıktan sonra (sanırsam 1999) siyasi kimliği, duruşu bilinen birtakım insanların “yeni“ düşüncelere ne kadar açık olduklarını gördüm. Negri'nin bir açık, örgütlü taraftarları var, bir de, diyelim ki “gizli“ taraftarları var. Coğrafyamızda “gizli“ taraftarlarının ne kadar çok olduğunu duysa herhalde şaşırır! Kimdir bunlar diye soracaksınız. Bunların kim olduğunu savundukları düşünceleri aktararak tarif etmeye çalışayım.
Bu kitapta “emperyalizmin miadını doldurduğu“, “İmparatorluk“ diye tanımlanan bir düzende yaşıyor olduğumuz ana tema olarak işlenmektedir. Tabii bu arada Negri ve Hardt, “değer yasasını“ ortadan kaldırıyorlar ve işçi sınıfını “çokluk“a dönüştürüyorlar.
Birdenbire ulus-devletin artık yok olmaya başladığını, dünya cumhuriyeti kurulduğunu savunanlara bu düşüncelerini nereden aldıklarını bir sorun.

Sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasını, emperyalist küreselleşmeyi, yeni bir evre olarak yorumlayanlara, yeni bir düzende yaşadığını sananlara bu düşüncelerini nereden aldıklarını bir sorun.
Negri ve Hardt, “İmparatorluk ancak evrensel bir cumhuriyet, kapsayıcı ve sınırsız bir mimariyle tasarlanmış bir iktidar yapıları ve karşıt dengeler ağı olarak görülebilir. İmparatorluğun yayılmasının emperyalist yayılmayla hiçbir ortaklığı yoktur ve fetih, yağmalama, katliam, halkları köleleştirerek sömürgeleştirme eğilimindeki ulus devletlere dayanmamaktadır. Bu emperyalizmden farklı olarak İmparatorluk, iktidar yapısını genişletir ve pekiştirir …Nihayet, İmparatorluğun gelişmesinin ve yayılmasının temelinde barış arayışının olduğu unutulmamalıdır” diye yazıyorlar.
Sermaye ile emek arasındaki kopmaz diyalektik bağı kopartarak, kapitalizmi kapitalizm olmaktan, dolayısıyla işçi sınıfını işçi sınıfı olmaktan çıkartanlara, onun yerine herkesi sermaye tarafından sömürülenler konumuna getirenlere ve böylece bir ezilen sınıfı oluşturanlara bu düşüncelerini nereden aldıklarını bir sorun.

Kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasını geçersiz sayarak sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasından neredeyse küresel bir iktidar (mali oligarşi iktidarı) çıkartanlara bu görüşlerini nereden aldıklarını bir sorun.
Negri, “Fethedilen ve sömürgeleştirilen hiçbir dış bölge yoktur” diyor. Böylece Leninist emperyalizm analizi en azından sömürgecilik noktasında silinip atılıyor, geçersiz kılınıyor. Peki bundan ne sonuç çıkartılıyor? Marksizm-Leninizm sömürgecilik analizinin yetersiz olduğundan hareketle mali sömürgecilikten bahsedenlere bu görüşlerini nereden aldıklarını bir sorun.
Çokluk” ve sınıfsal karakteri:
Negri, hiçbir yerde, hiçbir yazısında ne “İmparatorluk“ta ve ne de “çokluk“ üzerine yazdığı “Çokluk“ kitabında bu kavrama açıklık getirmiştir.
Emperyalist çağı bitiren, “İmparatorluk“ kuran Negri'nin “çokluk“ kavramını tanımlamaması oldukça ilginç.

Marksizm-Leninizm toplumsal sınıfları ve tabakaları oldukça ayrıntılı incelemiş ve tanımlamıştır. Ama bu Negri'de yok ve onun sınıf anlayışı, çokluk tarifi Marksist-Leninist sınıf analiziyle taban tabana zıttır.
Çokluk”la ilgili olarak Negri, bu “bir sınıfsal kavramdır, sınıfın yeni bir versiyonudur” diyor. Yani “çokluk” sınıfsal bir içeriğe sahiptir, işçi sınıfı değildir, ama “sınıfın yeni bir versiyonudur”. Açık ki Negri, eski sınıfın yerini alan, ama ona benzemeyen, ondan ileri, ondan daha kapsayıcı bir sınıftan en azından “versiyon”undan bahsediyor. Öyle ya, her toplum formasyonunda temel sınıflar olduğuna göre “İmparatorluk” toplum formasyonunda da “çokluk” temel sınıflardan birisini oluşturmaktadır.
Negri, işçi sınıfını ötelemek, önemsileştirmek ve çokluğu onun yerine koymak, önemlileştirmek için katakulli yapmaktan da çekinmiyor. Önce sömürüyü değiştiriyor ve sonra da “sömürü değiştiği için sistem değişti” diyor. Negri, “çalışan” insanları üretim ilişkilerindeki yerine göre sınıflara ayırmıyor. Yani kapitalizmde üretim aşamasını öteliyor, onun yerine yeniden üretim ve tüketim aşamasını ön plana çıkartıyor. Bu aşamada çalışanların hepsi de işçi değil.

Negri bunu saflığından dolayı yapmıyor. O da biliyor ki, kapitalizmi yıkacak ve sosyalizmi kuracak yegane sınıf, işçi sınıfıdır. Ama siz üretim sürecini önemsileştirirseniz, işçi sınıfını önemsileştirmiş olursunuz. Yeniden üretim ve tüketim sürecini ön plana çıkartırsanız, bu alanda çalışan herkese (ezilenlere) devrimcilik atfetmiş olursunuz.
Negri'de sınıfsal mücadele yok, birey mücadelesi vardır.
Bu konuda şöyle der: “Post-modern çağda, ... çokluğun yaşamını en iyi ifade eden militandır: ... İmparatorluğa karşı direnişin temsilcisi … Militandan söz ederken, aklımıza Üçüncü Enternasyonalin donuk, çileci temsilcisi gibi bir şey gelmiyor. Disiplin ve görev temelinde hareket eden, her hareketinin ideal bir plandan kaynaklandığını savunan birilerini düşünmüyoruz … Günümüz militanı bir temsilci olduğunu savunamaz, hatta sömürülenlerin en temel insani ihtiyaçlarının temsilcisi olduğunu dahi. Tersine günümüzün devrimci politik militanlığı, daima alması gereken uygun biçimin ne olduğunu yeniden keşfetmelidir: temsili değil kurucu aktivite. … Militanlar emperyal emre yaratıcı bir tarzda direnirler“ (25).

Burada örgütsüzlük, kendiliğindencilik, bireycilik savunulmaktadır. Tek başına kahramanlar, militanlar, aktivistler kapitalist sisteme karşı “yaratıcı“ bir karşı koyuş içindeler. “Cep telefonu“, Internet, Facebook üzerinden kurdukları “ağ“larla kapitalist sisteme “yaratıcı“ tarzda ağır darbeler vuruyorlar. Paris varoşlarının, “öfkeliler hareketi“nin, “Occupy hareketi“nin neden göklere çıkarıldığını, buralarda antikapitalizmin yaygınlaşıp, ortak düşünceye dönüştüğünü şimdi daha iyi anlıyoruz.
Negri ve Hardt, ücretli işi ortadan kaldırdırmakla, üretim koşullarının da kapitalist biçimini yok etmiş oldular, çünkü ”İmparatorluğun yeni dünya düzeni“nde kapitalist üretim koşulları artık sermayenin doğrudan kendini değerlendirme koşulları olmaktan çıkarlar. Ücretli iş ortadan kaldırılınca onun yerini çokluk alır. Çokluk da oldukça değişik, farklı hizmet sunan “rengarenk“ bir kalabalıktır. Maddi olmayan işi üç tipini takip ederseniz bunların taşıyıcısı olan çokluğa varırsınız.
Bunu yaparken Negri ve Hardt, mülkiyet sorununu önemsizleştirirler. Sanırsınız ki, “maddi olmayan iş” dünyasında maddi üretim koşullarının artık pek önemi kalmamıştır.

Negri ve Hardt, mülkiyet sorununu önemsizleştirirken onun en etkili yönünü yok ediyorlar. Bunu yapabilmek için maddİ olmayan işe sarılıyorlar. Anlaşılan o ki, maddi olmayan işte işbirliği özel bir öneme sahip oluyor: “Maddi olmayan iş, dolaysız bir biçimde toplumsal etkileşim ve ortak faaliyet gerektirir...işbirliği çalışma etkinliğine tamamen içkindir” (26). Çokluk olanlar, ortak olanı üretirler ve bu ortak olan da gelecekteki üretimin temelini oluşturur. Bu, sarmalımsı biçiminde giderek genişleyen bir harekettir (27). Ortak olan, biyopolitik üretimin her iki sonunda ortaya çıkar: Ortak olan “hem nihai üründür hem de ürünün başlangıç koşuludur. Ortak olan hem doğal hem de yapaydır... Bu biyopolitik doku üzerinde çokluk diğer çokluklarla birleşir ve binlerce kesişim noktasından, çoklu üretimleri birbirine bağlayan binlerce rizomdan... kaçınılmaz olarak çokluğun yaşamı doğar” (28). 
 
Maddi olmayan işin güya böylece ilk kez ortaya çıkan ortaklıkçı karakteri, katışıksız tekniksel olarak egemen özel mülkiyetin içini oyması ve onu sadece “soyut ve aşkın bir kavrama“ dönüştürmesi gerekir; bu kavram gerçek ekonomik iktidara değil, sadece “hukuksal bir iktidara“ sahip olmalıdır. “Bugün üretim araçlarının özel mülkiyeti, ortaklaşa ve maddi olmayan işin hegemonya kurduğu çağda miadını doldurmuş bir çürümüşlük ve gaddarlıktan başka bir şet değildir” (29).

Hocalardan şunu öğreniyoruz: Bütün çokluk üyeleri üretim araçlarına erişime sahiptirler; yani üretim araçlarından kopuk değiller. Çalışmak isteyen herkes uygun üretim koşullarına erişebilirler.
Bu durumda her bir çokluk üyesi, kendi üretim koşullarına sahip olduğu için ekonomik olarak zaten özgürleşmiştir. Bu nedenle sadece ve sadece İmparatorluk tarafından ancak işlerinin ötesinde ezilebilir ve sömürülebilir.

Böylece hakimiyet ve sömürü doğrudan üretim sürecinden uzaklaştırılır. Bu uzaklaştırma aslında mülkiyetin yoklaştırılmasından başka bir anlam taşımaz. Bu oldukça anlamlıdır: Kapitalist, üretim koşulları üzerindeki koşulsuz, sınırsız hakimiyet hakkını kaybettiğinde, bu koşulları artık sermaye olarak kullanamaz; üretim üzerindeki hakimiyetini kaybeder ve böylece canlı emek üzerindeki hakimiyetini de kaybeder. Burada sermayenin emeği boşaması, sermaye ile emek arasındaki kopmaz diyalektik bağın koparılması; işgücünü satmak zorunda olanların özgürleştirilmesi; sermaye karşısında herkesin ezilen yapılması anlatılıyor. Çok tanıdık düşünceler değil mi? “Emeğin sermayeye tabi olmasının koşullarının bizzat sermaye tarafından ortadan kaldırılması“ diye anlatılan tam da budur. Bu gelişmenin sunucunu Negri ve Hardt “çokluk, biyopolitik öz örgütlenmedir“ diye tanımlıyorlar (30). Bazıları da bunu kapitalizmi kapitalizm olmaktan çıkartmak için, kendiliğinden çöküşü kanıtlamak ve herkesi ezilen yapmak için argüman olarak kullanıyor.

Hocalar, emperyal iktidar makinesinin genel koşulları altında çokluğun öz örgütlenmesini kurmuş oluyorlar.

Hocalar, “öz örgütlenme“ kavramıyla işbirliğinin kapitalist biçimine olan farkı vurgulamış oluyorlar; kapitalist dünyada işletmeci işgücünü satın alır ve kendi kontrolü altında amacı için kullanır. İmparatorluk'ta ise üreticiler kendi ürünlerini bizzat örgütlerler.

Açık ki, İmparatorluk'ta işbirliği biçimleri sermaye tarafından harekete geçirilmiyorlar. “Girişimcilik genel zeka çerçevesinde öznelerin ortak faaliyeti yoluyla örgütleniyor” (31). Burada “genel zeka” ile kitle entelektüelliği kastediliyor; bu da öncelikle entelektüel ve iletişimsel biçimlenmiş maddi olmayan işin ana bileşenidir. Burada sermayenin kendini değerlendirme sürecine tabi olunmuyor, tersine çokluk kendi işini (emeğini) kendisi için kullanıyor. Bu sonuca varmanız için mutlaka Negri ve Hardt'ı okumanıza gerek yok. “Emeğin sermayeye tabi olmasının koşullarının bizzat sermaye tarafından ortadan kaldırılması“ düşüncesini takip ederek de aynı sonuca varabilirsiniz!

Çokluğun, menşei bakımından işçi sınıfıyla bir ilişkisi yoktur. Negri, çokluğu ulusal egemenliğin emperyal egemenliğe dönüşmesiyle siyasi tutarlılığını kaybeden halkı başkalaştırarak oluşturmuştur. Çokluk, üretim koşularından koparıldığı için işgücünü satmak zorunda kalan, sermaye dediğimiz yabancı üretim koşulları altında çalışmak zorunda kalan kitle (sınıf) değildir. Bu anlamda çokluğun işçi sınıfıyla bir ilişkisi yoktur. Çokluk üyelerinin üretim araçlarına özgür erişimi var. İşgüçlerini değil, hizmetlerini veya ürünlerini satabilirler. Diğer taraftan çokluk, işgücü satın almıyor; bu bakımdan da kapitalist işletmeciden ayrılıyor. Yani çokluk ne işçi ne de kapitalist. İkisinin ortasında bir yerde duruyor. Maddi olmayan işinin (emeğinin) üretim koşullarıyla bağından dolayı konumu bir küçük burjuvanın konumuna benziyor. Böylece İmparatorluk'ta herkes küçük burjuvalaşıyor.

Gerçekten de klasik küçük burjuva ile hocaların oluşturduğu çokluk arasında bir dizi paralellik var: Klasik küçük burjuva devlet ve büyük işletmeler tarafından sömürüldüğüne inanıyor. Hocalar da İmparatorluk'ta böyle bir durumun olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Küçük burjuvazinin çalışma sürecinde sömürü önemli bir rol oynamıyor, bu durumun İmparatorluk'ta da devam etmesi isteniyor. Klasik küçük burjuvanın açık seçik, antagonist bir sınıf karşıtı yok; İmparatorluk'ta da çokluğun açık seçik antagonist bir sınıfsal karşıtı yok. Klasik küçük burjuvazi kendini sınıf zıtlıklarının ötesine/üstünde görür; bu zıtlıklar İmparatorluk'ta yumuşatılmıştır, uyuma dönüştürülmüştür. Klasik küçük burjuvazi, kurtuluşunun özel koşullarını genel koşullar olduğuna inanır; İmparatorluk'ta çokluk ise yaşam tarzında kurtuluşun genel koşullarını görür. Klasik küçük burjuvazi bir geçiş sınıfı olarak geleceğinin olmadığını görerek kahrolur; İmparatorluk'ta çokluk geleceğin kendisi olmuştur.

Hocaların tasarımındaki çokluk üyeleri, esneklikleri, hareketlilikleri, işbirliğine yatkın olup olmamaları bakımından bir yere bağlı, geleneksel bilinçli küçük burjuva atalarından ayrılıyorlar. Çokluk üyeleri ulusal devleti tanımayan küresel ekonominin dünya vatandaşı olmalıdır. Kurtuluşları sadece küresel olabileceği için küresel ağlarla işbirliği içinde hareket ediyorlar. Geleneksel küçük burjuvazinin idealini oluşturan yalıtılmış özel topluluklar artık amaç olmaktan çıkmıştır.

Hocalar, İmparatorluk'ta çokluğun yaşamı diye belki de kendi yaşamlarını anlatıyorlar. Belki de çokluk gibi kendilerini benzersiz, çok yanlı, özel bir şey olarak hissediyor olabilirler. Alışkanlıkları, yaşam tarzları, çokluk üyelerini karakterize ediyor olabilir. Hocalar, kendilerinin ve çokluk üyelerinin iliklerine işlemiş temel özelliklerden bahsediyorlar. Tanımladıkları küçük burjuva karakter kendi yaşamlarından alınmıştır. “Çok kaliteli“ “afektif emek“leriyle (duyusal/duygusal emek) bu hocalar, çokluğun çekirdek kadrosuna dahiler. Belki de bundan dolayı bütün küçük burjuva aleme geleceği gösteriyorlar:
“Yapmamız gereken, İmparatorluğun içinden geçip diğer tarafından çıkmaktır... Küreselleşmeye karşı-küreselleşme ile, İmparatorluğa karşı-imparatorluk ile karşı konulmalıdır” (32). 
 
Hocalar, çokluk üyelerini üretim araçlarının fiili sahipleri yapıyorlar ve böylece onları geleneksel küçük burjuva konumuna getiriyorlar. Ama haksızlık etmeyelim, bazen de proletaryadan bahsettikleri oluyor. Ama bununla işgücünü satmak zorunda olan sınıfı, işçi sınıfını kastetmiyorlar. “Emeğin ve devrimin öznesinin temelli değiştiğini kabul etmemiz gerekiyor, dolayısıyla bizim bu konudaki anlayışımız da değişmelidir. Kavramsal olarak proletaryayı biz, işgücü kapitalist üretim ve yeniden üretim biçimleri tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak sömürülen ve bu biçimlere tabi kılınan herkesi kapsayan geniş bir kategori olarak alıyoruz...Sömürülen ve kapitalist tahakküme tabi olan herkesi proletarya kategorisi altında topluyoruz” (33).

Durum, tanımlama oldukça açık: Burada işgücünün satılmasından, bu satıştan doğan ücret bağımlılığından söz edilmiyor. Aynı zamanda ücretli işi kendine tabi kılan ve amacı için kullanan sermayeden de bahsedilmiyor. Açık ki, proletaryaya özgü unsur, horcaların proletarya kavramında yok. Üretim araçlarının mülkiyeti herhangi bir rol oynamıyor. Proleter olmak için işgücünün “doğrudan ve dolaylı olarak sömürülmesi” ve üretim ve yeniden üretimin “kapitalist normlara” tabi olmaları yetiyor. Bu tanımlama bize sömürünün İmparatorluğun herhangi bir yerinde gerçekleşiyor olduğunu, ama bunun üretimle bir ilişkisinin olmadığını anlatıyor. Bu durum İmparatorluk'ta bütün yaşamı etkisi altına alıyor; herkes bir biçimde sömürülüyor, eziliyor.
Hal böyle olunca; herkes bir biçimde ezilip sömürülünce “çokluk” ezilen, sömürülen sınıf olarak karşımıza çıkar. İmparatorluk'ta çıkmasa da Anadolu coğrafyasında çıkar.

Diyeceksiniz ki, hocalar “kapitalist normlar”a (biçimlere) tabi olmaktan bahsediyorlar. Evet bahsediyorlar, ama “kapitalist normlar” proletaryaya özgü olanı belirleyen özelliklere sahip değiller. Herkes orada, “kapitalist normlar”da toplanmış; üreten, meta satan ve satın alan orada ve kapitalist rekabetin halkalarını oluşturuyorlar.

“Proletaryanın geniş kavramı”nda üretimin yanı sıra yeniden üretimi de yer alıyor ve bu özellikle vurgulanıyor. “Afektif çalışma”yla birlikte ele alındığında -ki İmparatorluk'ta başka türlü de olamaz- proletaryanın ve “afektif çalışma”nın kapsamı herkesi içeriyor, bu kavramlardan dışlanan kimse kalmıyor. Bu durumda İmparatorluk'ta herkes kendini bir biçimde -ya üretimde ya da yaşamın yeniden üretiminde faal olarak- horcaların proletarya kavramı içinde buluyor.

“Çokluksa, … açık ve kapsayıcı bir kavramdır...Diğer yandan bugün üretimin sadece ekonomik değil daha geniş anlamda, toplumsal üretim olarak anlaşılması gerekiyor, yani sadece maddi malların değil iletişimin, ilişkilerin ve yaşam biçimlerinin de üretimi olarak. Böylelikle çokluk, potansiyel olarak, toplumsal üretime katılan tüm figürlerden oluşur“ (34).

Demek ki, hocalar işçi sınıfı kavramı içinde olmayanları da “geniş proletarya kavramı” içinde saylıyorlar. Çokluk, sanayi işçilerini, maddi olmayan işçileri, tarımda çalışanları göçmenleri, işsizleri vs. kapsamına alan “biyopolitik figürler”den oluşmaktadır ve bunlar “somut yerlerde farklı yaşam biçimlerini temsil ederler” (Çokluk).

Hocalar, bütün ahaliyi aynı kategoriye -çokluk- dahil etseler de, bir sınıftan bahsediyorlar; “kapitalist ilişki dahilinde”, onu “ayakta tutan” bir sınıf (35).

Ama bu sınıfın karşıtı yok, olması gerekir. Hocalar, “sermaye ilişkisi”ni gerçek sosyal bir ilişki olarak algılamıyorlar; öyle algılamış olasalardı bu ilişkinin bir tarafında sermaye sahibinin, diğer tarafında da proletaryanın olması gerekirdi. Onların “sermaye ilişkisi”nden anladıkları, küresel çapta, soyut bir hakimiyet yapılanmasıdır. Bu yapılanmada dünya pazarının anonim, belirlenmemiş gücü ulus devletlerle birleşiyor. Hocalar, böyle bir imparatorluğu, dünyayı kapsamına alan bir ağ olarak görüyorlar ve bu ağ da ulusal iktidarlardan, uluslararası kurumlardan (IMF, BM, tekeller, hükumet dışı örgütler vs.) oluşuyor. Bu “emperyal iktidar makinesi”ni ayrıntılı anlatıyorlar, ama ortada bu hakimiyetin taşıyıcısı, dayandığı ve işçi sınıfının karşıtı olan bir sınıf yok.
Açık ki ortaya herkesin dahil olduğu bir sınıf çıkıyor, Ama herkesin dahil olduğu bir sınıf olmaz ki. Negri ve Hardt, sınıf kavramını böyle yok ediyorlar ve bu İmparatorluk'ta sistematik olarak işleniyor. Bu nedenle İmparatorluk teorisi sınıf kavramını yok etme teorisi dersek pek abartmış olmayız. Her şeyden önce sınıf kavramı, fark gözetmeksizin güya bütün insanları kapsayan “biyoiktidar” konseptiyle çelişki içindedir. Anonim iktidar makinesi olarak iktidar öznelleştirilirken, özneler güçsüzleştiriliyor (iktidarsızlaştırılıyor) ve sonra da bu iktidarın sultası altında ortaklaşmış bir yaşamı paylaşıyorlar; bu iktidar karşısında aynılaşıyorlar.

Çokluk için Negri ve Hardt'ın buldukları, dizayn ettikleri sosyal varoluş koşulları her türden sınıf bağını dışlamaktadır: Her şeyden önce çalışmanın (emeğin) koşullarına özgür erişim, kapitalist/burjuva mülkiyetin iktidar gücünü yoklaştırıyor. Hal böyle olunca işin (emeğin) sermayeye tabi oluşu ortadan kalkıyor; yani emek özgürleşiyor ve çokluk üyeleri spontan ve zorlukla karşılaşmadan komünist ağlar kurabilecek duruma geliyorlar. Gizemli, görünmeyen bir iktidar gücüyle maddi olmayan “emek” (çalışma), hakim mülkiyet sınırlarını sorunsuzca aşıyor. Böylece farkına varmadan yeni bir toplum düzenine girmiş oluyoruz. Varoluş krizcilerinin yerli versiyonu sermaye ile “emek” arasındaki diyalektik bağı koparıp, “emeği” özgürleştirirken böyle bir düzeni tarif etmeye çalışıyor. Ama Negri kadar cüretkar değil.
“Marks'ın gelecek olarak gördüğünü bugün yaşıyoruz. İşgücünün bu radikal dönüşümü ve bilim, iletişim ve dilin üretici güce katılması bütün bir emek (iş) fenomonolijisini ve üretimin bütün bir dünya ufkunu yeniden tanımlamaktadır” (36).
Ne güzel değil mi? Birkaç katakulli ile işler yoluna konuyor, problem kalmıyor. Dikkat ettiyseniz komünist ağlarda rekabet yok; hocalar bir kalem darbesiyle rekabeti komünist ağlardan dışlıyorlar. İşçi sınıfı boşuna örgütlenmiş; sosyal kurtuluşu için boşuna mücadele etmiş. Hardt ve Negri, bir kalem darbesiyle sosyal kurtuluş sorununu ortadan kaldırıyorlar; ama öyle birdenbire değil, yavaş yavaş. Sınıf mücadelesi yok, onun yerine çokluk üyeleri bireysel ağlarda çalışıyorlar, bunu yaparken de o zamana kadar kendilerine yabancı olan üretici güçlerin dünyasına sahip oluyorlar.

Kendiliğinden çöküşün yerli savunucusu da aynı görüşte. Tek farkla; o bu işi sermayeye yaptırıyor; adını “emeğin sermayeye tabi olmasının koşullarının bizzat sermaye tarafından ortadan kaldırılması” koyuyor. Sonrası malum; sınıf mücadelesi olmaksızın kapitalist sistem kendi kendine çökmüş oluyor, “emek” özgürleşiyor ve çalışanlar -bu noktadan sonra çokluk veya ezilen demenin de bir anlamı kalmıyor- o zamana kadar kendine yabacılaştırılmış olan üretici güçlerin dünyasına sahip oluyorlar. Mutlu son böyle geliyor!

Böylece çokluk, başka bir sınıfı baskı altına almadan, ezmeden sosyal olarak özgürleşmiş bir sınıf olarak karşımıza çıkıyor. Bütün sınıflar bu rengarenk kalabalık içinde eriyorlar. Çokluk sosyal olarak özgürleştiğine göre devrime de gerek kalmıyor. Aynen öyle oluyor veya hocalar böyle demek istiyorlar ve onların yerli versiyonu da aynı görüşte, o bu işi sermayeye yaptırıyor.
Siyasal kurtuluşun tarihsel bir zorunluluk olmaktan çıkartılması böyle gerçekleştiriliyor.
İmparatorluğa vasıl olduktan sonra “emek” her türlü dolaysız kösteklerinden kurtulmuş, özgürleşmiş oluyor. Bu nedenle günümüzde çokluk'lar veya yerli versiyona göre sermayenin bizzat özgürleştirerek konumsal eşitliklerini sağladığı unsurlar -burada ezilenler- artık devrimci özneler olamazlar; buna gerek de yok. Bunlar artık küçük burjuva liberallerdir ve işleri güçleri daha fazla demokrasiyi dillendirmektir.

* 
                                                                          2. makale

ALTHUSSER “ÜSTAT” SUS, SUS Kİ, “TEORİ VE POLİTİKA” KONUŞSUN!

(Teori ve Politika dergisi ve coğrafyamızda Post-Marksizme zemin oluşturma çabaları)
(Sıkça sorulan sorular)


3. makale

TP DÜNYASINDA GEZİNTİ
Post-Marksizmin Post-Marksizme karşı mücadelesi
(Sıkça sorulan sorular)

4. makale

POST-MARKSİZM, MARKSİZMİ SAVUNABİLİR Mİ?
Post-Marksizmin, Post-Marksizme karşı mücadelesi
(Sıkça sorulan sorular)

5. makale

İŞÇİ SINIFI - “EZİLENLER” ve “ÇATALLAŞAN” MARKSİZM (I)
(Anadolu coğrafyasında Post-Marksizm savunuculuğu)
(Sıkça sorulan sorular)

6. makale
ÇATALLAŞAN” MARKSİZM - “ÇAKMA” MARKSİZM (II)
(Anadolu coğrafyasında Post-Marksizm savunuculuğu)
(Sıkça sorulan sorular)

*
Kaynaklar:
1) L. Althusser; “Für Marx”, Frankfurt am Main, 1986, s. 63.
2) L. Althusser; ”Ideologie und ideologische Staatsapparate“, Hamburg/ Westberlin: VSA; s.113.
3) Agk., s.122.
4) L. Althusser; ”Das Kapital lesen“, Bd. II, s. 242. Aktaran; Schaff: ”Strukturalismus und Marxismus“ s. 161.
5) L. Althusser; “Der Gegenstand des Kapital“, Bd. I, s. 128. Aktaran; Adam Schaff.
6) K. Marks; Kapital, C. I, s. 192.
7) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s.135-137, Hamburg, VSA, 1978.
8) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 9, Hamburg, VSA, 1978.
9) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 21, Hamburg, VSA, 1978.
10) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 54, Hamburg, VSA, 1978.
11) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 54-55, Hamburg, VSA, 1978.
12) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 55, Hamburg, VSA, 1978.
13) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 55, Hamburg, VSA, 1978.
14) Etienne Balibar, Guy Bois, Georges Labica, Jean-Pierre Lefebvre: Ouvrons la jenetre, camarades! (Debats communistes, 4) Paris: Maspflro 1979 , s. 62: Aktaran; Frieder O. Wolf; Auflösung oder Erneuerung des Marxismus? Prokla 36, 1979, s. 28.
15) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 56, Hamburg, VSA, 1978.
16) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 57, Hamburg, VSA, 1978.
17) L: Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 59, Hamburg, VSA, 1978.
18) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 59, Hamburg, VSA, 1978.
19) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 60, Hamburg, VSA, 1978.
20) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 60, Hamburg, VSA, 1978.
21) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 62, Hamburg, VSA, 1978.
22) L. Althusser; Die Krise des Marxismus, Reihe Posistionen, C. 6., s. 65-66, Hamburg, VSA, 1978.
23) L. Althusser; Bkz.: “Çelişki ve Üstbelirleme, s. 81.
24) İlgi duyanlar için bkz.: http://www.ibrahimokcuoglu.blogspot.com; Temmuz 2010, Neoliberalizm ve Sosyal Hareketler: Avrupa Sosyal Forumu – Cenaze I ve Dünya Sosyal Forumu - Cenaze II.
25) A. Negri/M. Hardt; Çokluk, s. 410-412.
26) A. Negri/M. Hardt; İmparatorluk, s. 305.
27) A. Negri/M. Hardt; Çokluk, s. 222.
28) A. Negri/M. Hardt; Çokluk, s. 384, Türkçesi, s. 362/363.
29) A. Negri/M. Hardt; İmparatorluk, s. 417, Türkçe s. 410.
30) A. Negri/M. Hardt; İmparatorluk, s. 417, Türkçe s. 410.
31) A. Negri/M. Hardt; İmparatorluk, s. 417, Türkçe s. 410.
32) A. Negri/M. Hardt; İmparatorluk, Türkçe, s. 220/221.
33) A. Negri/M. Hardt; İmparatorluk, Türkçesi, s. 77.
34) A. Negri/M. Hardt; Çokluk, Türkçesi, s. 12/13.
35) A. Negri/M. Hardt; Bkz.: İmparatorluk, s. 67; Çokluk, s. 121-123.
36) A. Negri/M. Hardt; İmparatorluk, Türkçesi, s. 370.