deneme

23 Temmuz 2012 Pazartesi

KRİZ KARŞILAŞTIRMASI (II) EKONOMİK KRİZ VE KAPİTALİZMİN GELECEĞİ ÜZERİNE FANTEZİLER

KRİZ KARŞILAŞTIRMASI (II)

EKONOMİK KRİZ VE KAPİTALİZMİN GELECEĞİ ÜZERİNE FANTEZİLER


II-DÜNYA ÇAPINDA GENEL VE KAMU BORÇLANMASI – BORÇLANMA KRİZİ

Borçlanma konusunda durum tespiti yapmakla yetineceğiz. Zaten bir biçimde yazı içinde borçlanmanın nedenlerine değinilmiştir.

IMF verilerine göre dünya çapında toplam borç (özel + kamu) miktarı 1990'da 18 trilyon dolardı. Bu miktar 2000 yılında 35 trilyon dolara çıkar; 10 senede yaklaşık 2 misli artar. 2010 yılında ise dünya borç tutarı 95 trilyon dolara çıkar; 10 sene içinde 2,78 misli artar. 1990'dan 2010'a, sadece 20 sene içinde dünya borç miktarı yüzde 427 oranında -yaklaşık 5,3 misli- artar. Bu ve aşağıdaki veriler dünya ekonomisinin borç üzerine kurulmuş olduğunu değil, ama çarkın borçlanarak ancak çevrilebildiğini göstermektedir. Dünya ve ülkelerin borçlanma boyutu bizdeki halk deyimi “borç yiğidin kamçısıdır”ın öyle pek geçerli olmadığını göstermektedir. Belki de meydanda “yiğit” olmadığı için geçerli değildir. Şüphesiz, borçlu hiçbir devlet ve şirket, borcun “üzerine yatmıyor”, borcu borçla kapatıyor; yani eski borcu, daha doğrusu çoğu kez eski borcun faizini ödemek için yeniden borçlanıyor (Ama bu, borç miktarını düşürmek için hile yapılmadığı -enflasyon-, iflas ettim denmeyeceği vb. anlamına gelmez. Bunlar yapılıyor). Bugüne kadar çark böyle döndü, şimdi de bazı ülkeler ve işletmeler için oldukça zorlaşmasına rağmen hala dönüyor. Ama bu arada iflas edenler de oldu. Sorun işletme olunca iflas kavramı kullanılıyor, ama bir de devletlerin iflası var. Orada iflas kavramı pek kullanılmıyor.
Niye borç alınır sorusunun en sade cevabı, söz konusu olabilecek, saymakla bitmeyecek ve her bir ülke açısından farklı olan faktörleri/nedenleri bir kenara bırakırsak şudur: “Olanakların üstünde yaşamak”; gelirinden çok harcamak!


Borçlanma dendiğinde aklımıza hep emperyalizme bağımlı ülkeler gelir. Şüphesiz bu ülkelerde de borçlanma veya bu ülkelerin borçlandırılması bağımlılığın bir ifadesidir. Bu ülkelerin borçlanması kendi koşullarında oldukça önemlidir, ama tekil ülkeler veya bağımlı ülkeler toplamı olarak alındığında dünya borç krizinde pek de bağlayıcı bir öneme sahip olmadıkları görülür. Başka bir ifadeyle: Dünya borçlanmasının ve yaşanmakta olan borç krizinin nedeni “gelişmiş” ülkelerde aranmalıdır. Dünya borçlanması akıl almaz boyutlarda ve borçlu ülkeler sıralaması yaparsanız ilk sıralarda Türkiye gibi ülkeleri değil “sanayileşmiş” ülkeleri, çoğu emperyalist ülkeyi görürsünüz. Siyasi açıdan bunun bir sonucu da şudur: Örneğin Türkiye'de borçlanma sorunu üzerinden devrimci politika oluşturmak, ülke ekonomisini tanımamanın, ezbere konuşmanın bir ifadesidir. Türkiye'de borçlanma, devrimci politika oluşturulacak konuların en alt sıralarında yer alır. Ama bir Japonya'da, ABD'de, Fransa'da, İtalya'da durum tamamen başkadır; bu ülkelerde borçlanma, devrimci politika oluşturulacak konuların başında gelir. Diğer bir ifadeyle: Türkiye bir borçlanma kriziyle karşı karşıya değildir, ama Japonya, İtalya, İspanya, ABD, İngiltere borçlanma kriz batağındadır.

Aşağıdaki grafiklerde 21. yüzyılda dünya çapında ve önde gelen en çok borçlu ülkelerde borçlanmayı farklı açılardan göstermeye çalışacağız.

1- Dünya çapında toplam kamu borçlarının gelişme seyri



Yukarıdaki grafikte dünya çapında kamu borcunun 12 sene içinde yüzde 142 oranında -2,4 misli- arttığını görüyoruz. Yıllar itibariyle borçlanma 2001'de 18,243; 2002'de 19,263; 2002'te 22,250; 2004'te 25,492; 2005'te 26,682; 2006'da 27,041; 2007'de 29,119; 2008'de 31,915; 2009'da 35,832; 2010'da 39,620 ve 2011'de de 42,325 trilyon dolara çıkıyor. 2008-2011 arasında borçlanma oranının daha önceki yıllara göre artış nedeni, krizden dolayı ekonomiyi kurtarma paketleri için yapılan harcamalarda aranmalıdır. Tek tek ülkelerde kamu borçlanmasındaki gelişmeyi burada açmaya gerek yok. Bazı ülkelerdeki duruma aşağıda değineceğiz. Yıllara göre ülkelerde kamu borçlanmasının gelişmesini ayrıntılı olarak ele almak isteyen verileri “The Economist”in web sayfasında bulabilir (http://www.economist.com/content/global_debt_clock).

2- Toplam borcun GSYİH'ya oranı bakımından bazı ülkelerin durumu



Durumu “en iyi” diyebileceğimiz dört ülke var: Rusya, Hindistan, Brezilya ve Çin. BRIC ülkeleri diye tanımlanan bu ülkelerde toplam borçların GSYİH'ya oranı diğer ülkelerle karşılaştırıldığında kapitalizm koşullarında nispeten kabul edilebilir bir seviyede. Grafik, Japonya ve Britanya'nın borç batağına gömülmüş olduğunu; İspanya, Fransa, İtalya ve Kore'nin de geleceğinin Japonya ve Britanya'dan farklı olmayacağını gösteriyor. Kore hariç bu üç ülkenin yaşanmakta olan kriz sürecinde borçlanma bakımından oldukça sorunlu olmaları; açıklanmasa da oldukça derin bir borçlanma krizi içinde oldukları bu verilerde de görülüyor. ABD, Almanya ve Kanada, durumu şimdilik idare edebilecek güçteler (Bkz.: The Economist; “The debtors' merry-go-round“, 19 Ocak 2012).

3- Bazı ülkelerde kamu borçlarının GSYİH'ya oranı



GSYİH'ya oranı bakımında kamu borcu oldukça az olan üç ülke var: Rusya (%7); Çin (%28) ve Kore (%33). Hindistan da bu çerçevede görülebilir. Brezilya da dahil diğer ülkeler, devlet çarkını döndürebilmek için sürekli borçlanıyorlar. Kamu borçlarının GSYİH'ya oranı İtalya'da yüzde 100'ün, Japonya'da da yüzde 200'ün üzerine çıkmış durumda (Bkz.: The Economist; “The debtors' merry-go-round“, 19 Ocak 2012).

Kamu borçlanmasının hangi boyutlara vardığını Avro Alanı ülkelerinde kamu borçlanmasının GSYİH'ya oranında da görüyoruz.



Kendi koydukları kıstas çerçevesinde (% 60) kalabilen sadece üç ülke var: Luksemburg (% 17,2), Slovenya (% 42,8) ve Finlandiya (% 44,8). Dört ülkenin kamu borcu, GSYİH'nın, beş ülkenin kamu borcu da Avro Alanı ortalamasının üzerinde. Bazı faktörler (kamu borcunun GSYİH'ya oranı, bütçe açığı, işsizlik, maddi değerlerin üretimi vb.) bakımından iflasın eşiğinde olan beş ülke öne çıkmaktadır: Yunanistan, İtalya, İrlanda, Portekiz ve İspanya. Yunanistan'ın ne hale getirildiği ortada. İrlanda ve Portekiz de Yunanistan'ın haline getirilebilir. Ama İtalya ve İspanya, buna Fransa'yı da ekleyebiliriz, büyük “lokma”. İspanya 2012'de 16,623; 2013'de 75,567; 2014'te 67,988 milyar dolarlık kamu borcu ödemek zorunda. İtalya'nın ödemek zorunda olduğu miktar ise 2012'de 259,671; 2013'te 147,582; 2014'te de 110,901 milyar dolardır. AB'nin sonunu getirebilecek derecede önemli olan bu ülkelerde sorunun nasıl çözüleceğini göreceğiz (Bkz.:http://www.spiegel.de/fotostrecke/grafiken-die-wichtigsten-fakten-zur-schuldenkrise-fotostrecke-71336-4.html).

OECD'de de durum pek farklı değil. 34 üye ülke arasında kamu borçlarının GSYİH'ya oranı ortalamanın altında olan 18 ülke var. Dünya ekonomisinde ve politikasında önemli olan OECD üyesi bütün ülkelerde kamu borcunun GSYİH'ya oranı ortalamanın üzerinde. (Grafik için bkz.: IMF; World Economic and Financial Surveys, Global Financial Stability Report, April 2012, s. 108).




4- Sektörel borçlanmanın GSYİH'ya oranı

Borcun GSYİH'ya oranı OECD'nin en önemli 18 ülkesinde 30 sene içinde; 1980'den 2010'a yüzde 160'dan yüzde 321'e çıkıyor; 2 mislinden fazla artıyor. Enflasyon faktöründen arıdırıldığında bu ülkelerde işletmelerin yüzde 300; hükümetlerin yüzde 425 ve hanelerin de yüzde 600 oranında borçlandığını görüyoruz. Bu durumda GSYİH'ya göre borçlanma oranı en az olan işletme borçlanmasıdır, onu devlet borçlanması takip ediyor.



Yukarıdaki grafikte OECD'nin en çok borçlu 10 ülkesinde borçlanma türlerinin toplam borçtaki payını görüyoruz. Bu 10 ülkede borçların ve karşılığı olmayan sosyal yükümlülüklerin genel toplamı 233 trilyon dolara varıyor (Bkz.: http://www.jjahnke.net/rundbr88.html#2576).

2010'da dünya GSYİH'sı 63 trilyon dolardı. Sadece bu 10 ülkeden kaynaklanan borç ve karşılığı olmayan yükümlülük miktarı aynı yıldaki dünya GSYİH'sının yaklaşık yüzde 270'ine (3,7 misline) denk düşüyordu.

5- Borçlanma ve devlet harcamalarının artışı (GSYİH'ya oranı)
1888'de ekonomistler arasında devlet harcamalarının optimal düzeyi üzerine bir tartışma vardı. Fransız ekonomisti Paul Leroy-Beaulieu, GSYİH'nın yüzde beşi ila altısına denk düşen devlet harcamasını optimal düzey olarak görüyordu. Yüzde 8-10 arasında bir oranı “normal” karşılıyor, ama yüzde 12'nin üstünde bir oranı da “yüksek” harcama olarak görüyordu. O dönemin gerçekliğini yansıtan bir değerlendirme: Fransa ve İtalya'da devlet harcamaları GSYİH'nın yüzde 13 civarındaydı. ABD'de ise bu oran daha düşüktü. 1870-1913 arasında devlet harcamalarının GSYİH'ya oranında fazla bir değişme olmadı. Ama I. Dünya Savaşından sonra devlet harcamaları şişti. Burjuva devletin savunma, bireyi ve mülkünü koruma, yönetim, hukuk, eğitim gibi merkezi görevleri genişledi ve dolayısıyla harcamalar olağanüstü arttı. Bu artışta sermayenin uluslararası arenada çıkarlarını korumak için yapılan harcamaların (silahlanma) rolünün olduğu gibi ekonomik krizin üstesinden gelmek için yapılan harcamaların da önemli bir rolü olmuştur. Öyle ki, OECD, “kamu harcamaları, maliyesi sürdürülemez bir aşamaya gelmiştir” düşüncesine varmıştır.

Aşağıdaki grafikte 1870-2011 arasında bazı ülkelerde devlet harcamalarının GSYİH'ya oranının hangi boyutlarda arttığını görüyoruz.


Sonuç itibariyle:
Burjuva iktisatçılar arasında krizden kurtulmanın yol ve yöntemleri üzerine tartışma devam ediyor: Bir taraf, devlet iflaslarını engellemek için tasarruf politikasının uygulamasından yana. Böylece borçlanma krizinin kontrol dışına çıkması engellenmiş olacak.
Diğer taraf ise krizin önünü almak için devletin harcama yapmaya devam etmesi gerektiği görüşünde. Birinci tarafa Alman hükümetinin tavrı, ikinci tarafa da Amerikan hükümetinin tavrı örnek olarak gösterilebilir.
Tartışma, burjuva politik ekonominin çıkmazını; sistem kaynaklı çelişkisini yansıtmaktadır: Tasarruf politikasına devam etmek, devlet borçlanmasını sonlandırmak demektir, ama bu da kaçınılmaz olarak ekonomide yeni bir durgunluğa neden olacaktır. Devlet borçlanmasına devam etmek, kaçınılmaz olarak devletin iflasına veya hiper enflasyona neden olacaktır.

Burjuva politik ekonominin bu iki kanadı (muhafazakar, neoliberal kesim ve Keynesçi kesim) arasındaki kriz politikası üzerine tartışma, burjuvazinin çözemeyeceği, kapitalist sistemden kaynaklı iç çelişkiyle karşı karşıya kaldığını göstermektedir: Ya borçlanma yolunu seçeceksin ya da tasarruf yolunu seçeceksin. Böylece borçlanmadan dolayı ya devletin iflas etmesi veya hiper enflasyon yolunu seçmiş olacaksın ya da olağanüstü tasarrufla deflasyonu beraberinde getiren yeni bir durgunluğu seçmiş olacaksın. Burjuva politik ekonomi üçüncü bir yol tanımıyor veya üçüncü bir yol yok.

Küçük burjuva “Marksist”ler, burjuvazinin bu çıkmazından hareketle kapitalist üretim sisteminin yolun sonuna geldiği, artık kendi kendine çöküş sürecine girdiği sonucunu çıkartıyorlar; “sistem krizi”nden, “var oluş krizi”nden bahsediyorlar. Hikayeyi biliyoruz: Artı değer üretiminin olanakları kalmamıştır, “emek” ile sermaye arasındaki diyalektik bağ kopmuştur veya kopmak üzerdir; yani kapitalizm kapitalizm olmaktan çıkmaktadır, sermaye yeni bir yükseliş atılımı, kâr oranlarını yükseltme olanağı bulamayacaktır vb.

Böyle midir, değil midir, kapitalizm çöküyor mu yoksa kendiliğinden çökmeyecek mi vb. soruların cevabını aşağıda vermeye çalışacağız.
III- SİSTEM KRİZİ Mİ, “VAR OLUŞ KRİZİ” Mİ YOKSA GÜÇ MERKEZİ 
      KAYMASI MI?

Önce krizin başlanıcı üzerine bir not:

Krizin ne zaman patlak verdiği aslında pek de önemli değildir. Ama kriz ne zaman patlak verdi sorusuna verilen cevap, cevabı verenin kriz anlayışını ve değerlendirmesini de ele verir. Bu bakımdan krizin ne zaman patlak verdiği önemlidir. Kendi kendine Marksistler, emperyalist burjuva ideologlarının, yazarlarının, “post Marksist”, “post modern” unsurların krizi Amerikan yatırım bankalarının battığı dönemle (2008'in son ayları) başlatmalarını doğru buluyorlar. Kendi kendine Marksistlere veya “en Marksist”lere 'kriz ne zaman patlak verdi' diye sorsanız, Amerikan bankalarının batış dönemini; 2008'in Eylül-Ekim aylarını veya son çeyreğini işaret ederler ve kriz bu zaman başladı derler. Demek ki, krizle mali sermaye arsında doğrudan bir bağ kuruyorlar. Marksizm-Leninizme göre ekonomik krizin maddi değerlerin üretim sürecinde patlak vermesi veya kapitalizmde kapitalist üretim biçimine özgü olan sadece bir kriz türünün olduğu, bu krizin de fazla üretim krizi olduğu, mali, spekülasayon, kredi, banka vb. krizlerin kapitalist üretim biçimine özgü olmadıkları; kapitalizmden daha önce de görüldükleri gibi, kapitalist çağda da patlak verdikleri bunları fazla ilgilendirmiyor. Mali sermayeyi, sanayi sermayesinden kopartmak, mali sermaye hakimiyetinden ona bağlı bir kriz çevrimi üretmek bunların iliklerine işlemiştir. Buradan ancak ve ancak mali sektör tarafınından yönlendirilen bir kapitalizme varılabilir. Yani sermaye hareketinde
mali sektörün belirleyici olduğunu savunuyorlar.

Krizin ne zaman patlak verdiğini maddi değerlerin üretim seyrine bakarak belirleyebiliriz. Bütün veriler, dünya çapında krizin 2008/I-2008/II arasında veya 2008'i I. çeyreğinde patlak verdiğini göstermektedir (Bu konuyla ilgili açıklamalar için bkz.: İ. Okçuoğlu;
http://www.ibrahimokcuoglu.blogspot.com: Kriz Karşılaştırması ve Krizden Çıkış Senaryoları (I), Aralık 2009 ve Dünya Ekonomisinde Güncel Durum-Krizin Seyri ve Güçler Dengesinde Değişim, Nisan/Mayıs 2001).

Aşağıdaki iki grafikle bunu açıklamaya çalışalım.

Ekonomik kriz demek, hangi biçimde olursa olsun sermaye kıyımı demektir. Sabit ve değişmeyen sermaye olarak, fabrika binalarının, makinelerin, ürünlerin yok edilmesidir. Ekonomik kriz demek üretim siparişlerinin gerilemesi demektir. Yukarıdaki grafikte bu sürecin Almanya ve Avro Alanı'nda 2008'in ilk çeyreğinde, ABD'de de ikinci çeyreğinde başladığını; sabit ve değişmeyen sermaye kıyımının bu dönemlerde başladığını görüyoruz. 2008'in son aylarına gelindiğinde sermaye kıyımı başlamamıştı, “bayağı” derinleşmişti.

Grafik, aynı zamanda gerçekleştirilen destek programlarının 2009un ikinci yarısından itibaren konjontürde iyileşmeyi beraberinde getirdiğini de göstermektedir.

Aşağıdaki grafikte de Alman sanayisinin aldığı siparişlerin seyrini görüyoruz. Sipariş azalması 2007'nin son ayında başlıyor, ama 2008'in ilk aylarında inişli-çıkışlı olsa da sürekli düşmeye başlıyor. Bu, krizin başladığı, patlak verdiği dönemdir. 2008'in son aylarında ise hızlı bir düşüş oluyor. Bu da krizin hızla derinleşmesinden başka bir anlam taşımaz.





1-Ekonominin gelişmesinde iki farklı eğilimler - Durgunluk eğilimi ve 
   yükseliş eğilimi

Önce yukarıda belirttiğimiz kriz sürecinde ülkelerin sergilediği gelişme eğilimlerine bakalım.

En hızlı küçülen ve en hızlı büyüyen ülkeler:

En hızlı daralan ve büyüyen ekonomiler * - % olarak
2009'da En Hızlı Daralan
İlk 10 Ekonomi
2010'da En Hızlı Büyüyen
İlk 10 Ekonomi
Finlandiya
-8,3
Singapur
14,5
Rusya
-7,9
Tayvan
10,8
Macaristan
-6,7
Çin
10,3
Meksika
-6,5
Arjantin
9,1
Japonya
-6,3
Türkiye
8,9
Danimarka
-5,2
Hindistan
8,6
İsveç
-5,1
Tayland
7,8
İtalya
-5,1
Brezilya
7,5
İngiltere
-5,0
Malezya
7,2
Türkiye
-4,7
Hong Kong
6,9
Kaynak: tepav (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı); “Büyüme Rakamları Üzerine Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme “, s. 1, Mart 2011).
*)Buradaki tüm karşılaştırmalı analizler küresel üretimin (GSYİH) yüzde 91’ini gerçekleştiren 40 ülke için yapılmıştır. Analizde yer alan ülkeler: ABD, Almanya, Arjantin, Avustralya, Avusturya, Belçika, Brezilya, Çek C., Çin, Danimarka, Endonezya, Finlandiya, Fransa, G. Afrika, G. Kore, Hindistan, Hollanda, Hong Kong, İngiltere, İspanya, İsrail, İsveç, İsviçre, İtalya, Japonya, Kanada, Macaristan, Malezya, Meksika, Norveç, Peru, Polonya, Rusya, Singapur, Şili, Tayland, Tayvan, Türkiye, Venezuela, Yunanistan.

Burada dikkati çeken, en hızlı küçülen ve en en hızlı büyüyen ülkeler arasında sadece Türkiye var; 2009'da en hızlı küçülen ilk 10 ülke arasında 10. sırada, bir sene sonra da en hızlı büyüyen ilk 10 ülke arasında da 5. sırada yer alıyor. Buradan şu sonuç da çıkartılmalıdır; bir ülkenin krize girmesine neden olan faktörler, kısa zamanda etkisiz hale getirilebilirler ve ekonominin büyümesini tetikleyen faktörler etkili olabilirler. Bunun böyle olduğuna Türkiye ekonomisinin sergilediği gelişime bir örnektir.
Büyüme performansına göre ülke grupları:

Büyüme performansına göre ülke kategorileri -2010
Krizde
Büyüyenler
Hızlı
Toparlananlar
Yavaş
Toparlananlar
Toparlanamayanlar
Çin
Singapur
Kanada
Rusya
Hindistan
Arjantin
İsveç
Japonya
Endonezya
Peru
İsviçre
Danimarka
Polonya
İsrail
Meksika
İspanya

Türkiye
ABD
İngiltere

Brezilya
Norveç
Finlandiya

Tayvan
Belçika
İtalya

Malezya
Almanya
Venezuela

Kore
Fransa
Macaristan

Hong Kong
Çek C.
Yunanistan

Şili
Hollanda


Avustralya



Tayland



G. Afrika



Avusturya


Kaynak: tepav (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı); “Büyüme Rakamları Üzerine Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme “, s. 3, Mart 2011).

Dünya HSYİH'nın yüzde 91'ini gerçekleştiren söz konusu bu 40 ülkenin kriz sürecindeki konumları, kapitalizmin öyle hiç de kendiliğinden çökmediğini, var oluş krizi içinde olmadığını da göstermektedir.

Kriz dünya ekonomisini kasıp kavuruyor, ama 4 ülkede ekonomi, krize rağmen büyümeye devam ediyor. Nerede kaldı sermayenin artı değer elde etme koşullarının artık kalmadığı esprisi!

Kapitalizm “var oluş krizi” içinde, “kendiliğinden çöküyor”, ama 15 ülke hızlı toparlanabiliyor. Bunlar, krizden hızlı çıkan ve GSYİH’larını kriz öncesi düzeyinin üstüne çıkarmış olan ülkelerdir. Demek ki, üretim yapıyorlar, artı değer elde ediyorlar!

Kapitalizm “final krizi”nde, ama 11 ülke yavaş da olsa toparlanıyor. Bu grupta yer alan ülkelerde GSYİH kriz öncesi düzeyini ancak yakalayabiliyor; büyüme oranları -, + olarak yüzde 2 civarında seyrediyor.

Son grupta yer alan 10 ülke, kendiliğinden çöküşün, kapitalizmin “var oluş krizi”nin temsilcileri oluyorlar; yani dünya kapitalist sistemini belirleyen ülkeler oluyorlar. Anlaşılan o ki, bu ülkelere bakılarak gelecek okunuyor. Niye ilk üç gruba bakılarak kapitalizmin geleceği okun muyor?
Demek ki, bu durumda sadece 10 ülke, yaşanan krizin sadece bir fazla üretim krizi olmadığını, artı değer üretmenin koşullarının kalmadığını; kapitalizmin “var oluş krizi” içinde olduğunu temsil etmiş oluyor. Aynen böyle oluyor.

Şimdi söz konusu bu dört eğilimi grafikleştirelim.



2008'in ilk çeyreğinden (yaşanmakta olan krizin başlangıcı) 2010 sonuna kadarki kriz sürecinde hiç de öyle “kıyamet günü” ajitatörlerinin “öngörüsü” türünden bir gelişme olmuyor; dünya ekonomisinin yüzde 91'ini temsil eden bu ülkelerde Nelte'lerin dediği gibi kapitalizmin çöktüğüne dair veya çöküyor olduğuna dair herhangi bir işaret görülmüyor. Dört ülke dolu dizgin büyüyor; 15 ülke kısa bir “sendeleme”den sonra adeta dolu dizgin büyüyor; 11 ülke sürünerek büyüyor ve geriye kalan 10 ülke ise “kıyamet günü”nün temsilcileri oluyorlar!
(Ekleyelim: Süreci 2011 sonuna uzatırsanız bazı ülkelerin konumlarının olumlu değiştiğini görürsünüz (örneğin Rusya).

Yukarıda söz konusu ülkelerin veya ülke gruplarının kriz sürecinde sergiledikleri performans, dünya ekonomik krizinde bütün ülkeler krize girer diye bir kuralın olmadığını göstermektedir. Kapitalizmin hiçbir dünya krizinde bütün ülkeler krize girmemiştir. Ne 19. yüzyıldaki krizlerde ne 20. yüzyıldaki krizlerde ve ne de 21. yüzyıldaki krizlerde bütün ülkelerin krize girdiği görülmemiştir. Dünya krizi denmesinin nedeni, dünya ekonomisinde ağırlığı olan ülkelerin krizde olmasından dolayıdır. Dünya ekonomisinde ağırlığı olmayan çok sayıda ülkenin krizde olmasından dolayı, çok sayıda ülke krizdedir diye dünya ekonomik krizinden bahsedemeyiz.

Aşağıdaki grafikte kriz dönemlerinde krizde olan ülkelerin toplam ülke sayısına oranını görüyoruz.


1974/75 dünya krizi döneminde ülkelerin yüzde 55 kadarı; 1980-83 krizinde yaklaşık yüzde 45 ila yüzde 50'si; 1990-94 krizinde yüzde 55'e yakını, 2000-2004 krizinde yaklaşık yüzde 30'u ve şimdiki krizde de -2008 itibariyle- yaklaşık yüzde 65'i krizdeydi.
Dünya ekonomik krizleri dönemlerinde krizde olan ülkelerin toplam ülkelere oranı oldukça yüksektir. 1974/1975 ve 1990-1994 ekonomik krizlerinde dönemlerinde krizde olan ülkelerin oranları yaklaşık aynı. 2008 krizinde bu oran daha da yükselmiştir. Sadece 2000-2004 krizinde bu oran diğerlerine göre belirgin bir biçimde düşüktür.
Dünya krizi sürecinde krizde olan-olmayan ülkeler esprisini çok farklı açılardan değerlendirebiliriz. Bunlardan birisi de dünya krizi sürecinde kriz, bazı ülkeleri kasıp kavururken bazı ülkeler de, olanakları var ise kriz “fırsatı”ndan yararlanabilirler. Yukarıdaki grafiği bir de böyle okumak gerekir.

Özellikle krizi sürecinde kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasının etkisi bütün şiddetiyle ekonomiye ve onun üzerinden de politikaya yansır. Bir kısım ülkelerde büyüme, yerini küçülmeye bırakırken, bir kısım ülkeler “dolu dizgin” büyüyebilirler. Aşağıdaki grafikte böyle bir gelişmeyi görüyoruz.


21. yüzyılın ilk 10 senesi içinde ekonomi Rusya'da yaklaşık 5,8; Çin'de 5; Hindistan'da 3,7; Brezilya'da 3,2 misli büyümüştür. Aynı dönemde dünyanın önde gelen ekonomilerinde büyüme oldukça düşük: Ekonomi Fransa'da yüzde 100; Almanya'da yüzde 73,7; İngiltere'de yüzde 53,3; ABD'de yüzde 47,5 ve Japonya'da da ancak 17 oranında büyümüş. Şüphesiz ki, bir çiçek açmakla bahar gelmez. Yukarıdaki ve aşağıdaki veriler belli ülkelerin sergiledikleri büyüme oranlarının geçici bir durumun ifadesi olmadığını, belli bir eğilimi ifade ettiğin göstermekteler. Ama bunu kime anlatacaksın! Biz, devrimcilikle tanıştıktan bu yana Türkiye ekonomisini hiçliğe mahkum eden; gelişmeyi hep ülke dışında aramış olan gelenekten geliyoruz. Bu nedenle de Türkiye'nin bugünkü geldiği noktayı, Türk burjuvazisinin jeopolitik açılımlarını anlayacak durumda değiliz. İşte tam da bundan dolayı kapitalizmin varlığını birkaç emperyalist ülke ile sınırlıyoruz: Bu ülkeler çökerse kapitalizm çöker deme cüretini gösterebiliyoruz ve bunların hepsini bilim adına, teori adına yapabiliyoruz!

Yukarıda belirtilen birkaç ülkeyi bir kenara bırakalım ve ülke gruplarına bakalım.

Gelişmiş ve gelişen ülkelerin dünya GSYİH'ndaki payı:
Aşağıdaki grafikte gelişmiş ülkelerin ve yükselen ve gelişen ülkelerin dünya GSYİH'ındaki paylarının 1980-1990 arasında hemen hemen aynı kaldığını görüyoruz. Ama 1990-1994 krizi sürecinde durum değişiyor. 1991'den 1992'ye gelişmiş ülkelerin dünya GSYİH'ndaki payı yüzde 68,93'ten yüzde 64,19'a düşüyor (4,74 puanlık bir azalma). Gelişmiş ülkelerin payı 2004'te yüzde 60'ın altına düşüyor ve düşüş hızlanıyor.

Yükselen ve gelişen ülkelerin dünya GSYİH'ndaki payı 1991'den yüzde 31,07'den 1992'de yüzde 35,81'e çıkıyor (5, 26 puanlık bir artış). Bu pay artışı 2000'den itibaren hızlanıyor.

Gelişmelerin normalliği içinde her iki ülke grubunun dünya GSYİH'ndaki payı 2013'te yüzde 50'ye yüzde 50 olacak.


Diğer taraftan yukarıdaki grafik son üç dünya kriz sürecinden (1990-1994, 2000-2004, 2008...) yükselen ve gelişen ülke grubunun dünya ekonomisindeki payını arttırarak çıktığını, gelişmiş ülkelerin kriz sürecinde güç kaybettiklerini ve kriz sorasında da bu kaybı telefi edemediklerini göstermektedir.
Gelişmiş ülkeler ve gelişen ülkeler arasında güç dengesinin ne denli hızlı değiştiğini aşağıdaki grafikte görüyoruz.

Yukarıdaki grafikteki trendi burada da görüyoruz. Dünya krizleri döneminde ülke grupları arasında denge hızla değişiyor.
G-7 ülkeleri 2007 yılında geçiliyor. AB ve Avro Alanı'nın gelişen ülkeler karşısında dünya GSYİH'ndaki pay bakımından iddialı bir konumları yok.
Uluslararası tekellerin ülkelere veya ülke gruplarına göre dağılımı da aynı eğilimi aşağıdaki grafikte (Fortune, IMF) göstermektedir.



Amerikan, AB ve Japon tekel sayısı düşerken, Çin ve diğer ülkelerin tekel sayısı artmıştır. Öyle ki, 2005'ten 2012'ye Çin tekel sayısı 16'dan 73'e çıkarak Japonya'yı geride bırakmıştır.

Sorunu yaşanmakta olan kriz süreciyle sınırlandıralım. Bu durumda, sadece bir kriz sürecinde ülke grupları arasındaki farklılaşma aşağıdaki grafikte görülmektedir.




Ülke grupları arasında büyümede farklılaşma oldukça belirgin değil mi? 2008/I = 100 bazında -yılın çeyreklerine göre- sadece üç sene içinde “gelişen” ve “yükselen” ülkeler yüzde 10 oranında mutlak büyürken, “sanayileşmiş” ülkeler yüzde 15-10 oranında mutlak küçülüyor. (Yukarıdaki grafik için bkz: ifo Institut für Wirtschaftsforschung an der Universität München ; “Erholung setzt sich fort – Risiken bleiben groß Gemeinschaftsdiagnose Frühjahr 2010”).

Ülke gruplarında sanayi üretiminin mevsimlik etkilerden arındırılmış aylık gelişmesine bakalım:

İki eğilimi görüyoruz:



Birinci eğilim: “Gelişen” ülkelerde sanayi üretimi artarken, “sanayi” ülkelerinde mutlak geriliyor.

İkinci eğilim: Çin ekonomisi “gelişen” ülke ekonomileri toplamında lokomotif rolü oynayabilecek durumda; Çin ekonomisi dahil olduğunda bu ülke grubunda sanayi üretimi oldukça hızlı büyüyor. Dahil olmadığı durumda bir taraftan büyüme oranları küçülürken, diğer taraftan da kriz sürecinde kalma süresi uzuyor.

Soruna bir de bölgeler açısından bakalım. 2000 = 100 bazında sanayi üretimindeki farklı gelişmeyi aşağıdaki grafikte görüyoruz.


Kriz sürecinde tekil bölgelerin birbirinden oldukça farklı gelişme içinde olduklarını görüyoruz: Krizin patlak verdiği merkezlerde (ABD ve AB) ve bu merkezlerin etkisinde kalan Latin Amerika'da sanayi üretimi oldukça geriliyor. Ama Asya'da krizden etkilenme o kadar önemli değil. Asya, “hemen” diyeceğimiz, Latin Amerika da “kısa zaman zarfında” diyeceğimiz bir zaman diliminde krizden çıkarken ABD'de ve Avro Alanı'nda kriz bütün şiddetiyle devam ediyor.
Bu durumda, diyelim ki, ABD ve Avro Alanı'nda kapitalizm çöküyor. Peki, Asya ve Latin Amerika'da da mı çöküyor? Çöküyorsa neden çöküyor? Yoksa ekonomi, krizden çıktığı için mi çöküyor?

Yukarıdaki verileri/grafikleri şöyle okuyalım:
Ampirik olarak çok kolay kanıtlanacağı gibi, kapitalizmin tarihinde bazı sanayi merkezlerinin yok olduğu, başka yerlerde yeni sanayi merkezlerinin kurulduğu görülmüştür. Yani bir taraftan belli sanayi merkezleri, evet ülkeler “sanayisiz”leşirken dünyanın başka bölgeler sanayileşmiştir. Bunun böyle olmasının bir dizi nedeni vardır. Ama bu değişimden kapitalizm çöküyor sonucunu çıkartmak için insanın “aklından zoru” olması gerekir.

Bir şehrin, bölgenin, hatta bir ülkenin sanayisizleşmesi, orada kâr oranlarının; yüksek kâr elde etme koşullarının başka yerlere nazaran daha düşük olmasından kaynaklanır; neden budur. Marks'ın
Sermaye eğer dışarıya gönderiliyorsa, bu, mutlaka içeride kullanılmadığı için değil, dış bir ülkede daha yüksek bir kâr oranı ile kullanılabildiği içindir” (K. Marks, Kapital III. METE, C. 25, s. 266) sözünden anlaşılması gereken budur..

Kapitalizmi her gün sözel olarak çökertenler -zaten başka bir işe de yaramazlar- düşünce ufuklarını başka alanlara çevirerek gelişmiş kapitalist ülkelerde; emperyalist ülkelerde bir zamanlar ekonominin motoru olan sanayi komplekslerinin arka arkaya yok olduklarını, ama başka yerlerde, ülkelerde, bölgelerde kurulduğunu görürlerdi. Bir bölge sanayisizleşirken başka bir bölgenin sanayileştiğini görürlerdi. Kapitalist sanayinin yok olmadığını ama üretim yerini değiştirdiğini görürlerdi. Bugün, bundan 40-50 yıl öncesinden daha az mı kömür, demir, çelik tüketiliyor? Daha çok tüketiliyor. Ama dün çelik üretimin, belli sanayi ürünlerinin merkezi konumunda olan bölgeler bugün o özelliklerini kaybettikleri için bu sektörler yok mu oldu? Yoksa başka yerlerde kurulan yeni işletmelerle ihtiyaç duyulan ürünleri üretiyorlar.

Bilgisayar tekniğinin kullanılmasından dolayı son yıllarda dijital olmayan makineler büyük ölçüde değer kaybettiler. Artık “konvansiyonel” olan bu makinelerle üretim yapılamadığından dolayı değil, ortalama verimlilik ve kârlılıkla üretim yapılamadığından dolayı değersizleşmişlerdir. Örneğin emperyalist merkezlerde bilgisayarlaşmamış teknolojiyle üretim yapmanın bir olanağı artık yoktur. Ama “gelişen” ülkelerde bu olanak vardır. Bir yerde sabit sermaye değersizleşirken, başka yerler de değerini koruyabilmektedir.
Bu işin diyalektiği nedir sorusuna Marks'ın şu anlayışıyla cevap vermiş olalım:
...değer kaybı sorunu için genel önemi olan noktalar şunlardır:
Mevcut makinelerin, binaların, vb., kullanım değerlerini ve dolayısıyla değerlerini düşüren sürekli iyileşmeler. Bu sürecin, yeni kullanılmaya başlayan makinelerin başlangıç dönemleri boyunca, belli bir olgunluk aşamasına ulaşmadan önce, henüz kendi değerini yeniden üretmeye vakit bulamadan, sürekli olarak modası geçmesi halinde kötü bir etkisi olur.
Makineler, binaların donatımı ve genellikle sabit sermaye, belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra ve böylece hiç değilse temel yapıları bakımından uzunca bir süre kaldıkları zaman, bu sabit sermayenin yeniden üretim yöntemlerindeki iyileşmeler nedeniyle benzer bir değer kaybı ortaya çıkar. Makinelerin, vb. değeri bu durumda, makineler hızla bollaştığı ve yeni ve daha üretken makineler tarafından bir dereceye kadar değer kaybına uğradıkları için düşmez, bunlar artık daha ucuza yeniden üretilebildikleri için değer kaybetmiş olurlar.
Bu, büyük girişimlerin, çoğu kez, bir başkasının eline geçene kadar, yani bunların ilk sahipleri iflas ettikten sonra bunları ucuza satın alanların, bu nedenle, daha başlangıçta daha az bir sermaye ile işe başlamaları ile başarıya ulaşmalarının nedenlerinden biridir“(METE; C. 25, s. 123/124).
Bu işin diyalektiği”, iktisadi açıdan durgunluk içinde olan veya çöken/gerileyen ülkeler ve sektörler için değil, gelişen, yükselen ülkeler; oradaki kapitalizm için daha ziyade geçerlidir. Kapitalizm, merkezlerinde; ABD, Avrupa ve Japonya'da hiç de yükselişte değil, durgunluk ve gerileme sürecindedir. Ama Türkiye'de, Endonezya'da, Kore'de, Meksika'da, BRIC ülkelerinde yükselmektedir. Yoksa değil mi?
Bu durumda gerileyen, çöken ne? ABD'de, Avrupa'da, Japonya'da kapitalizme bakarak kapitalist sistemin kendiliğinden çöküğünü savunanlar, Türkiye'deki, Endonezya'daki, Meksika'daki, Kore'deki, BRIC ülkelerindeki kapitalizmi nereye koyuyorlar?

2- İki farklı eğilim - Çökenler/gerileyenler ve yükselenler
     Kapitalizmde eşitsiz gelişme yasası

Şimdi bire de çöken/ gerileyen ülkelerle ”yükselen” ülkeleri karşılaştıralım.

Aşağıdaki grafikte AB, Avro Alanı ve G-7 ülkeleri ile “yükselen” diye tanımlanan ülkelerin bir kısmını (Kore, Hindistan, Polonya, Türkiye, Meksika) kriz sürecinde sanayi üretiminin gelişme seyri bakımından karşılaştıralım.

2008/I = 100 bazında (Hindistan: 2008/II = 100) 2011'in sonunda AB'de, Avro Alanı'nda ve G-7 ülkelerinde sanayi üretimi kelimenin tam anlamıyla sefil haldeyken, “yükselen” ülkelerde hiç de öyle bir durum yok. Kriz, bir tarafta gerilemeyi/çöküşü, diğer tarafta da yükselişi tetikliyor. Eşitsiz gelişme yasasının bu sonucunu; bir taraftan gerileme söz konusuyken diğer tarafta yükselişin olmasını sanal dünyalarında kapitalizmi kendiliğinden çökertenler, sistem krizi veya var oluş krizi üretenler nasıl açıklayacaklar?

3-Emperyalist ülkeler- bazı gelişenler karşılaştırması

Yukarıda emperyalist birliklerle “gelişen” ülkeleri karşılaştırdık. Burada da krizin başlangıcı itibariyle emperyalist ülkelerle “gelişen” bazı ülkeleri karşılaştıralım.
Ne görüyoruz? 2008/I = 100 bazında (Hindistan: 2008/II = 100) krizden önce üretimin en yüksek olduğu çeyreğe göre grafikteki ülkeler, iki ayrı dünyayı temsil ediyorlar; emperyalist ülkeler gerileyen kapitalizmi, yükselen ülkeler de gelişen kapitalizmi temsil ediyorlar.



Bu mu kapitalist sistemin kendiliğinden çökmesi? Veya emperyalist ülkelerde kapitalizm gerileyince, çökünce diğer ülkelerde de mi geriliyor, çökmüş oluyor? Hadi diyelim ki, emperyalist ülkeler kapitalizmin “var oluş krizi” içinde kıvranıyorlar, kurtuluş yok, çökecekler. Peki. Diğer ülkeler hangi kriz içinde kıvranıyorlar? Herhalde “yükseliş krizi” içinde kıvranıyorlardır!

4-Yurt dışı varlıklarında ülke gruplarının payı

Bank of England”ın bir araştırmasına göre önümüzdeki birkaç on yıl içinde dünya ekonomisinin dengesi veya güçler dengesi değişecek:

a) Yaşanmakta olan krizin de neden olduğu küresel dengesizlikler oldukça artacak; Çin, Brezilya, Rusya ve Hindistan gibi ülkeler (BRIC) sürekli artan artı değere sahip olacaklar ve bu olanaklarını yurt dışında, özellikle de sanayileşmiş ülkelerde (AB, ABD, Japonya) işletmeler satın almak için kullanacaklar.

b) 2050'ye doğru gelindiğinde bütün yurt dışı varlıklarının yüzde 40'tan fazlası BRIC ülkelerinin elinde olabilir. G-7 ülkeleri dışındaki ülkelerin sermaye ihracı, G-7 ülkelerinin sermaye ihracının iki misline çıkabilir (Bkz.: http://www.jjahnke.net/rundbr88.html#257)

Aşağıdaki grafikte bu gelişmeyi görüyoruz.

Ne kaldı ki, şunun şurasında 38 yıl var! O zamana kadar kapitalizm kendiliğinden çökmezse, yukarıda tahmin edilen gelişme, kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasının etkisinin bir sonucu olacaktır. Yoksa değil mi?
5- Kapitalist sistem çökmüyor, Anglosakson kapitalizmi geriliyor

1914'te dünya çapında sanayisel yabancı sermayenin neredeyse yarıya yakını (%54) İngiltere'ye aitti.
1960'lı yıllarda ise dünya çapında sanayisel yabancı sermayenin yarısı (%50) Amerika'ya aitti.
I. Dünya Savaşı döneminde ve sonrasında 1929-32 krizine kadar olan dönemde İngiltere (Avrupa) dünya mali sermayesinin merkeziydi.
Sonrasında ABD, dünya mali sermayesinin merkezi oldu.
ABD ve İngiltere'nin yurt dışı sermayesini topladığımızda bu iki ülkenin 1936'da dünya çapında uluslararasılaşmış sanayi sermayesinin yüzde 70'ine sahip olduğunu görüyoruz.
2009'da ise bu oran yüzde 30'a düşüyor.
Demek ki, bu iki ülkenin payı azalırken başka ülkelerin payı artıyor. Nitekim Çin'in payı kısa zamanda sıfırdan yüzde 6'ya çıkıyor.



































Yukarıdaki grafikte bu gelişmeyi; güç dengesindeki değişimi görüyoruz. İngiltere'nin yerini ABD alıyor. Bugün ise ABD'nin geleceğini dünkü İngiltere temsil ediyor. Şayet kapitalizm kendiliğinden çökmezse, mücadeleyle yıkılmazsa onun yerini de başka bir güç alacaktır.
Kıyamet günü” ajitatörleri bundan; güç denesi değişiminden hangi sonucu çıkartıyorlar? Kapitalizm kendi kendine çökecektir, yaşanmakta olan kriz sadece bir fazla üretim krizi değildir, bir sistem krizidir vb. sonucunu çıkartıyorlar.

6-Kendiliğinden çöküş yok

Bu durumu açıklamak için 1929-32 krizi dönemindeki ve şimdiki kriz sürecinde dünya ekonomisinin önde gelen bileşenlerine bakalım.
19. yüzyılda ve 20. yüzyılın son çeyreğine kadar kapitalist dünya ekonomisi demek ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya ekonomileri demekti (Bu nedenden dolayı “Rekabetin Tarihi” çalışmasında dünya ekonomisini oluşturdukları için bu ülke ekonomileri ele alınmıştır). Örneğin, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yarısına kadarki dönemde dünya çelik üretimi denince İngiltere, Almanya ve ABD'den başka bir ülke pek düşünülmezdi. Ama bugün durum tamamen değişmiştir.
Her iki kriz sürecine bakalım: 1929'da dünya çapında üretilen ham demir ve çelik miktarı 196 milyon tondu. Bunun 98 milyon tonluk kısmı Avrupa'da, 89 milyon tonluk kısmı ABD'de ve geriye kalan 9 milyon tonluk kısmı da Avrupa ve ABD dışında kalan dünyada üretiliyordu. Bu durumda dünya ham demir ve çelik üretiminde Avrupa'nın payı yüzde 50; ABD'nin payı da yüzde 45,4 idi. Her ikisinin payı ise yüzde 95,4 idi. Yani geriye kalan dünyanın payı da ancak yüzde 4,6 idi.
Bu durumda ABD ve Avrupa demek, o zamanki dünya ekonomisi demekti. Dolayısıyla ABD ve Avrupa'da ekonomik kriz demek bütün dünya ekonomisinde kriz demekti.

Veya: 1930'da ABD ve Avrupa kapitalist dünya ekonomisinin yüzde 90'ını temsil ediyordu. Bunun ne anlama geldiğini göstermek için bir örnek verelim. 1925'te dünya çapında elektriğin yüzde 50,5'i ABD'de, yüzde 40'ı Avrupa'da, yüzde 8,2'si Japonya'da ve sadece yüzde 1,3'ü dünyanın geriye kalan kısmında üretiliyordu. Bugün durum tamamen değişmiştir. Sadece elektrik üretiminde değil, daha birçok sektörde bu değişim görülmektedir (Kapitalizmde eşitsiz gelişme ve sonuçlarıyla ilgili olarak: Bkz.: İbrahim Okçuoğlu; “Rekabetin Tarihi, 1, 2, 3, 4, 5).

Bu değişimden dolayı şimdi ABD ve Avrupa, “tek dişi kalmış canavar” durumuna düşmüştür.
Bu gelişmeyi aşağıdaki grafiklerde de görüyoruz.



1970'den bu yana ”yaşlı” kapitalist ülkelerin dünya GSYİH'ndaki payı yüzde 68'den yüzde 52'ye düşüyor. Geriye kalan dünyanın payı yaklaşık yüzde 23'ten yüzde 26'ya, bunların arasında E7 ülkelerinin payı ise yaklaşık yüzde 9'dan yüzde 21,7'ye çıkıyor.
Demek ki, bazı ülkeler gerilerken bazıları gelişiyor.
Başka bir değerlendirme:

Aşağıdaki grafikte güç dengesindeki değişimi görüyoruz.


Kapitalist merkez ülkelerin işi oldukça zor. Bu ülkelerde bir taraftan yaşanmakta olan krizin de etkisiyle ekonomik büyüme adeta felç olmuş, büyümede durgunluk hakim durumda. Diğer taraftan da gelişen ülkelerin rekabeti artık sadece emperyalizme bağımlı, “gelişen” ülkelere özgü klasik ürünlerle sınırlı değil; emperyalist ülkelerin karşısında rekabeti, giderek hem nicel hem de nitel olarak güçlenen ülkeler var.
Bu durum ve yukarıdaki grafik şunu gösteriyor: ABD ve Avrupa kapitalizmi artık eski sömürgecilik dönemlerinde olduğu gibi, bağımlı ülkelerin sırtına dayanarak büyüme olanağını pek bulamayacaklar. Bildiğimiz klasik batı emperyalizminin hakimiyet tarihi artık kapanma sürecine girmiştir. Sorun bu. Ama bu sorundan, akıl almaz bir genelleme yapılarak kapitalizmin sistem krizinden, kendiliğinden çökeceğinden, var oluş krizinden bahsedilebiliyor.

Sistem kriziyle, var oluş kriziyle, kapitalizmin çöküşü kriziyle yatıp kalkanlara Marks'ın şu tespitini hatırlatmak isteriz:

Dünya pazarı krizleri, burjuva ekonominin tüm çelişkilerinin gerçek yoğunlaşması ve zorla çeki düzene sokulması olarak görülmelidir. Bu krizlerde tıka basa yoğunlaştırılmış olan tekil etmenler, demek ki burjuva ekonominin her alanında ortaya çıkma durumundadır ve tanımlanmalıdır ve bu tekil etmenleri incelemekte ilerleme sağladığımız ölçüde, bir yandan bu çatışmanın daha çok yönünün izini sürmek gerekecektir, öte yandan, krizin daha soyut biçimlerinin birbirini izlediğinin ve daha somut biçimlerin içinde yer aldığının gösterilmesi gerekecektir“ (K. Marks; Artı Değer Üzerine Teoriler, METE, C. 26/2, s. 510/511).

Marks'ın bahsettiği bu etmenler, çelişkiler ABD'de, Japonya'da, AB'de ortaya çıkmıştır. Peki Çin'de, Hindistan'da, Rusya'da, Brezilya'da, Endonezya'da, Türkiye'de de ortaya çıkmış mıdır?
Çıkmamıştır, ama yarın, gelecekte mutlaka çıkacaktır diye düşünüldüğü için sistem krizinden vb. bahsediliyorsa buna diyeceğimiz bir şey olamaz!

Bitirelim:
Açık ki, dünya ekonomisinde bileşenlerinin payı değişiyor. Tam da bu değişimden dolayı artık bugün ABD ve Avrupa demek mutlaka dünya ekonomisi demek anlamına gelmez.
Kapitalist dünya ekonomisinin önde gelen bazı bileşenlerinin gerilemesi ve onların yerini yükselen bileşenlerinin alması, kapitalizmin sistem krizi, var oluş krizi içinde olduğu ve çökeceği anlamına gelmez. Güç dengesinde değişim kapitalizmin sonu değildir veya onun sonu böyle gelmez. Kapitalizm ancak yıkıldığı ve yerine sosyalizm kurulduğu zaman yok olmuş olur.

Daha bugünden en güçlü ekonomiye sahip 15 ülke içinde 9'u Asya-Pasifik alanında yer alıyor (Bunların arasında 1., 2. ve 3. sırada gelen ülkeler de var -ABD, Çin ve Japonya).
Nüfusu en kalabalık 15 ülkeden 11'i Asya-Pasifik alanında bulunuyor. (sıralamada ilk dört ülke de bu alanda bulunuyor).
Sistem krizi, var oluş kriz derken bir de “kapitalizmin final krizi” çıktı ortaya. Bir de Gramsci 'nin “organik kriz”inin, savunuculuğunu yapanların (örneğin TKP) elinden alıp marksist-teorileştirirlerse hiç şaşmam. Ne de olsa bunlar Troçki'nin cephaneliğinden beslenmeyi “erdem”leştirmiş olan unsurlardır. (Piyasada dolaşan kriz teorileriyle neyin kastedildiğini başka bir yazının konusu yapacağız).

Kapitalizmin “final krizi” ile kast edilen, sistemin var oluş koşullarının artık tükendiği, kendini devam ettirecek olanaklarının kalmadığı; bir var oluş krizi içinde olduğudur.

Böyle midir, değil midir, yanlış mıdır, doğru mudur sorularının cevabını soruna bakış açısı dışında aramak yanlış olur. Ama bazı gerçekler vardır ki, onları atlayarak değerlendirme yapamazsınız, yaparsanız da hiçbir işe yaramaz. Tıpkı sistem krizi, var oluş krizi, kapitalizmin kendiliğinden çöküyor oluşu vb. işe yaramadığı gibi.

Burada 100 yıllık sermaye hareketi tarihindeki değişimi göstermek için bir karşılaştırma yapalım. Belki bir faydası olur.

19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Hindistan'ın dünyanın en büyük pazarı ve İngiliz ürünlerinin en büyük ithalatçısı olmaya başladığını görüyoruz.
1910'da Hindistan'dan İngiltere'ye toplam 60 milyon sterlin tutarında sermaye akışı oluyor. Avustralya, Çin' ve Japonya kaynaklı akışlarla birlikte bu miktar 86 milyon sterline çıkıyor.
Yani Doğu'dan Batı'ya bu miktarda bir sermaye akışı oluyor.
Aynı yılda İngiltere'den Kanada'ya akan sermaye miktarı 25; ABD'ye akan miktar 50 ve Kıta Avrupa'sına akan miktar da 45 milyon sterlindi. Bunların toplamı 120 milyon sterlin eder.
Bu durumda İngiltere'ye 86 milyon sterlin tutarında sermaye akıyor, ama 120 milyon sterlin tutarında sermaye de çıkıyor. Bu durumda İngiltere'nin ödemeler dengesi negatif. Sermaye akışından (İngiltere'den çıkan sermayeden) en çok yararlananlar da ABD ve Kıta Avrupa'sı olmuştur.
20. yüzyılın başındaki bu sermaye akışından çıkartılması gereken bir sonuç şudur:
Sermaye Doğu'dan Batı'ya akıyor veya sömürge, yarı sömürge, daha sonraki kavramla ifade edersek yeni sömürge, emperyalizme bağımlı ülkelerden merkez ülkeler; kapitalizmin metropollarına akıyordu.

100 yıl sonra bu durum tersine dönüyor: 21. yüzyılın başından itibaren sermaye akışı yön değiştirmeye başlıyor.
Çin-ABD-Avrupa arasındaki “ticari üçgen” bize şunu gösteriyor:
2009 itibariyle Batı'dan Doğu'ya akan sermaye miktarı 477 milyar Avro (Batı'da Çin ürünlerinin satışından elde edilen miktar). Buna karşın Doğu'dan (Çin'den) Batı'ya akan sermaye miktarı 145 milyar Avro. Aradaki fark 322 milyar Avro.
Denecek ki, bu bir yılın fotoğrafıdır, uzun vadede gelişmenin nasıl olacağına bakmak gerekir. Doğru, yukarıdaki veriler bir yılın fotoğrafıdır, bir an tespitidir.
Bu yüzyılın başından bu yana, 2000'den bu yana ödemeler dengesinin gelişimine baktığımızda şunu görüyoruz:
Almanya hariç kapitalizmin merkez ülkeleri uluslararası alanda borçlu ülkelerin başını çekiyorlar. Yukarıdaki borçlanma verilerinde bunun böyle olduğunu görüyoruz.
Bu durumda tespit edilmesi gereken gerçeklik şu oluyor:
21. yüzyılın başından itibaren uluslararası sermaye akışı yön değiştirmiştir. Sermaye artık Doğu'dan Batı'ya değil, Batı'dan Doğu'ya akmaktadır. Bunun böyle olmasında kapitalizmin merkez ülkelerinin krizde olması; merkez ülkelerin borçlanma kriziyle, ekonomide durgunulukla boğuşması bir nedendir, ama bu geçicidir, bu ilkeler krizden çıkınca durum değişir diye düşünenler olabilir. Doğru, kriz koşulları bir fırsattır (Tabii Erdoğan'ın dediği gibi krizi fırsata çevirmesini bilenler açısından). Ama eşitsiz gelişme de bir nesnelliktir.
19. ve 20. yüzyılda İngilizler ve Amerikalılar dünyayı satın almak için seyahat ediyorlardı. 21. yüzyılda onları yerini Çinliler aldı. Şimdi onlar dünyayı satın almak için seyahat ediyorlar.
Koşullar değişiyor; yeni durum yeni koşulları beraberinde getiriyor. Kapitalizm koşullarında bundan kurtuluş yok. Avrupa ve ABD'de mücadele sonucu elde edilmiş “refah” olanakları (yeniden mücadele ile elde edilmezse) artık tarihe karışmıştır; “sosyal devlet”in, onun “sevimli” görünüşünün sonuna gelinmiştir. Avrupa ve ABD'de bir veya iki nesil, “sosyal devlet” kapitalizmini, kapitalizmin kendisi olarak tanıdı. Neoliberalizm onların dünyasını yıktı; onların düşünce, dünya görüşü temsilcilerinin de dünyası yıkıldı. Bu nedenden dolayı kapitalizmin “final krizi”nden, kapitalizmin sistem krizinde kapitalizmin var oluş krizinden bahsediyorlar. Dünyalarının yıkılmasını, kapitalizmin sonu geldi ile eş anlamlı görüyorlar. Bu nedenle “kıyamet günü” ajitatörlüğü yapıyorlar.
Bunlar, insanlığın geleceğine yön veren açılımlara imza attıklarını sanıyorlar. Arkalarına dönüp bir baksalar, kısa zamanda insanlığın önüne ne kadar değişik gelecek koyduklarını görürler. Ama arkalarına dönüp bakmazlar. Onlara “dün dündür bugün bugündür” felsefesi yol gösteriyor. Birkaç örnek:
Önce her mali krizi fazla üretim krizi olarak gördüler.
Sonra mali krizlerle fazla üretim krizleri arasında farkın olmadığını savundular.
Hizmet sektörünün bütününe artı değer ürettirdiler.

Yaşanmakta olan krizin, ne denli ağır olursa olsun nihayetinde bir fazla üretim krizi olduğunu reddettiler; yaşanmakta olan kriz sadece bir fazla üretim krizi değildi, neoliberalizmin iflasının ifadesi değildi; yaşanmakta olan kriz kapitalizmin sonunu getiren sistem kriziydi, bir var oluş kriziydi.

Sonra R. Luksemburg'un hatalı değerlendirmesini dillerine doladılar, ama olmadı. R. Luksemburg'u karikatürleştirerek “devrimin kartalı”na yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptılar.

Artık artı değer üretmenin olanaklarının kalmadığından, genişletilmiş yeniden üretimin imkansızlığından bahsettiler.
Daha ne kadar” sürer sorularıyla insanlığı, barbarlığa geçişe hazırlamak istediler.

Kapitalizme ömür biçtiler ama tutturmadılar. Bir defa, iki defa, üç defa denediler, ama tutturamadılar.

Kısaca: Marksizm-Leninizmin kütüphanesinden “öcü”den kaçar gibi kaçtılar, “post Marksist”, “post modern”, “otonom anarşizan” kütüphaneleri; liberal yazarların köşelerini, Negri'leri, Wallerstein'ları, Kurz'ları dolaştılar ve sonuçta kurtuluşu Troçkizmin cepheliğinde buldular. Şimdi o teori çöplüğünde işlerine yarar bir şeyler aramakla meşguller. (Dünya devrimini, sürekli devrimi, proletarya diktatörlüğünü, sosyalizmin (SSCB'de de) inşasını, sosyalist devleti, o çöplükten aldıkları demagojilerle Troçki'nin görüşlerine göre yorumlamakla meşguller). Kapitalist ekonomiyi de Troçki'ye göre yorumlamaya başlayabilirler. Tek sorun, Troçki'nin bu konuda bir iddiasının olmamasıdır.

Kapitalizm her şeye muktedir değildir; yıkılamaz, yok edilemez değildir. Unutulmaması gereken kapitalizmin kendi iç çelişkileri sonucunda yıkılmayacağıdır; kapitalizm, Marks'ın dediği gibi “kaskatı bir kristal olmayıp, değişebilen ve sürekli olarak değişen bir organizma” (Kapital, C. I, s. 16) olduğu için kendi iç çelişkilerinden dolayı kendi kendine çökmeyecektir. Kapitalizmin kendiliğinden çökeceğini savunanlar, aslında kapitalizmin gücünü abartanlardır, onu yıkma cesaretini kendinde göremeyenlerdir.

İşçi sınıfı ve müttefikleri, kapitalizm kendi kendine çökecek teorisiyle, sistem krizi teorisiyle, var oluş krizi teorisiyle kapitalizmi yıkma mücadelesi için örgütlenemez. Bu sistem, sosyalizmi kuracak öznenin (işçi sınıfı ve müttefiklerinin) sınıf bilinçli örgütlenmesi ve mücadelesiyle yıkılacaktır. Tarihsel gelişme bu yöndedir. Bu gelişmenin önünde, yanında, arkasında duranlar vardır. Ama önemli olan içinde olmaktır.