deneme

25 Ağustos 2012 Cumartesi

ALTHUSSER “ÜSTAT” SUS, SUS Kİ, “TEORİ VE POLİTİKA” KONUŞSUN!


2. makale

ALTHUSSER “ÜSTAT” SUS, SUS Kİ, “TEORİ VE POLİTİKA” KONUŞSUN!

(Teori ve Politika dergisi ve coğrafyamızda Post-Marksizme zemin oluşturma çabaları)
(Sıkça sorulan sorular)

TP, 44. sayısında Ali Osman Alayoğlu kimi izlememiz gerektiği konusunda yolumuza ışık tutuyor: “Althusser’in yaptığı özeleştirilerle sürekli tahrifata uğrattığı Marx İçin ve Kapital’i Okumak’taki epistemolojik materyalist duruşu çıkış noktamızdır. Bu materyalist duruşta, tüm hayatı boyunca hiç değiştirmediği görüşleri baş köşede oturmaktadır. Marksizmin derin bir krizde olduğu bir dönemde, krizin teorik cepheden çözümü için çabalarken, Tarihin öznesiz ve ereksiz bir süreç olduğunu Althusser’siz ortaya koymayı düşünmek ne büyük bir hata olacaktır!“

Yazının başlığı “Bir Kez Daha Konuş Althusser!“ Yazısının girişinde Alayoğlu, “Balibar, “Bir kez daha sus Althusser” diyordu“ diyor ve sonra Balibar'ı konuşturarak devam ediyor: “Althusser sus,.. sus ki Althusser konuşsun!“
Bütünselliği ile “üstat” mı paylaşılamıyor, yoksa bir Althusser'in konuşması için diğer Althusser'in susması mı talep ediliyor, pek anlayamadım. Ama o kadar da önemli değil. Madem ki, Alayoğlu “Bir Kez Daha Konuş Althusser” diyor, biz de onu bir kez daha konuşturalım.


Alayoğlu,“Günümüzde Althusser’in saptamalarını benimseyenler yok denecek kadar az” diyor. Öyle olduğunu sanmıyorum. Bu coğrafyada “gelin hep beraber yeni bir Marksizm anlayışı oluşturalım", “Solduyu”ya aykırı bir Marksizm ortaya koyduk” diyebilecek kadar kendine güvenen takipçileri vardır “üstat”ın. En fazlasıyla, insanlar “üstat”ı anlamamış olabilirler ve bundan dolayı onun “saptamalarını benimseyenler yok denecek kadar az” olabilir. Yazar soruna bu açıdan bakıyorsa, doğru söylüyor.

Evet, “epistemolojik materyalist duruşunla, bir kez daha konuş Althusser!” Ama bu sefer Anadolu coğrafyasındaki takipçilerinin dilinden. Bakalım ortaya ne çıkacak.

Anadolu'da Post-Marksizme zemin oluşturanlar sadece bu dergiden ibaret değildir. Ama burada bizi bu dergi ilgilendiriyor. Bu nedenle bu yazıda ele alacağımız konuları TP'nin görüşleriyle sınırlandırıyoruz.

Bu derginin “tarihsel” misyonunu anlamak için “Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı”nı okumak gerekir (Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, 1995).

Söz konusu taslakta hepsini ele alamayacağımız kadar çok şey söyleniyor; akıl vermekten, küçümsemekten, Marksizmi ilkesizleştirmeye varana kadar sıralanmış bir anlayışlar yığını. Bu anlayışları atlamamaya çalışacağız, ama çoğuna geçerken değinmiş olacağız. Çünkü bu yazının, eleştirimizin esas konusu “ezilenler”, “ezilenlerin Marksizmi”, “Marksizmin krizi” gibi konular olacaktır.
Giriş”te şunları öğreniyoruz:
Bugün, "yerel ve küçük adamlar" çok serbest bir durumdalar ve bugün, serbesti bize kaygıdan çok umut veriyor. Çünkü, artık olmayan merkezi noktalar çoktandır yeterli ve iyi öğütler vermekten uzaklardı”.

Marks'ın ölümünden sonra yazdığı bir mektupta "Proletarya hareketi sürüyor ama, kritik anlarda Fransızların, Rusların, Amerikalı ve Almanların, ancak durumun dahiyane ve çok yönlü bilgisine sahip olan birinin vereceği berrak ve tartışma götürmez öğüdü edinmek için kendiliklerinden yüzlerini döndükleri merkezi nokta artık yok" diyerek "yerel ve küçük adamların" uluslararası saygınlığı olan önderliklerden yoksun kalmalarından duyduğu kaygıyı dile getiriyordu. (TP'daki alıntıya göre hareket ediyorum).

TP'yi anlamakta güçlük çekiyorum. Uluslararası alanda saygınlığı olan örgütlerin olmaması, yeni gelişenlerin görüş alabilecekleri örgütlerin olmaması Engels'i kaygılandırıyor, ama TP'yi neredeyse sevindiriyor. Bu durum size neden “çok umut veriyor”? Yoksa “artık olmayan merkezi noktalar çoktandır yeterli ve iyi öğütler vermekten uzaklardı” derken öğüt verme sırasının kendinize mi geldiğini sanıyorsunuz? Sadece sanmıyorlar, sıranın kendilerinde olduğundan oldukça eminler. Türkiye devrimci hareketine sayısız “iyi öğütler” veriyorlar. Öyle ki, gelin ortaklaşa bir Marksizm kuralım diyebiliyorlar.

TP, bulanık sudan, sisli havadan hoşlanıyor, “yerel ve küçük adamlar”a yol gösterebileceğini sanıyor. Ama “artık olmayan merkezi noktalar çoktandır yeterli ve iyi öğütler vermekten uzaklardı” derken de dünyadan habersiz olduğunu teslim ediyor. Türkiye'de Maocu hareket belki eskisi kadar güçlü olmayabilir, ama dünya çapında güçlü bir akımdır. Arnavutluk çizgisini takip eden bir akım olmayabilir (sadece AEP çizgisine yakın örgütler olmuştur), ama AEP çizgisi Marksizm-Leninizmi temsil eden çizgiydi. Sovyet modern revizyonizmi, SSCB'nin dağılmasından sonra dağılmıştır, güçten düşmüştür, ama o çizgiyi veya genel olarak revizyonist dediğimiz çizgiyi sürdüren ve uluslararası alanda örgütlü olan partiler vardır. Daha da ileri gidelim; Troçkizm, tarihinin belki de en güçlü döneminden geçiyor. 5-6 “eğilim”e bölünmüş olsalar da “dimdik” ayaktalar.

Doğru, sadece Marksizm-Leninizm; dünya çapında Marksist-Leninist örgütlerde belli bir gerileme vardır. Ama onların da işçi sınıfının yerine “ezilenleri” özne yaparak “ezilenlerin Marksizmi” ışığında ezilenlerin “sosyalizmi” için mücadele etme anlayışları yok.
Bütün bu akımlar, deyiminizle “tarihsel politik okullar” kendi çapında “yeterli ve iyi öğütler” vermeye devam ediyorlar.

Tarihsel-politik okullar varlık nedenlerini yitirmişlerdir. Onlardan birini baz alarak yükümleri anlamak bile olanaksızdır”.

Bu, tamamen yanlış, tamamen öznel bir düşüncedir, saptamadır. Bu “Tarihsel-politik okullar”ın hiçbirisi “varlık nedenlerini” yitirmemişlerdir. Adı üzerinde, sınıflı toplumda yaşıyoruz. Toplum sınıflı olduğu için kaçınılmaz olarak “sol”da da politik akımlar olacaktır. TP de bunlardan birisi olmaya çalışmıyor mu? O zaman TP'nin de “varlık nedeni”nin olmaması gerekir. Onlardan birisini “baz olarak” görmeyebilirsiniz, ama en azından kendi kendinizi “baz” alıyorsunuz ve Türkiye devrimci hareketine 'biz varız' diyerek akıl vermeye çalışıyorsunuz.

Örgütler, teorik-taktik tıkanma sürecine girmişlerdir. Tıkanıklığı, teori yönünden, örgütlerin içinden yapılacak müdahale ile aşma imkanı kalmamıştır”.

Tamam, doğrudur, şu veya bu örgüt veya “Örgütler, teorik-taktik tıkanma sürecine girmişlerdir”. Ama bu, “Tıkanıklığı, teori yönünden, örgütlerin içinden yapılacak müdahale ile aşma imkanı kalmamıştır” anlamına gelmez. Bu anlayışınızla diyalektiği, gelişmeyi reddediyorsunuz, örgütleri aynen Althusser “üstat”ın “yapıları” gibi donduruyorsunuz, onları ölüme mahkum ediyorsunuz. İç mücadele dinamiği olmayan bir yapı, bir örgüt nasıl düşünülebilir. Doğru, Althusser “üstat” böyle düşündüğü için siz de örgütlerin iç mücadele ile sorunlarını aşacaklarına akıl erdiremiyorsunuz. “Üstat”ın diyalektiği, “yapısalcı” anlayışı önünüzde aşamayacağınız engel olarak duruyor.
Yoksa “Tıkanıklığı, teori yönünden, örgütlerin içinden yapılacak müdahale ile aşma imkanı kalmamıştır” derken çözüm adresi biziz, TP'dir mi demek istiyorsunuz? Var oluşunuzdan bu yana Türkiye devrimci hareketine kesintisiz “akıl” verdiğinize göre kendinizi çözüm adresi olarak gösteriyorsunuz. Yoksa abarttım mı? Sanmıyorum. Aşağıdaki anlayış abartmadığımı gösteriyor.

Türkiye'de politik Marksizm için bir teorik-politika misyonu oluşturmak gerekmektedir”. “Bir analiz ve teorik-politik yaklaşım zemini oluşturmak istiyoruz”.

Tıkanıklığı, teori yönünden, örgütlerin içinden yapılacak müdahale ile aşma imkanı kalmamıştır” tespitinizden hareketle “zavallılaştırdığınız” örgütlere, ideolojik, teorik ve örgütsel olarak oldukça uzaktan; onlara erişemeyeceğiniz uzaklıktan “politik Marksizm için bir teorik-politika misyonu oluşturmak gerekmektedir” çağrısı yapıyorsunuz. Ve bahsettiğiniz tıkanıklığı aşmak, zaten var oluş nedenleri ortadan kalkmış olan “akımları birleştirmek için de “Bir analiz ve teorik-politik yaklaşım zemini oluşturmak” istiyorsunuz.
Peki siz kimsiniz? Ben sormuyorum. Yok olmaya mahkum ettiğiniz örgütlerin, üyelerinin, aktivistlerinin, sempatizanlarının, devrime sempati duyanların, -biraz daha ileri gidelim- işçi sınıfının, “ezilenler”in sorduğunu düşünün. Cevabınız ne olabilir?

Ama cevabı da aynı yazının 1. bölümünde veriyorsunuz: “Artık, Türkiye'de Marksizmi tanımlama ve anlamada, yarınımıza uzanan tarihsel süreci, bizim de içinde mütevazı bir özne olarak rol ve etkimizin olacağı yeterince belirginleşmemiş kanalın işlevini gözönüne alma zamanının gelmiş olduğu bir evredeyiz”.

Althusser yapısalcılığıyla mı, Marksizm-Leninizmi reddetmekle mi, işçi sınıfının yerine ezilenleri koymakla mı, “ezilenlerin Marksizmi”ni oluşturarak mı, “ezilenler”in sosyalizmini gerçekleştirerek mi bunu yapacaksınız?
Ayrım çizgilerinin yenilenmesi süreci” ara başlığı altında şunlar söyleniyor:

Ama önce bir dil, bir kavram sorununun olduğunu söylemeliyim. TP'nin deyimiyle, benim “okul”un diliyle TP'nin dili farklı. Dil farklılığı belirleyici öneme sahiptir. Ortak dil olmayınca insanlar birbirlerini anlayamazlar.

Eski çizgileri aynen korumanın fiziki imkanları yok. Kısaca, bugün, dünyada ve Türkiye'de yaşayan bir gerçek, bu anlamda politik olarak bir AEP çizgisi yok”.

TP'nin, AEP (Arnavutluk Emek Partisi) üzerinde neden bu kadar durduğunu anlayamıyorum. Dünyada ve Türkiye'de “AEP çizgisi yok” demekle AEP'in uluslararası komünist harekete katkı diyebileceğimiz görüşlerinin yok olduğu mu savunuluyor? Nedir AEP çizgisi sorusuna birkaç cümleyle şöyle cevap verebiliriz:

Sovyet modern revizyonizmine, sosyal emperyalizmine karşı mücadelede uluslararası komünist harekete önderlik ederek yer alması.
Tito revizyonizmine karşı mücadele.
Bürokratizme karşı mücadeleye katkısı.
Stalin'e her alanda saldırıya karşı mücadeleye önderlik etmesi.
Marksizm-Leninizmi savunması.
Mao Zedong düşüncesine karşı mücadelesi.

Tamam, AEP yok, Arnavut komünistleri bir dizi hata yapmışlardır ve orada da geriye dönüş gerçekleşmiştir. Ama bu, AEP'in uluslararası komünist harekete kazandırdığı değerlerin de yok olduğu anlamına mı gelir?
Tamam, AEP yok ama revizyonizme karşı mücadele devam ediyor, Maoizme karşı ideolojik mücadele devam ediyor, Troçkizme karşı ideolojik mücadele devam ediyor.

TP, “Troçki, ilk sosyalizm deneyine soldan ve sistemli bir eleştiri yönelten ilk Marksisttir” diyecek kadar Troçki'ye yakındır, ama Sovyetler Birliği'nde geriye dönüşe “soldan ve sistemli bir eleştiri yönelten” son Marksist E. Hoca'dır demeyecek kadar da E. Hoca'dan ve AEP'ten uzaktır.

Geleneğimizin Marksist olan ve olmayana ilişkin devraldığı ve kullandığı terim, alabildiğine sekter ve dogmatik bir yaklaşımın aracı olmuştur. Anlayışa göre, Marksizm içinde sapmalara, kesinlikle yer yoktur. Bu saf ve tarihdışı Marksizm anlayışına göre bir tek Marksist okul (akım vs.) vardır ve teorisiyle taktiğiyle, örgütlenme anlayışı ve mücadele yöntemleriyle, kitle çizgisi ve çalışma teknikleriyle tek tek gerçekleşmiş olanın toplamı bir Marksist bütünlük teşkil eder”.

TP, yeni bir Marksizm kuracak kadar iddialı olduğuna göre ne yazdığını iyi bilmek zorundadır. Yukarıdaki alıntıda geleneğinin ne denli sekter ve dogmatik olduğunu eleştiriyor; aslında Marksist-Leninistlerin, evet Marksist Leninist Komünistlerin kendine her Marksistim diyeni (örgütü vb.) Marksist olarak görmemesini “tarih dışı” bir “Marksizm anlayışı”nın savunucuları olarak görüyor. Burada Marksizmin bütünselliği, işçi sınıfının bilimi olduğu konularına girmeyeceğim. Ama Marksizm aynı zamanda bir yöntemdir; düşüncede ve eylemde doku uyuşmazlığını kabul etmez. TP'nin de dediği gibi “teorisiyle taktiğiyle, örgütlenme anlayışı ve mücadele yöntemleriyle, kitle çizgisi ve çalışma teknikleriyle” bir bütünü ifade eder. TP'nin kendisi ne yapıyor? Gelin bir Marksizm oluşturalım diyor ve temel görüşlerini sıralıyor. Bu durumda TP'nin görüşlerini kabul etmezsen sekter oluyorsun, dogmatikleşiyorsun, bütünlüklü bir Marksizmi savunmuş olmuyorsun. Peki, TP ne yapmış oluyor? Tersinden o da sekter olmuyor mu, dogmatikleşmiyor mu?

Aşağıdaki anlayışıyla da yukarıdaki anlayışını geçersiz kılıyor. Sapmanın olduğu yerde ortak hareket etmenin; düşüncede ve eylemde ve dolayısıyla örgütlenmede ortak hareket etmenin; aynılaşmanın koşulları yok demektir. Bu çok doğaldır ve bir kısım burjuva partilerde de görülmektedir. TP böyle demagoji yapacağına, kendine en yakın örgüte gitsin, ben geldim, görüşlerinizi de kabul ederek düşüncede ve örgütlenmede sizinle ortaklaşmak istiyorum desin. Niye yapmıyor? Yapamaz, çünkü bizzat kendisinin sekter ve dogmatiktir.

TP'nin aşağıdaki anlayışına, son cümle hariç katılırım. Kendim formüle etsem belki bu kadar anlaşılır formüle edemeyebilirim. Ne diyor? Tartışacaksın, her özgül dönemlerde o özgüllüğe tekabül eden düşünceler geliştireceksin, gelişmenin gerisinde kalmayacaksın vb. diyor. Çok doğru. Ama sonra ne diyor? “Bir dönemin Marksizmi içinde Marksizmi koruma ve geliştirmenin tek yolu, yegane sigortası, kesintisizce sürdürülen ayıklama işlemidir”. Demek ki, bunu kendisi yaparsa doğru oluyor, başkası yaparsa sekter, dogmatik oluyor. Neden? “Ayıklama”yı, örneğin a, b, c örgütleri yaparsa “sekter ve dogmatik” oluyor, “saf ve tarihdışı Marksizm anlayışı” savunucusu oluyor, ama TP yaparsa “kesintisizce sürdürülen ayıklama işlemi” yapmış oluyor!

...Marksizm, burjuva teorisi, politikası ve pratiğine karşı mücadeleyi öncelikle kendi içinde verir. Felsefede, politikada ve "bilimde" Marksist olan ile olmayan, verilmiş ayrımlar değildir. Her özgül dönemde özgül yaklaşımlar geliştirmek gerekir. Bir dönemin Marksizmi içinde Marksizmi koruma ve geliştirmenin tek yolu, yegane sigortası, kesintisizce sürdürülen ayıklama işlemidir.
Bu işlem, "genel olarak Marksizm alanı"nda yapılır”.

Kesintisizce sürdürülen ayıklama işlemi, "genel olarak Marksizm alanı"nda” yapılıyormuş.

Anladığım kadarıyla "genel olarak Marksizm alanı" herkese açık bir alan. Herkes derken de “Marksistim” diyen her örgütü, yani “okul”u kastediyorum. Herhalde TP de böyle düşünüyordur. Şimdi bu “herkesi”, bugünün “herkesi”ni göz önünde tutarak bir açalım, bakalım karşımıza ne çıkacak:

Marksist-Leninstler (Marks, Engels, Lenin, Stalin)
Maocular.
Troçkistler (Kendi aralarında aynı “alan”da bir araya gelemediklerine göre her bir “eğilim” başlı başına bir “akım” olarak ele alınırsa bu listeye en azından 5-6 akım daha eklemek gerekir).
Titocular.
Sovyet revizyonizmi çizgisinde olan revizyonistler.
Gramsci'ciler.
Althusser'ciler.
E. Hoca'yı savunanlar.
Kim İl Sung'cular.
Kastro'cular.
SUCI Socialist Unity Centre of İndia (Shibdas Gosh)
Otonomcular (kendine Marksistim diyenler ve demeyenler, Ludistler vs.)
Dimitrof'cular.
Konsey Komünizmciler.
Operaizmciler/Negri'ciler.

Eksik oldu, ama yeter. Bunların hepsi bir biçimde Marksizmi referans alıyor. Yani "genel olarak Marksizm alanı"nın aktörleri. TP'ye göre demek ki, “Marksizmi içinde Marksizmi koruma ve geliştirmenin tek yolu, yegane sigortası, kesintisizce sürdürülen ayıklama işlemi” olduğu için ve bu işlem de "genel olarak Marksizm alanı"nda yapıldığı için yukarıdaki “akımlar” veya yapılar kendi aralarında; o sihirli "genel olarak Marksizm alanı"nda tartışacaklar ve “kesintisizce sürdürülen ayıklama işlemi”ni gerçekleştirecekler.

Burası sözün bittiği yer. Kolay gelsin!

TP demagojiye baş vuruyor:
Ve Lenin, hala Marksizm alanında yer alan oportünist ve revizyonistlerle, ekonomist ve "sol" komünistlerle kavgalarını, Marksizm alanı dışında yer alan devrimcilerle kavgalarından özenle ayırmıştır.
Türkiye'de kavramlar, anlamını yitirecek ölçüde çarpıtılmıştır. Lenin'in genel olarak Marksizm-alanı üzerinde bir kavram olarak kullandığı "revizyonizm", "karşı-devrimci sosyal-faşistleri" nitelemek için; "sol" ve "sağ" oportünizm terimleri, Marksist olmakla ilişkileri bile söz konusu edilmeyen küçük-burjuva devrimcileri ve reformist uzlaşmacılar için kullanılmıştır”.

Hiç de öyle değil. TP'nin, “tanrı katı”ndan aşağı inmesi gerekiyor. Anladığım kadarıyla TP, Lenin'in “polemik” yazılarını, ideolojik mücadele yazılarını çok iyi araştırmıştır. Lenin'in revizyonizm üzerine değerlendirmelerini tanıması gerekir. Aynı zamanda Lenin'in revizyonizm için burjuvazinin işçi hareketi içinde ajanıdır, uzantısıdır değerlendirmesini de biliyordur. Lenin, revizyonizmi “Marksizm-alanı üzerinde bir kavram olarak” kullanmamıştır.

TP, çarpıtmaya devam ediyor: "Karşı-devrimci sosyal-faşistleri" nitelemek için; "sol" ve "sağ" oportünizm terimleri, Marksist olmakla ilişkileri bile sözkonusu edilmeyen küçük-burjuva devrimcileri ve reformist uzlaşmacılar için kullanılmıştır”.

"Karşı-devrimci sosyal-faşistleri" kavramlarını bir kenara koyalım. Çünkü TP, bir dizi kavram sırlıyor ve katakulli yapıyor."Karşı-devrimci sosyal-faşistler" kavramının nasıl kullanıldığı ayrı bir tartışma konusu. Ama Türkiye'de Maocular, Cepheciler, Kaldıraççılar, Kızıl Bayrakçılar, TKP vs. "genel olarak Marksizm alanı"nda yer almıyorlar mı? TP'ye göre yer almaları gerekir. Peki bunlar kendilerine göre bir biçimde Marksizmden bahsediyorlarsa ve kendi aralarında birbirlerine “sağ”, “sol” sapma göndermeleri yapıyorlarsa bunda yadırganacak ne var? Bunlar, bizim Marksizmle ilişkimiz var diyorlar. Yoksa TP'ye mi sormaları gerekir veya kimin Marksizmle ilişkisinin olup olmadığına, kimin kime “sağ”, “sol” oportünizm göndermesi yapıp yapmayacağına TP mi karar veriyor?

Devamla şöyle deniyor:

Bu karmaşık ortamı anlamak için, "Marksizmin genel alanı" kavramını literatürümüze yeniden katmanın pratik yararının yeterince açık olduğu düşüncesindeyiz.
Örgütsel ifadelerine kavuşmuş akımlar içinde, geleneğimizin unsurları dışında TKEP, Kurtuluş, Ekim gibi örgütleri, şimdiden, Marksizm alanı içinde belirleyebiliyoruz. Marksizm alanında yer alan akımlara eski ölçütler vurgulanamaz. Bu akımlar burjuva ideoloji ve politikasının bağışık olamıyorlar. Her biri, büyük ve derin yalpalamalar yaşayabiliyor. Bunlar dışında, örgütsel yapılar olarak politika yapan ya da henüz birer propaganda çevresi konumunda olan ve çeşitli okul geleneklerinden gelen birçok odağın Marksizm alanında yer aldığını ya da bu konuda değerlendirme konusu olduklarını belirleyebiliyoruz: Doktorcular diye anılan kesimdeki bazı yapılar, Maocu gelenekte yaşanan ayrışmalar sonucu ortaya çıkan Komün çevresi gibi oluşumlar, henüz birer propaganda çevresi niteliğinde olan ve Troçkist gelenekten sayılan bazı odaklar”.

"Marksizmin genel alanı"nın geleneğimizin alışılmış anlayışından oldukça farklı ve heterojen bir zemin olduğu açıktır”.

Arkadaşların kendilerine özgü bir "Marksizmin genel alanı" anlayışları var. “Literatürümüze yeniden katmanın pratik yararı”nda bahsedildiğine göre bu kavram daha önce kullanılıyordu, pratik yararı vardı, sonra vazgeçildi, yeniden kullanalım deniyor. Anladığım kadarıyla tanımlamada sıkıntı çekildiğinde solu “sol” olarak yazmaya benziyor. Bu durumda “solun genel alanı” içinde örneğin a, b, c örgütlerinin soldan saymadığı, ama başka örgütlerin sol olarak gördüğü örgütler var. "Marksizmin genel alanı" için de aynı durum geçerli; bazı örgütlerin bu “alan” içinde görmediğini bazıları o “alan” içinde görüyor. TP de yazının devamında kimleri bu alan içinde gördüğünü sıralıyor; Troçkistlere kadar uzanan bir yelpazede hemen “herkes” yer alıyor. Kimin kiminle bir araya gelebileceği veya gelemeyeceği tartışmasını bir yana bırakalım. Marksizmin uluslararası ve tekil ülkelerdeki tarihine baktığınızda “herkes”in kendine göre bir “alan” belirlemesi yaptığını görürsünüz. Ama aynı “alan”da olamayacakları bir araya getirme çabasını göremezsiniz. I., II. ve III. Enternasyonal'in tarihine bakın. III. Enternasyonal'in ön çalışmalarında sayılabilecek Zimmerwald ve Kienthal konferanslarına bakın ve yakın tarihe bakın. İlkesel olarak bir araya gelemeyecek olanların aynı “alan”ı paylaşmadıklarını, aynı “alan”ın bileşenleri olmadıklarını görürsünüz.

Ve sonra "Marksizmin genel alanı"nın geleneğimizin alışılmış anlayışından oldukça farklı ve heterojen bir zemin olduğu açıktır” deniyor. Birçok yerde ısrarla “geleneğimiz” göndermesi yapılıyor. Anlayamadım bunu. Ya bir beklenti var ya da “ezilenler”, “geleneğimiz”den ne kadar farklı olduğumuzu görün mesajı veriliyor. TP, “bir şeyler” kaşıyor/okşuyor, acaba neyi kaşıyor/okşuyor? Her neyse. Burada TP'nin diyalektik, gelişme, değişim vb. adına Althusser “üstat”tan aldığı yapısalcılığı görüyoruz. TP'nin sık sık dile getirdiği gelenek ve başka gelenekler birleşti ve tamamen değişik bir gelenek oluşturdular. O tamamen başka gelenek içinde ne TP'nin geleneği ne benim geleneğim ne de başka bir gelenek olduğu gibi temsil edilmektedir. Bu gelenekler, kendilerini aşarak, kendilerini yeni, daha üst seviyede yapılandırarak yeni içinde yok olmuşlardır. Ama Althusser “üstat”a göre “yapılar” değişmez; “yapılar” bir araya gelebilirler yeni bir “yapı” oluşturabilirler, ama her bir “yapı”, o yeni “yapı” içinde varlığını değiştirmeden sürdürür. “Üstat”ın diyalektikten, değişimden, gelişmeden anladığı bu. TP de öyle anlıyor ve sürekli varlığına inandığı geleneğine hitap ediyor.

Tabii sorun sadece bununla sınırlı değil; bu sadece bir açılım. TP, yeni bir Marksizm oluşturma peşinde ve bunu da "Marksizmin genel alanı"nda yer alanlarla gerçekleştirecek. L. Althusser “Üstat” da, Marksizmi yapısalcı öğretilerle birleştirerek yeni bir Marksizm oluşturmaya çalışıyordu; yani “bilimsel olmayan” unsurlarından arındırılmış, bu durumda Marksizmin devrimci özünden arındırılmış bir Marksizm oluşturmaya çalışıyordu. “Üstat”, yeni bir Marksizm oluşturma iddiasındaydı. TP de onun takipçisi olarak Türkiye'de Solduyu”ya aykırı bir Marksizm ortaya koyduk” diye yeni bir Marksizm oluşturma iddiasıyla yola çıkmıştı.
Genel olarak Marksizm alanı ve okullu parçalanmışlığın aşılması” ara başlığı altında (2. bölüm) şunları okuyoruz:

Tarihsel okulların fukara çeperlerine sıkıştırılmış Marksizm anlayışı zayıflıyor, o halde ona son ve kesin darbeyi vurmaya hazırlanmak gerekiyor. Okullar arasında, onyıllar boyunca küllenmiş bir kavram olarak kuluçkaya terkedilen ve artık gerçeklik kazanacak olan "genel olarak Marksizm alanı"nda cereyan edecek ateşli bir etkileşim (kavgasızlık değil kavga) sürecinin, tarihsel Marksist okulların sınır çizgilerinin silinmeye başladığı bir sürecin başlarında; çelişkileri ve çeşitlilikleriyle bütünleştirici (abç) bir Marksizm anlayışının dünyasal egemenliğini ilan edeceği bir dönemin öngünündeyiz”.

TP, daha 1995'te bugünleri de görerek yazmış; komünist, devrimci hareketleri, kendi deyimiyle "genel olarak Marksizm alanı"nda yer alan başkalarını, açıklanmasında zorluk çektiğim bir üstünlüğe sahip olma edasıyla ezmeye, onlara darbe vurmaya hazırlanmış.
Aradan bunca zaman geçmesine (2012-1995 = 17 sene) görüşleri doğrultusunda bir gelişmenin olmaması, daha başından beri “genel Marksizm alanı”nda yer alanlara karşı duyduğu tepkiyi, küçümsemeyi öfkeye dönüştürüyor. Marksist Leninist Komünistler de dahil o “alan”a sıkıştırdığı “herkes”i zavallı görüyor, “son ve kesin darbe” vurmaktan bahsediyor. O “alan”da sürdürülecek olan ateşli ideolojik tartışmalardan bahsediyor; “okul” bahçelerinin duvarlarının yıkıldığından “çelişkileri ve çeşitlilikleriyle bütünleştirici Marksizm”in Anadolusal değil, “dünyasal” ilanından bahsediyor. Anladığımız kadarıyla TP'nin tarihsel misyonu, bir araya gelebilecek ve gelemeyecek güçleri -”çelişkileri ve çeşitlilikleri”- bir ideolojik çatı altında toplamaktır. Herkes bu yapı içinde “çelişkileri”yle yer alabilir, bu onların “çeşitli” oluşlarının ifadesidir; yani varlıklarının, yeni çatı; “Marksizm” içinde eriyip gitmemesinin ifadesidir. Althusser “üstat”ın yapısalcı anlayışı burada da kendini gösteriyor, TP'ye yol gösteriyor.
Yeniden formüle etmeye niyetim olmadığı için ilk makalede yer alan Diyalektik ve yapısalcılık üzerine anlayışı buraya aktarıyorum:

Yapısalcılık, “sistemler“in tekil parçalarından oluşan iç bağlarını arar. Sistem dendiğinde akla toplum düzenleri gelebileceği gibi örneğin biyoloji de, dilbilimi de gelebilir. Marksizm de sistemlerin tekil parçalarından oluşan iç bağlarını arar. Buraya kadar yapısalcılıkla Marksizm arasında soruna bakışta bir fark yoktur. Belirleyici fark şudur: Yapısalcılık şeylere, olgulara durağan, hareketsiz bir bakış açısıyla yaklaşır. Aradığı bağlar, ilişkiler görünür ve tanımlanabilir olmalıdır. Yapısalcılık, bir bütünün özünü onu oluşturan tek tek yapılardan -parçalarından ve bu parçaların bağlamlarından hareketle açıklamaya çalışır. Bu bakış tarzı, yapısalcılığın biçimsel mantıkla bağını gösterir.
Marksizm, bir bütünü karmaşık bir sistem olarak görür; sistem tekil parçalardan oluşur, öyle ki, sistem, ne tekil parçaların özellikleriyle ne de bu parçalar arasındaki görülebilir bağlamlarla açıklanamayan özellikler ortaya çıkarabilir.

Yapısalcılık, bütünü onun tekil parçalarının, yapılarının, yüzeysel bağlarının toplamı olarak anlar. Buna karşın Marksizm ise bütünü oluşturan parçaları, yapıları, yüzeysel bağlarını o bütünün özelliklerinden; yani bütünün özünden hareketle açıklar. Bu durumda bütünü oluşturan yapılar, parçalar bütününün özüne inmekle, onu kavramakla açıklanabilir. Ama yapısalcılık bunun tam da tersinden hareket ettiği için olguların özünü tanıyamaz.

TP'nin, sorunu anlamadığı ve anlayamayacağı tam da budur. Sanıyor ki, tekilleri, değişmeden bir araya getirebilir ve yeni bir yapı oluşturabilirim. Belirttikleri, “çelişkileri”yle, “çeşitlilikleri”yle anlayışı tam da budur. Değişmeden, birbirinize benzemeden bir arada olabilirsiniz ve böylece “bütünleştirici Marksizm”i oluşturabiliriz.

Tarihsel Marksizmin, Marksistlerin elinde, Marksizmin büyük teorik-pratik kapasitesi ve iddiasına karşılık olamayacak ölçüde eksikli oluşu, tarihsel Marksizmin tarihle "baş edememesi" ve onun radikal niteliği, etkisini, bir yazarın vurguladığı gibi, Marksizmin rakip eğilimler ve düşman partiler olarak parçalanmasında gösteriyor. Tarihsel ve teorik doğası gereği bir iç mücadele dinamiği taşıması gereken Marksizm, mücadeleyi "içeride" yapamayacak ölçüde -eğilimler ve okullar arasında "dışarıdan" ancak "silahların eleştirisi"nin yapılabildiği- derin bir parçalanma dönemi yaşadı. Her Marksist okul, her zaman "kuvve"de olmasa bile, ama bütün dönem boyunca "fiil"de kendini "tarih"in egemenliğine bıraktı. Tarihin azgın suları nihayet Marksizmin kendi içlerinde bile parça parça olmuş okullarını kıyıya vurdu”.

Yazı ilerledikçe TP'nin doğru söylememeye başladığını da görüyoruz. Önce şu kavrama bir açıklık getirmek gerekir: “Tarihsel Marksizmi” tanımıyorum, onu tarihselleştirerek başkalaştırmak; içini boşaltmak Post-Marksizmin temel amacı, varoluş nedenidir. Ama Marksizmin şu veya bu konudaki görüşü tarihseldir. Bunu kabul ederim.

Tarihsel Marksizmin, Marksistlerin elinde, Marksizmin büyük teorik-pratik kapasitesi ve iddiasına karşılık olamayacak ölçüde eksikli oluşu, tarihsel Marksizmin tarihle "baş edememesi" tamamen Post-Marksist, Althusser'ci bir anlayıştır. Gelişme, değişim, dönüşüm vs. diyerek Marksizmin yeni sorunlara cevap veremediği, tarihselleştiği, esas olanın onu geliştirmek olduğu Post-Marksizmin temel çıkış noktasıdır. Althusser “üstat” Marks'ı ikiye bölerken; bir Marks'tan iki Marks çıkartırken, bir Marks'ı tarihselleştiriyor, diğerini de geliştiriyordu. TP de Post-Marksizmin bu temel yöntemini “tepe tepe” kullanıyor.

Unutmamak gerekir ki, Marksist yöntem bütün sorunların çözümünde anahtardır. Ama onu kullanamamak, uygulayamamak Marksizmin kendisine değil, kişilere; Marksistlere özgüdür. Bu iki olguyu birbirine karıştırarak Marksizmi, Post-Marksistleştirmek Post-Marksistlerin işidir. TP de bunu yapıyor.

Tarihsel ve teorik doğası gereği bir iç mücadele dinamiği taşıması gereken Marksizm”diyor TP. Doğru söylüyor, ama yanlış sonuç çıkartıyor. İç mücadele dinamiği, tartışmak ve tartışılan konu üzerinde bir sonuca varmak sürecidir. Bu sürecin sonunda aynı görüşe varılabileceği gibi, ayrı görüşlere de varılabilir. Aynı görüşe varıldığı durumda örgütsel birlik devam eder, ama sorun ilkesel ise farklı görüşe varılmışsa; programatik, stratejik birlik yoksa örgütsel olarak da bir arada olmanın bir anlamı kalmaz. TP bunu anlamıyor mu? Çok iyi anlıyor, yazıyor da. Ama Althusser'ci yapısalcı anlayış onun önüne en büyük engel olarak çıkıyor; her şeye rağmen, bütün “çelişkilere” ve “çeşitliliklere” rağmen “bütünleştirici Marksizm” anlayışı TP'nin handikabıdır, çıkmazıdır.

Tarihsel parçalanma eğiliminin merkezkaç etkisinde olan okulların hiçbiri, altmış-yetmiş yıl boyunca Leninizminkine benzer bir etkiyi Marksizm alanı üzerinde gösteremedi ve dünya-ölçekli egemen bir pozitif Marksizm anlayışını Marksizmin etki alanı ve burjuva düşüncesi nezdinde kuramadı. Tarihe yöneltilecek bir bakış, küçük tepeciklerin oluşturduğu birkaç tarihsel tepe dizisinin arasından ve üzerinden "Lenin dağı"nı ve Leninizmi rahatlıkla görebiliyor. Lenin'in ölümünü izleyen yaklaşık yetmiş yıldan sonra bizim Lenin'e ilk elde ulaşmamıza gerek bırakmayan teorik-pratik Marksizm eşikleri (yeterli ölçülerde) teşkil edilememiştir. Marks'ın kişisel eseri Lenin'in varlığıyla daha büyük önem, anlam ve gelişkinlik kazanmıştır...”.

Yazı ilerledikçe TP'nin doğru söylememe oranı da yükseliyor; çarpıtıyor, gerçekleri farklı göstererek Post-Marksizme zemin hazırlıyor. Ama önce şimdiye kadar anlayamadığım bir konuya yukarıdaki alıntıda açıklık getirildiği için sevindim. Şimdi neden sürekli Marksizmden bahsettikleri ve Marksizm-Leninizm demedikleri anlaşılıyor. TP, Post-Marksizm ve Post-modernizmin ortak özelliği, yalın olarak Marksizmden bahsetmeleridir. Kökenine döneceksin, yani Marks'a döneceksin; onu kendi koşullarını ve yaşanan koşulları birbirine karıştırarak parçalarına ayıracaksın; işine yarayanı alıp, geriye kalanı atacaksın veya tarihselleştireceksin ve böylece Marksizmin zaman içinde nasıl “çatallaşığını”, “tarikatlaştığını” veya “mezhepleştiğini” döne döne anlatacaksın ve “bütünleştirici Marksizm”in yolunu açacaksın. TP, Marksizmi, Post-Marksizmleştirmede kendi çapında bir rol oynuyor.

TP, Leninizmi de bir “okul” olarak görüyor. Tamam, kısmen taktir ediyor, ama sonuçta Marksizmin bir “okul”u, bir “mezhebi” olarak görüyor. Bundan dolayı yalın olarak Marksizmden bahsediyor; Marksizm-Leninizmden bahsetmiyor.

Tarihsel parçalanma eğiliminin merkezkaç etkisinde olan okulların hiçbiri, altmış-yetmiş yıl boyunca Leninizminkine benzer bir etkiyi Marksizm alanı üzerinde gösteremedi ve dünya-ölçekli egemen bir pozitif Marksizm anlayışını Marksizmin etki alanı ve burjuva düşüncesi nezdinde kuramadı” derken bunu söylüyor.

Burada Leninizmin çağımızın Marksizmi olduğunu, bu nedenle çağımızda Marksizmin Marksizm-Leninizm olduğunu TP ile tartışmanın bir anlamı olduğunu sanmıyorum: TP'nin mutlak doğrusu, Leninizmin, Marksizmin bir okulu olduğudur. Benim veya tüm Marksist-Leninistlerin mutlak doğrusu da çağımızda Marksizmin, Marksizm-Leninizm olduğudur.

Lenin'in ölümünü izleyen yaklaşık yetmiş yıldan sonra bizim Lenin'e ilk elde ulaşmamıza gerek bırakmayan teorik-pratik Marksizm eşikleri (yeterli ölçülerde) teşkil edilememiştir. Marks'ın kişisel eseri Lenin'in varlığıyla daha büyük önem, anlam ve gelişkinlik kazanmıştır...”

Yukarıdaki anlayışta başka bir Post-Marksist yöntem görüyoruz: TP, Marksizmi kişiselleştiriyor, “Marks'ın kişisel eseri”nden bahsediyor. Tabii arkasından da kişi olarak Lenin geliyor ve Leninizm kişiselleştiriliyor. İş bu noktaya getirilince kişileri ikiye, üçe bölebilirsiniz. Ama abartmayalım ve Althusser “üstat” ve bütün Post-Marksistler gibi Marks'ı ve Lenin'i ikiye bölelim; işimize gelen yanlarını alalım, geriye kalan yanlarını da tarihselleştirelim. Böylece onlardaki düşünce ve yöntem bütünselliğini bir çırpıda yok etmiş oluruz ve istediğimiz gibi Post-Marksist tarzda değerlendirebiliriz. TP de bunu yapıyor. Her şeyden önce Leninizmi, Marksizmin bir “okul”u olarak görmekle Leninizmin Marksizme katkısını veya kişiselleştirsek Lenin'in Marks ve Engels'in düşüncelerini; bu anlamda Marksizmi geliştirdiğini inkar ediyor. Diğer taraftan Leninizmi kişiselleştirdiği için onun ölümüyle (1924) o defterin de kapandığını söylüyor. Peki SSCB'ndeki uygulama; teorinin yaşamın ve ekonominin her alanında pratiğe geçirilmesi, Marks'ın, Engels'in ve Lenin'in düşüncelerinin; teoride Marksizmin uygulaması değil miydi? Bu uygulamalardan; pratiklerden çıkartılan sonuçlar teorileştirilmedi mi? Leninizmi kişiselleştirirseniz, hayır demek zorundasınız, ama Leninizmi kişiselleştirmezseniz evet demek zorundasınız. Bu durumda Stalin'i göz ardı edemezsiniz. Ama TP bunu yapıyor. “Lenin'in ölümünü izleyen yaklaşık yetmiş yıldan sonra” diyerek Troçkizmi bir “okul” yapabiliyor, “Batı-Marksizmi”ni bir okul yapıyor, ama “Stalinizm” de bir okuldur deme cesaretini gösteremiyor (Belki de diyordur). Bu, TP'nin sorunu.

Tarihsel parçalanma eğiliminin merkezkaç etkisinde olan okulların hiçbiri, altmış-yetmiş yıl boyunca Leninizminkine benzer bir etkiyi Marksizm alanı üzerinde gösteremedi ve dünya-ölçekli egemen bir pozitif Marksizm anlayışını Marksizmin etki alanı ve burjuva düşüncesi nezdinde kuramadı” derken TP (okulcu anlayışlarını bir kenara koyuyoruz) 1924-1953 dönemini; bu dönemin SSCB'ni, sosyalizmin inşasını, doğa ve toplum bilimlerinin geliştirilmesini vs. nereye koyuyor?

Marksizmin tarihinde Marks-Engels ve Lenin eşikleri dışında bütünsel eşikler yoktur. Lenin'den sonra hiçbir akımın bütünlüklü bir teorik-pratik oluş ve karşı-koyuş gerçekleştirememesi, hiçbir akımın bütünlüklü bir savunuya konu olamayacağı anlamına gelir”.

Yukarıdaki anlayış, öyle formüle etmeyi yanlış da bulsam, doğrudur. TP burada Marks ve Engels'in devamı olarak Lenin'den bahsediyor. Dolayısıyla Marks ve Engels'in görüşlerinin Lenin tarafından geliştirildiğinden bahsediyor. Marks ve Engels'in görüşlerinin bütünlüklü olduğunu, Lenin'in de bu bütünlüklü dünya görüşünü “bütünlüklü” geliştirdiğin söylüyor.

Bugün dünyada Marksizm alanında yer alan hiçbir okul, kendini diğerlerine karşı net bir şekilde öne süreceği bütünlüklü bir varlığa sahip değil. Hiçbir okul, bütünlüklü bir Marksizm zemininde bulunmuyor. Her bir okul, Marksist bütünlüğün şu ya da bu sektörünü, belirli tarihsel kesitlerin sınırlayıcılığında gerçekleştirebilme uğraşı veriyor”.

TP'nin anlayışının doğru olduğunu düşünelim ve soralım: Troçkistlere bir sorun da size “bütünlüklü bir varlığa sahip” olup olmadıklarını, “bütünlüklü bir Marksizm zemininde” bulunup bulunmadıklarını anlatsınlar. Maoculara bir sorun da size “bütünlüklü bir varlığa sahip” olup olmadıklarını, “bütünlüklü bir Marksizm zemininde” bulunup bulunmadıklarını bir anlatsınlar ve son olarak Marksist-Leninistlere veya Marksist Leninist Komünistlere bir sorun da size “bütünlüklü bir varlığa sahip” sahip olup olmadıklarını, “bütünlüklü bir Marksizm zemininde” bulunup bulunmadıklarını anlatsınlar.
Sorabilir misiniz? Sizde o cüret var mı?
TP, bir türlü “tanrı katı”ndan aşağı inip “baldırı çıplaklar”ın arasına karışmıyor, kendini hapsettiği fanustan bir türlü dışarı çıkmıyor; belkide etkilenirim, kendimi “okul”lara karşı korumalıyım diye düşlüyordur. Bunu bilemem, ama TP'nin yaşamdan ne kadar kopuk olduğu aşağıdaki görüşlerinden anlaşılıyor:
Bütünlüklü Marksizm arayışı, bütün sorunlarına rağmen ilgili okulların içinden yeşeriyor. Bu bir dinamiktir”.

Örneğin “karşı devrimci Stalinizm” “okul”uyla; yani Marksist-Leninistlerle Troçkist “okul”ların, Maocu “okul”larla Troçkist “okul”ların, varsa Gramsci'ci, Negri'ci veya “otonom Marksist” “okul”larla başka “okul”ların “Bütünlüklü Marksizm arayışı” içinde oldukları için bırakalım birleşmeyi, yakınlaştıklarını, “bütün sorunlarına rağmen ilgili okulların içinde” “bütünlüklü Marksizm arayışı”nın “yeşeriyor” olduğunu gösteren bir ipucu var mı?
TP, hayal dünyasını konuşturuyor, ben böyle düşünüyorum, o halde bu gerçektir diyor. Burada hangi felsefi disiplinin esiri olduğunuza girmeyeceğim. Yazı uzuyor da ondan dolayı.

Doğru Marksist çizgi, tek başına hiçbir okulun uhdesinde değildir. Her bir okul, bünyesinde farklı düzlemlerde ve farklı tutumlarda çeşitli sapmaları, burjuva düşünce ve politikasının yansımalarını taşıyor”.

Yukarıdaki anlayış da başka bir dert! Diyelim ki, dediğiniz doğru. Belli bir çizginin “doğru Marksist çizgi” olduğuna kim karar veriyor? TP karar veriyor. Marksizmin tarihinde hiçbir “okul”, başka bir “okul”a “Doğru Marksist çizgi”yi ben savunuyorum, bu benim “uhdemde”dir, sen savunamazsın dememiştir. Ama doğru çizgiyi savunduğu iddiasında her zaman bulunmuştur.

Her bir okul, bünyesinde farklı düzlemlerde ve farklı tutumlarda çeşitli sapmaları, burjuva düşünce ve politikasının yansımalarını taşıyor” deniyor, taşıyabilir, sınıflı bir toplumda yaşıyoruz bu mümkündür denmiyor. Ortada kesin bir hüküm var; “taşıyor”. Madem ki, bu işe; “bütünleştirici Marksizm anlayışı” oluşturmaya bu kadar önem veriyorsunuz, o halde söz konusu “okul”larda gördüğünüz “çeşitli sapmaları, burjuva düşünce ve politikasının yansımalarını” niçin açmıyor sunuz? Örneğin, ben bir Marksist Leninist Komünistim, bendeki (bizdeki) “çeşitli sapmaları, burjuva düşünce ve politikasının yansımalarını” neden açmıyor sunuz?

Fanustan dışarıyı izleyerek (şimdilik) David'in Goliath'a karşı mücadelesinde söz söyleme hakkınız yoktur. Bunu bilmeniz gerekir.

TP, inkarcılığı ve tasfiyeciliği somutlaştırıyor:
"Pratiğin ölçütü, kendini ancak belirli bir dönem sonunda gösterir" ve 60 yıl, okulların yaklaşımlarına ilişkin, yeterince "belirli bir dönem"dir. Pratiğin ölçütü göstermiştir ki, 1920'lerin sonundan bu yana varolan Marksist akımların hiçbiri, tarihsel-politik haklılığını bütünsel olarak kanıtlayacak bir eyleyiş ortaya koyamamışlardır. Tabii eğer 60 yıl boyunca bunu yapamamak "teorik haklılığı" da (teori-içi tarih dışında) berhava etmiyorsa...
Böylece ufkumuz, mantıksal nedenlerle de, okullar sınırını aşmalıdır. Okulların, kısırlaştırıcı, darlaştırıcı çeperinden, öncelliği belirgin olarak teoriye vererek çıkmak gerekiyor”.

Bırakalım şu “okul” hikayelerini bir kenara ve 1920'lerden bu yana olup biteni birkaç cümle ile tanımlayalım:
Dünya deviminin ilk adımı, bir parçası olarak Ekim Devrimi ete kana bürünmüş müdür?
SSCB'nde sosyalizm, sosyalist üretim biçiminin nesnel yasalarının oluşacağı derecede kurulmuş mudur?
SCCB, dünya proletaryasının ve emekçi yığınlarının bir meşalesi olmuş mudur?
SSCB, sosyalizm gerçeği, kapitalist dünya sistemini parçalamış ve birbirine zıt iki dünya oluşmuş mudur?
Bütün bunlar Marksizmin bir “okul”unun eseri değilidir, çağımızın Marksizmi olan Marksizm-Leninizmin eseridir.
Söylediklerimin tamamen “yanlış” ve “saçma” olduğunu Troçkistler kesinlikle onaylar. Ama aynı zamanda “1920'lerin sonundan bu yana varolan Marksist akımlar”dan (birisi olarak), “tarihsel-politik haklılığını bütünsel olarak kanıtlayacak” nice meydan muharebeleri verdiklerini en ufak ayrıntılarına varana kadar anlatırlar. İstiyorsanız “bütünleştirici Marksizm”inizin bu “okul”una bir sorun.

Diğer taraftan Sovyet tarihinin farklı iki tarihten oluştuğunu bilmeniz gerekir. 1917-1956 arası sosyalizmin inşa edildiği, proletarya diktatörlüğünün hakim olduğu tarihtir ve 1956-1989 arası da revizyonist, bürokrat kapitalist, sosyal emperyalist Sovyet tarihidir. “Bütünleştirici Marksizm”inizi oluştururken, o bileşenden; “bütünleştirici” “okul”lardan bazılarının buna çok önem verdiklerini; ilkesel bir sorun olarak gördüklerini bilmeniz gerekir. Bu tarih anlayışı işin “olmazsa olmaz”larından birisidir.
Hangi sağduyu sahibi ve makuliyetini kaybetmemiş Marksist, bu kadar çok parçalı ve eski-yeni eğilimleri barındıran Marksizm alanının, tek-tipleşeceğini düşünebilir?” diye soruyor TP.

Söyleyelim: Marks, Engels, Lenin, Stalin ve bugün de bütün Marksist-Leninistler böyle söylüyorlar. Onların verdikleri mücadeleye bakınız; I., II, III. Enternasyonal toplantıları ve mücadele; Lenin'in revizyonizme karşı mücadelesi; Troçki'ye karşı mücadele vs. Bütün bunlar neyin ifadesidir? Eskiye, yanlışa, “çok tipleşme”ye karşı mücadele değil mi? Bir taraftan Marksizmin bu mücadele dinamiğinden bahsediyorsunuz sonra da bu olmaz, “Hangi sağduyu sahibi ve makuliyetini kaybetmemiş Marksist” bunu kabul eder diyorsunuz.Bir dönemin Marksizmi içinde Marksizmi koruma ve geliştirmenin tek yolu, yegane sigortası, kesintisizce sürdürülen ayıklama işlemidir” derken “tek-tipleşme” sürecinden bahsetmiyor musunuz?

İsterseniz bu soruyu, “Hangi sağduyu sahibi ve makuliyetini kaybetmemiş Marksist” diye başlayan sorunuzu Troçkistlere ve Maoculara bir sorun. Eminim onlar da kendi açılarından cevaplandırırlar.

Althusser'ci yapısalcılık devam ediyor:
Özellikle, yaşadığımız geçiş döneminde, farklılıkların sürmesini karşılayabilecek, ayrımları bir üst-birlik içinde yoğurabilecek kapsayıcı ve bütünleştirici bir organik sentez çıkmasına elverebilecek kudrette bir bağlam kurmaya dönük olmak gerekmektedir”.

Anlaşıldı, bir geçiş dönemi söz konusu. Bu dönemde “okul”lar bir araya gelecekler; “farklılıkların sürmesini karşılayabilecek” bir mekanizma oluşturacaklar. Bu bir “üst-birlik”tir; “bütünleştirici” bir “üst-birlik”tir.
Althusser “üstat”ın diliyle konuşalım: “yapılar” (burada “okul”lar) “farklılıkların sürmesini karşılayacak” bir “üst yapı”da bir araya gelecekler; bir bütünü oluşturacaklar; her bir “yapı” kendi tekilliğini; onu o yapan temel özelliklerini kaybetmeden; diğerleriyle kaynaşıp başkalaşmadan bir bütünü oluşturacaklar.
İş bu noktaya gelince diyecek bir şey kalmıyor!
Marksizmin krizi ve çağrısı” alt başlığı altında şunlar yazılıyor:
Marksizmin krizi”nden neyin anlaşılması gerektiğini TP şöyle açıklıyor:
Bu bakımdan, Marksizmin krizde olduğu saptamasından önce, böyle bir saptamanın ne anlama geldiğini belirlemek gerekiyor. Kriz, süregelen ve alışılmış Marksizm kavrayışı, Marksizm anlayışı ve Marksizm pratiğinin, eski tarzda yaşayamaz hale gelmesi, değişen koşullara uyum sağlayamaması ve değişiklikler, dönüşümler geçirmek zorunda olması, yani koşullara uygunluk oluşturma zorunluluğunun ortaya çıkması durumudur”.

Doğru anlamak için veya Marksizmden ne anladığımın anlaşılması için birkaç açıklama yapmam gerekiyor:

1- Marksizmde “süregelen ve alışılmış Marksizm kavrayışı” yoktur. Çünkü, Lenin'in dediği gibi “Marksizm, tam da, cansız bir dogma olmadığı, tamamlanmış, hazır, değişmez bir öğreti olmadığı, eylemin canlı bir kılavuzu olduğu için... toplumsal yaşam koşullarındaki şaşılacak kadar beklenmedik değişmeleri yansıtmak zorunda”dır. Bu nedenle bilim olarak, yöntem olarak Marksizm “süregelen ve alışılmış Marksizm kavrayışı” reddeder. Kişilerin; bu durumda Marksistlerin veya Marksist örgütlerin Marksizmin bu özelliğini kavramamalarından doğan sorunlar, Marksizmin kriz olarak tanımlanamaz. Marksizm, şu veya bu konudaki o günün koşullarına göre tespitlerim değişmez demiyor. Yöntemim değişmez diyor. Kapitalizm var olduğu müddetçe bu sisteme özgü bazı anlayışlarım gelişmelere göre; gelişmelerin analizine bağlı olarak -örneğin serbest rekabetçi dönemden emperyalist döneme geçiş; örneğin kitlesel kronik işsizliğin eğilim olmaktan çıkarak nesnel bir yasa olması- değişebilir diyor.

2-Marksizmin kendi başına; doğadaki ve toplumdaki gelişmelerden yalıtılmış ne bir anlayışı ne de pratiği vardır. Ona bir veya farklı anlayış verenler, onun pratiklendirenlerdir, onu sahiplenenlerdir. Burada da her bir örgütün geliştirdiği belli bir anlayışla ve pratikle onu kılavuzlaştırdığı görülür. Dolayısıyla burada da sorun Marksizmin kendisinde değildir; onun uygulamasındadır. Bu nedenle “Marksizm anlayışı ve Marksizm pratiğinin, eski tarzda yaşayamaz hale gelmesi” uygulayanların bir sorunudur.

Bilim ve yöntem olarak Marksizm, doğadaki ve toplumdaki gelişmeleri birbirinden kopuk, tekilleştirilmiş, yalıtılmış ilişkiler/gelişmeler olarak ele alın; zıtların birliği ve mücadelesini dikkate almayın; nicel gelişmelerin nitele dönüşmesini (sıçrama) göz ardı edin; yadsımanın yadsıması diye bir şey yoktur mu diyor? Yoksa tam tersini mi söylüyor? Şayet bizzat Marksizmde bir “kavrayış”, bir “anlayış” arıyorsak diyalektiğin bu yasalarında aramak gerekir. Buralarda yanlışlık varsa, Marksizmin yöntemi yanlıştır ve dolayısıyla bilim olması da söz konusu değildir.

TP, “Marksizmin krizi”nden bahsederken yöntem konusunda belirttiğim noktalarda susuyor. Neden? Çünkü Marksist yöntem ile Althusser'ci yöntem birbiriyle çelişmektedir. Althusser, yöntem ve bilim olarak Marksizme karşı mücadele etmiş, onun Post-Marksizmleştirilmesi için zemin hazırlamış birisidir. TP de Anadolu'da bu görevi üstlenmiştir.

TP'nin “Marksizm anlayışı ve Marksizm pratiğinin, eski tarzda yaşayamaz hale gelmesi, değişen koşullara uyum sağlayamaması ve değişiklikler, dönüşümler geçirmek zorunda olması, yani koşullara uygunluk oluşturma zorunluluğunun ortaya çıkması durumudur” söyleminden ne anlaşılmalıdır? Marksizm bize 19. yüzyıldaki kapitalizm analiziyle yetinin, 21. yüzyılda da idare edersiniz mi diyor? Marksizm-Leninizm, Leninist emperyalizm analizi yeterlidir, 21. yüzyıldaki somut gelişmelere de cevap veriyor, araştırma yapmanıza gerek yok mu diyor? Yoksa işçi sınıfı aynen Marks dönemdeki gibidir, gelişme, değişim geçirmemiştir mi diyor?

Neden “Marksizm anlayışı,... eski tarzda yaşayamaz hale geli(yor)... değişen koşullara uyum sağlayamı(yor) ... ve değişiklikler, dönüşümler geçirmek zorunda (kalıyor), yani koşullara uygunluk oluşturma zorunluluğunun ortaya çık(ıyor)?

Burada TP, Marksizmin şu veya bu konudaki anlayışının eskimiş olacağına, yeni koşulların, yeni anlayışları beraberinde getireceğine işaret etmiyor. Bunu söylemeye de çalışıyor, ama ısrarla “Marksizm anlayışı” diye yöntem ve bilim olarak Marksizme saldırıyor. Onun sorunu burada. O da çok iyi biliyor ki, Marksist-Leninistler her dönem yeni olanı araştırmışlardır; geçmişle yetinmemişlerdir; geleceği geçmişin eskimiş ve bundan dolayı da geçersiz olan düşüncelerinde, teorilerinde aramamışlardır. Tamam, yanlış sonuçlara varmış olabilirler, ama sürekli ileriye bakanlar onlardır.

TP, yeni bir Marksist anlayış oluşturmayı amaçladığı için mevcut Marksizmin işe yaramadığını, sorunları çözemediğini, evet eskidiğini göstermek zorundadır. Bütün çabası buna yöneliktir. Bu da revizyonizmin, Post-Marksizmin temel savlarından birisidir; Marksizmi, temellerine, başlangıcına inerek güya onu savunma ve geliştirme adı altında onda işe yarar bir şey bırakmamak; güya yeni durumu, gelişmeyi ifade eden teoriler üretmek ve bunu da Marksizmin geliştirilmesi olarak sunmaktır. İsterseniz revizyonist, Post-Marksist savları şöyle bir gözden geçirin. Revizyonizm, Post-Marksizm veya tasfiyecilik hiçbir zaman Marksizmin şu veya bu konudaki görüşüyle, ilkesel olmayan anlayışlarıyla ilgilenmemiştir. Hep ilkesel olanla; Marksizmi, Marksizm yapan niteliklerle ilgilenmiştir. Post-Marksizm, değiştirmenin, başkalaştırmanın nitelik değişiminden geçtiğini çok iyi bilmektedir.

Bu nedenle “Marksizmin krizde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Krizde olan, Marksist hareket (yani sadece "politik kriz"!) vs. değil, Marksizmdir” diyor.

TP, "Marksizmin genel alanı" içinde yer alanlara "gelin her beraber yeni bir Marksizm anlayışı oluşturalım" anlayışını haklı çıkartacak bir şeyler söylemek zorundaydı. “Solduyu”ya aykırı bir Marksizm ortaya koyduk!” derken, neden yeni bir Marksizm sorularına cevap vermek zorundaydı. Bu nedenle onun sorunu Marksizmin, Marksizm-Leninizmin şu veya bu konudaki görüşlerinin eskimesi veya yanlışlığı değil, yöntem olarak Marksizmin hedef alınmasıdır.

Madem ki, bu kadar Marksistsiniz, Marksizme bağlısınız, bilinen Marksizmin “suyu mu çıktı “ diye sorarlar. Örneğin ben soruyorum: Sorununuz bilim ve yöntem olarak Marksizm değilse, Marks'ın, Engels'in, Lenin'in, Stalin'in Marksizminin veya Marksizm-Leninizmin “suyu mu çıktı”? Mademki, bu kadar Marksistsiniz, neden yeni bir Marksizm peşinde koşuyorsunuz? “Eski”si, gelişmenizin ve dünyayı algılama düzeyinizin gerisinde mi kalıyor?

Örneğin benim savunduğum ve sizin reddettiğiniz Marksizm (yani Marksizm-Leninizm), emperyalizmin gelişmesini; sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasını, yani emperyalist küreselleşmeyi analiz etmeyi yasaklıyor mu? İşçi sınıfının iç yapısındaki gelişmeyi/değişimi araştırmamızı yasaklıyor mu? Hayır, bunların hiçbirisi söz konusu değildir. Adı üzerinde TP, başka bir Marksizmden bahsediyor: İşçi sınıfının bilimi olarak Marksizmden değil, “ezilenlerin Marksizmi”nden bahsediyor. Aradaki fark bu.
Ezilenlerin Marksizmi”, TP'nin Post-Marksizmidir; onun aşkıdır, varoluş nedenidir.

TP, akıl vermeye devam ediyor:
Marksizm, tanımsal kavranışı gereği, yaşanan, yaşanması gereken bir yapıdır. Bu yüzden Marksizm, sürekli gelişmeye açık ve geliştirilmesi gereken, hiçbir zaman "kemâle ermeyecek" bir oluşumdur. Ona, "işte bu!" demek, onun öleceğini ilan etmektir. Marksizmi, büyümesi hiç durmayan bir canlıya benzetebiliriz; kim, artık büyümeyen 10 yaşındaki çocuğun ciddi bir bünyesel sorun yaşamadığını iddia edebilir?”.

Çok doğru, aynen katılıyorum. Peki neden bu düşünceniz doğrultusunda hareket etmiyorsunuz, neden, yeni bir Marksizm arayışına giriyorsunuz? Madem ki, Marksizmin gelişmesine, felsefesine, politik ekonomisine, teorisine bu kadar hakimsiniz, neden geliştir miyorsunuz? Doğru, geliştirdik ve geliştire geliştire “ezilenlerin Marksizmi”ne vardık diyecektir TP. Başka seçeneği yok, demek zorundadır.
TP, öğretmeye ve uçmaya devam ediyor:
Stalin'le teorik ya da tarihsel bağı olan okul ya da okulların, kriz öğeleriyle savaşa tutuşmasından söz edilmemiştir/edilemezdi. Buna karşılık diğer okullar da içine yuvarlandıkları, bütünlük ve uyum kapasitelerini geniş ölçüde kullanılmaz kılan süreğen savunma psikozundan dolayı, basit sadakat yarışını hiçbir zaman bırakamadılar ve krizle bağımsız ve ucu açık bir savaşa girişemediler”.

TP'nin yukarıdaki anlayışı buraya aktarmamın tek nedeni bir de “Stalin'le teorik ya da tarihsel bağı olan okul ya da okulların” olduğunu göstermek içindir.
Bu durumda “Lenin'le “teorik ya da tarihsel bağı olan okul ya da okulların” olması gerekir!

Artık, Stalin'le başlayan geleneklerden çıkan dinamikler, genel olarak konumlandıkları politik alandan kalkarak önce teorik ve sonra politik krize hükmetme; Troçki ile başlayan geleneklerden çıkan dinamikler ise, genel olarak teoriden kalkarak önce politik ve sonra teorik krize hükmetme; bütünsel anlamda sorunsallarını ortaklaştırma ve özgül varlıklarına son verme aşamasına gelmiş bulunuyorlar.
Onyıllar sonra patlayan krizden yapısal olarak etkilenmeyen hiçbir okul yok”.

Bu anlayışta önemli olan “Stalin'le başlayan gelenekler”in ve Troçki ile başlayan gelenekler”in krize hükmetmek için taktiksel olarak işe nerede başladıklarının TP tarafından tespiti değildir. (Onu bu konuda bu “okul”ların, bu “gelenekler”in hiçbiri dikkate almaz veya henüz, dikkate alacak derecede zavallı, acınacak duruma düşmüş değiller). Burada önemli olan, TP'nin, bu “gelenekler”in “Onyıllar sonra patlayan krizden yapısal olarak etkilenmeye”ye son verme mücadelesi sürecinde “bütünsel anlamda sorunsallarını ortaklaştırma ve özgül varlıklarına son verme aşamasına gelmiş bulunuyor” oldukları anlayışında konaklamasıdır.

TP'den arkadaşlar ne yazdıklarının farkında değiller. Dünyanın neresinde “Stalin'le başlayan gelenekler” ile Troçki ile başlayan gelenekler”, “bütünsel anlamda sorunsallarını ortaklaştırma ve özgül varlıklarına son verme aşamasına gelmiş bulunuyor”? Ben de bu dünyada, TP'nin yaşadığı dünyada, onun yaşadığı coğrafyada yaşıyorum, ayrıca uluslararası işçi hareketinin, devrimci hareketin, komünist hareketin tarihi ve mevcut durumuyla ilgilenmediğim de söylenemez, ama şimdiye kadar böyle bir şey duymadım, okumadım.Troçki ile başlayan gelenekler”, hala bildiğimiz geleneklerdir; Marksizm-Leninizme, Stalin'e, Sovyetler Birliği'nde sosyalizme karşı düşmanlık, Troçkizm ve Troçkistlerin yaşam iksiridir. Bu anlayışlarında değişen bir şey yok.

Bu durumda, TP'nin iddialarının gerçeklikle ilişkisi olmadığına göre “Hala aksini iddia edenlere, "ahmak ıslatan yağmuru" deyişini” kimin için “hatırlat(mış)” olduğunu sormadan geçmeyelim. Evet, hal böyle olunca "ahmak ıslatan yağmuru" deyişini” acaba kimin için “hatırlat(mış)” oluyorsunuz?
TP, yönteme saldırıyor:
Bir bilim olarak tarihsel materyalizm, son 60 yılda, toplumsal yapılarının değişim, gelişim ve dönüşümünü, tarihsel olay ve olguların dinamiğini izleme, nedenselliklerini ortaya koyma konusunda yeterli ürünler verememiş, burjuvazinin ideolojik ve bilimsel cephesini yeterince karşılayamamıştır”.

Tarihsel materyalizm kavramı, yöntemi ifade etmek için kullanılır. Kendisi şu veya bu konuyu incelemez; kişiler veya partiler bu yöntemi kullanarak şu veya bu konuyu analiz ederler. TP bunun böyle olduğunu anlamıyor mu? Elbette anlıyor. Aşağıdaki anlayışlarında bunu görüyoruz:

Batının ileri kapitalist ülkelerinde yaşanan sosyo-ekonomik farklılaşmaların kendisi ve burjuva dünyasının getirdiği açıklamalar tarihsel materyalist bir analiz dizinine konu edilmemiştir. Burjuva dünyanın ideologlarının ve akademisyenlerinin tezleri karşı-yankısını bulamıyor. Post-endüstriyel toplum, yüksek teknoloji çağı, otomasyon, emperyalizmin yokoluşu, kafa ve kol emeği ayrımının birinci lehine ortadan kalkıyor oluşu, işçi sınıfının yok oluşu ya da kimlik ve bileşiminin önemli oranda değişmiş olduğu gibi ve daha bir dizi kavram ve olgusal teze karşı Marksizm cephesinden doyurucu karşı-tezler ve açıklamalar getirilmedi”.

Burada yukarıdaki her iki alıntının içeriğiyle ilgili değilim, ele almıyorum, çoğunu da yanlış buluyorum. Burada beni ilgilendiren iki durum var: birisinde “Bir bilim olarak tarihsel materyalizm, son 60 yılda,... ürünler verememiştir” deniyor; ikinci durumda da “Batının ileri kapitalist ülkelerinde yaşanan sosyo-ekonomik farklılaşmaların kendisi ve burjuva dünyasının getirdiği açıklamalar tarihsel materyalist bir analiz dizinine konu edilmemiştir” deniyor.
Hangisi doğru? “Bir bilim olarak tarihsel materyalizm” mi, yoksa “tarihsel materyalist bir analiz” sorunu mu sorumlu? İlkinde yöntem olarak Marksizmi eleştiriyorsunuz, ikincisinde ise onun yöntem olarak kullanılamadığını eleştiriyorsunuz? Bunlar, tamamen farklı sonuçlara götürecek iki yöntemdir. TP, bunu bilinçli olarak kullanıyor. Yöntemi eleştirerek, yöntemi sorumlu tutarak, artık işe yaramadığını göstermeye çalışıyor. Tam da Althusser “üstat”ın yöntemi; onun tarihsel materyalizme, diyalektiğe saldırısını TP devam ettiriyor.
TP, tek yanlı yontmaya devam ediyor:
Bugün, dünya çapında yeni bir devrimci çağrı için, ileri kapitalist ülkelerin toplumsal yapısının ve ondan nasıl bir devrimci yönelim çıkabileceğinin belirlenmesi faaliyeti tayin edici önemdedir. Gramsci'den sonra, hiçbir Marksist, bu konu üzerinde anlamlı sonuçlar verecek bir yoğunlaşma göstermemiştir”.

Önce “Bugün, dünya çapında yeni bir devrimci çağrı için, ileri kapitalist ülkelerin toplumsal yapısının ve ondan nasıl bir devrimci yönelim çıkabileceğinin belirlenmesi faaliyeti tayin edici önemdedir” olduğunu anlamak istiyorum, ama anlayamıyorum. Yani “ileri kapitalist ülkeler”den sayılmayan “ülkelerin toplumsal yapısının ve ondan nasıl bir devrimci yönelim çıkabileceğinin belirlenmesi faaliyeti tayin edici önemde” değil midir? O zaman Ekim Devrimini, Çin Devrimini, II. Dünya Savaşı sonrasında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki “halk demokrasileri”ni ne yapacağız? Bu, TP'deki Batı hayranlığının, emperyalizme bağımlı, ileri olmayan ülke “vatandaşı” olmaktan duyduğu ezikliğin de açık bir ifadesidir. Bir taraftan, 'gelin arkadaşlar yeni bir Marksizm oluşturalım' diyor, diğer taraftan da “ileri kapitalist” olmayan ülkelerde devrimci yönelim bağlamında sürdürülen faaliyetin tayin edici önemi yoktur diyor. O zaman, tayin edici bir öneme sahip olmayacağına göre neden yeni bir Marksizm oluşturmak istiyorsunuz? Bu durumda TP, ya Türkiye'yi “ileri kapitalist ülke” olarak görüyor ya da Batı kültürüyle “aşık atacak” durumdayım demek istiyor. Öyle ya bildiğim kadarıyla şimdiye kadar dünyanın hiçbir yerinde yeni bir Marksizm oluşturma çabasında olunmamıştır; şüphesiz Marksizmi geliştirme çabasında olanlar olmuştur. Ama yeni bir Marksizm oluşturmaya hiç kimse yanaşmamıştır. Bu konuda “en gözü kara” olanların başında Kim İl Sung ve Shibdas Gosh (SUCI Socialist Unity Centre of İndia) gelmektedir. Sonunda Kim İl Sung'un yol açımıyla oğul Kin Jong İl ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, “Marksizm, işçi sınıfının tarihsel arenaya çıktığı ve sermayeye karşı mücadeleye atıldığı zaman dilimini temsil eder. Ama zaman değişti ve tarih ilerledi ve böylece Marksizm, kaçınılmaz olarak tarihsel sınırlandırmalarla karşı karşıya kaldı” (Kin Jong İl; “Sosyalizmin İnşasında Tarihsel Dersler ve Partimizin Genel Çizgisi”, Pjongjang 1994) diyerek Nisan 1992 Anayasadan “Marksizm-Leninizme yapılan atıf çıkartılmalı ve yerine Kim İl Sung’un Çuçe-İdeolojisine atfı konmalı”dır (KDHC Anayasasından) sonucuna varmıştır.
Shibdas Gosh! O da neredeyse tanrıların tanrısı olmuştu.

Şimdi TP, “benim gözü daha kara” diyor. Gerçekten de öyle. İleride göreceğimiz gibi, gelin bir Marksizm oluşturalım derken -sanki 'gelin arkadaşlar saklambaç oynayalım' der gibi-, bir de bakıyorsunuz, oluşturulması gereken Marksizmi, “çakma” Marksizmi çoktan oluşturmuş; “Ezilenlerin Marksizmi”!

Gramsci, 1937'de öldü. Yani 1937'den bu yana “hiçbir Marksist, bu konu üzerinde anlamlı sonuçlar verecek bir yoğunlaşma göstermemiştir” diyor TP. Söz konusu bu ülkelerde komünist partiler vardı, sonra revizyonist partilere dönüştüler. Bunların iktidarı ele geçirmek için programları vardı; ülke analizleri vardı, vardı da vardı. TP, bütün bunları yok sayıyor. Neden yok sayıyor? Gramsci'nin düşünceleri doğrultusunda, sivil toplumcu, devleti ele geçirici “Marksist” anlayışlar geliştirilmediği için yok sayıyor. Ama yanılıyor. Althusser, Gramsci'den etkilenen bir “üstat”dır. “Hiçbir Marksist, bu konu üzerinde anlamlı sonuçlar verecek bir yoğunlaşma göstermemiş”se Althusser de mi göstermedi? Ondan etkilenen Michael Hardt, Antonio Negri, Nicos Poulantzas, David Harvey, Ernesto Laclau ve Chantal Mouff gibi Post-Marksistler de mi gerekli yoğunlaşmayı göstermediler?
Durum şimdi anlaşıldı:
Ama Marksizmin felsefe ve genel olarak teori alanında, yapısal nitelikler gösteren birtakım sorunların yaşandığı yolunda bir bakış açısı, dünya Marksistlerinin gündemine, "Batı Marksizmi"nin teorik çabasından beri girmiş bulunuyor. "Batı Marksizmi"nin felsefeye yönelmesinde sosyo-politik nedenler kadar, felsefe ve genel olarak teori alanında uygun bir boşluk bulmalarının da rol oynadığı kanısındayız. Marksizm alanında yer alan okulların ortak özelliklerinden biri de, Marksist felsefeye mesafeli durmaları ve onunla ancak pratik-politikacılar olarak ilgilenmeleriydi.
Başlıca olarak Althusser tarafından ortaya konulan ve Marksizmin felsefesinin sadece uygulanmış olduğu, ama kurulmasının önümüzde bekleyen bir uğraş olduğu şeklindeki anlayış, tarihsel politik okulların genel olarak teori ve felsefeyle aralarına çektikleri duvar nedeniyle özellikle vurguya ihtiyaç gösteriyor. Zira kriz dönemlerinde felsefe yardıma çağrılır, özel bir role sahiptir; ama Marksist filozofların söylediklerinden çıkarıyoruz ki, yardıma çağrılan felsefe de sorunludur”.

TP'nin sorunu, Marksizmi geliştirmek, ona katkıda bulunmak değil; Althusser'ciliği; yani Post-Marksizmi Anadolu coğrafyasında yaymaktır. Yukarıdaki alıntıda dile getirilen anlayışları ayrıştıralım:
Ama Marksizmin felsefe ve genel olarak teori alanında, yapısal nitelikler gösteren birtakım sorunların yaşandığı yolunda bir bakış açısı, dünya Marksistlerinin gündemine, "Batı Marksizmi"nin teorik çabasından beri girmiş bulunuyor” tespitini yapıyor TP. Hani Lenin de “Marksizmin krizi”nden bahsediyordu? Yoksa Lenin de mi “Batı Marksizmi”nin bir savunucusu. Doğrudur, 1920'li yıllardan itibaren Sovyetler Birliği'nde proletarya diktatörlüğü, sosyalizmin inşası sorunları Batıda birçok aydının aklına yatmıyordu, onlar da “aydın kulüpleri”nde Marksizmi, SSCB'nde sosyalizmi eleştirmeye, “Marksizmin krizi”nden bahsetmeye başladılar; “Marksizmin krizi”ni örgütlediler. TP, bundan bahsediyor.

SSCB'inde bütün ülke bir taraftan iç ve dış düşmanlara karşı mücadele ediyor, diğer taraftan da sosyalizmi inşa ediyor. Ve Batıda birtakım aydınlar bu sürece uzaktan bakarak değerlendirme yapıyorlar. Onların çoğunluğunun işçi sınıfını, emekçileri örgütleme ve sınıf mücadelesinde, pratikte yer alma gibi bir sorunları yoktu; soyut tartışmalarla gün geçirdiler. Kimdir bunlar diyecek olursanız, şu isimleri sıralayabiliriz: Bu “Marksizm”in önderleri Antonio Gramsci (durumu ilk yıllarında oldukça farklıdır, olumludur), Georg Lukács, Karl Korsch'tu. Önde gelen diğer savunucuları arasında şunlar yer alır: Franz Jakubowski, Ernst Bloch, Frankfurt Okulu (Theodor Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse, Walter Benjamin, Erich Fromm), Henri Lefebvre, Jean-Paul Sartre, Louis Althusser, Perry Anderson vs.
TP sonra şu tespitte bulunuyor: “Marksizm alanında yer alan okulların ortak özelliklerinden biri de, Marksist felsefeye mesafeli durmaları ve onunla ancak pratik-politikacılar olarak ilgilenmeleriydi”.

Okul” mantığınıza göre devam edelim:
Yani siz şimdi Troçki'nin felsefeyle ilgilenmediğini, felsefeye mesafeli durduğunu mu söylüyorsunuz? Marks'tan sonra, bazen de -duruma bağlı olarak- Lenin'den önce veya sonra dünyanın en büyük “Marksist” filozofunun Troçki olduğunu bilmiyor musunuz?
Troçkistler duymasın!

Yani siz şimdi Lenin'in felsefeyle ilgilenmediğini, felsefeye mesafeli durduğunu mu söylüyorsunuz?

Yani siz şimdi Stalin'in felsefeyle ilgilenmediğini, felsefeye mesafeli durduğunu mu söylüyorsunuz?

Yani siz şimdi Bolşevik Parti'nin felsefeyle ilgilenmediğini, felsefeye mesafeli durduğunu mu söylüyorsunuz?

Yani siz şimdi SSCB'inde felsefe akademilerinin veya fakültelerinin olmadığını; bu alanda eserler verilmediğini, felsefeye mesafeli durduğunu mu söylüyorsunuz?

Yani siz şimdi Mao Zedong'un felsefeyle ilgilenmediğini, felsefeye mesafeli durduğunu mu söylüyorsunuz? Maocu arkadaşlar duymasın!

Evet, neyi iddia ediyorsunuz?

Neyi iddia ettiklerini öğreniyoruz:
Başlıca olarak Althusser tarafından ortaya konulan ve Marksizmin felsefesinin sadece uygulanmış olduğu, ama kurulmasının önümüzde bekleyen bir uğraş olduğu şeklindeki anlayış, tarihsel politik okulların genel olarak teori ve felsefeyle aralarına çektikleri duvar nedeniyle özellikle vurguya ihtiyaç gösteriyor. Zira kriz dönemlerinde felsefe yardıma çağrılır, özel bir role sahiptir; ama Marksist filozofların söylediklerinden çıkarıyoruz ki, yardıma çağrılan felsefe de sorunludur”.

Sıralayalım:
1-“Başlıca olarak Althusser tarafından ortaya konulan ve Marksizmin felsefesi sadece uygulanmış”tır.
2-”Ama kurulması önümüzde bekleyen bir uğraş”tır.
3-”Tarihsel politik okullar genel olarak teori ve felsefeyle aralarına duvar çektikler”.
4-”Kriz dönemlerinde felsefe yardıma çağrılır, özel bir role sahiptir”.
5-”Marksist filozoflar yardıma çağrılan felsefe(nin) de sorunlu (olduğunu) söylüyorlar”.

Anlaşıldı. “Üstat” Althusser, ortaya bir Marksizm felsefesi koyuyor, ama bu felsefe sadece uygulanıyor, kurulmuyor, yapılandırılmıyor. Veya “tarihsel politik okullar genel olarak teori ve felsefeyle aralarına duvar çektikleri” için olsa gerek bu iş “üstat”a kalıyor. Kriz dönemlerinde felsefenin yardıma çağrılmasından, özel bir role sahip olmasından doğal bir şey olamaz. Hele hele sorun “Marksizmin krizi” ise felsefesiz hiçbir şey olamaz. Ve bir de bakıyorsunuz ki, yardıma çağrılan felsefenin kendisi sorunlu çıkıyor. Hangi “Marksist filozoflar” böyle söylemişler, bilemiyorum, ama önemli değil, önemli, olan yardıma çağrılan felsefenin sorunlu çıkması. Yardıma çağrılan felsefe de Marksist felsefedir. Yani Marksist felsefe sorunludur, krizi çözecek durumda değildir. O halde yapılması gereken Althusser “üstat”ın ortaya koyduğu “Marksizm felsefesi”ni kurumlaştırmaktır, yapısallaştırmaktır.
TP'nin coğrafyamızdaki misyonu da budur. Bunu bizzat kendisi söylüyor.
Tarihsel, teorik ve politik temeller” alt başlığı altında yazılanlardan:

TP, Marksizmi “mezhep”lerine ayırıyor, her birine “mavi boncuk” dağıtıyor ve sonra da birleştirmeye çalışıyor.

TP'nin söylediği oldukça açık:
Aralarındaki çatışmanın, ardılları ve adlarına yazılan okullar aracılığıyla hala sürdüğü bu isimlerin (Stalin, Enver Hoca, Mao ve Troçki kastediliyor, İ. Okçuoğlu), Marksizmin genel alanında kabul edilmesinin, günümüzün krizini atlatmayı mümkün kılacak bir tarihsel temel ve önemli oranda yitirilmiş olan sağduyunun yeniden kazanılmasının güvencesi olduğu düşüncesindeyiz. Bu, kuşkusuz hiçbir zaman bir nihai iddia anlamına gelmiyor, ama halen bulunduğumuz konum, Troçki ve Mao'yu (Stalin ve E. Hoca'yı), tarihe çekeceğimiz pozitif bir çizginin dışında tutmak için bir neden öne sürmüyor.
Biz, şüpheyi bu isimler lehine değerlendiriyoruz ve bugün Marksizm alanında kabul ettiğimiz okullardan hiçbirinin Stalin, Mao, Troçki ve E. Hoca gibi tarihsel kişiliklerden herhangi birini, en azından bizi ikna edecek bir tarzda, Marksizmin dışına atacak veriler sunmadığı kanısındayız”.

Şimdiye kadar adı, yönü muğlak olan okullar nihayet tanımlanıyor: Stalin, Enver Hoca, Mao ve Troçki okulları veya onların adıyla özdeşleştirilen siyasi akımlar. Bu okulların “Marksizmin genel alanı”nda kabul etmemiz gerekiyormuş. Yani bu okulları “Marksizmin genel alanı”nın bileşenleri olarak kabul edersek “günümüzün krizini atlatmayı mümkün kılacak bir tarihsel temel ve önemli oranda yitirilmiş olan sağduyunun yeniden kazanılmasının güvencesi”ni sağlamış oluyoruz; yani “barışıyoruz, “küskün” olduğumuz için Marksizmin krizine neden olmuşuz, “Marksizmin genel alanı”ında buluşunca Marksizmin krizi de sonlanmış olacak! Yukarıdaki alıntının ilk kısmında bunu anlıyorum.

Sonra TP, “halen bulunduğumuz konum”, bu okul önderlerini “tarihe çekeceğimiz pozitif bir çizginin dışında tutmak için bir neden öne sürmüyor” diyor.

Bütün sorun da burada, bu anlayışta. Arkadaşlar anlayışlarının ne denli sorunlu, gerçek dışı, kabul edilemez olduğunun farkında değiller. Sadece bu okullarla ilgili olarak değil, Marksizmi çatallaştırma ve sonra da birleştirme anlayışlarının kabul edilebilir bir yanının olmadığını göremiyorlar. Bulunduğunuz konumdan dolayı onları, “tarihe çekeceğiniz pozitif bir çizginin dışında tutmak için bir neden öne sürmüyor” olabilirsiniz, (sürseydiniz şaşardım) ama sizin gibi düşünmeyenler var, onları ne yapacaksınız? Bu okulların hiçbirisi sizin gibi düşünmüyor.

Siz mahkeme misiniz; size böyle bir rol mü verildi de hukukta şüphe sanık lehine yorumlanır“dan esinlenerek “...şüpheyi bu isimler lehine değerlendiriyoruz ve bugün Marksizm alanında kabul ettiğimiz okullardan hiçbirinin Stalin, Mao, Troçki ve E. Hoca gibi tarihsel kişiliklerden herhangi birini, en azından bizi ikna edecek bir tarzda, Marksizmin dışına atacak veriler sunmadığı kanısındayız” diyebiliyorsunuz?
Troçkistler sunuyorlar ve örneğin Stalin'i “Marksizm alanında” görmüyorlar.
Marksist-Leninistler (Stalin, E. Hoca) sunuyorlar ve Troçki'yi, Mao'yu “Marksizm alanında” görmüyorlar.
Maocular sunuyorlar ve Troçki'yi “Marksizm alanında” görmüyorlar.
Şimdi ne yapacaksınız?

Tamam, düşünceniz doğru olsun. Ama bir hatırlatma yapalım: Siz Althusser “üstat”ın diyalektiği ters yüz eden yapısalcılık anlayışından hareket ediyorsunuz. Siz, şeyleri, olguları durağan, hareketsiz bir bakış açısıyla ele alıyorsunuz. Aradığınız bağlar, ilişkiler görünür ve tanımlanabilir olmalıdır. Yapısalcı olduğunuz için, bir bütünün özünü onu oluşturan tek tek yapılardan -parçalarından ve bu parçaların bağlamlarından hareketle açıklamaya çalışıyorsunuz.

Stalin, E. Hoca, Mao, Troçki, başlı başına farklı olan bu “okul”ları; yapıları; bütünü oluşturmak için bu tekilleri bir araya getiriyorsunuz ve böylece bütünü, parçalarının, yapılarının yüzeysel bağlarının toplamı olarak anlıyorsunuz. Bunu size Althusser'cilik öğretiyor, ele aldığınız soruna bu pencereden bakıyorsunuz. Perspektifinizi Althusser'ci bakış açısı belirliyor.
Tabii, coğrafyamızda sizin bu anlayışınızdan mestolanlar da, kendinden geçenler de yok değil; “Okul”larınız, “çatallar”ınız hemencecik “mezhebe” dönüşüveriyor ve karşımıza “mezhepçi Marksizm” “teorisi” çıkıyor!

Siz hiç Troçkistlere, Stalin'i neden karşı devrimci olarak gördüklerini sordunuz mu? Siz hiç Marksist-Leninistlere Troçki'yi nasıl değerlendirirsiniz diye sordunuz mu? Siz hiç Maoculara veya E. Hoca'cılara Troçki'yi nasıl değerlendiriyorsunuz diye sordunuz mu?

Koskoca bir tarih var ve o tarihte kimin ne yaptığı belli. Siz bu tarihi, gerçekleri bir kenara atıyorsunuz ve bu tarih “en azından bizi ikna edecek bir tarzda, Marksizmin dışına atacak veriler sunmadığı”nı savunabiliyorsunuz.
Sizin, SSCB'inde sosyalizmin inşasından değil de “sosyalizm deneyin”den bahsetmeniz Marksizm-Leninizme, Marksist-Leninistlere, evet Stalin önderliğinde Bolşevik Partiye ne kadar uzak/yakın durduğunuzu göstermektedir. Troçki için söyledikleriniz, onu göklere çıkartan değerlendirmeniz “okul”lara hiç de eşit mesafede durmadığınızı göstermektedir; siz tarihi “şüpheyi (Troçki) lehine değerlendiriyoruz”.

Troçki, ilk sosyalizm deneyine soldan ve sistemli bir eleştiri yönelten ilk Marksisttir” diyebilmek için Lenin'i, Stalin'i; sosyalizm üzerine SSCB'nde sürdürülen tartışmaları ya tanımıyorsunuz ya da kasıtlı hareket ediyorsunuz.
Sonuçta, bugün, sade bir sağduyuyla yaklaşırsak, Troçki'yi Marksizm dışında kabul etmeyi veri olarak almamıza neden olabilecek hiçbir esaslı neden bulamayız” diyebilmek için SSCB tarihini ve Troçki'nin bu tarihte oynadığı rolü ya bilmiyorsunuz ya da kasıtlı hareket ediyorsunuz.

Anlamadığınız, Troçkizmin, işçi hareketi içinde bir akım olmaktan çıkarak karşı devrimci olmasının yegâne nedeninin 1922-1953 arasındaki SB'de uygulanan politika ve ekonomi olduğudur. Bu nedenle Troçkizmin varlık nedeni SB somutunda Marksizm-Leninizme ve onun uygulanmasına karşı olmaktır. Bugün de öyledir; hâlâ 1922-1953 dönemindeki karşı devrimcilikle uğraşmaktadır. Tabii esas sorunları da Stalin'dir.

Anlaşıldı, ”Stalin okulu” hariç “okul”ların hepsini Troçkizm yönlendirmiştir:
Troçki, "sosyalizm deneyleri" pratiğinin kavranması için tarihsel materyalist bir kanal açmıştır. Onu, Dördüncü Enternasyonal'in de teslim ettiği üzere, kısmen Mao devralmış ve Troçki'nin açtığı kanala, Mao ve E. Hoca da girmiştir”.

Troçkizme “mavi boncuk” verdikten sonra, “geleneğiniz”e de bir “mavi boncuk” veriyorsunuz. Bu arada E. Hoca'nın çizgisine göre hareket etmiş olanlara da bir “mavi boncuk” veriyorsunuz.

Şimdi bu dört “okul”un her birinin elinde birer “mavi boncuk” var. Ama en büyüğü ve yüksek estetiği olan “mavi boncuk” Troçkist “okul”a verilmiş.

Sonra “Stalin okulu” hariç diğerleri “arasında esas olarak bir tamamlayıcılık ve süreklilikten; ama ancak çok farklı türden bir ayrılıktan söz edilebilir” diyorsunuz. Yani bu “okul”lar birbirlerini tamamlamışlar, ama her nedense birbirlerini tamamladıklarını, bunca mücadeleden sonra dahi görememişler! Ama TP görmüş. Olabilir. Durumun farkına vardığı için TP, ne yapmak istediğini de açıklıyor:

Yapmak istediğimiz ve doğru olduğunu düşündüğümüz faaliyet, Troçki, Mao, Stalin ve E. Hoca'yı uzlaştırmak gibi idealist bir çaba olmayacak. Bu adamlar arasında zaten nesnel-tarihsel ayrımlar var. Gerçek ayrımlar... Ayrılıklarının nedenleri var, ve aralarında haklı-haksız, doğru-yanlış var. Bizim yapacağımız şu: İlgili figürlere dayanan tarihsel çizgilerin var olma nedeni ortadan kalkıyor. Dolayısıyla biz, safiyane bir uzlaşmadan, birleşmeden değil, yeni ayrımlardan, çizgileri dikine kesen yeni ayrımlardan yana tavır koymak gerektiğini düşünüyor ve faaliyetimizin temellerinden birini burada buluyoruz”.

Çok doğru söylüyorsunuz. Althusser'ci yapısalcılıkta uzlaşma diye bir şey yoktur; tabii ki siz, “safiyane bir uzlaşmadan, birleşmeden” yana olamazsınız. Bu sizin ilkelerinize aykırıdır. Yapısalcı anlayışınıza göre, her bir yapı bütün özelliklerini koruyarak üst bir yapının bir bileşeni olabilir. Siz, bu her bir “okul”, kendi özelliklerini koruyarak “bütünleştirici Marksizm”in bileşeni olabilir diyorsunuz. Althusser diyalektikten bu kadar anladığına veya diyalektiği böyle kavradığına göre TP de Althusser'den farklı bir “diyalektik” anlayışa sahip olmayacaktır.

Yukarıdaki alıntının son cümlesinde “Dolayısıyla biz, safiyane bir uzlaşmadan, birleşmeden değil, yeni ayrımlardan, çizgileri dikine kesen yeni ayrımlardan yana tavır koymak gerektiğini düşünüyor ve faaliyetimizin temellerinden birini burada buluyoruz” tanımlamanız bir taktiktir; “hiç kimse tartışmadan “bütünleştirici Marksizm”e varacağımızı sanmasın mesajını veriyorsunuz.
Diğer taraftan bu son cümle, “tanrı katı”nı mekan edindiğini sananların sefil hayal dünyasını yansıtmaktan başka bir anlam da taşımaz.

TP ile Anadolu coğrafyasında Marksizm-Leninizm arasında neden doku uyuşmazlığı olduğu aynı yazının “Teori: Batı Marksizmi ve Althusser” alt başlığı altında açıklanıyor. Okuyalım:

Politik okullarda temsil edilen Marksizm, "olağanüstü basitlik ve yüzeyselliğiyle kendi sorunlarının bütünselliğinden hepten habersiz olan vulgar Marksizm"di. (K. Korsch). Dünya-tarihsel düzlemde Marksizm, sadece politik ve ideolojik parçalanmalar yaşamamış, parçalanma 1920'li yıllar içinden başlayarak Marksizmin genel olarak teorisi ve politik hareketi arasında da gerçekleşmiştir. Söz konusu okullar, Marksizmin genel olarak teori alanında edinimini, yeniden-üretimi faaliyetini örgütleyemiyorlardı”.

1-“Politik okullarda temsil edilen Marksizm, "olağanüstü basitlik ve yüzeyselliğiyle kendi sorunlarının bütünselliğinden hepten habersiz olan vulgar Marksizm"di.

Yani tek başına Lenin veya Marksizm-Leninizm “olağanüstü basitlik ve yüzeyselliğiyle kendi sorunlarının bütünselliğinden hepten habersiz olan vulgar Marksizm"i temsil ediyordu. Bu anlayışa göre Marksizm-Leninizmi savunanlar “kaba Marksizm”i savunmuş oluyorlar. Korsch “üstat” böyle diyor, TP de onu doğruluyor.

2-Dünya-tarihsel düzlemde Marksizm, sadece politik ve ideolojik parçalanmalar yaşamamış, parçalanma 1920'li yıllar içinden başlayarak Marksizmin genel olarak teorisi ve politik hareketi arasında da gerçekleşmiştir. Söz konusu okullar, Marksizmin genel olarak teori alanında edinimini, yeniden-üretimi faaliyetini örgütleyemiyorlardı”.

Böyle bir değerlendirmeye 1920'li yıllarda Bolşevik Parti içindeki tartışmalar zemin teşkil ediyordu. Marksizm, sadece dünya çapında politik ve ideolojik parçalanmalarla karşı karşıya kalmamıştır, aynı zamanda “okulları”na da bölünmüş ve sonuçta da teori alanında edinimini koruyamadığı gibi, yeniden üretiminin de örgütleyememiştir!
Yani Marksizm, çok “zavallı” bir duruma düşmüş. TP bu tespiti yaptıktan sonra kurtuluşun yolunu da gösteriyor:

Altmış yıllık dönem boyunca teoride Marksizm arayışı bizi "Batı Marksizmi"ne ulaştırıyor. "Batı Marksizmi", başlıca olarak Lukacs, Korsch, Gramsci ve Althusser'in aralarında yer aldığı düşünürler tarafından, hem bir açmazı, hem de bir çözüm yolunu belirtmesi bakımından ortaya konmuş ve oldukça aykırı olmalarına karşın birtakım genel zeminleri paylaşan eserler bileşkesidir”.

TP, yaklaşık olarak 1935'ten bu yana (60 yıllık) teoride Marksizm aramış ve sonunda bulmuş: “Batı Marksizmi”!

Başka bir şey bulamadınız mı diye sormuyorum. Herkes yerini, önderini belirliyor. TP neden yapmasın! Örneğin Marksist-Leninistler Marksizm-Leninizm diyorlar; Marks, Engels, Lenin, Stalin dünya proletaryasının önderleridir diyorlar.
Troçkistler, Troçki diyorlar.
Maocu arkadaşların bir kısmı Marksizm-Leninizm diyor; Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao; bir kısmı Marksizm-Leninizm-Mao Zedong düşüncesi; Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao diyor.
TP de Batı Marksizmi; Lukacs, Korsch, Gramsci ve Althusser diyor.

Haksızlık etmeyelim, TP, Troçkistlerin Troçkizme; Maocuların Maoizme; Marksist-Leninistlerin Marksizm-Leninizme “bağnazca” bağlı oldukları gibi “Batı Marksizmi”ne bağlı değildir. Her ne kadar “Dünya ölçüsünde Marksizmi... Batı Marksizmi(ne)... temsil” ettirse de onun da yetersiz kaldığını, bölündüğünü yazıyor.
TP, açık ki bir Mesih arıyor. Ve aradığı Mesih'i buluyor da.
Mesih'in adı Louis Pierre Althusser'dir.
Bize göre, Batı Marksizmi içindeki ayrımlardan bahsolunduğunda Althusser'in teorik binasının zemini, bütünsel Marksist oluşum uğraşında "teorik bir en uygunluk" taşıyor. Althusser'in bazı çıkış noktaları (ama varış noktaları değil) ve vargıları (ama bu vargıların öncülleri değil), bulunduğumuz tarihsel-teorik konum bakımından doğru soru sorma ve uygun sorunlara yöneltme olarak belirleyebileceğimiz etkin bir işlev kazanıyor”.

Althusser'in teorik tezlerinin bugünkü tarihsel sonuçlarını ve ilgili yaklaşımları izliyoruz. Althusser, içinde bulunduğumuz dönemde, bütünsel (teorik-politik-pratik) Marksizmin tarihsel olarak ortaya konması bakımından çok önemli bir çatışmanın, Marksizm ile Post-Marksizm arasında cereyan edecek mücadelelerin dinamik bir unsuru olarak beliriyor. Bu çatışmanın kavranılacak halkası Althusser'de cisimlenen sorunsaldır. Marksizmin, bir felsefö ütopya; Marksist politikanın konjonktürleri görmeyen ve taktiksiz bir stratejik belirleme (genel politika ya da sınıfçı politika) olmadığını görmek için, fakat bu arada bütün'ü de yitirmemek için Althusser'in Marksist klasiklerden soyutlayarak koyduğu anlayışın elverişli bir zemin sunduğunu ileri sürüyoruz”.

(Hiç yorum yapmadan cümleye bakalım: Sorun çözümünde “Althusser'in bazı çıkış noktaları” doğrudur, “ama varış noktaları” yanlıştır; Althusser'in sorun çözümünde bazı “vargıları” doğrudur, ama bu vargılara yol açan nedenler, “vargıların öncülleri” yanlıştır. Bu haliyle Althusser veya onun yöntemi TP'ye göre “bulunduğumuz tarihsel-teorik konum bakımından doğru soru sorma ve uygun sorunlara yöneltme olarak belirleyebileceğimiz etkin bir işlev kazanıyor”. Yani ilke, kural yok; her şey oynaktır; işine geldiği gibi değerlendirebilirsin; “Çıkış noktaları”nı alırsın, sonuçları atarsın veya sonuçları alırsın “çıkış noktaları”nı atarsın! İşine nasıl geliyorsa öyle yaparsın!)
TP, 'gelin arkadaşlar yeni bir Marksizm oluşturalım' deken arkadaşlarını (“mavi boncuk” sahiplerini) tam da bu yöntemle, eklektizmle yeni bir Marksizm oluşturmya çağırıyor.

Şimdi anlaşıldı. TP, “Taslak”ı gerçekten de amacına en iyi hizmet edecek biçimde oluşturmuş: TP, “Taslak”ta okuru bir kanala, hayır bir tünele sokuyor, size “at gözlüğü” taktığını fark etmiyorsunuz; çaresizsiniz; arkaya, sağ yana, sol yana gitme, bakma, sapma olanağınız kalmıyor; sadece ileriye gidebilirsiniz. Tünelin sonuna geldiğinizde “epistomolojik” yenileniyorsunuz ve “ontolojik” olarak kendinize geliyorsunuz; o zamana kadar savunduğunuz görüşlerin ne denli yanlış olduğunu anlıyorsunuz; Marksizmi değil, Marksizmleri bir kenara atıyorsunuz. Tünelin sonuna geldiğinizde, yeni doğmuş bir çocuk gibi günahsız oluyorsunuz ve sizi “üstat“ Louis Pierre Althusser karşılıyor. Bir Mesih'e özgü bütün erdemleriyle karşınızda “üstat” duruyor.
Althusser'ci olmaktan başka çareniz yok!

Ama yine de insanın aklına bazı sorular geliyor:
1-”Batı Marksizmi içindeki ayrımlardan bahsolunduğunda Althusser'in teorik binasının zemini, bütünsel Marksist oluşum uğraşında "teorik bir en uygunluk" taşıyor”. Nedir bu "teorik bir en uygunluk" diye sorarsanız, her halde yapısalcılık diye cevap verilecektir.

2-”Marksizmin, bir felsefö ütopya; Marksist politikanın konjonktürleri görmeyen ve taktiksiz bir stratejik belirleme (genel politika ya da sınıfçı politika) olmadığını görmek için, fakat bu arada bütün'ü de yitirmemek için Althusser'in Marksist klasiklerden soyutlayarak koyduğu anlayışın elverişli bir zemin sunduğunu ileri sürüyoruz” derken neyi kastediyorsunuz diye sorarsanız Marks'sız Marksizmi kastediyoruz denecektir.

Veya “Althusser'in Marksist klasiklerden soyutlayarak koyduğu anlayışın” Marksizmle ilişkisi nedir? Madem ki, Marksist klasiklerden; yani Marks'tan, Engels'ten, Lenin'den (belki de Stalin'den de!); yani yalın haliyle Marksizmden ve Marksizm-Leninizmden soyutladıktan sonra geriye Althusser ile Marksizm, Marksizm-Leninizm arasından ne türden bir ilişki kalıyor?
Böylece siz, Marksizmsiz, Marksizmi savunmuş olmuyor musunuz? TP, tam da bunu istiyor. Bunun için, bu Post-Marksizmi kabul ettirmek için “mavi boncuk” dağıtıyor. Yöntemi, yöntemsizlikten; ilkesizlikten, kuralsızlıktan ibaret; oynak olan; işine geldiği gibi değerlendirme yapmaya uygun olan; bazen “çıkış noktaları” doğru olan, ama sonucu yok sayılan; bazen sonuçları doğru olan, ama “çıkış noktaları” yanlış olan bir yöntem ve Marksizmin temelini oluşturan klasiklerden, anlayışlardan, ilkelerden; niteliklerden arındırılmış bir Marksizm! Yani Post-Marksizm. TP bunu savunuyor.

3-”Althusser, içinde bulunduğumuz dönemde, bütünsel (teorik-politik-pratik) Marksizmin tarihsel olarak ortaya konması bakımından çok önemli bir çatışmanın, Marksizm ile Post-Marksizm arasında cereyan edecek mücadelelerin dinamik bir unsuru olarak beliriyor” derken bütün dünyayı kandırmaya çalışmış olmuyor musunuz? Althusser, Marks'ı, Marksizmi çarpıtmakla, başkalaştırmakla, içini boşaltmakla “ünlü”dür. Üstat” bu hizmetleriyle Post-Marksist öğrenciler yetiştirmiştir. Ve siz böyle bir “figür”ü “Marksizm ile Post-Marksizm arasında cereyan edecek mücadelelerin dinamik bir unsuru olarak” görme cüretini gösterebiliyorsunuz.

İnsanlar sizi anlayamayabilirler, kavrayışları kıt olabilir. Bunu normal karşılamanız gerekir. Ama satır aralarında gizlenmiş bir kızgınlık, açık bir tepki var. ”Sosyalizmin, bilimsel sosyalizmi atlayarak, ütopyacı aşamasından yeni bir ütopyacı aşamaya yönlendirilmesi, bugün Marksizmin bayrağını arşa yükseltenler arasında var olan güçlü bir eğilimdir. Ütopyacı sosyalizm, burjuva egemenliğinin gücüne karşı bir savunma hattı olarak yükseltilmek isteniyor” derken neyi kastediyorsunuz? “Bilimsel sosyalizm” tarihin neresinde duruyordu da “Marksizmin bayrağını arşa yükseltenler” o “bilimsel sosyalizmi atlayarak” “ütopyacı aşamasından yeni bir ütopyacı aşamaya” doğru dolu dizgin yol alıyorlar? Marksizmin bayrağının “arşa” yükseltilmesinden, yükseltenlerden neden bu kadar rahatsız oluyorsunuz? Veya “burjuva egemenliğin gücüne karşı bir mücadele biçimi olarak “Marksizmin bayrağını arşa” yükseltmekle ne kaybetmiş oluruz? Anlamaya çalışıyorum ve vardığım sonuç şu: “Ezilenlerin Marksizmi”nin bayrağı “arşa” yükseltilse bundan hiç de rahatsız olmayacaksınız. Demek ki, siz Marksizmin; Marksizm-Leninizmin bayrağından rahatsız oluyorsunuz.

Diyorsunuz ki, “Althusser'in ortaya koyduğu zemin, sosyalizmin yüzelli yıl sonra yeniden ütopyacılığa dönmesine karşı önsel teorik engel işlevi görmektedir”.Tamam, diyelim ki dediğiniz doğru. O zaman “Althusser'in ortaya koyduğu zemin”in ne olduğunu açıklayın da biz de öğrenelim. Ne de olsa bu “zemin, sosyalizmin yüzelli yıl sonra yeniden ütopyacılığa dönmesine karşı önsel teorik engel işlevi görmektedir”.

Batının tartışma kültürüne bakıyorum, “entel” çevrelerin, feylesof çevrelerin tartışma kulüplerinde ele aldıkları konulara bakıyorum, sosyalizm ve sorunları adına çıkan kitaplara bakıyorum, “ezelden” bu yana Sovyet revizyonizminin ideoloji ile ilgili sayısız yayınlarına bakıyorum, diyelim ki, '60'lardan bu yana Troçkist “eğilimler”in yayınlarına bakıyorum, Maocu örgütlerin yayınlarına bakıyorum, Marksist-Leninist örgütlerin yayınlarına bakıyorum ve bunların hiçbirinde “Althusser'in ortaya koyduğu zemin(in), sosyalizmin yüzelli yıl sonra yeniden ütopyacılığa dönmesine karşı önsel teorik engel işlevi” gördüğü anlatılmıyor. Olabilir, belki de ben anlamamışımdır. Ama Post-Marksist, Post-modern, yapısalcı ve Post-yapısalcı kaynaklara bakıyorum oralarda “üstat”ın Marks'ı nasıl ikiye böldüğünü, Marksist olmadığını (bunu bizzat “üstat” söyler), diyalektiği naslı çarpıttığını, sınıf olgusunu nasıl iç ettiğini (saymaya devam edeyim mi, yoksa bu kadar yeter mi? Bu kadar yeter diyelim) görüyorum. Ve Anadolu coğrafyasında bize, olmayan, yaşamamış, TP'nin hayal dünyasında var olan bir Althusser anlatılıyor.

Taslak” hakkında son olarak bir not:
Hareketimizin hedeflediğimiz biçimsel karşılığını, bir "teorik-politik çekirdek" yaratmak olarak adlandırabiliriz. Yaratmaya uğraşacağımız teorik-politik çekirdek, kendini bütünsel Marksist oluşum sürecine onun mütevazı bir unsuru olarak kilitleyecektir...
Biz, Engels'in sözünü ettiği "küçük insanlar"ız. Hiç istemediğimiz halde, karmaşık ve muazzam büyüklükte bir dünya ve sorunlarıyla 'başbaşa' kalmış durumdayız”.

Demek ki, "Marksizmin genel alanı" içinde yer alanlara "gelin hep beraber yeni bir Marksizm anlayışı oluşturalım" çağrısı yapacak kadar, “Solduyu”ya aykırı bir Marksizm ortaya koyduk” ve “Biz bir Marksizm anlayışını temsil ediyoruz” diyecek kadar “alçakgönüllü” ve "küçük insanlar"sınız!
Öyle mi!

Sizi taktir ettiğimi belirtmek isterim:
Çoğu insan Marksizmini henüz bulamadı. Ama siz Marksizminizi arayıp bulmuşsunuz:
Batı Marksizmi üzerinden “ezilenlerin Marksizmi”.

Çoğu insan önderlerini henüz bulamadı. Ama siz, önderlerinizi arayıp bulmuşsunuz:
En başta Althusser olmak üzere Lukacs, Korsch ve Gramsci.

Çoğu insan “çekirdek” yaratacak durumda değil. Ama sizin “çekirdek” yaratmak için teorik organınız var: TP.

Çoğu insan partisini ararken siz Günümüzde ‘Bütünsel Marksizm’in, bir başka deyişle, ‘Ezilenlerin Marksist Partisi’nin varlığının önkoşulları ‘programatik’ terimlerle belirmiştir” diyerek parti sorununu ve ideolojik açılımını neredeyse halletmiş durumdasınız.

Geriye “asker” aramaktan başka bir işiniz kalmıyor! Sizin sadece “asker”e ihtiyacınız var. Ama her “asker”e “mavi boncuk” dağıtacak gücünüz yok. Bu nedenle, “asker başı” sandıklarınıza; sağa-sola “mavi boncuk” dağıtıyorsunuz, ideolojik, teorik, örgütsel doku uyuşmazlığı olmasına rağmen; bahsettiğiniz geleneğin yerini üst seviyede başka bir geleneğin almasına rağmen hala sık sık “geleneğimiz” kavramını kullanıyorsunuz. Nostaljik olmadığınız anlaşılıyor. Öyleyse sık sık bu kavramı kullanmanızın bir anlamı olması gerekmez mi?
Yoksa bir anlamı yok mu?

Asker” sorununu halledince “yaşasın ezilenlerin Marksizmi” yazılı bayrağınızı “arşa” yükselttirebilirsiniz!
*

3. makale

TP DÜNYASINDA GEZİNTİ
Post-Marksizmin Post-Marksizme karşı mücadelesi
(Sıkça sorulan sorular)

4. makale

POST-MARKSİZM, MARKSİZMİ SAVUNABİLİR Mİ?
Post-Marksizmin, Post-Marksizme karşı mücadelesi
(Sıkça sorulan sorular)

5. makale

İŞÇİ SINIFI - “EZİLENLER” ve “ÇATALLAŞAN” MARKSİZM (I)
(Anadolu coğrafyasında Post-Marksizm savunuculuğu)
(Sıkça sorulan sorular)

6. makale

ÇATALLAŞAN” MARKSİZM - “ÇAKMA” MARKSİZM (II)
(Anadolu coğrafyasında Post-Marksizm savunuculuğu)
(Sıkça sorulan sorular)


7. makale

POST-MARKSİZM - “EZİLENLERİN MARKSİZMİ”
SINIFTAN KAÇIŞIN TEORİLEŞTİRİLMESİ
(İşçi Sınıfı - “Ezilenler” ve “Çokluk”)
(Sıkça sorulan sorular)
*