deneme

5 Şubat 2019 Salı

“DİNOZOR” MARKS’I TAKİP EDELİM - BİR BURJUVA EFSANE: MALİ KRİZ!



GÜNCEL KRİZ TEORİLERİ (II)

BURJUVA KRİZ TEORİLERİ (II)

BİR BURJUVA EFSANE: MALİ KRİZ!

2008 dünya ekonomik krizinin patlak vermesinden bu yana 10 sene geçti. Bu kriz ve nedenleri üzerine yazılıp çizilenler; yapılan değerlendirmeler, yaklaşımların ne denli farklı olduğunu gösterdi. 1929-32 dünya krizi üzerine değerlendirmelerin hala yapıldığını düşünürsek bu son kriz üzerine de daha çok yapılıp çizilecektir. 2008 krizi de daha öncekiler gibi bir krizdi; şiddeti ve tahribatı bakımından değil, ama kapitalist ekonominin kendi yasaları doğrultusunda gelişmesini göstermesi bakımından. Önemli olan da bu, çünkü bu kriz üzerine devam eden değerlendirmelerde görüş farklılığının nedeni burada; ekonomik kriz ve kapitalist üretim biçiminin nesnel ekonomik yasaları arasındaki diyalektik bağ, bakış perspektifine göre ya göz ardı edilmekte veya da yanlış yorumlanmaktadır. Bu yazıda bu konu üzerinde duracağız.

Fazla üretim krizi, mali kriz veya mali piyasa krizi, krizin nedenleri, belirtileri/işaretleri ve devletin rolü en çok son kriz sürecinde bazen çok bilinçli olarak burjuvazinin kalemşorları ve aynı zamanda post-marksistler ve tasfiyeci unsurlar tarafından birbirine karıştırılmıştır. Her çevre, bu krizi amacına bağlı olarak yorumlamış ve teoriler üretmiştir.

ABD’nin önde gelen yatırım bankası Lehman Brothers'ın iflası vesilesiyle yapılan değerlendirmeler, yaklaşmakta olan yeni bir krizde emperyalist burjuvazinin nasıl hareket edeceğinin işaretlerini vermektedir. Sorun sadece burjuvaziyle sınırlı kalsa, üzerinde durulmayabilir de. Ama sorun, “sol”da da aynı paralelde değerlendirmelerin olacağıdır. Olacağıdır diyorum, çünkü 2008 krizi üzerine değerlendirmelerde düzeltme, aradan 10 yıl geçmesine rağmen doğruyu kabullenme işaretleri dahi yok.

Lehman Brothers'ın iflası vesilesiyle burjuvazinin adeta kampanya tarzında yürüttüğü propagandanın iki amacı var: Bir taraftan devlet, yeniden ülke ve dünya ekonomisinin kurtarıcısı olarak gösterilirken, diğer taraftan da mali sektör (”mali dünya”); gözünü kazanç hırsı bürümüş aracılar, yatırımcılar, menajerler; yani bankalar ve yatırımcı kurumlar krizin müsebbibi olarak gösterilmektedir. Amaç ne olabilir? Birincisi, daha şimdiden, yeni bir kriz patlak vermeden önce devlete “kurtarıcılık” rolüne hazırlan deniyor. İkincisi, krizin nedeni olarak mali sektördeki gelişmeler gösterilecek ve üçüncü olarak da veya böylece, kapitalizm, Marks’ın Kapital’de analiz ettiği, bildiğimiz “klasik kapitalizm” yeniden temize çıkartılmış olacak.

2008 dünya krizinin kendisi, sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasından, Lenin’den bu yana analiz edilen dünya ekonomisinin bütünleşmesinden emperyalizm ötesi bir sistem; uluslararası siyasi ve ekonomik ilişkiler bütünlüğü çıkartmaya çalışan -tabii, aynı zamanda ulus-devleti yok sayan- anlayışlara büyük bir darbe vurmuştur. Bu kriz sürecine devlet müdahale etmeseydi, kapitalizmin kendiliğinden, iç çelişkilerinden kaynaklı olarak çökeceğini savunanlar haklı çıkarlar mıydı, yani kapitalizm gerçekten de kendiliğinden çöker miydi, bunu bilemem. Bildiğim bir şey varsa o da şudur: 2008 dünya krizinin seyri devlet müdahalesiyle değişmemiştir, ama başta ABD ve emperyalist devletler olmak üzere, Türkiye’ye varana kadar devletlerin ekonomiye müdahalesi krizin seyrini etkilemiştir. Bundan dolayıdır ki, bugün de emperyalist burjuvazinin kalemşorları devletin krizde “kurtarıcı” rolünden bahsetmekteler.

Peki, devlet neyi kurtardı? Sermaye ve üretimin uluslararasılaşması üzerine yükselen “yeni” sistemi mi kurtardı, yoksa bildiğimiz, 1825-’29’dan bu yana her kriz döneminde gündeme gelen yoğun iflasların önünü almaya mı çalıştı? Sermaye ve üretimin uluslararasılaşması, emperyalizm ötesi bir sistem kuramadıysa ve devlet de böyle bir sistemi kurtarmadıysa, geriye kalan ikinci durumdur; o da devletin yoğun iflasların önünü almaya çalışmış olmasıdır. Aynen böyle oldu değil mi? Yoksa, sermaye ve üretimin uluslararasılaşma fırtınası içinde kaybolduğuna, yok olduğuna,”inceldiğine” inanmamız istenen devlet, Türkiye’ye varana kadar toplamda trilyonlarca dolar harcayarak sermaye adına kurtarıcılık rolünü oynamadı mı?

Devlet bu görevini kriz dönemlerinde hangi biçimde gerçekleştirir? Burjuvazi, böylesi dönemlerde devlete şu görevi verir: Mali sektörün, bankaların, yatırım fonlarının “taşkınlıkları”nı düzene koy, ekonomiye yeniden çeki düzen ver, halkın tasarruflarını koru ve bunu da milliyetçilik söylemleriyle icra et; bu işleri kapsayıcı (milliyetçi, ulusalcı kavramlar kullanarak) yap. Bunu yapabilmek için de her bir devlet, sınırları ötesini “dış”, sorunun kaynağı olarak görür; “dışarı”dan gelen tehlike üzerine milliyetçiliğin etkisi bir başka olur. Bunu da en iyi bilenlerin başında Trump, Erdoğan, Putin, Xi Jinping gelir vs.
Böyle olmuyor mu? Bilmiyorum, ama herhalde, aynen olmasa da, genel hatlarıyla böyle oluyor!

Bildiğimiz “klasik kapitalizm”i temize çıkartmak için sorunu dışarıda aramak, uluslararası alanda burjuvazinin kriz dönemlerindeki en önemli ortaklaştırılmış silahıdır. 1974/’75 dünya fazla üretim krizi kavramını birkaç “dinozor”un ötesinde kim kullanır? Bilmiyorum, ama sadece bu krizle bağlam içinde kavram kullanımı, uluslararası devrimci hareket içinde burjuva düşüncenin ne denli yönlendirici güce sahip olduğunu gösterir. 1974/’75 dünya fazla üretim krizinin adını dünya burjuvazisi “petrol” krizi, “petrol fiyatlarındaki şok” koymuştur ve Körfez’in para içinde yüzen prenslerini de krizin müsebbipleri olarak göstermiştir.
Küçük burjuvazi öyle avanaktır ki, hala petrol krizi kavramı kullanmaktadır.

Peki, sonraki krizlerde, örneğin 1981/’83, 1990/’94, 2000-’04 krizlerinde değişen bir şey oldu mu? Olmadı. Sadece para kavramı yerine bankalar, yatırımcılar veya hepsini içine alan mali sektör kavramı kullanıldı. Bankalar, bankacılık sistemi krize neden olan kişi, kurum ve anlayışlardan kurtarılmalıdır, temizlenmelidir dendi.
Aynen olmasa da genel hatlarıyla böyle olduğunu düşünüyorum. Önemli olan, bildik, Marks’ın analiz ettiği kapitalizmi temize çıkartmaksa, bankaları, bir bütün olarak mali sektörü sorumlu tutmakta bir beis olmamalıdır!

Spekülatif sermayenin marifetlerine inananlar da dahil, mali sektöre başatlık rolü verenlerle birlikte, bütün keynesçiler ve neoklasikçiler (Bakınız Güncel Kriz Teorileri I) toptan bir koro oluşturdular ve ‘mali sektörde patlak veren kriz, süreç içinde “reel sektöre” sıçramıştır’ tespitini yaptılar. Yani kriz kapitalist sistemin; yeniden üretim sürecinin “dış”ında oluşuyor ve kapitalist sistemi etkisi altına alarak onu krize sürüklüyor!
Bir daha söyleyeyim: Bu konuda burjuva kamp ile “sol”un büyük kesimi arasında görüş ortaklığı vardır: Kapitalist sisteme özgü, onun nesnel ekonomik yasalarının bir sonucu olarak ekonomik kriz veya fazla üretim krizi, mali kriz diye inanılmaz derecede hafife alınıyor. Burjuva kampın derdini anlıyoruz, ama “sol”a ne oluyor? Onun derdi ne? Açık ki, “sol”un büyük kısımda bu konuda ideolojik bir sorun var. Bu sorun kendini kullanılan kavramlarda göstermektedir; konumuz bağlamında kullanılan kavramların sınıfsal karakteri vardır; ideolojik duruştan kopartılamayacak kavramları, hakkını vererek kullanmak gerekir. Aksi taktirde yapılan, öznel niyetten bağımsız olarak, ekonomik krizi sınıfsal bağından, ideolojiden kopartmak olur, tasfiyecilik olur ve bu yapılmaktadır. Bunu göstermek için de son kriz yorumlamalarına bir öz atalım. Göz atalım, çünkü önümüzdeki kriz sürecinde de aynı veya benzer görüşlerle, ideolojik savrulmalarla, burjuvazinin kavramlarıyla burjuvaziye karşı mücadele vermenin ne denli bir zavallılık, nasıl bir tasfiyeci sapkınlık, nasıl bir post-marksistçilik olduğunu göreceğiz.

İlk makalede (Güncel Kriz Teorileri I) farklı çevrelerin kriz bağlamında nasıl ortaklaştıklarını; aynı paralelde görüşler savunduklarını görmüştük. Burada, o makaledeki örnekleri yinelemeyeceğim, ama ortaklaşılan noktaları belirterek açacağım. İsteyen ilk makaleye bir daha bakabilir.

Burjuva kamp ile en geniş anlamda “sol”un kriz değerlendirmesinde ortaklaştıkları noktalar:
1-Mali sektör, maddi değerler üreten sektör (sanayi) üzerinde hakimiyet kurmuştur.
2-Mali politikalarla, yönlendirici müdahalelerle kriz yönetilebilir.
3-Mali sektör/ekonomi yetersiz kalan düzenlemelerden dolayı istikrarlı değildir.
4-Nihayet; mali ekonomi, maddi değerler üreten ekonomiden kopmuştur.

İdeolojide ve teoride tasfiyeciliğin, yozlaşmanın, burjuvalaşmanın, post-marksistleşmenin boyutlarını göstermek için yukarıdaki dört noktayı şöyle de formüle edebiliriz:

1-Mali sektör, maddi değerler üreten sektör (sanayi) üzerinde hakimiyet kurmuştur demek şu anlama gelir: Bu çevrelere göre, Marksist kriz teorisinin, Marksist-Leninist politik ekonominin analiz ettiği, açıkladığı gibi, artık kapitalist ekonomide sanayi üretimi, sanayi sermayesi eksenli bir çevrim kalmamıştır veya artık belirleyici değildir; genel ekonominin, bunun içinde de sanayinin seyrini, çevrimini belirleyen, mali sektördür/ekonomidir. Mali sermaye/sektör başat olmuştur! Açık ki, bu nedenden dolayı mali kapitalizmden vb. bahsedilmektedir.
Bu anlayış, bırakalım genel anlamda “solu”, kendine Marksist, Marksist-Leninist diyenler tarafından da çok açık bir biçimde savunulmaktadır. Bu, düpedüz bir tasfiyeciliktir, Marksist kapitalizm ve kriz analizinin içini boşaltmak, burjuva kapitalizm ve kriz teorilerini savunmaktır.

Şimdi bunu açıklamaya çalışalım. Bakalım nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalacağız.
Finansallaşmanın veya malileşmenin kapitalist ekonomide başat olduğu ve buna karşı mücadele edilmesi gerektiği düşüncesinde olanlar -yani küçük burjuva anti-finansallaşmacılar*- mali sektörün sanayi sektörü üzerindeki hakimiyetine inanıyorlar ve bu inançları doğrultusunda mücadele ediyorlar. Bunları anlıyorum. Ama diğer taraftan Marksist veya Marksist-Leninist kavramlar kullanarak mali sektörün sanayi sektörü üzerindeki hakimiyetini savunmanın, bunu teorize etme çabasının son kertede nereye varacağı üzerinde düşünmek gerekir. Varılacak yerin, düpedüz teorik ve ideolojik tasfiyecilik olacağı göz ardı edilemez.

Bu tasfiyecilik nasıl yapılıyor?
Anti-finansallaşmacılara göre faiz, ekonominin elini-kolunu bağlar, ekonomik seyri köleleştirir. Ve böylece -faiz mali ekonominin temel bir göstergesi olarak kabul edildiği için- mali sektör, sanayi üzerinde hakimiyet kurmuş olur. Aslında burada söylenen, artı değer üretiminin sanayiden kopartılarak faiz üzerinden -daha doğrusu faiz taşıyan sermaye üzerinden- mali sektöre aktarılmasıdır. Bu anlayışa göre faiz taşıyan veya getiren sermaye, kendi kendini çoğaltan bir mekanizma geliştirmiştir ve bu mekanizma üzerinden sanayi sektörünü kendine bağımlı kılmıştır; ona hakim olmuştur. Bunu şöyle anlamalıyız: Kapitalist ekonomide faiz taşıyan sermaye, kendi yasalarını oluşturmuştur; bu yasalara dayanarak kendi bağımsız -diğer sermaye türlerinden, örneğin sanayi sermayesinden- bir yaşam, bir faaliyet, bir işlerlik sürdürmektedir. Tam da bu işlerlik, faiz taşıyan sermayenin kendi kendini çoğaltma mekanizmasıdır ve günümüzde kapitalist ekonomi, maddi değerlerin üretimindeki (sanayideki) sömürüden (artı değerden) dolayı değil, tam da bu mekanizmanın işlerliğinden dolayı büyümektedir. Artı değer olmaksızın kazanmak; paradan para kazanmak esprisi!

Bu düşüncede olan efendiler ne faizi ve ne de faiz taşıyan sermayeyi sorguluyorlar. Ama Marks sorguluyor. Marks, Kapital’de faiz ve oluşumunu analiz eder ve faiz ile kar arasındaki iç bağı ortaya çıkartır. Anti-finansallaşmacıların reddettikleri tam da budur; Marks’ın ortaya çıkardığı faiz ile kar arasındaki iç diyalektik bağ. Marks’a göre faiz, üretilmiş karın, artı değerin bir kısmıdır (1). Peki, bu kar veya artı değerin kaynağı ne? Kar veya artı değer, işçinin üretim sürecinde sömürülmesinin doğrudan sonucudur. Burada bütün anti-finansallaşmacıların anlamadıkları nokta şudur: Artı değer üretimi, yani sömürü, sonuçta da kar, sermayenin kime ait olduğundan bağımsız olarak gerçekleşmektedir. Yani üreten kapitalist (sanayi kapitalisti) üretim için kendi sermayesini mi kullanıyor, yoksa bankada kredi mi çekmiş (faiz) sorusu veya ayrımı burada tamamen önemsizdir. Önemli olan, sanayi kapitalistinin sermaye kullanmasıdır. Burada, artı değer elde etmede, sömürüde, sonuçta da karda, ödünç alınan (bankadan faiz karşılığı alınan kredi) sermayenin ve sanayi kapitalistinin kendi sermayesinin oynadığı rol aynıdır; aralarında hiçbir fark yoktur. Bu nedenle ekonomiyi kendine bağımlı kılan, köleleştiren faiz değildir. Ekonomi, kapitalist ekonomidir, sömürüye dayanır ve sömürü olmaksızın var olamaz. Sömürü, sermayenin kendini değerlendirmesinin doğrudan, kaçınılmaz zorunluluğu olduğundan dolayı süreç böyle işler ve burada sermayenin kendini değerlendirme (artı değer üretme, sömürü) zorunluluğu, kendini faizde de gösterir. Böylece faiz taşıyan sermaye (yani sanayi kapitalistinin faiz karşılığı bankadan aldığı sermaye, kredi), kapitalist üretim biçimi tarafından içeriliyor; bu sermayenin kendine özgü bir yaşamı, işlerliği, kendine göre yasallığı, bağımsız hareketi yoktur. Olan şudur: Kapitalist üretim biçimi koşullarında faiz, sermaye birikim sürecinin gerçekleşmesi için bir zorlamada bulunmaz veya; faiz nedeniyle/faktörüyle birikim süreci gerçekleşmez. Tam tersi geçerlidir. Birikim, kapitalist sistemin varoluş koşuludur; sürekliliği olmayan birikim olmaksızın kapitalizm düşünülemez. Birikimin sürekliliğinde kredi de önemli bir rol oynar. Kredi olmazsa birikim olmaz diye bir şey yok. Birikim olduğu için kredi vardır. Tersi değil.

Mali sektörün sanayi üzerindeki hakimiyeti anlayışını besleyen başka yanlış kavrayışlar da var. Marks, faiz taşıyan sermayeyi, gizemli ve aldatıcı hallerinden dolayı “bütün çılgın biçimlerin anası” olarak tanımlar (2). Hisse senetleri, tahviller; genel anlamda değerli kağıtlar, Marks’ın tanımladığı o “çılgın biçimler”e dahildir. Hisse senedinde, değerli kağıtlarda sermaye, gerçek sermayenin yanı sıra ikinci bir görünüm alır. “Borç senedinin -güvencenin- devlet borçlarında olduğu gibi tamamen hayali bir sermayeyi temsil etmemesi halinde bile, bu gibi senetlerin sermaye-değerleri gene de tamamen aldatıcıdır.... Senet, bu sermayeyi temsil eden mülkiyet hakkı olarak iş görür. Demiryollarına, madenlere, deniz ulaşım şirketleri ve benzerlerine ait hisse senetleri gerçek sermayeyi, yani bu gibi girişimlere yatırılan ve işleyen sermayeyi veya da bu gibi girişimlerde sermaye olarak kullanılmak amacıyla hissedarlar tarafından yatırılan para miktarı temsil eder....Bu sermaye, bir defasında, mülkiyet hakkının (hisse senetleri) sermaye-değeri, diğer bir defasında, bu girişimlere yatırılan veya da yatırılacak olan fiili sermaye olarak, iki kez var olamaz. Yalnız ikinci biçimde vardır ve bir hisse senedi yalnızca, artı-değerin, kendisi tarafından gerçekleştirilecek kısmına tekabül eden bir mülkiyet hakkıdır...

Yalnız hükümet bonolarının değil, hisse senetlerinin de mülkiyet haklarının değerlerinin bağımsız hareketi, bunların üzerlerinde hak sahibi olabilecekleri sermaye veya da talebin yanı sıra, gerçek sermayeyi teşkil ettikleri hayaline kuvvet kazandırır(3)..

Marks’ın bahsettiği değerli kağıtlar “hayali sermeye”dir (“Fiktif sermaye”). Bir örnek:
Devlet her yıl alacaklılarına, kendilerinden borç aldığı sermaye için belli bir miktar faiz ödemek zorundadır. Bu durumda alacaklı yatırdığı sermayeyi borçlusundan geri alamaz, ancak hakkını veya da mülkiyet hakkını satabilir. Sermayenin kendisi tüketilmiştir, yani devlet tarafından harcanmıştır. Artık mevcut değildir... İnsanların gözünde bir sürgün (faiz) doğuran burada devlet ödemeleri kabul edilen bu sermaye, hayaldir, hayali sermayedir... devlet borcu sermayesi, tamamen hayali olarak kalır ve o borç senetleri satılamaz duruma gelir gelmez, bu sermaye hayali artık görünmez olur” (4).

Marks, “Hayali sermaye oluşumuna, sermayeleştirme deniyor” diyor (5). Bu sermayeleştirme; hayali sermaye oluşumu da mali pazarlarda gerçekleşiyor. Bu pazarlarda değerli kağıtlar, tahviller vb. alınıp satılıyor.

İşte tam da merkezinde hayali sermayenin durduğu pazarlar veya sektör başat oluyor. Mali Pazara Bağlı Kapitalizm (MPBK), “Mali Kapitalizm” türünden “kapitalizm”ler, kapitalist sistemin karakterini belirleyecek duruma getiriliyor, ama neden böyle olduğu açıklanmıyor. Mali pazarlar, maddi değerlerin üretimi üzerinde hakimiyet kuruyor, ama bu açıklanmıyor. Sadece sonuçlardan bahsediliyor.
Mali pazarların hakimiyetini canlandırmaya çalışalım. Bakalım karşımıza ne çıkacak: Hisse senedi sahipleri veya hepsini kapsadığı için değerli kağıtların sahipleri, o “hayali sermaye” sahipleri, hangi yol ve yöntemle sanayi sektörünü, evet bütün toplumu kontrolleri altına alıyorlar ve hakimiyetlerini kurmuş oluyorlar veya neye dayanarak başat oluyorlar? Tehdit mi ediyorlar?

Şimdi bu değerli kağıt işlemlerinin nasıl yapıldığına, nasıl alınıp satıldığına; genel anlamda karakterlerine bir bakalım. Ama önce mali dünyada hangi türden paradan para kazanma, kumar oynama, spekülasyon yapma araçlarının olduğunu Marks’tan okuyalım:
Banka sermayesi, 1) nakit para, altın veya da banknotlar ve 2) değerli senetlerden oluşur. Değerli senetler de iki alt-bölüme ayrılabilir: Bir süre için geçerli olan, zaman zaman vadesi dolan ve iskonto edilmeleri, bankerlerin asıl işini oluşturan ticari senetler veya da poliçeler ve devlet tahvilleri, hazine bonoları, her türden hisse senetleri gibi kamu tahvilleri, kısacası, poliçelerden önemli ölçüde farklı, faiz getiren senetler. İpotekler de buraya katılabilir. Bu somut kısımlardan oluşan sermaye de, gene, bankerin yatırdığı sermaye ile onun banka sermayesini veya da borç alınmış sermayesini oluşturan mevduata ayrılabilir. Banknot çıkartan bankalar söz konusu olduğunda, bunların da banka sermayesi arasına alınması gerekir. Biz, şimdilik, mevduat ile banknotları konu dışı bırakacağız. Her ne olursa olsun şurası açıktır ki, banker sermayesini fiilen oluşturan kısımlar (para, poliçeler, mevduat), çeşitli ögelerin, bankerin kendi sermayesini veya da mevduatı, yani başkalarının sermayesini temsil etmesi nedeniyle etkilenmiş olmazlar. Banker, işini, ister yalnız kendi sermayesi ile ister yalnız mevduat sermayesiyle yürütsün, bu bölünme aynen kalır” (6).

Değerli kağıt işlemlerine gelince:
Her belirli ve düzenli para gelirinin, bir sermaye üzerinden doğmuş olsun olmasın, bir sermaye üzerinden sağlanan faiz gibi görünmesi olgusundan sorumlu olan faiz getiren sermaye biçimidir. Para gelir, önce faize çevrilir ve bu faizden, insan, onun hangi sermayeden doğduğunu saptayabilir. Bunun gibi, faiz getiren sermaye söz konusu olduğunda, her değer miktarı, gelir olarak harcanmadığı sürece sermaye olarak görünür; yani bu değer miktarı, getirebileceği olası veya da fiili faiz karşısında ve ona zıt olarak, ana para gibi görünür.

Sorun basittir. Yıllık ortalama faiz oranı %5 olsun. 500 sterlinlik bir miktar, bu durumda, faiz getiren sermayeye çevrilecek olursa, yılda 25 sterlin getirir. Yıllık 25 sterlinlik her sabit gelire, öyleyse 500 sterlinlik bir sermaye üzerinden alınan faiz gözüyle bakılabilir demektir. Ne var ki, bu, 25 sterlinin kaynağının, ister yalnızca bir mülkiyet veya da tasarruf hakkı olsun, ister taşınamaz mal gibi gerçek bir üretim ögesi olsun, doğrudan doğruya aktarılabilir olması veya da aktarılabilecek duruma gelebileceği bir biçime girmesi durumları dışında tamamen hayali bir anlayıştır ve böyle bir görüş olarak da kalır”(7).

Hayali sermaye oluşumuna, sermayeleştirme deniyor. Her devresel gelir, ortalama bir faiz oranı ile borç alınan bir sermaye tarafından gerçekleştirilebilecek bir gelir gibi, faiz oranı üzerinden hesaplanarak sermayeleştirilir ... Böylece, sermayenin fiili genişleme süreci ile olan bütün bağları tamamen kaybolmuş ve dolayısıyla, otomatik olarak kendi kendisini genişletme özelliğini taşıyan bir şey olarak sermaye kavramı kuvvetlendirilmiş oluyor” (abç)(8).

Marks’ın yukarıya aktardığımız analizlerine dayanarak şunu söyleyebiliriz: Sanayiye yatırım yapan -borç, kredi- veren ile sanayide faal olan aynı yerde durmuyor. Borç, kredi veren parasını, faiz ve geri ödeme sözü karşılığında sermaye olarak veriyor. Sermayesini verdikten sonra elinde sadece bir belge; değerli kağıt kalıyor ve bu kağıt sadece ve sadece onun hakkını belgeliyor. Böyle bir değerli kağıdın sahibi olan kişinin gerçek üretim süreciyle uzaktan yakından bir ilişkisi, bağı yok. Sadece zamanı geldiğinde verdiği kredinin getirisi olarak faizini almayı düşünüyor. Peki, mali pazarların bu sermayedarı, sanayi sektörünü, kredi verdiği sanayi kapitalistini nasıl baskı altına alacak, ona hükmedecek? Bilinmiyor.
Hisse senedi sahibi olmak da sorunun özünde bir şey değiştirmiyor. Hisse senedi sahibi, en fazlasıyla bu özelliğinden dolayı işletmenin yönetimini etkileyebilir. Tabii büyük hissedar, büyük ortak olma durumunda. Hisse senedi sahibinin işletme yönetimini etkilemesinden bağımsız olarak rekabet, her halükarda gerekeni yapar; işini yapamayan işletme yöneticisi gider. Bu, Marks döneminde olduğu gibi bugün de geçerlidir. Rekabetin bu zorlamasını, evet dayatmasını Marks “Serbest rekabet, kapitalist üretimin içinde yatan yasaları, tek tek her kapitalist üzerinde güce sahip zorlayıcı dış yasalar olarak ortaya çıkarır” diye açıklar (9).

Rekabetin bu zorlama yasası, kapitalist için bir motivasyondur: “Kapitalist üretim biçimine özgü yasaların, bireysel sermaye kitlelerinin hareketleri sırasında kendilerini nasıl gösterdiklerini, rekabetin zorlayıcı yasaları olarak nerelerde ortaya çıktıklarını ve bireysel kapitalistlerin kafalarında ve bilinçlerinde hareketlerine yön veren dürtüler olarak nasıl yer aldıklarını burada incelemek niyetinde değiliz. Ama şurası açıktır ki, sermayenin asıl niteliğini kavramadan, rekabetin bilimsel bir analizinin yapılması olanaksızdır; bu, tıpkı, gök cisimlerinin görünüşteki hareketlerinin, ancak, duyularla doğrudan doğruya algılanamayan gerçek hareketlerini bilen birisi için anlaşılır ve açıklanabilir olmasına benzer” (10).

Marks’ın bu anlatımlarından hareketle değerli kağıt sahiplerinin; fiktif (hayali) sermaye sahiplerinin; bir bütün olarak mali sermayenin sanayi sermayesi üzerinde; yeniden üretim süreci üzerinde baskı kurduklarını, bu sürece hakim olduklarını söyleyemeyiz. Ama mali sermayeden sadece fiktif sermaye; her türden değerli kağıtları anlıyorsanız ve buna da mali sermaye diyorsanız, o zaman bir tanımlama karmaşası var demektir. Buna aşağıda geleceğiz. Ama burada şu kadarını söyleyelim. Böyle bir mali sermaye tanımlamasının Marksist-Leninist politik ekonomi öğretisinde yeri yok. Lenin de mali sermayeyi “Emperyalizm” yapıtında böyle tanımlamıyor. Lenin’in tanımladığı mali sermaye, mali oligarşi ve hakimiyeti ile burjuvazinin tanımladığı ve tasfiyecileri mest eden mali sermaye ve oligarşi anlayışları arasında ideolojik, sınıfsal fark vardır.
Mali sermayenin böyle tek yanlı tanımlanması burjuvazinin işidir. Mali sermayeyi fetişleştiren de burjuvazidir. Burjuvazinin kalemşorları yolu açıyor ve ne kadar tasfiyeci, post-marksist varsa o yolda yürüyor.

2-Mali politikalarla, yönlendirici müdahalelerle kriz yönetilebilir demek şu anlama gelir: Birtakım mali politikalarla -örneğin bugün Türkiye’de hükümetin aldığı tedbirlerle; yani yönlendirici müdahalelerle- kriz yönetilebilir diyorsanız, bu, kapitalizmde ekonomik krizin bir yasallığı, sisteme özgülüğü yoktur; krizsiz kapitalizm mümkündür anlamına gelir. Bu durumda devamla şunu savunuyorsunuz: Krizsiz kapitalizm koşullarında yaşayabilmek için yapılması gereken, doğru mali politikalarla doğru yönlendirici müdahalelerdir. Bunu da ancak ve ancak devlet yapabilir. Veya yanlış mali politikalardan dolayı kriz patlak vermişse devlet, doğru mali politikalar ve yönlendirici müdahalelerle kriz yönetir.
Bu anlayışı sadece ve sadece burjuvazi savunmuyor. Kendine Marksist, Marksist-Leninist diyenler de bu anlayışı savunuyorlar. Peki, nasıl savunuyorlar? İster burjuva, isterse de “sol”, Marksist, Marksist-Leninist kamptan olsun her anti-finansallaşmacı, anti-malileşmeci anlayışın arka planında yatan bu düşüncedir. Bu düşünce, mali sektörün, fiktif (hayali) sermayenin, spekülatif sermayenin abartılmasının kaçınılmaz sonucudur. Anti-finansallaşmacı, anti-malileşmeci düşünce, aynı zamanda, devleti göreve çağıran düşüncedir.

Yönlendirici müdahalenin ne olduğuna gelince:
Hangi akımdan olursa olsun burjuva ideologların, ekonomistlerin, ekonomi kurumlarının ekonomik kriz bağlamında yaptıkları açıklamanın ortak noktası şudur: Serbest piyasa ekonomisi, yani kapitalizm turp gibidir, sağlamdır, istikrarlıdır. Bankalar, şöyle veya böyle hareket ederlerse sorun olmaz veya bankalarımız sağlamdır. Bu türden açıklamaları bugünlerde Türk ekonomisi bağlamında sıkça duyuyoruz. Şunu da sıkça duyuyoruz; ancak dış etkilerden dolayı ekonomide sarsıntı olabilir veya oluyor vs. Sadece şimdi veya 2008 krizi bağlamında değil, daha önceki bütün krizlerde de bu türden açıklamalar yapılmıştır. Ekonomik kriz bağlamında bu türden açıklamalar, burjuvazinin, görünümü ne olursa olsun uluslararası standart açıklamalarıdır. Çözümün adresi açıktır: Devlet. Devlet, dış etkilere maruz kalan ekonomide istikrarı yeniden tesis edecek güce sahiptir. Devlet, ekonominin gidişatını toplumun yararına yenide yoluna kor türünden açıklamalar kriz dönemlerinde hiç eksik olmaz. Aslında bu türden açıklamalar burjuvazinin çaresizliğinin açıkça dile getirilmesidir. Kapitalizmde çevrimsel krizler; fazla üretim krizleri 1825’ten bu yana dönemsel olarak patlak verir. Madem devlet bu krizleri önleme gücüne sahip, peki, neden bu krizler patlak vermeden önce engellemiyor? 2008 krizine bakalım. Kasıp kavurdu; milyonlarca işçi sokağa atıldı, trilyon dolarla ifade edilen sermaye (üretim araçları) yok edildi. Bu kriz bazı ülkelerde yıllarca sürdü. Mademki devlet, krizi engelleyici güce sahip, peki neden engellemedi?

Şüphesiz ki, devlet, sermayenin devletidir ve gerektiğinde ekonomiye de müdahale eder ve hemen her kriz döneminde de müdahale etmiştir. Ama onun müdahale gücü ve imkanları sınırlıdır. Hemen her kriz sürecinde devlet, her bir ülkeye göre değişse de, genel anlamda şunu yapar: Özel sektörden kaynaklı risklerin önemli bir kısmının üstlenildiğini hükümetler ve merkez bankaları açıklar. Bu, kredi veren yerli ve yabancı bankalara, borçlanmış özel sektöre bir mesajdır. Zararı üstleniyorum, kredi vermeye devam edin. Türkiye’de bu türden açıklamaları sık sık duyuyoruz.

Krizde olan bir ekonominin sorununun sadece bundan ibaret olduğunu düşünmek saflık olur. Devletin riskleri üstlenmesi, ekonomide krizi, kriz faktörlerini ortadan kaldırmıyor. En fazlasıyla özel sektöre destek sunmuş oluyor.

Diğer taraftan devletin, iflas etmiş veya iflasın eşiğinde olan özel sektör işletmelerine destek sunması; borçlarını üstlenmesi, devletin, kendi iflasına giden yolda ilerliyor olduğunu gösterir. Özel sektör borcu, devlet borcuna dönüşmüştür ve ödenmesi gerekir. Borç, sadece el değiştirmiştir.

2008 krizi sürecinde başta ABD olmak üzere pek çok ülkede toplam hacmi trilyon dolarla ifade edilen “kurtarma programları” hazırlandı ve uygulandı. Ama bu programların hiçbirisi, sabit sermaye, değişmez sermaye; üretim araçları, fabrika binaları, hammaddeler, makineler (teknoloji) kıyımını, yok edilişini engelleyemedi. Kriz, “eskimiş” üretim araçları yok edilene kadar sürdü, sürmek zorundadır. Rekabet, yeni de olsa üretim araçlarının, yeni teknoloji bazlı üretim araçları üretildiği için, eski diye yok edilmesine yol açar. Bu, rekabetin nesnel bir yasasıdır. Devlet, borcu üstlenen hükümetler, merkez bankaları, bu yok etmeyi sadece ve sadece seyretmedi, destekledi, teşvik etti. Nihayetinde devlet, dünya pazarlarında kendi tekellerinin güçlü olmasını desteklemiş oluyordu.

Sermaye kıyımı ve yeni teknoloji kullanımı, rekabetin “olmazsa olmazı”dır. Kriz ancak ve ancak sermaye kıyımı ve yeni teknoloji bazlı üretime geçişle aşılmış olur. Bu, kapitalizmin bir yasasıdır. Devlet de bu yasaya göre hareket eder. Devlet, bir taraftan özel sektörün borcunu üstlenirken, diğer taraftan da borç üstlenmekle krizden kurtulunamayacağını görür.

3-Mali sektör/ekonomi yetersiz kalan düzenlemelerden dolayı istikrarlı değildir demek şu anlama gelir: İstikrarlı, krizsiz bir ekonomi istiyorsanız mali sektörü, koyacağınız kurallar içinde hareket etmeye zorlamalısınız. Bunu da ancak ve ancak devlet gücüyle yapabilirsiniz. Bu sömürü düzenini yıkacağım, işçi sınıfını ve emekçileri devrim için örgütlüyorum demeden ve bu doğrultuda adım atmadan anti-malileşmeciyseniz; mali sektörü, onun dünya çapında hakimiyetini eleştiriyorsanız siz iflah olmaz bir oportünistsiniz, bir tasfiyecisiniz. Çünkü, öznel niyetinizden bağımsız olarak bu düşüncenizle aynı zamanda, maddi değerlerin üretildiği sektörün/ekonominin, yani bildik, “klasik”, Marks’ın Kapital’de analiz ettiği kapitalizmin istikrarlı olduğunu savunuyorsunuz. Siz bir devletçisiniz; bu düşüncenizle mali sektör krizinin “klasik” kapitalizme, sanayi sektörüne sirayet etmesi engellenmelidir, bu da ancak devlet müdahalesi ve katı kurallarla olabilir diyorsunuz.
Hemen bütün anti-finansallaşmacı akımların mali sektöre karşı mücadele ederek, dile getirdikleri savundukları “klasik” kapitalizmdir. Onların hiçbirisi düzeni yıkmaktan, sosyalizmden bahsetmiyorlar. Bolca mali sektörden kaynaklı istikrarsızlıktan, kapitalizmin iç çelişkilerinden dolayı ha çöktü ha çökeceğinden bahsedenler, bunun hesabını yapanlar da var; onlar da son kertede, çöken kapitalizm yerine alternatiften bahsetmedikleri için “klasik” kapitalizm, mali sektörün dizginlendiği bir kapitalizm savunuculuğu yapmış oluyorlar.

Şimdi bunu açıklamaya çalışalım. Bakalım nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalacağız.
Kapitalist ekonominin kalbini, sistemin özünü sanayiden; maddi değerlerin üretiminden mali sektöre; ekonominin malileşmesine taşıyan anti-finansallaşmacılar açısından krizin nedeni de böylece açıklanmış olur. Onların yaptıkları, görünüm ile nedeni birbirine karıştırmaktır. Sorunlara yaklaşımdaki yüzeyselliğin ta kendisidir. Bu türden yaklaşımlar üzerine Marks şunu der:
Ekonomi politiğin yüzeyselliği, diğer şeylerin yanı sıra kendisini, sınayi devresel dalgalanmaların salt bir belirtisi olan kredi hacmindeki genişleme ve daralmayı bunların nedeni olarak görmesiyle ortaya koyar” (abç) (11).

Anti-malileşmecilerin kriz açıklaması nasıl? Örneğin gayrimenkul alanında, örneğin konut sektörüne bir şişmenin patlaması, bir banka iflası, hisse senetlerinde düşüş, borsaların tepetakla olması, ekonomik krizin belirtileri olmuyor, nedenleri oluyor. Neden böyle yapıyorlar sorusunun cevabı çok olabilir. Ama cevabın ne kadar çok olduğundan ziyade önemli olan veya cevaplardan birisi, bilinçli veya bilinçsiz olarak kapitalist sistemi temize çıkartmaktır; krizin esas yükünü çekmekle karşı karşıya bırakılan işçi sınıfı ve emekçi yığınların kendilerini ezen, sömüren kapitalist sistemi sorgulamalarının önünü almaktır veya onlara bu sorgulama bilincini taşımamaktır.

Anti-malileşmecilerin kriz açıklamaları, sermayenin yeniden üretimi sorununu, ekonomik krizde bu belirleyici süreci dışlıyor. Üretim araçları biçiminde sermaye kıyımı, yeni teknoloji bazında üretim veya sabit sermaye dönüşümü anti-malileşmeciler açısında hiç önemli değil. Oysa ekonomik krizin dönemselliğini Marksist kriz teorisi sabit sermaye dönüşümüyle açıklar.

Malileşmecilerin kriz açıklamalarında dikkati çeken başka bir anlayış da şu: Kredi şişmeleri/balonlaşmaları ve patlaması (“kriz”) sermaye birikim sürecinden hareketle açıklanmıyor. Bunun yerine yaşanmakta olan ekonomik seyir neden olarak gösteriliyor. Yani dış etkiler krizin nedeni olarak sunuluyor. Nedir bunlar? Hükümetin veya merkez bankasının yanlış faiz politikaları, bankaların hataları, döviz kurlarının yükselmesi, bankerlerin, aracıların, sermaye sahiplerinin para kazanma hırsı, kontrol mekanizmalarının gerektiği gibi çalışmamaları, dış ekonomik, siyasi baskı vs.

4-Nihayet; mali ekonomi, maddi değerler üreten ekonomiden kopmuştur demek şu anlama gelir: Kapitalist ekonomiyi, mali ekonomi ve maddi değerlerin üretildiği ekonomi olarak ikiye ayrıştıranların hepsini aynı kefeye koymak doğru olmaz. Bu ayrıştırmayı yapanların bir kısmı kapitalist ekonominin spekülatif sermaye ile bir kısmı da faiz gelirleriyle varlığını sürdürdüğünü iddia eder. Ama spekülatif sermaye - faiz geliri ayrımını her zaman yapmak da mümkün değildir. Sorun faizden, spekülatif sermayenden, hisse senedinden, tahvilden vs. ne anlaşıldığıyla ilgilidir. Burada kaba bir ayrımla yetineceğiz.

Jörg Huffschmid “Mali Pazarların Politik Ekonomisi” kitabında böyle bir ayrım yapar. Bu anti-finansallaşmacı şunu savunuyor:
Mali yatırımın maddi zemininden kopması; mali yatırımcıların kazanç beklentilerinin kar payı veya faiz biçiminde... karın bir kısmına yönelik olmadığı, en azından öncelikle yönelik olmadığı anlamına gelir. Bu beklentiler, oldukça sık olarak öncelikle hisse senetlerinin, tahvillerin veya başka değerli kağıtların fiyat veya kur değişimlerine yöneliktir. Spekülatif güdü, artan bir şekilde mali pazarların motoru olmaktadır. Mali spekülasyonun konuları, sadece, gerçekten devredilebilir değerli kağıtlar (hisse senetleri gibi) değil, aynı zamanda, devretmenin ilkesel olarak mümkün olmadığı (borsa endeksleri gibi) yapay finansal ürünler olmaktadır. Mali pazarlar, bu türden mali bahisler gelişmeyi belirledikleri ölçüde gazino karakterini alırlar”...

Modern mali pazarların ana eğilimi, sınırsız küreselleşmeleri değildir, ama görünüşe göre tamamen maddesellikten kopmak, akıcılaşmak ve hızlanmaktır; mali yatırımcılar bunlarla zenginleşiyorlar”(12).

Burada Huffschmid şunu söylüyor:
Sanayide, maddi değerlerin üretiminde yatırımcılar beklentileri olan kazancı artık elde edemedikleri için mali pazarlara yönelmişlerdir; artık onlar için mali pazarlarda kazanç elde etmek esas olmuştur. Bu anlayış, kapitalist ekonominin yatırım yapma, kar/kazanç elde etme bazında ikiye ayrışmış olduğunun daha baştan kabul edilmesi demektir.
Mali yatırımcılar paradan para kazanmaya yönelmişlerdir; bu pazarlarda spekülatif sermaye, fiktif (hayali) sermaye hareketi esastır. Böylece bu sermaye türü mali pazarlarda kendine özgü, kendi kendini çoğaltabilen bir işlerlik kazanmış, bir varoluş ortamı oluşturmuştur.

Huffschmid, Marks’ın “Kapital”ini, Lenin’in “Emperyalizm”ini çoktan aşmış! Yeni bir kapitalizmden bahsediyor, zaten adını da koymuş. Bu kapitalizmde artık sanayiye, artı değer üretimine yatırım yapılmıyor, hisse senetlerine, tahvillere; bir bütün olarak “mali ekonomi”ye yatırım yapılıyor. Artı değer üretiminin gerçekleşmediği, her kapitalistin sermayesini para sermayeye çevirdiği koşullarda ne olabileceğini Marks şöyle açıklıyor:

Bireysel kapitalist, sermayesinden ya faiz getiren sermaye şeklinde ödünç vererek, ister sermayesi başlangıçta para-sermaye biçiminde olsun ister henüz para-sermayeye çevrilecek halde bulunsun veya da üretken sermaye gibi kullanıp değerini genişleterek yararlanmak üzere bir seçim yapma olanağına sahiptir. Ama bunu, bazı vülger iktisatçıların yaptıkları gibi toplumun toplam sermayesine uygulamak ve hele, kârın nedeni olarak gösterecek kadar ileriye gitmek haliyle mantıksızlık olur. Para şeklindeki nispeten küçük bir kısım dışında kalan ve toplam sermayeyi oluşturan üretim araçlarını satın alacak ve bunlardan yararlanacak kimseler olmaksızın, bütün sermayeyi para-sermayeye çevirme fikri, hiç kuşkusuz düpedüz saçmalıktır. Hele, sermayenin, herhangi bir üretken işlevi yerine getirmeksizin, yani faizin ancak bir kısmını teşkil ettiği artı değeri yaratmaksızın, kapitalist üretim temeli üzerinde faiz sağlayabileceğini; kapitalist üretim tarzının, kapitalist üretim olmaksızın da yoluna devam edebileceğini düşünmek daha da büyük saçmalık olur” (13).
Söylenecek bir şey kalmadı herhalde!

Ama bir ihtimal daha var. Bu ihtimali de Marks aynı yerde şöyle açıklıyor:
Eğer kapitalistlerin çok büyük bir kısmı, sermayelerini para sermayeye çevirecek olsaydı, para sermayede korkunç bir değer kaybı, faiz oranında müthiş bir düşme olur, pek çoğu hemen, faizle yaşamlarını sürdüremeyecek hale gelir ve tekrar sanayi kapitalisti haline gelmek zorunda kalırlardı. Ama, yineliyoruz, bu ancak bireysel kapitalist için söz konusudur”(14).

Başta Huffschmid olmak üzere istisnasız bütün anti-finansallaşmacılar, anti-malileşmeciler, kapitalistlerin büyük bir kısmının sermayelerini para sermayeye çevirdiklerini; artı değer üretimine sırtlarını döndüklerini, “mali ekonomi”nin itici gücü olduklarını açıkça savunuyorlar. Bu durumda olasılıklar çoğalıyor:
-Faiz oranında müthiş bir düşme henüz olmadığına göre kapitalistlerin büyük bir kısmı sermayelerini para sermayeye henüz çevirmemişler. Ancak tekil kapitalistler, yatırımcılar vs. ellerindeki sermayeyi para sermayeye çevirmişler ve kumarlarını oynuyorlar.
-Bu durumda bildiğimiz, Marks’ın Kapital’de analiz ettiği kapitalizm hala geçerli kapitalizmdir. Ama Huffschmid gibileri, hayır, mali kapitalizm hakimdir; mali kapitalizm koşullarında yaşıyoruz diyorlar. Bu durumda bunların mücadelesi, sermayesini tamamen para sermayeye çeviren kapitalistlerin, Marks’ın dediği gibi faizle yaşamlarını sürdüremeyecek hale gelmiş olduklarından dolayı tekrar sanayi kapitalisti haline gelmeleri için mücadele etmek olacaktır. Anti-finansallaşmacılar tam da bunun için mücadele ediyorlar. Çağrıları hep, Keynesçi kapitalizme geri dünüş çağrısıdır.

Bu analizine dayanarak Huffschmid’in mali sermayenin dizginlenmesi için sistem içi mücadele yürütmesini; keynesçi kapitalizme geri dönüş için mücadelesini, onun bu anlamda anti-finansallaşmacı oluşunu anlarım.
Ancak, mali sermayeye Huffschmid-vari yaklaşıp da Marksist, Marksist-Leninist kavramlar kullananları, bazen de devrimden bahsedenleri anlamak mümkün değil. M. Heinrich, J. Huffschmid, E. Lohoff, N Trenkle vb. düzen içi muhaliflerin, keynesçi kapitalizm savunucularının, post-marksistlerin, kapitalizmin kendiliğinden çökeceğini vaaz edenlerin; bu anti-finansallaşmacıların anlayışlarını neredeyse “çarpıtmadan” savunma, “yeni” adına teori oluşturma çabasını anlayamam. Anlayamadığım çevreler de, Marksizm, Marksizm-Leninizm veya konumuz bağlamında Marksist-Leninist politik ekonomi öğretisi artık bizi bağlamıyor; kapitalist ekonomi, mali ve sanayi sektörlerine ayrışmıştır, bağlayıcı olan da mali sektördür, spekülatif sermayedir diyorlar.
Bu anlayış, teorik ve ideolojik tasfiyeciliğin doruk noktasıdır. Bir insan, bir siyasal yapı, bir akım nasıl tasfiyeci, nasıl post-marksist olur diye soruyorsanız, cevabım “işte böyle olunur” olacaktır.

Şimdi bunu açıklamaya çalışalım. Bakalım sonuç ne olacak!
Açıkça söylenmese de yapılan, mali sermayeyi; “mali kapitalizmi” iki farklı ekonomiye bölmek; bir taraftan başat olan mali ekonomi ve diğer taraftan da ikincil olan veya tamamen önemsizleşmiş olan maddi değerlerin üretildiği ekonomi. Maddi değerlerin üretildiği ekonomide (sanayi) meta üretimi yapılır, mali ekonomide de para üretilir veya ilkinde meta, ikincisinde para söz konusudur. Bu ayrım yapıldıktan ve kabul gördükten sonra Marksizmi reddetmemek saçmalık olur. Bu anlayış Marksizme cepheden bir saldırıdır. Saldırıdır, çünkü Marks, Kapital’de bu sistemi ayrıntılı olarak analiz etmiştir. Vardığı sonuçlardan birisi de metanın sadece kullanım değerinin olmadığı, aynı zamanda bir değişim/mübadele değerinin (fiyatının) olduğunu göstermiştir. Yani paranın meta ile bağını kurmuştur. Meta içinde kullanım değeriyle mübadele değeri arasında var olan iç çelişki, meta ile para arasında bir dış çelişki olarak kendini gösterir. Para, burjuvazinin “reel ekonomi” diye tanımladığı maddi değer üreten “ekonomi”ye özgüdür.

Anti-finansallaşmacılar ekonomiyi ikiye bölme ve mali sektörü başat yapma anlayışlarında desteği faizden alıyorlar; faiz bu anlayışı besleyen en önemli faktör oluyor. Bu, bir faiz fetişizmdir. Faiz, belli bir süreliğine ödünç verilen paranın, kredinin fiyatıdır. Hepsi bu kadar. Ama sorun burada kalmıyor. Anti-finansallaşmacılara göre faiz, faiz taşıyan sermaye, değer oluşumundan, toplumsal yeniden üretim sürecinden kopuyor, kendi başına, kendine özgü bir “yaşam”, bir işleyiş oluşturuyor ve üretim sürecinde gerçekleşen değer oluşumu faiz biçiminde yok oluyor. Burada gizemli bir durum söz konusu. Bu gizemli durumu ancak Marks açıklar diye düşünüyorum:

Sermaye ilişkileri, faiz getiren sermayede, en yüzeysel ve en fetiş biçime ulaşır... Bu, hazır sermaye, üretim süreci ile dolaşım sürecinin bir birliği ve dolayısıyla, belli bir dönemde belli bir artı değer sağlayan sermayedir. Faiz getiren sermaye biçiminde bu, arada üretim ve dolaşım süreçleri olmaksızın doğrudan doğruya görünür. Sermaye, faizin, gizemli ve kendi kendisini yaratan bir artışın kaynağı -kendi artışının kaynağı- olarak görünür. Bu şey (para, meta; değer) şimdi sırf bir şey olarak sermayedir ve sermaye, sırf bir şey olarak görünür. Tüm yeniden üretim sürecinin sonucu, bu şeyin kendi içerisinde taşıdığı bir özellik gibi görünür. Bu, ister para olarak harcamak istesin ister sermaye olarak borç versin, paranın, yani her an değiştirilebilir biçimdeki metanın sahibine bağlıdır. Bu nedenle, faiz getiren sermayede, bu otomatik fetiş, kendini genişleten değer, para doğuran para, kendi saf hali içerisinde ortaya çıkarılır ve bu biçim içerisinde artık kökenini gösteren hiç bir işaret taşımaz. Toplumsal ilişki, bir şeyin paranın, kendi kendisiyle ilişkisi içerisinde tamamlanmış olur. Paranın sermayeye fiilen dönüşmesi yerine, burada biz yalnız, içeriksiz bir biçim görüyoruz. İşgücünde olduğu gibi, paranın kullanım-değeri, burada, onun değer yaratma yetisi, içerdiğinden daha büyük bir değer yaratma özelliğidir. Para, para olarak, kendi kendini genişleten potansiyel değerdir ve bu acayip metanın satış biçimi olan bu özelliği nedeniyle, borç verilmektedir. Böylece, değer doğurmak ve faiz sağlamak paranın bir özelliği halini almaktadır; tıpkı armut ağacının armut vermesi gibi. Ve para borç veren, parasını böylece, faiz getiren bir şey olarak satmaktadır. Hepsi bu kadar da değil. Fiilen işlev yapan sermaye, görmüş olduğumuz gibi, kendisini öyle bir ışık altında gösterir ki, sanki faizi, işlev yapan sermaye olarak değil, bizatihi sermaye olarak, para-sermaye olarak sağlamaktadır.

Bu da gene, çarpıtılır. Faiz, kârın, yani faal kapitalistin işçiden sızdırdığı artı-değerin bir parçasından başka bir şey olmadığı halde, şimdi tam tersine, faiz sanki sermayenin tipik ürünü, asıl ögesi ve girişim kârı şeklindeki kâr ise, yalnızca yardımcı bir öge ve yeniden üretim sürecinin bir yan ürünü olarak görünür. İşte böylece, sermayenin fetiş biçimine ve fetiş sermaye kavramına ulaşmış oluruz...paranın ya da bir metanın, yeniden-üretim sürecinden bağımsız olarak kendi değerini genişletme yeteneğini – sermayenin çok kaba bir biçimde bir esrar perdesiyle örtülmesidir” (15).

Faiz getiren sermayenin, gizemli ve aldatıcı hallerine,çılgın biçimlerinebir örnek daha verelim:
Kendi kendisini yeniden üreten ve kendi kendisini genişleten, özünde taşıdığı nitelikler sayesinde -yani, skolastiklerin gizli nitelikleri sayesinde- ebediyen var olan ve büyüyen değer olarak, sermaye kavramı, Dr. Price'ın, simyacıların fantezilerine taş çıkartan renkli hayaller kurmasına yolaçmıştır; bunlar, Pitt'in bütün ciddiyetiyle inandığı ve itfa fonuyla ilgili yasalarında, mali yönetimin temel direkleri olarak kullandığı hayallerdir.

"Bileşik faiz getiren para önce yavaş yavaş artar. Ama, artış oranı gitgide hızlandığı için, bir süre sonra aklın alamayacağı bir hıza ulaşır. Kurtarıcımızın (İsa kastediliyor, İ. Okçuoğlu) doğduğu gün, yüzde 5 bileşik faizle borç verilen bir peni, şimdiye kadar, hepsi de som altından 150 milyon tane dünyanın içerebileceğinden daha büyük bir miktara ulaşmış olurdu...

Yazarın hayali,...daha da yüksek bulutlar üzerinde dolaşıyor. Şöyle diyor: ''Bir şilin, Kurtarıcımızın doğumunda, %6 bileşik faizle verilmiş olsa" (herhalde Kudüs Tapınağında) ''Satürn'ün yörüngesinin çapına eşit çapta bir kürenin kapsayabileceğinden daha büyük ... bir miktara ulaşırdı." "Bu nedenle bir devletin hiç bir zaman sıkıntıya düşmesine gerek yoktur; çünkü, çok küçük bir tasarrufla, faizlerin gerektirebileceği pek kısa zamanda en büyük borçları bile ödeyebilirdi."...İngiliz devlet borçları için, ne hoş teorik bir başlangıç!

Geometrik dizinin ulaştığı dev boyutlar karşısında Price'ın düpedüz gözleri kamaşıyor. Çünkü, ne yeniden üretim ve ne de emek koşullarını hiç dikkate almaksızın, sermayeye, devridaim makinesi, sırf kendi kendini artıran bir sayı gözüyle bakıyor...(abç)

Pitt, Dr. Price'ın, sermayeyi bir esrar perdesine bürümesini iyiden iyiye ciddiye alıyor...

Dr. Price'ın düşüncelerinin modern iktisatçılar tarafından nasıl düşüncesizce uygulandığını, Economis'ten alınan aşağıdaki satırlar göstermektedir: "Tasarruf edilen sermayenin her parçasının sağladığı bileşik faiz ile sermaye öylesine dalbudak salmıştır ki, dünyada gelirin elde edildiği bütün servet, uzun zamandır artık sermayenin faizi halini almıştır. ... Şimdi bütün rant, daha önce toprağa yatırılan sermayeye ödenen faizdir."...Sermaye, faiz getiren sermaye niteliği içerisinde, üretilebilen bütün servete sahip çıkıyor ve şimdiye değin elde ettiği her şey, onun, yalnızca her tarafa dalbudak salan iştahını doyurmak için ödenen bir taksit oluyor. Özünde bulunan yasalar gereği, insanoğlunun bugüne kadar harcadığı bütün artı-emek ona aittir...

...romantik Müller'in...uyguladığı yöntem, yaşamın her alanında görülen romantizmin tipik bir örneğidir. Bunlar şeylerin en yüzeysel görünüşlerinden derlenen günlük önyargılardan oluşurlar. Ardından da, bu yanlış ve basmakalıp içeriğin, esrarlı bir ifade tarzıyla "yüceltilmesi" ve ululaştırılması işi kalıyor.” (16).

Anti-finansallaşmacılar paranın, faizin, faizin faizinin (bileşik faiz), mali sektörün bu gizemine inanıyorlar. Peki, bu sermayeyi abartanlara, onu maddi değerlerin üretiminden kopartanlara ne oluyor? Onların gözünü de bu “yeni”, Marks’ın aktardığı “yeni” kamaştırıyor. Bu “yeni” üzerinde “teori” üretiyorlar ve üretilen bu “teori”nin de tek bir amacı var; savunulan saçmalığı doğrulamak ve bunu yaparken de veya yapabilmek için de Marksist kriz teorisini; Marksist-Leninist politik ekonomi anlayışını tasfiye etmek ve pespaye liberal görüşleri “yeni” diye savunmak. Bunun adı post-marksizmden başka bir şey olamaz.

Finansallaşmacı (neoliberalizm savunucuları) ve anti-finansallaşmacılara göre sermaye, maddi değerlerin üretimi alanında, yani sanayide beklediği karı (faizi) elde edemediği için mali pazarlara akın etmektedir. Bu anlayış doğrudur ve sadece buraya kadar doğrudur. Ama bu anlayışı hayal dünyanızda geliştirip, sermayeye mali pazarlarda kendi kendini çoğaltma yaşamı, kendine özgü varoluş verirseniz, ona başatlık atfedip kendi kendini üreten özelliklere büründürürseniz, Marks’ın anlattığı unsurlardan hiçbir farkınız kalmaz.

Saçmalığın hangi boyutlara vardığını göstermeden geçmeyelim:
J. Huffschmid’e göre “yatırım finansmanından finans yatırımına geçiş, mali pazarların itici gücüdür”(17). “Mali pazarların gelişmesinde itici güç olarak yatırım finansmanının yerini finans yatırımının alması...(18).

Açıkça söylenen şu: Sermaye, mali pazarlarda kendini değerlendirmek için bir yaşam, varoluş alanı yaratmıştır; orada kuluçkaya yatarak kendi kendini çoğaltmaktadır; üretimdeki sermayenin kendini değerlendirmesine bağlı değildir; yani sanayi sermayesine, artı değer üretimine bağlı değildir.

Bu türden saçmalık üzerine Marks’ın kredi bağlamında söylediği oldukça açıktır:
Hele, sermayenin, herhangi bir üretken işlevi yerine getirmeksizin, yani faizin ancak bir kısmını teşkil ettiği artı değeri yaratmaksızın, kapitalist üretim temeli üzerinde faiz sağlayabileceğini; kapitalist üretim tarzının, kapitalist üretim olmaksızın da yoluna devam edebileceğini düşünmek daha da büyük saçmalık olur” (19).

Söylenen açık değil mi? Bütün anti-finansallaşmacıların, anti-malileşmecilerin ortaklaşan görüşleri, artı değer üretimi ötesinde, paradan para kazanmaya, spekülasyona, hayali sermayeye dayanan bir kapitalizmin varlığından bahsetmeleridir. Kimileri bunun adın “Mali Kapitalizm”, “Kumarhane Kapitalizmi” vb. olarak tanımlamaktadır (Bkz.: Güncel Kriz Teorileri I). Bu efendiler, artı değer üretimi, sömürü olmaksızın da kapitalizmin olacağını ve faiz elde edileceğini; kapitalizmin, kapitalist üretim olmaksızın da var olacağını savunacak kadar saçmalıyorlar.
Bu saçmalık sadece bu küçük burjuva kesimlerle sınırlı kalmıyor. Bu saçmalık, devrimci saflarda cirit atmaktadır, birtakım saçma teorilerin oluşturulmasına hizmet etmektedir.

Ama mali sermaye konusunda Lenin’in de söyleyecekleri vardı ve söyledi de. Hatırlatalım: “Emperyalizm” yapıtında Lenin mali sermaye”yi şöyle tanımlar: Üretimin yoğunlaşması, bunun sonucu olarak, tekeller; sanayinin ve bankaların kaynaşması veya da iç içe girmesi — işte mali sermayenin oluşum tarihi ve bu kavramın özü” budur (20).

Mali sermaye, birkaç tekelci büyük banka sermayesinin, tekelci sanayi gruplarının sermayesiyle kaynaşmasının bir sonucudur (21).

Görüyoruz ki, Lenin mali sermayeyi sanayi ve banka sermayelerinin birleşmesi; kaynaşması, iç içe geçmesi ve yeni bir nitelik oluşturması olarak tanımlıyor. Kapitalist ekonomiyi, sermaye türlerine göre ikiye bölmüyor; bu mali sermayedir, bu da sanayi sermayesidir demiyor. Mali sermaye, her ikisinin bütünleşmesinden doğan yeni bir niteliktir diyor.

Ama diyeceksiniz ki, bütün finansallaşmacıların, malileşmecilerin ve aynı zamanda bütün anti-finanallaşmacı ve anti-malileşmecilerin Lenin’le, Marks’la veya Marksizm, Marksizm-Leninizm ve Marksist-Leninist politik öğretiyle ne türden ilişkileri var? Bir türden ilişkileri var: Bütün finansallaşmacılar, malileşmeciler, neoliberalizmin savunucuları olarak gayet tabii ki, Lenin’i reddediyorlar. Bu, onların açısından ideolojik bir sorundur. Bütün anti-finanallaşmacı ve anti-malileşmecilerin içinde “sol”da gözükenler, Marksist kavramları kullananlar da, tasfiyeci olduklarından dolayı Lenin’i, Marks’ı veya Marksizmi, Marksizm-Leninizmi ve Marksist-Leninist politik öğretiyi reddediyorlar. Lenin’in mali sermaye analizini bilmiyorlar diyemeyiz.

Sonuç:
İlk ve bu makalede eleştirdiğimiz burjuva ve kendisine “sol” diyenler de dahil küçük burjuva iktisat ekol ve anlayışlarının adeta ortaklaşa gizlemek istedikleri, ekonomik krizin bir fazla üretim krizi olduğudur.

Her bir çevre kendi açısından, kendi ideolojik şekillenmesine göre bilinçli veya bilinçsiz “klasik” kapitalizm; Marks’ın Kapital’de analiz ettiği kapitalizm savunuculuğunu yapmaktadır.

Kapitalizmde kriz, sadece mali kriz değildir; kapitalizmde kriz, kapitalist sistemin krizidir. İşte bu çevreler, söylemleriyle bu gerçekliğin üstü kapatılmak istiyorlar.

Marks,“Dünya pazar krizleri, burjuva ekonominin tüm çelişkilerinin gerçek yoğunlaşması ve zorla çekidüzene sokulması olarak görülmelidir” diyor (22).
Saklanması, göz ardı edilmesi, üstü örtülmesi istenen işte tam da budur. Bunun en kolay, en inandırıcı yolu da görünümü, belirtiyi neden olarak açıklamaktır. Mali kriz görünümdür. Krizin bu görünümü, fazla üretim krizinin nedeni olarak açıklanmaktadır. Böyle bir yorumun, açıklamanın “yüzeysel” olduğunu Marks belirtiyor. Bu türden kriz yorumu, kapitalizmi temize çıkartmanın doğrudan ifadesidir. Anti-finansallaşmacıların istisnasız hepsi, kapitalizmi temize çıkartıyor. Kapitalizmi temize çıkartmak, sorunu mali sermayenin üstüne yıkmak, kapitalist üretim biçiminin, kapitalist üretimin bütün çelişkilerini görmezlikten gelmek anlamına gelir. Çok basit; mali sektörü krizin kaynağı olarak göstermekle burjuvazi ve avanak küçük burjuvazinin “reel ekonomi” diye tanımladıkları gerçek üretim ve yeniden üretimi (sanayi) sahipleniliyor, krizden arındırıyorlar.

Sağdan “sol”dan bu çevreler hayal üretiyorlar. Her biri kendi düşüncesi gereği, ama sonuçta ortaklaşmış olarak mali pazarlar bağlamında birtakım tedbirlerle ve “devlet baba”nın müdahalesiyle krizlerin yok edileceğini savunabiliyorlar.

Mali kriz olmaz mı? Olur. Bu dünya, kapitalizm öncesi üretim biçimlerinden bu yana sayısız spekülasyon, para, kredi, para; toplamında mali krizler görmüştür. Zaten bu makaledeki sorun da mali krizlerin olup olmadığından ziyade fazla üretim krizlerinin mali kriz olarak açıklanması ve kriz konusunda kapitalist üretim biçiminin nesnel ekonomik yasallığının reddedilmesidir. Tarihte görülmüş mali krizlerin ve fazla üretim krizlerinin ayrıntılı analizini “Kapitalizmin Tarihi, (Ekonomik Kriz Ağırlıklı)” çalışmasında bulabilirsiniz (23).

Bu makalede ele alınan konuyu kapitalizmde yeni gelişmelerin tartışılması olarak görebilirsiniz. Gerçekten de bütün anti-finansallaşmacı, anti-malileşmeci çevreler ekonomik krizi öyle bir ele alıyorlar ki, sanırsınız günümüz kapitalizmindeki gelişmelerin ortaya çıkardığı sorunlara çözüm bulmak istiyorlar. Görünüm böyle. Peki, gerçek ne? Gerçek şu: Ekonomik kriz bağlamında kapitalizm, Marks tarafından analiz edilmiştir. Bugün “yeni” diye öne sürülen görüşlerin sonuçlarını Marks, özellikle Kapital çalışmalarında ayrıntılı olarak açıklamıştır. Bu değerlendirmelerinin bir kısmını buraya aktardık. Şüphesiz ki, Marks Kapital’de günümüz tekellerinden, mali yatırım kurumlarından vs. bahsetmiyor. Ama faizden, bileşik faizden, hisse senetlerinden, bonolardan vb. bahsediyor. Artı değer üretiminin olmadığı yerde kapitalizmin olmayacağından, hayali sermaye üzerine kurulmuş kapitalizmin olmayacağından bahsediyor. Huffschmid gibilerinin bunu anlamamalarını yadırgamam. Nihayetinde bu çevreler, Marks gibi kapitalist sistemi yıkmanın teorisini yapmıyorlar, tersine kapitalizmi reforme etmeye çalışıyorlar. Peki, Marks’ın bu konudaki görüşleri bilinmesine rağmen, bolca Marksizm, Marksizm-Leninizm diyenler, devrimden bahsedenler nasıl oluyor da gerçekleri analiz etme yerine Huffschmid gibilerin değerlendirmelerinin peşine takılabiliyorlar? Kanımca burada bir sorun var. Bu sorun da “olduğu gibi görünmeme”, “göründüğü gibi olmama” sorunudur; bu, ideolojide çürümüşlük sorunudur. Yapılan düpedüz tasfiyeciliktir, Marksizm ve Marksizm-Leninizm diye diye bu kavramların içini boşaltmaktır ve post-marksistleşmektir.

Ne diyordu Marks?
Hele, sermayenin, herhangi bir üretken işlevi yerine getirmeksizin, yani ... artı değeri yaratmaksızın, kapitalist üretim temeli üzerinde faiz sağlayabileceğini; kapitalist üretim tarzının, kapitalist üretim olmaksızın da yoluna devam edebileceğini düşünmek daha da büyük saçmalık olur”.

Peki, avanak küçük burjuvazi ne diyor?
Hayali sermaye, hisse senetleri, bono, artı değer üretiminin reddi veya önemsiz oluşu vb. üzerinde yükselen Mali piyasalara bağlı kapitalizm”, Mali piyasa odaklı kapitalizm”, “Mali piyasa tarafından yönlendirilen kapitalizm”,Mali kapitalizm”, Kumarhane kapitalizmi”, “Finansal yatırımcı güdümlü kapitalizm” Mali hakimiyet altında birikim rejimi”, Sosyal pazar ekonomisi – kapitalizmi”, “Turbo-kapitalizm”, “Yırtıcı hayvan kapitalizmi”, “Ters çevrilmiş kapitalizm” diyor!

Dinozor” Karl Marks, yol göstermeye devam ediyor!

*
*) Finansallaşmacılar, malileşmeciler veya anti-finansallaşmacılar, anti-malileşmeciler türünden kavramlar, tanımlamalar kullanmak zorunda kaldım. Neoliberalizmi savunanlar finansallaşmacılar, malileşmecilerdir. Ama iş onlara karşı mücadele edenlere gelince tanımlama zorlaşmaktadır; bunların hepsi, küçük burjuva akım, çevre olarak tanımlanamaz, hepsine post-marksist, Keynesçi kapitalizm savunucuları, neoklasikçiler diyemeyiz, hele hele hepsini “sol” olarak da göremeyiz. Bu nedenlerden dolayı söz konusu kavramları bu çevreler arasında da ayrım yapmak için kullanıyorum.


Kaynak ve açıklamalar:
1)“Kârın paranın sahibine ödenen bu kısmına faiz denir; faiz, kârın, işlev yaptığı süreçte sermayenin kendi cebine indirecek yerde, sermaye sahibine verdiği kısmına takılan bir diğer addan ya da özel bir terimden başka bir şey değildir” (K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 351).

Genellikle sermayenin karakteristik hareketi, paranın kapitaliste dönüşü, yani, sermayenin kendi çıkış noktasına dönüşü, faiz getiren sermayede, kendisinin bir biçim olduğu gerçek hareketten ayrılmış tamamen dışsal bir görünüm alır...Elden çıkarma, yani parayı belli bir süre için borç verip, faiz (artı-değer) ile birlikte geri almak, faiz getiren sermayenin kendine özgü hareketinin tam biçimidir” (K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri (METE), C. 25, s. 360).

2)Marks-Engels Toplu Eserleri 25, s. 483, Kapital, C. III, s. 483.

3) “Borç senedinin -güvencenin- devlet borçlarında olduğu gibi tamamen hayali bir sermayeyi temsil etmemesi halinde bile, bu gibi senetlerin sermaye-değerleri gene de tamamen aldatıcıdır. Kredi sisteminin ortaklaşa sermayeyi ne şekilde yarattığını daha önce görmüştük. Senet, bu sermayeyi temsil eden mülkiyet hakkı olarak iş görür. Demiryollarına, madenlere, deniz ulaşım şirketleri ve benzerlerine ait hisse senetleri gerçek sermayeyi, yani bu gibi girişimlere yatırılan ve işleyen sermayeyi ya da bu gibi girişimlerde sermaye olarak kullanılmak amacıyla hissedarlar tarafından yatırılan para miktarım temsil eder. Doğal olarak bu, bütün bunların düpedüz bir dolandırıcılığı temsil edebilme olasılığını da ortadan kaldırmaz. Ama bu sermaye, bir defasında, mülkiyet hakkının (hisse senetleri) sermaye-değeri, diğer bir defasında, bu girişimlere yatırılan ya da yatırılacak olan fiili sermaye olarak, iki kez var olamaz. Yalnız ikinci biçimde vardır ve bir hisse senedi yalnızca, artı-değerin, kendisi tarafından gerçekleştirilecek kısmına tekabül eden bir mülkiyet hakkıdır. A, bu hakkı B'ye ve B de C'ye satabilir. Bu alışverişler, sorunun niteliğinde hiç bir şeyi değiştirmez. A ya da B, mülkiyet hakkını sermaye biçiminde elde tutmakta, ama C, sermayesini, hisse senetli sermayeden gelmesi beklenen artı-değerden alacağı sırf bir mülkiyet hakkına çevirmiş bulunmaktadır...

Yalnız hükümet bonolarının değil, hisse senetlerinin de mülkiyet haklarının değerlerinin bağımsız hareketi, bunların üzerlerinde hak sahibi olabilecekleri sermaye ya da talebin yanı sıra, gerçek sermayeyi teşkil ettikleri hayaline kuvvet kazandırır. Çünkü bunlar, fiyatları bağımsız olarak saptanan ve kendine özgü hareketleri olan metalar halini alırlar. Bunların piyasa değerleri, gerçek sermayenin değerinde (değerdeki genişleme değişse bile) herhangi bir değişme olmaksızın, kendi nominal değerlerinden farklı biçimde saptanır. Bir yandan bunların piyasa değerleri, yasal hak sağladıkları gelir miktarına ve güvenine bağlı olarak dalgalanma gösterir. Hissenin nominal değeri, yani başlangıçta bu hissenin temsil ettiği yatırılan meblağ 100 sterlin ise ve bu kuruluş %5 yerine %10 faiz veriyorsa, hissenin piyasa değeri, diğer şeyler aynı kalmak üzere, faiz oranı %5 olduğu sürece 200 sterline yükselir, çünkü, %5 üzerinden sermayeleştirilmiş iken, şimdi 200 sterlinlik hayali bir sermayeyi temsil etmektedir. Bunu 200 sterline satın alan kimse, bu sermaye yatırımı üzerinden %5'lik bir gelir elde eder. Girişimin geliri azalınca, bunun tersi doğrudur. Bu senedin piyasa değeri kısmen spekülatiftir, çünkü bu yalnız fiili gelir ile değil, aynı zamanda, önceden hesaplanan, beklenen gelir ile de saptanmıştır. Ama gerçek sermayedeki genişlemenin değişmez olduğu ya da devlet borçlarında olduğu gibi sermayenin mevcut olmadığı durumlarda yıllık gelirin yasa ile saptandığı ve güvenlik altına alındığı kabul edilirse, bu senetlerin fiyatı, faiz oranı ile ters orantılı olarak yükselir ya da düşer. Faiz oranının %5'ten %10'a yükselmesi halinde, 5 sterlinlik bir gelir garanti eden senetler şimdi yalnız 50 sterlinlik bir sermayeyi temsil eder. Tersine, faiz oranı %2½'ye düşecek olsa, aynı senetler 200 sterlinlik bir sermayeyi temsil eder. Bunların değerleri daima, yalnızca sermayeleştirilmiş gelir, yani hayali bir sermaye üzerinden o günkü faiz oranıyla hesaplanan gelirdir. Bu nedenle, para piyasasının daralması halinde, bu senetlerin fiyatı iki nedenle düşecektir: önce, faiz oranı yükseldiği için, sonra da, nakite çevirmek üzere daha büyük miktarlarda senet piyasaya sürüldüğü için. Fiyattaki bu düşme, ister bu senetlerin sahiplerine sağlayacakları gelir, devlet tahvillerinde olduğu gibi değişmez olsun, ister, sanayi kuruluşlarında olduğu gibi temsil ettiği gerçek sermayedeki genişleme, olasılıkla yeniden-üretim sürecindeki bozukluklarla etkilenmiş olsun, bunlara bakılmaksızın gerçekleşir. Son durumda, sözü edilene eklenmesi gerekli bir başka değer kaybı da vardır. Fırtına sona erer ermez bu senet, işteki bir başarısızlığı, ya da sahtekarlığı temsil etmemesi ölçüsünde gene eski düzeyine yükselir. Bunalım sıralarındaki değer kaybı, servetlerin bir araya toplanmasında güçlü bir araç hizmetini görür. (K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 484-86).

4) “Devlet her yıl alacaklılarına, kendilerinden borç aldığı sermaye için belli bir miktar faiz ödemek zorundadır. Bu durumda alacaklı yatırdığı sermayeyi borçlusundan geri alamaz, ancak hakkını veya da mülkiyet hakkını satabilir. Sermayenin kendisi tüketilmiştir, yani devlet tarafından harcanmıştır. Artık mevcut değildir. Devlet alacaklısının elinde, 1) diyelim, 100 sterlin tutarında bir borç senedi vardır ve 2) bu borç senedi, alacaklıya, devletin yıllık gelirinden, yani yıllık vergi gelirinden, belli bir miktar, örneğin 5 sterlin veya da %5 tutarında bir hak sağlar; 3) alacaklı, 100 sterlinlik bu borç senedini dilediği bir kimseye satabilir. Faiz oranı %5 ve devletin verdiği güvence sağlamsa, alacaklı A, bu borç senedini kural olarak B'ye 100 sterline satabilir; B için 100 sterlini yıllık %5 faizle vermek ya da 100 sterlin ödemek suretiyle devletten yılda 5 sterlin tutarında haraç sağlamak hiç farketmez. Ne var ki, bütün bu durumlarda insanların gözünde bir sürgün (faiz) doğuran burada devlet ödemeleri kabul edilen bu sermaye, hayaldir, hayali sermayedir. Yalnız devlete borç verilen bu meblağ artık mevcut olmamakla kalmayıp, zaten hiç bir zaman onun sermaye olarak harcanması düşünülmemişti ve o ancak sermaye olarak yatırılmakla, kendisini koruyan değere dönüştürülebilirdi. İlk alacaklı A için, yıllık vergilerden kendisine düşen pay, sermayesi üzerinden faizi temsil eder; tıpkı mirasyedinin servetinden tefeciye düşen payın ona faiz olarak görünmesi gibi; oysa her iki durumda da borç verilen meblağ sermaye olarak yatırılmamıştır. Devlete ait borç senedinin satış olanağı, A için, kendi ana parasını geri almanın potansiyel aracını temsil eder. B'ye gelince, onun sermayesi kendi görüş açısından, faiz getiren sermaye olarak yatırılmıştır. Arada geçen işlemi ilgilendirdiği kadarıyla, B, devletin geliri üzerinden A 'ya ait bulunan hakkı satın almakla, yalnızca A'nın yerini almış durumdadır. Bu işlem kaç kez yinelenirse yinelensin, devlet borcu sermayesi, tamamen hayali olarak kalır, ve o borç senetleri satılamaz duruma gelir gelmez, bu sermaye hayali artık görünmez olur. Bununla birlikte, bu hayali sermayenin de, birazdan göreceğimiz gibi, kendi hareket yasaları vardır” (K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 482/483).

5)Agk., s. 484.
6)K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 481-482.

7) “Banka sermayesi, 1) nakit para, altın ya da banknotlar ve, 2) değerli senetlerden oluşur. Değerli senetler de iki alt-bölüme ayrılabilir: bir süre için geçerli olan, zaman zaman vadesi dolan ve iskonto edilmeleri, bankerlerin asıl işini oluşturan ticari senetler ya da poliçeler; ve devlet tahvilleri, hazine bonoları, her türden hisse senetleri gibi kamu tahvilleri, kısacası, poliçelerden önemli ölçüde farklı, faiz getiren senetler. İpotekler de buraya katılabilir. Bu somut kısımlardan oluşan sermaye de, gene, bankerin yatırdığı sermaye ile, onun banka sermayesini ya da borç alınmış sermayesini oluşturan mevduata ayrılabilir. Banknot çıkartan bankalar söz konusu olduğunda, bunların da banka sermayesi arasına alınması gerekir. Biz, şimdilik, mevduat ile banknotları konu-dışı bırakacağız. Her ne olursa olsun şurası açıktır ki, banker sermayesini fiilen oluşturan kısımlar (para, poliçeler, mevduat), çeşitli ögelerin, bankerin kendi sermayesini ya da mevduatı, yani başkalarının sermayesini temsil etmesi nedeniyle etkilenmiş olmazlar. Banker, işini, ister yalnız kendi sermayesi ile ister yalnız mevduat sermayesiyle yürütsün, bu bölünme aynen kalır.
Her belirli ve düzenli para gelirinin, bir sermaye üzerinden doğmuş olsun olmasın, bir sermaye üzerinden sağlanan faiz gibi görünmesi olgusundan sorumlu olan faiz getiren sermaye biçimidir. Para gelir, önce faize çevrilir ve bu faizden, insan, onun hangi sermayeden doğduğunu saptayabilir. Bunun gibi, faiz getiren sermaye söz konusu olduğunda, her değer miktarı, gelir olarak harcanmadığı sürece sermaye olarak görünür; yani bu değer miktarı, getirebileceği olası ya da fiili faiz karşısında ve ona zıt olarak, ana para gibi görünür.

Sorun basittir. Yıllık ortalama faiz oranı %5 olsun. 500 sterlinlik bir miktar, bu durumda, faiz getiren sermayeye çevrilecek olursa, yılda 25 sterlin getirir. Yıllık 25 sterlinlik her sabit gelire, öyleyse 500 sterlinlik bir sermaye üzerinden alınan faiz gözüyle bakılabilir demektir. Ne var ki, bu, 25 sterlinin kaynağının, ister yalnızca bir mülkiyet ya da tasarruf hakkı olsun, ister taşınamaz mal gibi gerçek bir üretim öğesi olsun, doğrudan doğruya aktarılabilir olması ya da aktarılabilecek duruma gelebileceği bir biçime girmesi durumları dışında tamamen hayali bir anlayıştır ve böyle bir görüş olarak da kalır. Ulusal borçlar ile ücretleri örnek olarak alalım”(K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 481-483).

8)“Hayali sermaye oluşumuna, sermayeleştirme deniyor. Her devresel gelir, ortalama bir faiz oranı ile borç alınan bir sermaye tarafından gerçekleştirilebilecek bir gelir gibi, faiz oranı üzerinden hesaplanarak sermayeleştirilir. Örneğin, yıllık gelir 100 sterlin, faiz oranı %5 ise, 100 sterlin, 2.000 sterlin üzerinden yıllık faizi temsil eder ve bu 2.000 sterline, yıllık 100 sterlin üzerinden yasal mülkiyet hakkının sermaye-değeri gözüyle bakılır. Bu mülkiyet hakkını satın alan kimse için, 100 sterlinlik yıllık gelir gerçekten de, %5 faizle yatırılmış sermayesi üzerinden alınan faizi temsil eder. Böylece, sermayenin fiili genişleme süreci ile olan bütün bağları tamamen kaybolmuş ve dolayısıyla, otomatik olarak kendi kendisini genişletme özelliğini taşıyan bir şey olarak sermaye kavramı kuvvetlendirilmiş oluyor” (K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 484).

9)K. Marks, Kapital I, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 23, s. 286.
10)K. Marks, Kapital I, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 23, s. 335.
11)K. Marks, Kapital I, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 23, s. 662.
12) J. Huffschmid; Politische Ökonomie der Finanzmärkte, s. 15, 2009.
13) K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 390/391.
14) K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 391.

15) “Sermaye ilişkileri, faiz getiren sermayede, en yüzeysel ve en fetiş biçime ulaşır. Biz, burada, P—P' hareketini, bu iki ucu meydana getiren süreç olmaksızın, daha çok, para yaratan parayı, kendisini genişleten değeri görüyoruz. Tüccar sermayesinde, P—M—P', sırf dolaşım alanı içerisinde kaldığı halde ve bu nedenle de kâr, sırf elden çıkarma ile sağlanan kâr olarak göründüğü halde, hiç değilse genel bir kapitalist hareket biçimi vardır; ama hiç değilse burada kâr, sırf bir şeyin ürünü olarak değil, toplumsal bir ilişkinin ürünü olarak görünür. Tüccar sermayesinin biçimi, en azından bir süreci, zıt evrelerin birliğini, iki zıt işleme -metaların satın alınması ve satışı- bölünen bir hareketi temsil eder. Bu, P—P' hareketinde, faiz getiren sermayenin biçiminde yok olur. Örneğin, 1.000 sterlini bir kapitalist %5 faiz ile borç verse, 1.000 sterlinlik değer, bir yılda sermaye olarak = S + Sf' olur; burada S sermaye, f' faiz oranıdır. Şu halde, %5 = 5/100 = 1/20, ve l.000 + 1.000 x 1/20 = 1.050 £. Sermaye olarak 1.000 sterlinin değeri = 1.050 sterlindir, yani sermaye yalın bir büyüklük değildir. Sermaye, bir büyüklükler ilişkisidir, ama paranın kendi kendisiyle, belli bir değer olarak, kendisini genişleten bir değer olarak, bir artı-değer üretmiş olan ana para olarak ilişkisidir. Ve sermaye, görmüş olduğumuz gibi, sermaye olarak, ister kendilerine ait ister borç alınan sermaye ile iş görüyor olsun, bütün faal kapitalistler için, bu, doğrudan doğruya kendisini genişleten değer biçimini alır.

P—P': Biz burada, sermayenin ilk çıkış noktasını görüyoruz; P—M—P' formülünde para, kendi iki ucuna, P—P''ne indirgenmiştir ve burada P' = P + DP, daha fazla para yaratan paradır. Bu, sermayenin, anlamsız bir özet haline getirilmiş ilk ve genel formülüdür. Bu, hazır sermaye, üretim süreci ile dolaşım sürecinin bir birliği ve dolayısıyla, belli bir dönemde belli bir artı-değer sağlayan sermayedir. Faiz getiren sermaye biçiminde bu, arada üretim ve dolaşım süreçleri olmaksızın doğrudan doğruya görünür. Sermaye, faizin, gizemli ve kendi kendisini yaratan bir artışın kaynağı -kendi artışının kaynağı- olarak görünür. Bu şey (para, meta; değer) şimdi sırf bir şey olarak sermayedir, ve sermaye, sırf bir şey olarak görünür. Tüm yeniden-üretim sürecinin sonucu, bu şeyin kendi içerisinde taşıdığı bir özellik gibi görünür. Bu, ister para olarak harcamak istesin ister sermaye olarak borç versin, paranın, yani her an değiştirilebilir biçimdeki metanın sahibine bağlıdır. Bu nedenle, faiz getiren sermayede, bu otomatik fetiş, kendini genişleten değer, para doğuran para, kendi saf hali içerisinde ortaya çıkarılır ve bu biçim içerisinde artık kökenini gösteren hiç bir işaret taşımaz. Toplumsal ilişki, bir şeyin paranın, kendi kendisiyle ilişkisi içerisinde tamamlanmış olur. Paranın sermayeye fiilen dönüşmesi yerine, burada biz yalnız, içeriksiz bir biçim görüyoruz. Emek-gücünde olduğu gibi, paranın kullanım-değeri, burada, onun değer yaratma yetisi, içerdiğinden daha büyük bir değer yaratma özelliğidir. Para, para olarak, kendi kendini genişleten potansiyel değerdir, ve bu acayip metanın satış biçimi olan bu özelliği nedeniyle, borç verilmektedir. Böylece, değer doğurmak ve faiz sağlamak paranın bir özelliği halini almaktadır; tıpkı armut ağacının armut vermesi gibi. Ve para borç veren, parasını böylece, faiz getiren bir şey olarak satmaktadır. Hepsi bu kadar da değil. Fiilen işlev yapan sermaye, görmüş olduğumuz gibi, kendisini öyle bir ışık altında gösterir ki, sanki faizi, işlev yapan sermaye olarak değil, bizatihi sermaye olarak, para-sermaye olarak sağlamaktadır.

Bu da gene, çarpıtılır. Faiz, kârın, yani faal kapitalistin işçiden sızdırdığı artı-değerin bir parçasından başka bir şey olmadığı halde, şimdi tam tersine, faiz sanki sermayenin tipik ürünü, asıl ögesi ve girişim kârı şeklindeki kâr ise, yalnızca yardımcı bir öge ve yeniden-üretim sürecinin bir yan ürünü olarak görünür. İşte böylece, sermayenin fetiş biçimine ve fetiş sermaye kavramına ulaşmış oluruz. P—P' hareketinde, sermayenin anlamsız biçimini, üretim ilişkilerinin son derece çarpıtıldığı ve somutlaştığı faiz getiren sermaye biçimini, kendi yeniden-üretim sürecinden önce gelen, basit sermaye biçimini görüyoruz. Bu, paranın ya da bir metanın, yeniden-üretim sürecinden bağımsız olarak kendi değerini genişletme yeteneğini – sermayenin çok kaba bir biçimde bir esrar perdesiyle örtülmesidir”(K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 404-405.

16)“Kendi kendisini yeniden üreten ve kendi kendisini genişleten, özünde taşıdığı nitelikler sayesinde -yani, skolastiklerin gizli nitelikleri sayesinde- ebediyen var olan ve büyüyen değer olarak, sermaye kavramı, Dr. Price'ın, simyacıların fantezilerine taş çıkartan renkli hayaller kurmasına yolaçmıştır; bunlar, Pitt'in bütün ciddiyetiyle inandığı ve itfa fonuyla ilgili yasalarında, mali yönetimin temel direkleri olarak kullandığı hayallerdir”.

"Bileşik faiz getiren para önce yavaş yavaş artar. Ama, artış oranı gitgide hızlandığı için, bir süre sonra aklın alamayacağı bir hıza ulaşır. Kurtarıcımızın (İsa kastediliyor, İ. Okçuoğlu) doğduğu gün, yüzde 5 bileşik faizle borç verilen bir peni, şimdiye kadar, hepsi de som altından 150 milyon tane dünyanın içerebileceğinden daha büyük bir miktara ulaşmış olurdu. Yok eğer basit faizle verilmiş olsaydı, aynı zaman içinde, ancak yedi şilin dört buçuk peni olurdu. Hükümetimiz, şimdiye değin para işlerini düzeltmede bu iki yoldan, birincisinden çok ikincisini seçmiştir.

Yazarın hayali, Observations on Reversionary Payments, etc., London, 1772, adlı yapıtında daha da yüksek bulutlar üzerinde dolaşıyor. Şöyle diyor: ''Bir şilin, Kurtarıcımızın doğumunda, %6 bileşik faizle verilmiş olsa" (herhalde Kudüs Tapınağında) ''Satürn'ün yörüngesinin çapına eşit çapta bir kürenin kapsayabileceğinden daha büyük ... bir miktara ulaşırdı." "Bu nedenle bir devletin hiç bir zaman sıkıntıya düşmesine gerek yoktur; çünkü, çok küçük bir tasarrufla, faizlerin gerektirebileceği pek kısa zamanda en büyük borçları bile ödeyebilirdi." (s. XIII, XIV.) İngiliz devlet borçları için, ne hoş teorik bir başlangıç!

Geometrik dizinin ulaştığı dev boyutlar karşısında Price'ın düpedüz gözleri kamaşıyor. Çünkü, ne yeniden-üretim ve ne de emek koşullarını hiç dikkate almaksızın, sermayeye, devridaim makinesi, sırf kendi kendini artıran bir sayı gözüyle bakıyor; tıpkı Malthus'un, nüfus sorunu ile ilgili olarak, geometrik dizisinde yaptığı gibi, t = S (1 + f)n formülde, t = sermaye + bileşik faiz toplamı, S = yatırılan sermaye, f = faiz oranı (yüzün kesirleri olarak ifade edilmiş) ve n, bu sürecin yer aldığı yılların sayısını ifade etmektedir, sermayenin büyüme yasasını bulduğu düşüncesiyle şaşkına dönmüştür.

Pitt, Dr. Price'ın, sermayeyi bir esrar perdesine bürümesini iyiden iyiye ciddiye alıyor. 1786 yılında Avam Kamarası, kamu yararı için 1 milyon sterlin toplanmasına karar verdi. Pitt'in pek güvendiği Price'a göre, bu para toplandıktan sonra gerekli "birikimin" sağlanması ve böylece, bileşik faizin göstereceği sihirle ulusal borçları kayıplara karıştırmak için, hiç kuşkusuz halka vergi yüklemekten başka çıkar yol olamazdı. Avam Kamarasının çıkarttığı bu kararı, hemen Pitt'in, ''vadesi gelmiş borçlar ile, fonun yılda 4.000.000 sterline ulaşmasına kadar,'' 250.000 sterlinin biriktirilmesini emreden bir yasası izledi. (Act 26, George III, Chap, 31). Devlet borçlarının itfasına ayrılan miktarın artırılmasını önerdiği 1792 tarihli konuşmasında Pitt, İngiltere'nin ticari üstünlüğünün nedenleri arasında, makineleri, krediyi, vb., sayıp döktü, ama "en yaygın ve sürekli neden, birikim" idi. Bu ilkenin Smith'in bu dehanın yapıtında baştan sona geliştirildiğini söylüyor ... ve bu birikimin, gelecek yıl aynı şekilde kullanılmak ve böylece sürekli bir kâr sağlamak için, ana sermayeyi artırmak amacıyla yıllık kârın en az bir kısmının bir yana ayrılmasıyla oluşturulduğunu sözlerine ekliyordu. Pitt, böylece, Dr. Price'ın yardımıyla, Smith'in birikim teorisini, borçların biriktirilmesi yoluyla, bir ulusun zenginleşmesi teorisine çeviriyor ve bu yolla, tatlı bir borçlar sonsuzluğu dizisine -borç ödemek için borçlar dizisine- ulaşıyor.

Modern bankacılığın babası Josiah Child, çok daha önce, 100 sterlinin, %10 bileşik bir faizle 70 yılda 102.400 sterline ulaşacağını söylemişti. (Traite surlecommerce, etc., par J. Child, traduit, etc., Amsterdam et Berlin, 1754, s.115. Yazılış tarihi: 1669.)

Dr. Price'ın düşüncelerinin modern iktisatçılar tarafından nasıl düşüncesizce uygulandığını, Economis'ten alınan aşağıdaki satırlar göstermektedir: "Tasarruf edilen sermayenin her parçasının sağladığı bileşik faiz ile sermaye öylesine dalbudak salmıştır ki, dünyada gelirin elde edildiği bütün servet, uzun zamandır artık sermayenin faizi halini almıştır. ... Şimdi bütün rant, daha önce toprağa yatırılan sermayeye ödenen faizdir." (Economist, July 19, 1851.) Sermaye, faiz getiren sermaye niteliği içerisinde, üretilebilen bütün servete sahip çıkıyor ve şimdiye değin elde ettiği her şey, onun, yalnızca her tarafa dalbudak salan iştahını doyurmak için ödenen bir taksit oluyor. Özünde bulunan yasalar gereği, insanoğlunun bugüne kadar harcadığı bütün artı-emek ona aittir. Moloch.

Konuyu, romantik Müller'in aşağıdaki laf salatası ile bağlayalım: "Dr. Price'ın söz ettiği, muazzam bileşik faiz artışı, ya da insanın kendiliğinden hız artıran güçlerindeki muazzam büyüme, böylesine muazzam bir etki yaratmak için bölünmemiş ya da kesintisiz, tekdüze bir uygulamayı öngörür. Sermaye bölünür bölünmez ve pek çok bağımsız büyüyen sürgünlere ayrılır ayrılmaz, güçlerin birikim süreci bütünüyle yeniden başlar. Doğa, her işçinin ortalama olarak payına düşen enerji toplamını, aşağı yukarı 20-25 yıllık bir zamana dağıtmıştır(!). Bu süre dolduktan sonra emekçi işini bırakır ve emeğinin bileşik faizi ile biriken sermayeyi yeni bir emekçiye aktarması gerekir, çoğu kez bunu, birkaç emekçi ya da çocuk arasında dağıtır. Bunlar, paylarına düşen sermaye üzerinden fiilen herhangi bir bileşik faiz almadan önce, bunu harekete geçirmeyi ve kullanmayı öğrenmek zorundadırlar. Ayrıca, uygar bir toplumun elde ettiği muazzam miktardaki sermaye en hareketli topluluklarda bile, uzun yıllarda yavaş yavaş birikmiştir ve işin hemen büyütülmesi için kullanılmamıştır. Bunun yerine, önemlice bir miktar biraraya getirilir getirilmez, bu, bir başka bireye, bir emekçiye, bankaya ya da devlete borç adı altında devredilmiştir. Ve bunu alan, sermayeyi fiilen harekete geçirir, bundan bileşik faiz alır ve böylece borç verene basit faiz ödemeyi kolayca üstlenir. Nihayet eğer yalnız üretim ya da tutumluluk yasası tek başına egemen olsaydı, insanın gücü ve bu gücün ürünlerinin durmadan artacağı bu muazzam birikime, tüketim, açgözlülük ve israf yasası karşı koyar." (A. Müller, Elemente der Staatskunst, III, s. 147 -49.)

Bu kadar az satırda bu kadar çok tüyler ürpertici saçmalığı bir araya getirmek her yiğidin kârı değildir. Emekçi ile kapitalistin, emek-gücünün değeri ile sermaye üzerinden faizin, vb. böylesine gülünç bir şekilde karıştırılması bir yana, bileşik faiz talebi, sermayenin bileşik faiz getirmek üzere borç verilmesi olgusuyla sözde açıklanmış oluyor. Bizim Müller'in uyguladığı yöntem, yaşamın her alanında görülen romantizmin tipik bir örneğidir. Bunlar şeylerin en yüzeysel görünüşlerinden derlenen günlük önyargılardan oluşurlar. Ardından da, bu yanlış ve basmakalıp içeriğin, esrarlı bir ifade tarzıyla "yüceltilmesi" ve ululaştırılması işi kalıyor.”(K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 407-409).

17) Jörg Huffschmid; Politische Ökonomie der Finanzmärkte (“Mali Pazarların Politik Ekonomisi”); s. 29. 2009.
18) J. Huffschmid; agk., s. 14.
19) K. Marks, Kapital III, Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 25, s. 391.
20)Lenin; Eserleri; C. 22, s. 230.
21) Lenin; Agk, s. 270.
22)Marks-Engels Toplu Eserleri; C. 26/2, Marks, “Artı Değer Üzerine Teoriler”, Kitap 2, s. 510.
23) Ekonomik kriz konusunda bkz.: İ. Okçuoğlu;
1)Kapitalizmin Dünya Krizi (2008...), Ceylan Yayınları, Eylül 2009);
2) Kapitalizmin Tarihi, (Ekonomik Kriz Ağırlıklı), 1600-1990, Sınırsız Baskım, Ankara, 2016.