deneme

13 Şubat 2012 Pazartesi

ÇİN DEVRİMİNİN VE TOPLUMUNUN SINIFSAL KARAKTERİ (I)


 
Bir ülke üzerine değerlendirme yapabilmek için kullanılan yöntem belirleyici öneme sahiptir.
Çin Halk Cumhuriyeti nasıl bir ülkedir, Çin deneyleri sosyalizm açısından nedir ne değildir sorusuna cevap verebilmek ve bu ülke üzerine materyalist bir değerlendirme yapabilmek için belli kıstaslardan hareket etmek gerekir. Bu yazıda a) bu ülkede devrimin karakteri; b) mülkiyetin karakteri; c) sınıflar; d) siyasi-ekonomik yapı ve e) iktidarın biçimi kıstas olarak alındı.
2005'te hazırlanan bu yazıda, şimdilerde Amerikan emperyalizmine karşı dünya hakimiyeti için rekabet eden, bazılarına göre hala “sosyalist” olan sosyal emperyalist Çin'in son dönem tarihi ele alınıyor.

I-PARTİNİN KARAKTERİ ÜZERİNE (1919-1949)

Çin Komünist Partisi (ÇKP), Marksist-Leninist tipte bir parti olarak kurulmuştu. 1920’de Pekin’de Şanghay’da, Hunan’da, Guançou’da, Hubay’da, Santung’da ve başka yerlerde oluşan ilk komünist gruplar, Temmuz 1921’de Şanghay’da toplanarak ÇKP’yi kurmuşlardı. ÇKP’nin kurulmasında Lenin önderliğinde Bolşevik Partinin ve Komintern’nin önemli katkıları olmuştur. I. Kongresinde 13 delege 53 üyeyi temsil ediyordu. Kabul edilen parti programı, burjuvazinin devrilmesini, sosyalist devrimi, proletarya diktatörlüğünü ön görüyordu.
ÇKP, oldukça karmaşık/zor koşullarda oluşmuş ve gelişmiştir. Ülkenin ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel geriliği, proletaryanın sayısal azlığı ÇKP’nin gelişmesinde/şekillenmesinde belirleyici olmuştur.

O dönemin Çin’inde üç farklı akım/sınıf Çin devrimci hareketini oluşturuyordu:
  • Köylülük
  • Şehir küçük burjuvazisi ve
  • Ulusal burjuvazi.
Bu sosyal sınıflara ve tabakalara tekabül eden akımlar, feodalizme ve sömürgeciliğe karşı ulusal bağımsızlık için mücadele ediyorlardı.
ÇKP’nin oluştuğu dönemde Çin işçi hareketi embriyon halindeydi. Çin proletaryası henüz bağımsız sınıf olarak oluşmadan önce ÇKP kurulmuştu. Bu nedenle o, henüz şekillenmemiş bir sınıfın adına politika yapıyordu. Yine bu dönemde başlangıçta burjuvazinin, özellikle de küçük burjuva aydınların belirleyici rol oynadığı ulusal kurtuluş hareketinin yükselişi, sömürülen yığınların sınıf bilinçlenmesinin ve sınıf mücadelesinin gelişmesini geride bırakıyordu.

ÇKP, II. Kongresinde (1922) Komintern’e katılma kararı alır. Komintern, IV. Dünya Kongresinde ÇKP’nin bu kararını onar.
ÇKP, II. Kongresinde proleter bir parti olarak gelişme iradesini dile getirir. “ÇKP’nin Tüzüğü Üzerine Karar”da “proleter devrimci hareketin önderi olma”, “proletaryanın çıkarı için savaşma”, “proleter yığınlar tarafından oluşturulmuş bir parti olma” isteği dile getirilir.

ÇKP’nin III. (1923) ve IV. (1925) kongrelerinde de aynı anlayışlara yer verilir. Bu kongrelerde proletarya, partinin temel dayanağı, devrimin öncüsü, hegemon gücü olarak tanımlanır. Köylülük ise proletaryanın temel müttefiki olarak görülür.

ÇKP’nin gelişmesinde VI. Kongre (Haziran/Temmuz 1928) çok önemli yer tutar. Bu kongreye Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi delegasyonu da katılır. Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi daha önce, Şubat 1928’de IX. Genel Oturumunda Çin sorunu üzerine bir karar alır. Bu kararında Komintern, bütün seksiyonlarına Çin devriminin her bakımdan desteklenmesi gerektiğini iletir.

Bu kongresinde ÇKP, Çin devriminin temel görevlerini tespit eder:
  • Emperyalizmin ülkeden kovulması.
  • Ülke bütünlüğünün sağlanması.
  • Büyük toprak beyliğinin tamamen yok edilmesi.
  • Köylülüğün bütün feodal bağlarda kurtarılması.
  • Köylülüğün ve işçi sınıfının demokratik diktatörlüğünün en uygun biçimi olarak “İşçi-Köylü Ve Asker Sovyetleri” iktidarı için mücadele.
Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi delegasyonu, köylü hareketinin ve partizan mücadelesinin gelişmesine, tarım devrimine, partizan bölüklerinden düzenli işçi-köylü kızıl ordunun kurulmasına önem verilmesi gerektiğini VI. Kongreye tavsiye eder.

Bu dönemde ÇKP içinde iki akım şekillenmeye başlar: Çin devriminin sorunlarına Marksist-Leninist yaklaşım sergileyen komünist akım ve küçük burjuva milliyetçi akım.

Ulusal kurtuluş hareketinin fırtınalı gelişmesi/yükselmesi döneminde küçük burjuvazinin radikal unsurları partiye yönelirler. Kasım 1927’de ÇKP-MK toplantısında bu gelişmeyle ilgili olarak şu tespit yapılıyordu: “Devrimci yükselişin ve ilk dönemin coşkusunun dalgasıyla ortaya çıkan bu devrimci küçük burjuva unsurların önemli bir kısmı, Marksizm-Leninizmin teorik okulundan geçmeksizin, uluslararası proleter hareketin tecrübelerinin bilgisine sahip olmaksızın, Çin halkının sömürülen en alt tabakasıyla bağı olmaksızın, işçilerin ve köylülerin sınıf mücadelesinden uzak kalarak ÇKP içinde erimemiş, tutarlı proleter devrimcilere dönüşmemiş, tersine bizzat siyasal gevşekliği, tutarsızlığı, kararsızlığı, örgütlenme yeteneksizliğini, proleter olmayan alışkanlıkları ve gelenekleri, ön yargıları ve hayalleri –ki bunlar ancak küçük burjuva devrimcilerin yetenekleridir- ÇKP’ye taşımışlardır”(1).

ÇKP içinde oluşmaya başlayan bu akım, sonraları Maoizm olarak tanımlanan küçük burjuva milliyetçi akımdı. Önderliğini de daha o zaman Mao Zedong yapıyordu.

ÇKP içinde Marksist-Leninist akım, Ekim Devrimi, Bolşevik parti öğretisi, Komünist Enternasyonal düşünceleri temelinde hareket ediyordu. Bu akımın oluşmasında ve şekillenmesinde Marksist-Leninist öğreti ve proleter enternasyonalizm belirleyiciydi. Bu akımın karşısında ise Çin özgüllüğünü ön plana çıkartan, demokratik devrimin ötesini görmeyen küçük burjuva milliyetçi akımı vardı. Kongre kararları, parti önderliğinin teorik çalışmaları, partinin pratik faaliyeti bu iki akım arasındaki mücadeleyi yansıtır.

Her iki akım arasında;
  • Çin devriminin karakterinin tanımlanmasında,
  • Feodalizme karşı mücadelenin emperyalizme karşı mücadele ile birleştirilmesinde,
  • Köylü hareketine ve kırda devrimci mücadeleye yönelmede,
  • Devrimin burjuva-demokratik aşamasında küçük burjuva ve ulusal burjuvaziyle ittifak sorununda,
  • SSCB’ne yaklaşım ve başka bir dizi sorunlarda farklılıklar vardı.
ÇKP içinde Marksist-Leninist akım Çin devriminin bu ve başka sorunlarına Komünist. Enternasyonal’in, Bolşevik Partinin çizgisi ve Lenin’in öğretileri doğrultusunda yaklaşıyordu.

Nisan 1927’de, Çan Kay-Şek’in darbesinden sonra ÇKP, büyük bir karşı devrimci saldırı ve baskıyla karşı karşıya kalır ve geri çekilir. Bu dönemde parti büyük kayıplar verir.

Mao Zedong önderliğinde küçük burjuva milliyetçileri partinin bu zor durumundan yararlanırlar ve 1935 başında MK Siyasi Bürosunun genişletilmiş toplantısında (Tsunyi şehri) parti önderliğinde önemli pozisyonları ele geçirirler.

1935 yılı ve bu toplantı, ÇKP tarihinde dönüm noktasını oluşturur. Bu tarihten itibaren ÇKP içinde Marksist-Leninis takım, her türlü yol ve yöntem kullanılarak bastırılır ve sonuçta da etkisizleştirilir.
Mao Zedong önderliğinde partiye hakim olan küçük burjuva milliyetçileri, Marksist-Leninist kavramları, içeriğini çarpıtarak kullanmaktan sakınca görmezler. Bu akım önderliğinde ÇKP, giderek komünist parti özeliğini kaybetmeye başlar.

II- MÜLKİYETİN KARAKTERİ (1949-1957)

1-Sanayide Mülkiyetin Karakteri

Çin’de devrimden sonra “Yeni Demokrasi” programı doğrultusunda sanayide kamulaştırmaya başlanır:
a)Yabancıların (emperyalistlerin) elinde olan işletmeler,
b)Komprador burjuvazinin elinde olan işletmeler ve
c)”Bürokratik” sermaye (2) kamulaştırılır.

1936’da yabancı sermaye ile bürokratik sermaye bütün sermaye yatırımlarının yüzde 62,2’sini kontrol ediyordu. Devlet sektörünün sanayideki payı, devletleştirmelerden sonra 1949’da yüzde 34,7’ye çıkar. Makinelerin yüzde 48’i, pamuklu ürünlerin yüzde 49’u, elektrik enerjisinin yüzde 58’i,kömür ve çimento ürünlerinin yüzde 68’i, ham demir ürünlerinin yüzde 92’si ve çelik ürünlerinin de yüzde 97’si devlet sektörü işletmelerinde üretilmekteydi. 1949’da sanayideki bütün işçilerin ve ücretli memurların yüzde 15,5’i devlet sektöründe çalışıyordu.

Devlet ve kooperatif sektörünün sanayideki payı 1949’da yüzde 26,7’den 1952’de yüzde 44,7’ye; devlet kapitalizminin payı yüzde 1,6’dan yüzde 4’e çıkar ve özel kapitalizmin payı yüzde 48,7’den yüzde 30,7’ye ve zanaatçılığın payı da yüzde 23’ten yüzde 20,6’ya düşer. Aynı dönemde sanayide çalışan işçi ve ücretli memurların payı da sırayla yüzde 15,5’ten yüzde 25,1’e, yüzde 1,2’den yüzde 2’ye çıkar ve son iki sektörde de yüzde 18,3’ten yüzde 16,3’e ve yüzde 65’ten yüzde 56,6’ya düşer (3).

Peking Rundschau”nun verilerine göre, 1949’dan 1950’ye tüm sanayide devlet sanayinin payı, yüzde 34,7’den yüzde 45,3’e; devlet-özel sektörünün payı, yüzde 9,5’ten yüzde 17,8’e çıkar ve özel sektör üretiminin payı da yüzde 55,8’den yüzde 36,9’a düşer (4).

Buna karşın ulusal burjuvazinin mülkiyetinde olan sermaye kamulaştırılmamıştır. Yukarıda özel kapitalist sektör diye tanımlanan sermaye, ulusal burjuvazinin mülkiyetinde olan sermayedir. Bu sermayenin toplam sanayi brüt üretimindeki payı 1949’da yüzde 48,7 ve 1952’de de yüzde 30,7 idi.

Ayrıca, sanayide devlet-özel sermaye karışımından oluşan diğer sektör, menşe olarak ulusal burjuvazinin işletmelerinden kaynaklanıyordu. Bu işletmelerin bir kısım hisse senetleri Kuomintang hükümetinin (“bürokrasi”nin) ve savaş canilerinin elindeydi. Bu sermaye devletleştirildi. Yukarda belirtildiği gibi, bu sektörün sanayi üretimindeki payı 1949’da yüzde 9,5’ten 1950’de yüzde 17,8’e çıkmıştır.

Burada sorun bu özel kapitalist sektörün, sosyalist şekillendirilmesiydi. Bu sektörün sosyalist şekillendirilmesi için devlet-özel sektörünün genişletilmesi yolu seçildi.

İşleme ve sipariş sistemi… geliştirildi…. Kapitalistlere şunu söyledik: Size ham ürün vereceğiz ve sizler de bunları işleyeceksiniz (nihai ürün haline getirmek, çn.). İşledikten sonra ürünlerinizi bir vereceksiniz ve biz de size üretiminizden dolayı ödeme yapacağız veya bunları, tarafların anlaştığı fiyatlar üzerinden bize satacaksınız….Yüzde 10; yüzde 20 veya yüzde 30 oranlarında kar elde ettiler… Kapitalistler buna çok sevindiler” (5).

Devlet, çeşitli tedbirlerle özel işletmeleri etkilemeye çalışmıştır. Etkileme yöntemi şöyleydi:
-Devlet, değirmenler, tekstil ve başka işletmelerle ürün teslimi anlaşmaları yapar.
-Bu işletmeler, devletten hammadde ve yarı mamul maddeler alır.
-Devlet, nihai ürünü sabit fiyattan satın alır (6).

Bu alış-verişte kimin karlı çıktığını, kimin çok sevindiğini”, devletin ödediği yüzde 10 ila yüzde 30 kardan anlıyoruz (7).
Bu yöntemle devlet, önemli miktarda ürünü kendi kontrolüne alıyor ve böylece pazar payını genişletiyordu.

1953-1956 döneminde devlet yatırımlarından dolayı bu sektör (devlet-özel sektör) oldukça hızlı büyümüştür. Devletin sunduğu yatırımlarla özel işletmeler, büyütülmüş ve üretim arttırılmıştır. Böylece rekabet yeteneği artan bu işletmelere devlet ortak olmuştur.
Bu yöntem kapitalistler için oldukça çekiciydi. Çünkü karları oldukça artıyordu.

1954 yılı sonu itibariyle devlet-özel sektöründe 1700 işletme vardı ve bu işletmelerde çalışan işçi ve ücretli memurların sayısı da yarım milyonu aşıyordu. Bu işletmelerin toplam üretimi de, safi devlet işletmesi olmayan bütün sektör üretiminin üçte birine ulaşıyordu (8).

1956’da bütün sektörler, devlet-özel işletmelerine dönüştürüldü ve kapitalistlere de kar ve zarardan bağımsız olarak işletme başına ve sermaye paylarının yüzde 5’i tutarında sabit faizler verilmeye başlandı (9).

1956 yılı sonunda hemen bütün özel sektör işletmeleri devlet-özel sektörüne dahil edilmişlerdi. Bu sektörün toplam sanayi üretimindeki payı da yüzde 32,5’e varıyordu (10).

Burada söz konusu olan, kapitalistlerin/burjuvazinin mülkiyetindeki işletmelerin satın alma yoluyla devlet-özel sektörüne dönüştürülmesidir. İşletme sahibine, sermaye payının yüzde 5’i faiz olarak, kar ve zarardan bağımsız veriliyordu. Bu ödeme 1956’dan itibaren 6 yıl devam etti. Yani kapitalist mülk, her yıl ve 6 yıl boyunca parça parça satın alındı. Öyle ki, 28 Temmuz 1956’da açıklanan “Özel Nakliyatçılığın, Zanaatçılığın, Özel Sanayin ve Özel Ticaretin Sosyalist Şekillendirilmesinin Bazı Sorunları Üzerine Kararname”ye göre bazı durumlarda söz konusu yüzde 5’in üzerinde faizler de ödeniyordu.

Sabit faizlerin ötesinde bu karma işletmelerde devletin ücretli memurları (müdür yardımcısı, şef mühendis vs.) olarak çalışmayı kabul eden kapitalistler (işletmelerin eski sahiplerine) oldukça yüksek maaşlar ödenmiştir. 1956 yılı ortalarına gelindiğinde kapitalist sanayi, safi özel sektör, üretim değeri bakımından yüzde 99 ve çalışanlar bakımından da yüzde 98 oranında karma devlet-özel sanayiye dönüştürülmüştü.

Sonuç itibariyle, sanayide söz konusu bu sektörlerin rolü de önemli oranda değişmişti. Örneğin, brüt sanayi üretiminde devlet sektörünün ve kooperatiflerin payı 1952’de yüzde 44,7’den 1956 ortalarında yüzde 64,7’ye; devlet kapitalizmi sektörünün payı –keza aynı dönemlerde- yüzde 4’ten yüzde 26’7’ye çıkarken, özel kapitalist sektörün payı yüzde 30’7’den yüzde 0,1’e düşmüştür. Küçük meta üretiminin (zanaatçılık) payı da yüzde 20,6’dan yüzde 8,5’e gerilemiştir (11).

Sosyalist yapılanmanın nasıl yürütüldüğünü şu sözlerden anlıyoruz: “O dönem (1956 kast ediliyor, çn.) Başkan Mao, burjuvazinin bazı temsilcilerini görüşmek için çağırdı. Onlara şunları söyledi: toplumsal gelişmenin yasallıklarını bilince çıkartmalısınız. Kapitalizm, kaçınılmaz olarak sosyalizme dönüşecektir. Bu, nesnel bir yasallıktır. Geleceğinizi kendi elinize almalısınız ve ışıklı geleceğe yönelmelisiniz. Dönüşümü kabul etme kararlılığını göstermelisiniz. Bu, sizin ışıklı geleceğinizdir. Başkan Mao, partinin ve devletin, bunu kabul eden sanayicileri ve tüccarları siyasal ve mevki bakımından uygun olarak değerlendireceğine ve satın alma politikasını devam ettireceğine dikkat çekti. Onları, sömürücü olmaktan çıkarak, kendi emeğiyle geçinen emekçi olmak için cesaretlendirdi” (12).

Bunun ne anlama geldiğini yukarıda belirttik. ”Işıklı” veya“aydınlık gelecek”, kapitalistlerin işletmelerinin devlet tarafından adeta taksitle sabit faiz karşılığında satın alınmasıydı. “Aydınlık gelecek”, bu satın almanın ötesinde kapitalistlerin yüksek maaşlar karşılığında müdür, müdür yardımcısı vb. olarak çalışmaya devam etmeleriydi.

Bu yöntemle “kapitalizmin sosyalizme dönüşmesi” için bütün ekonomi üzerinde devletin güçlü bir kontrolünün olması gerekir. Ama Mao, güçlü merkezi bir yönetimin yanlış olduğunu tam da bu dönemde açıklıyordu: “On Büyük İlişki Üzerine” konuşmasında o (25 Nisan 1956, ÇKP-MK Siyasi Büro genişletilmiş oturumundaki konuşması), şöyle diyordu: “Merkezi ve yerel düzey arasındaki ilişkiler…Şimdiki durumda yerel düzeyin yetkilerini biraz genişletmeye dikkat etmeliyiz. Onlara daha geniş hareket alanı vermeliyiz… SB örneğini takip ederek, her şeyi merkezi idarenin elinde yoğunlaştıramayız. Yerel organları zincire vuramayız ve hareket özgürlüğü haklarını alamayız” (13).

Mao’nun bu görüşüyle, kapitalistlere yaptığı öneriler ve onların geleceği hakkında söyledikleri arasında bağ vardır. Aynı dönemde, aynı paralelde olan görüşleri içeren iki konuşma!
Planlamanın ademi merkezileştirilmesi; merkezi planlamanın etkisizleştirilmesi hakkında şu veriler yeteri kadar öğreticidir:

Özellikle gıda maddeleri, tekstil ve başkaca tüketim maddeleri ve üretim maddeleri sanayin bazı küçük ve orta büyüklükteki işletmeleri 1957/1958’de yerel yönetimlere devredildiler. 1958 ortalarında o zamana kadar sanayi bakanlıkları tarafından kontrol edilen işletmelerin yaklaşık yüzde 80’i yerel idarelere devredildi. Yerel yönetilen sanayilerin toplam sanayi brüt üretimindeki payı 1957’de yüzde 54’te 1958’de yüzde 73’e çıkmıştır (14).

Merkezi ve ademi merkezi yönetilen işletmeler, 1957-1959 (Sanayi işletmeleri brüt üretiminin yüzdesi olarak) (15)

1957
1958
1959
Merkezi yönetilen işletmeler
% 46
% 27
% 26
Ademi merkezi yönetilen işletmeler
% 54
% 73
% 74

Birinci Beş Yıllık Plan (1953-1957), ekonominin merkezi planlanması açısından başarısızlığın ifadesi olmuştur. Yukarıdaki verilerin de gösterdiği gibi, işletmelerin merkezi yönetimi; merkezi planlama yerini giderek ademi merkezi yönetime bırakmıştır.

Merkezi planlamanın sadece adı vardı. İkinci Beş Yıllık Plan (1958-1962) Mao’nun “Büyük Atılım”ının tozu-dumanı içinde kaybolmuştur. Üçüncü plan, Çu En-Lay’a göre 1963’te uygulamaya konacaktı, ama ancak 1966’da başladı(1966-1970). Bu sefer de „kültür devrimi“ araya girdi. Merkezi planlama işlemediği veya işletmelerin çıkarlarına tekabül etmediği için işletmeler arası ilişkiler birebir sürdürülüyor ve tabii ki her bir işletme de soruna kendi çıkarı açısından bakıyordu. Üretim, kar amaçlı yapılıyordu.

Sanayide mülkiyetin karakteri veya sanayide devlet sektörünün mülkiyet açısından sınıfsal karakteri:
Üretim araçlarının devlet mülkiyetine geçirilmesi ve sanayide devlet mülkiyeti biçiminin hakim olması, bu sektörde mülkiyetin sosyalist karakter taşıdığı anlamına asla gelmez. Üretim araçlarının; fabrikaların, işletmelerin devlet mülkiyetinde olması; devletleştirilmesi kapitalizmle çelişmez. Kemalist burjuvazi dönemindeki devletleştirmeler buna bir örnektir. Çin’de, Kuomintang döneminde sanayin devletleştirilmesi de bir örnektir. Bir zamanların Revizyonist Blok ülkelerinde sanayin devlet mülkiyetinde olması da başka bir örnektir.

Hangi sınıfın iktidarda olduğu, devlet sektörünün sınıfsal karakteri açısından belirleyicidir. Burjuvazinin iktidarda olduğu koşullarda devlet sektörü, ancak, kapitalist karakter taşır. Müttefiklerine (köylülük ve şehir küçük burjuvazisi) dayanarak işçi sınıfının iktidarda olduğu koşullarda devlet sektörü, sosyalist karakter taşır.
  • Birinci durumda azami kar esastır.
  • İkinci durumda ise toplumun gereksinimlerinin azami giderilmesi esastır.
  • Birinci durumda kapitalizmin nesnel ekonomik yasaları geçerlidir.
  • İkinci durumda ise sosyalizmin nesnel ekonomik yasaları geçerlidir.
Çin açısından durum nasıldı? “Yeni Demokrasi”sini proletarya diktatörlüğünün bir biçimi olarak kabul etmeyen bizzat Mao Zedong’du. Mao’nun “Yeni Demokrasi”si, Çin ulusal burjuvazisinin devlet iktidarına katılmasını öngörüyordu. Dolayısıyla Çin’de ulusal burjuvazinin siyasal iktidardan uzaklaştırılması diye bir sorun da yoktu.

Şüphesiz ki Çin devrimi, Çin halkı için büyük bir zaferdi: “Ülkenin kurtuluşu, bağımsız Çin devletinin kuruluşunu sağlayan Çin devrim, Çin halkı için, dünyanın antiemperyalist ve demokratik güçleri için büyük bir zaferdi. Kurtuluştan sonra Çin’de çok sayıda olumlu değişiklikler yapıldı:Dış emperyalizmin ve büyük toprak sahiplerinin egemenliği tasfiye edildi; yoksulluk ve işsizliğe karşı mücadele açıldı; emekçi kitleler yararına bir dizi ekonomik ve toplumsal reform yapıldı; eğitim ve kültür alanlarında geriliğe karşı mücadele verildi; savaşın yıktığı ülkenin yeniden kuruluşu yolunda bir dizi önlem alındı ve sosyalist nitelikte bazı dönüşümler de gerçekleştirildi. Eskiden açlıktan milyonlarca kişinin öldüğü Çin’de açlık diye bir şey kalmadı vb. Tüm bunlar tartışılmaz gerçeklerdir; Çin halkı için önemli kazançlardır.

Böyle önlemler alınıyor olması ve ÇKP’nin iktidarda gelmiş olması, Çin, sosyalizme gidiyormuş gibi bir görünüm yarattı. Ama olaylar böyle gelişmedi” (16).

Bu tedbirler Çin’de sosyalizme geçişi kolaylaştırabilirdi. Çin, SB’nin tecrübelerinden yararlanabilirdi. Ne var ki, bunu yapabilmek için örgütlü olan ve iktidarda yer alan burjuvaziye karşı mücadele edilmesi gerekirdi. Çin’de yapılmayan da buydu. Yeni Çin veya “Yeni Demokrasi” koşullarındaki Çin, kapitalizmin ekonomik temeline dokunmamıştır, tam tersine sağlamlaştırmak için kampanyalarla, kapitalizmin rüşvet, spekülasyon, vergi kaçakçılığı gibi birtakım görüngülerine karşı mücadele ile yetinmiştir. Bu nedenledir ki, bu dönemde ekonominin genel gelişmesi burjuvaziyi de güçlendirmiştir.
Örnek: Ağır sanayi ve hafif sanayi arasındaki ilişki. Bu ilişkinin nasıl ele alındığı, sistemin sınıfsal karakteri açısından öğreticidir.

Sosyalizmde üretimin kesintisiz büyümesi, ancak ve ancak üretim araçları üretimine, dolayısıyla ağır sanayiye öncelik verildiğinde mümkün olabilir.

Sosyalist ekonominin kurulabilmesi ve inşa edilebilmesi için ağır sanayin, hafif sanayiden daha hızlı büyümesi ve toplam sanayi üretimindeki payının giderek artması gerekir.
Hafif sanayin tersine ağır sanayin inşası kapsamlı yatırımları gerekli kılar. Bu sektörde sermayenin devir süresi uzundur. Kar, görece düşüktür. Kapitalist, böyle bir yatırımı verimsiz olarak görür. Kapitalizmde durum böyle.

Ama sosyalizmde soruna başka açıdan yaklaşılır. Sosyalizmde şu veya bu sektörün değil, bütün ekonominin verimliliği esas olduğu için; toplum açısından verimlilik esas alındığı için tek tek sektörlerdeki verimlilik veya verimsizlik dikkate alınmaz. Sosyalizmde kar değil, bütün ulusal ekonominin orantılı bir gelişmesi belirleyici önemi haizdir.
Üretim araçları üretiminin öncelikle büyümesi ekonomik bir yasadır(Lenin).

Yeni Çin, Birinci Beş Yılık Plan (1953-1957) döneminde bu doğru politikayı uygulamaya çalışmış ve önemli, başarılı sonuçlar da almıştır.

Birinci Beş Yıllık Planla (1953) birlikte ağır sanayide yatırımlar sıçramalı artmıştır. Ancak 1956 ve 1957 yıllarında payı görece gerilemiştir” (17).

Ağır sanayin toplam yatırımlardaki payı 1952’de yüzde 76’dan 1955’te yüzde 87,7’ye çıkar. Ama 1956’da yüzde 86’2’ye ve 1957’de de yüzde 84,8’e geriler. Aynı dönemde hafif sanayin payı yüzde 24’ten yüzde 12,3’e düşer, ama sonra da yüzde 13,2’ye ve yüzde 15,2’ye çıkar (18).

Ağır sanayin toplam yatırımlardaki payının gerilemesi ve hafif sanayin payının artmasıyla Mao’nun “On Büyük İlişki Üzerine” konuşması arasında bağ vardır. Mao Zedong’un bu konuşmasında soruna yaklaşımı sosyalizmi nasıl inşa etmeliyiz yaklaşımıdır: “SB… (ve) Doğu Avrupa ülkelerinin… tek yanlı bir şekilde ağır sanayiye ağırlık vererek tarımı ve hafif sanayi ihmal etmeleri…Biz ise tarıma ve hafif sanayiye daha fazla önem veriyoruz… Ağır sanayi de sermaye birikimi sağlayabilir, ama bugünkü ekonomik koşullarda hafif sanayi ve tarım daha çok ve daha hızlı bir şekilde sermaye birikimi sağlayabilir” (19).

Böylece Mao, aynı konuşmasında “ülkemizin inşasında esas ağırlık ağır sanayidedir” dese de, ağırlığı hafif sanayiye vermektedir. Ağır sanayin gelişmesi için birikimden ve bu birikimin de öncelikle hafif sanayin gelişmesiyle sağlanabileceğinden bahsetmektedir. Mao, SB’nde önceliğin ağır sanayiye verilmesini eleştirmektedir ve ağır sanayi/hafif sanayi ilişkisinde hafif sanayinin ağır sanayiye nazaran daha çok ön plana çıkartılması gerektiğini savunmaktadır.

Yukarıda belirtmiştik: Mao Zedong’un, aynı dönemde, ülkenin kapitalistlerini çağırarak onlara sosyalizmin avantajlarını anlatmıştı. Mao’yu dinleyen veya çağrılı olanlar; bu özel sektör unsurları; bu kapitalistler hafif sanayide üretim yapıyorlardı. Devletin güçlü katılımı sonucunda bu özel sektör işletmeleri, tamamen devlet-özel sektörüne dönüştürülmüşlerdi.
Burada söz konusu olan, ulusal burjuvazinin daha çok faiz, daha çok gelir talebinden başka bir şey değildir.

Ama buna rağmen, lafta da olsa ağır sanayin öncelliğinin vurgulanmasına devam edilmiştir.
Örneğin, VIII. Parti Kongresinde şöyle deniyordu: “İkinci Beş Yıllık Planın ağırlık noktası, eskiden olduğu gibi ağır sanayinin öncelikli gelişmesidir. Çünkü ülkemizin sosyalist sanayileşmesinin temel özelliği budur” (20).

Bu Marksist-Leninist anlayışın yerini zamanla Mao’nun kapitalist verimliliği esas alan yukarıdaki anlayışı almıştır. Bir örnek: “Yeni Çin’in İlk Çeyrek Yüzyılı” kitabında şöyle deniyor: “Modern büyük işletmelerin inşası ancak devlet tarafından gerçekleştirilebilir…Büyüklere nazaran küçük işletmelerde daha az yatırıma, daha az inşa zamanına ve daha basit teçhizata ihtiyaç duyulur. Bunlar, eyalet, şehir, kaza ve hatta belediye yönetimleri tarafından inşa edilebilirler. Çoğu küçük işletmenin her biri birkaç onbin Yuan ile birkaç yüz bin Yuan arasında bir miktarla inşa edilmiştir. Onların inşası birkaç ay, en fazla bir yıl sürdü. Bu küçük fabrikalar, aynen büyük işletmeler gibi ileri (gelişmiş, çn.) ürünler üretebilirler” (21).

Anlayış oldukça açık. Modern teknoloji temelinde üretim; büyük üretim yerine geri teknoloji temelinde üretim; küçük üretim tercih edilmektedir. Zaten sınırlı olan yatırım olanaklarını onbinlerce teknolojik bakımdan geri küçük ve orta işletmelere ayırmanın, bütün bu işletmeleri besleyecek, geliştirecek özelliğe sahip büyük işletmelerden vazgeçmenin anlamı ne olabilir? Amaç oldukça açık: Aynı kitapta bu amaç şöyle açıklanıyor: “Tarımın gelişmesi, hafif sanayiye hammaddeler ve pazarlar sağlar ve hafif sanayiyi teşvik eder…Tarım ve hafif sanayinin gelişmesi, ağır sanayi için pazar ve fon yaratır ve onların genişlemesini hızlandırır. Ağır sanayinin hızlı gelişmesi de hafif sanayin gelişmesi ve tarımın modernleştirilmesi için artan ölçüde teknik teçhizatlar sağlar…” (22).

Demek ki öncelikle tarım ve hafif sanayinin geliştirilmesi esas alınıyor. Ağır sanayiyi geliştirmek için birikim tarım ve hafif sanayide aranıyor. Gerçek anlamda kapitalist sanayileşme yolu.

Yeni Çin, Mao’nun görüşleri doğrultusunda hareket etmiştir. Bu, sanayileşmenin kapitalist yoludur; önce, verimli olduğu, karlı olduğu için hafif sanayiye yatırım yapılır. Sonra, hafif sanayi alanındaki birikim yatırım olarak ağır sanayiye aktarılır. Çünkü gelişen, alım gücü olan hafif sanayi (tüketim araçları üretimi) yeni üretim araçlarına ihtiyaç duyar. Yeni üretim araçlarının üretimi de ağır sanayinin gelişmesine yol açar!

Çin, tam da bu yolu tutmuştur. Sanayinin ademi merkezileştirilmesiyle eyaletler, şehirler, kazalar, belediyeler kendi olanaklarıyla sanayileşme yolunu tutmuşlardı. Yerel yönetimler, tarım ve küçük, derme çatma sanayi işletmelerini geliştirerek sermaye biriktirmek ve bu biriktirilmiş sermaye ile üretim araçları satın almak zorunda kalmışlardı.

SB’nde üretim araçlarının alınıp satılır olabilmesi, işletmelerin bağımsızlığı üzerine yıllarca tartışılmış ve XX. Parti Kongresinde siyasi iktidarı gasp eden Kruşçev modern revizyonistlerinin çabalarıyla üretim araçlarının alınıp satılmasının; metalaşmasının ve işletmelerin bağımsız olmalarının yolu açılmıştı. Yeni Çin’de, Mao Zedong önderliğinde ise Sovyet modern revizyonistlerinin tartıştıkları uygulanıyordu.

2-Tarımda Mülkiyetin Karakteri (1949-1956)

1950’de çıkartılan “Çin Halk Cumhuriyeti’nde Tarımda Yeniden Yapılanma Üzerine Yasa”ya göre büyük toprak beylerinin, manastırların topraklarına, tarımsal envanterlerine, iş hayvanlarına ve binalarına el konulmuş ve bunlar köylülere ve tarım işçilerine dağıtılmıştı. Aynı zamanda köylülerin bütün borçları da silinmişti.

1950 “Tarım Reformu Yasası”nda şöyle denir:“Büyük toprak beylerinin toprak mülkü kaldırılır, iş hayvanlarına, teçhizatlarına el konur. Nakit para, değerli şeyler veya tarımda ve sanayide sermaye payları gibi başka varlıklara dokunulmaz” (Madde 2).
Zengin köylüler, bizzat işledikleri veya tarım işçilerine işlettikleri topraklarına sahip olmaya devam ederler”(Madde 6).
Orta ve daha iyi durumda olan köylülerin topraklarına dokunulmaz” (Madde 10) (23).

Bu verilere göre:
  • Kırsal alanda zengin köylülük varlığını koruyor; Yabancı işgücü sömüren bu unsurlar sosyalizmin düşmanıdırlar, ama devlet tarafından yasayla korunuyorlar.
  • Kırsal alanda orta köylülerin sayısı söz konusu reformdan sonra daha da artmıştır.
  • Çiftliklerin (tarım işletmelerinin) büyümesi sonucunda bir kısım işçi ve fakir köylülerin orta köylü durumuna gelmesiyle bu köylü tabakası sayısal olarak artarken, fakir köylülük de sayısal olarak azalmıştır.
Toprak reformu 1952’de genel hatlarıyla tamamlandığında yeni Çin’in kırında nüfusun yüzde 60 ila yüzde 70’ini fakir köylüler ve orta köylülüğün alt tabakaları oluşturuyordu.

Eski Çin’de kır nüfusunun yüzde 60 ila yüzde 70’ini fakir köylüler ve tarım işçileri oluşturuyordu…Toprak reformundan sonra ise…kır nüfusunun yüzde 60 ila yüzde 70’ini fakir köylüler ve orta köylülerin alt tabakaları oluşturmaktaydı” (24).

Yeni Çin’in tarımında, büyük toprak beyliğinin yerini, her tarafta yaygın olarak bulunan küçük köylü işletmeleri almıştı. Tarımın sosyalist kolektifleştirilmesi koşulunda kapitalizmi geliştirecek iki yolun maddi zemini ideal bir şekilde vardı:
  • Küçük üreticiler arasında serbest ticaret/meta mübadelesi sonuç itibariyle bir kısım zengin köylünün daha da zenginleşmesine ve siyasette daha çok söz sahibi olmasına yol açar.
  • Orta köylülük içinde aynı ekonomik nedenlerden dolayı farklılaşma kaçınılmaz olur: Orta köylülüğün bir kısmı zengin köylü konumuna gelirken, bir kısmı da (genel kitle) fakir köylü ve tarım işçisi konumuna düşer.
Tarımda kapitalizm bu iki sürece yol açar. Bu iki sürecin önünü almanın; kapitalizmin gelişmesinin önünü almanın yegane olanağı tarımda sosyalist kolektifleştirmedir. Ama tarımda sosyalist kolektifleştirmeyi gerçekleştirebilmek için birbirini tamamlayan iki faktörün varlığı kaçınılmazdır:
  • Yineliyorum…Küçük çiftçinin değişmesi, onun tüm psikolojisinin ve alışkanlıklarının dönüştürülmesi nesiller gerektiren bir iştir. Sadece maddi temel, teknik, tarımda traktörlerin ve makinelerin kitlesel kullanımı, kitlesel ölçekte elektrifikasyon küçük çiftçiyle ilgili bu sorunu çözebilir, onu temelden ve devasa hızla yeniden şekillendirebilir” (25).
  • Sosyalizmin yegane maddi temeli, tarımı da yeniden örgütleme yeteneğinde olan makineli büyük sanayidir” (26).
Çin’de durum nasıldı? Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Mao, bu konularda SB’ni eleştiriyordu. O, sanayi ve tarımın Sovyetik sosyalistleştirilmesine karşıydı.

Tarımın kolektifleştirilmesi için ağır sanayin inşasının öncelikle ele alınması gerekir. Böylece devlet, köylüye gerekli üretim araçlarını, örneğin traktörü, başkaca tarım makinelerini kullanım için verebilir. Ama bunun yapılabilmesi; ağır sanayin öncelikle geliştirilmesi ve tarımın kolektifleştirilmesi için fedakarlık gerekir. Mao Zedong, köylülüğün üstlenmesi gereken fedakarlığı “sıkıntı” olarak anlıyordu. Konuyla bağlam içinde gerekli fedakarlık konusunda Stalin şöyle der: “Söz konusu olan ne?...Söz konusu olan, köylülüğün devlete ödediği vergilerin, doğrudan ve dolaylı vergilerin dışında, sanayi ürünlerinin pahalı, ama tarım ürünlerinin ucuz olması nedeniyle bir tür ek vergi ödemesidir.
Köylülüğün ödeyeceği bu ek verginin varlığı gerçekten doğru mu? Evet, doğru. Bunu başka nasıl tanımlıyoruz?
Sanayimizi daha hızlı geliştirmek amacıyla kaynakları tarımdan sanayiye ‘pompalamak’ olarak tanımlıyoruz” (27).

Bu ek vergi, köylülüğün ödeyemeyeceği, köylülüğü, Mao’nun dediği gibi “sıkıntı”ya sokan bir vergi miydi?

Bu ek vergi, köylülük için katlanılır nitelikte midir? Evet, katlanılır niteliktedir. Neden?
Birincisi, bu ek verginin toplanması, köylülüğün maddi durumunun sürekli iyileşmesi koşullarında cereyan etmektedir.
İkincisi, köylülüğün bu ek vergiyi ödemesini olanaklı kılan kişisel iktisadından elde ettiği gelirleri vardır. Ama kişisel iktisadı olmayan, buna rağmen gücünü sanayileşme eserine adayan işçi için aynı şey söylenemez” (28).

Bunun ötesinde bu vergiler doğrudan köylülerin çıkarınadır.

Bu vergi, bu ‘pompalama’ gerekliydi.
Sanayinin hızlı büyümesini ne pahasına olursa olsun sürdürmek zorundayız. Çünkü bu, sadece sanayin kendisi için değil, aynı zamanda her şeyden önce tarım için, acilen traktöre, tarımsal makinelere, yapay gübreye ihtiyaç duyan köylülük için gereklidir” (29).

Stalin’in bu anlayışı, bu Sovyet tecrübesi Mao Zedong için ancak eleştiri konusu olabiliyordu.
Sovyetler Birliği, köylüleri çok sıkıntıya sokan tedbirler almıştır…(Aldığı) tedbirler aracılığıyla köylülerden çok düşük fiyatla çok fazla şey almaktadır. Bu tür bir sermaye biriktirme yöntemi, köylülerin üretim konusundaki hevesini ciddi ölçüde kırmıştır. Tavuğun daha fazla yumurtlamasını istiyorsunuz, ama yem vermiyorsunuz. Atın daha hızlı koşmasını istiyorsunuz, ama yem vermiyorsunuz.
Köylüler konusundaki siyasetimiz Sovyetler Birliği’ndekinden farklıdır. Ve hem devletin hem de köylülerin çıkarlarını dikkate alır… Tarım ürünleriyle sanayi ürünlerinin değişiminde fiyat farklarını azaltan bir siyaset, eşit ya da hemen hemen eşit değerlerin değişimi siyasetini izliyoruz. Bu (mübadelede) köylüler kayba uğramazlar…
Sovyetler Birliği’nin işlediği vahim hataları göz önünde tutarak daha dikkatli olmamız ve devlet ile köylüler arasındaki ilişkiyi doğru bir şekilde ele almamız gerekir” (30).

Tarımda sosyalist kolektifleştirmenin bütünü göz önüne alınırsa, soruna yaklaşımda birbirine tamamen zıt iki farklı görüşün olduğu görülür:
  • Sovyet tecrübesi, tarımda sosyalist kolektifleştirmenin tecrübesidir.
  • Çin tecrübesi, tarımda kapitalizmi yok etmemenin, köylülük arasında sınıfsal farkı yok etmemenin, dolayısıyla tarımda sosyalist kolektifleştirmeyi reddetmenin tecrübesidir.
Her halükarda kolektifleştirmenin sonuçları:

SB’inde:
SBKP(B) tarihinden: “1929/1930 yıllarında köylülerin yığınlar halinde kolektif çiftliklere (kolhozlara, çn.) katılmaları, parti ve hükümetin bundan önceki bütün çalışmalarının sonucuydu. Seri halde traktör ve tarım makineleri üretmeye başlayan sosyalist sanayin gelişmesi; 1928 ve 1929 yıllarındaki tahıl satın alma kampanyası döneminde kulaklara karşı kesin mücadele; köylüleri kolektif çiftliğe alıştıran tarım kooperatiflerinin çoğalması; ilk kolektif çiftliklerin başarılı deneyimleri –tüm bunlar, tam kolektifleşmeye geçişin, bütün köylerden köylülerin, reyonların ve kazaların köylülerinin kolektif çiftliklere girmelerinin yolunu hazırladı.
Tam kolektifleştirmeye geçiş, köylülüğün büyük çoğunluğunun basitçe ve barışçıl şekilde kolektif çiftliklere girmesi biçiminde değil, köylülerin kulaklara karşı kitle mücadelesi biçiminde oldu” (31).

Devamla:“Parti merkez komitesi, kolektifleştirmenin hızlandığını göz önünde tutarak, traktör, biçerdöver, traktörle çekilen makineler vb. üreten fabrikaların inşasını daha da hızlandırmayı gerekli gördü” (32).

Demek oluyor ki, böyle bir kolektifleştirme için;
  • Köylülerin istekli olmaları,
  • Tarımda makineleşmenin gerçekleştiriliyor olması,
Bunun için de;
  • Emekçi köylü yığınlarının kulaklara karşı mücadelesi, yani kırsal alanda sınıf mücadelesi ve
  • Ağır sanayin kurulmuş olması gerekir.
Çin’de durum:
ÇKP’nin VIII. Kongre dokümanlarından: “Toprak reformundan hemen sonra her tarafta köylüleri, tarımda karşılıklı üretim yardımının örgütlenmesi –ki bu, sosyalizmin embriyonunu kendi içinde taşır- için yönlendirdik. Bu, köylülerin kolektif çalışmasının bir örgütlenmesidir. Karşılıklı yardım, tekil köylüler üzerine üstünlüğü gösterdiği için 1952’de bütün köylü işletmelerinin yüzde 40’ı karşılıklı yardım örgütlerine katıldı. Bunların sayısı 1954’te yüzde 58’e çıktı. Parti merkez komitesi, 1952’de karşılıklı yardım temelinde planlı olarak yarı sosyalist tarımsal üretim kooperatiflerini geliştirmeye başladı. Bu, geri (alt, çn.) tipte bir kooperatif türüdür” (33).

Bu kooperatiflerde özel mülkiyete dokunulmaz. Sadece topraklar birleştirilir ve ortak işlenir (34).

1951 yılı itibariyle bu türden toplam olarak 300’den fazla kooperatif vardı. Bu tür kooperatifler, karşılıklı yardım örgütlenmesinden daha üstün oldukları için sayıları 1955’in ilk yarısında 670 bine çıkmıştı. Birleşen işletmelerin sayısı da yaklaşık 17 milyondu (35).

I. Beş Yıllık Plan (1953-1957) döneminde tarımda işletmelerin (köylü hanelerinin) yüzde 33’ü geri (alt) tipte kooperatiflerde örgütlenirken, yüzde 67’si tekil köylü, bağımsız köylü olarak kalmıştı. 1957’de ise köylü ailelerinin yüzde 92’si gelişmiş tipte kooperatiflerde örgütlenmişti. Sadece yüzde 2’si bağımsız köylü olarak kalmıştı (36).

Kolektifleştirmenin sonuncu (üçüncü) aşaması, “geri (alt) tip kooperatiflerin daha yüksek (gelişmiş, çn.) tipten kooperatiflere geçmeye başlamalarıyla” karakterize edilir. “Bu kooperatifler, üretimi daha iyi örgütlüyorlardı. Bu kooperatiflerde toprak ve başka önemli üretim araçları özel mülkiyetten kolektif mülkiyete geçmiştir” (37).

Bu türden tarımsal işletmelere “tam sosyalist tarımsal işletme” veya “yüksek tipte tam sosyalist üretim kooperatifleri” deniyordu.

Tespit edelim:
  • Sosyalizmde sanayide mülkiyet ile tarımda mülkiyet arasında fark vardır. Sosyalizmde tam sosyalist mülkiyet sanayidedir. Bu, halkın mülkiyetidir, devlet mülkiyetidir. Tarımda ise kolektif mülkiyet, grup mülkiyeti söz konusudur. Burada geri tipte, henüz tam sosyalist olmayan mülkiyet söz konusudur. Salt bu nedenden dolayı ÇKP, “tam sosyalist kooperatif”lerden bahsetmekle, mülkiyetin karakteri bakımından tarımda en üst seviyeye ulaşılmış olduğunu ve daha ileri gidilemeyeceğini –daha ilerisi komünizmdir- açıklamış oluyor.
  • Çin kırında “tam sosyalist mülkiyet” ilişkileri hiçbir zaman gerçeklik olmamıştır. Aksine bunun iddia edildiği dönemde –I. Beş Yıllık Plan dönemi sonu- Çin’de üretim araçları ve toprak alınıp-satılıyordu. Yani metaydı.
  • Çin’de kolektifleştirme, emekçi köylülerin kulaklara karşı mücadelesi olarak kavranmadı. Kulakların (zengin köylülerin) üretim araçlarına ihtiyaç duyulduğu için bu adım; mücadele adımı atılmadı.
Yeni Çin’de her şey oldukça hızlı gelişiyordu!
  • 1955’te “tam sosyalist kooperatif”lerin pek önemi yoktu. Bu türden kooperatifler, tüm işletmelerin ancak yüzde 0,03’üne tekabül ediyordu.
  • Buna karşın “yarı sosyalist olan kooperatif”lerin tüm işletmeler içindeki payı yüzde 14,2 oranındaydı.
  • Karşılıklı yardım örgütlerinde birleşenlerin toplam içindeki payı da yüzde 50,7 idi.
1956’da ise durum tamamen değişiyor:
  • Tam sosyalist olan kooperatiflerin toplam içindeki payı, Haziran 1956’dan sonra yüzde 89,5’e çıkıyor.
  • Yarı sosyalist olan kooperatiflerin payı, Haziran 1956’dan sonra yüzde 8,7’ye düşüyor.
  • Karşılıklı yardım birliklerinde olanların payı da yüzde 4,8’e düşüyor.
1957’de ise tarım işletmelerinin yüzde 94,6’sı “tam sosyalist kooperatif”lerde, yüzde 2’si ise “yarı sosyalist kooperatif”lerde birleşmişlerdi (38).

Çıkartılması gereken sonuçlar: 1949-1955 döneminde tarımın sosyalist yeniden yapılandırılması; kırsal alanda sosyalist kolektifleştirme pek önemli değildi. Olamazdı da. Çünkü bunu destekleyecek, ona maddi zemin oluşturacak makineleşme için ağır sanayin kurulması gerekiyordu. Yeni Çin’de ise böyle bir ağır sanayi yoktu ve Mao Zedong buna karşıydı.

Temmuz 1955’te Mao, durumu şöyle açıklar: “Bugün kırsal alanda zengin köylülerin kapitalist mülkiyeti ve geniş bir bireysel köylü mülkiyeti var. Herkesin açıkça bildiği gibi, son yıllarda kırsal alanda kapitalizmin spontane güçleri sürekli olarak artmakta, her yerde zengin köylüler ortaya çıkmakta ve hali-vakti yerinde olan orta köylülerin çoğu zengin köylü haline gelmeye çalışmaktadır. Öte yandan pek çok yoksul köylü, yeterince üretim aracına sahip olmadığı için yoksulluk içinde yaşamakta, bazıları borca girmekte, bazıları toprağını satmakta ya da kiralamaktadır” (39).

Tam bir sene sonra, Temmuz 1955’ten Temmuz 1956’ya durum tamamen değişiyor! Köylülüğün ezici çoğunluğu; yüzde 89,5’i ve 1957’de de yüzde 94,5’i “tam sosyalist kooperatif”lerde birleşiyor! Böylece de yeni Çin kırında sosyalist kolektifleşme genel hatlarıyla tamamlanmış oluyor.
Burada iki faktörün göz önünde tutulması gerekir:

a)Büyük (kulak/zengin) köylülük karşısında tutum:
ÇKP-VIII. Kongre dokümanlarından: “Hali-vakti yerinde orta köylüler ve nispeten zengin orta köylüler, köylerde sayısal olarak azınlıkta bulunsalar da orta köylülerin alt tabakaları ve yoksul köylüler üzerinde etkileri vardır.
Hali-vakti yerinde olan bu orta köylüler, genel olarak komünist partisini ve halk iktidarını destekliyorlar” (40).

Bu büyük köylülerin kooperatiflere girmeleri için mücadele ediliyor ve onlar da kooperatiflere giriyorlar. Esas olan gönüllülük ve karşılıklı çıkarın korunmasıdır! (41).

Sonuç:
  • Bu köylülerin konumuna dokunulmamıştır.
  • Bu köylülerin iş hayvanlarına ve büyük tarım aletlerine karşılık olarak tazminat ödenmiştir.
Soru şu: Peki bu köylüler ellerine geçen bu para ile ne yapmışlardı?

Bu köylülerin ellerine geçen para ile ne yaptıkları şöyle anlatılıyor: “1950 yılında toprak reformundan sonra emekçilerin yaşamı daha da iyileşti. O yıl bütün köylerde tedarik ve pazarlama kooperatifleri oluşturuldu. Devletin teşvik ettiği ve küçük sermayesi olan köylüler tarafından desteklenen (bu) kooperatifler, önce sınırlı şeyler…tedarik ediyorlardı.
(Artık) devletin güçlü desteğiyle köy ticareti süratle gelişti. 1951 yılında birbirine yakın köylerdeki tedarik ve pazarlama kooperatifleri daha büyük kooperatifler olarak birleştiler ve 1956’da da bölge bazında kaynaştılar. O zamandan beri meta sayısı tedricen arttı ve şimdi 3000 türe çıktı…Üretim araçları, günlük gereksinim maddeleri…satan şubeleri var” (42).

Kırsal alanda ticaret gelişiyor. Bunu devlet teşvik ediyor ve “küçük sermayesi olan köylüler” de destekliyor. Üretim araçları da dahil her şey bu kooperatiflerde alınıp satılıyor.

Demek oluyor ki, “tam sosyalist kooperatif”lerde köylüler arasındaki farklılık yok olmamış, tam tersine sınıfsal farklılık giderek yaygınlaşmış ve derinleşmiştir.

Burada söz konusu olan ticaret, devletin elindeki/kontrolündeki ticaret değil, devletin teşvik ettiği ve “küçük sermayesi” olan köylülerin, somutta da zengin köylülerin desteklediği ticarettir. Yani, kapitalizm üreten ticaret.

b)Yeni Çin’de kolektifleştirme ile tarımın makineleştirilmesi arasındaki   
   diyalektik bağ:
Yeni Çin’de kolektifleştirme ile tarımın makineleştirilmesi arasında bağ kurulmamıştır.
Yeni Çin yönetimi, kolektifleştirme ile tarımın makineleştirilmesi veya kolektifleştirme ile ağır sanayi arasındaki diyalektik bağı hiçbir zaman kavramamıştır.

Yukarıda, ağır sanayi-hafif sanayi karşılaştırmasında Mao’nun anlayışını aktarmıştık. Birçok yerde, birçok belgede benzeri anlayışlar sürekli işlenmiştir. Bu belgelerde önce kolektifleştirmeden, sonra tarımın makineleştirilmesinden bahsedilmiştir. Yani tarımın makineleştirilmesi, kolektifleştirmeden kopartılmış ve ikinci bir adım olarak ele alınmıştır.

Toprak reformunun tamamlanmasından sonra ilk adım, kolektifleştirmedir ve sonra da ikinci adım, tarımın makineleştirilmesidir” (43).

Bu anlayışın ürünüdür ki ağır sanayi, tarım makineleri üretimi, Makine-Traktör-İstasyonları Çin tarımının kolektifleştirilmesinde maddi temel olamamıştır. Örneğin, 1957’de bütün ülkede sadece 380 Makine-Traktör-İstasyonu vardı. Ve bu istasyonlar, sonraki dönemde dağıtıldılar, kolektif çiftliklere, Çin “kolhoz”larına satıldılar.
Birinci Beş Yıllık Plan döneminde tarım, yeterli kapsamda teknikle desteklenmemiştir (44).

Öyle ki, bizzat Mao, tarımın makineleştirilmesi sorununu yerel yönetimlerin üstesinden gelmeleri gereken bir sorun olarak değerlendirmiştir.

Makineleşme,esas itibariyle eyaletler, hükümete bağlı şehirler ve otonom bölgeler tarafından bizzat gerçekleştirilmelidir. Merkez, hammaddesi ve teçhizatları olmayan bölgeleri destekleyebilir, ama bunlar (hammadde ve teçhizatlar, çn.) yereller tarafından satın alınmalıdırlar…Gerekli koşullar mevcut değilse, en iyisi sorunu birkaç yıl öteleyelim” (45).

Sovyet tecrübesi ise sorunun tamamen farklı ele alındığını göstermektedir: “Kolhoz hareketinin yayılması ve kolhozların kuruluşunun gelişmesi, kolhozcuları ve aynı zamanda yönetici emekçileri, kolhozlarda üretimin yüksek düzinelerle yükselişini sağlamanın tek çaresinin, tarımsal üretimin esas araçlarının devletin elinde, Makine ve Traktör îstasyonlarında temerküzü ile olabileceğine inandırmıştır.

Hepimiz, ülkemizdeki tarımsal üretimin olağanüstü artışından, tahılın, pamuğun, ketenin, pancarın vb. artışından sevinç duyuyoruz. Bu artışın kaynağı nerededir? Bu kaynak modern teknikte, bütün bu üretim dallarına dağılmış bol miktardaki yetkinleşmiş makinelerdedir. Burada söz konusu olan yalnızca genel olarak teknik değildir; gerçek şudur ki, teknik, hareketsiz kalamaz, durmadan yetkinleşmek zorundadır; eski teknik ıskartaya çıkartılmalı ve sırası gelince daha yeni bir tekniğe yerini bırakacak olan, yeni bir teknik ile değiştirilmelidir. Aksi halde, sosyalist tarımımızın gelişmesi düşünülemez, büyük rekolteler, tarımsal ürünlerin bolluğu düşünülemez. Ancak yüz binlerce tekerli traktörü ıskartaya çıkarmak ve onların yerine paletli traktör koymak, zamanı geçmiş onbinlerce biçerdöveri yenileri ile değiştirmek, örneğin sanayi bitkileri için yeni makineler icat etmek ne demektir? Bunlar, ancak altı ya da sekiz yılda geri alınabilecek milyarlar düzeyinde bulunan masraflar demektir. Kolhozlarımız, milyoner kolhozlar da olsalar, bu masrafları karşılayabilirler mi? Hayır karşılayamazlar, çünkü ancak altı ya da sekiz yılda geri alınabilecek milyarlar sarf edecek durumda değildirler. Bu masrafları yalnız devlet yüklenebilir; çünkü yalnız o, eski makinelerin ıskartaya çıkartılıp yenileri ile değiştirilmesinin yaratacağı zararlara tahammül edebilecek durumdadır; yalnız o, bu zararlara altı ya da sekiz yıl dayanacak ve masraflarının geri alınması için bu sürenin geçmesini bekleyebilecek durumdadır” (46).

Durum bu. Birbirine tamamen zıt iki tecrübe. Aradaki farkı görmek için SB’nin tarımı kolektifleştirmek için harcadığı çabayı, yatırımlarının kapsamını ve Çin’in bu alandaki faaliyetini karşılaştırmak gerekir. “Açık ki Çin,tarımın makineleştirilmesi için gerekli harcamaları üstlenmekten kaçınmış ve bunu yerel yönetimlerin bir sorunu olarak görmüştür” dersek Mao Zedong önderliğinde yeni Çin yönetiminin bayağı bir burjuva politika izlemiş olduğunu söylemiş oluruz. Bunun yerine şunu diyelim: Mao Zedong önderliğinde yeni Çin yönetimi Kruşçev’in politikasını uygulamaya koymuştur.

Bu nedenledir ki;
  • Çin’de tarım, geriliğe, geri üretim yöntemleriyle üretime mahkum edilmiştir.
  • Buna karşın SB’nde tarımdaki temel üretim araçları –MTİ biçiminde geliştirilmiş, en modern seviyeye getirilmiştir.
  • SB’nde tarımda üretim araçları devletin mülkiyetinde, sosyalist mülkiyet olarak kalmıştır, mata özelliği taşımamıştır.
  • Tam tersi Çin’de söz konusuydu. Çin tarımında üretim araçları alınıp-satılıyordu, yani metaydı.
Tarımın kolektifleştirilmesi konusunda da Çin/Mao, Kruşçev’in yolunu izlemiştir.
Birçok yazısında Mao, SBKP-XX.Kongresini eleştirir. Mao Zedong, Kruşçev’i eleştiri adı altında SB’nde sosyalizmin inşasını ve Stalin’i eleştirir.

Kruşçev’in yolu, sosyalizmi yıkmanın, kapitalizmi yeniden inşa etmenin yoluydu. Bu yolu takip eden Mao önderliğindeki Çin’de ise tarımın sosyalist temelde kolektifleştirilmesi söz konusu bile değildi.

III-HALK KOMÜNLERİ, “İLERİYE DOĞRU BÜYÜK ATILIM” VE SONRASI 
     (1958 VE SONRASI)

Bütün yerküreyi kendimize tabi kılmalıyız.
Bütün yerküre, çabalarımızın objesi olmalıdır”.
(Mao Zedong, 11.09.1959) (47)

Yeni Çin, 1949-1955/1956 arasında SB’nde sosyalizmin inşası tecrübelerini göz önünde tutmuştur. Bu dönemdeki her alanda oluşturulan politikalarda ve uygulamalarda bu gerçek görülür. Ancak 1956’dan sonra başka bir yol izlenmeye başlanmıştır. Bu yeni yol, Mao Zedong’un “On Büyük İlişki Üzerine” (Nisan 1956) konuşmasında çok açık bir şekilde formüle edilmiştir:
  • Ulusal burjuvaziye karşı tavır,
  • Ağır sanayi-hafif sanayi arasındaki bağ,
  • Kolektifleştirme politikası,
  • Merkezi planlamanın reddi ve ekonominin ademi merkezileştirilmesi vb.
söz konusu bu konuşmada ele alınır.

İkinci Beş Yıllık Plan, VIII. Kongrede (I. Plenumda) kabul edilir. Plan hedefleri birkaç kez değiştirilir. Sonuçta uygulanamaz, kağıt üzerinde kalır.

Tarım, makineleşme olmaksızın kolektifleştirilir! Ama makineleşmiş tarım sorunu merkezi yönetimin sorunu olarak görülmez.

Tarımda kolektifleştirme bazında ülkenin çeşitli bölgeleri kendi inisiyatifiyle tarımsal makineleşmeyi ele aldılar ve böylece Başkan Mao’nun konuya ilişkin bir dizi direktifini aktif olarak yaşama geçirdiler. Tarım makineleri, esasen mahallinde üretiliyorlar. Bunlar çoğunlukla orta ve küçük çapta olan (işletmelerdir). Makinelerin temini için masrafları öncelikle kolektif ekonomi (kolhozlar, çn.) üstleniyor” (48).

Çin’in “iki bacağın üzerinde yürüme” politikasına göre “devlet, büyük ve orta işletmeler kurarken, bütün düzeylerde yerel hükümetler ve halk komünleri kendi güçlerine dayanarak küçük fabrikalar kurmak için harekete geçirilir” (49).

Burada da görüyoruz ki, “mahallinde üretilen tarım makineleri” ile bu yerel fabrikalarda üretilen tarım makineleri kastedilmekteydi.

Sanayi üretimini beş yıl içinde 6,5 misli arttırmak gibi gerçekçi olmayan hedefler kondu. Bu hedefe, “kendi gücüne dayan” ilkesine göre ulaşmanın propagandası yapıldı. Bu dönemde, 1956’dan itibaren sürekli toplantılar düzenlendi. Çin’de sosyalizmi inşa etmek için Mao, Stalin ve Sovyet tecrübesine saldırmaya başladı. Bir taraftan olmayan “parlak zafer”lerin propagandası yapılırken, Stalin nezdinde “sübjektivizm” mahkum edildi ve Çin’in, Sovyet tecrübesinden başka bir yol izleyeceği sürekli vurgulandı. Öyle ki, derme-çatma dökümhanelerde milyonlarca ton demir madeni, çelik üretme adı altında çarçur edildi. Ekonomide kullanımı olmayan; hiç bir ekonomik değeri olmayan bu çeliği üretmek için çelik kampanyasının doruk noktasında olduğu bir dönemde (1958 sonu) sayısı 2 milyon olan bu dökümhanelerde yaklaşık 60 milyon insan çalışıyordu (50).

Mao’nun “İleriye Doğru Büyük Atılım”ı “On büyük İlişki Üzerine” konuşmasındaki veya makalesindeki anlayışlarının uygulanmasından başka bir şey değildi. Bu anlayışların tutarlı uygulanmasının sonucudur ki, Çin ekonomisinde merkezi planlama tasfiye edilmiş ve ekonominin ademi merkezileştirilmesi devasa hızla geliştirilmiştir. Bütün bunlar, Kruşçev ve hempalarının dediği gibi “yerel inisiyatifleri engellememek” için yapılmıştır.

İleriye Doğru Büyük Atılım’, 1959’un yarısına kadar nispeten küçük işletmelerin sayısının hızlı artışına neden olmuştur. Bu işletmeler, halk komünleri ve kazaların yönetimi altındaydılar. 1958 yılının ilk dokuz ayında halk komünlerinde yaklaşık 6 milyon ve şehirlerde de yaklaşık 1,5 milyon küçük işletme kurulmuştu. Bu süreç, sanayi yönetiminin ademi merkezileştirilmesi ve halk komünlerinin inşasıyla kolaylaştırılmıştır” (51).

Bu dönemde (1958/1959’da) işçi ve köylülerin yoğun sömürülmeleri sonucunda üretimde artış olmuştur. Ama üretim artışıyla ilgili verilerin de pek güvenilir yanı yok.

Sonuç:
Sanayi ve tarım üretiminde görülen başarısızlıklar, sosyalist ekonomi ilkelerinden çark etmenin sonucudur. Birinci Beş Yıllık Plan döneminde genel olarak sosyalist ekonomi yöntemi ilkelerine göre hareket edilmişti ve alınan sonuçlar istikrarlıydı. Sonrasında Mao, sosyalist ekonomi yönetimi ilkelerini, Sovyet tecrübesini “tutuculuk” olarak mahkum etmeyi başlıca bir sorumluluk olarak görmüştür.

Yeni Çin, en kısa zamanda modern kapitalist büyük bir güç olmalıydı. Bunun için birikim gerekliydi. Birikim de ancak ve ancak Çin işçi sınıfı ve köylülüğünün dizginsiz sömürüsüyle sağlanabilirdi. “İleriye Doğru Büyük Atılım” bu amaca hizmet eden bir kampanyaydı.

İleriye Doğru Büyük Atılım”ın başarısızlığının tarımdaki etkisi, sanayidekinden daha felaketti: Halk komünü, “komünizme hızlandırılmış girişin” biçimi olacaktı. Bu, başlangıçta “cennetin basamağı”, “komünizmin basamağı” olarak tanımlandı.

Mao Zedong’un inisiyatifi üzerine 1958 yılının sadece üç ayı (Ağustos-Ekim) içinde 740 bin tarımsal üretim kooperatifi 120 milyon köylü işletmesini kapsayan 26 bin tarımsal halk komününe dönüştürüldü. Bir komün ortalama olarak 5000 köylü işletmesinden, 20 bin insandan ve 4000 hektardan daha fazla tarladan oluşuyordu. Halk komünleri tarımda “İleriye Doğru Büyük Atılım” için köylülüğün harekete geçirilmesinde temel biçimdi” (52).

Halk komünleri, sadece tarımsal üretimle uğraşmıyorlardı. Tarımsal üretimin yanı sıra;
  • Sanayi,
  • Ticaret,
  • Eğitim,
  • Askeri sorunlar da halk komünlerinin görevleri arasındaydı (53).
Amaç açıktı: Her halk komünü, kendi gücüne dayanarak makineleşmelidir. Kendisi makine üretmelidir.
Böylece Mao önderliğinde ÇKP, basit, geri üretici güçlere dayanan ademi merkezileştirilmiş bir ekonominin; kendi kendine yeterli iktisadi birimlerin doğmasına neden olmuştur.

Halk komünü anlayışı, Mao’nun merkezi planlamayı tasfiye etme ve ekonomi yönetimini ademi merkezileştirme politikasının uygulanmasıydı:
  • Bu uygumla sadece yeni kurulan işletmeler için geçerli değildi.
  • Bütün işletmeler, daha önce bakanlıkların elinde olan işletmeler yerel yönetimlere devredileceklerdi.
  • Bu politikaya göre önce hafif sanayi ve sonra da ağır sanayi yerel yönetimlere devredilecekti (54).
Mao’nun anlayışına göre halk komünleri, işletmeleri kontrol ederek üretimi, mübadeleyi, birikimi, tüketimi planlayarak merkezi devlet yönetiminin –merkezi planlamanın- yerel düzeyde yerini almalıydı.
Ne diyelim!

(Merkezi planlama, sosyalist devlet, üretim araçlarının mülkiyeti vb. konulara SB’ndeki tecrübeleri ele alan yazıda açıklık getirildiği için burada aynı konuları teorik açıdan bir daha ele almayı gerekli görmüyoruz).

SB’nde “işçi muhalefeti”nin tezlerinden birisi şöyleydi:
Ulusal ekonominin yönetimini örgütlemek, sendikal üretim birimlerinde birleşmiş olan üreticilerin Tüm Rusya Kongresine aittir. Bunlar, cumhuriyetin bütün ulusal ekonomisini yürüte merkezi organı seçerler” (55).

Lenin, bu anlayışı şöyle eleştirir:
Bu ve çok sayıda benzeri açıklamalara dayanan düşünceler teorik olarak tamamen yanlıştır. Çünkü onlar, Marksizm’in ve komünizmin ve bütün yarı proleter devrimlerin ve şimdiki proleter derimin pratik tecrübesinin sonuçlarıyla tam kopuş anlamına gelir.
Birincisi, ‘üretici’ kavramı, proleteri, yarı proleter ve küçük meta üreticisiyle birleştirmekte ve böylece sınıf mücadelesinin temel kavramını ve sınıflar arasında tam ayrım yapma temel talebini radikal olarak terk etmektedir.
İkincisi, partisiz yığınlara yöneliş veya onlara göz kırpma –ki bu, aktarılan tezde ifade ediliyor- Marksizm’den daha az radikal bir sapma değildir.
Marksizm (şunu) öğretir;…Sadece işçi sınıfının siyasi partisi, yani komünist partisi, proletaryanın böyle bir öncüsü olma ve bütün emekçi kitleyi birleştirme, eğitme ve örgütleme yeteneğine sahiptir. Sadece böyle bir parti, bu kitlenin kaçınılmaz küçük burjuva yalpalamalarına, proletarya içinde kaçınılmaz geleneklere ve loncavari darlığa veya loncavari önyargılara düşüşlere karşı koyma ve bütün proletaryanın bütün birleştirilmiş faaliyetini yönetme, yani siyasi yönetme ve proletarya üzerinden bütün emekçileri yönetme yeteneğine sahiptir. Proletarya diktatörlüğü başka türlü gerçekleştirilemez.
Komünist partinin, partisiz proletarya ile ve sonra birinci ve ikinci faktörlerin emekçilerin toplam kitlesiyle ilişkisinde komünist partinin rolünün yanlış kavranışı, komünizmden temel teorik vazgeçmedir ve sendikalizm ve anarşizm yönüne doğru bir sapmadır” (56).

Bu sapmanın kaynağı üzerine:
Bu “sapma kısmen parti saflarına eski Menşeviklerin girmesinden, sonra, komünist dünya görüşünü henüz özümlememiş olan işçilerin ve köylülerin girmelerinden dolayıdır. Ama bu sapma esasen, küçük burjuva unsurların proletarya ve Rusya Komünist Partisi üzerinde etkide bulunmalarından dolayı doğmuştur” (57).

Buna göre:
Lenin, sosyalizmin inşası için partinin önderliğinden bahsediyor, sınıf bilinçli proletaryanın, ekonominin kendi devleti tarafından yönetilmesinden yana olacağını, aksi taktirde bunun sosyalizmden sapma olacağını açıklıyor.

Lenin, küçük burjuva unsurların/üreticilerin sınıfsal çıkarlarından dolayı sınıf bilinçli proletaryanın bu talebinin/anlayışının karşısında olacağını açıklıyor.

Peki Mao Zedong ne yapıyordu?
Lenin’in “sapma” dediğini uygulamaya çalışıyordu.
Çin’de küçük burjuva kesimin ne kadar yaygın ve güçlü olduğu tartışma götürmez bir gerçek. Mao, tam da bu kesimi, sosyalizmi inşa etme adı altında örgütlemeyi ve kapitalizmi bu sosyal tabakaya dayanarak inşa etmeyi amaçlamıştır.

Konuyla ilgili olarak Mao’dan yukarıya aktardığımız anlayışlar, onun bu küçük burjuva kesimi örgütlemek için harcadığı çabayı göstermeye yeter. Mao Zedong bu anlayışını,SB, köylüleri perişan ediyor, soyuyor vb. atıflarla da güçlendirmiştir. Küçük burjuvaziye dayanarak sosyalizmi inşa adı altında kapitalizmin inşasını teminat altına almak için SB’nde sosyalizmin inşa tecrübelerine, proletarya diktatörlüğüne saldırmaktan geri kalmamıştır. Öyle ki, tarım ve sanayi ürünlerinin yaklaşık eşit değerde değişimi politikasından bahsederek küçük burjuva unsurlara göz kırpmıştır.

Sosyalizmde eşit değerlerin mübadelesi anlayışıyla Mao’nun eşit değerlerin mübadelesi anlayışı birbirinden tamamen farklıdır. Mao, aynen Prodhon gibi, küçük burjuvazinin dünyası olan bir toplumdan bahsediyor. Onun, eşit değerlerin mübadelesi anlayışı, ancak, değer yasasının tam etkide bulunduğu bir toplumda geçerlidir.

Bu konuda Engels: “Marks’ın kanıtladığı gibi, meta değerlerinin emekle belirlenmesi ve eşit haklara sahip meta sahipleri arasında emeğin ürünlerinin bu ölçüye göre serbest mübadelesi, modern burjuvazinin bütün siyasi, hukuki ve felsefi ideolojisinin inşa edildiği reel temellerdir…ve küçük burjuvazi, -kalfa ve çıraklarının da olsa onun hilekarsız emeği her gün sürekli büyük üretim ve makinelerin rekabetinden dolayı değerini kaybeder- emeğinin değerine göre ürünlerin mübadelesinin, nihayet tam ve istisnasız bir gerçek olduğu bir topluma özlem duymak zorundadır. Başka türlü ifade edilirse: Bu küçük burjuva, yalnızca üretimin tek bir yasasının tam geçerli olduğu, ama bu yasanın geçerli olabileceği diğer koşulların –yani meta üretimi ve kapitalist üretimin diğer yasalarının yok edildiği koşulların- toplumuna özlem duyar” (58).

Mao, tam da böyle bir toplumun özlemini duyuyordu ve küçük burjuvaziye de böyle bir toplumu inşa etmek için göz kırpıyordu. Sosyalist ekonominin, genel olarak sosyalizmin inşasında elle tutulur, gözle görülür tecrübeler olduğu, bunun teorisinin daha Marks ve Engels tarafından oluşturulduğu ve geliştirildiği “Marksist” Mao Zedong tarafından bilinmiyor değildi. Ama o,eşit değerlerin mübadelesinden bahsederek küçük üreticiye büyük üretim karşısında korunacağı mesajını veriyordu.

Mao Zedong’un bu toplum anlayışının Yugoslav deneyimi ve SB’nde reform tartışmalarında ele alınan anlayışlar ile yakın ilişkisi vardır. Yugoslav öz yönetim anlayışı ile Mao’nun “kendi gücüne dayan” anlayışı doğrultusunda ekonomi yönetiminin ademi merkeziyetçileştirilmesi, yerel idareleri kendi iktisadi birimlerini kurmak ve yönetmekle görevlendirmesi arasında fark yoktur. Keza SB’nde “işletmelerin bağımsızlığı” üzerine tartışmalar da Mao’nun ilham kaynağıydı.

Uygulamanın gösterdiği gibi, halk komünü anlayışı, kapitalizmin spontane güçlerinin gerçek anlamda gelişme ortamını oluşturmaya hizmet etmiştir. Ama halk komünlerinin kuruluşu en kısa zamanda komünizme geçişin yolu olarak gösterilmiştir. Örneğin, halk komünü kuruluşuyla ilgili olarak 29.08. 1958 tarihli bir MK kararında şöyle deniyor:

Görünen o ki, komünizmi inşa etmek artık uzak bir geleceğin sorunu değildir. Halk komünleri biçimini komünizme geçişin somut yoluna girmek için aktif olarak kullanmalıyız” (59).

Benzeri anlayışlar o dönem oldukça yaygın olarak dile getiriliyordu. Kruşçev önderliğinde Sovyet modern revizyonistleri 20 senede komünizme geçmeyi planlamışlardı. Mao Zedong’un Kruşçev’den geri kalması düşünülemezdi!
Kruşçev’in komünizmini bir kenara bırakalım. Ama Mao’nun komünizm anlayışı da Marksizm-Leninizmin komünizm anlayışına tamamen ters.

Lenin: “Kapitalist iş verimliliğine karşın komünizm, ilerlemiş tekniği kullanan gönüllü, bilinçli ve birleşik üreten insanların yüksek bir iş verimliliğidir” (60).

Mao’nun komünizm anlayışının Lenin’in komünizm anlayışıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Lenin, ilerlemiş teknolojiden, daha yüksek iş verimliliğinden bahsediyor. Burada söz konusu olan, üretici güçlerin yüksek gelişme seviyesidir.

Mao Zedong ise geri teknolojiye dayanan, işin verimliliğinin ancak geri gelişmesinin söz konusu olduğu koşullarda, her alanda eşitliği savunarak komünizmden bahsediyor. Öyle ki, halk komünlerinde bedava dağıtıma geçiliyor ve tencereye varana kadar hemen her şey ortak mülk olarak tanımlanıyordu.

Bundan daha iyi komünizm olur muydu?
Mao’nun komünizminde köylünün tencere ve tavası komünün ortak mülkiyetine geçirilmişti. Yukarıda konuya ilişkin olarak Mao’da aktardığımız anlayışlar bir kenara, salt bu tencere-tava hikayesi Mao’nun komünizmden “eşitçilik”ten başka bir şey anlamadığın gösterir. Yani SB deneyiminde gündeme gelen ve Bolşeviklerin şiddetle eleştirdikleri eşitçilik, Mao Zedong’un komünizmiydi.
Mao Zedong, Halk Komünü atılımını açıklarken şöyle diyordu: „Kolektif mülkiyetin sosyalist halk mülkiyetine geçirilmesi denen şey, tarımsal üretim araçlarının tamamen devlet mülkiyetine geçirilmesi, köylülerin tamamen işçilere dönüştürülmesi ve ücretlerinin de devlet tarafında ödenmesi anlamına gelir“ (61).

Aslında bu Sun Yat-sen’in programıydı. Bu programı Lenin şöyle tanımlar:
Ve gerçekten de, Sun Yat-sen’in makalesinin başlangıcında o kadar mükemmel ve muğlak sözünü ettiği “ekonomik devrim” neye yol açar?
Rantın devlete teslimine,… toprağın ulusallaştırılmasına yol açar. Sun Yat-sen tarafından önerilen ve ilan edilen “ekonomik devrim”, bundan farklı bir gerçeği içermiyor.
Taşrada ücra bir köşedeki toprakla Şanghay’daki toprağın değeri arasındaki fark, rantın büyüklüğündeki farktan ibarettir. Toprağın fiyatı,sermayeleştirilmiş ranttır. Toprağın “değer artışı”nı “halkın mülkiyeti” olacak biçimde yatırmak, rantın, yani toprağın mülkiyetinin devletin eline verilmesi ya da başka bir deyişle, toprağın ulusallaştırılması anlamına gelir”.
Burada sorunun ne olduğunu Lenin şöyle açıklar:
Böyle bir reform kapitalizm çerçevesinde mümkün müdür? Sadece mümkün değildir, aynı zamanda en katıksız, azami oranda tutarlı, ideal, en mükemmel kapitalizmdir. Marks bunu „Felsefenin Sefaleti“nde gösterdi ve „Kapital“in III. cildinde ayrıntılı olarak kanıtladı; „Artı Değer Teorileri“nde Rodbertus’a karşı polemiğinde bunu özellikle anlaşılır bir biçimde açımladı”.

Bu kapitalist politikanın sonucu açıktır:
“Toprağın ulusallaştırılması, mutlak rantı yok etme ve yalnızca diferansiyel rantı bırakma olanağı verir. Tarımda ortaçağ tekellerinin ve ortaçağ ilişkilerinin mümkün olduğunca ortadan kaldırılması, mümkün en büyük kolaylık –Marks’ın öğretisine göre toprağın ulusallaştırılması bu anlama gelir. Tarihin cilvesi şundan ibaret ki, Narodnizm, „kapitalizme karşı mücadele“ adına tarımda öylesine bir tarım programı uyguluyor ki, bunun tam hayata geçirilmesi tarımda kapitalizmin en hızlı gelişimi anlamına gelir“ (62).

Mao’nun uygulamaya çalıştığı tarım politikası, tamamen kapitalist bir politikaydı, ülkede kapitalizmi geliştirmeyi hedefleyen bir politikaydı: Önce toprak beyleri sınıf olarak yok edildiler ve devlet onların maddi olanaklarına el koydu. Aynı zamanda köylüler bu kan emicilerden kurtarılmış oldular. Bu yapısal değişim ile gerekli ürün artışının temelleri „kolektifleştirme“ sürecinde atıldı. Böylece devlet, mutlak rant üzerine belirleyici kontrolü ele aldı. Mutlak rant, kapitalizmde toprağın mülkiyetini elinde tutanın en doğal hakkı olduğu için, bu rant devlete akmaya başladı.
Mao, „Tarımın Kolektifleştirilmesi Üzerine“ konuşmasında (31 Temmuz 1955), hızlandırılmış kolektifleştirmeyi talep etti. Bu talebe uyuldu ve köylülerin Haziran 1956’da yüzde 63’ü ve Mart 1957’de de yüzde 93’ü „sosyalist üretim kooperatifleri“nde örgütlendiler.

Mao Zedong’un bir an önce komünizme geçme acelesi vardı. Halk komünleriyle „İleriye Doğru Büyük Atılım“ını hızlandırmak istiyordu. Mao, köylülerin her şeyini almak için onları büyük yığınlar halinde komünlerde işçiye dönüştürdü (Köylülerden vergi alıyor, onları sıkıntıya sokuyor diye Stalin’i eleştirmekten de geri kalmaz). Aynı zamanda, köylüler arasındaki huzursuzluğu bastırmak için çalışma koşulları militaristleştirildi. Köylülerin bireysel tüketimin azaltmak için de ortaklaşa tüketim olanakları sağlandı (yemek vs.).Bunun sonucu bir felaket oldu.

Toprağından, geleneklerinden, alışkanlıklarında kopartılan ve tanımadığı ortamda çalışmaya zorlanan köylülerin direnci büyük oldu Halk komünleri tutmadı ve yerini üretim tugaylarına bıraktı. Üretim tugaylarında/birliklerinde köylü eski çalışma olanaklarına yeniden kavuşmuş oldu.

Yeni Çin burjuvazisi arasındaki mücadele, bilindiği gibi „iki çizgi mücadelesi“ olarak tanımlandı. Aslında burada söz konusu olan, her iki fraksiyon arasında temel sorunlara ilişkin bir mücadele değildi

Mao ve Liu-Şau-Çi önderliğindeki gruplar arasındaki farklılık, ülkenin sanayileştirilmesi için en uygun yol konusundaydı. Yani stratejik olarak aynı düşünülüyordu, ama taktik konuda farklılıklar vardı.

İleriye Doğru Büyük Atılım“ın felaketle sonuçlanacağı görülmeye başlayınca Mao, 1959 sonunda tarımda sorunun makineleştirme ile çözümleneceği sloganını atar. Ama geç kalmıştır. Gün, Liu grubunundur. Bu grup daha önceleri, makineleştirmenin kolektifleştirmeden önce ele alınması gerektiğini savunuyordu.
1960-1962 yıllarında spontane kolektifleştirmeden geriye dönüşler ve yeniden özelleştirme hareketi oldu. Ancak 1963’te bu geriye dönüş hareketi durdurulabildi.
Sonuç itibariyle, “ileriye Doğru Büyük Atılım”ın ekonomide büyük bir felaketle sonuçlanacağı 1959’da görüldü.

Luşan Konferansı”nda (Ağustos 19159) halk komünlerinin “başarı”larının abartılığı dile getirilir ve eleştirilir. 1958’de açıklanan üretim hedefleri düzeltilir, komünlerin mülkiyet yapısı yeniden değiştirilir. Böylece üretim tugayı mülkiyeti hakim mülkiyet biçimi olur. Üç aşamalı mülkiyet yapılanmasına uygun olarak toprak ve başka üretim araçları üretim tugaylarının mülkiyeti olarak tanımlanır. Bu tugaylar, kar ve zarar için de sorumlu tutulurlar. Bu konferansta mülkiyet ilişkilerine yeni bir çeki düzen verilmek, komün hareketinin başlangıcındaki mülkiyet ilişkilerine dönmek doğrultusunda kararlar alınır, ama bölge yönetimi ilkesine dokunulmaz.

Bu konferansta Mao, sert bir şekilde eleştirilir. Bunun üzerine Mao, özeleştiri verir ve deneyimlerinin –çelik üretimi vs.- yanlışlığını kabul eder.

Ne var ki, Luşan Konferansı’nda her şey açığa çıkartılmaz, hataların üstü örtülmeye çalışılır. Öyle ki, “İleriye Doğru Büyük Atılım”ın kendisi ve sloganları kullanılmaya devam edilir. Ama pratikte geriye dönüşler de olur. Örneğin derme-çatma dökümhanelerde çelik üretim, yerel yönetimlere “ne kadar ihtiyacınız varsa o kadar üretin” denerek, bu işten vazgeçin mesajı verilir. Halk komünlerinin adı kalır, ama yeniden küçük birimlere geçilmeye başlanır.

Luşan Konferansı, bir uzlaşmadır. ÇKP içinde yönetim için mücadele eden fraksiyonların uzlaşmasıdır. Mao’yu sertçe eleştiren Savunma Bakanı Peng de-huai görevinden alınır. Savunma Bakanlığına Lin Biao getirilir. Mao, daha önce, Aralık 1958’de (Wuhan Konferansı) devlet başkanlığı görevini Liu-Şao-Çi’ye devretmek zorunda kalmıştı.

Luşan Konferansı, Mao Zedong ve grubunun itibar kaybetmeye başladığını, Lia-Şao-Çi/Deng-Hsiao-Ping/Pen-Çen grubunun ise etkili olmaya başladığını göstermiştir (63).

Şimdi sıra bu grubun politikalarının uygulanmasına gelmişti.
İleriye Doğru Büyük Atılım”dan sonraki gelişmelere kısaca değinelim:
Birinci Beş Yıllık Plan döneminde sanayide devlet sektörünü geliştirme gibi alınan tedbirler kapitalizmin gelişme yasalarının etki alanını biraz sınırlandırmıştı. Ama kapitalizm tamamen ortadan kaldırılmamıştı. Mao’nun “İleriye Doğru Büyük Atılım”ı, tam da bu dönemde, sosyalizmi inşa etme adı altında kapitalizmin gelişmesi önündeki engelleri kaldırmak için güçlü bir adım oldu.

O dönemin tartışmalarında, sosyalizmin nasıl kurulacağı üzerine görüşler dile getirilmiyordu. Şüphesiz ki, ÇKP içindeki fraksiyonlar, karşılıklı eleştirilerinde sosyalizmin nasıl kurulacağından bahsediyorlardı. Örneğin, Liu-Şao-Çi grubu, Mao Zedong’u eleştiriyor. Ama bu eleştirinin Marksizm-Leninizm’le ve Çin’de sosyalizmin kurulmasıyla bir ilgisi yoktu. Liu-Şao-Çi grubu, Mao Zedong’u, kapitalizmin gelişmesinden dolayı eleştirmiyordu. Bu grup, Mao’nun tedbirlerinin küçük burjuva anlayışlar olduğundan ve burjuvazinin ve Çin’de kapitalizmin gelişmesine yaramadığından, hatta zarar verdiğinden dolayı eleştiriyordu.

Bu durumda;
  • Merkezi planlama fiilen tasfiye edilir ve ekonomi yönetimi ademi merkezileştirilir (64).
  • Bunun sonucu olarak ülkenin her yanında kontrolsüz, plansız olarak çok sayıda sanayi işletmeleri kurulur.
  • Böylece ülke çapında meta üretimi olağanüstü artar ve bu da pazarın genişlemesini beraberinde getirir.
Genişleyen pazarda mübadele karmaşıklaşır:
  • Devletle halk komünleri arasında meta mübadelesi
  • Devletle yerel yönetimler arasında meta mübadelesi
  • Şehirlerle halk komünleri arasında meta mübadelesi
  • Halk komünleri arasında meta mübadelesi.
Bunun ötesinde devlet-özel sektör sorunu da vardı. Bu sektör oldukça güçlüydü ve hiçbir dönem tamamen devletin veya yerel idarelerin yönetimine tabi kılınmamıştı.
Bütün bunlar, Çin’de merkezi bir planlamanın olmadığını gösteren faktörlerdir. Tabii, ekonomi merkezi planlama tarafından yönlendirilmezse, üstelik merkezi planlama var olduğu kadarıyla ortadan kaldırılırsa, üretimde anarşiye gün doğmuş olur. Çin’de olan da buydu:
  • Üretimde anarşi,
  • Pazarın genişlemesi,
  • Artan meta mübadelesi, kapitalizmin ekonomik yasalarının geçerli olduklarını, etkide bulunduklarını, yani üretimi yönlendirdiklerini gösteren olgulardır.
İleriye Doğru Büyük Atılım”dan bahsediliyor, ama bu atılımı gerçekleştirecek olanlar ülke zenginliklerine zarar veriyorlardı.

Son üç sene içinde kolektif mülkiyete büyük zarar verilmişti. Coşku…uçup gitmişti. Buna neden olarak doğa afetleri esas sorumlu gösterilemez. Esas zarar, insanlar tarafından verilmiştir veya Honan’da halkın dediği gibi, onda üçü doğa tarafından, onda yedisi de insanlar tarafından. Eksiklikler ve hatalar esas nedendir” (65).

Deng, “Büyük Atılım”ının sonuçlarından dolayı Mao’yu böyle eleştiriyordu.
Ekonomi kriz içindeydi.

Maliyedeki ve ekonomideki şimdiki zorluklar, ekonomimizi yolundan çıkartacak kadar ciddidir” (66).
Liu da Mao’yu böyle eleştiriyordu.
Merkezi planlamanın fiilen tasfiye edilmesi, üretimde anarşinin,işletmeler arası rekabetin giderek daha güçlü olarak önplana çıkması, sektörler arasında orantısız büyüme, planlama yerine sıçramalı, sloganlı hedefler, Çin ekonomisinde zikzaklı bir seyre neden olmuştur.

Birinci Beş Yıllık Plan döneminde (1953-1957) ekonomi görece istikrarlı büyümüştü: GSMH, yıllık ortalama olarak yüzde 7, brüt sanayi üretimi de yüzde 16 oranında büyümüştü. Brüt tarım üretimi de yüzde 4 oranında büyümüştü.

Büyük Atılım“ döneminde (1958-1961) değerler tamamen değişti: GSMH yüzde 3 ve tarım üretimi de yüzde 6 mutlak gerilemişti (67).
Üretimdeki gerilemenin üzerinde durmanın anlamı yok. Çünkü veriler, çoğunlukla propaganda amaçlıdır ve ayrıca, söz konusu yıllar için de veriler yok, en azından elimizde yok. Ekonomideki öneminden dolayı sanayi ve tarıma ilişkin birer örnek verelim:
Çelik üretiminde hedef 12 milyon tondu. Ama 1961’de ancak 8 milyon ton üretildi.
Tahıl üretimi hedefi 250 milyon tondu. Ama 1960-1961’de sadece 160 milyon ton üretildi (68).

Üretimdeki anarşi ve ekonomideki kriz, Mao’nun “İleriye Doğru Büyük Atılım”ının uygulanmasının sonuçlarıydı. Bu “atılım” toplumu da kaosa sürüklüyordu.
Ekonominin yenden örgütlenmesi gündeme geldi. 1961 ve 1962 yıllarında “cennetin basamağı” halk komünleri küçültüldü. Artık her komünde ortalama 7000 insan çalışıyor ve yaşıyordu. Kırsal alanda tugay örgütlenmesi esas alındı. Büyük tugayda 200, üretim tugaylarında 30-40 köylü hanesi yer alıyordu (69).
İşgücü, toprak, tarımsal araçlar, iş hayvanı, yani üretim araçları vs. 1961’de üretim tugaylarının tasarrufuna bırakılmıştı (70).

Bunun ötesinde kırsal alandaki komünlerde; küçük ve orta işletmelerde basit üretim araçlarıyla çelik ve demir üretimine de son verildi. Örneğin, 1961’den itibaren bu türden işletmelerde söz konusu maddelerin üretimi neredeyse duracak noktaya gelmiştir (71).

MK’nın 9. Plenumunda (1961 başı) alınan bir kararla yeni bir rota çizildi (Ulusal ekonominin “Planlanması, Sağlamlaştırılması, Mükemmelleştirilmesi ve Yükselişi”). Bu karar, başka tedbirlerin yanı sıra, “İleriye Doğru Büyük Atılım’ yıllarında kurulan özellikle küçük işletmelerin kapatılması”nı da içeriyordu (72).

Tarımsal alanda üretimin örgütlenmesinin, kolektifleştirmenin ne denli istikrarsız temele dayandığı örgütlenme alanındaki anarşiden de anlaşılmaktadır.

Hatta bazı yerlerde üretim tugayları dağıtıldı ve üretim görevleri doğrudan köylü işletmelerine verildi. Köyün kolektifleştirilmesindeki gerileme, Birinci Beş Yıllık Plan döneminde ulaşılan seviyenin altına düştü” (73).

Başka türlü de olamazdı. Çünkü 1950’li yılların başında kurulan tarımsal üretim kooperatifleri sağlamlaştırılmamış,modern teknik ve iktisat yönetiminin bilimsel ilkeleri bazında geliştirilmemişlerdi. Bunun yerine “cennetin basamağı” halk komünleri kuruldu. Daha “yüksek” bir aşamaya geçiliyor adı altında bu kooperatifler yıkılmıştı (74).

Liu ve Deng grubu bu durumu kullanmakta gecikmedi.
Kolektifleşmedeki gerileme, kırsal alanda üretici güçlerin geriliği vs. bu grup tarafından kırsal alanda kapitalizmin hızlı gelişmesi için fırsat olarak değerlendirilmiştir.

Liu-Şau 1961’de şöyle diyordu: “Serbest pazarı yeniden geçerli kılmalıyız ve bu nedenle kapitalizm tarafından eziliriz diye korkmamalıyız” (75).

Daha önce, 1960’da da Maliye Bakanı Li-Hsien-nien şöyle diyordu: “Köylülere, (tarım ve tüketim maddelerini) bizzat kendilerinin üretmeleri için izin verirsek çoğunluk, pazar ekonomisi ilişkilerine geçmeye karar verir” (76).

1960’dan sonra halk komünlerinin mülkiyet ve planlama yapısında ademi merkezileştirme daha da ilerletildi; yani üretim grupları artık çoğunlukla üretim araçlarının sahibi olmuşlardı ve kendi sorumluluklarında üretim planlamasını ve gelirlerin dağıtımını ele alıyorlardı.
Komünlerin yapısındaki bu değişimlerin yanı sıra tarım politikasında genel çizgi “Üç Özgürlük ve Bir Garanti” kavramıyla formüle ediliyordu.

Bunun anlamı:
  • Özel çiftliğin büyütülmesi.
  • Serbest pazarların genişletilmesi.
  • Bağımsız muhasebeli işletmelerin sayısının arttırılması.
  • Bir garanti’, belli bir gelir payının köylü haneleri için teminat altına alınması anlamına geliyordu(77).
Tabii ki, özel çiftliğin büyütülmesinin maddi teşvik ile yakından bağı vardı. Üretimi arttırmak için köylüler teşvik edilmek isteniyordu. Özel çiftliklerin kapsamı eyaletten eyalete farklıydı. Örneğin, Kvayov ve Szehuan eyaletlerinde özel çiftliklerin payı, kolektif çiftliklerindeki paydan daha büyüktü.

Serbest pazarların uygulanmasında, toprağın kısmen yeniden özelleştirilmesinde, muhasebenin ademi merkezileştirilmesinde ve maddi teşviklerin güçlendirilmesinde ideolojik nedenler hiç de belirleyici değildi. Bu tedbirlerle, daha ziyade bireysel köylü işletmeleri için üretim teşviki oluşturulması amaçlanıyordu.

Bu bağlamda Peng Chen şu tespiti yapıyordu: ‘Komün üyeleri, özel mülkiyette olan tarlalara da sahip olmalılar. Serbest pazar ve bireysel ekonomi yeniden kurulmalıdır” (78).
Peng’in bu anlayışı ilk ve ikinci özgürlüğü içeriyordu.

1961 ve 1962 yıllarında ekonomik sıkıntıdan dolayı köylülerden serbest pazar için üretmeleri talep edildi. Öyle ki, “pazar-hizmet depoları” kuruldu. Bunlar, başlangıçta sabit fiyatlar, sonraları da serbest fiyatlar üzerinden çalışıyorlardı. Zamanla bu faaliyet öyle gelişmişti ki, bazı eyaletlerde pirinç ve yağ karaborsasına (pazarına) resmi olarak göz yumulmuştu (79).

Serbest piyasa, kapitalizmin gelişmesi, sadece tarım sektörüyle sınırlı değildi. Kapitalizmin bütün sektörlerde gelişmesi için sosyalizmin inşası adı altında adımlar atılıyordu.
Çökmüş ekonomiyi yeniden canlandırmaya ve üretimi yeniden örgütlemeye hizmet etmesi için düzenlenen “Sanayi İçin 17 Nokta” üzerine parti içi tartışmalarda sık sık “kapitalistlerden öğrenmek” kavramı kullanılıyordu.

Liu, sanayinin kapitalist tarzda örgütlenmesini ve yönetilmesini talep ediyordu. Sektörler, kapitalist tekeller gibi örgütlenmeliydi. Bakanlıkların ve fabrika yönetimlerinin kapitalist ülkelerde olduğu gibi örgütlenmesini talep ediyordu. Bakanlıklar, sadece genel çerçeveyi çizmeliydi. Diğer bütün işleri işletmeler üstlenmeliydi. İşletmeler, mümkün olduğunca bağımsız ve kar amaçlı üretmeliydiler.

Liu grubunda, Liberman’dan daha ileri gitmek isteyenler de vardı. Örneğin bu grubun teorisyeni Sun Ye-fang, „Liberman’dan daha ileri gidiyorum. Masraf ve yararın birliğini veya asgari masrafla azami yarar elde etme“ çizgisini savunuyordu.

Ekonomistlerle konuşmasında Liu-Şau bu konuda şöyle diyordu:
Kapitalistlerden öğrenmeliyiz. Batı tarzında bankalar açmalıyız…Kapitalist ülkelerin tecrübelerinden öğrenmeliyiz…Mevcut sistem, kapitalist sistemden daha da geridir…” (80).

Uzman olmayınca, tecrübe olmayınca burjuvaziden öğrenilebilinir. Genel anlamda ileri olanı da burjuvaziden alırız. Ama koskoca bir Sovyet deneyi var. Bu deneyden öğrenilmek istenmiyor. Batı tarzında banka, bildiğimiz klasik kapitalizmden başka ne olabilir?
Çin revizyonistleri, Sovyet revizyonistleri tartışmalarını sürdürürken, karı başarının ölçüsü yapmışlardı bile.

ÇKP içinde Çin’in geleceğini belirlemede önemli rol oynayan iki grup vardı: Mao Zedong önderliğindeki grup ve Liu-Şau-Çi önderliğindeki grup. Bu iki grup arasında ilkesel çelişki yoktu. Her iki grup da, sosyalizmi inşa etme adı altında kapitalizmin inşasını talep ediyordu. Aralarındaki fark, kapitalizmin inşasında takıp edilmesi gereken yol farkıydı.

Liu, kapitalizmin inşası konusunda açık konuştuğu için –bu açıklığından dolayı- dürüsttü! Mao Zedong ise kapitalizmin nasıl inşa edilmesi gerektiğini “On Büyük İlişki Üzerine” konuşmasında açıklıyordu. Mao, aynen Kuruşçev modern revizyonistleri gibi, sosyalizmi inşa etme ve komünizme geçme adı altında kapitalizmin inşasından yanaydı.

Hem Liu ve hem de Mao, ağır sanayin inşasında yana değildi. Çünkü bu, verimli bir yatırım değildi.

Tarımın makineleşmesinin oldukça geri seviyede olması ne Mao’nun, ne de Liu’nun umurundaydı.

Tarım, eskisi gibi el işine dayanıyordu. ‘Düzenleme’ döneminin sonunda kırsal alanda tahminen 100 000 traktör vardı. Ama asgari ihtiyaç ise 1,2-2,5 milyon traktördü. Ekilen alanın en fazla yüzde 10’u makine ile işleniyordu. Geri teknik teçhizat, işin verimliliğinin arttırılmasına engel oluyordu” (81).

Her iki grup arasındaki fark, kapitalizmin geliştirilmesi için gerekli sosyo-ekonomik konsept anlayışında kaynaklanıyordu.

Liu grubu, kapitalizmin geliştirilmesinde teknokratik yolu doğru buluyordu. Bu nedenle, kadroların politikadan ziyade “iş”leriyle uğraşmaları gerektiğini savunuyordu.

Şimdilerde çabalarımızı özgün araştırmaya yöneltmeliyiz…Kurtuluşun ilk yıllarında siyasi eğitime vurgu yapmak parti ve hükümet için tamamen zorunluydu…” (82).

Siyasi çalışma yapan kadrolar, ekonominin sorunlarıyla da ilgilenmelidirler. Özellikle partinin iktisadi planlarıyla. Ekonominin, siyasi sorunlardan önce geldiğinin bilincinde olmalılar” (83).

Normal zamanlarda pek fazla aktivizme ihtiyaç yoktur. Sadece konuya ilişkin kitaplar incelenmeli ve politika ile ilgilenilmemeli” (84).

Bu grubun kapitalizmi geliştirme yolu, Deng’in yoluydu. Bugün Çin bu yolda oldukça ilerlemiştir.

Mao Zedong’un kapitalizmi geliştirme anlayışı, küçük burjuva anarşist-sendikalist yolu ifade ediyordu. Mao, üreticilerin öz yönetimini savunuyordu. Bu nedenle, küçük burjuvaziyi kapitalizmin geliştirilmesi için sosyal taban olarak görüyor ve bu kesimi kazanmak için politika yapıyordu.

Devrim, radikal anlayışlar, kampanyalar, atılımlar Mao’nun politikasının temel özelliğiydi.
Buna karşın devrimden, kampanyalardan, radikal çıkışlardan bahsetmemek Liu’nun özeliğiydi.

Çin’de tarımın kolektifleştirilmesinin sosyalizmle ilgisi yoktu. Ama buna rağmen kolektifleştirmenin durdurulması Liu grubunun talebiydi.

Ekonominin ademi merkezileştirilmesi abartılmamalıydı. Bunun ekonomide kaosa neden olacağı savunuluyordu.

Planın ”dikeyleştirilmesi”nin (Bakanlıkların yetkilerinin genişletilmesi) tartışıldığı sırada Devlet Planlama Komisyonu 1963’ten sonra, doğrudan bakanlıklara tabi olan işletme birliklerinin kurulmasını teşvik etti. Deneme aşamasından sonra, 1965’te “sektörlere göre” örgütlenmiş 12 “Tüm Çin Devlet İşletmeleri” kuruldu.

Mao grubu buna karşı çıktı. Yani oldukça uzman büyük işletmelerin geliştirilmesine ve planlamanın dikey örgüt yapısında merkezi bakanlıkların güçlendirilmesine karşı çıktı (85).

Burada merkezi planlama, büyük-küçük işletme konularında görüş ayrılıkları söz konusudur.
Liu grubu, “spesiyal fabrika”ların kurulmasını savunurken, Mao grubu “her türlü amaca hizmet eden fabrika”ların kurulmasını savunmuştu (86).

Yani Liu grubu, örneğin, kağıt fabrikasında sadece kağıt üretilmeli anlayışını savunurken, Mao grubu, kağıdın yanı sıra, örneğin, ayakkabının da üretildiği fabrikaların kurulmasını savunuyordu.

Mao grubu, her bir ekonomik birliğin kendine yeterli olmasını savunurken, Liu grubu, bu anlayışı reddediyordu (87).

Sovyet modern revizyonistleri şu veya bu biçimde Liu grubunun yanında yer almışlar ve Mao’nun kapitalizmi geliştirme anlayışını eleştirmişlerdi.

Yukarıda belirtmiştik: SB’nde XX. Kongrede dile getirilen anlayışlarla Mao’nun “On Büyük İlişki Üzerine” konuşmasında savunduğu anlayışlar arasında dikkati çeken bir benzerlik, yakınlık var.Mao, bu konuşmasını XX. Kongreden 2 ay sonra yapmıştı.

Mao Zedong, Kruşçev’in SB’nde kapitalizmi yeniden inşa girişimini açık ki destekliyordu. Kruşçev’in anlayışlarını söz konusu konuşmasında kısmen açık, kısmen kapalı savunması, özellikle Stalin’e saldırması Mao ve Kruşçev arasındaki anlayış yakınlığını göstermektedir.
Kruşçev, sosyalizmi yıkıyordu. Ama Mao’nun böyle bir sorunu yoktu.

Veya:
  • Kruşçev, 20 yıl içinde komünizme geçme adı altında sosyalizmi tasfiye ediyor ve kapitalizmi yeniden inşa ediyordu.
  • Mao ise halk komünleri üzerinden kısa zamanda komünizme geçme adı altında Çin’de kapitalizmi geliştirmenin mücadelesini veriyordu.
*

Kaynaklar:
1) Aktaranlar: O. Vladimirov ve V. Ryazanov; “Zum 50. Jahrestag der Kommunistischen Partei Chinas, Moskova 1971, s. 8/9.
2) “Bürokratik” sermaye:
Dört büyük aile; Çan Kay-Şek, Sung Dsi-wen, Kung Hsian-hsi ve Çen Li-fu, 20 yıllık hakimiyetleri döneminde devasa boyutlarda varlık 810-820 milyar ABD doları) toparlayıp cebe indirdiler. Bütün ülkede ekonomi yönetimini tekelleştiren bunların (elindeki) bu tekelci sermaye, devlet gücü ile birleşerek devlet tekelci kapitalizmi oldu. Yabancı emperyalizmle, yerli toprak beyleri ve yerli eski tipten büyük köyler ile sıkı bağı olan bu tekelci kapitalizm, komprador ve feodal karakterli bir tekelci devlet kapitalizmi oldu. Çan Kay-Şek’in gerici rejiminin ekonomik tabanını oluşturan bu sermaye, Çin’de genel olarak bürokratik sermaye olarak tanımlanır” (Hsüä Mu-tjiao; “Der Kampf zweier Wege in Chinas Wirtschaft während der Übergangsperiode (1)”.- “Geçiş Döneminde Çin Ekonomisinde İki Yol Mücadelesi”: Peking Rundschau; 1977, Nr. 49, s. 8)
3) Bkz.: “Die Volksrepublik China, s. 76. 1972 Berlin.
4) Hsüä Mu-tjiao; “Der Kampf zweier Wege in Chinas Wirtschaft während der Übergangsperiode (1)”.- “Geçiş Döneminde Çin Ekonomisinde İki Yol Mücadelesi”: Peking Rundschau; 1977, Nr. 49, s. 8.
5) Agy.
6) Agy.
7) Bkz.: Agy. ve P. Cardorff; “Über den Charakter der chinesischen Revolution und der KP Chinas”, s. 161, 1978.
8) „Kurtuluştan hemen sonrası bazı devlet-özel sektör işletmeleri vardı. Bu işletmelerin bir kısım hisse senetleri daha önce Kuomintang bürokratlarına ve savaş canilerine aitti. Bu hisse senetlerine el konularak işletmeler, devlet-özel sektör işletmelerine dönüştürüldüler. Buna karşın 1953’ten sonra devlet-özel sektör konumuna gelen işletmeleri, devlet yatırımlarıyla oluşmuşlardı. 1954’te bu sektör, oldukça hızlı büyüdü- Yıl sonunda böylesi 1700 fabrikada 500 binden fazla işçi ve ücretli memur çalışıyordu…Bunların toplam üretim değeri,… Çin’in özel sanayi ve devlet-özel sektör sanayi üretiminin üçte birine denk düşüyordu” (Hsüä Mu-tjiao; “Der Kampf zweier Wege in Chinas Wirtschaft während der Übergangsperiode (IV)”.- “Geçiş Döneminde Çin Ekonomisinde İki Yol Mücadelesi”: Peking Rundschau; 1977, Nr. 52, s. 10/11).
9) Bkz.: Die VR China, s. 86 ve:
Kapitalistlerle yaptığı görüşmelerden sonra devlet, ortak işletmelerdeki payları için 7 yıl devam edecek yüzde 5 oranında bir sabit faiz belirledi. Bu 7 yıl sonrasında her şey, günün koşullarına göre yeniden kararlaştırılacaktı. 7. yıl sonrasında ödemeler üç sene daha uzatıldı. 1966’da, Büyük Kültür Devriminin başlamasından sonra ödemeler için mühlet bitmişti” (Hsüä Mu-tjiao; “Der Kampf zweier Wege in Chinas Wirtschaft während der Übergangsperiode (IV)”.- “Geçiş Döneminde Çin Ekonomisinde İki Yol Mücadelesi”: Peking Rundschau; 1977, Nr. 52, s. 12).
10) “1956’da tarımda, zanaatçılıkta, kapitalist sanayide ve ticaret işletmelerinde işletmelerin sosyalist yeniden şekillenme oranları şöyleydi: Tarımda; kooperatif köylü hanesinin payı; % 96,3 ve yüksek seviyede kooperatif köylü hanesinin payı; % 87,8. Zanaatçılıkta: kooperatif zanaatçıların payı; % 91,7 ve zanaatçı kooperatiflerinin üretim değeri payı; % 92,9. Modern sanayide: devlet sektörünün payı ; % 67,5 ve devlet-özel sektör payı; % 32,5. Toptancı ticareti:Devlet ve devlet-özel sektör ticaretinin payı; % 97,2, devlet ticaretinin payı; % 68,3 ve devlet-özel sektörü ve kooperatif ticaretinin payı; % 27,5” (Hsüä Mu-tjiao; “Der Kampf zweier Wege in Chinas Wirtschaft während der Übergangsperiode (IV)”.- “Geçiş Döneminde Çin Ekonomisinde İki Yol Mücadelesi”: Peking Rundschau; 1977, Nr. 52, s. 12).
11) Bkz.: Die VR China; s. 86/87.
12) Peking Rundschau, 1977/52, s. 11.
13) Mao Zedong; Seçilmiş Eseleri, C. V, s. 327, 329/330, Pekin 1978.
14) Bkz.:Jiri Kosta ve Jan Meyer; Volksrepublik China, Ökonomisches System und wirtschaftliche Entwicklung, s. 70, 1976.
15) Jiri Kosta ve Jan Meyer; agk., s. 129.
16) Enver Hoca; Imperialismus und Revolution; s. 492/493, Tiran 1979.
17) J. Kosta, J. Meyer; agk., s. 31.
18) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 32.
19) Mao Zedong; C. V, s. 321/322.
20) ÇKP, VIII. Kongre Dokümanları, C. I, s. 218, Pekin 1956.
21) “Das erste Vierteljahrhundert des neuen China”, s. 32, Pekin 1975.
22) agk., s. 16.
23) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 20.
24) ÇKP, VIII. Kongre Dokümanları, C. I., s. 25/26.
25) Lenin; C. 32, s. 219, X. Parti Kongresi.
26) Lenin; C. 32, s. 481, Komünist Enternasyonal’in III. Kongresindeki konuşmasından.
27) Stalin; C. 12, s. 44, SBKP(B)’de Sağ Sapma Üzerine”.
28) Stalin; agk., s. 45.
29) Stalin; agk., s. 44.
30) Mao Zedong; C. V, s. 328, “On Büyük İlişki Üzerine”.
31) SBKP (B) Tarihi; s. 377/378.
32) agk., s. 382.
33) ÇKP’nin VIII. Kongre Dokümanları; C. I, s. 26.
34) Bkz.: Agy.
35) Bkz.: Agy.
36) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 37.
37) agk., s. 27.
38) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 43 –Tablodaki verilerden.
39) Mao Zedong; C. V, s. 224/225, “Kooperatiflerde Birleşme Sorunu Üzerine”.
40) ÇKP-VIII. Kongre dokümanlarından; C. I, s. 27/28.
41) Bkz.: Agy.
42) Çu Li ve Tiaen-Dyiae-yün; “In einer Volkskommune”; s. 112/113, Pekin 1975.
43) “Kurzer Abriss der Wirtschaft Chinas, s. 12, Pekin 1974.
44) Bkz.: Die VR China, Sy. f., 101.
45) Mao Zedong; Aktaran: Peking Rundschau, 1977/52, s. 8.
46) Stalin; C. 15, s. 338/339, “SSCB’nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları”.
47) Rolf Max; „Maoismus und historische Mission der Arbeiterklasse“, Berlin 1975, s. 12.
48) “Kurzer Abriss der Wirtschaft Chinas, s. 22.
49) “Das erste Vierteljahrhundert des neuen China; s. 31/33.
50) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 126.
51) J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 126.
52) Die VR China, s. 114/115.
53) Bkz.: Die VR China; s. 115.
54) Bkz.: “Die Dokumente des Zweiten Plenartagung des VIII. Parteitages der Kommunistischen Partei Chinas”, Sf., 62, Pekin 1958.
55) Aktaran: Lenin; C. 32, s. 249/250, X. Kongre.
56) Lenin; agk., s. 250.
57) Lenin; agk., s. 249.
58) F. Engels;C. 4, s. 562, “K. Marks’ın Felsefenin Sefaletine Özsöz”.
59) Aktaranlar: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 134.
60) Lenin; C. 29, s. 417, “Büyük İnisiyatif”.
61) Mao Zedong; “Notizen nach der Lektüre des Lehrbuchs” ‘Politische Ökonomie’ -Sozialismus bölümü-, Aktaran: Helmut Martin; “Mao Zedongs Notizen zum sowjetischen Lehrbuch Politische Ökonomie”,1960, Hamburg 1975, S. 137/ 138.
62) Lenin; C. 18, s. 156/157, „Çin’de Demokrasi ve Narodnizm“.
63) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 140-159.
64) Merkezi planlamanın adı vardı. İlk plan, iki yıl gecikmeli olarak başladı. İkinci plan „üç sancak politikası“nın gölgesinde kaldı. Üçüncü plan, Çu En-Lay’a göre 1963’te uygulamaya konacaktı, ama ancak 1966’da başladı. Bu seferde „kültür devrimi“ araya girdi. Merkezi planlama işlemediği veya işletmelerin çıkarlarına tekabül etmediği için işletmeler arası ilişkiler birebir sürdürülüyor ve tabii ki her bir işletme de soruna kendi çıkarı açısından bakıyordu. Üretim kar amaçlı yapılıyordu.
65) Deng’in MK’nın Sonbahar 1961’deki bir Çalışma Konferansında halk komünü pratiğini eleştiren konuşmasından. Aktaranlar: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 166.
66) Liu-Şao-Çi, “Pekin Komünü”, 1960. Aktaranlar. J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 166.
67) Bkz.: Ekteki veriler Çin ekonomisini gelişme seyrini gösteriyor. Bu veriler, ÇKP içindeki fraksiyon kavgalarını da gösterir.
68) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 291 –tablodaki verilerden.
69) Bkz.. Die VR China, s. 124.
70) Bkz.: Die VR China, s. 125.
71) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 292 –tablodaki verilerden.
72) Die VR China; s. 123.
73) Die VR China; s. 125.
74) Bkz.: Agy.
75) Liu-Şau, 1961. Aktaranlar: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 164.
76) Aktaranlar: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 185.
77) J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 186/187.
78) Aktaranlar: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 187.
79) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 187.
80) Aktaranlar: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 165.
81) Die VR China, s. 127.
82) Dışişleri Bakanı Chen-Ji, 10.8.1961. Aktaranlar: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 176.
83) Maliye Bakanı Li Hsien-nien, 1965. Aktaranlar: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 176.
84) Makine İnşası 7. Bakanlığı. Aktaranlar: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 177.
85) Bkz.:J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 174.
86) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 175.
87) Bkz.: J. Kosta/J. Meyer; agk., s. 175-177.