deneme

17 Ekim 2012 Çarşamba

“ÇATALLAŞAN” MARKSİZM - “ÇAKMA” MARKSİZM (II)




6. makale
“ÇATALLAŞAN” MARKSİZM - “ÇAKMA” MARKSİZM (II)
(Anadolu coğrafyasında Post-Marksizm savunuculuğu)
 (Sıkça sorulan sorular)

Revizyonizmin ve tasfiyeciliğin belki de en temel savı, “bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi”dir. Bütün değerler yeniden değerlendirilmeye başlanınca işin sonunun nereye varacağı pek kestirilemez. Herkes bütün değerleri kendine göre yeniden değerlendirmeye başlar.  Revizyonizm, Post-Marksizmin ve tasfiyeciliğin amacı da budur. Amaç, ideolojide, teoride ve örgütsellikte bütünselliği, sistematikliği kırmak ve yerine çoğulculuğu getirmektir. Post-Marksizm için her insanın kendini Marksist görmesi, Marksist olmak için yeterlidir. Marksizm-Leninizmin temel ilkeleri, yöntemi üzerine oldukça farklı konumlarda olmak o kadar önemli değildir. Bu ancak Marksizmin “çatalları”nı, “mezhepleri”ni ve nihayetinde de “tarikatları”nı ilgilendirir. Nihayetinde insanlar sizin için “şu tür-bu tür” Marksist der; sıfat “şu tür-bu tür” olabilir. Sonuçta bir biçimde Marksistsiniz. Esas olan da budur.


Sınıflı toplumda, somutta da burjuva toplumda komünistler ve komünist partisi burjuva ideolojisinden etkilenmez diye bir kural yoktur. Etkilenme sürekli olur ve ona karşı mücadele de sürekli olmalıdır. Bir yenilgi dönemi,  sınıf mücadelesinde başarısızlıklar, yanlış tespitler ve pratik sonuçları kaçınılmaz olarak bir kısım unsurda kafa karışıklığına neden olabilir ve belli bir zaman sonra bu kafa karışıklığı karşımıza “değişim, “dönüşüm”, “yeni gelişmeler” olarak çıkar. Böylece “bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi” somutlaştırılmış olur. Değişimi , dönüşümü, yeni gelişmeleri, yani bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesini  somutlaştıralım derseniz karşınıza şu veya bu konuda  birtakım  hatalar çıkmaz. Önünüze  partinizi ve sizi komünist yapan değerler   konur ve tartışmaya açılır. Tasfiyeciliğin ve Post-Marksizmin “bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi”nden anladığı budur. Sınıf partisi gündeme getirilir; doğrudan getirilmese de işçi sınıfının rolü küçümsenerek, başka sosyal tabakaların rolü abartılarak, örneğin, çokluk veya ezilenler adı altında gündeme getirilir. Böylece komünist partisinin sınıf partisi olup olmadığı tartışılır hale getirilir, işçilerin yanı sıra ezilenler de böyle bir partinin üyesi olmalıdır konusu işlenir. Kapitalizmde eşitsiz gelişme yasası ve onun doğrudan bir sonucu olan tek ülkede devrim ve sosyalizmin inşası tartışma konusu olur. Bu da yetmez ve kendine Marksistim diyen herkes Marksist kabul edildiği için çok sayıda komünist partisinin varlığı kanıksatılır; çok sayıda Marksizmler, Marksizm olarak kabul edilir. Sonra bu kadar Marksizm varsa, bunun bir nedeni olmalıdır denir ve neden aranır. Bulunur da. Batı-Marksizminin bulduğu neden “Sovyet Marksizmi”dir; yani Marksizm-Leninizmdir. Bu kadar Marksizmin doğmasına neden olan Marksizm-Leninizmdir nedir. Tasfiyecilik ve Post-Marksizm buna sarılır. Böylece “yapısal kriz” veya “Marksizmin yapısal krizi” doğmuş olur. “Yapısal kriz”in olduğu yerde tabii ki, çatallarına, mezheplerine, tarikatlarına ayrılmış Marksizm söz konusu olacaktır. Batı Marksizminin hortlatması olan “yapısal kriz”in anlamı budur. “Bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi” ile   “yapısal kriz” ve “çatallaşmış”,  “mezhepçi Marksizm” arasındaki diyalektik bağ böylece kurulmuş olur. Bu bağın kurulmaması için tasfiyeciler yaman demagoji yaparlar. Ama sorunu anlamak isteyen bu bağı kurmak zorundadır. Tasfiyeciliğin tarihi ve tecrübesi bunun böyle olduğunu göstermektedir.

Sonuçta sıra “Bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi” süreci içinde bütün değerlerimizi yeniden değerlendirmemize neden olacak kadar önemli olan değişime, dönüşüme, yeni gelişmelere gelir. Burada “atış serbest”tir. İnsanı “zıvanadan çıkartacak” demagojilere baş vurabilirsiniz. Yeni diye 60-100 sene öncesinde dillendirilen görüşleri piyasaya sürebilirsiniz.  Hatta  “karşı cephe”den görülenlerden, örneğin Troçki'den ve onun yolunda gidenlerden ödünç görüşler alabilirsiniz. Hiç sıkılmadan, hesabını vermeden  artık eskimiş olarak gördüğün değerlerine saldırabilirsin. Neler denmezsin ki? Sovyet Marksizmi ulusalcıdır, orada sosyalizm inşa edilmemiştir, Stalin diyalektik materyalizmi dondurmuştur vs. vs.
Ama soruna biraz ayrıntılı baktığınızda böylesi savları öne sürenlerin dertlerinin hiç de  Sovyet Marksizminin “ulusalcı”lığı,   sosyalizm inşası, Stalin vb.  olmadığını görürsünüz. Değişim talep edenlerin değişmiş olduğunu, sorunlara bakışta nitel farkların olduğunu görürsünüz. 
Esas amacın varlık nedenimize saldırı olduğunu görürsünüz.

Bu anlamda “çatallanan Marksizm”in veya “Mezhepçi Marksizm”in veya “ezilenlerin Marksizmi”nin  20. ve şimdi de 21. yüzyılın Marksizm’i olan Marksizm-Leninizm’i mahkum etmek, tasfiye etmek için ortaya atılmış olduğunu görürsünüz.
Adını ne korsanız koyun, bütün bu “Marksizm” türlerinin (“çatallanan Marksizm”, “Mezhepçi Marksizm”, “ezilenlerin Marksizmi”) ortak adı Post-Marksizmdir.  

Batı-Marksizmi, Post-Marksizm “kökenimize dönelim” diyor

Kökenimize dönelim, yani Marks'a ve Engels'e, ama esasen doğrudan Marks'a dönelim denince, kökenimizden çıktıktan sonra katettiğimiz yol sürecinde birtakım yanlışların olduğunu; bizi kökenimize dönmeye yönlendirecek derecede ağır hataların olduğunu kabul etmiş oluyoruz.
Batı-Marksizmi bu nedenden dolayı oluşmadı mı? Marks ve Engels'ten sonra Lenin geliyor. Batı-Marksizmi Lenin'e, Stalin'e ve Sovyetler Birliği olgusuna, eleştiri adı altında  saldırı sonucunda oluşmadı mı?

Batı-Marksizmi başlangıca dönelim deyince bundan kendine görev çıkartanlar olmuştur; bunun adı, durumdan vazife çıkarmaktır. Yani, “ah…bizi ayıranlar!” diye başlayıp aklının yettiği oranda ve çoğu kez de yönlendirmeyle Marksizm-Leninizm hakkında akıl almaz teoriler üretebilirsin.

Ne söylenebilir konusunda birkaç örnek vermek istiyorum. Batı-Marksizminin ve Troçkistlerin yaptığı gibi, SSCB'de sosyalizmin inşasına saldırabilirsiniz ve Marksizm-Leninizmin ürettiği kavramların, örneğin SSCB'nde sosyalizmin inşa sürecinde üretilen kavramların, sosyalizmin inşasının, sosyalist demokrasinin uygulanışının, Sovyet devletinin gelişmesinin, SSCB'nde ücret sorununun ele alınışının vb. reddedilmesini talep edebilirsiniz. 1917-1953 döneminde doğada ve toplumda gelişmeler, Marksist teori tarafından incelenmiş ve anlaşılması için kavramlaştırılmıştır. Teorinin pratikte sınanması, uygulanması, yeni gerçeklikleri açığa çıkartmıştır. Bunların hepsi yeni kavramlarla ifade edilmiştir. Öyle ki, Marksist-Leninist politik ekonomi (daha ziyade sosyalist üretim biçiminin politik ekonomisi) gerçek anlamda bu dönemde gelişmiştir, yasaları bu dönemde uygulama içinde keşfedilmiştir. Bütün bunları Batı-Marksizmi ve Troçkist cephanelikten alınan çürük silahlarla yok etmeye çalışabilirsiniz. Ama yapılması gereken neydi sorusuna vereceğiniz cevap yoktur. Çünkü size kaynaklık eden Batı-Marksizmi ve Troçkizmin vereceği bir cevap yok. Onlarda yoksa sizde de yok!  

Batı-Marksizmi, Post-Marksizm, Althusser, TP, tüm tasfiyeciler vs.  kökenlerimize dönmemizi öneriyorlar! Başa dönmemiz öneriliyor! Bu yöntem çok bilinen bir yöntemdir. İşin içinden çıkamayanlar, gerçek niyetini doğrudan açıklayamayanlar veya mevcut olan her şeyi revizyona tabi tutmak isteyenler, yenilik adına reformizmi kabul ettirmeye çalışanlar, ideolojik, teorik ve örgütsel alanda tasfiyeciliğe yeltenenler hep bu yöntemi kullanırlar. Aslımıza, çıkış noktamıza, kökenlerimize dönelim! Oradan başlayarak bugüne kadar gelen süreci adım adım ele alalım, nerede ne gibi hatalar yaptığımızı tespit edelim!

Sonra Marks ve Engels’ten günümüze doğru gelirken “yol üzerinde” Marks’ın tarif ettiği proletaryanın yok olduğu; bundan dolayı da devrime gerek kalmadığı, proletaryanın yerini çalışanların, “çokluğun”, “ezilenler”in aldığı; Leninist parti anlayışının artık geçersiz olduğu; Ekim Devriminin uluslararası bir karakterinin olmadığı; Stalin’in hata üstüne hatalar yaptığı; dolayısıyla onun döneminde SB’nde sosyalizmin inşasından öğrenilecek bir yanın olmadığı; 1956-1991 döneminin “reel sosyalizm” dönemi olduğu; Leninist emperyalizm analizlerinin artık geçerli olmadığı; “küreselleşme”nin yeni bir dönem olduğu tespitleri yapılır.

Bu tespitleri yapanlar, “bütün değerleri yeniden değerlendirenler”dir. “Bütün değerleri yeniden değerlendirme” adına geriye hiçbir şey bırakmayanlardır. Bunların en çok sevdikleri kavramlardan biri de “yeniden yapılanma”dır. “Bütün değerleri yeniden değerlendireceğiz”; “yeniden yapılanacağız”! “Bütün değerleri yeniden değerlendirmek”; “yeniden yapılanmak”, Marksizm-Leninizmi reddetmekle aynı anlama gelmektedir. Marksizm-Leninizmi  reddetmek de bütün gerçekliği ve kavramlarıyla birlikte 1917-1953 veya 1956 dönemini reddetmek anlamına gelir.

Ne türden bir uzlaşmacılıkla, ne türden bir “kökenimize dönüş”le; ne türden bir ideolojik, teorik ve örgütsel tasfiyecilikle karşı karşıya olduğumuzu şu anlayışlarda da görmekteyiz:

1948'de Yugoslavya uluslararası sosyalist hareket tecrit edilmesi yanlıştır.  Yugoslavya uluslararası komünist hareketten atılmamalıydı, Tito revizyonizmi, Tito ihaneti mahkum edilmemeliydi deniyor.

1950-1990 arasındaki bölünmeler/parçalanmalar sosyalist hareket içindeki bölünmeler, parçalanmalar mıdır; ‘60’lı yıllarda bazı ülkeler arasında söz konusu olan çelişkiler, sosyalist ülkeler arasındaki çelişkiler midir, yoksa ideolojik mücadeleler ve ayrılıklar, sosyalist ülkeler arasındaki çıkar farklılıklarının  ve çıkar çatışmalarının yansımaları ve görüngüleri midir soruları tasfiyeci cüretsizliğin açık ifadesidir. Her tarafta karşılaşabileceğiniz bu türden soruların mantığı şunu göstermektedir: Sovyet revizyonizmi bağlamında emperyalizmle uzlaşabilirsin, meta üretiminin etki alanını genişleterek komünizme geçmeyi savunabilirsin, devrim yerine parlamenter mücadeleyi koyabilirsin, dünya proletaryasının ve proleter enternasyonalizmin çıkarlarını revizyonist SB çıkarlarına tabi kılabilirsin. Hatta Çekoslovakya ve Afganistan gibi ülkeleri işgal edebilirsin, ama her şeye rağmen; bütün bunlara rağmen 1917-1953 dönemi ile 1956’dan sonraki dönem arasında nitelik farkı yoktur diyebilirsin! Sovyet revizyonizmi de bir tür tasfiyeciliktir.  Revizyonist olunmaksızın –nasıl oluyorsa!- revizyonizmin yolunda giden tasyiyecilerde nerede durduklarını ifade edecek cüret olmadığından dolayı söz konusu iki dönem arasındaki nitelik farkını dillendiremezler.

Çin’de demokratik devrim gerçekleştirilmiştir. Sonra ÇKP ve Mao Zedong, sosyalizme geçiyoruz dedikleri için Çin, otomatikman sosyalist olmuştur. Üretim araçlarının karakteri, üretimin karakteri; sosyalizme geçip geçmemenin koşullarının olup olmadığı pek önemli değildir. Önemli olan, ÇKP ve Mao Zedong “Marksizm-Leninizm”den bahsettikleri için Çin sosyalisttir ve revizyonist SB ile arasında çelişki vardır. Arnavutluk, gerçekten sosyalist olabilir, sosyalizmi inşa etmek için mücadele etmiş olabilir, ama SB ve Çin’e karşı mücadelesinin ideolojik bir mücadele olduğu şüphe götürür!

Böylelikle '60'lı, '70'li yıllarda “oluşan merkezler” arasındaki sorun, “çıkar” sorununa, birtakım anlaşmazlıklara indirgeniyor, ama ideolojik sorunların da olabileceği geri plana itiliyor. Yani bu merkezler arasındaki “bölünmeler/parçalanmalar” siyasi bir soruna ve “önderliklere” indirgendiği ve bugün bu “bölünmelerin/parçalanmaların” maddi koşulları kalmadığı için yeniden bir araya gelme davetiyesi çıkartılıyor.

Brüksel'de her yıl düzenlenen “komünist” partileri toplantılarında da aynı anlayış savunulmaktadır.   Orada şöyle deniyor:
"Enternasyonal komünist hareketin birliğini oluşturmak için Brüksel Deklarasyonu”nda (2-4 Mayıs 1995) … "Marksist-leninist partiler arasındaki daha önceki bölünmüşlük aşılabilir".

Bu anlayışlara göre ayrılıkların “politik”tir, ideolojik, teorik değildir; ayrılık koşulları ortadan kalkmıştır ve birleşmenin zemini oluşmuştur. Bu anlayışı da en çıplak biçimde TP savunmaktadır. 
TP ne diyordu? Bu “düşman kardeşler” arasındaki farklılıkların ortadan kalktığından bahsediyordu: “Troçki, Stalin, Mao, Enver Hoca (gibi) figürlere dayanan tarihsel çizgilerin var olma nedeni ortadan kalkıyor... 
Bugün dünyanın birçok ülkesinde, Troçki ve Stalin, Mao, E. Hoca geleneği ve birtakım pro-Sovyet akım ve örgütler arasında, alışılmadık ilişkilerin yaşandığını ve eski çizgisel ayrılıkların aşınmaya başladığını görüyoruz” (Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı).

Brüksel'de geleneksel olarak devam eden toplantılarda alınan kararlar, TP'nin ve onun ideolojik etkisi altında yol alanların anlayışı tıpa tıp aynı. Önemli olan, kimin kimi etkilediği, yönlendirdiği değil, önemli olan, görünüş ne denli farklı olursa olsun bu çevrelerin Marksizm-Leninizme karşı aynı Post-Marksist silahı kullanmalarıdır.

Kaç Marksizm var?
Bir Marksizm mi, yoksa çok sayıda Marksizm mi…?

Çok sayıda Marksizme varabilmeniz için “sırat köprüsü”nden geçmeniz gerekir. Çok ayıda Marksizmin yegane “nedeni”, bu anlamda “kaynağı”, Marksizm-Leninizmdir; tek ülkede devrimi, tek ülkede sosyalizmin inşasını; “sosyalist ulusalcılığı”, ulusal “çıkar”ların esas alınmasını, proletaryanın genel çıkarları yerine bölüklerinin çıkarlarının esas alınmasını, Sovyet devletinin gelişmesini, Stalin'i, tarihsel ve diyalektik materyalizmi vs. eleştirmeksizin;bu tarihi mahkum etmeksizin; yani Stalin’in 20. yüzyılın Marksizm’i diye tanımladığı Marksizm-Leninizmi tasfiyeye uğratmaksızın çok sayıda Marksizme varamazsınız. Bu, kategorik olarak imkansızdır.

Marksizm-Leninizmin reddinin sizi kaç Marksizme görüneceğinin hesabını yaptınız mı? Yapmadıysanız beraber yapalım:
Kaç “adet” Marksizm var, bunu bilmiyorum. Ama bazı tarihsel süreçlerin artık geri gelmeyecek derecede geride kaldığını biliyorum. Lenin’in deyişiyle “Marksist öğreti(nin) hiç de hakim öğreti olmadığı, … sosyalizmin oldukça çok sayıdaki fraksiyonlarından veya akımlarından sadece birisi” (Lenin; Karl Marks’ın Öğretisinin Tarihsel Geleceği, C. 18, s., 576). olduğu dönem artık geri gelmez veya hiçbir güç, Marksizmin tarihini çok Marksizmli tarih yapamaz. 

Post-Marksizme göre birçok Marksizm var:
Sovyet Marksizmi (Marksizm-Leninizm).
Çin Marksizmi.
Arnavutluk Marksizmi.
Yugoslavya Marksizmi.
Küba Marksizmi.
Kuzey Kore Marksizmi.
Muhtemelen Vietnam ve Laos Marksizmi de vardır.
Venezuela Marksizminde de bahsedilirse şaşmam.

Tabii bu kadar Marksizm, bu kadar “çatallanma”, bu kadar “mezhep”, çok sayıda “tarikatlar”ın oluşmasına da neden olacaktır. Daha önceki bir makalede bahsettiğimiz için isterseniz onları saymayalım. 

Ama önce TP'nin görüşünü hatırlayalım: “Tarihsel okulların fukara çeperlerine sıkıştırılmış Marksizm anlayışı zayıflıyor, o halde ona son ve kesin darbeyi vurmaya hazırlanmak gerekiyor. Okullar arasında, onyıllar boyunca küllenmiş bir kavram olarak kuluçkaya terk edilen ve artık gerçeklik kazanacak olan "genel olarak Marksizm alanı"nda cereyan edecek ateşli bir etkileşim...sürecinin, tarihsel Marksist okulların sınır çizgilerinin silinmeye başladığı bir sürecin başlarında; çelişkileri ve çeşitlilikleriyle bütünleştirici bir Marksizm anlayışının dünyasal egemenliğini ilan edeceği bir dönemin öngünündeyiz” (“Taslak”).

Brüksel’de toplanan bir kısım “komünist” parti,  "Marksist-leninist partiler arasındaki daha önceki bölünmüşlük aşılabilir" diyordu.
"Enternasyonal komünist hareketin birliğini oluşturmak için Brüksel Deklarasyonu”nda (2-4 Mayıs 1995) … "Marksist-leninist partiler arasındaki daha önceki bölünmüşlük aşılabilir" ara başlığı altında özet olarak şöyle deniyor:
1956'dan sonra uluslararası komünist hareket esas itibariyle revizyonist politikadan dolayı bölünmüştür. Daha sonra antirevizyonist hareket "ultra sol eğilimlerin etkisiyle" bölünmüştür. "Pro-Sovyetik", "Pro-Çin", "Pro-Arnavutluk", "Pro-Küba" gibi çizgiler doğmuştur. "Marksizm-Leninizm’in devrimci ilkelerine sarılan bütün partiler şimdiki durumda eski bölünmüşlükleri aşmanın ve birleşmenin gerekliliğini hissediyorlar."
"Bugün bu bölünmüşlüğü aşmanın ve uzun zamandan beri Pro-Sovyetlik, Pro-Çin, Pro-Arnavutluk, Pro-Küba ve bağımsızlar olarak parçalanmış olan Marksist-leninist partileri yeniden birleştirmenin olasılığı vardır". 

TP de şu anlayışta: “Artık, Stalin'le başlayan geleneklerden çıkan dinamikler,...Troçki ile başlayan geleneklerden çıkan dinamikler ... bütünsel anlamda sorunsallarını ortaklaştırma ve özgül varlıklarına son verme aşamasına gelmiş bulunuyorlar.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde, Troçki ve Stalin, Mao, E. Hoca geleneği ve birtakım pro-Sovyet akım ve örgütler arasında, alışılmadık ilişkilerin yaşandığını ve eski çizgisel ayrılıkların aşınmaya başladığını görüyoruz ...   okullu niteliklerini aşmış yeni şekillenmeler ve çekirdekler filizleniyor.
Güney Amerika'da, Avrupa'da, Afrika ve Asya'nın bazı ülkelerinde, eski SB toprakları ve Doğu Avrupa'da farklı okullara mensup politik örgütler arasında, görülmedik ilişkiler yaşanıyor ya da yeni ortaya çıkan birtakım politik örgütlenmelerin, tarihsel çizgiler çerçevesinde tanımlanması mümkün olamıyor. 
Avrupa, Afrika ve Asya'nın bazı ülkelerinde eski Hocacı, Maocu ve Troçkist örgütler arasında organik birleşmeler kaydediliyor” (“Taslak”).

“Ezilenci Marksizm” anlayışına göre de durum şöyle:
1948'de Yugoslavya uluslararası sosyalist hareket tecrit edilir.
'50-'90 süreci uluslararası sosyalist hareket bakımından bir bölünmeler/parçalanmalar dönemi olarak yaşanır.
'60'lı, '70'li yıllarda belli başlı bir kaç uluslararası merkez oluşur. Bu merkezlerin her biri, "gerçek marksizmi", "hakiki sosyalizmi" ("bilimsel sosyalizmi", "marksizm-leninizmi", "yaratıcı marksizmi" vb.) kendilerinin temsil ettiği iddiasındadırlar. Tabi diğerleri "sahte"dir. "Ideolojik mücadele" bu minvalde sürer gider…
Sosyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin '60'lı yıllarda çatışma ve parçalanma düzeyine varması "ideolojik" ayrılıkların kaçınılmaz sonuçları mıdır? Yoksa "ideolojik mücadeleler" ve ayrılıklar, sosyalist ülkeler arasındaki "çıkar" farklılıklarının ve "çıkar" çatışmalarının yansımaları ve görüngüleri midir? İdeolojik ayrılıkların da bir rolü olduğu kabul edildiğinde (tabiki kabul edilmelidir), o halde ideolojik ayrılıklara kaynaklık eden nesnel zemin, gerçek sorunlar nelerdir?”

Bu anlayışlara göre bir dönemde, daha doğrusu Marks ve Engels'ten sonraki dönemde çok sayıda Marksizmlerin olması bir dönemin Marksizm kavrayışı ve uygulamasının sonucudur. Bu dönem de Marksizmin, Marksizm-Leninizm olarak tanımlanmaya başlamasından itibaren başlamıştır. Yukarıya aktardığımız anlayışlardan da anlaşıldığı gibi bu dönem; çok sayıda Marksizme neden olan dönem artık sonlanmaktadır, bu dönem aşılabilir ve onu aşmak için de Marksizm-Leninizm mahkum edilmelidir.

Hangi açıdan bakarsanız bakın, ortada birbirinden farklı, oldukça farklı, nitel farklı yapılar var. Birisi bu yapılara “okul” diyor, diğeri “pro-Çin, “pro-Arnavutluk” vs. diyor, diğer biri ayrışma diyor. Her halükarda farklı yapılar söz konusu. Bu anlayışta olanlara göre bu yapılar bir araya getirilebilir ve böylece ”Marksizmin yapısal” krizi” de sonladırılır. Bu yapıların bir araya getirilmesiyle “bütünleştirici Marksizm” gerçeklik olur!

Althusser “üstat”ın yapısalcılığını hatırlayalım: 
Yapısalcılık, “sistemler“in tekil parçalarından oluşan iç bağlarını arar; olgulara durağan, hareketsiz bir bakış açısıyla yaklaşır. Aradığı bağlar, ilişkiler görünür ve tanımlanabilir olmalıdır. Yapısalcılık, bir bütünün özünü onu oluşturan tek tek yapılardan -parçalarından ve bu parçaların bağlamlarından hareketle açıklamaya çalışır. Bu bakış tarzı, yapısalcılığın biçimsel mantıkla bağını gösterir.

Yapısalcılık, bütünü onun tekil parçalarının, yapılarının, yüzeysel bağlarının toplamı olarak anlar;  bir bütünü, bir sistemi parçalarının toplamı olarak görür; örneğin bir bütünlüklü sistem olarak Marksizmi, parçalarının -bu durumda farklı Marksizmlerin- toplamı olarak algılar. Bu durumda parçaların, yapıların ve basit bağlamların/ilişkilerin özelliklerini belirleyen sistemin özellikleri, yapısalcı mantıkla kavranamaz, anlaşılamaz. Yani yapısalcı mantık, nedenselliğin, dinamiğin veya sistemin iç hareket eğilimlerinin anlaşılabilmesinin önünde engel olur; neden bu yapılar; farklı Marksizmler oluşmuştur sorusuna cevap veremez, ama onları olduğu gibi kabullenerek bir bütünsellik elde edilebileceğini ciddi ciddi savunur. Bunun adı “bütünleştirici Marksizmdir”.

“Bütünleştirici Marksizm” anlayışı bir Post-Marksist anlayıştır veya “bütünleştirici Marksizm”, Post-Marksizmdir. “Çelişkileri ve çeşitlilikleriyle bütünleştirici bir Marksizm” (TP), herkesi olduğu gibi kabul eden, ideolojide, teoride ve örgütsel anlamda aynılaşmayı öngörmeyen bir Marksizmdir. Bu olsa olsa Althusser'in yapısalcılığından kaynaklanan bir Marksizm olabilir.

Althusser “üstat”ın yöntemine göre (yapısalcılık) hareket ederek “Marksizmin krizi”ni aşmayı somutlaştıralım:
Yukarıdaki anlayışlara göre adı şu veya bu olan çok sayda Marksizm temsilcileri var. Bunları gruplaştırırsak karşımıza aşağıdaki parti grupları veye Marksizm grupları çıkar: 

1-Moskova merkezli partiler (revizyonist partiler).
2-Çin yanlısı partiler (Maocu partiler).
3-Arnavutluk yanlısı partiler (Ayrıca Enver Hocacı örgütler de var).
4-Yugoslavya yanlısı partiler (Titocu partiler).
5-Küba yanlısı partiler (varsa).
6-Kuzey Kore yanlısı partiler (varsa).
7-Troçkist partiler (çok sayıda “eğilim”).

Var mı bilmiyorum ama varsa bunlara Vietnamcıları, Pol Potçuları, Laosçuları, Buharincileri, Chavezcileri de katmak gerekir. Ayrıca Batı-Marksizminin farklı “okul”ları da listeye eklenmelidir. İsterseniz İtalyan sol'una bir sorun; belki  Bordigacılardan Otonomculara varana kadar uzun bir liste elde edebilirsiniz.
Ciddiye alıp almamızdan bağımsız olarak bunların her biri birer yapıdır. Her biri bir biçimde Marksizme sahip çıkar.
“Bütünleştirici Marksizm”in iddiası bu farklı yapıları, bütün  “çelişkileri ve çeşitlilikleriyle” bir üst yapıda birleştirmektir. Bu gerçekleştiğinde “Marksizmin krizi” de aşılmış, tarihe karışmış olacak.
Kolay gelsin!

“Bütünleştirici Marksizm”, “yeniden yapılanma”yı ön koşul yapar; yani yeniden yapılanma anlayışı ve isteği olmaksızın “bütünleştirici Marksizm” gerçekleşmez, bir hayal olarak kalır. “Yeniden yapılanma” anlayışı da Post-Marksizmin “ezelden beri” dillendirdiği temel taleplerden birisidir. “Yeniden yapılanma”, “Marksizmin krizi” ile bağlam içinde ele alındığında bir anlam kazanır.

“Yeniden yapılandırma”yla “Marksizmin krizi”nin aşılması için çok farklı cephaneliklerden silahlar kullanılıyor. Örneğin “mezhepçi Marksizm” anlayışına göre söz konusu krizin aşılması için tek ülkede devrim, tek ülkede sosyalizm teorileri reddedilmeli; bu teori Marksizm’in, “düpedüz“ olmasa da dolaylı „reddedilişi“ olarak değerlendirilmelidir. 

“Çatallaşan” Marksizm veya  “mezhepçi Marksizm”, bir tarihsel dönemin sosyalizm pratiğinde ve uluslararası sosyalist hareketin ilişkilerinde yansıyan Marksizm kavrayışıdır”. Bu Marksizmin, yani   "mezhepçi Marksizm"in kaynağı, “aşılmış koşulların devrimci stratejisi olarak tek ülkede sosyalizm teorisidir”; Bu Marksizm, “Sırtını aşılmış koşulların devrimci stratejisi olarak tek ülkede sosyalizm teorisine dayayan "sosyalist ulusçuluk"un marksizmle ilişkilenişidir”. Marksizmin düpe düz reddedilişi değildir, ulus/devlet çıkarlarının savunusunu meşrulaştımanın ve örtüp gizlemenin ideolojik aracına indirgenerek marksizmin bozulmasıdır.

Bu anlayışlar Troçki'nin anlayışlarıdır. Onun SSCB'nde sosyalizmin inşasına bakışını yansıtmaktadır. O cephanelikten alınan silahlar, “bütünleştirici Marksizm”in gerçekleşmesinin önündeki engeli göstermek için Marksizm-Leninizme karşı acımasızca kullanılmaktadır. Sorun SSCB'de sosyalizmin inşası veya nasıl inşa edildiği, tek ülkede devrim vb. değil. Post-Marksist tasfiyeci anlayışa göre, “Sovyet Marksizmi”, Marksizm-Leninizm olarak, Marksizme SSCB gerçekliğinden hareketle birtakım teorik dayatmalarda bulunmuştur. Bunu somutlamak için de Troçkist argümanlar kullanılıyor. Yani Marksizmi parçalarına bölen, krize girmesine neden olan bu dayatmalardır, Sovyet pratiğinin genel geçerli teorileştirilmesidir deniyor.

Böyle düşünenler kapitalizmde eşitsiz gelişme yasası artık geçerli değildir demek istiyorlar. Lenin, sosyalizmin tek ülkede zaferi sorununu ilk defa, 1915 yılında yazdığı "Avrupa Birleşik Devletleri Şiarı Üzerine" makalesinde ele alır. Orada konuyla ilgili olarak şöyle yazıyordu:
"Ekonomik ve siyasi gelişmenin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir yasasıdır. Buradan, sosyalizmin zaferinin önce az sayıda kapitalist ülkede veya hatta tek başına bir ülkede mümkün olacağı sonucu çıkar" (Lenin; C. 21, s. 345). Bu tespiti, bu “mutlak yasa”yı reddetmek pek kolay değildir. Bu nedenle en kaba demagojilere, en çürük silahlara sarılabiliyorlar. Bu yasayı Troçki de reddetmek için çok uğraşmış, sonunda “eline yüzüne bulaştırmış”tır.

Revizyonist Blokun dağılmasından sonra Post-Marksizmin en güçlü demagojilerinden biri de “aşılmış koşullar” olmuştur. “Aşılmış koşular”ın içini istediğiniz gibi doldurabilirsiniz. Bu konuda Post-Marksizmin getirdiği bir sınırlama veya “aşılmış koşullar”dan şunu-bunu anlıyoruz diye bir anlayışı yok. Yukarıda da gösterdiğimiz gibi, farklı Marksizmler, farklı olmalarına neden olan koşullar artık yok olduğundan; yani farklılığa neden olan koşullar artık” aşılmış koşullar” olduğu için bir üst yapıda bir araya gelebilirler.
Post-Marksizm, “aşılmış koşullar” -aynı zamanda 20. yüzyılın koşulları- artık geride kaldı, şimdi 21. yüzyıla girdik, bu yüzyılda ise değişik koşullar söz konusudur diyerek 20. yüzyılda Marksizm-Leninizmin 21. yüzyılda da devam edemeyeceğini, 21. yüzyılın Marksizminden bahsedilmesi gerektiğini öne sürer. İsterseniz,  21. yüzyılı “yeni yapılanma”nın yüzyılı olarak da görebilirsiniz.

20. yüzyıl ”aşılmış koşullar“ olarak görüldüğü için Post-Marksizm, 21. yüzyılın sosyalizminin, “yeniden yapılanma” temelinde şekillenebileceğini iddia ediyor. Post-Marksizmin bu yazının konusuyla ilişkin olarak “aşılan koşullar”dan çıkardığı sonucu şöyle özetleyebiliriz:

1-İşçi sınıfının değil “ezilenler”in partisi olunmalıdır.
2-İşçi sınıfı değil, onun yerine “ezilenler”in örgütlenmesi ve özne olarak ele alınması gerekir.
3-İdeolojik kaynak Marksizm, Marksizm-Leninizm değil, “ezilenlerin Marksizmi” olmalıdır.
4-Marksizmler artık aynı çatı altında birleştirilebilir.

“Yapısal krizi” şöyle de anlayabilirsiniz:
Bugün içerisinde bulunduğumuz yapısal krizin kapsam ve içeriği, uluslararası komünist hareketin daha önce yaşamış olduklarından çok daha yüklü bir dünya-tarihsel arka plana sahiptir. Teorik, siyasal ve örgütsel bütünlüğü bakımından bu arka planın, Ekim sosyalist devriminden günümüze, sosyalizmin ve sosyalizm mücadelelerinin 20. yüzyıla ait deneyimini kapsayan bir tarihsel dönemi kucakladığı unutulmamalıdır.

Önceki yazıları okuyanlar, 'bunun Batı-Marksizminin, Althusser'in, TP'nin; bir bütün olarak 1970'lerden bu yana Post-Marksizmin söylediğinden farkı ne dir' diye sorabilirler.

Sadece, bir farkın olmadığını göstermek istemiştim.

Post-Marksizm,  strateji, teori, örgütlenme vs. artık 21. yüzyıl koşullarına uymamaktadır, “aşılmalı“dır, yıkılmalıdır, reddedilmelidir diyor. Post-Marksizme göre  20. yüzyıl Marksizm’i; Marksizm-Leninizm reddedilmelidir; tabii ”yeniden yapılanma“ adı altında reddedilmelidir. Sonra ne olacak?  20.yüzyılın Marksizm’ini reddedince geriye dönmemiz gerekiyor; ”Bilimsel sosyalizmin ve marksizmin kurucuları Marks ve Engels“e dönmemiz gerekiyor.

Dönelim. Ama neden geriye dönüyorsunuz diye sorarlar. Bu soruya da cevap vermek gerekir.  Bu sorunun cevabı da 20. yüzyılın Marksizmi olan Marksizm-Leninizmi lanetlemeksizin verilemez. Gerçekten de geriye dönen; Marks'a ve Engels'e dönen her çevre, her figür bunun bir biçimde yapmıştır. Buna da Batı-Marksizmi kaynaklık etmiştir.

Bir örnek verelim:

1-“Mezhepçi Marksizm”le Marks ve Engels dönemi Marksizmi kastedilmiyor.  Tersine, o döneme ait argümanlarla da “Sovyet Marksizmi”; Marksizm-Leninizm “mezhepçi Marksizm” diye eleştiriliyor.

2-Geriye 20. yüzyıl kalıyor. Post-Marksizmin (somutta da “mezhepçi Marksizm”in)  sorunu 20. yüzyılın Marksizm’i ile, yani Marksizm-Leninizm ile dir.

3-Post-Marksizm (somutta da “mezhepçi Marksizm”),Marksizmin ve sosyalizmin dar, sekter, mezhepçi kavrayan  bir tanımını veren” Lenin’i, Stalin’i; SBKP(B)’i; Komünist Enternasyonal’i ve bunlar gibi düşünenleri lanetliyor. Lanetliyor, çünkü “mezhepçi Marksizm”i şekillendirenler; 20. yüzyıl Marksizm’ini oluşturanlar, esasen bu güçlerdir; yani Lenin’dir, Stalin’dir; SBKP(B)’i; Komünist Enternasyonal’dir.

Sınırlar böyle çiziliyor. Ancak bunları göze aldıktan sonra Marks ve Engels'e ulaşılıyor!

Marksizm-Leninizmi mahkum etmeye  ne tasfiyecilerin ne de burjuvazinin gücü yetmiştir

“Mezhepçi Marksizm”i mahkum etmek, Marksizm-Leninizmi mahkum etmekle eş anlamlıdır. Bu da özümüze dönelim, başlangıç noktasına dönelim demekten “bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi” için mücadele çağrısından başka bir anlam taşımaz. Bu almamda “yapısal kriz” ile “mezhepçi Marksizm” arasında diyalektik bir bağ vardır. Çünkü “yapısal kriz” ile “mezhepçi Marksizm” bir ve aynı madalyonun iki yüzüdür ve bu nedenden dolayı “yapısal kriz” ve “mezhepçi Marksizm”in aşılması, Marksizm-Leninizmin aşılması anlamına gelmektedir. Bu türden denemeler hiç de yeni değildir.

Bunun ne anlama geldiğini kavramak için önce, Marksizm’in kendine yabancı ideolojilere karşı mücadelesine bakalım. Lenin, bu mücadeleyi şöyle özetler:

“Burjuva bilim ve felsefe,…Marksizm’i çürütülmüş ve yok edilmiş olarak açıklıyor; sosyalizmi çürütmeyle kariyer yapan gevezeler, çok çeşitli küflenmiş “sistemler”in sadık koruyucuları genç bilim adamları…,bunların hepsi aynı gayretle Marks’ın üstüne çullanıyorlar. Marksizm’in gelişmesi, düşüncelerinin işçi sınıfı içinde yaygınlaşması ve güçlenmesi, kaçınılmaz olarak, Marksizm’e karşı böylesi burjuva saldırıların keskinleşmesine…neden olmaktadır. Ama o, resmi bilim tarafından her “yok edilişi”nden devamlı daha güçlü, daha çelikleşmiş ve daha canlı olarak çıkmaktadır.

İşçi sınıfının mücadelesiyle bağlam içinde olan ve özellikle proletarya arasında yayılmış olan öğretiler arasında Marksizm, hiç de bir anda kendini kabul ettirmedi. Varlığının ilk 50 yılında (19. yüzyılın ‘40’lı yıllarından buyana) Marksizm, kendine temelden düşman olan teorilere karşı mücadele etti.’40’lı yılların ilk yarısında Marks ve Engels idealist felsefe görüşünde olan radikal genç Hegelcilerle hesaplaştılar. ‘40’lı yılların sonunda ekonomi öğretileri alanında mücadele –Prodonizme karşı mücadele- ön plana çıktı. ‘50’li yıllar bu mücadelenin sonuçlanmasını oluşturuyordu…’60’lı yıllarda mücadele genel teori alanından doğrudan işçi hareketine yakın alana kayıyordu: Bakunizmin Enternasyonal’den kovulması…Marksizm, artık tartışma götürmez bir şekilde işçi hareketi içindeki diğer bütün ideolojiler üzerine zafer kazanmıştı.

Geçen yüzyılın ‘90’lı yıllarının eşiğinde bu zafer genel hatlarıyla tamamlanmıştı…Marksizm, bir dereceye kadar iç bütünselliği olan kendine düşman öğretileri püskürttüğünde bu öğretilerde ifadesini bulan eğilimler, başka yollar aramaya başladılar. Mücadelenin biçimleri ve vesileleri değişmişti, ama mücadelenin kendisi devam ediyordu. Ve Marksizm’in varlığının ikinci yarım yüzyılı (geçen yüzyılın ‘90’lı yılları), Marksizm içinde Marksizm’e düşman bir akıma karşı mücadele ile başladı.
O zamanki Ortodoks Marksist Bernstein, yiğitlik taslayan Bernstein…bu akıma adını verdi: Revizyonizm…

19. yüzyılın sonunda revizyonizme karşı devrimci Marksizmin ideolojik mücadelesi, dar kafalıların tüm yalpalamalarına ve zayıflıklarına karşın, davasının kesin yengisine doğru yürüyen proletaryanın büyük devrim çarpışmalarında yalnız bir ön basamak demekti” (Lenin; C. 15, s., 19/20, 28. “Marksizm ve Revizyonizm” makalesinden).

Ortamı boş bulduğunu sanarak “yiğitlik taslayan Bernstein”, kötü ünlü “Ne anlama gelirse gelsin nihai amaç benim için hiçbir şeydir, hareket her şeydir” sözünün sahibidir. Onun revizyonizmi bu sözde en yoğun ifadesini bulur.

E. Bernstein’ı Marksizm’i revizyona uğratma cüretini veren döneme kadar Marksizm’in hangi akımlara karşı mücadeleden geçerek geliştiğini ve bütünlüklü bir bilim, ideoloji olduğunu Lenin’in yukarıdaki sözlerinden anlıyoruz.

Başlangıçta Marksizm, “… sosyalizmin oldukça çok sayıdaki fraksiyonlarından veya akımlarından sadece birisiydi, hiç de hakim öğreti” değildi (Lenin; Karl Marks’ın Öğretisinin Tarihsel Geleceği, C. 18, s., 576. ) ve “İşçi sınıfının mücadelesiyle bağlam içinde olan ve özellikle proletarya arasında yayılmış olan öğretiler arasında Marksizm, hiç de bir anda kendini kabul ettirmedi”. Marksizm, var olduğundan bu yana sürekli, “kendine temelden düşman olan teorilere karşı mücadele” ederek gelişti. Marksizm, sadece açıktan burjuva ideolojilere karşı mücadele içinde değil, aynı zamanda işçi hareketi içindeki “kendine temelden düşman teorilere karşı mücadele” ederek “tartışma götürmez bir şekilde işçi hareketi içindeki diğer bütün ideolojiler üzerine zafer kazanmıştı”. Bu zaferi tartışılır yapmak isteyen, Marksizmin diğer bütün ideolojiler üzerine zaferini gözden geçirmek isteyen; yani revizyona tabi tutmak isteyen ilk cüretkar E. Bernstein’dan başkası değildi.

Bernstein’a dersini veren, dolayısıyla revizyonizmi mahkum ederek işçi hareketinde Marksizmin giderek daha da güçlenmesi için mücadele eden Lenin’di.
Bernsteincılığa karşı mücadele 20. yüzyılda uluslararası işçi ve komünist (o zamanki adıyla sosyal demokrat) hareketi içinde Marksizm’e düşman ideolojilere karşı verilen ilk kapsamlı mücadeleydi.

Bu mücadeleyi, I. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş döneminde Kautskiciliğe, sosyal şovenizme karşı; II. Enternasyonal oportünizmine karşı mücadele izledi. Bu mücadele 20. yüzyılda Marksizmin, uluslararası işçi hareketi ve komünist hareket içinde kendine düşman ideolojilere karşı verdiği ikinci kapsamlı mücadeleydi.

Ekim Devrim öncesinde ve sonrasında Troçki’ye karşı verilen mücadele, Marksizm-Leninizmin uluslararası komünist ve işçi hareketi içinde kendine düşman ideolojilere karşı üçüncü kapsamlı mücadeleyi oluşturur.

Bu mücadele sürerken, Marksizm-Leninizmin, Kamenev ve Zinovyev’i bir kenara bırakırsak, bugün de şu veya bu şekilde anılan Buharinciliğe karşı mücadelesi uluslararası komünist ve işçi hareketi içindeki dördüncü kapsamlı mücadelesini oluşturur.

‘40’lı yılların baş revizyonist “kahramanı” E. R. Browder’di. II. Dünya Savaşı sonrasının antikomünist “kahramanı” ise Tito’ydu. Browder revizyonizminin (“reformist komünizm”) bir yansıması olan Tito revizyonizmi, karakteri en erken kavranan revizyonizm olmuştur. Uluslararası komünist ve işçi hareketi içinde yerel etkili olmuş ve geçen yüzyılın ‘40’lı yıllarının ikinci yarısında Kominform ve SBKP(B) tarafından yürütülen mücadele ile mahkum edilmiştir. Tito revizyonizmine karşı mücadele Marksizm-Leninizmin uluslararası işçi ve komünist hareket içindeki düşman ideolojilere karşı verdiği beşinci kapsamlı mücadele olmuştur.
1956’dan sonra, XX. Kongreden sonra siyasi iktidarı gasp eden Kruşçev modern revizyonizmine karşı verilen mücadele, Marksizm-Leninizmin uluslararası komünist ve işçi hareketi içinde kendine düşman ideolojilere karşı altıncı kapsamlı mücadeleyi oluşturur.
Geçen yüzyılın ‘70’li yıllarının ikinci yarısından itibaren –devam eden “Avrupa komünizmi”ne ve Tito revizyonizmine karşı mücadelenin yanı sıra- Mao revizyonizmine karşı verilen mücadele, uluslararası işçi ve komünist hareket içinde Marksizm-Leninizme düşman ideolojilere karşı verilen yedinci kapsamlı mücadele olmuştur.

Lenin, Marksizmin başka ideolojilere ve akımlara karşı mücadele içinde geliştiğini ve bütünselliğini oluşturduğunu ve bu bütünselliğini oluşturduktan sonra kendine karşı mücadele içinde olan akımları nasıl değerlendirdiğini, bunların “Marksizm’in birer akımı” olarak görülemeyeceğini sürekli vurgulamıştır.

“Mezhepçi Marksizm” görünümünde Post-Marksizm,  tek ülkede devrim ve sosyalizmin inşası, sosyalist ulusalcılık, yapısal kriz, ayrı kalmanın koşulları artık yok vb. anlayışlarıyla saydığımız bütün bu mücadelelerden geçen Marksizm-Leninizmi bu mücadelesinden dolayı mahkum etmeye çalışmaktadır. Çünkü Post-Marksizme göre bunların hepsi uluslararası komünist hareket içinde yer alan akımlardır, sosyalist akımlardır, uluslararası komünist hareketin bileşenleridir. TP döne döne aynı anlayışı işlemiyor mu? Bu Marksizmler arasında ideolojide ve teoride farklılık yoktur; bizi, birbirimizden ayıran “kahrolası” önderlikler ve siyasi hulasadır; artık o önderlikler yok olduklarına ve siyasi hulasa da tarihe karıştığına göre kucaklaşabiliriz denmiyor mu? Kendine özgü kavramlarla TP bunu savunmuyor mu? Geriye doğru gidecek olursak: Gorbaçov ile, Brejnev ile, Kruşçev ile, Tito ile, Mao ile, Buharin ile –biraz cüret olsa Troçki ile de denecek-, K. J. Kautsky ile ve nihayet Bernstein ile kucaklaşabiliriz denmiyor mu? Daha da gerilere gidersek sırada F. Lassalle’ın, M. Bakunin ve P. J. Proudhon’un olduğunu görürüz.

“Mezhepçi Marksizm” görünümünde Post-Marksizm, Marksizm-Leninizmden kopuşun ifadesidir. Bernstein da böyle başlamıştı. 

Eleştiri konusu olan Marksizm-Leninizmdir

Lenin, “Marksizm’in Tarihsel Gelişmesinin Bazı Özellikleri” makalesinde şöyle der:
“Bizim öğretimiz —demiştir Engels, kendini ve ünlü dostunu kastederek— bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur. Bu klasik tümce, Marksizm’in çok sık gözden kaçırılan bu yönünü, dikkat çekici bir güç ve anlatımla vurgulamaktadır. Ve bu yönü gözden kaçınırsak, Marksizm’i tek-yanlı, çarpıtılmış ve cansız bir şeye döndürmüş oluruz; onu yaşam kanından yoksun bırakmış oluruz; onun asıl teorik temellerini —diyalektiği, her şeyi kucaklayan ve çelişkilerle dolu tarihsel gelişim öğretisini— altüst etmiş oluruz; tarihin her yeni dönemeciyle değişebilen, dönemin belirli pratik görevleriyle olan bağıntısını yıkmış oluruz…”

Marksizm, tam da, cansız bir dogma olmadığı, tamamlanmış, hazır, değişmez bir öğreti olmadığı, eylemin canlı bir kılavuzu olduğu içindir ki, toplumsal yaşam koşullarındaki şaşılacak kadar beklenmedik değişmeleri yansıtmak zorundaydı. Bu değişme, derin parçalanmalar ve dağılmalarda, yalpalamanın her biçiminde, kısaca, Marksizm’in çok ciddi bir iç krizinde yansıyordu. Bu parçalanmaya karşı kararlı bir direnme, Marksizm’in temellerini ayakta tutmak uğruna kararlı ve inatçı bir mücadele, yeniden gündem konusu olmuştu. Bir önceki dönemde, amaçlarını formüle ederken Marksizm’den uzak duramayan sınıfların çok geniş kesimleri, bu öğretiyi son derece tek-yanlı ve sakat bir biçimde özümlemişlerdi. Belli "sloganları" ezberlemişler, verilecek yanıtların Marksist ölçütlerini anlamaksızın, taktik sorunlara, belli yanıtlar vermeyi öğrenmişlerdi. Toplumsal yaşamın çeşitli alanlardaki "tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi" Marksizm’in en soyut ve genel felsefi temellerinin bir "gözden geçirilmesine" yol açtı. Değişik eğilimdeki burjuva felsefesinin etkisi,… ezberlenmiş, ama anlaşılmamış" üzerinde düşünülmemiş "sloganlar"ın yinelenmesi, boş lafebeliğinin yaygın bir biçimde hüküm sürmesine yol açtı. Bunun pratik ifadesi,… kesenkes Marksist olmayan, küçük-burjuva eğilimlerdi…”

“Bu krizin ortaya çıkardığı sorunlar bir yana itilemez. Laf boğuntusuna getirip bunları baştan savma girişimlerinden daha tehlikeli ya da daha ilkesizce bir şey olamaz. Krizin derinliğini ve buna karşı mücadelenin zorunluluğunu kavramış bütün Marksistleri, Marksizm’in çeşitli "yol arkadaşları" arasında burjuva etkisinin yayılmasıyla, tamamen karşıt yönlerden çarpıtılmakta olan, Marksizm’in teorik dayanaklarının ve temel önermelerinin savunulması yolunda birleştirmekten daha önemli bir şey yoktur.

İlk üç yıl, geniş kesimleri, şimdi artık birçok durumlarda gerçekten de ciddi bir biçimde Marksizm’le ilk kez tanışmaya başlayan kesimleri, toplum yaşamına bilinçli olarak katılma yolunda uyandırmıştır. Burjuva basın, bu konuda önce olduğundan çok daha yanıltıcı fikirler yaratıyor ve bunları çok daha geniş bir biçimde yayıyor. Bu koşullar altında Marksist saflardaki dağılma özellikle tehlikelidir. Bu nedenle, şu sıralarda bu dağılmanın kaçınılmazlığının nedenlerini anlamak, bu dağılmaya karşı tutarlı bir mücadele için saflarını sıklaştırmak, terimin en doğrudan ve en kesin anlamıyla, bugünün Marksistlerinin görevidir” (Lenin; C. 17, s., 23, 26-28).

Lenin, “Marksizm’in krizi”ni hiç de öyle “siyasi hareket”te, Marksizm’in “mezhep”lerine bölünmüş olmasında aramıyor. Aksine “Marksizm’in temellerini ayakta tutmak uğruna kararlı ve inatçı bir mücadele”den ve böyle bir mücadelenin “ yeniden gündem konusu olması”ndan bahsediyor.