deneme

1 Ocak 2007 Pazartesi

ULUSLARARASI ALANDA ‘SÜREK AVI’ VE SONUÇLARI


ULUSLARARASI ALANDA ‘SÜREK AVI’ VE SONUÇLARI

Sömürgeci faşist diktatörlük, 8 Eylül’den itibaren kapsamlı bir gözaltı ve tutuklama saldırısı başlattı. İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü, muzaffer komutan edasıyla son yılların en kapsamlı “yakalama operasyonunu gerçekleştirdiklerini açıkladılar. MLKP ile ilişkilendirerek çok sayıda devrimciyi ve kamuoyu tarafından gazeteci ve yayıncı kimliğiyle bilinen insanları “terörist” ilan ettiler ve tutukladılar. Diktatörlük, MLKP’yi “tümüyle çökerttiğini” söyleyerek yoğun bir psikolojik savaşa girişti.

Bu türden saldırılar, baskınlar, yasaklamalar ve tutuklamalar ne Türk burjuvazisine özgüdür ne de yenidir. Bu türden yıldırma, sindirme, yolundan saptırma amaçlı saldırılarla Marksizm'in doğuşundan bu yana uluslararası işçi hareketi ve komünist hareket sürekli karşı karşıya kalmıştır. Burada, sonuçlarıyla birlikte birkaç örneği ele alalım.

I. Enternasyonale Karşı Komplo Ve Saldırılar

Paris Komünü'nün yenilgisi, uluslararası gericiliğin çeşitli ülkelerde işçi hareketine ve örgütlerine, ama özellikle I. Enternasyonal’e karşı yoğunlaşmış saldırıya geçmesi için işaret olmuştu. Engels’in deyimiyle, “genel uluslararası bir sürek avı” başlatılmıştı:

“Şu anda Uluslararası İşçi Birliği’ni anlatmamıza pek gerek yok. Ona bir taraftan devasa Paris gelişmeleri o zamana kadar sahip olmadığı güç ve genişleme vermişken, diğer taraftan da hemen bütün Avrupa hükümetlerini yeniden müttefik yaptı (birleştirdi, çn); Thiers’i Gorçakov ile, Bismarck’ı Beust ile, Viktor Emanuel’i Papa ile, İspanya’yı Belçika ile müttefik yaptı. Genel enternasyonal bir sürek avı başlatıldı. Eski dünyanın bütün güçleri; savaş mahkemeleri ve adli mahkemeler, polis, basın, kalantorlar (ağalar, çn.) ve burjuvazi, takibatta birbirleriyle yarışıyorlar ve bütün kıtada işçilerin büyük kardeşleşmesini yasa dışı ilan etmek için her şeyin yapılmadığı bir yer kalmadı.” (F. Engels; “Sonvill Kongresi ve Enternasyonal” makalesinden. C. 17, s. 475).

I. Enternasyonal’e saldırının, “sürek avı’nın başını Fransız burjuvazisi çekiyordu. Haziran 1871’de Fransız Dışişleri Bakanı Favre, Avrupa'nın önde gelen devletlerine gönderdiği mesajda, 1. Enlernasyonal’i yok edelim, tasfiye edelim çağrısı yapıyordu. Bu çağrı üzerine ilk harekete geçen ülke Almanya olmuştur. I. Enternasyonal’in tasfiyesini Alman Başbakanı Bismarck, Ağustos/Eylül 1871’de Avusturya Kralı ile buluşmasında gündeme getirdi. I. Enternasyonali tasfiye etme saldırılarına bu görüşmenin hemen ardından Danimarka, İspanya, İtalya, Rusya ve Belçika devletleri de katıldılar. Öyle ki; Rusya, I. Enternasyonal’e karşı mücadele için tedbirlerin tartışıldığı ve kararların alındığı bir uluslararası konferansın örgütlenmesi çağrısında bulundu.

Polis takibatları, saldırıları ve baskınları, I. Enternasyonali yasa dışı ilan etmek için kullanıldı. I. Enternasyonal ile bağ kurmak, Fransa’da cinayet olarak damgalandı ve bu türden ilişki içinde olanlar hapisle cezalandırıldılar. İspanya’da İçişleri Bakanı, Enternasyonal’in seksiyonlarının dağıtılması emrini verdi. Avrupa’nın başka birçok ülkelerinde de benzeri tedbirler alındı. Yasakları saldırı eylemleri takip etti: Almanya’da Alman işçi sınıfının önderleri August Bebel ve Wilhelm Liebknecht tutuklandılar ve haklarında “vatana ihanet”ten dolayı dava açıldı. 1871’in ilkbaharında tutuklama dalgası İspanya’yı, yazında ve sonbaharında da İtalya’yı sardı. Danimarka’da I. Enternasyonal seksiyonu önderleri uzun yılları kapsayan hapis cezasına çarptırıldılar. Bu saldırılardan dolayı, I. Enternasyonalin çoğu seksiyonları illegaliteye geçmek zorunda kaldı. “Sürek avı” ve takipler, legal örgütlenme olan I. Enternasyonalin faaliyetini zorlaştırdı, karmaşıklaştırdı, ama devrimci mücadeleyi sindiremedi. Avrupa gericiliği amacına ulaşamadı. Bütün bu saldırılara rağmen Avrupa veya I. Enternasyonalde örgütlü işçi sınıfı, saldırılara karşı koyacak güçte olduğunu gösterdi. 1. Enternasyonal ve örgütleri, Avrupa gericiliğinin bu saldırı ve “sürek avı” karşısında dağılmadılar, saldırıları önemli boyutlarda geri püskürtebildiler.

Saldırılara rağmen Avrupa’da işçi hareketi büyüdü. Örneğin, saldırılar, Almanya Sosyal Demokrat Partisinin güçlenmesini engelleyemedi. Baskılar, 1873’ün yazına kadar Fransa’da, özellikle de ülkenin güneyinde I. Enternasyonal’in seksiyonlarının oluşmasını engelleyemedi. Bu seksiyonlar, illegal mücadele veriyorlardı. İspanya gericiliği de, 1. Enternasyonali tasfiye edemedi. Saldırılar ve baskılar geri tepti dersek pek abartmış olmayız. Çünkü bu saldırılar, baskınlar ve tutuklamalar sürecinde Avrupa’nın çok sayıda başka ülkelerinde grevler ve siyasal gösteriler biçiminde mücadele eylemleri gelişti, yaygınlaştı. Bu ülkelerde hakim sınıflar, bir bütün olarak Avrupa gericiliği, Komün'ün tasfiye edilmesiyle, evet yok edilmesiyle örgütlü işçi hareketinin sonunun geleceğini hesaplıyorlardı. Avrupa gericiliğinin bu beklentisi, işçi sınıfı tarafından boşa çıkartıldı. Paris Komünü'nün yenilgisi ve arkasından gelen ilk kapsamlı uluslararası saldırılar ve tutuklamalar, illegal mücadele yöntemlerinde henüz ustalaşmamış olan Avrupa proletaryasını demoralize edemedi. Tam tersine Komün, işçi sınıfında sınıf bilincinin gelişmesinde ve uluslararası dayanışmanın öneminin kavranmasında ve illegal mücadele yöntemlerinin kullanılmasında bir sıçrama noktası oluşturdu. Komün zaferi ve arkasından gelen yenilgi, işçi sınıfı güçlerinin güncel ve kaçınılmaz olan örgütlenme sorunlarını ve aynı zamanda ideolojik bütünlüğün ve teorinin rolünü, devrimci partilerin ertelenemez gündem maddesi yaptı.

"Sosyalistler Yasası", Almanya

Almanya’da “solun, düzen karşıtlarının takibata uğraması polisin ve devletin gelenekselleşmiş bir yöntemidir. Bu işe 1819’da “Karlsbad Kararlarıyla (“Demagoglar-Takibatı” olarak bilinir) başlanmıştı. Ardından 1848/49 takibatı gelir. Bu takibat, 1852’de Köln Komünistler Yargılaması olarak doruk noktasına ulaşmıştı. 1872’de “Sosyalistler Yasası” yeni bir takibattır. 1930’da çıkartılan Prusya Kararnamesi, 1950’de çıkartılan “Adenauer Kararnamesi” antikomünist histerinin istasyonlarıdır. Bu saldırılar arasında en çok bilineni, Bismack’ın “Sosyalistler Yasası’yla ilgili olanıdır.

Sosyalist hareketin oldukça genişlemesinden/yaygınlaşmasından dolayı 19. yüzyılın son çeyreğinde işçi sınıfının kitlesel eylemleri sonuç alıcı olmaya başlamıştı. Bu mücadelelerde, I. Enternasyonalin rolü ve Marks ve Engels’in önderliği belirleyici olmuştur. Çoğu kapitalist ülkede proleter partiler bu dönemde oluşmuşlar ve faaliyetlerinde Marks ve Engels’in temsil ettiği bilimsel sosyalizm teorisini kılavuz olarak almışlardı.

Bu partilerden birisi de Almanya Sosyal Demokrat Partisidir (SPD). 1875’te Gotha Kongresinde Almanya’da sosyalist işçi hareketinin SPD olarak birleşmesi sağlanır.

Marks ve Engels’in katkılarıyla SPD, eksikliklerini aşarak güçlenir. Örneğin; 1877’deki seçimlerde yaklaşık yarım milyon oy alır (oyların yüzde 9,1’i) ve 13 milletvekili çıkartır. Aynı yılın sonunda partinin ve ona bağlı sendikaların toplam olarak 60’dan fazla yayın organı vardır. O dönemde SPD, diğer ülkelerdeki örgütlerin, partilerin örnek aldığı güçlü bir parti durumundadır. Bu durumu değerlendiren Engels, Almanya-Fransa savaşından sonra Avrupa işçi hareketinin ağırlık noktasının Fransa’dan Almanya’ya kaydığını ve “Bazı önderleri hangi hatayı yapmış olurlarsa olsunlar, (ki bu hatalar çok sayıdadır ve çeşitlidir) Alman proletaryasının, Avrupa işçi hareketinin kendine yüklediği geçici önderliği üstlenecek durumda” olduğunu yazıyordu. (Engels; “1887 yılında Avrupa İşçileri" makalesinden, C. 19, s. 121)

Alman işçi hareketi, SPD, Alman hakim sınıflarını ürkütecek derecede gelişmişti, güçlenmişti. Bu gelişmeyi durdurmak, örgütlü işçi hareketini tasfiye etmek için Ekim 1878’de Bismarck hükümeti, “Sosyalistler Yasası” olarak da bilinen “Sosyal Demokrasinin Toplumsal Tehlikeli Çabalarına Karşı Yasayı” çıkartır. Bu, Türkiye’deki “Takrir-i Sükun” gibi, gerçek anlamıyla bir özel durum yasasıdır. Yasa, partiyi ve sosyalist amaçlı bütün örgütlerini ve sendikaları yasaklar. Hemen bütün yayın organları yayınlarını durdurmak zorunda kalırlar. Haziran 1879’a gelindiğinde toplam olarak düzenli basılan 127 ve düzensiz basılan 287 yayın organı yasaklanmıştı. Partinin sosyalist karakterli toplantı yapması ve gösteriler örgütlemesi yasaklanır. Söz konusuysa, polise, dernekleri, birlikleri, toplantıları dağıtma, yayınlan yasaklama gibi geniş haklar veriyor ve polis, sosyalistler ile ilişkileri açığa çıkarsa sendikaları, kültür ve sportif kurumlan, kütüphaneleri, tüketici kooperatiflerini, kahvehaneleri kapatabiliyordu.

Siyasal gericiliğin bu hareketine kapitalistler de kendi cephelerinde katılırlar; sosyalist işçileri işten atmaya başlarlar. Sıkıyönetim ilan edilen bazı şehirlerde polis, sosyalist kimliğiyle bilinen işçileri ve önderleri bu şehirlerden uzaklaştırır. Hareketin en aktif katılımcıları, aktivistleri, büyük şehirleri terk etmeye zorlanırlar, onlardan bazıları zindanlara atılır. Yaşam koşulları tamamen elinden alınan çoğu partili, ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Bu yasa, partiyi fiilen illegaliteye iter.

Alman gericiliğinin Sosyal Demokrasiye karşı, SPD’ye karşı bu saldırısı, sadece onunla sınırlı kalan bir saldırı değildi. Alman militarizmine karşı gelen, Almanya’nın Prusyalaşmasına karşı mücadele eden demokratik küçük burjuvazi; genel anlamda demokratik hareket veya bir biçimde Alman gericiliğine karşı olan bütün siyasal güçler hedef alınmıştı. Bütün siyasal hareketler, önderliğinden yoksun bırakılarak etkisizleştirilmek isteniyordu. Almanya’da bu yasaya karşı mücadele, komünistlerin ve demokratik cumhuriyetten yana olan bütün ilerici güçlerin merkezi mücadelesi olmuştu.

Baskı ve saldırılar sonucunda liberal muhalefet, Alman gericiliğinin çıkarlarına tabi olacak derecede hırpalanmıştı, ama söz konusu yasaya dayanılarak sürdürülen planlı saldırılar, baskınlar, tutuklamalar, Almanya’da devrimci mücadeleyi engelleyememişti: Saldırı, baskın, tutuklama ve yasaklama koşullarında parti, söz konusu yasaya karşı işçi sınıfının mücadelesini, illegal örgütlemekle ve oldukça daralmış legal mücadele olanaklarını illegal mücadele yöntemleriyle birleştirerek mücadele etmekle karşı karşıya kalmıştı.

Uluslararası işçi hareketi, diğer bir ifadeyle I. Enternasyonal, Almanya’da SPD nezdinde ilk defa legal ve illegal mücadele biçimlerini aynı anda kullanma sorunuyla karşı karşıya kalmıştı. Mücadele koşullan, yeni taktik bir yönelimi zorunlu kılmıştı. Yeni taktik, siyasal, teorik ve ideolojik alanda açıklığı kaçınılmaz kılıyordu. Acil örgütsel görevlerin yerine getirilmesi için bu alanlardaki açıklık kendisini dayatıyordu. Dolayısıyla, Almanya’da bu yasaya karşı mücadele, Alman işçi hareketinde bilimsel sosyalizmin hakim kılınması mücadelesinden bağımsız ele alınamazdı.

İllegal mücadele yıllarında SPD, bir taraftan teorik açıklık kazanırken, diğer taraftan da geniş yığınlar nezdinde prestijini arttırmıştı. Devrimci mücadeleyi engellemek için hemen her şey yasaklanmasına rağmen, seçimlere katılma, seçilme hakkı yasaklanmamıştı. Bunun ötesinde sosyalist adaylar seçim toplantıları yapma hakkına da sahiplerdi. Bütün çabasına rağmen Bismarck yönetimi, bu yasal boşluğu ortadan kaldıramamıştı.

Yasaklara ve devletin baskı ve saldırılarına rağmen, 1887 seçimlerinde SPD, oyların yüzde 10,1 'ini almıştı. 1889’da o zamana kadar Almanya’da görülmüş en kitlesel ve militan grev patlak vermişti.

Alman proletaryasının mücadelesi, yasakların ve baskıların sonuç vermemesi, Alman gericiliği içinde çatışmalara neden olmuş ve devrimci mücadeleyi geriletmenin, tasfiye etmenin yasalarla halledilecek bir sorun olmadığını, bunun bir barış v; savaş sorunu olduğunu savunan Bismarck, kral Wilhelm ile sert tartışmalar yapıyordu. Bismarck, yasaların yumuşatılmasına karşıydı ve bu yasaların geleceğiyle ilgili tartışmalarda parlamentoda çoğunluğu kaybetti ve kısa bir zaman sonra da istifa etmek zorunda kaldı. “Sosyalistler Yasası”nın reddedilmesinden önce (1890) ve eski saldırı yasalarının geçerli olduğu koşullarda yapılan parlamento seçimlerinde SPD, Almanya’nın en popüler partisi olmuştu. Bu duruma Bebel bile hayret etmişti.

“Sosyalistler Yasası” bir konseptti. Uzun bir dönemi kapsayan bir tedbirler yığınıydı. Bu yasanın inisiyatifçisi olan Bismarck, partinin yasaklanması ve aynı dönemde bazı önemsiz sosyal tedbirlerin alınmasıyla devrimci işçi hareketine ölümcül darbenin vurulmuş olacağı hesabını yapmaktaydı.

Söz konusu yasa, Alman devrimci hareketi ve ona önderlik yapan genç parti için bir deneyimdi. Ne Alman işçi hareketi ne de genel olarak uluslararası işçi hareketi, illegal mücadele araçları konusunda, illegal mücadeleyi legal mücadeleyle birleştirme konusunda yeterli tecrübeye sahiplerdi.

Saldırı, baskın, tutuklamalar ve yasaklar, Alman devrimci işçi hareketinde kısa süren belli bir yalpalanmaya ve şaşkınlığa da neden olmuş ve parti düşmanı akımların ortaya çıkmasını beraberinde getirmişti. A. Bebel’in, W. Bracke’nin, W. Liebknecht’in ve başka önderlerin direnişine rağmen parti merkez yönetimi kendisini dağıttığını, örgütlülüğüne son verdiğini açıklamıştı. Bu yanlış karar, söz konusu yasa yürürlüğe girmeden önce alınmıştı. Bu karar, devlet terörü karşısında teslim olmaya, partinin devrimci ilkelerini terk etmeye ve Alman gericiliğinin dayattığı koşullara uymaya hazır olan oportünist güçlerin etkisiyle alınmıştı. Bu saldırı, baskın, tutuklama ve yasaklama döneminde kararlı bir önderliğin ve açık seçik bir siyasal çizginin olmaması, partinin örgütsel olarak yeniden toparlanmasını ve ideolojik olarak kendini sağlamlaştırmasını engelliyordu.

Mecliste kümelenmiş olan partili milletvekili oportünistler bu durumdan yararlandılar. W. Blos ve M. Kayser gibi oportünist milletvekilleri etrafında kümelenen bu unsurlar, küçük burjuva unsurlardı. Kapitalizmin gelişmesi ve buna bağlı olarak sermaye konsantrasyonu, köylüler de dahil, giderek daha çok sayıda küçük burjuvazinin mülksüzleşme sürecini hızlandırmış ve bunların bir kısmı partiye katılmışlardı ve bir kısmı da partiye sempati duyuyordu. Almanya’da devrimci hareket, küçük burjuva bilincin, oportünist düşüncelerin gelişmesi için uygun zemin oluşturması gerçeğini yaşıyordu. Ekonomik bağımlılıktan dolayı işçilerin partinin milletvekili adayı olma durumlarının zorluğu, partiye katılan küçük burjuva aydınların milletvekili seçilmelerini kolaylaştırıyordu. Bu nedenle, yasanın uygulanmaya konmasıyla ortaya çıkan ilk oportünist hareket, partinin meclisteki fraksiyonunda görüldü.

Bu sağ sapmanın yanı sıra sol sekter, radikal eğilimler de ortaya çıktı. Anarşizme eğilimi olan ve kısa bir zaman sonra anarşist kampa katılan ve başını J. Most’un çektiği bu unsurlar, İngiltere’de yayımladıkları ve Marks’ın “devrimci içeriği yok, devrimci safsata yapıyor” diye tanımladığı gazeteleri “Özgürlük”te Alman işçi sınıfını, mevcut düzene karşı silahlı eylemler örgütlemeye çağırıyorlardı. Bireysel terör taktiği propagandası yapan ve proletarya kitlesinden kopuk olan bu grup, her koşul altında parlamenter mücadeleden vazgeçilmesini talep ediyordu.

Marks ve Engels’in yoğun çabaları, Bebel’e, Liebknecht’e, Bracke’ye ve diğer önderlere yazdıkları mektupta oportünistleri sert eleştirmeleri ve onlara karşı kararlı mücadele edilmesi gerektiğini talep etmeleri sonuç vermiş ve parti, kısa zamanda sağ ve sol oportünizme karşı mücadelede başarılı olmuştu. Parti, girilen yeni mücadele döneminde illegal faaliyeti oldukça sınırlı legal olanaklarla birleştirerek mücadele etmeye başlamıştı.

Partinin mücadelesinin yaygınlaştırılması ve derinleştirilmesi için, yaşanan sağ ve sol sapmalara karşı mücadele edilmesi ve onların politik ve ideolojik teşhiri için ve bütünlüklü bir önderliğin görevini yerine getirebilmesi için yurt dışında basılan ve Almanya’da illegal olarak dağıtılan bir merkezi yayın organa ihtiyaç duyuldu. Kolektif bir örgütleyici, propagandacı ve ajitatör rolünü üstlenmesi gereken bu gazetenin yönetimini, daha örgütlenmesinin hazırlık döneminde oportünist güçler ele geçirmeye çalıştılar. Bu sağ oportünist güçler, rejimin saldırısını neden göstererek ortaya çıktılar, seslerini yükselttiler. Önderliğini E. Bernstein’ın, K. Höchberg’in ve K. A. Schramm’ın yaptığı bu sağ oportünist unsurlar, “Almanya’da Sosyalist Hareketin Geçmişine Bakışlar. Eleştirel Düşünceler” başlığını taşıyan platformlarını yayımladılar. Bu platformun yazarlarından birisi de E. Bernstein’dı. Katışıksız bir reformizmi içeren bu program, devrimci amaçlardan ve mücadele yöntemlerinden tamamen vazgeçmeyi ve partinin liberal burjuvaziye yedeklenmesini, küçük burjuva demokratik bir reform partisi olmasını talep ediyordu. Bu programatik anlayışı Marks ve Engels, A. Bebel’e, W. Liebknecht’e, W. Bracke ve diğer parti önderlerine gönderdikleri sirküler mektupta şöyle eleştiriyorlardı:

“Bu bayların düşüncelerine göre... sosyal demokrat parti, tek yanlı bir işçi partisi değil, ‘gerçek insanlık aşkı ile dolu bütün insanların’ çok yanlı bir partisi olmalıdır.

Her şeyden önce bunu, o bayağı proleter tutkusunu bir yana bırakarak ve ‘güzel zevkleri işlemek’ ve ‘iyi huyları edinmek için’ eğitilmiş, insan sever burjuvazinin önderliği altına girerek kanıtlamalıdır...

Kısaca, işçi sınıfı, kendi başına kendi kurtuluşunu sağlayamaz. Bu amaç için, işçilere neyin yararlı olduğunu tanıyıp öğrenmek ‘zamanına ve fırsatına’ tek başına sahip olan ‘eğitilmiş ve mülk sahibi’ burjuvazinin liderliği altına girmesi gerekir. İkinci olarak da, kendine karşı mücadele edecek olan hiçbir şekilde burjuvazi değildir, tersine, canlı propaganda ile kazanılması gerekendir...

Parti, saygılı ve yumuşak başlı tutumu ile, sosyalistlere karşı yasanın yol açtığı ‘uygunsuzlukları ve aşırılıkları’, bir daha dönmemek üzere terk ettiğini kanıtlasın. Eğer kendi isteği ile yalnızca bu yasanın sınırları içinde hareket etme niyetinde olduğunu vaat ederse, Bismarck ve burjuvazi, hiç kuşku duyulmasın ki, artık bir işe yaramayacağına göre, bu yasayı kaldırma inceliğini göstereceklerdir!...

İşte üç Zürih sansürcüsünün programı... Açıklık konusunda geriye hiçbir kuşku bırakmıyor... Kararlı politik muhalefet yerine genel arabuluculuk; hükümete ve burjuvaziye karşı mücadele yerine onları kazanmaya ve inandırmaya çabalamak; yukarıdan gelen kötü muamelelere karşı yiğitçe direnmek yerine uysalca boyun eğmek ve cezanın hak edildiğini itiraf etmek... Sınıf mücadelesi kağıt üzerinde kabul ediliyor. Çünkü bunun varlığı artık yadsınamıyor. Ama pratikte örtbas ediliyor, sulandırılıyor, daraltılıyor. Sosyal Demokrat Parti, işçi partisi olmamalı. Burjuvazinin veya başka birinin nefretini kendine çekmemeli; öncelikle burjuvazi arasında canlı propaganda yapmalı; kapsamlı, burjuvaziyi korkutan ve ama neslimiz tarafından elde edilemez amaçlara ağırlık verme yerine bütün gücünü ve enerjisini eski toplum düzenine dayanak noktalar oluşturan ve böylece nihai felaketi belki tedrici, parça parça ve oldukça barışçıl çözülme sürecine dönüştürebilecek o küçük burjuva yamalı bohça reformları için kullanmalı.” (Marks ve Engels’ten Bebel’e, Liebknecht’e, Bracke ve diğerlerine mektup, 17/18 Eylül 1879, C. 34, s. 402-406, C. 19, s. 160-164)

Bu oportünist anlayışlar, devletin saldırıları, baskınları, yasaklamaları ve takibatları karşısında teslim olmaktan, devrimci partiyi tasfiye etmekten, sınıf partisi yerine herkesin katılabileceği bir parti anlayışını getirmekten, iktidar mücadelesinden vazgeçmekten, liberal burjuvazinin peşine takılmaktan başka bir anlam taşımıyordu.

Kendileriyle ilgili olarak da Marks ve Engels şunu söylüyorlardı: “Biz kendi payımıza, bütün geçmişimiz yönünden önümüzde tek bir yol görüyoruz. Neredeyse kırk yıldır, sınıf mücadelesinin tarihin doğrudan itici gücü olduğunu ve özel olarak burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadelenin modern toplumsal devrimin büyük kaldıracı olduğunu vurguladık; o nedenle, bu sınıf mücadelesini hareketten çıkarıp atmak isteyen kimselerle ortak hareket etmemiz olanaksızdır. Enternasyonal oluşturulduğunda bizi şu savaş narasını açık seçik formüle etmiştik: İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi işi olmalıdır. Dolayısıyla, işçilerin kendilerini kurtarmak için çok eğitimsiz oldukları ve önce insan sever büyük burjuvazi ve küçük burjuvazi tarafından yukardan özgürlüklerine kavuşturulmaları gerektiğini açıkça öne süren “kimselerle ortak hareket edemeyiz.” (C. 19, s. 165/166 ve C. 34, s. 407/408)

Bu mektupta dile getirilen düşünceler, oportünizme karşı mücadelede partinin önünü açmıştır. Zürih üçlüsünün çıkışı geri püskürtülmüş ve illegal parti organı olarak “Sosyal Demokrat”, 28 Eylül 1879’da yayımlanmaya başlamıştır. Gazetenin yayımlanması, illegal olarak Almanya’ya getirilmesi ve dağıtımı, geniş bir okuyucu ve muhabirler ağına dayanması, aynı koşullar altında mücadele etmek zorunda kalan başka partilere de örnek olmuştur.

Makkartizm, ABD

II. Dünya Savaşı bitiminin hemen sonrasında, Amerikan işçi sınıfı haklarına ve kazanımlarına saldırı sinyali verildi. Saldırıyla geri alınmak istenen hakları işçi sınıfı savaş ve savaş öncesi yıllarda mücadele ederek elde etmişti. Amerikan gericiliği, özellikle “New Deal” koşullarında elde edilen hakları geçersiz kılmayı amaçlıyordu.

“Yeni İttifak/Anlaşma” anlamına gelen “New Deal”, ABD’de iktisadi ve sosyal reformlardan oluşan bir programdır. Bu program, yoğun devlet yatırımlarıyla iç pazarın canlandırılmasını ve böylelikle işsizlerin sayısını azaltmayı ve belli bir sosyal sigorta sisteminin uygulanmasını içeriyordu. Bu programın oluşturulmasında ve uygulanmaya konmasında, 1929-1932 dünya ekonomik krizinin yanı sıra Sovyetler Birliğinde sosyalizmin inşası etkili olmuştur. “New Deal” ABD’de 1933-1941 arasında uygulanmış ve alınan tedbirlerin bir kısmı 1943 yılında yeniden kaldırılmıştır.)

1946 sonu-1947 başında sendikalara karşı sürdürülen kampanya doruk noktasına ulaşmıştı. 1945-1947 arasında ABD Kongresinde gerici iş yasalarının sayısız versiyonlarını geliştiren farklı komisyonlar yeniden aktifleştirildiler. Haziran 1947’de Kongrenin çoğunluğu tarafından kabul edilen sendika düşmanı Taft-Hartley Yasası, ABD’de işçi hareketine ülke tarihinde görülmüş en ağır darbe anlamına geliyordu. Yasanın özü, sendikaları “entegre etmek”ten ibaretti. Yani sendikalar, bağımsızlıklarını yitirecekler ve bir devlet dairesi gibi çalışacaklardı. Sendikal mücadeleyi sermayenin çıkarına tabi kılmak için bu yasayı çıkartanlar amaçlarına ulaşmayı iki yoldan deniyorlardı: Birincisi, toplu sözleşmelere katılımdan emekli fonlarının kurulmasına kadar sendikaların faaliyeti sıkı kurallara tabi kılınıyordu. İkincisi, sendikalar ile kapitalistler arasındaki bütün ilişkiler, bu iş için özel kurulmuş idari organların günlük kontrolüne tabi kılınıyordu. Yasa, grev hakkını oldukça sınırlıyor ve devlet dairelerinde çalışanlar için grevi ilkesel olarak yasaklıyordu. Devlet, bir taraftan işçi örgütlerinin içişlerine müdahale ederken, diğer taraftan da ilerici unsurların, devrimci ve komünistleri etkisizleştirmek için gözden düşürmeye çalışıyordu.

1950’li yılların ilk yarısında ABD’de dizginsiz gerici ve şovenist saldırılara “McCartizm” deniyordu. Joseph McCarthy, geçen yüzyılın ‘40’lı yıllarının sonundaki ve ‘50’li yıllarının başındaki yoğunlaştırılmış antikomünist saldırılar, “sürek avı” için bir sembol olmuştu. Tarihte Makkartizm veya “ikinci kızıl panik” (Ekim Devrimi “birinci panik” olarak tanımlanıyordu) denen bu saldırılar, Amerikan emperyalizminin sosyalizmin üstünlüğü karşısında duyduğu korkunun bir ifadesiydi.

Aslında saldırılar ve takibatlar, Joseph McCarthy’nin bu işle görevlendirilmesinden yıllar öncesi başlamıştı. 1947’de bazı film yapımcıları hapisle cezalandırılmışlardı. Suçları ise, Temsilciler Meclisi Antiamerikan Faaliyetleri Komisyonu önünde ifade özgürlüğünü savunmaları ve ifade vermeyi reddetmeleriydi.

Alger Hiss, Ethel ve Julius Rosenberg veya Robert Oppenheimer’e karşı mahkemeler de bu dönemin azgın antikomünist saldırılarının açık bir ifadesidir.

Memurlara, politikacılara, sanatçılara, bilim adamlarına karşı McCarthy döneminde düzenlenen mahkemelerde haklarında dava açılanlar “komünist ajan” olmakla suçlandılar. Alger Hiss, Ethel ve Julius Rosenberg davaları en meşhur olanlardı. Rosenberg’ler ölüme mahkum edildiler ve öldürüldüler.

McCarthy döneminde Makkartizm, Amerika’da toplumsal yaşamın bir parçası olan bir kavrama dönüşmüştü. Bu kavram, kitlesel histeriyle, tedirgin etmekle, korkutmak ve sindirmekle, hazırlanan kara listelerle siyasal düşünceleri etkisizleştirmenin ifadesiydi. Maddi nedeni olmayan suçlamalar, yasal olmayan sorgulamalar da Makkarticilik olarak tanımlanır. Bu yöntemlerle insanlar sindirilmiş, susturulmuş, iftiralarla karşı karşıya bırakılmışlardı.

Makkartizm, Amerikan toplumunda başka düşünenlere, ilericilere, aydınlara, sendikacılara, komünistlere karşı sürdürülen gerçek anlamda bir “sürek avı”ydı.

Adını bu kampanyaya önderlik eden Cumhuriyetçi senatör McCarthy’den alan farklı düşünen herkese, ama öncelikle de komünistlere karşı sürdürülen bu sürek avı, Amerikan emperyalizminin II. Dünya Savaşı sonrasında dünya sistemi oluşturacak bir gelişme gösteren sosyalizmden ne denli korktuğunun, Amerikan işçi hareketinde ve toplumunda sosyalizme duyulan sempatinin kendileri açısından ürkütücü boyutlara varmış olduğunun açık bir ifadesiydi.

Bazı Sonuçlar

Sınıf mücadelesi karşısında; işçi sınıfı ve emekçi yığınların sömürü düzenine karşı mücadelesi karşısında, ezilen ulusların kurtuluş mücadelesi karşısında çaresiz kalan burjuvazinin karşıdevrimci saldırı konseptleri saymakla bitmez. Her bir ülkede devrimci güçlerin bu alanda mutlaka kendilerine göre tecrübeleri vardır. Bu türden kapsamlı saldırıların konseptleştirilerek, önceden planlanarak gerçekleştirilmesi, devrimci mücadelenin burjuvazinin yarasını deşecek boyutlarda gelişmiş olduğunu gösterir. Bu türden baskınları ve saldırıları, burjuvazinin “olağan” baskın ve saldırılarından ayıran neden, tam da budur. Bu demektir ki, sınıf düşmanı, gelişmeyi “olağan” gelişme olarak değil de, sınıfsal çıkarlarını tehlikeye atan bir gelişme olarak görmeye başlamıştır. Yukarıda belirttiğimiz örneklerde bunu görüyoruz.

Kendi içinde yoğun fraksiyon tartışmaları sürecinden geçen I. Enternasyonal, anarşistlerin ve başka oportünist akımların bütün çabalarına rağmen, özellikle Marks ve Engels’in önderliğinde ve onların öğretisi temelinde, yani bilimsel sosyalizm temelinde şekillenen örgütlerin Avrupa işçi hareketinde oynadıkları rol, şu veya bu Avrupa ülkesindeki burjuvaziyi değil, birçok Avrupa ülkesinde burjuvazileri tedirgin edecek boyutlara vardığından dolayı, güçlenen devrimci işçi hareketini ezmek ve tasfiye etmek için Avrupa gericiliği ortak hareket etmiştir. Komün'ün ne anlama geldiğini kısa bir dönem iktidarı alaşağı edilen Fransız burjuvazisi çok iyi biliyordu. Bu nedenle, devrimci harekete ve onun enternasyonal örgütlenmesine karşı mücadele startını o verdi. Saldırı ve tutuklamaların amacı açıktı: I. Enternasyonal’i, işçi sınıfının uluslararası mücadele örgütlenmesi olarak tasfiye etmek. I. Enternasyonal’i, her bir ülkedeki seksiyonlarını tasfiye ederek yok etmek.

İşçi sınıfının ilk uluslararası devrimci örgütlenmesine ve mücadelesine karşı bu ilk uluslararası saldırı, baskınlar ve tutuklamalar, Avrupa burjuvazisinin ve gericiliğinin elde etmek istediği sonucu vermemiştir. Şüphesiz ki, şu veya bu darbeler alınmış, ama saldırının, tutuklamaların ve yasaklamaların olduğu dönemde Avrupa’da devrimci sınıf mücadelesi, I. Enternasyonal ve onun seksiyonları tarafından örgütlü bir biçimde sürdürülmüş ve Fransa ve Almanya gibi bazı ülke örneklerinde olduğu gibi daha da güçlenmiştir.

Almanya’da “Sosyalistler Yasası”na karşı mücadele, Alman gericiliğine neredeyse “keşke çıkartmasaydık” dedirtmiştir. Bu yasanın uygulanması belli başlı şu gelişmelere yol açmıştır:

-Mücadeleyi bastıramayan Alman gericiliğinin fraksiyonları birbirlerine girmişlerdir. Kral II. Wilhelm ile hükümet başkanı Bismarck arasındaki tartışma ve sonuçta parlamentoda söz konusu yasanın yeniden oylanmasında çoğunluğu kaybeden Bismarck’ın istifası Alman gericiliğinin perişan halini gösterir.

-SPD, saldırılara karşı mücadeleden güçlenerek çıkmıştır. Bu dönemde teorik konularda da açıklık kazanan ve gericiliğin saldırıları, takipleri ve tutuklamaları karşısında geri adım atmadan mücadele etme yeteneğini geliştiren devrimci parti olmuştur.

-SPD, illegal mücadele yöntemlerini, legal mücadele ile illegal mücadeleyi birleştirmesini öğrenmiştir. O zamana kadar illegal mücadele sürecinden geçmemiş ve bu alanda tecrübesi olmamasına rağmen devrimci parti, kısa zamanda koşulların gerekli kıldığı mücadele yöntemlerini geliştirmiş ve başarıyla uygulamıştır.

-Devletin baskı ve tutuklamaları, sağ ve sol sapmaları da ortaya çıkartmış, sağ oportünizmin oluşmasına maddi zemin teşkil etmiştir. Devrimci parti, gericiliğin yoğun saldırı, takibi, tutuklamaları ve yasaklamaları karşısında başlangıçtaki kısa süren yalpalamayı aşmasını bilmiştir.

Sınıf mücadelesi tecrübesi, sağ ve sol sapmaların böylesi baskı ve saldırı dönemlerinde daha ziyade açığa çıktığını göstermektedir. Sağ veya sol sapma, adı ne konursa konsun Alman proletaryasının karşı karşıya kaldığı durum, devletin başaramadığı tasfiyecilikten başka bir şey değildi. Özellikle E. Bernstein’ın önderlik ettiği sağ sapma, devrimci partiye örgütsel, teorik ve politik tasfiyeciliği dayatmıştır. Revizyonizmin klasiği olan “koşullar” teorisi bu dönemde ortaya çıkmıştır. Alman proletaryası, Engels’in katkılarıyla da Bernstein tasfiyeciliğine, revizyonizmine karşı mücadeleden başarıyla çıkmıştır.

Makkartizm, daha kapsamlı bir korkunun ifadesidir. Ne Makkartizm döneminde (geçen yüzyılın ‘50’li yıllarının ilk yansı) ne de daha öncesinde ABD’de sınıf mücadelesi, örneğin bir Almanya’da veya Fransa’da olduğu gibi gelişmemişti. ABD’de komünist partisi, her dönem görece güçsüz bir parti olarak kalmıştı. Hele Browder revizyonizminin etkisiyle, savaş yıllarından itibaren giderek güç kaybetmeye, revizyonistleşmeye başlamıştı. Bu durumu Amerikan tekelci burjuvazisi de mutlaka ki görüyordu. Bu nedenle, onun korkusu, ABD’de komünist partisi önderliğinde gelişen sınıf mücadelesinden ziyade Sovyetler Birliği ve onun etrafında toplanan ve giderek dünya sosyalist sistemini oluşturan sosyalizmin güçleriydi. Amerikan emperyalizmi, sosyalist sistemin dünya çapında gelişen gücünden, milyonlar nezdindeki prestijinden ve Amerikan işçi sınıfı ve emekçi yığınlarının bu gelişmeden etkilenmesinden korkuyordu. Bunun böyle olduğunu, ABD’de yoğun antikomünizmin, sınıf mücadelesinin yükseldiği bir dönemde, örneğin savaş sonrasında değil de, Stalin’in, ABD’de henüz “kızıl Çar” olarak değil de “Joe amca” olarak anıldığı dönemde başlatılmış olması da göstermektedir.

Makkartizm, sendikaları düzenin istediği çizgiye getirmekte ve birçok aydının, sanatçının, yazarın, komünizme sempati duyan insanın sindirilmesinde etkili olmuştur. Şüphesiz ki, Makkartizme karşı mücadele edilmiş, bir Anti-Makkartizm Hareketi gelişmiştir. Ama aynı zamanda Makkartizm, Amerikan burjuvazisini trajikomik bir duruma düşürdüğünden dolayı bu “sürek avı” yönteminden kurtulmak için “suç” McCarthy’nin sırtına atılarak kendi parti yandaşlarının geliştirdiği “Joe gitmeli” hareketiyle bu bayın senatörlükten uzaklaştırılması amaçlanmıştı.

Verdiğimiz örneklerde de görüldüğü gibi, sınıf mücadelesinin belli dönemeçlerinde; özellikle hakim sınıfların, devrimci mücadeleyi dumura uğratmak için, devrim dinamiklerini, devrimci partiyi sindirmek, düzenin sınırları için hapsetmek, iktidar mücadelesi yerine reformlar için mücadele eden reformist bir partiye dönüştürmek ve nihayetinde örgütsel, teorik ve ideolojik olarak tasfiye etmek için kapsamlı saldırıları, baskınları, takibatları, tutuklamaları ve yasaklamaları, örgütlü güçler; yani parti', sendikalar vs. üzerindeki, bir bütün olarak işçi sınıfı ve emekçi yığınlar üzerindeki etkisi, belli eğilimlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Sağ veya sol sapma olarak ortaya çıkan eğilimlerin ne denli etkili olduğu, partinin politikada, teoride ve ideolojide ne denli sağlam durduğuna ve aynı zamanda legal ve illegal mücadele yöntemlerini kullanmada ne denli usta olduğuna bağlıdır. Nihayetinde bu saldırılar, burjuvaziyle proletarya arasındaki irade savaşının doğrudan bir ifadesidir.

Böylesi saldırılar, kaçınılmaz olarak güç kaybına neden olsa da, kararlı bir önderliğin olduğu koşullarda mücadelenin yeniden yükselmesine zemin de oluşturur. Örneğin, Fransa’da, Almanya’da ve Rusya’da böyle oldu. Rusya’da Stolipin gericiliği döneminde hem Çarlığın saldırılarına hem de bu saldırıların sonucu olarak parti içinde ortaya çıkan tasfiyeci akımlara karşı mücadelede Bolşevikler güçlenerek çıktılar.

Türk burjuvazisinin de, 8 Eylül’de başlattığı ve hala devam eden saldırılarında, takibatlarında ve tutuklamalarında bir sonuç alamayacağı görülmüştür. Burjuvazi, bu saldırılarla işçi sınıfı ve emekçi yığınları komünist partiden kopartacağını, örgütlenmesini ve mücadele etmesini önleyeceğini, onları, ücretli kölelik düzenine ebediyen mahkum edeceğini sanıyor. Komünist ve devrimci hareket, bu konseptli saldırılara karşı mücadeleden güçlenerek çıkacaktır.

Teoride Doğrultu, Sayı 25, Ocak-Şubat 2007.