deneme

4 Ocak 2007 Perşembe

AFRİKA KITASI VE EMPERYALİST GÜÇLER ARASI REKABET (I. Makale)


 


 

Yedinci Dünya Sosyal Forumu 20-25 Ocak 2007’de Nairobi’de (Kenya) gerçekleştirilecek. Bu sosyal forumda öncelikle kara kıtanın sorunları ele alınacak. Bu forum vesilesiyle Afrika kıtasında emperyalistler arası çelişkilerin gelişmesi üzerine (Sudan”daki durumu) durmayı yararlı görüyorum.  

 

Emperyalist küreselleşme Sahra’nın güneyini kasıp kavuruyor. Kara kıtanın bu bölgesindeki felaketten emperyalist ülkeler sorumludur. Dünyanın en fakir 49 ülkesi arasındaki en fakir olan 33 ülke bu bölgede bulunuyor. En az gelişmiş 27 ülkenin hepsi de bu bölgedeki ülkelerden oluşuyor. Bazen emperyalist ülkeler, borcunu ödeme durumu olmayan ülkelerin borçlarının silinmesinden bahsederler. Borcunu ödeyecek durumda olmayan ülkelerin çoğunluğu da bu bölgededir. Gerçekten de bir kısım borçlar silinir. Ama borç silme koşula bağlanır; neoliberal uygulamalardan bahsedilir: Özelleştirin ve ticareti serbestleştirin denir. Böylece silinen borç miktarı, kısa zamanda katlanarak geri alınır.

 

Afrika’nın zenginlikleri (petrol, gaz, kauçuk, değerli taşlar vs.), emperyalist ülkeler, uluslararası tekeller tarafından talan edilir. Bu talanda emperyalist ülkeler, bir taraftan doğrudan yer alırlarken, diğer taraftan da IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumlarını kullanırlar. Hükümet Dışı Örgütler, „öncü müfreze“ rolünü oynarlar. Zor kullanmak kaçınılmaz olunca MB devreye girer. Bu da yetmezse emperyalist ülkeler doğrudan müdahale ederler. Afrika’nın 8 ülkesinde BM askerleri “barış gücü” adı altında görev yapmaktadır.

 

Çıkar savaşları:

Fransa ile başlayalım. Afrika kıtasının kanını emen Fransız emperyalizminin hangi amaçları güttüğü pek sır değildir. Fransa, sömürgeci ve büyük güç konumunu devam ettirmek için siyasal nüfuzu altındaki bazı Afrika rejimleriyle anlaşmak zorunda olduğunu biliyor. Fransız emperyalizminin, hammadde kaynaklarını kontrol edebilmek için, özellikle de Fransız Petrol tekeli Total’ın faaliyet sürdürdüğü petrol zengini Afrika ülkeleriyle ilişkisi, onun bu kıtadaki konumunun geleceğini doğrudan ilgilendirmektedir. Bu anlamda özellikle Libya, Kamerun, Gabun, Kongo-Brazavil gibi ülkeler ve Portekiz’in eski sömürgesi Angola oldukça önemlidir.

Çad’ı da petrol ülkelerinden saymak gerekir. Petrol çıkarımı 2004’te başlayan bu ülkede Amerikan petrol tekelleri iktisadi alanda söz sahibiyken, Fransa ancak siyasal alanda nüfuz sahibi durumundadır.

 

Son yıllarda Amerikan emperyalizmiyle Fransız emperyalizmi Afrika üzerine rekabetlerinde nispeten çıkar uyumluluğu içinde hareket etmişlerdi. Önceleri böyle bir durum söz konusu değildi. Örneğin 1994’te „Ruanda Savaşı“ olarak bilinen soykırımında ırkçı „Hutu Güçleri Hareketi“, Tutsi halkını soy kırımından geçirmişti. Bu savaş, ABD ve Fransa arasındaki rekabetin doğrudan bir ifadesiydi. Bu güçler arasındaki çatışma Fransa ile ABD arasındaki rekabeti temsil eden bir savaştı.

 

Emperyalist güçler arasındaki Afrika üzerine çıkar çatışması belli bir dönem, fazla „gürültüye-patırtıya“ neden olmadan devam etti. Kongo Demokratik Cumhuriyetinde milyonlarca insanın katledilmesine neden olan iç çatışmalar, emperyalist güçleri, somutta da Amerikan emperyalizmini ve AB’yi devlet başkanı olarak J. Kabila üzerinde uzlaşmaya zorlamıştı.

 

Şimdi Fransa (AB) ve Amerika’nın yanı sıra Afrika’da yeni bir rakip ortaya çıktı. Ham petrol ithalatına bağımlı ola Çin, Çad petrollerine sahip olmak için diğer emperyalist güçlerle rekabet içinde. Çin, Çad’a komşu olan Sudan’da da rekabetçi güç olarak oldukça etkili.  Çin, ham petrol ihtiyacının yüzde 10’unun Sudan’dan temin etmektedir. Fransız emperyalizmini tedirgin eden, Çad’dan Kamerun sahiline uzanan ve Fransız çıkarlarına hizmet eden boru hattının yanı sıra Çad’dan doğuya uzanan, yani Port Sudan limanına uzanan ikinci bir boru hattının açılmasıdır. Bu durumda Sudan petrolünde olduğu gibi, Çad petrolünde de ihracatın yönü doğu Asya’ya doğru değişir. Bu, Afrika’nın bu ülkelerinden Doğu Asya’ya veya Çin’e doğru bir yönelişin ifadesi olacaktır. Böyle bir gelişme veya gelişme olasılığı,  Afrika üzerine rekabet eden güçlerin kartları yeniden karmalarına neden olmaktadır. En azından son on sene içinde oluşan ilişkiler dengesi bozulacaktır. Geçen yüzyılın ‘90’lı yıllarında, özellikle de 1994-1997 arasında Afrika’da Fransız varlığı giderek güçlenen Amerikan emperyalizminin etkisi altında kalmıştır. Ruanda’da Hutu diktatörlüğünün devrilmesi (1994) ve Zaire’de (şimdiki Kongo Demokratik Cumhuriyeti) Mobutu diktatörlüğünün yıkılması ve yerine Amerikan emperyalizminin desteklediği L. Kabila’nın (şimdiki devlet başkanının babası) gelmesi (1996/1997) bu bölgelerde Fransız emperyalizminin gerilemesi ve Amerikan emperyalizminin güçlenmesi anlamına gelmekteydi.

 

Amerikan emperyalizmi, diğer rakipleri, özellikle de Fransa üzerine sağladığı bu üstünlüğünü, IMF ve Dünya Bankası’nın nüfuzunu da kullanarak daha da etkili kılmıştır. IMF ve Dünya Bankası, Fransa tarafından desteklenen iktidarlar üzerinde baskısını arttırmıştır. Clinton döneminde, özellikle de 1997-2000 yılları arasında yeniden belli bir uzlaşma eğilimi gelişmeye başlamıştır. Çatışmalara çok uluslu müdahale veya kısmen Afrika Birliği şemsiyesi altında savaşlara son verme durumlarına emperyalist güçler arka planda katılmayı yeğlemeye başlamışlardı. Görünürde Afrikalılar kendi sorunlarını kendileri çözüyorlardı. Öne sürülen Afrikalı güçlerin arkasında ise emperyalist ülkeler vardı. Emperyalist merkezlerde „artık Afrika krizleri öz yönetim”le çözümleniyor deniyordu. Bu durumdan emperyalist ülkeler memnunlardı: Ekonomik çıkarlarından vazgeçmemişlerdi, ama yerel iktidarların istikrarından da sorumlu değillerdi. Ne var ki, bu memnun edici durum fazla yürümedi. Emperyalist ülkeler arasında sessizce sürdürülen rekabet, kaçınılmaz olarak siyasal alanda da etkili oldu ve birçok Afrika ülkesinde iç çatışmalar yeniden gündeme geldi.

 

2000-2003 döneminde Amerikan emperyalizminin Afrika’ya ilgisinde belli bir gerileme oldu. Bu dönemde ABD, Afganistan ve Irak ile meşguldü. Ama 2003’te itibaren Amerikan emperyalizmi „antiterör Savaşı“ adı altında Afrika’ya yeniden ilgi göstermeye başladı. İşe El Kaide-Salafist hareketi arasında işbirliğini engellemek için Cezayir’de askeri üslerin kurulmasıyla başlandı. Çad gibi ülkelerde radikal islama karşı uyarılar, Amerikan emperyalizminin stratejik çıkarlarına (enerji temini sorunu) tabi olarak ele alındı ve bu arada Çin de Afrika kıtasındaki yeni rakip olarak değerlendirildi. 

 

Krizin „çok taraflı“ yönetiminden Fransız emperyalizmi, özel firmalardan, uluslararası kurumlardan (örneğin, AB ile sıkı işbirliği içinde olan Afrika Birliği) oluşan bir konsorsiyumun işbaşında olmasını ve ancak zorunlu olduğu durumlarda büyük güçlerin ara sıra müdahale etmesini anlıyordu. Yani Afrika’da „kriz“ devletleri, bileşimi böyle olan bir konsorsiyum tarafından yönetileceklerdi. Böylece „kriz“ devleti ilan edilen her Afrika devleti, sömürge valisi yerine sömürge konsorsiyumuyla protektoratlaştırılarak emperyalist çıkarlara göre yönetilecekti. Bu işin zor olduğu kısa zamanda anlaşıldı.  

 

Fransa’nın, „arka bahçe“ olarak gördüğü Afrika’daki eski sömürgeleriyle arası bugünlerde pek iyi değil. Bu nedenle Fransa, 10-15 senelik yakın geçmişle karşılaştırıldığında bugünlerde Afrika’ya geri planda kalarak güçlü müdahale etmeye çalışmaktadır. Medyada çıkan haberlerde de Fransa’nın Afrika’ya geri dönüşünden bahsedilmektedir. Örneğin, Merkezi Afrika Cumhuriyetinde ayaklanmacıların Fransız yardımıyla yenilgiye uğratılmasını „Figaro“ gazetesi, Fransa’nın yeniden „Afrika’nın jandarması“ olmaya başladığı şeklinde yorumluyordu. „Libération“ gazetesi, „Afrika: Fransa geri döndü“, „Paris, Afrika’ya ilişkin olarak eski reflekslerini yeniden buldu“ başlıklarını atıyordu.

Bu makalede Fransa’nın Çad’da ve Merkezi Afrika Cumhuriyetinde devam eden askeri müdahaleleri ele alınıyor ve şöyle deniyor: „Fransız paraşütçülerinin Demokratik Kongo Cumhuriyetinde Kalvezi üzerinde atladıkları zamanlar henüz geri gelmedi (1978’de Mobutu rejimini ayaklanmacılardan kurtarmak için yapılan harekât) Kötü imaj yok olmamış ve klişe inatla aynı kalıyor: Fransa, BM görevlendirmesi olmadan da Afrika’da, … dost ve bağımlı rejimleri iktidarda tutmak için gücünü kullanabileceği yerde kalmaya kararlı“.

 

 

 

Sudan-Çad ilişkileri ve emperyalistler arası çelişkiler:

Sudan: Sudan’ın Darfur bölgesinin önemi ve ABD’nin bu bölgedeki rolü: Son dönemlerde ABD’de Darfur’u gündemleştiren kampanya yürütülmekte. Üniversitelerde imzalar toplanıyor, toplantılar düzenleniyor, “Darfur’u kurtar” gösterisi yapılıyor, “insani güçler”den, “ABD Barış Güçü”nden bahsediliyor, medya “kitlesel tecavüzleri” manşete çıkartıyor, onbinlerce Afrikalının Arap milisleri tarafından katledildikleri işleniyor, bütün bunların Sudan rejiminin desteğiyle yapıldığı söyleniyor ve sonuçta Sudan, “başarısız devlet” olarak ilan ediliyor. Sudan, “terörizm devleti” olarak damgalanıyor. Öyle ki, savaş karşıtı gösterilerde “Irak’tan çık, Darfur’a gir” yazılı afişler dağıtılıyor. Açık ki belli bir savaş kışkırtıcısı çevre iş başında.

 

 

Savaş kışkırtıcısı Siyonizm yanlısı örgütlerin yanı sıra Sudan’a müdahalenin başını eski Dışişleri Bakanı C. Powell, şimdiki Dışişleri Bakanı C. Rice, general W. Clark, Britanya Başbakanı T. Blair gibileri çekmektedir. Tabii bunların baş destekçisi de ABD Başkanı Bush’dan başkası değildir. “İnsancıl savaş”tan bahseden bu unsurlar, aynen Yugoslavya’da olduğu gibi yoğun bir bombardıman sonucunda Kosova’da NATO ve ABD kontrolünde bir idarenin –protektoratın- kurulması gibi Darfur’da da böyle bir proktektortın kurulmasını öneriyorlar. Çok sayıda Hükümet Dışı Örgüt göreve çağrılıyor. Böyle bir örgüt olan NED’in (National Endowment for Democracy- “Ulusal Demokrasi Vakfı”) mali katkılarıyla hazırlanan raporlarla ortam, asker göndermek, müdahale etmek için ısıtılıyor. “Darfur’u kurtar” kampanyası ve devamında Sudan’a müdahale Hükümet Dışı Örgütlerin başta gelen sorunu olmuş durumda.


Sudan’da Amerikan çıkarları:

Yeni keşfedilen yer altı kaynakları, yüzölçümü bakımından Afrika’nın en büyük ülkesi olan Sudan’ı Amerikan tekelleri ve başka emperyalist ülkeler için önde gelen ilgi alanı yapmıştır. Sudan Devlet Başkanı Ömer Hasan El Beşir’e göre ülkenin sahip olduğu petrol, S. Arabistan’ın sahip olduğu petrolden daha az değildir. (Chevron tekelinin verilerine göre Sudan petrol rezervi S. Arabistan ve Irak petrol rezervleri toplamından daha büyük). Ayrıca büyük doğal gaz yataklarının yanı sıra Sudan, dünyanın en büyük safi uranyum yataklarına ve dünyanın dördüncü büyük bakır yataklarına sahiptir.

Sudan rejiminin temkinli yaklaşımından dolayı bu ülkenin petrol politikasını kontrol edemeyen ABD, bu alandaki gelişmeyi (petrol çıkarımını ve ihracatını) engellemeye çalışmış, ama başarılı olamamıştır. ABD’nin bu tavrına karşın Çin, Sudan’ın petrol politikasını ve teknolojisini desteklemiştir.

 

Sudan’da etnik/bölgesel çelişkilerin baş kışkırtıcısı Amerikan emperyalizmidir. ABD, petrolün bulunduğu Sudan’ın güneyindeki ayaklanmacı hareketi 20 yıl boyunca desteklemiştir. Ayaklanmacı hareketin merkezi hükümetle uzlaşma sağlamasından sonra ABD’nin ilgisi batıya, Darfur’a yönelmiştir. Amerikan emperyalizmi Darfur’da, merkezi hükümetle Darfur’daki ayaklanmacı hareket arasında tarafsız arabulucu rolü oynamaya çalışmaktadır. Bu rolü, çatışmaların devam etmesini teşvik etmek için oynamakta ve merkezi hükümetin taviz vermesini talep etmektedir.


Amerikan medyası Darfur’daki krizin Cincavit milislerinin neden olduğu katliamla başladığı konusunda ortak hareket ediyor. Bu milisler, merkezi hükümet tarafından destekleniyor. Böylece “Afrikalı insan”lara bir Arap saldırısının söz konusu olduğu anlatılıyor. Sudanlıların “Arap” ve “Afrikalı” olarak ayrıştırılması, gerçek nedenin açığa çıkmamasına ve tabii ki iç çatışmaları körüklemeye hizmet ediyor.

 
Sudan’da BM ve NATO:

Sudan’da olduğu kadar dünyanın başka hiçbir ülkesinde çok sayıda etnik grup yoktur. 400’den fazla etnik grup kendi lisanlarını konuşmakta. Sadece Darfur’da ise 80 farklı etnik grup var. Sudan’da konuşulan ortak lisan Arapçadır.

 

Darfur’da konuşlanmış Afrika Birliği birliklerinin yerini BM birliklerinin alması için uzun bir zamandan beri harcanan caba bilinmektedir. Bu çabaların, batı Sudan’da NATO’nun görev alması için uğraşan ABD’den kaynaklandığı da bilinmektedir. Böyle bir görevlendirme için BM’in karar vermesi gerekmektedir. Merkezi Sudan hükümeti, 7000 kişilik Afrika Birliği birliklerinin yerini batılı emperyalist ülkelerin hâkim olduğu NATO birliklerinin almasına karşı gelmektedir.

 

Amerikan emperyalizmi, askeri etkiyle sadece ülkenin güneyinde ve batısında bulunan yer altı kaynaklarını kendi kontrolü altına almakla yetinmemekte ve bir bütün olarak merkezi hükümeti; Sudan rejimini yönlendirmeyi hedeflemektedir.

Amerikan emperyalizmi, Darfur üzerinden askeri güçle Sudan’a girmek ve ülkenin bütününü kendi kontrolüne almak isterken, Alman emperyalizmi şimdilik etkisini petrol bölesi olan güneyle sınırlıyor. Alman sermayesiyle bu bölgede altyapı inşa ediliyor; Kongo, Uganda, Kenya gibi komşu ülkelerle ulaşımın sürekliliğini sağlamak için yollar yapılıyor. Alman sermayesinin ilgilendiği Sudan’ın güneyinden Kenya’ya; Hint Okyanusuna ulaşan demiryolu projesi de bu çerçevede ele alınmalıdır. Amaç, bu bölgenin merkezi hükümetle bağını tamamen gevşemek ve ondan bağımsız hale getirmektir. Yapılan, Sudan’ın bölünmesine hazırlıktan başka bir şey değildir.

 

2011’de yapılması planlanan ayrılma üzerine referandumda istenen sonuç alınırsa yeni bir devlet doğmuş olacak. Adı daha şimdiden konmuş: “Yeni Sudan”!

Ayrılma durumunda hammaddeleri dünya pazarlarına taşıma rotası, hammaddelerin kendisi kadar önemli oluyor. Amaç, merkezi hükümetin hâkim olduğu ülkenin kuzeyinden geçmeyen sevkıyat yollarının inşa edilmesidir. Bu da ancak ve ancak Kongo, Uganda, Kenya gibi komşu ülkelerle ulaşımın sürekliliğini sağlamaktan geçmektedir. Bu anlamda söz konusu demiryolunun inşası da oldukça önemli olmaktadır. Petrol sevkıyatının yönünün değişmesi durumunda Port Sudan’da vanayı kontrol eden Sudan merkezi hükümetinin ve Çin’in bu hammadde üzerindeki kontrolüne büyük bir darbe vurulmuş olacaktır.

 

Şu anda Darfur’da 7 bin Afrikalı asker bulunmakta. Bu birliklere Amerikan ve NATO birlikleri lojistik ve teknik yardım sunmakta. Bunun ötesinde binlerce BM görevlisi, sayıları yüz binlerle ifade edilen gömenlerin bulunduğu kamplarda çalışıyorlar. BM’in bu görevlileri, kuraklık, açlık ve savaştan dolayı yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan Sudanlılara sadece “yardım” etmiyorlar. Aslında bu unsurlar, hangi emperyalist ülke tarafından görevlendirildiyseler, o ülkenin çıkarlarına hizmet etmek için bir etnik grubu diğerine karşı kullanıyorlar, bunların arasında çatışma çıkartıyorlar.

 

Amerikan emperyalizmi Darfur bölgesinde oldukça aktif. 2005 yılında ABD, Çad’ı, örgütlediği bir askeri tatbikata kattı. II. Dünya Savaşından sonra Afrika’da gerçekleştirilen en kapsamlı tatbikat olduğu söyleniyor. İşin içinde Fransa da var. Çad, Fransa’nın eski bir sömürgesi. Bu her iki emperyalist ülke, Çad’daki İdris Debi önderliğindeki askeri rejimi mali olarak destekliyorlar, Çad ordusunun silahlanmasına ve eğitimine katkıda bulunuyorlar. Çad da Darfur’daki ayaklanmacıları destekliyor.

 

Darfur’da savaş tarafları:

Sudan merkezi hükümeti, savaş taraflarından birsidir. Bu hükümet, Cincavit  diye adlandırılan milisleri de desteklemektedir. Bu milisler geçmişte ülkenin güneyinde halk üzerinde baskı uygulamışlar ve oradaki ayaklanmacılara karşı mücadele etmişlerdi. 21 yıl devam eden savaştan sonra 2005’te ateşkes sağlanmış ve bu dönem zarfında karşıt olan güçler (Güneydeki ayaklanmacılar ve merkezi yönetim) şimdi merkezi hükümeti oluşturuyorlar.

 

Güneydeki ayaklanmacılarla merkezi yönetim arasında „barış”ın sağlandığı 2004/2005 döneminde Darfur’da çatışmalar başlamıştı. Merkezi hükümete bağlı milisler Darfur’da halk üzerinde baskı uyguluyorlar ve ayaklanmacılara karşı savaşıyorlar. Darfur’daki ayaklanmacılar da halkın „kendilerinden olmayan kesimi“ üzerinde baskı uyguluyorlar ve bölgede BM Gücünün görevlendirilmesini reddediyorlar. Böyle bir görevlendirmeyi merkezi hükümet de reddetmektedir.

 

Sudan’da petrol çıkarımı esas itibariyle başta Çin olmak üzere güneydoğu Asya tekelleri tarafından gerçekleştirildiği için Çin de Darfur’da BM gücünün görevlendirilmesini reddetmektedir. Rusya da böyle bir görevlendirmeye karşı olduğunu açıkladı.

Darfur bölgesinde baskıya maruz kalan halkın bir kısmı komşu ülke Çad’a göç etmiş durumda. Oradaki ayaklanmacılar da Çad merkezi hükümetine karşı mücadele ediyorlar. Bu ayaklanmacıları da Sudan merkezi hükümeti destekliyor.

 

Sudan merkezi hükümetinin bu tavrı, Çad merkezi hükümetini kışkırtıyor ve o da Sudan merkezi hükümetine karşı mücadele eden ayaklanmacıları destekliyor. Çad’daki çatışmalara, Fransız ordusu da Çad merkezi hükümetini destekleyerek taraf oluyor. Böylece Çad, Sudan sorununa (Darfur) ve Sudan da Çad sorununa taraf oluyorlar.

 

Darfur sorununda taraflar:

1-Sudan merkezi hükümeti ve ona bağlı Cincavit milisleri: Bunlar Darfur’daki ayaklanmacılara ve Çad merkezi hükümetine karşı mücadele ediyorlar.

2-Darfur’dak ayaklanmacılar: Bunlar Sudan merkezi hükümetine karşı mücadele ediyorlar.

3-Çad merkezi hükümeti: Çad’daki ayaklanmacılara karşı mücadele ediyor.

4-Çad’daki ayaklanmacılar: Çad merkezi hükümetine karşı mücadele ediyorlar.

5-Fransız emperyalizmi: Çad merkezi hükümetinin yanında yer alarak bu ülkedeki ayaklanmacılara ve Darfur’daki Sudan merkezi hükümetine bağlı milislere karşı mücadele ediyor.

6-Fransız emperyalizmi ve Çad merkezi hükümeti, Merkezi Afrika Cumhuriyeti’ndeki ayaklanmacılara karşı da mücadele ediyorlar. (Çad’ın komşusu Merkezi Afrika Cumhuriyeti’nde F. Bozize, Çad Devlet Başkanı İdris Debi’nin askeri desteğiyle Devlet Başkanı olmuştu. Ülkenin güneyinde toplanan ve Bozize’ye karşı olan bu ayaklanmacılar, Çad’daki kendilerine dost olan ayaklanmacılarla birlikte Sudan’a saldırı ve geri çekilme koridoru açmışlardı).

Darfur çatışması, Sudan, Merkezi Afrika Cumhuriyeti ve Çad’ın sınırlarının birleştiği üçgen içinde sürmektedir.  

 

Petrol, tekeller ve savaş:

Chevron tekeli 1978’de güney Sudan’da petrol bulur. Petrolün bulunduğu güney Sudan’ın Malakal, Al Muglat ve Bentiu bölgelerinde Arapça konuşulmaz. Güney Sudanlılar kuzey Sudanlıları, kuzey Sudanlılar da güney Sudanlıları petrolün bulunduğu yerlerden kovarlar. Bu kovmadan ve karşılıklı boğazlamadan dolayı şimdiye kadar katledilen güney Sudanlı sayısının iki milyon ve bölgeden kovulanların sayısının da dört milyon olduğu tahmin edilmektedir. Güney ve Kuzey arasında 21 sene süren savaştan sonra Mayıs 2004’te her iki taraf arasında anlaşma sağlanır. Anlaşmaya göre Şeriat, ülkenin güneyinde değil, sadece kuzeyinde geçerli olacaktır. 2011 yılında da güneyin Sudan’dan ayrılıp ayrılmaması üzerine referandum yapılacak. Petrol gelirleri güney ve kuzey arasında yarı yarıya paylaşılacak.

 

1974’te Chevron merkezi hükümetten önce bir (blok 1), kısa bir zaman sonra da başka iki bölgede (blok 2 ve blok 5A) petrol arama ruhsatı alır. Bu tekeli Total (şimdiki adı TotalFinaElf –Belçika Fransız ortaklığı) takip eder ve o da başka bir bölgede (blok 5) petrol arama ruhsatı alır. Ayaklanmacıların saldırılarından dolayı her iki tekel de 1984’te geri çekilir. Ama Total tekeli, kullanmamasına rağmen elde ettiği petrol arama hakkından vazgeçmez. 1989’da Chevron, haklarını satması için merkezi hükümet tarafından baskı altına alınır. Bu tekelin elindeki iki petrol arama sahası ve başka bir saha (blok 1, 2 ve 4) 1998 yılına kadar Kanada tekeli Talisman’ın ve Çin tekeli „National Petroleum Company“nin (Çin Ulusal Petrol Şirketi-CNPC),  Malezya tekeli Petronas’ın ve Sudan tekeli Sudapet’in eline geçer. Kanada tekeli, Kızıl Deniz’e açılan (Port Sudan limanı) 1540 km.lik petrol boru hattı ve limanda da tanker terminali inşa eder.

 

Kanada tekeli Talisman, 2002 sonbaharında Sudan’da petrol çıkarma hakkını bir Hindistan firması olan Videsh’e satar. Bu satıştan elde ettiği kar yüzde 30’dur. Chevron’un satmasından sonra güney Sudan’da ayaklanmacıların eline geçen petrol alanı (blok 5) 1997’ye kadar kullanılmaz. Ayaklanmacıların elinde olmasına rağmen merkezi hükümet bu alanı 1997’de İsveç tekeli Lundin Oil AB’ye devreder. Bu alan için (blok 5) oluşturulan konsorsiyuma Avusturya şirketi OMV AG de katılır. Bu iki tekel (Lundin ve OMV AG) başka bir alanda da (blok B) petrol arama ruhsatı alır. 2003 yılında bu iki tekel haklarını, daha önce blok 1, 2 ve 4’de petrol arama hakkı elde eden Malezya tekeli Petronas’a ve Hindistan tekeli Videsh’e satarlar. Başka bir petrol arama alanı da (Blok 6) tamamen Çin devlet tekeli CNCP’nin eline geçer.

Böylece Sudan’da petrol arama alanları Çin, Hindistan ve Malezya tekellerinin eline geçer. Tek istisna TotalFinaElf’in elinde olan ve kullanılmayan Blok 5’tir.

 

Sudan’da rejimin stratejisi oldukça açıktır: „Böl ve kov“. Merkezi hükümet, topraksız köylüleri silahlandırıyor ve petrol alanlarında hayvan otlatan köylülerin üzerine gönderiyor. Özellikle Cincavit denen atlı milisler (Arapça konuşan göçerler), Darfur bölgesi etnik gruplarından olan Nuerleri ve Dinkaları ülkenin güneyine ve doğusuna doğru kovuyorlar. Bu kovma sonucunda Sudan ordusu, blok 1, 1, 4 ve 5A diye adlandırılan petrol alanlarında 1983’e kadarki dönemde güvenliği sağlayabilmişti.

 

Ordu içinde güney Sudanlıların ayaklanması sonucunda 1983’te SPLM/A (Sudan Halk Kurtuluş Hareketi/Ordusu) kurulur. Bu örgüte Dr. J. Garang ve Dr. R. Macher önderlik etmekteydi. 1983-1986 arasında bu örgüt oldukça geniş bir alanı kontrolü altına alır. Ama merkezi hükümet P. Matiep ve başka önderleri kendi yanına çeker ve böylece petrol üretimi kesintisiz devam eder. Örgüt 1991’de bölünür. Dinkaların çoğunluğu J. Garang’ı ve Nuerlerin çoğunluğu da R. Macher’i izler. Merkezi hükümet bir taraftan gizlice Dr. R. Macher’i ve aynı zamanda onun karşıtlarını destekler. Bunların arasında „Petrol Tugayları Muhafızları“ adında bir grup da var.

 

2002 yılında Lundin tekeli petrol çıkarım alanı Blok 5’ten çekilir. Aynı yılda Garang ve Macher anlaşırlar ve merkezi hükümet de halkı petrol alanlarında kovma işini sürdürür. Aynı dönemde BM’in yaptığı bir tespite göre Sudan’daki gelişmelerin; katliamların ve kovmanın yegane nedeni petroldür.

 

1998’de petrol geliri hemen hemen hiç yoktur. Ama 2001’de petrol geliri Sudan devlet gelirlerinin yüzde 42’sini oluşturur. 2000 yılında merkezi hükümet Sudan silah sanayini kuracağını açıklar. 2001’de petrol gelirlerinin yüzde 60’ı silahlanma için kullanılır. Aynı yıl Sudan, Rusya’dan ve Beyaz Rusya’dan bolca silah satın alır.

Böylece petrol, silahla korunur ve petrol de silah alımını finanse eder. Yani ne kadar çok petrol çıkartılırsa o kadar çok silah alınır.

Talisman (Kanada), Lundin (İsveç, CNPC (Çin), Petronas (Malezya) ve OMV (Avusturya) merkezi hükümetle tam işbirliği içinde hareket ederler ve Sudan’daki katliamlara ve halkı topraklarında kovma hareketine ortak olurlar.

 

Güzergâh sorunu ve rekabet:

Petrol ve doğal gaz kaynakları üzerine uluslararası alandaki rekabet şunu göstermektedir: Bu enerji kaynakları ne kadar önemliyse onların dünya pazarlarına sevkıyatı da o kadar önemlidir; petrol ve doğal gazın dünya pazarlarına sevkıyatı üzerine rekabet, bu kaynakların çıkarımı üzerine rekabet kadar önemlidir. Bu nedenle sevkıyat da, enerjinin kendisi kadar jeopolitik bakımdan önemlidir.

 

Sudan’ın petrol ve doğalgaz zenginliği ve bunların dünya pazarlarına taşınması; yani petrol, doğalgaz ve dünya pazarlarına sevkıyat alternatifleri, Sudan ve komşu ülkeler hakim sınıflarının ve emperyalist ülkelerin iştahını kabartmakta ve her bir taraf, mevcut çelişkileri kendi çıkarına yarayacak şekilde kışkırtmaktadır.

Petrol ve doğalgaz yatakları ülkenin güneyinde bulunuyor. Ama petrol sevkıyatının yönü kuzey. Güneyde çıkartılan petrol, kuzeye,  Port Sudan limanına (Kızıl Deniz)  taşınarak dünya pazarlarına ulaştırılıyor. Dolayısıyla merkezi hükümet ve Çin vanayı elinde tutuyor.

 

Mevcut güzergâha alternatifler: 

Çad’da çıkartılan petrol, Kamerun üzerinden Atlantik Okyanusuna sevk ediliyor. Darfur’da çıkartılan petrolün bu güzergâh üzerinden dünya pazarlarına taşınması durumunda, Sudan merkezi hükümetinin Darfur petrolü üzerindeki, dolayısıyla Darfur bölgesi üzerindeki hâkimiyeti zayıflayacaktır ve gelir kaynakları azalacaktır. Bu güzergâhın kullanılabilmesi için Darfur petrol alanından Çad’a uzanan bir boru hattının inşa edilmesi gerekir.

 

Sudan petrolünün demiryoluyla Kenya’nın Mombasa limanına (Hint Okyanusu) taşınması da başka bir alternatiftir. Bir Alman firmasının ilgilendiği bu demiryolunun inşası durumunda Sudan’ın güneyinde çıkartılan petrol Uganda ve Kenya üzerinden dünya pazarlarına taşınacak ve böylece Alman tekelci sermayesi de Sudan petrolü üzerinden güney ve doğu Asya petrol rekabetinde söz sahibi olacak. Bu durumda Çin emperyalizminin Sudan petrolü üzerindeki kontrol gücü zayıflayacaktır.

Başka bir olasılık da güneybatı Çad’dan Atlantik kıyısına uzanan bir boru hattının inşasıdır. İnşa edilmesi durumunda Doba’dan başlayarak Kamerun üzerinde Atlantik kıyısına ulaşan bu hat ile Sudan petrolünün dünya pazarlarına sevkiyat yönü tamamen değişmiş olur. Bu durumda petrol ne Kızıl Deniz’e ve ne de Hint Okyanusu’na akar. Böylece Alman ve Çin sermayeleri Sudan petrolü üzerine rekabette çok şey kaybetmiş olurlar. Kazanan, Fransız ve Amerikan sermayeleri olur.

 

Sonuç:

Sudan, elli seneden fazla Britanya sömürgeciliği altında inledi. Britanya sömürge politikası “böl ve yönet” stratejisine dayanıyordu. Yegâne amaçları ülkeyi talan etmek olan İngiliz sömürgecileri, etnik grupların birbirlerini boğazlamaları için ortam hazırlıyorlar ve gelişmemişliği hâkim kılmaya çalışıyorlardı.

 

Dünyanın birçok yerinde Avrupalı sömürgecilerin yerini alan Amerikan emperyalizmi, sömürge politikasını daha kapsamlı uygulamaktadır. Amerikan emperyalizmi, askeri işgallerin yanı sıra etkisindeki uluslararası kurumları da seferber ederek amacına ulaşmaya çalışmaktadır. İktisadi ambargonun yanı sıra, IMF’ye de “yapısal uyum programları”  uygulatmaktadır. Bu programlar, emperyalist çıkarları korumanın ve ülkeyi daha da bağımlılaştırarak talan etmenin ötesinde bir anlam taşımamaktalar.

 

1950’de BM adına Kore’ye saldıran Amerikan emperyalizmidir. Savaş sonucunda ülke ikiye bölünmüş ve güneyde Amerikan emperyalizminin hâkimiyeti sürmektedir. 1961’de ABD’nin zorlaması sonucunda BM askerleri Kongo’da ulusal kurtuluş mücadelesine müdahale etmişler ve P. Lumumba’nın öldürülmesine karışmışlardır. 1991’de Amerikan ordusu BM tarafından Irak’ı bombalamak için görevlendirilmiş ve bombalama ve arkasında uygulanmaya konan ambargo sonucunda 1,3 milyon Iraklı katledilmiştir. Amerikan emperyalizminin başını çektiği BM’in Yugoslavya savaşı sonucunda bu ülke de parçalanmıştır. Arkasından Afganistan savaşı gelmiş ve bu ülke hala NATO-BM işgali altındadır.

 

Amerikan emperyalizmi, Balkanlarda olduğu gibi Afganistan’da ve Ortadoğu’da da savaşı soğutmak, işgali kanıksatmak istiyor ve işgal, müdahale ve savaşı Afrika’ya kaydırmayı planlıyor. Kongo, Sudan ve Somali emperyalistler arası çelişkilerin ve çıkarların iç içe geçtiği birbirine komşu üç çatışma alanıdır. Buralarda da söz konusu olan petrol, doğalgaz ve başka değerli madenlerdir.