HAVA SALDIRILARI
ROJAVA’DA YENİ İŞGAL ADIMLARI
Faşist diktatörlük 13 Kasım’da gerçekleştirdiği Taksim/İstiklal provokasyonunu tepe tepe kullanmaktadır.
HAVA SALDIRILARI
ROJAVA’DA YENİ İŞGAL ADIMLARI
Faşist diktatörlük 13 Kasım’da gerçekleştirdiği Taksim/İstiklal provokasyonunu tepe tepe kullanmaktadır.
UKRAYNA-RUSYA SAVAŞINDA YENİ AŞAMA
NÜKLEER SİLAH ATIŞMASI!*
Peki,
ne oluyor? Aslında olan, çok açık. Putin, ilhakları
imzaladıktan, söz konusu bölgeleri Rusya Federasyonu toprakları
olarak açıkladıktan ve bu topraklara saldıran Rusya'ya saldırmış
olur ve kendimizi, nükleer silahlar da dahil her türlü silahla
savunuruz açıklamasından sonra Ukrayna ile görüşmeye hazır
olduklarını, ama bunu Zelenski'nin reddettiğini açıkladı.
DİKTATÖR DENGE POLİTİKASINDA ÇITA YÜKSELTİYOR
HANGİ TARAFTA KALSAK?
Türkiye bugün yeni doğan bir jeopolitik gücün karşı karşıya kaldığı zorluk ve çelişkileriyle boğuşuyor. Uyguladığı bağımsız jeopolitik açılımını stratejik savunma ve saldırı silah sistemleriyle destekleme aşamasına geliyor.
Türkiye, Balkanlar-Kafkasya/Hazar Havzası-Ortadoğu/Doğu Akdeniz üçgeninin merkezini oluşturmaktadır. Türkiye, bu üçgen içinde ayakta kalabilmenin ötesinde en güçlü ülkedir. Kaderi, coğrafyayla hiçbir ülkede görülmemiş derecede bütünleşmiştir. Dünya hegemonyası için rekabet eden emperyalist ülkelerin jeopolitiği bir biçimde Türkiye’yi ya doğrudan veya da dolaylı olarak ilgilendiriyor, etkiliyor. Örneğin ABD ve Rusya’nın jeopolitiği doğrudan etkilerken ve bundan dolayı da ilgilendirirken, Çin’in jeopolitiği şimdilik dolaylı bir etkide bulunuyor. Bunun nedeni Türkiye’nin stratejik konumudur. Türk burjuvazisi bu gerçeklikten kurtulamayacağını, “rahat” bırakılmayacağını anlamıştır.
G7, AB, NATO, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve diğerleri dünyanın yaşanamaz hale gelmesinin baş sorumlularıdır. Bunların hepsi, kendi alanlarında uluslararası tekelci sermayenin kurumlarıdır. Milyarlarca insana acı ve açlık çektirenler, sadece sömürmeyen, sömürüyü talana çevirenler bunlardır. Bu kurumları harekete geçiren uluslararası sermayedir. Bir taraftan sermayelerinin genel çıkarları için ortak kararlar alabilirlerken, diğer taraftan da kendi aralarında rekabet ediyorlar.
YAKLAŞAN NATO ZİRVESİNİN TÜRKİYE AÇISINDAN ANLAMI
NATO’nun Madrid zirvesi 29-30 Haziranda gerçekleşecek. Bu zirvede, diğer konuların yanı sıra İsveç ve Finlandiya’nın üyeliği belirleyici gündem maddesi olacak. Bu zirveye bu iki aday ülkenin yanı sıra “partner ülkeler” olarak Avustralya, Yeni Zelanda , Güney Kore ve Japonya da katılacak.
ROJAVA PAZARLIĞI DEVAM EDİYOR
“Barış Pınarı Harekatı” (9-23 Ekim 2019) ve ABD ile 17 Ekim’de imzalanan “Ankara Mutabakatı” ve Rusya ile 22 Ekim’de imzalanan “Soçi Mutabakatı”ndan istenilen sonucun alınamadığını diktatör her fırsatta dile getiriyordu. Bu harekatla faşist diktatörlük sadece Gire Spi-Serekaniye arasında kalan 30 km derinliği olan şeridi işgal etmişti. Diktatöre göre “Barış Pınarı Harekatı” sonlandırılmalıdır, amacına ulaşmalıdır; yani Kobane’den Irak sınırına kadar olan bölge tamamen işgal edilmelidir. Bu harekattan günümüze kadar sömürgeci faşist diktatörlük söz konusu mutabakatların gereğinin yapılması, yapılmıyorsa biz yaparız moduyla ABD ve Rusya ile sürekli konuşmuş, ama sonuç alamamıştır.
YENİ BİR CEPHE KIŞKIRTMASI
FİNLANDİYA VE İSVEÇ’İN NATO ÜYELİĞİ VE GERÇEKLER
Bir savaş ittifakı olan NATO genişliyor. Finlandiya ve İsveç’in üyeliğiyle NATO kuzeyde yeni bir cephe açıyor. Katılımda acele eden Finlandiya ve İsveç katılım başvuruları için son hazırlıklarını da tamamladılar. Bir zamanlar NATO'ya şüpheyle bakan Finlandiya Sosyal Demokratları, Başbakan Sanna Marin'in partisi Cumartesi günü yeşil ışık yaktıktan sonra, Marin ve Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö Pazar günü resmi olarak başvuruyu Brüksel'e sunacaklarını duyurdular. Finlandiya parlamentosunun en kısa zamanda onay vermesi bekleniyor. Aynı hızlı gelişmeyi İsveç'de de görüyoruz. Stockholm'de de hükümet, birkaç gün içinde çıkacak meclis kararından sonra üyelik başvurusunu Brüksel'e iletecek. Bu iki ülkenin NATO üyeliği için geriye kalan adımlara artık bir formalite olarak bakılıyor.
RUSYA'NIN UKRAYNA STRATEJİSİ
VE ÇARESİZ KALAN ABD/AB/NATO
Sinir
harbini Rusya kazandı. ABD’nin bütün “gel gel”ine onun
istediği zaman ve ortamda değil, kendi istediği zaman ve ortamda
cevap verdi, Ukrayna’ya saldırmadan önce onu kışkırtanların,
Ukrayna için savaşmayacaklarını, aslında savaşacak durumda
olmadıklarını gösterdi.
UKRAYNA’DA BİRBİRİNE “GEL GEL” EDENLER
VE
“AT PAZARLIĞI”
Dünyanın jeopolitik haline baktığımızda üç ülkenin “savaş kışkırtıcılığı” yaptığını görüyoruz. Bunlardan birisi gerileyen/çöken ve dünya hegemonyasında elinde olanı kaybetmeyerek ömrünü uzatmaya çalışan savunmadaki Amerikan emperyalizmi. İkincisi Putin önderliğinde yeniden toparlanan Rus emperyalizmi. Üçüncüsü ise ahtapot gibi dünyayı sarmaya çalışan Çin emperyalizmi. Bu üç ülke doğrudan dünya jeopolitikasına oynuyor. Tabii 2. , 3. kategoride yer alan bölgesel “savaş kışkırtıcısı” ülkeler de var. Ancak, bu ülkelerin hiçbirisi tek başına veya kendi önderliğinde müttefikleriyle beraber dünya jeopolitikasına oynayacak güçte değiller ve artık öyle bir güç olmalarının maddi koşulları da pek kalmamıştır. İngiltere, ancak ABD ile ortaklık halinde hareket edebilir. Fransa’nın, “grande Nation” olarak böbürlenme, gidip işgal etme dönemi çoktan bitmiştir. Kanada, en fazlasıyla ABD’nin kuyruğuna takılır. İtalya’nın Akdeniz’de, Libya’da gözü vardır, ama kimin arkasından gideceği belli olmaz. Almanya’nın dış politikasında esas olan AB’yi kaybetmemektir. Ukrayna meselesinde savaş çığırtkanlığına katılmaması, ABD ile ters düşmesi, Rusya ile ekonomik, siyasi ilişkilere önem vermesi bu ülkenin nerede durmak istediğini gösterir. Japonya, ancak ABD ile ortak hareket ederek dünya jeopolitikasında yer alabilir. Hindistan’ın ne tarafa yaslanacağı; ABD’den yana mı, yoksa Rusya’dan yana mı tavır alacağı henüz pek belli değil. Aynı durum Türkiye için de geçerlidir. İran ise yerini çoktan belli etti.
UKRAYNA’DA BİRBİRİNE “GEL GEL” EDENLER
VE
“AT PAZARLIĞI”
Dünyanın jeopolitik haline baktığımızda üç ülkenin “Ali kıran baş kesen”lik yaptığını görüyoruz. Bunlardan birisi gerileyen/çöken ve dünya hegemonyasında elinde olanı kaybetmeyerek ömrünü uzatmaya çalışan savunmadaki Amerikan emperyalizmi. İkincisi Putin önderliğinde yeniden toparlanan Rus emperyalizmi. Üçüncüsü ise ahtapot gibi dünyayı sarmaya çalışan Çin emperyalizmi. Bu üç ülke doğrudan dünya jeopolitikasına oynuyor. Tabii 2. , 3. kategoride yer alan bölgesel “Ali kıran baş kesen” ülkeler de var. Ancak, bu ülkelerin hiçbirisi tek başına veya kendi önderliğinde müttefikleriyle beraber dünya jeopolitikasına oynayacak güçte değiller ve artık öyle bir güç olmalarının maddi koşulları da pek kalmamıştır. İngiltere, ancak ABD ile ortaklık halinde hareket edebilir. Fransa’nın, “grande Nation” olarak böbürlenme, gidip işgal etme dönemi çoktan bitmiştir. Kanada, en fazlasıyla ABD’nin kuyruğuna takılır. İtalya’nın Akdeniz’de, Libya’da gözü vardır, ama kimin arkasından gideceği belli olmaz. Almanya’nın dış politikasında esas olan AB’yi kaybetmemektir. Ukrayna meselesinde savaş çığırtkanlığına katılmaması, ABD ile ters düşmesi, Rusya ile ekonomik, siyasi ilişkilere önem vermesi bu ülkenin nerede durmak istediğini gösterir. Japonya, ancak ABD ile ortak hareket ederek dünya jeopolitikasında yer alabilir. Hindistan’ın ne tarafa yaslanacağı; ABD’den yana mı, yoksa Rusya’dan yana mı tavır alacağı henüz pek belli değil. Aynı durum Türkiye için de geçerlidir. İran ise yerini çoktan belli etti.
ABD-RUSYA-ÇİN JEOPOLİTİĞİNE GÖRE
UKRAYNA-KAZAKİSTAN-TÜRKİYE
Amerikan emperyalizminin yeni jeopolitik doktrini etkisini kuşak ülke ve bölgelerde göstermeye başladı. Amerikan emperyalizmi bir taraftan Çin’i denizden çevrelemek için adımlar atarken, diğer taraftan da Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin kara koridorlarını (Çin-Kazakistan-Rusya-Belarus-AB ve Çin-Orta Asya Türk devletleri- Hazar Denizi-Azarbeycan-Gürcistan-Türkiye ve diğerlerini) hedef almaktadır (1).
“EKONOMİK KURTULUŞ SAVAŞI” VERENE BAK!
BURJUVA POLİTİK EKONOMİNİN VE İDEOLOJİNİN SEFALETİ
Diktatör ekonomi konusunda iddiasını bir adım daha ileriye taşıdı. “Ekonominin kitabını yazdık” dedikten sonra “ekonomik kurtuluş savaşı” ilan etti. Herhalde bu savaş, yazdığı kitaptaki görüşlere göre gerçekleştirilmesi için ilan edilmiş olması gerekir. Bu durumda, yaptığı açıklamalar da gösteriyor ki, ilan edilen bu savaşın stratejisi belli. Ancak, neyin ne olduğu pek anlaşılmıyor. Bu bulanıklığa rağmen diktatörün savaş ilanından hemen sonra kızılca kıyamet koptu. Her kafadan birkaç ses çıkmaya başladı.
“EKONOMİNİN KİTABINI YAZDIK” DİYENE BAK!
Bir krizdir tutturuldu gidiyor. Her yerde her şey kriz; yazılı, görsel, sözel basın; gazeteler, Tv’ler, radyolar, toplu ulaşım araçları, evler; velhasıl 84-85 milyon krizle yatıp krizle kalkıyor. Ekonominin halinin konuşulmasından doğal bir şey yok aslında. Nihayetinde TL’nin başına gelenler işçi sınıfı ve emekçileri, ezilenleri doğrudan ilgilendirmektedir. Para neredeyse pul olmuş, enflasyon başını almış gidiyor, arkasından diktatör Erdoğan bile yetişemiyor. Yetişememek bir kenara, “herkese” söz geçiren diktatör bir enflasyona söz geçiremiyor.
BATI (ABD/AB)-TÜRKİYE ÇATIŞMASI
OYUN JEOPOLİTİKTİR
Önceleri diktatör Erdoğan’ın gidişi ekonomik krize bağlanırdı. Bir kriz patlak verir ve o, krizin altında kalır anlayışı bir biçimde umut olurdu. Olmadı. Krizler patlak verdi, ama Erdoğan gitmedi. Gitmesi için ben ne yapıyorum veya biz ne yapıyoruz sorusu pek sorulmazdı. Kriz, ekonomi ve Batı, diktatöre karşı mücadele eden “özne” olarak görülürdü. Bu sefer şu “10 elçilik” olayı Erdoğan’ın gitmesinden ziyade nasıl gideceği, gittikten sonra ne olacağı sorularını gündeme getirdi. Bu çok olumludur.
AMERİKAN EMPERYALİZMİNİN YENİ JEOPOLİTİK DOKTRİNİ
YERİNDEN OYNAYAN TAŞLAR, YENİ YÖNELİMLER
Jeopolitikaya Göre Sürüklenen Ortadoğu
Ortadoğu’nun önemi petrolün bulunması ve motorize dünya için yakıt olarak kullanılmaya başlamasıyla artmıştı. Bu özelliğinden dolayı da I. Dünya Savaşı döneminde Fransa ve İngiltere arasında Sykes–Picot anlaşmasıyla paylaşılmış, savaşta yenilen Osmanlı devleti bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Ortadoğu bugün de hala o anlaşma sonucunda belirlenen sınırlara göre bölünmüş durumdadır.
DİKTATÖR ERDOĞAN ABD’DEN ELİ BOŞ MU DÖNDÜ?
Coğrafyanın Jeopolitikada Oynadığı Rol
Diktatör Erdoğan ABD’den eli boş dönmedi. Bunun böyle olduğunu yakınmalarından anlıyoruz. Diktatör ABD hakkında şimdiye kadar söylemediğini birkaç gün içinde arka arkaya sıraladı. Bunu yapmak zorundaydı, aksi taktirde kendi kendini bitirirdi. Ne dediğini alt alta sıralayalım:
TÜRK BURJUVAZİSİ KENDİ HİKAYESİNİ YAZIYOR (VI)
DEĞİŞEN GÜÇLER DENGESİNİN JEOPOLİTİĞİ
TÜRKİYE-ABD-RUSYA VE ÇİN İLİŞKİLERİ
II
Bu
Amerikan Avrasya jeopolitikasından geriye ne kaldı?
-Dünyanın kalbi, “kara delik” Rusya parçalanmadı, bölünmedi.
TÜRK BURJUVAZİSİ KENDİ HİKAYESİNİ YAZIYOR (VI)
DEĞİŞEN GÜÇLER DENGESİNİN JEOPOLİTİĞİ
TÜRKİYE-ABD-RUSYA VE ÇİN İLİŞKİLERİ
I
Sovyetler Birliği ve bu revizyonist, sosyal emperyalist ülkenin yönlendirdiği Varşova Paktı’nın 1990/1991 döneminde dağılmasından; dünya tarihinde ilk kez yaşanan revizyonist, bürokratik kapitalist sistemin çökmesinden sonra dünya iki kutuplu haline veda etmiş oluyordu. Böylece iki kutupluluğa dayanan jeopolitika da geçersiz olmuştu.
TÜRK BURJUVAZİSİ KENDİ HİKAYESİNİ YAZIYOR (V)
“ALT-EMPERYALİZM”, “ÜST”-EMPERYALİZM VE TÜRKİYE
TROÇKİ VE GÜNÜMÜZDE TROÇKİSTLER NEYİ REDDEDİYORLAR?
Troçkistler, Türkiye bağlamında “alt-emperyalizm” savunularını bir taşla birkaç kuş vuracak bir kurgulamayla yapıyorlar. Troçkizm’in iki ayrı “eğilim”inden bu konuya ilişkin aşağıdaki görüşler bir taşla kaç kuş vurmak istediklerini açıklıyor: