deneme

27 Aralık 2012 Perşembe

YOLUN SONU (II)


10. makale

YOLUN SONU (II)

POST-MARKSİZM - EMPERYALİST KÜRESELLEŞME VE EZİLENLER
MARKSİZM-LENİNİZME GÖRE “EZİLENLER” VE “EZİLENLERİN MARKSİZMİ” NEDİR NE DEĞİLDİR (II)
Post-Marksist arayışların Anadolu coğrafyasına yansımaları (I)
(Sıkça sorulan sorular)

7. Tez
Ezilenlerin değil, işçi sınıfının partisi

Marksizm-Leninizm şunu diyor: Ezilenlerin değil, işçi sınıfının partisi olabilirsiniz. Bu nedenden dolayı ezilen kavramını işçi sınıfı anlamında kullanamazsınız. Bu kavramı kullanmakta itinalı olunmalıdır. Komünist basın Marksist-Leninist teoriye, tarihsel geleneğe sıkı sıkıya bağlı olmalıdır. Komünist basının ezilenlerin değil, işçi sınıfının sesi olduğunu ise hepimiz biliyoruz. Lenin'in örgütlenme ve parti basını anlayışı, tasfiyeciliğe karşı mücadelesi bunun böyle olduğunu göstermektedir.

Nasıl bir sınıf mücadelesi?
Sınıf mücadelesinin üç biçimi var:
-Ekonomik mücadele
-Siyasi mücadele ve
-İdeolojik mücadele.
Marksizm-Leninizm böyle bir ayırım yapıyor. Genel olarak sınıf mücadelesi ve özelde de bu mücadelenin her biri sınıfsal karakter taşır. Şu olmaz: Komünist partisi hiçbir koşul altında ideolojik mücadeleden ezilenlerin ideolojisi doğrultusunda bir mücadeleyi anlamaz, anlayamaz. Çünkü ezilenlerin ideolojisi diye bir ideoloji veya her bir bileşeninin kendine özgü ayrı ayrı ideolojileri yok. Ezilenler toplamında, bileşenlerin durumuna göre burjuva veya küçük burjuva ideolojilerden bahsedilebilir. Bu da ezilenlerin toplamına özgü bir ideoloji anlamına gelmez. Bu, diğer mücadele biçimleri için de geçerlidir.


Komünist partisi, hitap ettiği sınıfa; işçi sınıfına dayalı politika yapar. Ancak bu politika içinde emekçi yığınların çıkarlarına yer verebilir. Yani emekçi yığınlara yönelik politikası temel politikasına; işçi sınıfına dayalı politikasına tabidir. Başka türlü de olamaz. Teorik mücadele alanında da aynı anlayış geçerlidir. Post-Marksizmin ve TP ve onun etkisinde olanların ezilenler kavramını, işçi sınıfı kavramı yerine koymak için mücadele ediyorlar; sınıf mücadelesinin her üç biçimini de ezilenlerin “sınıf” mücadelesine; yani ezilenlerin ekonomik mücadelesine; ezilenlerin teorik mücadelesine ve ezilenlerin ideolojik mücadelesine dönüştürmek istiyorlar, partinin sınıfsal karakterini değiştirme mücadelesi veriyorlar. Bütün bunlar ideolojik, teorik ve örgütsel tasfiyeciliktir. 
 
TP ve onun ideolojik etkisinde kalanlar, işçi sınıfının partisi olma anlayışını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Varsa da yoksa da ezilenler! Ezilen kavramı, işçi sınıfı anlamında kullanılıyor. Tabii bu kolay olmuyor. Ezilenleri sınıflaştırmak; işçi sınıfından yapmak için Plehanov'dan bile medet umuluyor (Lenin'in anlayışı ile Plehanov'un anlayışını karşılaştırırsanız TP ve onun ideolojik etkisinde kalanlarda ne kadar Plehanovculuk olduğunu açık bir biçimde görürsünüz); emperyalist küreselleşme sürecinde anlaşılan o ki, ezilenleri işçi sınıfı yapan değişikliklerin olduğundan hareket ediliyor; yani Post-Marksizmin ezilenci “Marksist”leri ezilenleri sınıflaştırmak için yılmadan usanmadan mücadele ediyorlar. Bunu yapmak zorundalar. Çünkü emperyalist küreselleşme öyle bir gelişme göstermiştir ki, artık işçi sınıfının tarihsel rolü belirleyici olmaktan çıkmıştır. Öyle ki, emperyalist küreselleşme aşamasında kapitalist üretim biçimi, artı değeri ortadan kaldırmakta ve dolayısıyla sömürüyü de, işçi sınıfını da ortadan kaldırmaktadır. Geriye, sadece ve sadece “çokluk” kalmaktadır. İşte bu anlayışta oldukları için ezilenleri işçi sınıfı yerine özneleştiren Post-Marksistler, uluslararası post-Marksist küçük burjuvazinin yerli temsilcileri, kaçınılmaz olarak komünist partisini tek bir sınıfın; işçi sınıfının partisi olarak reddetmekteler. Artık işçi sınıfı yok, “çokluk” var. Bunun coğrafyamızdaki versiyonu ezilenlerdir. Ve işçi sınıfının partisi de ezilenlerin partisi olmak zorundadır. Savunulmaya çalışılan emperyalist küreselleşme sürecinde meydana gelen değişiklikler işte budur. Yani dünya, Lenin'in yüzyılın başında eleştirdiği anlayışlar, bugün -emperyalist küreselleşme adı altında- hesaba katılması gerekecek derecede değişmiş! Bundan dolayı Plehanovcu görüşler savunuluyor ve aynen Plehanov gibi işçi sınıfı hareketi bütün ezilenleri kendi önderliği altında birleştirmelidir deniyor.

Lenin:
Marksizm (şunu) öğretir;…Sadece işçi sınıfının siyasi partisi, yani komünist partisi, proletaryanın böyle bir öncüsü olma ve bütün emekçi kitleyi birleştirme, eğitme ve örgütleme yeteneğine sahiptir. Sadece böyle bir parti, bu kitlenin kaçınılmaz küçük burjuva yalpalamalarına, proletarya içinde kaçınılmaz geleneklere ve loncavari darlığa veya loncavari önyargılara düşüşlere karşı koyma ve bütün proletaryanın bütün birleştirilmiş faaliyetini yönetme, yani siyasi yönetme ve proletarya üzerinden bütün emekçileri yönetme yeteneğine sahiptir. Proletarya diktatörlüğü başka türlü gerçekleştirilemez.
Komünist partinin, partisiz proletarya ile ve sonra birinci ve ikinci faktörlerin(1), emekçilerin toplam kitlesiyle ilişkisinde komünist partinin rolünün yanlış kavranışı, komünizmden temel teorik vazgeçmedir ve sendikalizm ve anarşizm yönüne doğru bir sapmadır”. (Lenin: RKP(B)-X. Parti Kongresi’).

Doğru, Lenin böyle demiş olabilir. Hatta o zaman için bunlar doğru da olabilir. Ama şimdi emperyalist küreselleşme sürecinde ezilenlerin de sosyalizm için mücadele edeceği değişmeler meydana gelmiştir; onlar da işçi sınıfının bir parçası olmuşlardır diyor “ezilenlerin Marksizmi”. Bu anlayış bir taraftan TP, diğer taraftan da onun ideolojik önderliğini kabul edenler tarafından yıllardır işlenmektedir.
Alternatifin içeriğini belirleyen bakış açısıdır. Coğrafyamızda Post-Marksizm, ezilenleri, işçi sınıfına alternatif olarak öne sürüyor. Tabii ki, bu anlayışın kaçınılmaz sonucu olarak işçi sınıfının partisinin; komünist partisinin alternatifi de ezilenlerin partisi oluyor. İsteyen buna “Ezilenlerin Komünist Partisi” de diyebilir. Bu parti anlayışıyla “halkın partisi” anlayışı arasında fark yoktur. “Halkın partisi”, bütün halk sınıf ve sosyal tabakalarını aynı siyasal hedefler için örgütleyen partidir. Ezilenleri sınıflaştıran TP ve onun ideolojik önderliğini kabul edenler bununla bütün halk sınıf ve katmanlarını -biraz daha genişleterek- kastediyorlar. Böylece ezilenler, bütün halk sınıf ve tabakalarını, Lenin’in deyimiyle “proleteri, yarı proleter ve küçük meta üreticisiyle birleştirmekte” ve ezilenleri sınıflaştıranlar da “böylece sınıf mücadelesinin temel kavramını ve sınıflar arasında tam ayrım yapma temel talebini radikal olarak terk etmekte”ler. (Lenin: RKP(B)-X. Parti Kongresi’).

İşçi sınıfı dışında kalan ezilenleri de komünist partisinde örgütlemek, Lenin’in deyimiyle “partisiz yığınlara yöneliş veya onlara göz kırpma” anlamına gelmiyor mu? Böylece “partisiz yığınlara”; parti saflarında örgütlü olmayan işçilere, küçük üreticilere, köylülere; bir bütün olarak emekçilere “seni küçük üretici özelliğini, köylü özelliğini; bütün “sınıfsal” özelliklerini kabul ederek siyasal olarak bir partide örgütleyecek yegane güç benim” denmiyor mu? Bu da, yine Lenin’in deyimiyle “Marksizm’den daha az radikal bir sapma değildir”.
8.Tez
Her ezilen sosyalizmden yana mı ki onun alternatifi olalım?

Her “ezilen” sosyalizmden yana mı?
İnsanlar üretim ilişkilerinde yer aldıkları konumdan kopartılırsa, mülkiyet karşısında durumları göz ardı edilirse ve ezilmişlik durumu esas alınırsa ortaya rahatlıkla aynı durumda olan geniş yığınlar çıkar. Bu yığın neye yarar, orasını bilemem, ama sosyalizmden yana olmanın ve olmamanın sürekli göz önünde tutulması gereken, emperyalist küreselleşme sürecindeki değişmelere rağmen göz önünde tutulması gereken kıstasları veya temel kıstası vardır.

Gericiliğe, faşizme, karşı devrime karşı mücadelede ezilenler kavramı içine dahil edilen halk sınıf ve sosyal tabakalarının ortak hareket etmek için, tek irade sergilemek için önünde maddi bir engel yoktur. Lenin'in dediği gibi “Geçmişe karşı mücadelede, karşı devrimle mücadelede proletaryanın ve köylülüğün "irade birliği" olanağı vardır, çünkü burada çıkarların birliği vardır”. Ama sorun gelecekle ilgili olunca yollar ayrılıyor, irade birliği ortadan kalkıyor. İşçi sınıfının “Geleceği ise özel mülkiyete karşı mücadeledir, ücretli işçilerin işverene karşı mücadelesidir, sosyalizm için mücadeledir. Burada iradenin birliği olanaksızdır.” (Lenin; C. 9, “İki Taktik…”, s., 73/74). Küçük üreticinin geleceği ise özel mülkiyetin değil, mevcut düzenden duyduğu “memnuniyetsizliğin” özel mülkiyet ilişkileri temelinde ortadan kaldırılmasıdır. TP önderliğinde “ezilenlerin Marksizmi” bu iki anlayışı; tek irade birliğinin oluşabileceği ve oluşamayacağı koşulları bilinçli bir biçimde göz ardı ediyor ve sorun sınıfsal özellikten ezilmişlik alanına çekilerek toplumsal ilerlemenin özneleri silikleştiriyor.

Hal böyle olunca Komünist Manifesto'da yer alan şu sözlerin de ezilenciler açısından hiçbir değeri kalmamış oluyor:
"Orta sınıflar, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatçı, köylü, tüm bunlar orta tabakalar olarak varlıklarını sürdürmek ve kendilerini çöküşe karşı güvence altına almak için burjuvaziye karşı mücadele ediyorlar. Yani onlar devrimci değil, muhafazakârdırlar. Hatta gericidirler, tarihin çarkını geriye döndürmeye çalışırlar. Eğer devrimci olsalar bile, bunun nedeni proletaryaya katılmaktan korkmalarından dolayıdır; o andaki çıkarlarını değil, gelecekteki çıkarlarını savunurlar, proletaryanın bakış açısını benimsemek için kendi görüş açılarını terk ederler”.
Ezilenci tasfiyecilerin ezilenleri de sosyalizm mücadelecisi konumuna koyan anlayışlarıyla yukarıda Marks ve Lenin'den aktardığımız anlayışlara bakarak nasıl bir sonuca varabiliriz veya ne gibi sorular sorabiliriz?

Anladık, küçük üretici, sermaye karşısında eziliyor, ama o, bundan dolayı sosyalizmden yana değildir. Veya onun bu nedenden dolayı sosyalist devrimden yana olduğunu kim söyleyebilir?

Veya emperyalist küreselleşme sürecinde meydana gelen değişmeler küçük üreticiyi, küçük üretici olmaktan çıkartmış mıdır?
Yerli Post-Marksizm bu konuda hem evet hem de hayır diyor, ama sonunda küçük üreticiyi sosyalizm için mücadele eden unsurlardan sayıyor.

Büyük sermayedar karşısında küçük sermayedar eziliyor, emekçiler bütün sermaye karşısında eziliyor, ama bundan dolayı onların bütün bileşenlerinin sosyalizmden yana olduğunu kim söylüyor; en azından Marksizm-Leninizm söylemiyor, tam tersini söylüyor. Sadece TP ve onun ideolojik etkisinde kalanların böyle bir iddiası var. Post-Marksizm, emekçiler ezildiklerinden dolayı sosyalist devrim için mücadele edeceklerini iddia ediyor.
Kürt ulusu eziliyor, ama o, bundan dolayı sosyalizmden yana değil.
Emperyalizm karşısında, bağımlı, yeni sömürge ülkeler eziliyorlar, ama bundan dolayı bu ülkelerde hakim sınıflar sosyalizmden yana değil.

Ezilenleri halk olarak kabul edelim. Halk eziliyor. Ama bu, halkın bütün bileşenlerinin sosyalizmden yana olduğu anlamına gelmez.
Yerli Post-Marksizm, halkın bütün bileşenlerinin sosyalizmden yana olduğunu iddia ediyor. Her ezileni sosyalist görmek, ancak ve ancak küçük burjuva devrimcilerinin dünya görüşüne tekabül eder. Bunun adı küçük burjuva sosyalizmidir. Tasfiyecilerin anlayışına tamamen bu içerik hakim.

Yanlış sonuç çıkartılmaması için şunun bilmesini isterim: Günlük politikada, ajitasyonda ezilenler kavramı kullanılabilir. Buna karşı olunamaz ve karşı olmak için bir neden de görmüyorum. Ama bu kavram, işçi sınıfının yerine geçirilir ve sınıf anlamında kullanılırsa, burada bir yanlışlık var demektir. Benim için, Marksist teori açısından muamma olan şudur: Örneğin ezilen ulus burjuvazisi, küçük burjuvazi ve ezilen cins olarak burjuva kadınlar, ne zamandan beri sosyalizm için mücadele ediyorlar veya sosyalizmi istiyorlar? Yani şimdi, işgal altında ezilen Türk ulusunu temsil eden Mustafa Kemal sosyalist miydi? Neresinden bakılırsa bakılsın, ezilenlerin sosyalizmi anlayışı, burjuva ya da küçük burjuva sosyalizmi savunusudur.

Ezilenci tasfiyeciler, düşünceleriyle halkın özel mülkiyeti savunan bileşenleriyle (küçük üreticilerle) özel mülkiyeti yok etmek için mücadele eden bileşeni (işçi sınıfı) arasında sınıfsal uzlaşmayı sağlamaya, sınıflar arası köprü kurmaya hizmet ediyorlar.
9.Tez
Komünist hareket, işçi hareketi ve ezilenler
Ezilenler kavramı Post-Marksizm tarafından uluslararasılaştırıldı. Post-Marksist yazılarda dünya çapında ezilenlerden ve onların mücadelesinden bahsediliyor. Yani komünist harekete ulusal ve uluslararası çapta “tarihsel” bir görev veriliyor: Ulusal ve enternasyonal alanda burjuva hareketlerin başında durmak; bu hareketi örgütlemek görevi veriliyor. İnsanın gözünün içine baka baka bu sıradan propaganda yapılıyor. Komünist hareket ile işçi sınıfı arasındaki diyalektik bağ kopartılıyor. Bunun böyle olmadığını söyleyebilir miyiz?

Öyle ki, ezilenciler emperyalist küreselleşme sürecinde meydana gelen değişiklikler hesaba katıldığında bütün ezilenleri sosyalist ilan eden Post-Marksistler ve TP’ciler, proletarya ile ezilenlerin sosyalist birliğini savunuyorlar ve bu anlayışlarıyla da Marksist-Leninist veya Marksist Leninist Komünist olduklarını düşünebiliyorlar.

Lenin bu konuda ne diyor?

“…Uluslararası sosyal demokrasi (uluslararası komünist hareket, çn.) emekçi ve sömürülen yığının kurtuluş hareketinin başında durmaktadır…”. Hiç de değil. O, sadece işçi sınıfının, işçi hareketinin başındadır ve başka unsurlar bu sınıfa katılırlarsa, adı üstünde bunlar, unsurlardır, sınıflar değil. Ve onlar, sadece, “kendi (sınıfsal) konumlarını “ tamamen “terk ettiklerinde” katılmış olurlar”.

Şimdi neye inanalım? Post-Marksist anlayış ile Lenin’in bu sözlerini yan yana korsak aradaki fark görülür. Ezilenci Post-Marksist anlayışları okuyan bir işçi neye inansın? Partinin, ezilenlere önderlik ettiğine mi yoksa işçi hareketine önderlik etmesi gerektiğine mi? Bu konuda Lenin’in görüşü belli. Ama TP gibileri ezilenleri sınıflaştıranlar, bir “yükselti” olan Lenin öyle demiş olabilir, ama biz öyle düşünmüyoruz anlayışından hareket ediyorlar. Bu anlayışa nasıl ortak olunabilir? Veya doğrudan sorayım: Bu anlayışa karşı mücadele etmeksizin ve bu anlayışı mahkum etmeksizin programatik anlayış nasıl savunulabilir?

Yani şimdi parti, “emekçi ve sömürülen yığının”, “ezilenler”in “kurtuluş hareketinin başında” mı duruyor? Yoksa o, Lenin’in dediği gibi, sınıfın siyasal örgütü olarak “sadece işçi sınıfının, işçi hareketinin (mi) başında” duruyor? (Daha doğrusu: Her iki durumda da durmaya mı çalışıyor sorusu yerinde olur). Post-Marksizme göre “ezilenler”in “kurtuluş hareketinin başında” durması gerekir.

Veya şöyle sorayım: Her derginin temel bir fonksiyonu vardır, organdır. Bir yayın organı, nasıl olur da sınıf olgusunu bir kenara atabilir? Nasıl olur da ezilenler kavramı, sınıf kavramının yerini alabilir? Bu konuda TP'den farkı nedir?
Hatırlatmak isterim: Dünya genelinde Marksist-Leninistleri partileri var eden belgelerinde işçi sınıfının tarihsel ve toplumsal rolü çok açık olarak ortaya konmuştur. Orada her bir Marksist-Leninist partinin temel belgelerinde devrimci işçi hareketinin, sınıf hareketi ile komünist hareketin birleştirilmesi görevlerine ilkesel ve siyasal boyutta işaret edilir. Ama bu partilerin hiçbir temel belgesinde bolca ezilenlerden bahsedilmiyor.
TP, “Ezilenler birleşin” diyor!
Öyle ya, ezilenler artık sosyalist, sosyalizm için savaşan güçler!

10.Tez
Mücadele güçlerinin örgütlenmesi, işçi hareketi ve ezilenler
Bir sınıf, başka bir sınıfı siyasal olarak, siyasal/sınıfsal çıkarları için örgütleyebilir mi? Sınıf bilinçliliği temelinde örgütleyemez. Her bir sınıf, sınıfsal çıkarlarını geçerli kılmak için kendi sınıf örgütünde örgütlenir. Bu partidir. Sınıflar arasında müttefiklik ilişkileri, cephe örgütlenmeleri ayrıdır. (Cephe örgütlenmesinde sınıf ve sosyal tabakaların ittifakı, diyelim ki faşizme ve emperyalizme karşı ortaklaştırılmış mücadeleleri söz konusudur). Burada sorunumuz bu değil.

Lenin’in bu konudaki görüşü, her dünyalının anlayabileceği kadar sade:
“…Sosyal demokrasi onların (küçük üreticilerin, çn.) mücadele güçlerini örgütlüyor…”. Bu da doğru değil. Sosyal demokrasi, hiçbir yerde küçük üreticilerin “mücadele güçlerini” örgütlemiyor. O, sadece işçi sınıfının mücadele güçlerini örgütlüyor…” (Lenin: “Plehanov’un İkinci Program Taslağı Üzerine Notlar”dan).

Hal böyle olmasına rağmen, TP'ci ezilenci tasfiyecilik, işçi sınıfıyla ezilenler arasında fark kalmadı anlayışından hareketle ezilenleri sınıflaştırıyor, böylece işçi sınıfının tarihsel misyonu konusunda sorunların olduğunu açıklamış oluyor. Böyle düşünenler açısından parti, ezilenleri bir araya getiren, ezilenlerin “mücadele güçlerini” örgütleyen, dolayısıyla “küçük üreticiler”in de mücadele güçlerini örgütleyen bir örgüttür.

Ezilenleri sınıflaştıran ezilenci tasfiyecilik açısından komünist hareketin tarihi misyonu, artık “işçi sınıfının mücadele güçlerini” örgütlemek değildir. Komünist hareketin, partinin tarihsel misyonu artık ezilenlerin “mücadele güçleri”ni örgütlemekten ibarettir.
Ezilenler sınıflaştırmanın başka bir anlamı olamaz.

Ezilenleri sınıf yapan TP-tasfiyeciliği, “proletaryanın sınıf mücadelesi yerine “emekçilerin ve sömürülen kitlelerin mücadelesini” koymaktadır.

Bu konuda Lenin:
Proletaryanın sınıf mücadelesi yerine “emekçilerin ve sömürülen kitlelerin mücadelesi” konmaktadır. Böyle bir ifade tarzı, “Enternasyonal”in şu temel ilkesine aykırıdır: “İşçi sınıfının kurtuluşu ancak işçi sınıfının kendi eseri olabilir”. “Emekçi ve sömürülen kitlenin” proletaryanın yanı sıra mevcut olan diğer bölümü (yani esas olarak küçük üreticiler), burjuvaziye karşı mücadelesinde sadece kısmen devrimcidir. Ve ancak, “proletaryaya geçmek üzere olduğu dikkate alındığında” “proletaryanın bakış açısına geldiği” zaman devrimcidir (“Komünist Manifesto”). Küçük üreticinin gerici özü taslakta hiç vurgulanmamakta, böylece proletaryanın “emekçi ve sömürülen kitleler” ile ilişkisi genel itibariyle yanlış gösterilmektedir”. (Lenin: “Plehanov’un İkinci Program Taslağı Hakkında Değerlendirme”).

Komünist partisi, dernek değildir; bir demokratik mücadele örgütü değildir; halk sınıf ve tabakalarının bir araya geldiği bir sınıflar federasyonu veya konfederasyonu değildir. Ya Leninist parti örgütlenmesi anlayışının yanlışlığı açıklanır ya da Leninist parti ne ise ona göre hareket edilir. “Mavi boncuk” dağıtan TP-tasfiyeciliğinin bunu açıklayacak cüreti yoktur.

11.Tez
Sınıfsal zorunluluk, slogan ve ezilenler
İşçi sınıfı hareketi, sosyalist teorinin oluşturulması ve sınıf partisi birbirinden kopartılamaz kavramlardır. Proletarya, bağımsız bir sınıf hareketi olmadan önce sosyalizm öğretisinde "tarihsel zorunluluk" öngörüsü yoktur. Lenin’in deyimiyle o dönemde ‘Marksizm, işçi hareketi içinde sadece bir akımdı. Hem de güçlü olmayan bir akım’. Ancak mücadele içinde işçi sınıfının sınıfsal karakterini, tarihsel misyonunu ifade eden akım oldu. Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in öğretileri, kapitalizm gerçeği bunu göstermektedir. Sosyalizm, ancak işçi sınıfıyla kurulur, proletarya diktatörlüğü işçi sınıfının diktatörlüğüdür gerçekliğini tartışmak zorunda mıyız? Ama, ezilenler, proletaryadan önce de vardı. Köleci toplumda köleler, köle sahipleri karşısında ezilen konumundaydılar. Feodalizmde feodal beyler, köylüleri, zanaatçıları, evet oluşan burjuvaziyi eziyorlardı. Kapitalizmde ise sadece işçi sınıfı ezilmiyor ki. Hakim sınıfların ötesinde her sınıf ve sosyal tabaka eziliyor. Ama bu ezilmişlikten dolayı, onların hepsinin sosyalizmi istediği sonucu neye dayanarak çıkartılıyor?

Ezilenler kavramının “eşitlik, adalet ve özgürlük” kavramıyla oldukça sıkı ilişkisi vardır. Bu kavramların hiçbirisi sınıfsal bakış açısından kopuk olarak ele alınamaz. Marks’ın bir sözünü hatırlatmak isterim: “Alternatifi belirleyen bakış açısıdır”. Soruna Marksist anlayışla yaklaşırsak; "eşitlik, adalet ve özgürlük" sloganının içeriği ve ona sahip çıkan sınıfın sınıfsal çıkarı ile sınıf görüş açısı ve sistemlerden ayrı olarak, ileri sürülen "eşitlik, adalet ve özgürlük" sloganının içeriği tamamen farklılaşıyor. Birincisinde bu slogan, emekçi yığınları işçi sınıfı önderliğinde demokrasi ve sosyalizm için mücadeleye sevk etmeye hizmet ederken, ikincisinde “demokratik” bir burjuva düzen için mücadeleye hizmet etmektedir.

Bu sloganla Fransız burjuvazisi, işçi sınıfı ve köylülüğü arkasına takmak istemişti ve bunda başarılı da oldu. Feodalizme karşı mücadelesinde, burjuva düzen için mücadelesinde o haklıydı ve bu slogan da doğruydu. Ama kapitalizm koşullarında eşitlik ve adalet sloganlarının ne anlama geldiğini Marksizm-Leninizm açıklayamıyor mu? Kapitalizm koşullarında bu kavramın ne anlama geldiğini Marksist öğreti yeteri kadar açıklamıyor mu?

12.Tez
Post-Marksizm, Küreselleşme, Çokluk ve Ezilenler
Uluslararası alanda ezilenlerin teorisini yapanlar ve ideolojisini oluşturanlar ile küreselleşme ve çokluk kavramları arasında sıkı bir bağ vardır. Çokluk adı altında ezilenler kavramını teorileştirmeye çalışanların başında gelenlerden birisi de “İmparatorluk” kitabının yazarlarından A. Negri’dir. Negri’nin “çokluk” kavramıyla “ezilenler” kavramı arasında temele ilişkin bir fark yoktur. Negri, Marksist işgücü değeri teorisinin içini boşaltıyor ve yerine idealist bir “yorum” getiriyor. Negri, işçi sınıfının değer yaratma özelliğini, dolayısıyla artı değer üretme özelliğini yok sayıyor. Böylece, işçi sınıfının sosyal değişimin merkez gücü olduğunu ve dolayısıyla onun tarihsel misyonunu reddediyor ve örgütlü işçi hareketinin devrimci mücadelenin merkezinde durduğu gerçeğini inkara kalkışıyor. Bu nedenle sınıf kavramını bir kanara iterek amorf (şekilsiz) ezilen bir “çokluk”tan bahsediyor.

Çokluk, tanımlanmış bir kitle, bir yığın değildir. “İmparatorluk” karşısında bir miktardır, sayısal bir çokluktur. Bu “çokluk” ile “ezilenler” arasında niteliksel bir fark yoktur. “İmparatorluk” karşısında “çokluk” ile “ezilenler” arasında nitel bir fark bulabilmek için sosyolojiyi; bir bütün olarak toplum bilimlerini zorlamak gerekir.

Küreselleşme, kavram olarak işçi sınıfını ve onun tarihsel misyonunu katletmekle eş anlamlıdır. Artı değer üretimi damarlarının tıkandığı iddiaları sadece yerel değildir. Uluslararası alanda da Post-Marksistler tarafından savunulmaktadır. (Daha doğrusu, bu anlayış başkalarından alınarak yerelleştirilmiştir ve yeniymiş, emperyalist küreselleşmenin bir sonucuymuş gibi savunulmaktadır). Böylece de işçi sınıfını yok olduğu iddia edilmiş oluyor.

Emperyalist küreselleşmenin etkisiyle “Misak-i Milli” sınırları dışında “çokluk” kavramı üretildi. Bu kavramın “Misak-ı Milli” sınırları içindeki adı ezilenler kondu. Şimdi bu kavram TP ve onun ideolojik önderliğini kabul edenler tarafından içeriklendiriliyor.

Toplum bilimlerinde Marksizm, her bir olgunun kavramını üretmiştir ve yeni bir olgu söz konusu olduğunda da onu tanımlamak için kavram üretir. Bu, bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Marksist teorinin kapitalizmde sömürülen ve ezilen yığınların sınıfsal tanımını yapmada herhangi bir kavram sorunu yoktur. Ama Marksizm-Leninizmi inkara kalkışanların ve bunu açıkça dile getiremeyenlerin Marksist görünerek Marksizm-Leninizme karşı mücadele etmede devasa zorlukları vardır. Uluslararası arenada kapitalizmin sonu geldi telalığını yapanlar, işçi sınıfının değer ve dolayısıyla artı değer üreten yegane sınıf olduğu gerçekliğini bir kenara atarak kavram zorluklarını aştılar. Şimdi onlar, böyle bir “yükü” sırtlarından attıkları için oldukça özgürler.

Ezilenler teorileştirilmeksizin ve ezilenler ideolojisi oluşturulmaksızın bu kavram özne olamaz. Bu kavramın özne olabilmesi için de Marksizm-Leninizmin aşılması ve Post-Marksist olunması gerekir. Negri denedi, “İmparatorluk”u kurmak ve “çokluk”u üretmek için Marksizmi nasıl katlettiği bilinmiyor değil.
Karşı karşıya kalınılan sorun, aşılamayan ve aşılamayacak olan sorun veya ikilem tam da budur: Marksizm mi yoksa Post-Marksizm mi?!
Sıra şimdi Anadolu coğrafyasında ezilenleri teorileştirenlere ve ezilenler ideolojisi oluşturmaya çalışanlara geldi. Marksizmi nasıl aştıklarını, nasıl Post-Marksist olduklarını veya Post-Marksist olunması gerektiğini açıklıyorlar.
TP akıl veriyor ve onan inananlar da o akıl doğrultusunda hareket ediyorlar.

Ezilenleri sınıf mertebesine çekmekle ezilenleri teorileştirmek ve ezilenler ideolojisi oluşturmak arasında Çin Seddi yoktur. A diyen, bir gün B de diyecektir. Önemli olan, en fazlasıyla, bunu nasıl diyeceğindir.
TP bunu nasıl yaptığını açıklıyor. Ona inananlar da aynı yoldan devam ediyorlar.

Bunun yol ve yöntemi çoktur. Ama örnek olsun diye bir yoldan bahsedeyim: Hiçbir neden bulamazsanız “bu bir ajitasyondur” diyebilirsiniz. Sonra da bu “ajitasyon”u propaganda seviyesine çekebilirsiniz. İşi propaganda seviyesine getirdikten sonra ezilenleri sınıflaştırma teorisine rahatça gidebilirsiniz. Artık yol açılmıştır. Ezilenleri sınıflaştırma teorisini derinleştirirken veya ezilenlerin teorisini yapma yolunda ilerlerken işçi sınıfı kavramı ortadan kaldırmak için harekete geçersiniz. Bu sınıftan hiç bahsetmemekle de aynı iş yapılmaya başlanmış olur. İdeolojisiz sınıf olmayacağına göre bir de ideoloji oluşturulur. Bunun için fazla uğraşmaya da gerek yok. TP yol gösteriyor. Pazarlamak için elinin altında hazır bir “Marksizm” var. “Ezilenlerin Marksizm”i. Onun ideolojik önderliğini kabul edenler de Marksizm-Leninizmden değil, ezilenlerin Marksizminden bahsederler.
TP, “24 ayar” ezilencidir!

13.Tez
Çalışanlar”, “Emekçiler, “Ezilenler”…

Post-Marksizmin ezilenci versiyonu coğrafyamızda varsa da ezilenler, yoksa da ezilenler diyor. Sınıf farkı ortadan kaldırıyor. Post-Marksizm, genel olarak “çalışanlar”dan pek bahsetmiyor ama ezilenler kavramı işçi sınıfı kavramını gölgede bırakıyor. Tabi ki, her ne kadar TP “tarih bilimsel bir kavram olan ‘işçi sınıfı’nın konjonktürde eylemesi ve değiştirmesi söz konusu olamaz, çünkü gerçek dünyada işçi sınıfı diye bir şey yoktur. Gerçek dünyada mesela kanlı canlı Tuzla deri işçileri vardır” (“Marksist Çağrı ve Ezilenler” yazısından) diyerek işçi sınıfını kesin reddetse de siz, henüz onun mertebesine erişemediyseniz ara sıra da olsa işçi sınıfından bahsetmenizin bir sakıncası yoktur. Ezilenlerin teorisini yapan, bu anlayışı sınıflaştıran Post-Marksizm hakkında Marks, Engels ve Lenin şöyle düşünüyorlar:

Marks ve Engels, sınıfların farkını unutan ve basitçe üreticilerden, halktan ya da emekçilerden söz eden kişilerle acımasızca mücadele ettiler. Marks ve Engels’in eserlerini bir ölçüde tanıyanlar, bütün bu eserlerde, basitçe üreticilerden, halktan, emekçilerden söz edenlerle sürekli alay edildiğini unutamaz. Genelde emekçi ya da genelde çalışan yoktur, bilakis ya tüm psikolojisi ve tüm yaşam alışkanlıkları kapitalistçe olan –ve başka türlü de olamayacak olan- üretim araçlarına sahip küçük mülk sahipleri, ya da tümüyle farklı bir psikolojiye sahip olan ücretli işçi vardır, kapitalistlerle antagonizma içinde, zıtlık içinde, onlarla mücadele içinde bulunan büyük sanayinin ücretli işçisi vardır” (Lenin: C. 32, s. 255, RKP(B)-X. Parti Kongresi).

Birtakım genel kavramlarla politika yapılamayacağı, hele hele genel kavramlarla ifade edilen sosyal toplulukların devrimin öznesi olamayacağı, Marksist teorinin en çok bilinen klasiklerindendir. Örneğin “çalışalar” kavramının kullanılmasında bir sakınca yoktur. Önemli olan nerede ve niçin kullanıldığını bilmektir. Ama ne zaman ki “çalışanlar” kavramı, devrim öznesi söz konusu olduğunda, sınıf tanımlaması söz konusu olduğunda Lenin tarafından şiddetle reddedilmiştir ve bu kavramı kullananlarla alay etmiştir. “Herkes” çalışıyor! İşçi de, köylü de, öğretmen de, küçük, orta, büyük burjuvazi de çalışıyor! Ezilenler de çalışıyor!
Veya herkes bir biçimde eziliyor, sömürülüyor!

Açık ki ezilenci Post-Marksizm, mülkiyetin sınıfsal karakterini önemsemiyor; ezilenler içinde küçük üreticiyi sömürülen özne yerine koyarak; onun bu özelliğini ön plana çıkartarak ve özel mülkiyete bağlılığını göz ardı ederek üretim araçlarının mülkiyetini önemsizleştirmiş oluyor ve tam da bundan dolayı “proleter“ olmak için işgücünün ”dolaylı veya dolaysız“ herhangi bir biçimde ”sömürülmesi“ yeterli oluyor. Sömürü, ülkenin herhangi bir yerinde herhangi bir şekilde sermaye üretimiyle ilişki içinde gerçekleşiyor. Yani ezilenci Post-Marksizmin de iddia ettiği gibi herkes bir biçimde eziliyor ve sömürülüyor.
Çalışan” kavramı, sınıfın yerine kullanıldığı için devrimin öznesi konusunda hayaller yaymaya hizmet eder. Aynen ezilenler kavramı gibi. İster demokratik isterse de sosyalist devrim olsun, “çalışanlar” kavramı gibi çokluk ve ezilenler kavramı da devrimin sınıfsal karakterini bulanıklaştırır, sınıfsal hedefsizleştirir ve nihayetinde devrimin yerine reformları hedefleyen bir sürece dönüştürür. Öyle ki, sorun bir komünist partisini ezilenlerin partisine dönüştürmeye kalkışınca durum daha da vahim olur. Demokratik devrime halk sınıf ve sosyal tabakalarının katılımıyla bu güçlerle demokratik devrim bazında ittifak söz konusu olduğu için halkın irade birliği gerçekleştirilir. Hangi ülkede olursa olsun asgari programlar genellikle böyle içeriklidir. Ama sorun sosyalist devrim olunca durum tamamen değişir. Sosyalizmde halkın irade birliği söz konusu değildir, olamaz da. Sosyalist devrim, mülkiyetin sınıfsal karakterini değiştiren; radikal değiştiren; sistemin karakterini radikal değiştiren bir devrimdir; yani toplumun ve ekonominin örgütlenmesinde proletaryanın sınıfsal çıkarlarını temel alan bir nitelik değişimidir. Ama her ezilen sosyalizmden yana değildir; mülkiyetin sınıfsal karakterinin değişmesine; burjuva mülkiyetten toplumsal, sosyalist mülkiyete geçişe evet demez. Bu nedenden dolayı teoride ve pratikte ezilenlerle sosyalist devrim gerçekleştirilemez. Ama ancak Marksizmin anladığı ve bugüne kadar savuna gelinen sosyalizm anlayışından vazgeçerek, küçük burjuva sosyalizm anlayışında konaklanılırsa, işte o zaman ezilenlerle birlikte “sosyalist “devrim gerçekleştirilir.
Ezilenler üzerinden parti, ideolojik, teorik ve örgütsel anlamda tasfiye ediliyor demektir.

Uluslararası alandaki tartışmaları göz önünde tutarsak diğer şeylerin yanı sıra şunları da görürüz: Marksizmi aşanlar, yeni gelişmeler temelinde onu geliştirdiğini sananlar; Marksizme dayanarak yeni bir teori oluşturduğuna inananlar, Marksizmin devamcıları olduklarını göstermek için olsa gerek, Marksist kavramları kullanmaktan vazgeçmiyorlar. Yani Negri ve benzerlerinin Marksist olması gibi bir durum çıkıyor ortaya.
Ezilenleri sınıf yapan Post-Marksizmin tarihsel görevinin tasfiyecilik olduğunu biliyoruz. 
 
14.Tez
Yolun sonu

TP'nin 2. sayısında (1996) yayınlanan “Ezilenler ve Marksizm” yazısı 2010 yılında adeta tekrarlanıyor. TP-ezilenci “Marksist” tasfiyeciliği kural, hukuk, disiplin tanımaksızın Marksist-Leninist, Marksist Leninist Komünist varoluşu ve ilkeleri ayaklar altına alıyor.

Bu makale serisinin 3. sayısında (TP Dünyasında Gezinti, Post-Marksizmin, Post-Marksizme karşı mücadelesi) ezilenlerle ilgili olarak TP'ye yöneltilen eleştiriye konu olan anlayışlar tekrarlanıyor. Bu anlayışlarla Lenin'in “Program Taslağı”yla ilgili eleştirilerini karşılaştırmak gerekir. Bunları bir araya getirip irdelediğimizde yolun sonuna gelindiğini anlıyoruz. Post-Marksizmin Marksist-Leninist, Marksist Leninist Komünist olma diye bir iddiası kalmamıştır. Zaten öne sürülen görüşlerde bu açıkça görülmektedir.

Ezilenlerin Marksizmi”, ezilenlerin taleplerinin bayraklaştırılmasından, “ezilenden yana” olunmaktan ve bütün ezilen toplumsal kesimleri sosyalizm bayrağı altında toplanmaya çağırmaktan bahsediyor. TP, 1996'da formüle ettiği görüşü, aynı kelimelerle olmasa da 2010 yılında “Ezilenlerin Marksizmi” olarak tekrarlıyor.
Lenin ise bu anlayışların yanlışlığını, proletaryanın ancak ve ancak proletaryanın taleplerini bayraklaştıracağını ve aynı zamanda da emekçi yığınların taleplerini destekleyeceğini döne döne anlatır.
Sosyalist devrimi gerçekleştirmeyi hedef edinen proletarya, özel mülkiyeti savunan küçük üreticinin sınıfsal çıkarını bayraklaştırarak üretim araçlarının toplumsal mülkiyete geçişi anlamına gelen sosyalizmi nasıl savunabilir?

TP 1996'da, “Ezilenlerin Marksizmi” de 2010'da proletarya “ezilenden yana”dır diyor. Ezilenden yana olmak görecedir. Proletarya özel mülkiyet ilişkileri içinde olan emekçilerin bütün çıkarlarından yana değildir.
Ezilenlerin Marksizmi”, proletarya, kapitalist sınıf egemenliğini devirmek ve komünist topluma geçişi sağlamak biçimindeki tarihsel rolünü ancak bütün ezilenlerin sosyalist önderi haline gelmek yolundan oynayabilir diyor. Ama Lenin hiç de bu anlayışta değil. Lenin, “proletarya, hiç de küçük burjuvazinin “önder temsilcisi” değildir... uluslararası komünist hareket... sadece işçi sınıfının, işçi hareketinin başındadır ve başka unsurlar bu sınıfa katılırlarsa, adı üstünde bunlar, unsurlardır, sınıflar değil”. Aradaki fark bu.

Ezilenlerin Marksizmi”ne göre ‘Ezilenlerin birliği’ ile ‘işçilerin birliği’, çelişen hedefler değildir; işçi sınıfı bütün ezilenleri birleştirme yeteneğine sahip yegane toplumsal güçtür. İşçi sınıfı ayağa kalktığında, mücadelesi politikleştiği ve topluma mal olduğu oranda, düzenle sorunu olan bütün güçleri etrafında seferber etmekte, cepheleştirmektedir diyor. TP bu görevi doğrudan ezilenlere veriyor ve ezilenlerin merkezde durduğu bir mücadeleden bahsediyor.
Marksizm-Leninizme göre işçi sınıfının “bütün ezilenleri birleştirme” diye bir sorunu yoktur. Ne onları örgütleme, onlara önderlik etme ne de sınıfsal çıkarlarını kendi sınıfsal çıkarları mertebesine çekerek sahiplenme sorunu vardır. En azından Lenin böyle diyor (Bkz.: Program Taslağı ile ilgili yukarıdaki anlayışları).

TP ve “ezilenlerin Marksizmi”, sınıf olgusunun merkezine sömürülmeyi değil de ezilmeyi koydukları için ‘ezilenlerin birliği’ ile ‘işçilerin birliği’ bağlamında işçi sınıfı tarafından oynanan bu rolü oynayabilecek başka herhangi bir ezilen toplum kesimi yoktur anlayışı savunuluyor. Görüyoruz ki kıstas sömürülen değil ezilendir.

Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu, işçilerin birliği, ezilenlerin birliğinin temelidir, harcıdır anlayışı üzerinden işçi sınıfının örgütlenmesi ne denli derin, sınıf bilinci ne kadar gelişkin olursa, bütün ezilenleri birleştirmek ve sosyalizm amacı etrafında seferber etmek de o kadar olanaklı olur küçük burjuva sosyalizm anlayışına varmaktadır. Bu görüşün ne denli saçma olduğu Marksizmin kurucuları Marks ve Engels tarafından, sonrasında da TP'ye göre bir “yükselti”den öte bir şey olmayan Lenin tarafından ortaya konmuştur. Buna rağmen revizyonist, sınıf uzlaşmacı, Post-Marksist tasfiyecilik bu anlayışını sürekli tekrarlar. Bu anlamda Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu oldukça cüretkardır, proletaryanın tarihsel rolünün toplumsal ve siyasal olarak ezilenleri, sosyalizm için seferber ederek ve onlara önderlik ederek, kapitalizmi devirerek sosyalizmi kurmak olduğunu savunur. Özel mülkiyet savunucularıyla -örneğin ezilen küçük üreticiler ile- toplumsal mülkiyet savunucularını -proletarya- birleştirmek, onlara kapitalizmi devirtmek ve sosyalizmi kurdurmak ancak ve ancak böyle olabilir!

Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu proletaryanın öne çıkışı, kendisini diğer ezilenlerin mücadelelerinden yalıtarak değil, tam tersine bütün ezilenlerin sosyalist önderi haline gelmesiyle mümkündür diyor. Burada Post-Marksizmin, farklı açılardan aynı noktaya atış yaptığını görüyoruz: Post-Marksizm bir taraftan işçi sınıfının tarihsel rolünü inkar ediyor, “ezilenler” arasında önderlik söz konusu olduğunda özel bir yerinin olmadığını söylüyor, TP örneğinde olduğu gibi işçi sınıfının tarihsel rolünden bahsedenleri -Marksist-Leninistleri- “işçicilik” yapmakla suçluyor, ama diğer taraftan da Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu örneğinde olduğu gibi, işçi sınıfının tarihsel rolünü bütün ezilenlerin sosyalist önderi olmakla yerine getirebileceği savunuluyor. Bir taraftan özel bir önderlik konumunun olmadığı, ama diğer taraftan da bütün ezilenlerin sosyalist önderi olması dillendiriliyor. Bütün ezilenler sosyalist önderliği kabullendiklerine göre, bütün ezilenlerin sosyalist olması gerekir. Bu durumda mücadelenin örgütlenmesi ve sınıfsal içeriği bakımından işçi sınıfı-ezilen ayrım da ortadan kalkar. Açık ki, amaç her iki durumda da işçi sınıfının, sınıf olarak varlığı ve toplumsal konumuyla ilgilidir. Buna rağmen, işçi sınıfının bütün ezilenlerin sosyalist önderi olması anlayışı -işçi sınıfını yok sayma anlayışından bağımsız olarak ele alınsa dahi, sonuç itibariyle sınıf uzlaşmacılığına götürmektedir. Bu nedenle -sınıf uzlaşmacılığı nedeniyle- Lenin, bu sınıf uzlaşmacılığı anlayışın tam tersini savunuyor. Lenin, proletarya, bırakalım tüm ezilenleri, onların bir kısmının dahi önderi olamayacağını savunuyor.

Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonuna göre proletarya, kendisini yeniden bağımsız bir siyasal güç haline getirme mücadelesini, ezilenlerin, yoksulların, dışlananların mücadeleleri zemininde yürütmek zorundadır; Post-Marksistlerin baktığı yerden çokluğun herhangi bir parçasıdır ve işçici doktrinerlerin baktığı yerden ise, safi proleter olmayan hiçbir hareket ilgiye değmez.
Bu durumda işçici doktriner olmak istemiyorsanız, örneğin Marks, Engels, Lenin ve Stalin olmak istemiyorsanız yoksulların, dışlananların, çalışanların; bilumum ezilenlerin mücadelesini örgütleyerek sosyalizme gidebilirsiniz.

Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu Post-Marksizmi eleştiriyor. Yani TP'yi, Negri'yi ve nihayetinde farkına varmadan kendisini eleştiriyor. Post-Marksistler işçi sınıfını çokluğun herhangi bir parçası olarak görüyorlarmış ve Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu ise onlar gibi görmüyormuş. Yani herhangi bir parçası olarak görmüyor, önderlik özelliği olan bir parçası olarak görüyor.
Burada Marksizm-Leninizm de işçici doktrin oluyor. TP'nin bir Marks'tan iki Marks; bir Lenin'den iki Lenin üretmek için nasıl uğraştığını biliyoruz. Ezilenci Marks-işçici Marks ve ezilenci Lenin-işçici Lenin anlayışı yukarıda görüldüğü gibi Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu, yani TP ve onun ideolojik etkisi altında olanlar tarafından savunulmaktadır.

Soruna Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu açısından bakıldığında her iki anlayışın arasına sıkıştırılmış, ilkinden farkı olmayan ama farklıymış gibi gösterilen başka bir anlayış karşımıza çıkıyor: Proletarya, kendisini yeniden bağımsız bir siyasal güç haline getirme mücadelesini, ezilenlerin, yoksulların, dışlananların mücadeleleri zemininde yürütmektedir. Demek ki yoksullar, dışlananlar ezilenlerden farklı kesimleri ifade ediyorlar!

Ezilenler anlayışına göre ezilenler arasında sınıfsal, sosyal tabakasal ayrımı önemsizdir. Dolayısıyla “ezilenlerin Marksizmi” de ezilenler arasında nitel bir ayrım yapmıyor. “Ezilenlerin Marksizmi” bu anlayışına dayanarak, işçi sınıfı ve ezilenlerin birliği ekseninin kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliğine son vermeyi amaçlıyor. İşte bu anlayış işçi sınıfıyla ezilenleri aynı potada eritme , bir ve aynı sınıf yapma anlayışıdır. Neden kendinizi bu kadar zorladığınızı anlayamıyorum. “Ant-küresel hareket”in unsurlarını, “Occupy'cileri” ve “öfkelileri” bir çırpıda antikapitalist ilan eden anlayışlar var. Bunlar daha kısa yoldan, bir çırpıda işçi sınıfını ve ezilenleri aynı potada eritmekteler.

Uluslararası alanda çokluk-ezilenler teorisini savunanlar, 21. yüzyılın Mevlanalarıdır. Bunlar, Marksizmi işçi sınıfının ideolojisi ve dünya görüşü olmaktan çıkartıyorlar ve onu ezilenlerin ideolojisi ve dünya görüşü yapmaya çalışıyorlar. Marksizmi, işçi sınıfının ötesine geçerek, özel mülkiyetle bağı olan sınıflarla, ezilenlerin işçi sınıfı ötesindeki bileşenleriyle ilişkilendirmek; onların ideolojisi ve dünya görüşü olarak ilişkilendirmek, Marksizme ihanetten, onu tasfiye etmekten başka bir anlam taşımaz.

Türkiye’de bu işler tesadüfen mi oluyor? Tesadüfen arka arkaya gelen, birbirini takip eden gelişmelerden bahsedemeyiz. İşçi sınıfının tarihsel rolü, ezilenlerin sınıf olduğunun kabul ettirilmesi oranında önemsizleştiriliyor. Marksist-Leninist teoriler, anlayışlar, ilkeler adım adım sulandırılıyor, belli renkler tanınamaz hale getiriliyor. İnsanlar, alıştırılıyor. Renksizlik, sulandırılmış anlayışlar kanıksatılıyor. Memleketin siyasal manzarasına baktığımızda bunun sayısız örneklerinin olduğunu görüyoruz. Bu işin başını da TP ve “mavi boncuk” sahipleri çekiyor.

Uluslararası planda konuya ilişkin görüşler üretildikçe bunlar Türkiye’ye de yansıyacaktır. Kaçınılmaz olarak böyle olacak. Sorun ne “ezilenler birleşin” veya da “dünyanın bütün ezilenleri, işçi sınıfıyla birleşin” ile sınırlıdır. A diyen B de diyecektir. Veya anlayışının takipçisi olmak isteyen bunu mutlaka yapacaktır. Bunlar zaten ekonomik gelişmeler ve sistem analizi bakımından yapılmaktadır. Küreselleşmeye, spekülatif sermayeye veya genel olarak emperyalist küreselleşmeye yapılan atıflar, toplumsal alanda ezilenlerin ön plana çıkartılmasıyla karşılık bulmaktadır. Bunların böyle olması hiç de tesadüfi değildir. Ne yani artı değer üretiminin damarlarını tıkarsan, ister istemez işçi sınıfını ortadan kaldırırsın ve sermayeye karşı mücadele edecek özne derdine düşersin! Yoksa değil mi? Rahmetli N. Kurz bunları, düşüncelerinin Anadolu coğrafyasında yeşermeye başladığını duysaydı acaba ne derdi?

Bu anlayışlara göre (sermayenin genişletilmiş yeniden üretim koşullarının yok olması, artı değer üretimi damarlarının tıkanması) işçi sınıf, “küreselleşme” ve fiktif mali sermaye hareketi tarafından yok edilmektedir. Böyle bir sınıfın varlığı yok sayılmaya çalışılmaktadır. Böylelikle uluslararası alanda ezilenler teorisinin maddi temeli oluşturulmuş oluyor. Ezilenlerin, herhalde yeni bir “sınıf” olarak maddi temeli oluşturulduğuna göre, bu maddi temel üzerinden onun ideolojisi, dünya görüşü de oluşturulacaktır. Bütün bunların toplamı; bir bütün olarak ezilenler teorisi, işçi sınıfının ideolojik ve sınıfsal olarak tasfiye edilmesi anlamına gelmektedir. Bu tasfiye, işçi sınıfı kavramından çok ezilenler kavramının kullanılmasıyla zaten yapılıyor. Günümüzde Post-Marksizmin tarihsel görevi budur.

Emperyalist burjuvazi, ideologlarını, küçük burjuva unsurları dolaylı ve dolaysız ilişkiler içinde örgütlüyor, üretmeleri için olanaklar sağlıyor ve bunlar da emperyalist burjuvazinin istediği yönde teoriler üretiyorlar. Şu son 10-20 sene içinde bu alanda üretilen teoriler saymakla bitmez. Ama bir şey kalıcı olmuştur. Küreselleşme ile üretim ve işçi sınıfı arasında kurdukları ilişki inandırıcı olmaya devam ediyor. Gelişmelere, ortaya çıkan sorunlara cevap veremeyen küçük burjuvazi, yalpalamakta, Marksist teoriye şüpheli bakmaya başlamakta, güya sürekli “yeni”nin peşinde olduğu için Marksizmin özünün hiçbir zaman eskimeyeceğinin, sürekli yeni olarak kalacağının farkında değil. O, yeni olanı, küreselleşmede, onun dalgalarında, spekülatif sermayede aramaktadır. Yok edilemeyen işçi sınıfını yok saymanın yegane yolu bu. Emperyalist burjuvazi tam da bunu istiyor. İşçi sınıfını yok etmek, sosyalizmi alternatif olarak yok etmek anlamına gelir. Emperyalist burjuvazi bu manevrasıyla tarihin akışın daha ne kadar yavaşlatabilir, bu bilinmez, ama gerçek olan şu ki, ideolojik, toplumsal ve teorik alanda küreselleşme, ideolojisizleştirmedir, sınıfsızlaştırmadır ve teorisizleştirmedir. Yani her alanda tasfiyeciliktir. Post-Marksizm tam da bu görevi üstlenmiş durumdadır. Şimdiye kadar TP'den bolca, adeta propagandasını yapar gibi aktardığımız anlayışlar bunu göstermiyor mu? Bu derginin ideolojik önderliğini kabul edenlerdeki ezilenler ve ezilenlerin Marksizmi ısrarı başka neyin ifadesi olabilir?

Ezilenci Post-Marksizmde demagoji boldur. TP'den örneklerini verdik. Başka bir demagoji de şöyle: İşçilerin burjuvalarla olan çelişkileri doğrudan üretim biçiminden gelir ve bu yüzden antagonisttir. Bu antagonizma sermaye üretimi ile ilişkileri bakımından artık bütün ezilen emekçi tabakalar için de geçerlidir!
Sermaye üretimi artı değer üretimidir (karın çoğaltılması değildir). Ama Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu sorunu böyle anlamıyor; açık ki hizmet sektöründe çalışan herkesin sermaye ürettiği görüşünde. Bundan dolayı bu ayrım yapılıyor ve bu antagonizma sermaye üretimi ile ilişkileri bakımından artık bütün ezilen emekçi tabakalar için de geçerlidir deniyor. Ve devamla bugün sınıfsal olarak ezilenlerden bahsediyoruz denerek ezilenler sınıflaştırılıyor. Tabii böyle bir anlayış sadece Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu ait değildir. Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonu bu anlayışı başkalarından almıştır. Almaya karşı değiliz, ama nereden alındığı söylenirse insanlar neyle karşı karşıya olduklarını daha iyi anlarlar. 
 
Ezilenler de bir çırpıda sermaye üretimi ile ilişkileri bakımından işçi yapıldıktan sonra toplumda geriye sadece kapitalistler ve işçiler veya ezilenler kalmaktadır. Böylece kapitalistler karşısında toplum, sınıfsal ayrımdan arındırılmış oluyor; işçi, emekçi, mühendis, doktor, bürokrat, öğretmen vb. yoktur artık veya ezilenlerin birer bileşenidir! Kapitalistler karşısında herkes, bütün farklılıklarını koruyarak aynı düzeyde özne olmuşlardır; çokluk olmuşlardır, ezilenler olmuşlardır! Bu görüş Negri'den alınmıştır.

Ezilenler teorisi, aynı zamanda, emperyalist burjuvazinin “elveda proletarya” bağlamında, “teoriler dünyası geride kaldı” bağlamında ideolojik ve siyasi saldırısının; modern revizyonist blokun ideolojik çöküşü ve tahribatının "sol" içindeki bir yansımasıdır da. Bu tasfiyeciliği Marksizme, Marksizm-Leninizme karşı cepheden ideolojik mücadeleye dönüştürerek sürdüren de Post-Marksizmdir.

TP ve ona öykünenler bunu yapmıyorlar mı? Veya daha ne kadar açıktan yapmaları gerekir?

TP ve Post-Marksizmin “ezilenlerin Marksizmi” versiyonunun Marksist sınıf ve devrim teorisini sulandırmadığını söyleyebilir miyiz?

Uluslararası alanda çokluk teorisini geliştirenlerin ideolojiyi ve teoriyi revizyona tabi kıldıkları ve sınıf uzlaşmacılığını savundukları ve yerli Post-Marksistlerin de aynı yolu takip ettikleri açık değil mi?
Bütün bunların yeni bir Marksizm oluşturmak için yapıldığı ve yeni bir Marksizmin de oluşturulduğu, bu Marksizmin adının da “ezilenlerin Marksizmi” olduğu TP tarafından açıklanmadı mı? Onun ideolojik önderliğini kabul edenler de günümüzde Marksizm “ezilenlerin Marksizmi”dir demiyorlar mı?

Post-Marksizmin “Ezilenlerin Marksizmi” versiyonunun Marksizmi teoride ve ideolojide “yamalı bohça”ya dönüştürmenin bir adımı olduğunu; sınıfa değil, sınıflara, somutta da ezilenlere dayandığını; ideolojiye –somutta da Marksizm-Leninizme- değil, ideolojilere dayandığını; teoriye –somutta da Marksist-Leninist- değil, teorilere dayandığını göz ardı edebilir miyiz?

Post-Marksizmin “Ezilenlerin Marksizmi” versiyonu, şu anlayıştan bu anlayıştan aldığı görüşleri bütünselleştirmeye çalışıyor ve böylece de eklektizmin kaba bir örneği oluyor. TP bunun aynasıdır. Ezilenleri işçi sınıfının yerine koymak, ona tarihsel misyon yüklemek için öne sürülen savların uygulanması durumunda pratikte ortaya çıkacak pragmatizm ve eklektizmin derinliğini düşünebiliyor musunuz? Pragmatizm, eklektizm ve tasfiyecilik olmaksızın yeni bir Marksizm oluşturulamıyor.

Post-Marksizmin “Ezilenlerin Marksizmi” versiyonu, mücadele ve örgütlenme anlayışını, sınıf partisini, sınıf çıkarlarını ortadan kaldırıyor ve yerine en fazlasıyla küçük burjuva devrimciliğini getiriyor.
Post-Marksizmin “Ezilenlerin Marksizmi” versiyonu, teoride, kitle çizgisinde “rengi” solduruyor, baktığı zaman isteyenin istediği rengi gördüğü, ezilenler adına herkesin yer alabileceği, sınıf ve ideoloji ayrımının ortadan kaldırıldığı bir yapı öngörüyor.

Post-Marksizmin “Ezilenlerin Marksizmi” versiyonu, Marksizm-Leninizm’den Marks’ın, Engels’in, Lenin’in ve Stalin’in anladıkları ve geliştirdikleri Marksizmden (Marksizm-Leninizmden) açık bir sapkınlıktır.
Ezilenler kavramının 21. yüzyılın eşiğinde yeni bir anlam kazanmasının toplumsal gelişmeyle, değişimle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu konuda TP ve onun ideolojik önderliğini kabul edenler kendilerine boşuna bir pay biçiyorlar. Bu kavrama yeni anlam yükleyenler, kapitalizmde/emperyalizmde Marksist sınıf teorisi ve analizine karşı çıkanlardır; Post-Marksistlerdir. Bunların başında da Negri gelmektedir. Öncelikle bu küçük burjuva anarşist çevrenin çabasıyla bu kavram yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Bildiğim kadarıyla Negri'nin bu anlayışı Anadolu coğrafyası dışında pek tutmamıştır. Yani uluslararası alanda hiçbir Marksist-Leninist, Marksist Leninist Komünist örgüt veya parti ezilenleri işçi sınıfı yerine koyma çabası içinde olmamıştır. Ezilenler, coğrafyamızda TP ve onun izinden gidenler tarafından özneleştirilmeye çalışılmaktadır. Teorinin içeriği oldukça açık: İşçi sınıfı diye bir sınıf yok; ezilenler var ve Marksizm-Leninizm yok; “ezilenlerin Marksizmi” var. Bir kısım insan da bu konuda Negri ve TP'ye öykünmektedir.

Post-Marksizmin “Ezilenlerin Marksizmi” versiyonunun “harikalar diyarı”:
Ezilenlerin özneleştirilmesi serüveni: Post-Marksizmin “Ezilenlerin Marksizmi” versiyonu, kapitalist toplumda çelişkilerin çözümünü emek-sermaye arasındaki çelişkide aramıyor. Bu çelişki artık önemsizleşmiştir deniyor. Ezilen-ezen çelişkisi emek-sermaye çelişkinin önüne konuyor, en fazlasıyla ezilen-ezen çelişkisine tabi kılınıyor. Emek-sermaye çelişkisinin çözülmesini gerçekleştirecek olan özne bellidir. Yani sosyalist devrimin devrimci ve karşı devrimci özneleri bellidir. Peki aynı durum ezen ve ezilen bakımından da belli midir? Değil. Emek-sermaye çelişkisi ikinci plana itilerek veya yok sayılarak kimin kime karşı niçin mücadele ettiğinin pek bilinmediği; devrimin mi, reformların mı söz konusu olduğunun pek bilinmediği bir toplumsal yapı ortaya çıkar. Yani ezilen ve ezenden ibaret bir dünya. Bu anlamda uluslararası tartışmalara baktığımızda yeteri kadar aydınlanıyoruz: Emeği değersizleştirenler, yok sayanlar ve dolayısıyla işçi sınıfını yok sayanlar; sermaye hareketinin ve ilişkilerinin her bir sürecinde faal olanları; çalışanları aynılaştıranlar; yani ezilen yapanlar karşımıza çıkıyor. Bunların bir kısmı kendine “Marksist” demekten de geri kalmıyor. Bir kısmı Marksizmi aştığı anlayışındadır. TP ve onun ideolojik izinden gidenler gibileri artık Marksizmin toplumsal gelişmelere cevap verecek durumda olmadığı anlayışındalar. Hepsinin ortak yönü, toplumun sınıfsal yapısının geriye dönüşümü olmayacak derecede değiştiğidir. Yani emek-sermaye çelişkisinin artık tarihe karıştığıdır. Bunlara göre çağ atlanmıştır, emperyalizm ötesi bir düzen söz konusudur veya küreselleşme yeni bir aşamadır. Tabii bu yeni toplumun -kapitalizm/emperyalizm olmadığına göre hangi ekonomik ilişkiler temelindeyse- yeni sınıfsal ilişkileri de olmalıdır. İşte bu ilişkiler ezen-ezilen ilişkisidir. İşte bu ne olduğu pek belli olmayan, ama emperyalist burjuvazinin düşünce fabrikalarında, üniversitelerinde beslediği birtakım “eski tüfekler”den, küçük burjuva aydınlardan, Marksizm “geliştiricileri”nden vb. oluşan ve birbirine karşı da “atıp-tutan” “kadro” veya hareketler tarafından dizayn edilen bir toplum düzeniyle karşı karşıyayız. Bunlar kim mi? Bunlar, emperyalist küreselleşme sürecinde her şeyin geriye dönüşümü olmayacak bir biçimde değiştiğini savunan Post-Marksistlerdir. Abartmayayım; en azından artı değer üretiminin artık imkansızlaştığını, ezilenlerin de işçi sınıfından olduğunu; onların da sosyalist devrimin öznesi olduğunu savunan Post-Marksistlerdir.

Ezilenler kavramının, proletaryanın, işçi sınıfının yok olduğu veya önemsizleştiği; emeğin önemsizleştiği anlayışına dayandırılması, geriye çalışanların kalması; ezilenler kavramının “küreselleşme” dalgasıyla eş zamanlı olarak yaygınlaşmasının ve kullanılmasının tesadüfi olmaması; sınıfsal farkın ortadan kaldırılması, emperyalist küreselleşme saldırılarının üzerimizdeki tasfiyeci etkisidir; ideolojik, teorik, sınıfsal ve nihayetinde örgütsel etki: Sınıf yok! Sınıf partisi yok ve ideolojisi de yok! Ezilenler yığını var. Ezilenler örgütü olacak ve ezilenler ideolojisi olacak!
Post-Marksizmin “Ezilenlerin Marksizmi” versiyonu böyle diyor.
Gelişmenin yönünün ne olduğunu TP'nin planlamasından çıkartabiliriz:
TP'nin gelişmesindeki iki aşama, ideolojisi “ezilenlerin Marksizmi” olan partiye işaret etmektedir.

Sürecin ilk aşaması:
Bu aşamada işçi sınıfı yerine ezilenlerin özne olarak kabul edilmesi temel amaçtır. Bu süreçte ezilenler kavramı işçi sınıfının yerini alacak biçimde kullanılarak özneleştirilmeye çalışıldı. “Ezilenlerin Marksizmi” adında yeni bir Marksizm oluşturulmaya çalışıldı. TP bunu yaptı.

Sürecin ikinci aşaması:
Bu aşama partileşme aşamasıdır. Karışık bir süreç. Bu karışık süreci TP, ilk aşamayla bağlam içinde şöyle anlatır:
Başta esas amacımız, Marksizm için bir teorik-politika misyonu oluşturmaktı. Geçen zamandan sonra, Teori ve Politika’nın bir teorik-politik akım olduğunu kabul ve iddia ediyoruz. Zayıf bir teorik-politik akım. Ancak bu bir ‘ilerleme’dir. Öte yandan, pratik-politik Marksizmin belirli bir ağırlığı kabulünden hareket ediyorduk. Bugün bu göreli ağırlığın bir alt seviyeye düştüğünü öngörüyoruz. Teori ve Politika, başta, tutarlı olduğuna kanaat getirdiğimiz bir model kurmuştu. Bugün modelin oluşturucu öğelerinin en önemlisi devreden çıkmadı ama ağırlığını, modeli yeniden kurgulamayı gerektirecek ölçüde azalttı”.

TP, gelecekteki partisini -‘Ezilenlerin Marksist Partisi’ni- bu modele göre tasarlamış:
Teori ve Politika misyonunu gelecekte ortaya çıkması beklenen bir partiyi esas alarak yürütüyor. Bunu şimdiki koşullarda, ezilenlerin Marksist nitelikli devrimci partisi olarak ifade ediyoruz. Bu “parti”, gerçek varoluşunun zeminini pratik-politik Marksist örgütlerde buluyor; ideolojik grup konumunda olan oluşumların ve Teori ve Politika gibi varoluş tarzlarının oluşturduğu maddi varlığı yanında, bir de giydirilmiş, ve gelecekteki bir varlığı da içeren genel bir bünye oluşturuyordu imgelemimizde. Bu parti, özel olarak, şu an ve yerde pratik-politika yapan bir parti değildi, ama bu işi üstlenen bileşenleri vardı. Geçen dönemden sonra, ezilenlerin Marksist devrimci partisinin gerçek pratik-politik ayağı zayıfladı ve bu alanda bir boşluk oluştu. Politik Marksizmin kapsadığı alan, Teori ve Politika’nın başlangıç yıllarına göre, kategorik niteliğini tartışma konusu yapacak bir şekilde küçüldü”.

Günümüzde, ‘Bütünsel Marksizm’in, bir başka deyişle, ‘Ezilenlerin Marksist Partisi’nin varlığının önkoşulları ‘programatik’ terimlerle belirmiştir”.

TP'nin on yıllık çabası sonucunda güya kendine özgü Post-Marksist anlayışlarını, “Ezilenlerin Marksist Partisi’nin varlığının önkoşulları”nı “programatik” olarak oluşturuyor. Bu, tamamen yeni bir durumdur; TP, varoluş sürecinin ikinci dönemine partileşecek derecede güçlü giriyor ve uluslararası komünist hareketin; Marksizm-Leninizmin tarihinde görülmemiş bir partiden -en azından ben bilmiyorum-, “Ezilenlerin Marksist Partisi”nden ve onun varlığının ön koşulu olan programatik belirlemelerden bahsediyor.

Böyle bir aşamaya girdiğini de şu ifadelerle açıklıyor: “Teori ve Politika’nın uğraşını, bir anlamda, burada dile getirmeye yöneldiğimiz ‘program’ın öncüllerini ortaya koymak şeklinde ifade edebiliriz. Teori ve Politika, on küsur yıldan beri ortaya koyduğu Marksizm anlayışının politik belirimlerinin vücut bulacağı bir döneme girmekte olduğumuz görüşündedir” (TP; “Post-Devrimcilik Dönemi – 2” yazısından).

Coğrafyamızda Post-Marksizm önümüzdeki dönemde hiçbir koşul altında Marksist kavramları kullanmaktan vazgeçmeyecektir. Tarihsel görev tasfiyecilik olduğu için Marksizmi savunuyor, geliştiriyor gözükerek tasfiyecilik yapacaktır.
Uluslararası operatif unsurlar, öncelikle “Ortodoks” Marksizmle bağların kopartılması gerektiğini, ama bunun kolay olmayacağını biliyorlar. En azından bir buçuk asırlık Marksizmi, kısa zamanda başkalaştırmak, çarpıtarak “ezilenlerin Marksizmi” haline getirmek her tasfiyecinin üstesinden gelebileceği bir iş değildir. TP ve onun ideolojik önderliğini kabul edenler bunu deniyorlar.

Belli bir sınıfın dünya görüşü olarak Marksizmin reddedilmesi için, ideolojinin içeriği ezilenlerle dolduruluyor. Negri boşuna “çokluk” üzerine kitap yazmadı. Marksizmin belli bir sınıfın dünya görüşü olmadığı veya artık olamayacağı, sınıfın yerini ezilenlerin aldığı veya artık alması gerektiği sürekli işleniyor. Coğrafyamızda TP bunun bayraktarlığını yapıyor. Onun ideolojik önderliğini kabul edenler de ona öykünüyorlar. Böylece işçi sınıfına değil, ezilenlere tarihsel misyon yükleniyor; işçi sınıfı ideolojisinin yerini ezilenlerin “ideolojisi”nin alması için maddi zemin oluşturuluyor.

Bunu yapabilmek için işçi sınıfından yana olmak anlayışının yerini “ezilenlerden yana olmak” anlayışının alması gerekir. Zaten TP-Post-Marksizmi ve onun ideolojik etkisinde kalanlar bunu açıkça dile getiriyorlar. “Ezilenlerden yana olmak her şeyin ontolojik başıdır. Bu önsellik sağlanmadan Marksist olunamaz” (TP; “Ezilenlerin Marksizmi” makalesinden).
TP'deki birçok yazıda dile getirildiği gibi yolun sonu ezilenler birleşin olmalıydı. Öyle de olmuştur:
Ezilenler birleşin”!

Post-Marksist demagogların uluslararası arenada bilimsel araştırma adına ektikleri, Anadolu coğrafyasında ezilenler olarak yetişiyor:

Neden Negri'nin “çokluk”u TP'nin ve onun ideolojik önderliğini kabul edenlerin “ezilenler”i olmuyor ki? Neden alınıyorsunuz? Neden Negri denince “cin çarpmış” gibi oluyorsunuz? TP bunu bir türlü izah edemiyor.

Sorulması ve cevaplandırılması gereken sorular:
-Ezilenler teorisi, işçi sınıfının üretken çekirdeğini reddetmekle kalmıyor, aynı zamanda örgütlü işçi hareketinin sermayeye karşı mücadelede merkez olduğunu da, belirleyici olduğunu da inkar ediyor. Bu, Negri’den alınmış bir anlayıştır. Sınıfı, onun adını anarak inkar etmek ve yerine çokluğu, yani ezilenleri getirmek anlayışıdır. Ezilenleri kavram ve sınıf mertebesine çıkartmak, sınıf kavramını tamamen sulandırmaktan ve şekilsiz çokluk kavramını sınıf olarak kullanmaktan başka bir anlam taşımaz. TP böyle bir eleştiriyle karşı karşıya kalmamak için an'cılık yapıyor; genel olarak işçi sınıfını ve ezilenleri değil, somut olanı; an'daki işçileri ve an'daki ezilen bölüklerini tanıyor. TP tarafından işçi ve ezilen olarak kabul edilmek için “seferi” durumda olacaksın, “hareket halinde” olacaksın.
-”İmparatorluk” kitabında işçi sınıfının siyasal mücadelesinde önderliği reddedilir ve bunun yerine kapitalizm tarafından sömürülenlerin, ezilenlerin kendiliğinden gelişen siyasal bilincine tapıcılığın propagandası yapılır. Post-Marksizm bu anlayışı karşımıza ezilenlerin sınıf mertebesine çıkartılması, proletaryanın siyasal parti olarak örgütlenmesinin reddi olarak çıkmaktadır.

-“Proletaryanın sınıf bileşimi değişti ve bunu anlamak zorundayız. Proletarya için başka bir kavram kullanıyoruz ve işgücü doğrudan sömürülenlerin ve üretimde ve yeniden üretimde kapitalist normlara tabi olanların hepsini bu kategori içinde topluyoruz” (A. Negri; Agk., s. 66).

Negri’nin bu anlayışını Anadolu coğrafyasında Post-Marksizm ezilenler sınıfı olarak karşımıza çıkartıyor. Yani “kapitalist normlara tabi olanların hepsi” ezilenler sınıfının bir parçasıdır. Hal böyle olunca ezilenlerin sosyalizm için mücadele ettiklerini savunmak doğallaşıyor.
Negri’nin anlayışına göre sanayide işçi sınıfı, proletaryanın evriminde sadece ve sadece bir anı ifade ediyor. Sanayide işçi sınıfı önemini geçen yüzyılın ’50’li yıllarına kadar korudu. Teknolojik gelişme, proletaryanın bileşimini de değiştirdi. Hardt ve Negri, bu anlayışlarına dayanarak sanayide işçi sınıfının artık “yok olduğunu” (s. 66) savunuyorlar. Bunun “kuyruklu bir yalan” olduğu tartışma götürmez. Ama ezilenler teorisini savunan Post-Marksistlere de Negri gibi aynı anlayışı savunuyorlar.
Ne diyelim, Negri kılavuz olunca ancak bu sonuca varılabilir.

Sonuç itibariyle ezilenler, “ezilenlerin Marksizmi” bağlamında şunu söyleyebiliriz:
1-”Ezilenlerin Marksizmi” sınıf uzlaşmacılığıdır; işbirlikçi büyük burjuvazi dışında kalan sınıf ve toplumsal tabakaları işçi sınıfı ile aynı kategoriye koyan, onları ezilenler adı altında aynılaştıran Post-Marksist bir anlayıştır.

2-”Ezilenlerin Marksizmi”, salt ezilenleri sınıflaştırdığı için kapitalizmde nesnel gerçekliği, burjuva toplumun iki ana sınıfa -burjuvazi ve işçi sınıfı- ayrışmış olduğunu ve bunların uzlaşmaz çelişki içinde olduğunu reddettiği için Post-Marksist anti-sınıfçı bir anlayıştır.

3-”Ezilenlerin Marksizmi”, kapitalizmde işçi sınıfının tarihsel misyonunu ve geleceği kurabilecek, sosyalizmi gerçekleştirebilecek yegane sınıf olduğunu reddettiği için sosyalist devrimi reddeden bir Post-Marksist anlayıştır.

4-”Ezilenlerin Marksizmi” farklı sınıfları ve sosyal tabakaları, onların özel mülkiyetle ilişkilerini; üretim araçlarının mülkiyeti bazında varoluş nedenlerini reddetmekle, sınıflı toplumlarda -somutta da kapitaizmde- mülkiyetin sınıfsal karakterinin reddeden Post-Marksist bir anlayıştır.

5-”Ezilenlerin Marksizmi” üretim araçlarının mülkiyetinin sınıfsal karakterini reddettiği için bu mülkiyet üzerinde yükselen hukukun, devletin; bir bütün olarak üst yapının ve ona tekabül eden alt yapının sınıfsal karakterini de reddeden bir Post-Marksist anlayıştır.

6-Nihayetinde “ezilenlerin Marksizmi”, Marksizmin, Marksizm-Leninizmin postmodern tarzda içinin boşaltılmasıdır.

Yukarıda ele aldığımız nedenlerden dolayı şunu söyleyebiliriz:
1- Ezilenler, sınıf partisi; komünist partisi ve sosyalizm için mücadele perspektifine göre içeriklendirilemez. Ancak küçük burjuva sosyalizmi perspektifine göre içeriklendirilebilir. Bu konularda Marksist teori ile küçük burjuva teori arasında ortak bir yan yoktur. Bu nedenle ezilenlerin hepsini sosyalizmin güçlerinden saymak, küçük burjuva sosyalizmini savunmaktır. Ezilenlere sınıfsal içerik vermeye çalışan Post-Marksizm, bu anlayışından dolayı sonuç itibariyle en fazlasıyla küçük burjuva sosyalizmini savunabilir.

2- Ezilenlerin sınıfsal bileşimi, tek sınıf iradesini, dolayısıyla komünist partide proletaryanın sınıf iradesini dışlar. Ezilenlere kendinde olmayan sınıfsal içerik vermek, komünist partide sınıf iradesinin tekliğini, paylaşılmazlığını reddetmektir. Aksini savunmak sınıf uzlaşmacılığıdır, irade uzlaşmacılığıdır.
3- Ezilenlerin bütün bileşenlerini karakterize eden bir mülkiyet türü ve mülkiyet ilişkileri yoktur. Dolayısıyla ezilenlerin her bir bileşeni son kertede kendi sınıfsal çıkarları için mücadele eder. Bu anlamda da ezilenlerin bileşenlerinden işçi sınıfı ile küçük burjuvaziyi sınıfsal aynılaştıran, aralarındaki irade farklılığını silip, onları tek irade birliğinde bir araya getiren bir siyasal yapı düşünülemez. Ama Post-Marksizm düşünebiliyor.

4- Her ezileni sosyalizmin güçlerinden saymak boşuna bir çabadır; sınıf uzlaşmacılığıdır, küçük burjuva sosyalizmidir. Her ezilen sosyalizmden yana değildir ve olamaz da.

5-Komünist partisi politikasının bilimsel temelleri ile ezilenlerin partisinin bilimsel temelleri birbirini dışlar.
Ya komünist parti ya da bütün halkın partisi!

6-Komünist partisinin ideolojik temelleri ile ezilenlerin partisinin ideolojik temelleri birbirini dışlar.
Ya komünist parti ya da bütün halkın partisi!

7-Belirttiğimiz nedenlerden dolayı “ezilenler”in teorisi, ideolojik ve sınıfsal tasfiyeciliktir.

8-“Çokluk”un teorisini yapan Negri ve onun gibileri, “çokluk” için bir “Marksizm” oluşturmaya çalışıyorlar ve böylece -bilerek veya farkına varmadan- emperyalizmin küreselleşme ideologlarına Marksizm-Leninizme, işçi sınıfına, devrim anlayışına saldırılarında Post-Marksist katkıda bulunuyorlar.

9-Emperyalizmin ideologları, ideolojinin, sınıfların, teorilerin ortadan kalkmasını savundular, savunuyorlar. Post-Marksizm de aynı yolda gitmiyor mu? TP'nin ideolojiye, sınıfa -somutta da işçi sınıfına- bakışı küreselleşmecilerin bakışından çok mu farklı? Değil.
Bu anlamda:
Küreselleşme ve Post-Marksizm ideolojisizleştirmedir.
Küreselleşme ve Post-Marksizm sınıfsızlaştırmadır.
Küreselleşme ve Post-Marksizm teorisizleştirmedir.
Küreselleşme ve Post-Marksizm örgütsüzleştirmedir.

Veya şöyle de diyebiliriz:

Ezilenlerin Marksizmi”, işçi sınıfını ideolojisizleştirilmesidir.
Ezilenlerin Marksizmi”, işçi sınıfını teorisizleştirilmesidir.
Ezilenlerin Marksizmi”, işçi sınıfının sınıfsızlaştırılmasıdır.
Ezilenlerin Marksizmi”, işçi sınıfını sınıfsal örgütsüzleştirilmesidir.
TP, “24 ayar” “ezilenlerin Marksizm”cisidir!

Bunlar, ezilenlerin teorisini yapan TP ve onun ideolojik önderliğini kabul edenlerin, ezilenler için bir “Marksizm” oluşturmaya çalışanların Marksist ideolojiyi ve teoriyi gelişme, yeniye cavap verme adı altında revizyona tabi kılmalarının doğrudan sonuçlarıdır.
*
1)”Birincisi, ‘üretici’ kavramı, proleteri, yarı proleter ve küçük meta üreticisiyle birleştirmekte ve böylece sınıf mücadelesinin temel kavramını ve sınıflar arasında tam ayrım yapma temel talebini radikal olarak terk etmektedir.
İkincisi, partisiz yığınlara yöneliş veya onlara göz kırpma –ki bu, aktarılan tezde ifade ediliyor- Marksizm’den daha az radikal bir sapma değildir”.


*

11. makale

YOLUN SONU (III)

POST-MARKSİZMİN ANTİ-SINIFÇILIĞI - EZİLENLER

Post-Marksist arayışların Anadolu coğrafyasına yansımaları (II)
(Sıkça sorulan sorular)
Negri’nin “Çokluk” Teorisi ve “Ezilenler” Arasındaki Diyalektik Bağ