deneme

neoliberal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
neoliberal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2005 Pazar

AB VE ANAYASASI


 
Bütçe tartışmaları ve anayasanın onaylanması süreçlerinde ortaya çıkan siyasi kriz, AB’nin geleceğinin de sorgulanmasını gündeme getirdi. Anayasalı bir AB, yeni bir hegemonya düzeni kurmakla, bütünlüklü bir dış politikanın ve militarizmin oluşturulmasıyla, ABD karşısında güçlü olmakla ve dünya pazarlarında rekabet yeteneğinin artırılmasıyla eş anlamlı kullanılıyor. Şüphesiz ki anayasalı bir AB, anayasasız bir AB’den daha güçlü olacaktır. Siyasal birliğin sağlanması sürecinde şüphesiz ki anayasalı bir AB, anayasasız bir AB’ye nazaran daha ileri bir mesafeyi ifade eder.

Anayasalı bir AB’nin, siyasal birliğin sağlanması sürecinde sadece ilk adımlardan birisi olduğu, bu birliğin savunucusu ülkeler tarafından sürekli vurgulanmasına rağmen, anayasayı, siyasal birliğini sağlamış AB ile eş tutan değerlendirmeler de var. Bu türden değerlendirmeleri, AB’ye umut bağlamış güçler ve uzaktan bakanlar yapıyorlar.

Her halükarda AB büyüyor ve büyüdükçe de “akla-kara” daha açık olarak görülüyor. AB, çelişkilerini; iç ve dış rekabetini büyüterek büyüyor veya AB’nin büyümesi, çelişkilerinin derinleşmesini kaçınılmaz kılıyor.

Yıllardan beri Brüksel, AB „genişlemeli ve derinleşmeli“ propagandasını yapıyor. Bu propagandaya Almanya da katılıyor. Gerçekten de AB çok hızlı genişledi. Bir yıl öncesi 10 ülke birden katıldı. Sırada Hırvatistan, Bulgaristan, Romanya ve Türkiye var. Diğer Balkan ülkeleri de kuyrukta bekliyorlar. Ayrıca Beyaz Rusya’nın, Moldavya’nın, Ukrayna ve Gürcistan’ın AB üyeliği üzerine AB’nin „düşünce fabrikaları“nda çoktandır fikir jimnastiği yapılıyor. Sonunda AB’nin 38 devletli bir entegrasyon olabileceğine; siyasal bir entegrasyondan ziyade gümrük birliği, „serbest ticaret bölgesi“ çerçevesinde kalan bir ekonomik entegrasyon olabileceğine siyasal birlik yanlıları kendilerini alıştırmaları gerekiyor.

Peki genişleyen AB, derinleşiyor mu? Derinleşme kavramı açıldığı zaman görüşler ikiye ayrılıyor; bir taraf bundan demokrasi ve refah anlıyor. Bunlar genellikle AB’ye umut bağlayanlardır. Başta Almanya olmak üzere önde gelen ülkelerin oluşturduğu diğer taraf ise derinleşmeden „AB’nin hareket yeteneğini“ muhafaza etmesini anlıyor. “AB’nin hareket yeteneğini“ muhafaza etmesi, AB kurumlarının, dünyanın yeni politik ve ekonomik koşullarına uyum sağlayacak şekilde yeniden örgütlenmesi anlamına geliyor. Tabii bu, önde gelen Almanya, Fransa gibi ülkelerin işine hiç gelmiyor. Bu ülkeler, „AB’nin hareket yeteneğini“ muhafaza etmesinin, kurumlarının dünyanın yeni politik ve ekonomik koşullarına uyum sağlayacak şekilde yeniden örgütlenmesinin; yani yeni katılan devletlerin AB’nin geleceği üzerinde söz sahibi olmalarının kendi çıkarlarının zedelenmesine; AB içinde ağırlıklarının erimesine yol açacağı görüşündeler. Bu korku nedeniyle AB içinde büyük devletler, gelişmeleri belirleyen bir çekirdek oluşturdular -çekirdek AB esprisi- diğerlerine de bu çekirdeği sarmalayan „çevre“yi oluşturma görevi düşüyor.
AB’nin önde gelen emperyalist ülkelerinin “derinleşmek”ten anladıkları, üyelerin eşit haklara sahip olmadıkları bir AB’dir.

Kabulü için oylamaya sunula anayasa, AB’deki bu durumu meşrulaştırmayı amaçlıyordu. Ama anayasa öncelikle, bunu isteyen ülkelerde (örneğin Fransa) reddedildi. Fransız halkı „çekirdek AB“ olmak istemedi. Başta Büyük Britanya olmak üzere başka ülkeler de anayasaya temkinli yaklaşmaya başladılar.

Anayasa ne derece demokratiktir? Demokrasi üzerine söylemlerin hiçbir anlamı yok. Anlamı olan, anayasanın başka bazı maddelerinin içeriğidir.

Bu anayasa AB’yi, ABD ne kadar „demokratik“ ise o kadar demokratik, hatta daha da fazla „demokratik“ yapacak. Çünkü anayasada neoliberal „değer“lerden bahsedilmekte; Amerikan emperyalizminin çoktandır uyguladığı neoliberal „değer“ler. Öyle ki anayasa, Amerikan emperyalizminin neoliberal „değer“lerinden daha da ileri gidiyor. Maastricht Anlaşmalarında yer alan neoliberal politika, anayasanın III. Bölümünde anayasalaştırılıyor. Ve bunun değiştirilmesi için de oy çokluğu değil, oy birliği gerekiyor. Amerikan emperyalizmi uyguladığı neoliberal „değer“leri uygun gördüğü zaman değiştirme olanağına sahip. Ama AB, anayasasıyla neoliberal „deli gömleği“ni giyiyor. Uygulamaları AB ülkelerinde yaşanan bu neoliberal „değer“lerle AB’nin ne kadar demokratik olacağını düşünmeye gerek var mı?
Anayasa AB’ye askeri aşanda bağımsız hareket etme olanağı veriyor deniyor. Ama şimdilik vermiyor. Ancak AB, anayasal şekillendikçe bu alandaki bağımsızlığını elde edebilecek duruma gelebilir. Ama şimdiki durumda anayasa, AB’yi askeri olarak NATO’ya bağlıyor ve NATO’da da Amerikan emperyalizminin sözü geçerli. Hal böyle olunca AB’nin bağımsız bir dış politika geliştirmesi imkansız. AB, NATO’ya bağımlı olduğu müddetçe bağımsız bir dış politika geliştirmesi olanaksız.
Anayasanın 1-41 maddesi AB’nin savunma politikasını NATO’ya bağlıyor.

Şüphesiz, anayasa AB’nin bağımsız bir dış politika geliştirmesinin önünü açıyor. Yazılı olan bu. Ama bütün sorun, şimdilik 25 devletin hepsinin onaylayacağı bir dış politik açılımın nasıl olacağı noktasında düğümleniyor. Oy birliği ile kabul edilen bir dış politika! Anayasa böyle diyor.
Anayasa özgürlükten bahsediyor. Öyle ki özgürlük kavramına anayasada merkezi bir anlam yükleniyor. Ama neyin özgürlüğü denince durum değişiyor. Anayasa özgürlük konusunda kimin, hangi sınıfın anayasası olduğunu ele veriyor. Özgürlükten anlaşılan, sermayenin serbest hareketi için özgürlük. AB’nin özgürlük anlayışı, öncelikle mali sermaye için özgürlük; her tarafta yatırım yapmak, toplumun maddi ve sosyal yapılanışını belirlemek! AB anayasası bu alandaki özgürlükle AB’deki tekelci sermayeyi günümüz koşullarında rekabet gücüne kavuşturmayı amaçlıyor. Yani dünya pazarlarında Amerikan emperyalizmliye ve başka emperyalist ülkelerle rekabet edebilmek için AB’de sermaye, rekabet yeteneğine sahip olmalıdır. Anayasa, bu amaca ulaşmaya hizmet ediyor.

Şimdi iş ciddileşti. Düne kadar ekonomik entegrasyon çerçevesinde sorunlarını çözen AB, gelişmesinin bu aşamasında bir yol ayrımına geldi: Ya siyasi entegrasyonun sağlanması için adımlar atılır, ya da AB, ekonomik bir entegrasyon olarak çürür. Kapitalizmde siyasi entegrasyon, entegre olmak isteyenlerin ulusal özelliklerinden ve çıkarlarından gönüllü vazgeçmeleri veya zor yoluyla vazgeçirilmeleri ve güya ortak değerlerde birleşmeleri anlamına gelir. “Ortak değerler” de en güçlü olanın değerleridir.
AB, kendi gerçeğiyle yeni yüz yüze geliyor.



10 Ekim 2004 Pazar

YOKSULLAŞTIRMA PROGRAMI


 
Alman hükümeti, “vergi reformu”, “sosyal devletin yeniden yapılandırılması” “bakım sigortası”, “emeklilik sigortası”, “hastalık sigortası”, “işsizlik sigortası” adı altında çıkardığı yasalarla Alman işçi sınıfının mücadele sonucu elde etmiş olduğu sosyal ve ekonomik hakları kuşa çevirmektedir. Bu neoliberal saldırı karşısında Almanya’da da işçi sınıfı ve geniş emekçi yığınlar susmadılar, bütün engellemelere rağmen, özellikle sendika yönetiminin engellemelerine rağmen dönem dönem, yüz binlerle ifade edilen eylemler gerçekleştirdiler. Bolluğun içinde yoksullaştırılmayı kabul etmeyeceklerini ifade ettiler.

Hangi ülkede olursa olsun neoliberal saldırılar, geniş emekçi yığınları yoksullaştırma programlarının uygulanmasıdır. Yoksulluk yasallaştırılmakta ve yasalarla korunmaktadır. Örneğin Almanya’da 1 Ocak 2005’ten itibaren Hartz IV-Yasası uygulamaya konacak. İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar yasalarla şöyle yoksullaştırılacaklar:

1 Ocak 2005’te sosyal yardım ve işsizlik yardımı birleştiriliyor (Hartz IV).
Uygulama:
1- Yeni yasaya göre işsizlik parası, güncel sosyal yardım seviyesinin altına düşüyor. Çocuklu ailelerin durumu daha da kötüleşiyor.
2-Yeni yasaya göre işsizlik parası, doğrudan yoksulluğa götürüyor.
3-Yeni yasaya göre işsizlik parası sistemi, sosyal yardım sistemini anlamsızlaştırıyor.
4-Yeni yasaya göre işsizlik parası sistemi, ne pahasına olursa olsun çalışmayı zorunlu kılıyor. Gösterilen her işçi kabul etmek zorundasın, aksi taktirde işsizlik parası alamazsın deniyor.
Hartz IV ile Alman hükümeti, „teşvik etmeden talep etmeyi“ esas alıyor.
Hartz IV, çalışan işçilerle işsiz olanlar arasında ayrım yapıyor ve işçi sınıfının çalışan kesimiyle işsiz olan kesimini karşı karşıya getiriyor.

Değişen ne?
-İşsiz, kıskaç altına alınıyor:
-Yeni yasaya göre her işsiz ayda 345 Euro alacak. Ona bu miktarı vermemek veya yaşam koşullarını zorlamak için bir dizi kısıtlamalar getirilmektedir.
-İşsiz, mesleki niteliği göz önünde tutulmaksızın her türlü işi kabul etmeye ve işin olduğu yere gitmeye zorlanmaktadır.
-İşsizlik parası olarak verilen miktarın azlığı, bütün uzun dönem işsiz olanları, kronik işsizleri, kaçınılmaz olarak yoksulluğa itmektedir. Böylece yeni bir yoksulluk ve büyük şehirlerde yeni gettolaşma kaçınılmaz olmaktadır. Gençlerin, yardım almak için konan kurallara bir defaya mahsus olsa da uymamaları durumunda parasal yardımın yerini iaşe kartı ve eşya yardımı alacak.
-Kurallara uymayan işsizin yardım hakkı kesiliyor. Evsiz kalma durumu gündeme geliyor. En son durak, aşhaneler.
-Hartz-Yasalarıyla kronik işsizliğin yükü ailelerin sırtına yıkılıyor ve böylece çoktandır toplumsal bir sorun olan kitlesel kronik işsizlik, ailelerin sırtına yıkılarak “özel” sorun haline getiriliyor.

Almanya’da saat başına iş verimliliği 1991’den bugüne yüzde 24 ve üretim de yüzde 16 oranında artarken, harcanan iş saati de yüzde 7 oranında azalmıştır. Yani daha az sayıda işçi ile daha fazla üretim yapılıyor. 2003 yılında Alman ekonomisinde üretilen yeni değer miktarı 2,1 trilyon Euro. Buna rağmen, resmi tanımlamaya göre her on Almandan bir yoksul sayılıyor.

Dünyanın en “zengin” ülkelerinden birsi olan Almanya’da hükümet, tasarruftan bahsediyor. Tasarruftan anladığı da işçilerin ve emekçilerin cebinden çalmak ve tekellerin kasasına aktarmaktır. Şimdiye kadar çıkartılan yasalar bunu göstermektedir.

Hartz-Yasaları, tekelci sermayenin çıkarlarına göre hazırlanmış. Bu yasayla işgücünün daha da ucuzlatılması amaçlanmaktadır. Böylece sömürünün azami gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir. Alman tekelci burjuvazisinin Sosyal demokrat/Yeşiller koalisyon hükümeti vasıtasıyla uygulattığı ve uygulamaya konacak neoliberal yasalar veya Agenda 2010 Alman tekellerinin dünya pazarlarındaki konumunu güçlendirmeye hizmet etmektedir.

Alman işçi sınıfı ve emekçi yığınlar bu neoliberal saldırıları kabul etmeyeceklerini haftalardan beri sürdürdüğü protestolarla göstermekteler. Pazartesi Gösterileri olarak bilinen bu eylemlerin daha ziyade Doğu Almanya’da kitleselleştiği anlaşılmaktadır. Eylemlerin Batı Almanya’da da kitleselleştirilmesi çabasının da sonuçsuz kaldığı görülmektedir. Yapılan değerlendirmelerden eylemlerin hızının kesildiği ve kitleselliğinden çok şey kaybettiği anlaşılmaktadır. Gelişmenin böyle olmasının bir çok nedeni vardır.

-Bu kitle eylemi, her şeyden önce kendiliğinden gelişti ve siyasi önderlikten yoksundur.
-Daha önceki kitlesel eylemler döneminde görüldüğü gibi bu sefer de başta sendika yönetimi olmak üzere revizyonist çevreler ve Almanya attac’da örgütlü reformist ve troçkistler, protestoların şiddetlenmesinin, Hartz-Yasalarına karşı protesto olmaktan çıkarak sistemi sorgulayan bir hatta gelişmesinin, Batı Almanya’da da yaygınlaşarak daha da kitleselleşmesinin önünü almak için bölücülük yapmışlar ve bundan da başarılı olmuşlardır.
2 Ekimdeki merkezi yürüyüşten sonra da artık Pazartesi Yürüyüşleri düzenlemeyeceklerini açıklamışlardır.

Bu çevreler, neoliberal saldırıların, sosyal hakların rafa kaldırılmasının, kitlesel işsizliğin nedeninin kapitalist sistem olduğunun görülmemesi için ellerinden geleni yapmışlardır.
Nispeten dinamik güçler, devrimci ve komünist güçler, Pazartesi Protestolarını sürdürmenin doğru olduğu anlayışındalar. Ne var ki bu güçler arasında hedef konusunda görüş birliği yok. Yıllardan beri işçi taarruzundan bahsedenler, siyasal kimliklerini açıklamadan eylemlere önderlik etmeye soyunanlar, kendiliğinden gelişen bu hareketi, yığınların bilinçli mücadelesi olarak değerlendirenler var. Almanya’da komünist partisinin olmaması, yığın hareketinin geliştiği böylesi dönemlerde işçilerin ve emekçilerin yol tayinini zorlaştırmaktadır. Mevcut komünist güçlerin dağınıklığı, küçük burjuva devrimcilerinin kendiliğindenciliğe tapışları, bu hareketin sıçrama yaparak kapitalist düzene karşı mücadele olarak gelişmesini engelliyor ve böylece reformizmin ve burjuvazinin bu eylemleri söndürme çabalarının başarılı olmasının önünü açıyor.

8 Temmuz 2003 Salı

HAFTADA 35 SAAT ÇALIŞMA TALEBİ VE İŞSİZLİK


 
Doğu Almanya’da sürdürülen grev, beklenmedik bir biçimde yenilgiyle sonuçlandı. İşçiler greve hazırdılar ve devamından yanaydılar. Ama IG-Metall sendikası başkanı grevin yenilgiyle sonuçlandığını açıkladı. Böyle bir açıklamanın ve grev kırıcılığının esas nedeni henüz tam olarak bilinmiyor. Ama her halükarda hükümetin neoliberal saldırılarına boyun eğildiği, bu anlamda da tekeller-hükümet ve sendika bürokrasisi arasında grevin sonlandırılması, aksi taktirde bütün ülkeye yayılama tehlikesinin olduğu konusunda belli bir uzlaşmaya varıldığı açık.
Haftada 35 saat çalışma, Doğu Almanya metal işletmelerinde başlatılan grevin temel talebiydi.
Bu makalede, birçok ülkede olduğu gibi Almanya’da da hiç gündemden düşmeyen ve işsizliği önlemenin temel yolu olarak gösterilmeye çalışılan bu talebin işsizlikle, daha doğrusu kitlesel kronik işsizlikle ilişkisine bakacağız.

Kapitalizmde işsizliği ortadan kaldırmanın olanağı yoktur. Ama işsizlerin sayısının azaltılmasının koşulları vardır. Ekonomik devreviliğin yükseliş döneminde; konjonktürün iyi olduğu dönemlerde işsizlerin sayısında belli bir azalma olur. Bu dönemlerde yeni iş olanaklarıyla işsizlik bir nebze de olsa emilir. Ama kapitalist ekonomi tarihinin gösterdiği gibi, ekonominin yükseliş döneminde de sürekli bir işsizler ordusu vardır. Kapitalistler, bu sanayi yedek ordusunu, çalışan işçiler ve ücretlerin seyri üzerinde baskı aracı olarak kullanırlar.

İşsizler ordusunun sayısal büyümesi veya küçülmesi, önceleri, kapitalist ekonominin devrevi hareketine bağlı bir gelişmeydi. Ekonomi krizde olduğu zaman işsizlerin sayısı olağanüstü artıyor, ekonomi krizden çıkmaya başladığında ve yükselmeye geçtiğinde de işsizlerin sayısı azalmaya başlıyordu. Böylece ekonominin seyri, sanayi yedek ordusunun hacminin seyrini belirliyordu. Bu durumu şöyle de açıklayabiliriz: Sermaye birikimi, sanayi yedek ordusunu sayısal olarak azaltıyordu (ama eğilim olarak çoğaltıyordu). Çünkü sermaye birikimi, yatırım demektir ve yatırım da yeni iş yerlerinin açılması ve bir kısım işsizin iş bulması anlamına gelmektedir. Ama bu, aynı zamanda, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi (değişmeyen sermayenin değişken sermayeye oranla görece artması) ve işsizlik demektir.

Bu gelişmenin; sermaye birikimi-işsizli, kriz-işsizlik, ekonominin yükselmesi-işsizlik arasındaki ilişkinin en klasik gerçekleşmesini kapitalizmin serbest rekabetçi döneminden emperyalizmin I. Dünya Savaşına kadar olan döneminde görüyoruz.

Teknolojinin kazanımlarının daha yoğun olarak üretimde kullanılması; otomasyon, rasyonelleştirme, işletme sistemlerinde verim arttırıcı tedbirler, sonuç itibariyle ekonominin yükseliş döneminde de işsizlerin sayısında artışı beraberinde getirdi ve işsizler ordusunun sayısal azalması veya çoğalması, ekonomik devrevilikten bağımsızlaşmaya başladı. Sermaye birikiminin gerçekten görece fazla nüfusa; işsizlerin sayısının artmasına neden olduğu, ifadesini kitlesel kronik işsizlikte buldu.

Geçen yüzyılın 20’li yıllarında gündeme gelen ve ‘70’li yıllarından buyana da kapitalist sistemin bir görüngüsü olan kronik kitlesel işsizlik, önceleri (kapitalizmin serbest rekabetçi döneminden geçen yüzyılın ‘20’li yıllarına kadar olan dönemde) bir eğilimdi. Ama bu eğilim, bugün kapitalist sistemin nesnel bir yasasına dönüşmüştür. Bugünün koşullarında rekabet, teknolojik gelişme, otomasyon, rasyonelleştirme, devasa yatırımları kaçınılmaz kılıyor; Sermaye birikimi, sermayenin organik bileşimini değişmeyen sermaye lehine değiştirerek büyüyor veya sağlanıyor. Yani sermayenin organik bileşiminde değişken sermayenin (işgücü, ücretler) payı, değişmeyen sermayeye (makineler, fabrikalar, hammaddeler vs.) oranla görece küçülüyor. Böylece, önceleri, birikimin görece fazla nüfusa (işsizliğe) neden olma eğilimi, nesnel bir yasaya dönüşüyor. Her birikim, dolayısıyla yatırım, giderek daha çok işçinin işsiz kalmasını beraberinde getiriyor ve böylece işsizlik, kitleselleşiyor ve kitleselleşen işsizlik de kronikleşiyor.

Sermaye birikimi, kaçınılmaz olarak işsizliğe neden oluyor. Belirttiğimiz nedenlerden dolayı yatırımlar, sermayenin organik bileşimini yükseltiyor. Yani değişmeyen sermayenin payı değişken sermayeye göre artıyor. Bu da görece fazla nüfusun (işsizliğin) artması demektir. Bu durumda kapitalistin artı değer elde etme olanağı azalıyor. Çünkü sadece ve sadece işgücü artı değer yaratabilir. Bu süreç son kertede kar oranlarını düşürüyor. Böylece kapitalistler, tekeller, elde edilmek istenen sonucun tam tersini elde ediyorlar. Rekabet edebilmek, dünya pazarlarında pay kapmak ve iddialı olabilmek için sermayenin organik bileşimini yükselten modern teknoloji bazında devasa yatırımlar yapmak gerekiyor. Böylesi yatırımlar, sürekli daha az işgücü kullanımını beraberinde getiriyor. Sömürünün ve artı değerin kaynağı olarak daha az işgücü kullanımı, kar oranlarının düşmesi ve işsizliğin kitleselleşmesi ve kronikleşmesi anlamına geliyor.

Üretim/mülkiyet ilişkileri değiştirilmeksizin, kapitalist sistem ortadan kaldırılmaksızın bu çelişkiden kurtulmanın, işsizliği ve günümüzde de kitlesel kronik işsizliği ortadan kaldırmanın olanağı yoktur. Bu nedenle kapitalizmin bu gelişme koşullarında, özellikle de emperyalist ülkelerde işsizliğe karşı mücadelede sendikaların haftada 35 saat çalışma talebi, geri seviyede bir reform talebine dönüşüyor. Almanya gibi ülkelerde üretimde verimlilik ve teknolojik gelişme göz önünde tutulursa, haftada 35 saat değil, 25 saat, 30 saat çalışma talep edilmelidir ve bu talep, işsizlik sorununun çözümü olarak algılanacak bir biçimde yansıtılmamalıdır. Almanya’da çalışma saatlerinin kısaltılması için mücadele sonucunda 1983-1995 döneminde bir milyon yeni işyeri ve haftada 35 saatlik çalışma talebinin gerçekleştirilmesi sonucunda da 350 bin yeni işyeri açıldı. Ama aynı dönemde; 1983’ten 1995’e kayıtlı işsiz sayısı 2,5 milyondan 4 milyona çıktı.
Demek ki işsizlik sorunu, kapitalizm koşullarında çözülmez. Sorunun kaynağının/nedeninin ortadan kaldırılması gerekir.



13 Mart 2001 Salı

Koreli İşçiler Gibi Olmak


 
Şubat’ın 16’snda “Daewoo Motor” yönetimi 1750 işçiyi sokağa attı. Amaç açık: geçen Kasım ayında iflas eden otomobil tekelinin yeniden yapılanmasını sağlamak, yani olası satın alıcıların iştahını kabartmak için hazırlamak. Bu nedenle yapılması gereken ilk iş de işçileri sokağa atmaktı. Amerikan tekeli General Motors (GM), Daewoo Motor’a ilgi duyduğunu açıklamış, ama devir konuşmalarına başlamak için işçilerin kitlesel olarak sokağa atılmasını ön koşul yapmıştı. İşten çıkartmanın nedeni buydu. Bunun üzerine 700 işçi, aileleri ve sendikalarla birlikte işletmeyi, takip eden hafta sonunda işgal ettiler. Şubat’ın 19’unda da 4000 polis işletmeye saldırarak, direnişçilerin kurdukları barikatları yıktı ve yapılan açıklamalara göre, en az 60 direnişçi tutuklandı. Fabrikadaki işgal durumunun zor kullanılarak ortadan kaldırılmasından sonra ülkede protestolar çığ gibi gelişti. Takip eden Cumartesi günü Changwon, Kunsan ve Pusan’daki Daewoo otomobil fabrikalarında işçiler ve polis arasında beş gün süren sokak çatışmaları yaşandı. Öyle ki ana caddeler, işçi kitleleri tarafından bloke edildi.

Daewoo işçilerinin ve onlarla dayanışma içinde olan yığınların eleştirisi kitlesel işten çıkarmalarla sınırlı değildi. Kore Demokratik Sendikalar Konfederasyonu (KDSK) başkanı Dan Biong-Ho’un ifadesine göre, hükümet neoliberal dayatmalara boyun eğiyor, emperyalizmin ve yabancı sermayenin öne sürdüğü koşulları kabulleniyor. Hükümetin bu tavrından dolayı protestolar, sadece sermayeye karşı değil, aynı zamanda hükümete de karşıdır. Daewoo işçileri ve sendikalar, fabrikanın GM’a satılmasına karşılar ve devletin iflas eden bu işletmeyi devralmasını öneriyorlar.

Bu türden protestolar G. Kore’de ilk defa görülmüyor. Bu ülkede mücadeleci sendika, işçi, öğrenci, bir bütün olarak emekçi yığınların gelişmiş, adeta gelenekselleşmiş dayanışması bir tarihtir. Kore, yabancı sermayeye teslim olarak, ülkeyi oldukça ucuz işgücü cenneti yaparak elde ettiği gelişmesinin, borçlanmaya dayanan iktisadi büyümesinin sonuna geldi. Kore işçi sınıfı yabancı sermaye-yerli sermaye- hükümet işbirliğini her seferinde kendi haklarının elinden alınması olarak yaşadı. Bu anlarda yabancı sermayeye karşı duyarlılığı geliştirdi.

Emperyalizm, yabancı sermaye, İMF, Dünya Bankası, bir bütün olarak borçlanma üzerine kurulu düzen “Asya Krizi” döneminde, yani 1997-98’de çöktü. Bu kriz, Kore’nin ne pahasına belli bir iktisadi büyümeyi yakalamış olduğunu gözler önüne serdi. O günden bu güne uluslar arası tekeller, Kore işletmelerinin ucuza kapatmak için dayatıyorlar; yani özellikle İMF, Dünya Bankası, ekonominin yeniden istikrara kavuşması için eskiyen, çürüyen yapıların yıkılması, uyumluluk programlarıyla, ekonominin yeniden yapılandırılması gerektiğini dayatıyorlar. Bunun Türkçesi şudur; yabancı sermaye istiyorsan, ülkelerde onun istediği koşulları oluşturacaksın. Yani özelleştireceksin, işletmelerini satacaksın, yabancı sermayenin giremediği alanları ona açacaksın. Yeniden yapılandırma adı altında işçileri sokağa atacaksın vs. vs.

Vesilesi, doğrudan nedeni ne olursa olsun -işten atılma, ücret artırmanın, sosyal haklar vs- Kore işçilerinin son yıllarda sokak çatışmaları biçiminde sürdürdükleri mücadele esas itibariyle yabancı alana; emperyalizme, İMF’ye, Dünya Bankası’na yani bir bütün olarak yabancı sermaye faaliyetinin sonuçlarına karşıdır.

Kore işçileri bütün dünyaya ve özellikle de İMF programlarına teslim olmuş ülkelerde işçilere yol gösteren eylemler geliştiriyorlar. Şüphesiz bu eylemlere komünist partisinin önderlik yapmaması; yani subjektif faktörün olmaması büyük bir eksiklik ve mücadelenin siyasi karakterinin ön plana çıkmasını engelleyen bir neden. Ama Kore işçi sınıfı, İMF “özürlü” ülkelerde sınıfdaşlarına şu mesajı veriyor; Sendika ağalarını dinlemeyin, yanınızda olmayan sendikaları tepeleyin. Sözlü vaatlere inanmayın. Polisten, askerden çekinmeyin. Toplumun, emekçi yığınların diğer kesimleriyle, onların sorunlarını kendi sorunlarınız olarak algılayarak, dayanışma içinde olun. Mücadeleye aile üyelerinizi de katın. Mücadeleniz, protestolarınız devletin anlayacağı dilde olmalıdır. Polisle çatışmayı göze almadan, gerekirse işyerlerini işgal etmeden, sokaklara barikatlar kurmadan ve satılmış, sarı sendikaları bir kenara atmadan sonuç alamazsınız.

Kore’nin sorunları Türkiye’nin sorunlarını anımsatıyor. Ama yabancı sermaye özelleştirme, yeniden yapılandırma ve sonuçta da işçilerin kitlesel olarak sokağa atılması Kore’de işçilerin fabrikaları işgaline, sokak çatışmalarına ve toplumun; emekçi yığınların dayanışmasına yol açıyor. Böyle bir gelişme Kore’de doğal. Bu doğallık Türkiye’de de olmaktadır. Derin mali kriz ve sonuçları; hızlandırılacağı söylenen özelleştirme, İMF ve Dünya Bankası vasıtasıyla yabancı sermayenin yeni dayatmaları, işsizlik, reel üretimde durgunluk, yolsuzluk, korkunç boyutlara varmış olan gelir eşitsizliği vs. Türkiye işçi sınıfını, adeta sokağa davet ediyor. Hükümetin bu günlerde başlayacak olan yeniden güven tazeleme girişimine, yeni “istikrar” programına verilecek en doğru cevap, sendika ağalarının teslimiyetçiliğini aşarak sokak olmalıdır. Koreli sınıfdaşlarımız bu işin nasıl olacağını gösteriyorlar.
Onlardan öğrenelim.