deneme

1 Mart 1999 Pazartesi

İŞÇİ SINIFININ YAPISAL GELİŞME EĞRİSİ



İŞÇİ SINIFININ YAPISAL GELİŞME EĞRİSİ

ELVEDA PROLETARYA MI?


İşçi sınıfının karakteri, iç yapısı, sosyal farklılaşması, kapsamı ve dışsal görünümü üzerine sürekli tartışılmıştır. Marksistler arasındaki bu tartışmanın ve işçi sınıfının tanımlanmasının toplumsal gelişmeyle doğrudan bağı vardır. Bu, burjuvaziyle sürdürülen ideolojik mücadelenin kaçınılmaz bir zorunluluğudur.

Kapitalizmin gelişmesine paralel olarak; bu gelişmenin doğrudan bir sonucu olarak, işçi sınıfı da gelişmiş ve derin/kapsamlı yapısal değişmelere uğramıştır. Aşağıda belirteceğimiz bu nesnel değişmelerin sınıf mücadelesindeki anlamı oldukça önemlidir. Bu değişimler, her şeyden önce, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki, emek ile sermaye arasındaki somut güçler dengesine etkide bulunurlar; bu dengenin gelişme yönünü belirlerler. Bundan dolayıdır ki bu değişmeleri her bir komünist parti, sınıf mücadelesinin strateji ve taktiğinde, ideolojik mücadelenin içerik ve yöntemlerinde dikkate almak zorundadır. Bu değişimler nesnel durumun ifadesi olduklarından istesek de istemesek de sınıf mücadelesinin strateji ve taktiğini ve ideolojik mücadelenin içerik ve yöntemlerini etkilemeleri, bu alanların yansımaları kaçınılmazdır.

Burjuvazinin mezar kazıcısı olarak proletarya, toplumsal sahneye çıktıktan bu yana burjuva ideologlar, her türden çarpıtma ve inkarla böyle bir sınıfın olmadığından bahsetmeye başladılar. Onların “bilimsel” açıklamaları her seferinde nesnel gerçekliğe çarparak parçalandı. Ama burjuvazi yılmadı ve her seferinde yeni çarpıtma ve uydurmalarla işçi sınıfını inkar etmeye, inkar edilecek durum kalmayınca da onun toplum içinde eridiğini, yok olduğunu anlatmaya başladı.

Nihayetinde işçi sınıfı, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki ölüm-kalım savaşının bir tarafıdır. Tabii ki burjuvazi böyle bir gücü çarpıtmak, onun hakkında hayaller yaymak isteyecektir.

Burjuva ideologlar, işçi sınıfının varlığını inkar tavırlarını hem onu sınıf olarak reddederek ve hem de sınıf olarak varlığını tanıyarak sürdürdüler. Örneğin burjuva/emperyalist ideologların önemli bir kısmı, özellikle sağ oportünist teorisyenler -nam-ı diğer sosyal demokratlar- politikalarını, yani kapitalist düzenin varlığını ve ebediyen var olacağını işçi sınıfının varlığıyla bütünleştirmek zorunda kaldılar. Ama onlara göre böyle bir sınıf, burjuvaziyle, kapitalizmle antagonist çelişkiler içinde olan bir sınıf değildir. Böylelikle bu baylar, proletaryanın kapitalizmin, burjuva toplumunun antagonist çelişkilerinin ürünü olduğunu reddederek, kapitalist toplumun her iki temel sınıfı (proletarya ve burjuvazi) arasındaki antagonizmayı uzlaşırlığa dönüştürmeyi siyasi varlıklarının ekseni ilan ettiler.

Bir bütün olarak burjuvazi, Marksist öğretide en önemli olanı; proletaryanın tarihsel rolünün açık seçik tespitini” inkar, çarpıtma ve yok sayma mücadelesini sürdürmektedir. (Bkz. Lenin; “Karl Marks’ın Öğretisinin Tarihsel Geleceği”, C. 18. s. 576, Alm).

Burjuvazi, işçi sınıfının burjuva toplum içinde eridiğini ve proleter sınıf bilincinin de tarihsel bir kalıntı olduğunu geniş yığınlara kabul ettirmeyi çok istiyor. Ama nesnel gerçeklik onun bu isteğini paramparça ediyor. Emperyalist burjuvazi ve ideologları, özellikle revizyonist blokun ve sosyal emperyalist Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bu alandaki çabalarını kampanya boyutunda sürdürdüler. Revizyonist blokun dağılması ve bu blok ülkelerinde klasik kapitalizme geçiş, burjuvazi açısından sosyalizmin ölmesi ve kendi düzenlerinin, yani kapitalizmin nihai zaferi anlamına geliyordu. Bu antikomünist kampanyanın bir yönü de doğrudan işçi sınıfını ilgilendirmekteydi. Nihayetinde sosyalizm öldü anlayışı, aynı zamanda elveda proletarya anlayışının bir ifade biçimiydi. Gerçekten de burjuva ideologların işçi sınıfı hakkındaki görüşlerinden bağımsız olarak -onların bu noktadaki görüşünü bildiğimiz için- dünya çapında Marksizmi, işçi sınıfını sorgulayan, Marksist teoriyi “düzelten” ve işçi sınıfı diye bir sınıfın kalmadığını özene bezene anlatan küçük burjuva darkafalılar, düpedüz avanaklar türediler. Bunlar, burjuva ideologların safında yer alarak, işçi sınıfına, onun dünya görüşü olan Marksizm-Leninizme ve komünist partilerine antikomünist zehirlerini yönelttiler. ‘90’lı yılların başındaki bu antikomünist kampanya, şimdi dergi sayfalarında sürdürülen tantanaya dönüştü. Sadece birkaç yıllık süreç, ne Marksizm-leninizmin ve ne de işçi sınıfının ölmediğini gösterdi, ve karşıdevrimin süngüsü düştü.

Burjuva toplumda etkide bulunan sınıfsal güçlerin, özellikle işçi sınıfının somut durumunun; bir bütün olarak kapitalist toplumun sosyal yapısının tam bir analizi, temel toplumsal süreçlerin ve gelişme eğiliminin tespit edilebilmesi için önkoşuldur. Toplumsal gelişme analizinde bu, olmazsa olmaz kuraldır. Burjuva/kapitalist düzenin münferit görüngülerinin dönüşümü ve bu dönüşümün hızı, bu toplumun dayandığı, üzerinde yükseldiği sosyo-ekonomik temel ögeleri, yani temel sınıfları ve sosyal tabakaları analiz etmeyi zorunlu kılmaktadır.

Lenin, “Devlet İktidarının Sosyal Yapısı Üzerine, Perspektifler ve Tasfiyecilik Üzerine” makalesinde şöyle der:
Toplumun ve devlet iktidarının sosyal yapısı, değişimlerle karakterize olur. Bu değişimlerin açıklanması olmaksızın toplumsal faaliyetin herhangi bir alanında ileriye doğru hiçbir adım atılamaz. Perspektifler sorunu; .. .ekonomik ve siyasi gelişmenin temel eğilimleri-sonuçları. Bir ülkenin yakın geleceğini belirleyen o eğilimler, her bir bilinçli politikacının faaliyetinin yönünü ve karakterini ve görevlerini belirleyen o eğilimler (sorunu) bu değişmelerin izahına bağlıdır” (C.17, s. 127, Alm).

Öyleyse; işçi sınıfı içindeki/kapsamındaki değişimleri analiz etmeksizin emek ile sermaye arasındaki derin antagonist çatışmaları güncel tespit etmek ve sınıf mücadelesinin strateji ve taktiğinde devrim ve karşıdevrimin güçlerini tanımlamak zorlaşır. Veya da işçi sınıfı-burjuvazi genellemesi ile, bu genel kavramla yetiniriz!

İşçi Sınıfının İç Yapısı, Bu Yapıdaki Değişmeler ve Sınıfın Kapsamı

Önce, işçi sınıfı kavramının kriterlerine bakalım. Zaten bütün sorun da bu kavramın kriterlerine bağlı olarak doğmaktadır. Ve buna açıklık getirilmeksizin de işçi sınıfının yok olup olmadığı sorusu cevaplandırılamaz.

İşçi sınıfının yapısı ve kapsamı üzerine, sürekli, her dönem tartışılmıştır. Tartışmalar, sürekli, işçi sınıfının kapsamı ve yapısını sanayi ve fabrika işçileriyle sınırlandırılıp sınırlandırılmayacağı noktasında yoğunlaşmıştır. Bu konuda iki temel görüş vardır. Bu görüşlerden birisi, işçi sınıfını sanayi ve fabrika işçileriyle sınırlar. Yani sömürülen diğer ücretlileri işçi sınıfının dışında görür. Diğer görüş ise işçi sınıfının kapsamını geniş tutar ve hizmet sektöründeki işçileri ve ücretlilerin bir kısmını işçi sınıfının kapsamı içinde görür.

Revizyonistler bu konu üzerine çok tartışmışlardır. Hem emperyalist ideologların “reel sosyalizm”e ve işçi sınıfının tarihsel misyonuna saldırıları karşısında çetin mücadeleler (!) sürdürürlerken, hem de işçi sınıfının iç yapısındaki gelişmeleri incelerlerken. Ne var ki onlar bu alandaki oldukça “bilimsel” tartışmalarını sürdürürlerken savundukları “reel sosyalizm” çökmüştür.

Bildiğimiz kadarıyla Marksistlerin bu konu üzerinde uluslararası boyut kazanmış ve görüş farklılıkları içeren bir tartışması olmamıştır. Ama Marksistlerin bu alandaki en büyük/önemli eksikliği, modern revizyonistlerle ideolojik, teorik tartışmaya girmemeleridir. Yani Stalin’in ölümünden ve sosyalist Sovyetler Birliği’nde siyasi iktidarın Kruşçev modern revizyonistleri tarafından gasp edilmesinden sonra (SSCB KP XX. Parti Kongresi, 1956) bu alan da modern revizyonistlere bırakılmıştı.

Her halükarda Marksist teoriye göre, işçi sınıfı kapsamında olup olmamanın belirleyici kıstası, üretim araçları karşısındaki konumdur. Belirleyici kıstas olmasına rağmen bu, sorunun sadece bir yanıdır veya çıkış noktasıdır. Aşağıda da göstereceğimiz gibi işçi sınıfının yapısını ve kapsamını tanımlayan başka kriterler de vardır.

İşçi sınıfını, maddi üretimde doğrudan artı değer yaratan ücretli işçilerle, yani sanayi ve fabrika işçileriyle sınırlandırmak, sınıfın kapsamını daraltmak ve kapitalist ekonominin gelişme seyri içinde ortaya çıkardığı yeni olguları ve bunun sınıfsal ifadesini görmemek anlamına gelir. Böylelikle dar anlamda; çekirdek anlamda işçi sınıfını tanımlamış oluruz. Bu tanımlama, proleter sınıf çıkarları açısından yeni ve genişleyen nesnel olguları kapsamaz. Soru şu: doğrudan artı değer üretenlerin dışında kalanlar ile artı doğrudan artı değer üreten ücretli işçiler arasında ortak sınıfsal çıkarlar yok mu? Var. Marksist teoriye göre esas olan, hem artı değer üreten ve hem de artı değerin dağıtımı alanında ücretli olarak çalışanlar; üretim araçlarına sahip olmayan bunlar, yaşamak için işgüçlerini satmak zorundadırlar.

F. Engels, “sanayi proletaryası” makalesinde şöyle der: “Proletaryanın çeşitli seksiyonlarının incelenmesine yarayan sıralama, onun doğuşundan önceki tarihinden çıkmaktadır. İlk proleterler sanayiye aittiler ve doğrudan onun tarafından üretiliyorlardı: Sanayi işçileri... Sanayi materyalinin, hammaddelerin ve yardımcı maddelerin üretimi sanayinin gelişmesiyle önem kazandılar ve yeni bir proletaryanın doğmasına neden oldular: Kömür ocaklarındaki ve madencilikteki işçiler. Sanayi, üçüncü derecede tarımı (a.ç. SP) etkilemektedir. Çeşitli işçilerin yetişmişlik derecesinin sanayi ile olan bağlarıyla tam bir ilişki içinde olduğunu ve çıkarları hakkında sanayi işçilerinin en çok, maden işçilerinin daha az ve tarım işçilerinin en az aydınlatıldıklarını ... göreceğiz. Bu sıralamayı sanayi işçilerinde de bulacağız ve fabrika işçilerinin, sanayi devriminin bu en yaşlı çocuklarının, başından bugüne kadar işçi hareketinin çekirdeği olduklarını göreceğiz.” (Marks-Engels, C.2, s. 253, Alm.)

Burada tespit etmemiz gereken iki nokta söz konusudur. Birincisi, fabrika işçileri, işçi hareketinin, dolayısıyla işçi sınıfının çekirdeğini oluşturuyorlar. İkincisi, işçi sınıfı sadece bu çekirdekten, yani fabrika işçilerinden oluşmuyor. İşçi sınıfının başka katmanları da vardır.

Aynı doğrultuda Lenin şöyle der:
Safi proletaryanın yanı sıra, proletaryadan yarı proletaryaya .. .doğru oldukça çeşitli geçiş tipleri kütlesiyle çevrili olmasaydı, ... proletarya içinde de alt tabakalar, az veya çok gelişmiş tabakalar .olmasaydı kapitalizm, kapitalizm olmazdı. Bütün bunlardan proletaryanın öncüsü için, onun sınıf bilinçli kısmı için, Komünist Partisi için mutlak kaçınılmaz zorunluluk şudur; çeşitli proleter gruplar ile uzlaşmalar, anlaşmalar.” (Lenin, “Sol” Radikalizm, Komünizmin Çocukluk Hastalığı, C. 31, s. 60, Alm).

Lenin de işçi sınıfının katmanlarından, “çeşitli proleter gruplar”dan bahsetmektedir.

Burada soru şu: İşçi sınıfının çeşitli seksiyonlarının, çeşitli tabakalarının doğuş nedenleri nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorunun cevabı, işçi sınıfının hem kapsamını ve hem de yok olup olmadığını ele verir.

İşçi sınıfının sosyal görünümünde belirleyici olan, onun sadece sayısal olarak büyümesi/çoğalması değildir. Nitel değişimler de işçi sınıfının sosyal görünümünde belirleyici önemi haiz olan gelişmenin ifadesidir. Bilimsel-teknik devrimin, yeniden üretim sürecinin yapısı üzerindeki etkilerinin hızlanması, derinleşmesi ve kapsamlaşması proletaryanın mesleki biçimlenmesini ve faaliyet alanını da kaçınılmaz olarak etkilemiştir; çalışmanın içeriğindeki, çeşitli mesleklerin anlamındaki dönüşümler, eğitimin yapısındaki ve ücretli işçilerin çeşitli iktisadi sektörlerdeki dağılımında görülen değişmeler, aynı zamanda işçi sınıfının çeşitli bölümleri arasındaki değişmeler, çalışma sürecinde işçiler ile ücretliler, kadınlar ile erkekler arasındaki bağıntıda görülen kaymalar olarak proletaryanın münferit gruplarının ve bölümlerinin sömürü sürecindeki konumunu doğrudan ve kaçınılmaz olarak etkileyen faktörlerdir.

Bilimsel-teknik devrim sürecinde veya bu devrimin doğrudan etkisiyle bir bütün olarak ekonominin ve özel olarak da sanayi dallarının yapısında artık geriye dönüşümü mümkün olmayan değişmeler olmaktadır. Bu değişmeler, kaçınılmaz olarak ve geriye dönüşümü mümkün olmayacak bir süreçte işçi sınıfının yapısını da etkisi altına alıyorlar. Örneğin bu gelişmelerden dolayıdır ki, işçi sınıfının çeşitli iktisadi sektörler arasındaki dağılımı tamamen değişmiştir. Bu bağlamda Marks, “Kapital”de şöyle der:

Makineler, kimyasal süreçler ve diğer yöntemler yardımıyla yalnız üretimin teknik temelinde sürekli değişikliklere yol açmakla kalmaz, işçilerin görevleriyle, çalışma sürecinin toplumsal bileşiminde de değişmelere yol açar. Böylece, aynı zamanda, toplumdaki iş bölümünde de köklü değişiklikler yapmakta ve sermaye ile işçi kitlelerini durup dinlenmeden bir üretim sürecinden diğerine atmaktadır. Bu nedenle büyük sanayi, niteliği gereği, bir yandan işte değişmesi, görevde akıcılığı, işçinin her yönlü hareketliliğini zorunlu kılarken, diğer yandan da eski iş bölümünü o katılaşmış özellik ve ayrıntılarıyla yeniden canlandırır.” (Kapital, C. I, s. 511, Alm.)

Bilimsel-teknik devrim ve bunun proletaryanın yapısı üzerindeki etkisi, Marks’m yukarıdaki değerlendirmesi, Engels’in bahsettiği “proletaryanın çeşitli seksiyonlarının” ve Lenin’in bahsettiği proletarya içindeki alt tabakaların, proleter grupların nasıl, hangi nedenden dolayı oluştuğunu ifade ediyor. Bundan dolayıdır ki, proletaryanın iç yapısı sürekli bir değişim içindedir.

Bilimsel-teknik devrimin doğrudan bir sonucu olarak teknolojinin gelişmesi ve bunun kazanımlarının üretim sürecinde kullanılması, üretim sürecini bir taraftan basitleştirirken/sadeleştirirken diğer taraftan da karmaşıklaştırmıştı. Kapitalizmin ilk dönemlerinde üretim sürecinde hemen hemen bütün işlemleri yapan işçi, giderek daha kaçınılmaz bir şekilde makinanın parçası olmuş ve üretim sürecinde parça iş yapan konumuna gelmiştir. Giderek mükemmelleştirilen makinalarla işçi, bir taraftan sadece bir işlem ile uğraşırken, sadece bir düğmeye basmakla yetinirken, karmaşık makinalar kalifiye işgücünü kaçınılmaz kılmıştır. Büyüyen üretim, üretim sürecinin yeniden örgütlenmesini beraberinde getirmiş ve aynı zamanda yeni sektörlerin; yeni işçi, yeni metaların üretiminin gelmesiyle yeni meslek türleri doğmuştur. Bütün bunlar, bazı üretim sektörlerinin gerilemesini, bazı mesleklerin yok olmasını beraberinde getirirken yeni sektörlerin, yeni mesleklerin doğması anlamına gelmekteydi.

Marks, yukarıya aktardığımız anlayışıyla tam da bu gelişmeyi anlatıyordu. Bu gelişme görülmeksizin işçi sınıfının tanımı ve kapsamı da doğru tespit edilemez. Dolayısıyla işçi sınıfını sadece, sanayi proletaryasıyla, sadece ücretle, sefaletle tanımlayan anlayışlar yanlıştır. Soruna bu açıdan bakıldığında ve sermayenin organik bileşiminin, kapitalistler arası rekabetten dolayı sürekli yükseldiği göz önünde tutulduğunda sanayi proletaryası, fabrika işçisi sayısının giderek azaldığını tespit ederiz ve buna dayanarak da proletaryanın yok olma sürecinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu anlayışa göre birçok ülkede maden işçilerinin neslinin tükenmek üzere olduğunu da görürüz.

Dar ve geniş anlamda işçi sınıfı kavramının ne anlama geldiği Marksistler açısından tartışma konusu olmayacak kadar açık olduğu için üzerinde durmuyoruz. Ama her şeye rağmen proletarya, işçi sınıfı kavramını tanımlamada artı değer üretimini yegane kıstas olarak görenler varsa, onlara bu konuda ne denli darkafalı olduklarını göstermek için bir-iki örnek verelim. Nasıl abes bir sonuca varılacağını gösterelim:

Şoförleri ve makinistleri düşünelim. Aynı zamanda transportçulukla artı değer üretilmediğini ama metanın değerine katkıda bulunulduğunu (değerin değişime uğradığını) göz önünde tutalım (Bkz. Kapital, C. II, s.151, Alm). Bu durumda, düşünelim ki ülkedeki örneğin 100 bin şoförden 50 bini, 5000 makinistten 2500’ü bir gün yük (meta) transportu yapsınlar, geriye kalan 50 bini ve 2500’ü de insan nakliyatı yapsınlar, yani otobüs sürsünler ve yolcu treninde makinistlik yapsınlar ve belli bir zaman sonra -vardiya usulü- bunlar yer değiştirsinler. Örneğin otobüs sürenler kamyon sürsünler, yük treni makinistleri yolcu treni makinisti olsunlar. Diyelim ki vardiya değişimi haftada bir gün olsun. Bu durumda, bir hafta kamyon süren 50 bin şoför ile yük treni kullanan 2500 makinist proletaryaya dahil olurlarken, o bir hafta proletaryaya dahil olmazlar. Çünkü onlar bir hafta, metanın değerini etkileyen bir çalışma sürecinde bulunmuş olduklarından proleter olmuş olacaklar ve diğer hafta ise insan taşıma gibi, meta değeriyle ilgisi olmayan -hizmet sektörü- bir çalışma sürecinde bulunmuş olduklarından dolayı proleter sayılmayacaklar.

Veya bir kadını düşünelim. Fabrika işçisi. Fabrikada çalışırken hamile kalsın. Hamilelik sürecinde işten ayrılacak. Ne olacak? Hamile proleter ev kadını. Belli bir zaman sonra aynı işyerine döndüğünü, ama aynı işine değil de temizlik işine verildiğini düşünelim. Ne oldu? Önce artı değer ürettiği için proleter olan bayan, sonra artı değer üretilmeyen bir işte, temizlik işinde çalıştığı için proleter olmaktan çıkmış mı olacak? Veya fabrikada çalışan bir işçiyi düşünelim. Proleter, işsiz kaldı ve belli bir zaman sonra iş buldu, ama satıcı olarak. Ne oldu şimdi? Bizim proleter, sınıf mı atladı? Satıcı olunca proleter olmaktan, sömürülme sürecinden çıkmış mı oldu?

Sorunun yanlış ele alınmasıyla bu türden abesliklerin doğması kaçınılmaz olur.

Sınıf tanımlamasında ve dolayısıyla işçi sınıfı tanımlamasında bize yol göstermesi gereken anlayışı Lenin şöyle formüle ediyor:

Toplumsal üretimin tarihsel belirlenmiş bir sistemindeki yerine göre üretim araçlarına olan çoğu kez yasalar tarafından belirlenmiş ve formüle edilmiş ilişkilerine göre, çalışmanın toplumsal örgütlenmesindeki rollerine göre ve dolayısıyla tasarruflarına geçirdikleri toplumsal zenginlikteki paylarının büyüklüğüne ve elde ediliş tarzına göre birbirlerinden ayrılan büyük insan gruplarına sınıflar denir.” (Lenin, “Büyük İnisiyatif’, C. 29, s. 410, Alm)

Bu tanımlamaya göre işçi sınıfı tanımlamasının kıstasları şöyledir.
“Toplumsal üretimin” kapitalist “sistemi”ndeki yeri, burjuvazi tarafından sömürülmektir. Bu konumda olan birisi, üretim araçlarından yoksun olduğu için, üretim araçlarının sahibi olan kapitalist sınıfa işgücünü satmak zorundadır. İşgücünü satmakla bu kişi, sermayenin kumandası altında ya artı değer üretmek ya da kârın gerçekleştirilmesini sağlamak zorundadır.

-Bu kişinin “çalışmanın toplumsal örgütlenmesindeki rolü”, sermaye ilişkisine tabi olmakla belirlenir; yani sermayenin komutası, baskısı altında olmak.

-Bu kişinin gelirini “elde ediş tarzı” kendi işgücünü sermayeye meta olarak satmasına dayanır.

-Bu kişinin “toplumsal zenginlikteki payının büyüklüğü”, işgücünün değeri tarafından belirlenir ve bu büyüklük veya pay da meta olarak işgücünün üretim ve yeniden üretim maliyetinin farklı olmasından dolayı farklıdır.

Bu özellikleri sadece sanayi, fabrika işçileri mi taşıyorlar? Bu özellikleri, örneğin bahsettiğimiz makinistler, şoförler, işgücünü satmak zorunda olanlar yani sömürülenler, sermayenin kumandası/baskısı altında olanlar, ama doğrudan artı değer üretmeyenler, örneğin bir dizi hizmet sektöründe çalışanlar taşımıyorlar mı? Taşıyorlar.

Aynı yazısında Lenin, devamla proletaryanın tarihsel misyonu olarak “sınıfları ortadan kaldırma” yeteneğinin onda doğuştan var olmadığını, bilakis bu yeteneğin “tarihsel olarak doğduğunu ve sadece kapitalist büyük üretimin maddi koşullarından doğduğunu” belirtir (Lenin, agk, s. 410/411).

Bu anlayışa göre işçi sınıfına, proleter sınıfa ait olmanın tespitinde nesnel var olan, tarihsel olarak dönüşüme uğrayan maddi ekonomik, yani sosyo-ekonomik koşullar dikkate alınmalıdır.

Lenin, “Seçimler ve Proletarya Diktatörlüğü” makalesinde de şöyle der: “Herhangi bir kapitalist ülkede proletaryanın gücü, proleterlerin toplam nüfustaki payından daha büyüktür. Bunun nedeni, proletaryanın, bütün kapitalist iktisadi sistemin merkezine ve hayat damarına ekonomik olarak hakim olmasındandır.” (Lenin, C. 30, s. 264, Alm.)

Son iki anlayışta/alıntıda söz konusu olan, proletaryanın devrimci potansiyelidir ve bizim açımızdan bu yazımızda önemli olan, proletaryanın devrimci potansiyeli üzerinden işçi sınıfına aitliğin kıstasıdır.

Öyleyse; böylece, proletaryanın iktisadi ve sosyal özünden hareketle yapılan tespitler, işçi sınıfının tarihsel-somut belirlenmesi için yöntemsel anahtar olmaktadırlar. Bu anlayıştan hareketle, günümüz koşullarında kapitalist düzende hangi toplumsal grupların işçi sınıfından sayılıp sayılmayacağının belirlenmesi için anlaşılması ve incelenmesi gereken şudur: “Kapitalist büyük üretimden” ve “kapitalist iktisadi sistemin merkezi ve hayat damarı”ndan anlaşılması gereken nedir? Devamla, kapitalizmde hangi sosyal güçler ücretli işçiler olarak sömürülüyorlar ve bunlar toplumda (üst yapıda) ve toplumsal yeniden üretim sürecinde hangi konum ve görevleri üstlenmiş durumdalar?

Bu sorulara cevap aramak bizi maddi üretimin dışında da konsantrasyon sürecinin geliştiğini, kapitalist kâr ve hakimiyet sisteminin işleyebilmesi için hizmet sektörünün giderek daha da önemli olduğu sonucuna götürecektir. Diğer bir ifadeyle, “kapitalist büyük üretim”de ve “kapitalist iktisadi sistemin merkezi ve hayat damarı”nda ücretlilerin konumu, özellikle kâr üretimi ve gerçekleştirilmesi açısından giderek proletaryanın konumuna yaklaşıyor ve bunların büyük bir kısmı işçi sınıfının bölüklerini oluşturuyorlar.

Sanayi sektörü dışındaki sektörlerde işgücünün konsantrasyon derecesi, kapitalist çalışma ve sömürü sürecinin örgütlenme ve hakimiyet biçimleri sanayi sektöründekine benzer durum almışlardır. Bütün sektörlerde ücretli işçilerin çalışma ve yaşam koşulları sürekli ve hızlı bir şekilde değişime uğramaktalar ve fabrika dışında çalışanlar/ücretliler, toplumda ve sınıf mücadelesinde sosyal bir güç olarak büyük bir önem kazanmaktalar. Bu gelişme, kapitalizmin en azından şu veya bu derece gelişmiş olduğu bütün ülkelerde nesnel bir olgudur.

Bilimsel-teknik devrimin sonuçlarının üretimde uygulanması, işin toplumsal örgütlenmesi, eğitim ve faaliyetin yapısındaki değişmeler vb. ister istemez genel yaşam koşullarını ve buna bağlı olarak da düşünce ve duruş tarzını etkilemektedir. Bundan dolayı işçi sınıfının çeşitli bölükleri arasında ortak çıkar, ortak düşünce ve yaşam tarzının gelişmesi yavaş ilerlemektedir. Bunun ötesinde burjuvazi, bütün olanaklarını seferber ederek işçi sınıfının bütün bölüklerinin ortak yaşam ve düşünce tarzına göre şekillenmesini engellemeye ve çarpıtmaya çalışmaktadır.

İşçi sınıfının toplumda, çalışma ve yaşam koşullarında sosyal ve ekonomik konumunun birbiriyle diyalektik bağ içinde olan iki tarihsel temel eğilimi vardır: Aynılaşmak ve farklılaşmak. Bilimsel-teknik devrimin gelişme süreci içinde işçi sınıfının toplumdaki sosyal ve ekonomik konumunun aynılaşması ve çalışma ve yaşam koşullarının birbirine yakınlaşması, aynı zamanda farklılaşmayı ve uzmanlaşmayı da içeren bir tarihsel eğilimin ifadesidir. Ama bu aynılaşma ve farklılaşma eğilimlerinde belirleyici olan aynılaşmadır. Aynılaşma, sınıfsal bütünlüğün, o farklı grupların aynı sınıfa ait oluşlarının ifadesidir. Farklılaşma ise yeni çalışma koşullarından ve işçi sınıfına başka sınıflardan ve sosyal tabakalardan yeni katılımlardan kaynaklanır. İşçi sınıfı, bu yeni katılımları süreç içinde emer, kendine benzetir, yani proleterleştirir. Ama toplumdaki sınıflar arasında özellikle de emekçi sınıflar ve sosyal tabakalar arasında sınır akıcıdır. Yeni işçi sınıfına katılım süreklidir ve kapitalist üretim kendini her seferinde yeni bir gelişme aşamasında yenilediği için, yani yeniden üretimin koşulları sürekli hareket içinde olduğu için bu koşullar içinde çalışmak ve artı değer üretmek veya kârın gerçekleşmesine katkıda bulunmak uzmanlaşmayı ve farklılaşmayı kaçınılmaz kılar.

Emperyalizmin ideologları tam da bu gerçek üzerine oynuyorlar ve devrim düşmanı olmaya yemin etmiş küçük burjuva dar kafalılar ve avanaklar da -örneğin M. Belge gibileri- aynı yolda devam ediyorlar. Aşağıda da ayrıca ele alacağımız gibi bu unsurlara göre, Marks’ın tanımladığı, en azından 19. yüzyılda görülen ve tanımlanan işçi sınıfı artık yok olmuştur, en azından yok olmaya yüz tutmuştur. Böylelikle sanayi, fabrika işçilerinin, madencilikte çalışan işçilerin sayısal azalması üzerinde oynanıyor ve kapitalist sistemin neden olduğu yeni üretim sektörlerinde çalışanlar işçi olmaktan çıkartılıyor.

Şüphesiz ki işçi sınıfı, sınıf olarak bir bütündür, ama bu bütünün çeşitli sosyal katmanları, bölükleri vardır. İşçi sınıfının bu sınıfsal özelliğinden hareketle, onun dar ve geniş kapsamlı sınıf olarak ele alınması gerekir. Dar kapsamlı işçi sınıfı, sınıfın çekirdek kesimini, yani sanayi-fabrika proletaryasını kapsamına alırken, geniş kapsamlı sınıf kavramına, işçi sınıfının diğer bütün katmanları dahil olur.

Bu durumda, ücretli çalışan insanın üretim, sermaye karşısındaki konumuna bakmaksızın, “büyük insan gruplarını” çalışma sürecinde düşünce tarzında ve yaşam koşullarında aynılaştıran özellikleri gözardı ederek ve farklılaştıran özellikleri esas alarak yapılan değerlendirmeler, elbette ki işçi sınıfının yok olduğu sonucuna götürecektir.

Kapitalizmde Sınıfların Yok Olduğu Anlayışı ve İşçi Sınıfının Sayısal Gücü

Kapitalizmde sınıfların, dolayısıyla da sınıf mücadelesinin yok olacağı anlayışı, burjuvazi tarafından sürekli savunulmuştur. Burjuva ideologların bu alandaki teori üretme çabalarına sosyal demokratların da katkıları büyük olmuştur.

Revizyonist blok çökene kadar olan dönemde sınıfların yok olacağı anlayışı, sınıf mücadelesinin görece keskinleştiği ve proletaryanın siyasi iktidarı ele geçirdiği dönemlerde daha ziyade vurgulanmış ve yaygınlaştırılmıştır. Yani proletaryanın iktidarda olduğu, sosyalist düzenin kurulduğu, sosyalist düzenin kurulduğunda da böylelikle dünyanın belli ülkelerinde baskı, sömürü ve talanın nesnel nedenlerinin yok edildiği dönemlerde -özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan sonra- burjuvazi sınıfların ve sınıf mücadelesinin yok olacağı üzerine burjuva ve küçük burjuva teorileri özellikle yaygınlaştırılmıştır. Emperyalist burjuvazinin amacı açıktı: işçi sınıfını ve emekçi yığınları şaşkınlığa sürüklemek, Marksist teoriyi çarpıtarak sınıfın örgütlenmesini, kapitalist düzene karşı mücadelesini engellemeye çalışmak.

Bugün; revizyonist blokun dağılmasından sonra ise emperyalist burjuvazi, sınıfların ve sınıf mücadelesinin yok olmakta olduğu anlayışını doğrudan Marksizmin tarihsel “yanılgı”sı üzerine oturtarak sürdürmektedir. “Reel sosyalizm”in, yani revizyonist rejimlerin çökmesini emperyalist ideologlar antikomünist, karşıdevrimci kampanyalarında çıkış noktası olarak aldılar ve “işte sosyalizm öldü”, “demokrasi kazandı”, “bundan sonra sınıflar ve sınıf mücadelesi olmayacaktır” vb. türden anlayışları sistemli bir şekilde yaygınlaştırdılar. Burjuva ideologların bu kararına, kimi küçük burjuva çevreler de katılmıştır.

Burjuvazi, kapitalizmde sınıfları “hokus-pokus” yaparak mı yok ediyor? Elbette sihirbazlıkla değil. Burjuvazi ve onun kararına eşlik eden revizyonistler, sosyal demokratlar, teknolojik gelişmenin; bilimsel teknik devrimin sonuçlarının üretimde kullanılması toplumun sınıfsal yapısını değişime uğratmıştır anlayışından hareketle sınıfların yok olduğunu savunuyorlar. Sınıfların yok olduğu anlayışını savunanlara göre kapitalist üretimin artık klasik anlamda bir işçi sınıfına ihtiyacı kalmadığını, teknolojinin böyle bir sınıfı gereksiz kıldığını savunuyorlar. Yani toplum giderek sınıfsızlaşıyor veya bir sınıfta, “orta sınıf”da buluşuluyor. Demek oluyor ki, işçi sınıfı ve diğer emekçi tabakalar da başkalaşıyorlar ve bir “orta sınıflar” toplumu oluşuyor. Yani, burjuvazi burjuvazi olmaktan çıkmıştır ve proletarya burjuvalaşmıştır. Her iki sınıf, giderek birbirlerine daha çok yakınlaşmaktalar. Amerikan ekonomisti C. Cerk’e göre “Amerikan toplumu sınıfsız olmaktadır”. Alman Prof. F Landshut, garanti verecek kadar ileri gidiyor ve Almanya, ABD ve İngiltere’de sınıflara ayrılmış toplumların artık olmadığını savunuyor. Bu küçük burjuva sosyoloji profesörü, kapitalizmde sınıfların yok oluşunu, trendeki mevki farklarıyla açıklıyor. Bu yüzyılın başında trendeki mevki farkı dörtten yüzyılın ortasında ikiye düşüyor. Bu baya göre toplumun sınıfsal parçalanmışlığı, mevki farklarının azalmasından anlaşılıyor (S. Landshut, Gewerkschaftliche Monatshefte, Heft 8/1956).

S. Landshut’a göre, “kısaca söylemek gerekirse sınıflar, toplumun kastlarından, .. .hareketli olmuş sanayileşmiş pazar toplumuna (kadar) gelmiş tabakalardır. .Ama genel hatlarıyla, bu hareketlilik yasası on yıldan on yıla artarak toplumsal farklılığın aynılaşması, sınıf farklarının kalkması yönünde çalışıyor.” (Agk, s.452, Alm)

Aynı bay, başka bir yerde de, “ama sınıfsal farklılıkların bu ortadan kalkışı günümüzde apaçıktır” der. (Agk, s.454)

Yine Alman sosyoloğu H. Kluth’a göre “Burjuvazi ve işçilerin yaşam olanakları, bizzat bu kavramın (sınıflara bölünmüş toplum kavramı kastediliyor, SP) doğruluğundan şüphe edilecek kadar birbirine yakınlaşmıştır”. (H. Kluth, “Der Arbeiter als Ideal Realität, Studium generale, Heft 3/1962, s. 187/188)

Bir zamanların değerli Marksisti J. Kuczynski 1993’te şöyle diyordu:
İşçi sınıfı bugün çözülüyor ve bu çözülme süreci sürekli ilerliyor. Makina, modern işçi sınıfını nasıl dünyaya getirdiyse, bilgisayar da onun sonunu hazırlıyor. 200 yıldan daha fazla bir zamandır kapitalist toplumda basit el işçisi olarak işçi sınıfı vardı-nüfusun bir tabakası. sonra, el artık üretmeyince, bilakis . üreten makinanın çalıştırılması için kullanılmaya başlanınca işçiler, sınıf olarak biçimlendiler. Ama makinayı kullanan elin yerini bilgisayar, elektronik aldığında işçi sınıfı, sınıf olarak yeniden çözülmeye (dağılmaya, SP) başladı. Uzak olmayan bir gelecekte, hakim sınıf olarak kapitalistlerden ve tabii ki işçilerden -ama Marks, Engels ve Lenin’in kastettikleri işçi sınıfından yoksun- oluşan bir kapitalist topluma sahip olacağız.” (J. Kuczynski, “Nicht ohne Einfluss, Macht und Ohnmacht der Intellektueller”, Köln 1993, s. 136/137)

J. Kuczynski bu düşüncesinde ne yalnız ve bu düşünce ne de yeni. Daha ‘50’li yıllarda örneğin, İngiltere’de Labour (İşçi Partisi) görevlilerinden R. Crosmann, Marks’ın tanımladığı gibi burjuvazi ve proletaryanın artık kalmadığını savunuyorlardı.

Burjuva ve küçük burjuva sosyologlar, teorisyenler, soruna hangi açıdan yaklaşırlarsa yaklaşsınlar burjuva düzeni savunmak için Marksizm’e savaş açanlar, “sınıflar kayboluyor” biçimindeki görüşlerini doğrulamak için işçi sınıfının yaşam-gelir ve çalışma koşullarındaki değişmeleri esas alıyorlar. M. Belge de böyle hareket ediyor. Bu dar kafalı küçük burjuvaya göre durum şöyle:

Toplumlar yeniden biçimlenirken bildiğimiz hiyerarşik yapılar çözülüyor. Daha üst düzeylerde kontrol odakları kuruluyor. Bizim kafamızda ise hala yüzyıl öncesinin kavramları egemen. Kol emeğinin eski önemini kaybetmesi dünyadaki emek-sermaye çelişkisini ortadan kaldırmıyor, ama bu çelişki otuz yıl öncesinin dünyasına göre çok değişiyor. Yeni koşullarda kime işçi diyeceğiz konusu tartışılıyor. Siemens’te ikibin adam vida sıkıyorsa beşbin adam da dizayn yapıyor. Şimdi bu adamın neresi proleter? Sol, bu çelişkileri ortaya koymalı...

Sermaye gittikçe daha fazla insan tarafından paylaşılıyor.”

M. Belge kendisine yöneltilen sorulara da şöyle cevap veriyor:
Soru: İşçi diktatörlüğü şimdi nasıl absürt bir şey oldu peki?
Cevap: “Şimdi absürt, çünkü bir vida sıkıştıran adamı proletarya kabul edip ‘sen gel kardeşim diktatörlüğünü kur ve memleketi yönet’ dediğin zaman herkesten önce o adam inanmıyor bir kere buna. Çünkü hayatta vida sıkmaktan başka iş yapmadığını biliyor... Başlangıçta her şeyi üzerine oturtmaya çalıştığımız kol emekçisi, proleter dediğimiz adam bugün ideolojik bakımdan en gerici kesimlerden biri oldu” (Bkz. Özgür Atılım, “Platform Köşesi, “Bir Liberal Burjuva Amigosunun Küfürlerine Yanıt” başlıklı yazıdan, sayı 65, syf. 2, 28 Haziran 1997).

Marks, şöyle diyor;
Tam da bu; çeşitli işleri -yani kafa ve kol işlerini de- şu veya bu yönü ön plana çıkan işleri birbirinden ayırmak ve çeşitli insanlar (arasında) dağıtmak kapitalist üretim biçimine özgüdür. Ama bu, maddi ürünün bu kişilerin ortak ürünü olmasını veya ortak ürünlerinin maddi zenginlikte cisimleşmesini engellemez. Diğer taraftan bu, keza, bu her bir kişinin, ücretli işçinin sermayeye olan ilişkisinin ve bu fevkalade büyük anlamıyla üretken işçinin sermayeye olan ilişkisi olduğunu engellemez veya bu gerçeği hiç değiştirmez. Bu kişilerin, hepsi, doğrudan, maddi zenginliğin üretiminde faal değiller, bilakis onlar, işlerini sermaye olarak paraya karşı mübadele ediyorlar ve bundan dolayı doğrudan ücretlerinin dışında, kapitalistler için artı değer üretiyorlar.” (K. Marks; Artı Değer Üzerine Teoriler, 1. Kitap, C. 261, s. 487, Alm.)

Evet darkafalı M. Belge, sadece bir vida sıkan kişinin de, sadece bir vida sıkmasına rağmen işçi olduğunu Marks böyle açıklıyor. Aynı Marks, bir işçinin sadece vida sıkmakla yetinmesinin kapitalist üretim biçimine özgü bir gelişme olduğunu da açıklıyor.

M. Belge, bunu bilmiyor mu? Elbette biliyordur. Ama, maksat, niyet “kötü”. Amaç, kapitalizmi kutsamak için işçi sınıfını yok saymak ve o bula bula bir vida sıkmakla yetinmek zorunda kalan işçi örneğini bulmuş. Sahibini çürüten bir örnek!

İşçi sınıfı ne yaparsa “suç” oluyor!!

İşçi sınıfı, mücadele sonucunda yaşam koşullarını bir nebze de olsa iyileştiriyor. Ve burjuva, küçük burjuva demagoglar, bunu sınıfın kaybolması olarak yorumluyorlar.

Teknolojik gelişme ekonomide kullanılıyor, yani modern makinalardan, yeni üretim tekniklerinden dolayı sınıfın çalışma/üretme koşullan değişiyor ve önce bir metanın tamamını üreten işçi şimdi bir kısmını üretiyor ve hemen demagoglar ortalığı velveleye veriyorlar. Marks’ın tanımladığı proleter artık yok, adamın işi bir vida sıkmakla sınırlı. Yani proleter dediğin bütün işi yapmalıdır! Bunun koşulu kalmadığı için, işçi sınıfının da varoluş koşulu kalmamıştır.

Burjuvazi “halk kapitalizmi” hayali kuruyor. İşçiler hisse senedi satın alarak işletmelere ortak oluyorlar. Yani burjuva demagoga göre işçiler, üretim araçlarına sahip oluyorlar ve işçi sınıfı kayboluyor!

Modern teknoloji kalifiye işgücünü gerekli kılıyor ve eğitim gören, işinde uzmanlaşan işçi, hemen işçi sınıfı dışına çıkartılıyor, burjuva demagog tarafından. Tabii işçi sınıfı bu şekilde de kayboluyor!

Nesnel koşullar (“gelir” farklılığı, çalışma koşulları, uzmanlaşma vs.) işçi sınıfını katmanlarına ayırıyor. Öyle ki, bu nesnel nedenlerden dolayı bireyselleşme eğilimleri gelişiyor ve burjuva demagog ortalığı velveleye veriyor: işçi sınıfı diye bir şey kalmamıştır!

Burjuva ve küçük burjuva demagogların işçi sınıfı yok oluyor anlayışlarını eleştirmek, başka ve kapsamlı bir çalışmanın konusudur. Her halükarda bu yazının kapsamını aşan bir çatışmadır. Bu nedenden dolayı, işçi sınıfının yok olduğu demagojilerine çıkış noktası yaptıkları argümanları belirtmekle yetindik. Şimdi ampirik verilere dayanarak işçi sınıfının yok olmak bir yana, sayısal gücünü gösterelim.

Günümüzde işçi sınıfı, moda ifadeyle modern işçi sınıfı, sosyal açıdan oldukça farklılaşmış bir sınıftır. Bu sınıfın münferit sosyal grupları ve tabakaları, çalışma koşullarına, kalifiyelik derecesine, gelir miktarına, yaşama koşullarına ve başka sosyal faktörlere göre farklılaşmışlardır. Bu sosyal çeşitlilik aslında, işçi sınıfı açısından olumlu bir gelişmenin ifadesidir. Bu, işçi sınıfının nitel gelişmesinin, kapitalist düzenin bütün alanlarında etken olmasının bir ifadesidir.

İşçi sınıfı sosyal bir organizmadır. Bu organizma hareketsiz/durgun değildir. Sosyal bir organizma olarak işçi sınıfı, sınıf olarak oluşmasından bu yana ekonominin yapısındaki ve çalışmanın içeriğindeki değişmelerin dinamiğinden dolayı sürekli hareket içindedir. Bu hareketliliği öncelikle sınıf içi konumların; sosyal farklılaşmanın değişmesinde görüyoruz. Bu hareketliliği, aynı zamanda sanayi üretimi alanından hizmet sektörüne geçişlerde, düz işçi olmaktan kalifiye işçi olmaya geçişte vb. görüyoruz. Bir kısım işçi ücretli memur oluyor, ama daha çok sayıda ücretli memur, proleterleşiyor veya ara tabakalardan proleterleşme süreci gelişiyor vs. vs. Her halükarda bu hareketlilik, bu akış, işçi sınıfının sosyal sınırını veya işçi sınıfını tanımlayan kıstasları ortadan kaldırmıyor, sınıfın yok olduğunu göstermiyor.

Burjuva, küçük burjuva demagoglar işçi sınıfını sosyal bir organizma; kendini var eden koşullardan dolayı sürekli değişim, gelişim içinde olan, sürekli hareket içinde olan bir organizma olarak görmüyorlar veya sınıfın bu yönünü inkar etmek için ampirik verileri çarpıtmaktan istatistik oyunlarına kadar her türlü hile ve çarpıtmaya başvuruyorlar. Ama buna rağmen işçi sınıfı, sayısal olarak da güçlenmeye devam ediyor.

Dünya çapında işçilerin ve ücretli memurların sayısı – 20. yüzyılın başından 1980’li yılların başına
Bölgeler
Mutlak sayı – milyon olarak
Her bir bölgedeki iktisadi faal nüfus içindeki payı, % olarak
20. yy‘ın başı
20. yy’ın ortası
‘80’li yılların başı
20. yy‘ın başı
20. yy’ın ortası
‘80’li yılların başı
Dünya toplamı
84
367
858
12
34
46
Sosyalist/revizyonist ülkeler
-
96
285*
-
25*
42*
Kapitalist sanayi ülkeleri
71
163
283
31
69
82
Gelişen ülkeler toplamı
13
108
290
...
...
...
-L. Amerika
4
29
72
15
52
55
-Asya
7
68
190
2
22
34
-Afrika
2
11
28
2
6
19
*) Revizyonist ülkeler
Kaynak: Aktaran; L. Winter; “Klassen und soziale Schichten im Kapitalismus der Gegenwart” - “Günümüz Kapitalizminde Sınıflar ve Sosyal Tabakalar”, Berlin, 1989, s. 99.


Şüphesiz, ayrım yapmadan işçi ve ücretli memurların toplamı söz konusu ve ücretli memurların hepsini işçi sınıfı kapsamında görmek doğru olmaz. Ama onların çok önemli bir kısmı, sermayenin kumandasında ücret bağımlılığı içinde çalışıyorlar. Her halükarda kaba hatlarıyla da olsa tabloda, sermayenin kumandası altında çalışanların sayısı 20. yüzyılın başından son çeyreğine birkaç misli artmıştır.

İşçi sınıfının sayısal artışını aşağıdaki tabloda daha net görüyoruz.

1920’li ve 1980’li yıllarda işçi sınıfının sayısal artışı
Bölgeler
1920’li yılların başı
Kapitalist ülkelerin işçi sınıfındaki payı, %
1980’li yılların başı
Kapitalist ülkelerin işçi sınıfındaki payı, %
milyon
%
milyon
%
Dünya toplamı
117
100
-
660
100
-
Sosyalist/revizyonist ülkeler*
16
13,7
-
202
30,6
-
Kapitalist ülkeler toplamı
101
86,3
100
458
69,4
100
-Kapitalist sanayi ülkeleri toplamı
82
70,1
81,2
241
36,5
52,6
Avrupa
49
41,9
48,5
102
15,5
22,3
Kuzey Amerika
23
19,7
22,8
95
14,4
20,7
-Gelişen ülkeler toplamı
19
16,2
18,8
217
32,9
47,4
-L. Amerika
5
4,3
5,0
63
9,5
13,8
-Asya
11
9,4
10,9
130
19,7
28,4
-Afrika
3
2,6
2,9
24
3,6
5,2
*) 1980’li yılların başı; revizyonist ülkeler.
Kaynak: Agk., s. 100.

Yaklaşık 60 senelik bir süreçte dünya çapında işçi sınıfı sayısal olarak 117 milyondan 660 milyona çıkıyor, yani 5.6 misli artıyor.

Kapitalist sanayi ülkelerinde işçi sınıfı, sayısal olarak 82 milyondan 241 milyona çıkarak yaklaşık 3 misli artarken, gelişen ülkelerde bu sayı 19 milyondan 217 milyona çıkarak 11.4 misli artıyor. Bu duruma göre, ‘20’li yılların başında kapitalist dünyadaki işçi sınıfının % 81.2’si gelişmiş ülkelerde ve ancak % 18.8’i geri ülkelerde toplanmışken bu oranlar ‘80’li yılların başında gelişmiş ülkeler için % 52.6 ve geri ülkeler için de % 47.4 olarak değişiyor.

Demek oluyor ki, işçi sınıfı sayısal olarak azalmamış, tam tersine artmıştır ve bu artış, oran olarak geri ülkelerde gelişmiş ülkelere nazaran oldukça hızlı olmuştur.

Başka bir karşılaştırma:

Kapitalist sanayi ülkelerinde ücretlilerin sayısı ve çalışabilir nüfus içindeki payı –
1950’li ve 1980’li yılların başı itibariyle
Ülkeler
Ücretliler
İşçi sınıfı
Sayı (milyon)
Çalışabilir nüfus içindeki payı, %
Sayı (milyon)
Çalışabilir nüfus içindeki payı, %
1950’li yılların başı
1980’li yılların başı
1950’li yılların başı
1980’li yılların başı
1950’li yılların başı
1980’li yılların başı
1950’li yılların başı
1980’li yılların başı
OECD Toplamı
163
283
69,1
81,8
1327
241
58,0
70,8
ABD
49
101
81,9
90,1
43
86
72,3
77,0
Japonya
15
42
50,3
72,4
13
35
34,2
61,0
Almanya
16
24
70,8
86,9
14
20
63,8
74,8
Fransa
13
18
65,4
77,0
11
15
58,6
67,8
İngiltere
22
24
92,2
91,1
18
21
79,4
79,6
İtalya
13
16
61,3
72,2
10
14
53,3
64,0
Kanada
4
11
77,0
89,8
3
9
67,1
76,3
Kaynak; agk., s. 101

Veriler, son 30 yıllık bir süreç içinde işçi sınıfının hem OECD toplamında ve hem de belirtilen emperyalist ülkelerde sayısal olarak arttığını ve çalışabilir nüfus içindeki payının da yükseldiğini gösteriyorlar. OECD toplamında işçi sınıfının çalışabilir nüfus içindeki payı % 58’den % 70.8’e çıkıyor.
Ama ‘80’li yıllardan itibaren durum değişmeye başlamıştır. Bir kısım gelişmiş ülkelerde işçi sınıfının çalışabilir nüfus içindeki payı, giderek düşmüştür. Aşağıdaki veriler bu eğilimi gösteriyorlar.

AB’de sivil çalışanların içinde işçilerin payı, %
Ülkeler
1971
1977
1980
1986
1986:1977
1980:1986*
Belçika
82,0
83,0
83,2
81,6
-1,2
-1,6
Danimarka
79,8
82,5
84,1
88,4
5,9
4,3
Almanya
83,6
85,9
87,1
87,1
1,2
0,0
Yunanistan
42,3
47,6
49,7
49,3
1,7
-0,4
İspanya
66,1
69,9
69,5
70,4
0,5
0,9
Fransa
78,9
82,6
83,2
84,2
1,6
1,0
İrlanda
69,6
72,5
75,3
76,5
4,0
1,2
İtalya
67,6
71,4
71,4
70,1
-1,3
-1,3
Luksemburg
81,0
85,0
86,5
88,7
3,7
2,2
Hollanda
83,7
87,9
87,6
88,8
0,9
1,2
Portekiz
-
64,5
67,4
68,1
3,6
0,7
B. Britanya
92,1
92,2
91,9
89,1
-3,1
-2,8
AB(12 ülke)
-
80,7
81,3
80,7
-0,1
-0,6
ABD
89,8
90,7
90,6
90,8
0,1
0,2
Japonya
66,6
70,6
71,7
74,8
4,2
0,1
Kaynak: A. Leisewitz – K. Pickhaus: Gewerkschaften, Klassentheorie und Subjektfrage. IMSF Forschung und Diskussion 5, 1990, s. 98
*) Biz ekledik.


Bu tabloda AB ülkelerinde, ABD ve Japonya'da işçilerin çalışan nüfus içindeki payının ‘70’li yıllarda artığını, ama sonraki dönemde düşmeye başladığını görüyoruz. 1977-1986 ve 1980-1986 karşılaştırmasında birçok AB ülkesinde işçilerin çalışan nüfus içindeki payının ya gerilemesi veya da artış oranının düşmesi söz konusudur. Bu gerilemede veya eğilimin böyle olmasında temel iki neden vardır. Bunlardan birisi kronikleşmiş kitlesel işsizlik ve buna neden olan modern teknolojinin ekonomide kullanılması; yapısal kriz, otomasyon vs.

Çalışma Alanı Bazında İşçi Sınıfının Gelişme Eğilimi

Burada ampirik verilerle göstereceğimiz gelişme, Engels’in deyimiyle “proletaryanın çeşitli seksiyonları” arasındaki gelişmedir. Bu gelişme, doğrudan bilimsel-teknik devrimin üretimdeki rolüne bağlı olan bir gelişmedir.

Engels, “proletaryanın çeşitli seksiyonları”ndan sanayi işçilerini, maden/kömür işçilerini ve tarım işçilerini kastediyordu. O dönemde ticaret-hizmet sektörü henüz başlı başına bir seksiyon olarak tanımlanacak derecede gelişmemişti. Ama bu seksiyon, kapitalizmin gelişmesine paralel olarak sonraki dönemde hızla gelişmeye başladı ve bugün birçok ülkede proletaryanın sayısal bakımdan en güçlü seksiyonunu oluşturdu. Bu seksiyonu da göz önünde tuttuğumuzda proletaryanın esas itibariyle dört ana seksiyondan oluştuğunu görürüz.

a- Sanayi proletaryası
b- Maden proletaryası
c- Tarım proletaryası
d- Hizmet-ticaret sektöründeki proletarya.

Teknolojik gelişme, üretim koşullarının değişmesi sonucunda birçok gelişmiş ülkede sanayi proletaryasının büyümesi durmuş, hızı kesilmiş bazı ülkelerde de sayısal olarak azalma sürecine girmiştir. Maden proletaryası da keza aynı gelişme eğilimi içindedir. Birçok ülkede, özellikle emperyalist ülkelerde tarım proletaryası seksiyon olamayacak kadar önemsizleşmiştir. Ama bütün ülkelerde, öncelikle de kapitalizmin şu veya bu derece gelişmiş olduğu Türkiye gibi ülkelerde ve emperyalist ülkelerde proletaryanın dördüncü seksiyonu hızlı bir gelişme sürecine girmiştir ve bu hızlı gelişme devam etmektedir.

Bu gelişmeyi bazı ülkeler bazında istatistiki verilere dayanarak gösterelim.

İşçi sınıfının temel seksiyonlarının gelişmesi, ekonominin belirleyici sektörlerini ve çalışabilir nüfusun bu sektörler arasında dağılım oranı tarafından belirlenir. Bu ilişki; işçi sınıfının temel seksiyonları ve ekonominin temel sektörlerinde çalışabilir nüfusun dağılma durumu göz önüne alındığında kapitalist üretim biçiminin tarihinde belli aşamaların olduğu görülür. Bu aşamalar, üretici güçlerin gelişmesi, işbölümünün kapsamlaşması ve derinleşmesi ile sıkı bir bağ içindedirler.

Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde sanayinin ve bu sektörde çalışanlarının sayısının hızlı bir gelişmesi/artışı söz konusuydu. Bu gelişmenin sonucu olarak ulusal üretimde tarımın payı sanayi üretiminin payı lehine azalmaya başlar. Bu, kapitalizmin geliştiği bütün ülkelerde görülür. Kapitalist ekonominin diyalektiği böyledir. Bu sürece bağlı olarak çalışanların sektörlere dağılımı da değişmeye başlar. Örneğin tarımda çalışanların -proletarya- sayısı, sanayide çalışanlara oranla azalmaya başlar. Bir örnek: Almanya’da sanayide çalışanların sayısı 1882’de 5.7 milyondan 1907’de 9.8 milyona çıkar. Yani sanayide çalışanların toplam çalışanlar içindeki payı %32.9’dan %39.1’e çıkarken, tarımda çalışanların payı da %44.2’den %35.4’e düşer.

Emperyalist çağın yaklaşık ilk üç çeyreğinde, yani 20. yüzyılın başından 1970’li yıllara kadar olan dönemde ulusal ekonomi, burjuva kavramla ifade edecek olursak GSMH, daha ziyade sanayi sektörüne bağlı olarak veya sanayi sektörü ağırlıklı büyür. Bu dönemde tarımın ulusal ekonomideki payı ve tarımda çalışanların toplam çalışanlar içindeki payı hızla düşer. Bu süreci, emperyalist ülkelerde ve kapitalizmin gelişmeye başladığı her ülkede görürüz.

Hizmet sektörü ise özellikle ‘50’li yıllardan itibaren hızlı bir gelişme sürecine girmiştir. Bunda modern teknolojinin üretim sürecinde kullanılmasının rolü belirleyici olmuştur.

Bu durumda, sanayi ve hizmet sektöründe ihtiyaç duyulan işgücü, işçi sınıfının doğal çoğalması (doğum) dışında tarım sektöründen yapılan “transfer” ile karşılanmıştır. Yani tarım sektöründen sanayi ve hizmet sektörüne akış/geçiş yoğun olmuştur.

Önde gelen emperyalist ülkelerde işçi sınıfı ve temel seksiyonlarının (madencilik sanayiye dahildir) 1950-1985 döneminde gelişme eğilimini görüyoruz. Söz konusu bu ülkelerin toplam işçi sınıfı içinde tarım proletaryasının sayısı ve toplam içindeki payı oldukça önemsizleşmiştir. İtalya hariç diğer ülkelerde sanayi proletaryasının toplam içindeki payı 1950’lerden 1985’lere düşmüştür. Buna karşın hizmet sektöründe çalışan işçiler hem sayısal olarak artmış ve hem de toplam içindeki oranı yükselmiştir.

Başka verilerde de aynı gelişme eğilimini görüyoruz. Örnek: ABD’de maddi değerlerin üretiminde çalışanların toplam çalışanlar içindeki payı 1979’da %29’dan 1993’te % 20.5’e düşer. Aynı dönemde hizmet sektöründe çalışanların toplam çalışanlar içindeki payı da % 71’den % 79.5’e çıkar (Bkz. “WSI Mitteilungen 6/1994, s. 364). 1979-1987 arasında tarım ve madende çalışan işçilerin toplam içindeki payı % 0.7 ve imalat sanayinde çalışanların payı da % 1.2 oranında geriler (Agk, s. 366).

Batı Almanya’da tarım proletaryasının sayısı 1970’te 290 binden 1996’da 179 bine düşer. Aynı dönemde imalat sanayinde çalışan proletaryanın sayısı da 9 milyon 614 binden 6 milyon 870 bine düşer. Verilen dönemde tarım proletaryası %38.3 oranında ve imalat sanayi proletaryası da %28.5 oranında azalır. Toplam işçi sayısı 1970’te 20 milyon 301 binden 1996’da 22 milyon 427 bine çıkar. Toplam içinde imalat sanayi proletaryasının payı 1970’te %47.3’ten 1996’da %30.6’ya düşer.

Aynı dönemde sadece ticaret alanında çalışan işçilerin sayısı 2 milyon 391 binden 3 milyon 239 bine çıkarak %35 oranında, hizmet sektöründe çalışan işçilerin sayısı da 2 milyon 385 binden 6 milyon 187 bine çıkarak %159 oranında artar. Sadece ticaret sektöründe çalışan işçilerin toplam işçiler içindeki payı 1970’te %11.8’den 1996’da %14.4’e ve sadece hizmet sektöründe çalışanların payı da %11.8’den %27.6’ya çıkar (Bkz. Statistisches Jahrbuch 1997, s. 104-105, işçi ve ücretli sayısı beraber verilmiştir).

Bu verilere bakacak olursak M. Belge gibi küçük burjuva ahmaklar, burjuva, revizyonist demagoglar gerçekten haklılar. Marks, Engels ve Lenin’in tanımlamış olduğu “proleter” sayısı giderek azalıyor. Onların tanımladıkları işçi sınıfı, “antika” oluyor! Ama başka sektörler, başka alanlar doğuyor ve aralarda da ücretle, sermayenin kumandası altında sömürü koşullarında çalışanlar var. Kapitalizmi, burjuva düzeni kutsayanlar ve işçi sınıfının yok olduğu teorisini yapanlar tam da bu gelişmeyi görmek istemiyorlar.

Kapitalist üretimin bu temel sektörlerindeki yapısal değişim ve buna bağlı olarak proletaryanın temel seksiyonları arasında durmak bilmeyen akış, sadece birkaç emperyalist ülkeye özgü olan bir gelişme değildir. Bu süreç, gelişmiş bütün sanayi ülkelerinde ve kapitalizmin şu veya bu şekilde geliştiği, temel sektörlerinin oluştuğu bütün ülkelerde de görülmektedir. Örneğin Türkiye’de 1955’ten 1990’a sanayi proletaryası yaklaşık 5.9 misli, tarım proletaryası 2.4 misli artarken, hizmet sektöründe çalışan işçilerin sayısı ise 8.9 misli artmıştır (Bkz. Proleter Doğrultu, sayı 10, s. 41, Mayıs-Haziran 1997).

Belirtilen emperyalist ülkelerde bugün görülen söz konusu gelişme, yarın Türkiye gibi ülkelerde de görülecektir. Bu gelişme kaçınılmazdır. Ama bu, proletaryanın yok olduğu anlamına asla ve asla gelmez.

İstatistiki verilerin gösterdikleri gibi, sanayi proletaryasının toplam işçi sınıfı ile karşılaştırıldığında belirtilen ülkelerde sayısal ve oransal olarak mutlak gerilemesi proletaryanın yok olduğu anlamına gelmez. Kronikleşmiş kitlesel işsizliğin, sanayi proletaryasının toplam işçi sınıfı içindeki oransal ve sayısal ağırlığını etkileyen önemli bir faktör olduğunu belirtmiştik. Gerçekten de işsizler ordusunun üyelerinin çok önemli bir kısmı sanayi sektöründen geliyorlar. Maddi değerlerin üretiminde sürekli modernleşme; sabit sermayenin sürekli modernleştirilmesi, canlı işe olan ihtiyacı sürekli azaltmıştır. Öyle ki her bir yeni makina, çok sayıda işçinin sokağa atılması anlamına gelmektedir. Bu, kapitalizmde; kapitalizmin genel krizi koşullarında önü alınamaz, nesnel bir gelişmedir. Bundan dolayı kapitalizme özgü olan, daha fazla üretmek için giderek daha az sayıda işçi çalıştırmak, kapitalizmin genel krizi koşullarında eğilim olmaktan çıkarak yasa olmuştur. (Bu konu için bkz. Proleter Doğrultu, sayı 16, Mayıs-Haziran 1998, s. 92) Burada söylemek istediğimiz şu; işsiz kalan sanayi proletaryası çalışıyor durumda olsaydı onun toplam işçi sınıfı içindeki oransal ve sayısal ağırlığı elbette ki farklı olacaktı. Ama diğer taraftan onların işsiz olmaları, onları proletarya olmaktan çıkartmıyor. Bu gerçek göz önünde tutulduğunda sanayi proletaryasının toplam işçi sınıfı içindeki payının ve sayısal olarak miktarının daha yüksek olacağı açıktır.

Hizmet sektörü çok genel bir kavramdır. Bu sektörün bir dizi alt sektörleri olduğu gibi, sürekli yeni alt sektörleri de oluşmaktadır. Bu durum hizmet sektöründe istihdamın sürekli ve hızla artmasına neden olmuştur. Ama teknolojik yenilenme, büro çalışmalarında rasyonalizasyon vb. bu sektörde de işsizliğe neden olmaktadır.

Özellikle büyük işletmelerin/tekellerin üretim-örgütlenme biçimi, yani üretimin ve hizmet sektörünün iç içe geçmesi birçok alanda ücretli çalışanın, sömürülenin sanayi proletaryası mı, yoksa hizmet sektöründe çalışan işçi mi, ücretli memur mu olduğunu karartıyor. Bunun nedeni, üretim ve çalışmanın koşullarının değişmesidir. Bu durumda olan işçilerin işçi veya ücretli memur olarak tanımlanmaları da işçi sınıfının seksiyonlarının sayısal gücünü etkiliyor. Burjuva istatistiklerde böylesi tespitler sonucu, sayıları hiç de az olmayan proletarya hizmet sektöründe çalışan “ücretli memur” sayılıyor. Bu da sanayi proletaryasının sayısal azalmasının bir nedenidir.

Sonuç

Marks, işçi sınıfının kapitalizmdeki sosyo-ekonomik özünü kısaca şöyle tanımlar:
Proleter’den anlaşılması gereken, ekonomik bakımdan, ‘sermaye’ üreten ve değerlendiren ve Pecgueuer’in deyimiyle ‘Bay sermaye’nin değerlendirilme gereksinimleri için fazlalık haline gelir gelmez sokağa atılan ücretli işçiden başkası değildir.” [C. 23 (Kapital. C. I), s. 642. Alm.]

Marks, burada proleter kavramını sadece “sermaye üreten”le, yani maddi değerlerin üretiminde çalışanla; artı değer üretenle sınırlamıyor. O, bu kavramın, “sermaye değerlendirenleri de kapsamına alacak kadar genişletiyor. Böylelikle üretim dışında kalan, ama sermayenin kumandası altında çalışan ücretli işçileri de proleter kavram içinde görüyor.

Proletaryanın yok olduğu üzerine teori üretenler, Marks’ın bu anlayışını tanımıyorlar mı? Proletaryanın geleceği ile bu denli ilgilenenler (!) elbette ki Marks’ın bu anlayışını tanıyorlardır. Ama bu anlayışı yorumlamak onların işine gelmiyor. Çünkü bu durumda M. Belge gibi küçük burjuva avanaklar, proletaryanın yok olduğunu kanıtlayamayacaklar.

Burjuvazi, on yıllardan beri “sanayi ötesi toplum”dan, “hizmet toplumu”ndan bahsediyor. Bu anlayışın hedef ve nedeni açık. Burjuvazi, işçi sınıfını ideolojik-teorik olarak silahsızlandırmayı ve onu siyasi olarak da teslim almayı esas amaç olarak gördüğü için, onun varlığını ve gücünü sanayi üretimiyle sınırlıyor ve yukarıdaki tablolarda gördüğümüz gibi ulusal ekonomide hizmet sektörünün payının sanayi sektörünün payını aşmasını işçi sınıfına karşı bağlayıcı önemi haiz bir silah olarak kullanıyor. İşçi sınıfına şunu diyor: “19. yüzyılın sakallı filozoflarının (Marks ve Engels) düşünceleri artık geçersizdir. Sınıf olarak tükeniyorsunuz, yok oluyorsunuz ve sizinle birlikte sosyalizm de yok oluyor. Zaten sosyalist ülkelerin (revizyonist ülkeler kastediliyor, SP) çökmesi de bu gerçeği göstermektedir.”

Burjuvaziye göre yeni bir toplum düzenine geçiyoruz. İşçi sınıfının olmadığı, hizmet sektörünün esas olduğu bir toplum! “Sanayi ötesi toplum”, “hizmet toplumu”! Yani sömürüsüz bir toplum, yani hizmet eden, sömürülmüyor veya da hizmet, sömürü ilişkisini içermiyor. Burjuva ve küçük burjuva demagogların anlayışıyla böyle.

Ama Marks, bu konuda oldukça farklı düşünüyor: Sermaye açısından hizmet, verimli, üretken iştir, tabii sermayeyi değerlendirme, sermaye üretme bağlamında. Marks’a göre hizmet, sermayeye karşı mübadele edilirse verimli iştir, üretken iştir. Yani sermayeyi değerlendiren, sermaye üreten iş. Yine Marks’a göre sermaye, kendini, sadece meta üretiminde, yani toplumun maddi zenginliğinin üretiminde değerlendirmiyor, aksine veya aynı zamanda hizmet üretiminde de değerlendiriyor. Marks, sorunun bu yönüne şöyle işaret eder:

Örneğin bir .. .otelde (çalışan) aşçılar ve garsonlar, işleri, otel sahibi için sermayeye dönüşüyorsa, üretken işçilerdir.” (Marks, C. 26, s. 129, “Üretken ve Üretken Olmayan İş Üzerine Teoriler”)

Demek oluyor ki, hizmet sektörü de -tabii her bakımdan değil- belirtilen koşullarda sermayenin değerlendirilme ve böylece sömürünün kaynağı oluyor.

Bunun ötesinde Marks, bugün genel olarak hizmet sektöründe çalışanları tanımlamak için kullanılan “ücretli memur” kavramının kullanıldığı birçok hizmet sektörü çalışanını “üretken olmayan işçi” kavramıyla tanımlıyor. Yani işçi olarak tanımlıyor. Bunlar, “üretken olmayan işçiler” oldukları için işçi sınıfının bir parçasını oluşturmuyorlar demiyor. Burada Marks, maddi değerler üreten ve üretmeyen işçiler arasında bir ayırım yapıyor: O’na göre işçilerin bir kısmı maddi değerler, yani meta ürettikleri, sermaye değerlendirdikleri için “üretken işçiler” olurlarken, bir kısmı da meta üretmedikleri için “üretken olmayan işçiler” oluyorlar (Bkz. Marks, agk. kitabın tamamı).

Demek oluyor ki hizmet sektörü, kapitalist üretim biçiminin, ücretle çalışanların daha geniş bir kısmını sömürü ilişkilerine çekmesinden; sömürü ilişkileri kapsamına almasından başka bir anlam taşımıyor, konumuz açısından. Bu ilişkiye girenler de, burjuva demagoglar kusurumuza bakmasınlar, işçi sınıfının bir seksiyonunu oluşturuyorlar. Yani işçi sınıfı yok olmuyor, tersine çoğalıyor.

Belirtiğimiz gibi Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in tanımladıkları veya onların yaşadıkları dönemlerde biçimlenmiş bir işçi sınıfı bugün esas olarak yok. Böyle bir işçi sınıfı aramak boşunadır. O işçi sınıfını düşünmek, bir nostaljidir.

Teknolojik gelişme; bilimsel-teknik devrim kapitalist üretim sürecini adeta devrimcileştirmiştir. Bu, ister istemez çalışma koşullarını da etkisine almıştır. Ve başlangıcında belli seksiyonları olan proletarya, bugün daha çok seksiyonları ve sayısız alt seksiyonları olan bir yapı olmuştur. Çalışma, yaşam koşulları, ücret farklılığı, komünist partisinin olmaması veya güçsüz olmasından dolayı düşünce tarzında yozlaşma günümüzde işçi sınıfını paramparça yapmış ve öyle ki aynı bütünü oluşturan her parça, adeta başlı başına bir bütün olmuştur. Burjuva demagoglar ve küçük burjuva ahmaklar tam da bu olguyu, işçi sınıfının yok olması düşüncelerini kanıtlamak için kullanıyorlar.

İşçi sınıfı, kapitalist üretim koşullarının bu dağıtma, bireyselleştirme, birliği engelleme sürecinde yeniden kendi bütünselliğini sağlayacaktır. Sınıfın her bir seksiyonu, her bir proleter katman yeniden sınıf olmanın ifadesi olan değerlerde, yaşam ve düşünce tarzında buluşacaktır. Marks, işçi sınıfı kendi kendine sınıf olmaktan çıkıp, kendisi için sınıf olduğunda devrimci olur diyor. Sınıfın, kendi kendine olması, işte bugün bütün dünyada görülen dağınıklığın, seksiyonlarına parçalanmışlığın doğrudan ifadesidir. Kendisi için sınıf olmak ise, yeniden yeni ortak değerlerde, aynı yaşam ve düşüncede birleşmektir.

Lenin, “Rus Sosyal Demokrasisinde Reformizm” makalesinde şöyle der:
Proletarya, sadece, hegemonya .. .düşüncesinin bilincine vardığında ve bunu yaşama geçirdiğinde devrimcidir. Bu görevin bilincine varan proleter, köleciliğe karşı ayaklanan bir köledir. Sınıfının hegemonya düşüncesinin bilincine varmayan veya bu düşünceyi inkar eden proleter, köle konumunu kavramayan bir köledir; en iyi durumda o, köle konumunun iyileştirilmesi için -ama köleciliğin yok edilmesi için değil- savaşır.” (Lenin, C. 17, s. 219, Alm.)

Bugün işçi sınıfı bu konumda. Onun bu konumda kalması için, emperyalist burjuvazinin yanı sıra revizyonistler, her türden küçük burjuva ahmaklar da çaba harcıyorlar; sosyalizm öldü, işçi sınıfı yok oluyor vs. vs.

Kapitalizm var olduğu müddetçe onun sömürmek, kumandası altında çalıştırmak zorunda olduğu -aksi takdirde kapitalizm olmaktan çıkar- yığınlar olacaktır. Bu yığınların bilimsel adı işçi sınıfıdır. Burjuvazi ve onun yandaşları, işçi sınıfının bugünkü dağınık durumuna bakarak fazla sevinmesinler. Bu sınıf, tarihsel olarak, iktidar mücadelesinin henüz başlangıç aşamasındadır ve örgütlü olduğu zaman, Komünist Partisi tarafından yönlendirildiği zaman ne türden devasa bir güç olduğunu göstermiştir, gösterecektir de. Onu var eden nesnel koşullar, hakimdir. Yani kapitalizm, ve kapitalizm var olduğu müddetçe işçi sınıfı da var olacaktır.

-Önümüzdeki dönemde konuyla doğrudan ilgisi olan işçi sınıfı-ücretli memur ilişkisini ve işin/çalışmanın, yaygın deyimiyle “emeğin” geleceğini iki ayrı makalede ele alacağız.

Sınıf Pusulası, Sayı 1, Mart-Nisan 1999.