deneme

1 Ocak 2002 Salı

AFGANİSTAN SAVAŞI VE EMPERYALİST JEOPOLİTİKA


AFGANİSTAN SAVAŞI VE EMPERYALİST JEOPOLİTİKA

11 Eylül’de Pentagon ve “İkiz Kuleler”in vurulması bir milat oldu. ABD emperyalizmi oluşan durumu 21. yüzyılda dünyaya hakim olma planı bakımından fırsata dönüştürmek için tüm olanak ve yeteneklerini sergiledi. Perde, modern revizyonizmin çöküşü, Doğu Bloku ve SB’nin dağılmasıyla açılmıştı. 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran uluslararası ilişkiler temellerinden sarsıldı ve dünyanın politik çehresi yeniden şekillenmeye başladı. “Soğuk Savaş” ‘89/90 dramatik olaylarıyla son buldu. Galipler arasındaki ilişkiler nasıl şekillenecek ve ganimet nasıl paylaşılacaktı? Körfez Savaşı’ndan günümüze ganimetin paylaşımı ve dünya egemenliği için mücadele emperyalistler arası ilişkileri belirlemektedir. Dünya haritası, Körfez Savaşı’yla başlamış bir emperyalist müdahaleler ve savaşlar serisiyle kan ve demirle yeniden çizilmektedir.


Alman emperyalizmi Hırvatistan ve Slovenya’yı Yugoslavya Federasyonu’ndan kopartarak Balkanlar’ın paylaşımını başlatmış, yerli işbirlikçiler eliyle sürdürülen gerici savaşları, ABD ve NATO’nun müdahaleyle Makedonya ve Kosova’da son noktanın konulması izlemiştir. ABD, Balkanlar’a pençelerini geçirerek, Avrasya’yı kontrol ve dünya hegemonyası için yeni köşe başları tutmuştur. Balkanlar’da, AB emperyalistlerinin Doğuya açılımının önünü kesmek ve Hazar Havzası petrollerinin taşıma yollarını kontrol altında tutmak ABD emperyalizminin dünya egemenliği stratejisinin hedefleri arasındadır.

Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya/Hazar Havzası emperyalistler arası çelişkilerin en fazla keskinleştiği alanlardır. ABD’yi kalbinden vuran ve şaşkına çeviren 11 Eylül baskınını, Afganistan’a emperyalist müdahalenin gerçek nedeni sanmak en hafifinden emperyalist haydutları masum görmek ve göstermekten başka bir anlama gelmez. ABD emperyalizminin NATO’yu ve bir ölçüde bütün bir dünya gericiliğini arkalayarak Afganistan’a müdahale etmesi, genel olarak son yarım yüzyıllık dönem boyunca ve ama özellikle de SB’nin dağılmasından sonraki son on yıllık dönemde emperyalistler arası çelişkiler ve mücadele, ABD emperyalizminin Avrasya’yı kontrol altına alma ve dünya egemenliği için mücadele stratejisi tarafından hazırlanmıştır. 11 Eylül baskınını bir “vesile” olarak değerlendiren Washington haydutları, dünya egemenliği planlarını uygulamada yeni hamleler yapmak için harekete geçmişlerdir. Afganistan emperyalist savaşı her şeyden önce ABD emperyalistlerini yatıştırma, 11 Eylül baskının sarstığı ABD otoritesini tesis etmek için yapılmıştır. Fakat kuşkusuz bunların ötesinde Afganistan’a müdahale daha temel amaçlara bağlanmış emperyalist bir savaştır. Balkanlardan sonra, Afganistan müdahalesiyle ABD kontrolü altında NATO’nun dünya polisi rolü daha da belirginleştirilmiş, ABD’nin Avrasya’yı denetim altına alma ve dünya hegemonyası stratejisi bakımından hem bölgeye yerleşme ve hem de emperyalist rakiplerinin önünü kesmek bakımından temel bir adım olmuştur. Hazar Havzası petrollerinin ve dünya pazarlarına taşıma yollarının kontrol altında tutulması Afganistan savaşının daha derinde yatan temel nedenleri arasındadır.

Balkanlar örneğinde tanık olunduğu gibi, emperyalistler dayattıkları savaşlar serisiyle aynı zamanda yeni işbirlikçi rejimler kuruyor ve bir düzen inşa ediyorlar. ABD, Afganistan’dan sonra şimdi sıranın Irak’a geldiğini yüksek sesle ve dünkü emperyalist müttefik ve rakiplerini küstahça aşağılayan bir tonda ilan ediyorlar. W. Bush’un geniş tepkiler yaratan ulusa sesleniş konuşmasında Iran ve Kuzey Kore’yi de saldırı menziline yerleştirmesi, aynı zamanda yeni işbirlikçi rejimler ve düzenler dayatma yönelimini yansıtmaktadır.

Başlıca emperyalistler arasındaki çelişkilerin keskinleştiği üç bölgedeki savaşlarda, başta bölge ülkeleri olmak üzere, birçok bağımlı ülkeyi yedekleyen emperyalistler arası bir koalisyon kuruluyor. Balkanlar’da önce NATO’nun sonra AB’nin ön plana çıktığı, Rusya’nın doğrudan katıldığı emperyalist ülkeler arası bir koalisyon. Ortadoğu’da hakim emperyalist ülkelerin katıldığı ve BM şemsiyesi altında kurulan emperyalistler arası bir koalisyon söz konusuydu. Afganistan savaşında ise NATO ülkelerinin, AB’nin ve Rusya’nın doğrudan katıldığı ve başka emperyalist ülkelerin desteklediği bir emperyalistler arası koalisyon. Fakat bütün bu örneklerde gördüğümüz gibi, emperyalistler arası koalisyonlar kısa sürede katılan emperyalist ülkelerin çıkarlarının ön plana çıktığı çelişkiler yumağına dönüşüyor.

Emperyalistler arası çelişkilerin öncelikle Balkanlar-Ortadoğu-Kafkasya/Hazar Havzası üçgeninde keskinleşmesi, bu bölgelerin sahip olduğu zenginlikler (petrol, doğal gaz vb.) ya da dünya egemenliği mücadelesinde stratejik önemleri nedeniyledir. Bir bölgeden diğerine atlayarak süre giden emperyalist savaşların konusu 21. yüzyılda dünya hegemonyasıdır. Bu da Avrasya’nın kontrolünden geçmektedir. Afganistan’a saldırı, en nihayetinde ancak bu perspektifle bakıldığında gerçekten anlaşılabilir.

Yeni Balkan savaşları, Ortadoğu’ya (Irak’a) saldırı; Körfez savaşı ve son olarak Afganistan savaşı, “vesile”leri ne olursa olsun, jeopolitik savaşlardır. Bu nedenledir ki, önce, aşağıda sıkça kullanacağımız “jeopolitika” kavramını en genel hatlarıyla açıklamak yararlı olacaktır.

Jeopolitika, coğrafi alanlar ile devletler arasındaki ilişkileri, siyasal gelişmelerin yönünü, mekan (alan) ve ırkla açıklamaya ve kanıtlamaya çalışan/hizmet eden gerici teorileri ifade eder. Jeopolitikaya göre devletlerin politikası, coğrafi faktörler tarafından belirlenir. Yunanca geo (jeo) toprak ve politika kelimelerinin birleştirilmesiyle üretilen bu kavrama göre, devlet politikası ile coğrafi çevre arasında kapmaz bir bağ vardır. Jeopolitik açılım veya jeopolitikalar, devletin politikasının topraklarının büyüklüğüne, sınırlarının durumuna; komşu ülke sayısına, kıyı durumuna, iç coğrafi durumuna ve başka faktörlere bağlı olduğunu çıkış noktası olarak alır.

Politika, zora başvurmak, saldırganlık, ilhak ve savaş demektir. Jeopolitika, emperyalist ülke dış politikasının neden saldırgan, ilhakçı, hegemonyacı olmak zorunda olduğunu, doğal bir durumun ifadesi ve gereği olarak açıklamak ve kanıtlamak görevini yerine getirir. Böyle olduğu içindir ki, jeopolitika ile emperyalistler, başka ülkeleri yağma ve talan politikalarını, bunların devamı olan işgal ve savaşları, kısacası en caniyane suçlarını gizlemeye çalışırlar.
Jeopolitika, emperyalist bir ülkenin saldırgan dış politikasını, dünya hakimiyeti için mücadelesini, ülkenin iktisadi, siyasi ve fiziki coğrafyasından hareketle haklı ve meşru göstermeye çalışır.

Jeopolitika ırkçılık, kozmopolitizm ve aynı zamanda neomaltusçuluk demektir.
Faşist ideolojinin bir yansıma biçimidir.
Jeopolitikanın sosyal ve ekonomik kökeni, tekelci sermayenin özelliklerinde, emperyalizmde verilidir.

Jeopolitikanın oluşumu ve gelişmesiyle emperyalist yayılmacılık, saldırganlık ve paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşılması çabası arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu nedenledir ki jeopolitika, dünyayı yeniden paylaşma talebini yükselten ülkelerde (örneğin 1930’lar Almanya’sı) ve en güçlü emperyalist ülkelerde (örneğin günümüzde ABD), zorun, hegemonya mücadelesinin, saldırganlığın ve ırkçılığın ideolojik bir silahı olarak gelişmiştir.

21. YÜZYILIN EŞİĞİNDE AMERİKAN JEOPOLİTİKASI VE STRATEJİK ANLAYIŞI

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Afganistan savaşı ancak ABD jeopolitikası anlaşıldığında doğru kavranabilir. Bu nedenledir ki, ABD jeopolitikasının açıklanması özel bir önem kazanmaktadır. Yeni ABD jeopolitikası üzerindeki etkisi nedeniyle eski ABD Dışişleri Bakanı Z. Brzezinski, bu konuda başvuracağımız kaynakların başında gelmektedir. Z. Brzezinski “Yegane Süper Güç, Amerika’nın Hakimiyet Stratejisi” (Die Einzige Weltmacht, Amerikas Strategie der Vorherrschaft, 1997) adlı kitabında, Amerikan emperyalizminin 21. yüzyıl eşiğindeki jeostratejisini açıklar. O, eski döneme ait ABD jeopolitik anlayışını günümüz koşullarına uyarlar.

Z. Brzezinski’nin jeopolitik ve stratejik anlayışının ayırıcı özelliklerinin başında, bölgesel hegemonyayı reddetmesi gelir: Onun temel sloganı, “ya hep ya hiç”tir. “Bugün jeopolitik sorun, artık Avrasya’nın hangi kısmından hareketle bütün kıtanın hakimiyet altına alınacağı ve kara gücü olmanın deniz gücü olmaktan daha önemli olup olmayacağı değildir. Jeopolitikada artık esas olan, bölgesel değil, bilakis global boyutlardır.”

Burada Monreo Doktrini’ne ve Jeopolitikada kara gücü-deniz gücü tartışmasına, göndermeler yapar. Yani artık, “Amerika Amerikalılarındır” sloganı değil, “bütün dünya Amerikalılarındır” doktrini geçerlidir.

Modern” Amerikan jeopolitikasının oluşumuna belirleyici katkısı olan Brzezinski’nin Avrasya tanımı ve stratejisinin kaynağına indiğimizde Mackinder, Spykman, Harshafer ve Hessler gibi İngiliz, Alman ve Amerikan jeopolitikacılarını görüyoruz.

Harold Mackinder, temel jeopolitik teorisini 20. yüzyılın başında geliştirir. Ama ‘40’lı yıllarda Hitler faşizminin yenileceğini anlayınca eski teorisini gözden geçirir ve onun yeni “Avrasya teorisi”, Amerikan jeopolitikacıları tarafından kabul edilir.

Mackinder’in teorisine göre, Sibirya’nın merkez olduğu bir dünya karası üç ana gruba bölünür:

1- “Dünya adasının çekirdeği” (kalbi): Bununla Rusya topraklarına tekabül eden Avrasya kastediliyor.

2- Bu çekirdeği çevreleyen “kıyı ülkeleri kuşağı”. Bu kuşak üç parçadan oluşuyor:
a- Avrupa’nın kıyı bölgeleri,
b- Yakın ve Ortadoğu’nun kurak bölgeleri,
c- Asya’nın muson bölgeleri.

3- “Dış kuşak”, yani Avustralya, Afrika ve Amerika kıtaları.

H. Mackinder’e göre,
-Rusya, buz tutmayan denizlerin kıyılarına hakim olmak ve bütün “kıyı ülkeleri kuşağı”nı fethetmek istiyor.
-Britanya’nın (günümüzde Amerika’nın diye okuyabiliriz) deniz imparatorluğu, Avrasya kıtasının kıyı bölgelerindeki İngiliz deniz hakimiyetine dayandığı için, bu durumun her değişimi, yani Rusya’nın “kıyı ülkeleri kuşağı”nın bir kısmını ele geçirmesi veya başka bir gücün İngiliz denizine hakimiyetini kurması, oldukça ağır sonuçlara neden olacaktır.
Bu nedenle:
a- “Doğu Avrupa’ya hakim olan, Avrasya’nın çekirdeğine hakim olur.”
b- “Çekirdeğe hakim olan, dünya adasını (yani Avrasya’yı, çn) yönetir.”
c- “Dünya adasını yöneten de dünyaya hakim olur.”

Sonuç: Rusya parçalanmalıdır, küçültülmelidir ve “çekirdek” üzerindeki hakimiyetine son verilmelidir

N.J. Spykman, “Dünya Büyük Güç Merkezleri”, “Güçler Dengesi” anlayışlarını geliştirir. Amerikan emperyalizminin dünya hakimiyeti için büyük devlet, büyük güç oluşumuna izin verilmemelidir. Yani güçler arasındaki denge bozulmamalıdır. Avrupa federasyonlaştırılmalı, Japonya desteklenmeli ve SSCB abluka altına alınmalıdır. ABD, oluşan bloklar ve güçler üzerinde durmalıdır.

Spykman, II. Dünya Savaşı yıllarından sonra geliştirdiği bu anlayışını güçlendirmek için Mackinder’in teorisinden yararlanır ve onun teorisini şöyle okuyabiliriz:

a- “Kıyı ülkeleri kuşağı üzerinde hakim olan, bütün Avrasya’ya hakimdir.”

b- “Avrasya’ya hakim olan, dünyanın geleceğini belirler.”

O, “kıyı ülkeleri kuşağ”ının, yani SSCB’yi çevreleyen ülkelerin, Avrupa’nın ve ada ülkelerinin Amerikan askeri üsleriyle donatılmasını, SSCB’nin ablukaya alınmasını önerir. Amerikan emperyalizmi, aynen bu anlayış doğrultusunda hareket etmiştir.

Mackinder, Spykman’ın, Haushofer ve Hessler gibi İngiliz, Amerikan ve Alman jeopolitikacılarının; emperyalist yayılmacılığın ve faşist saldırganlığın bu önde gelen ideologlarının anlayışlarını günümüze uyarlayan Brzezinski’dir.

Mackinder-Haushofer ve Spykman’ın jeopolitik haritalarında yer alan coğrafi ayrımlar, Brzezinski’nin jeopolitik haritasında başka kavramlarla anlatılıyor:

a- Mackinder’in “dünya adasının çekirdeği”, “kalbi” dediği Rusya toprakları, Brzezinski’de “orta bölge” oluyor.

b- Mackinder’in “kıyı ülkeler kuşağı”, yani
-Avrupa kıyı bölgesi Brzezinski’de “batı”,
-Yakın ve Ortadoğu’nun kurak bölgeleri, “güney”,
-Asya’nın muson ülkeleri de “doğu” oluyor.

Mackinder’in merkez dediği, Sibirya, Brzezinski’de Rusya, yani “kara delik” oluyor.

Brzezinski, Mackinder’in “dış kuşağı”na yer vermiyor. Ve kendi jeopolitik haritasına “Avrasya Satranç Tahtası” diyor. Mackinder’in teorisine atıfta bulunuyor, ama onun hakimiyet tanımlamasını aynen benimsemiyor.

Brzezinski’ye göre:
a- Avrasya’nın doğusuna, batısına ve güneyine yani kıyı kuşağına hakim olan, orta bölgeyi kontrol eder; Avrasya’ya hakim olur.

b- Orta bölgeyi kontrol eden bütün dünyaya hakim olur.

Brzezinski’ye göre, önemli olan, “Amerika’nın Avrasya’yı, nasıl ele alacağıdır. Avrasya, dünyanın en büyük kıtasıdır ve jeopolitik olarak mihveridir. Avrasya’ya hakim olan bir güç, en çok gelişmiş ve iktisadi olarak verimli üç bölgenin ikisi üzerinde hakim olur. Haritaya şöyle bir göz atmak, Avrasya üzerinde kontrolün neredeyse otomatik olarak Afrika üzerinde kontrolü beraberinde getirdiğini ve böylece batı yarım küresi ve okyanusların dünyanın merkezi kıtası karşısında jeopolitik olarak kıyı durumuna düşeceğini görmek için yeterlidir.”
Görüldüğü gibi, jeopolitik ve jeostratejik yönelim, birbirinin tıpa tıp aynısı.

ABD’nin dünya hakimiyetinin, dolayısıyla Avrasya hakimiyetinin neden gerekli olduğunu, 20. yüzyılın ilk yarısındaki faşist, ırkçı, jeopolitikacılar ve sosyologlara nazire yaparcasına Amerikalı sosyolog ve jeopolitikacı Samuel P. Huntington şöyle açıklar:

ABD’nin hakimiyeti olmaksızın, dünyada Birleşik Devletler’in uluslararası politikanın şekillenmesi üzerindeki üstün etkisi altında olduğundan daha çok, zor ve düzensizlik ve daha az demokrasi ve iktisadi büyüme olacaktır. Amerikan hakimiyetinin devamı, hem Amerikalıların refahı ve güvenliği için, hem de dünyada özgürlüğün, demokrasinin serbest pazarın ve uluslararası düzenin geleceği için merkezi önemi haizdir.”

Brzezinski, S. P. Huntington’un “cesur iddiası”nı doğruluyor. Böylece anlıyoruz ki, insanlığın geleceği için Amerikan emperyalizminin dünya hakimiyeti şart! İnsanlık kendi geleceği için, Amerikan emperyalizminin özgürlük, demokrasi, ekonomik büyüme; zordan ve anarşiden kaçma, “terörizm”den kurtulma adına talanına boyun eğmek, onu selamlamak zorundadır!! Böyle bir hakimiyetin çıkış noktası, Avrasya oluyor.

Avrasya, yaklaşık 50 milyon km2’lik bir alanı kapsıyor. (Afrika/Ortadoğu=yaklaşık 33; Güney Amerika=yaklaşık 28 ve Kuzey Amerika da=yaklaşık 23 milyon km2)

Avrasya’nın nüfusu 5 milyardan fazla. (Buna karşın Afrika/Ortadoğu’nun nüfusu yaklaşık 770; Güney Amerika’nınki yaklaşık 335 ve Kuzey Amerika’nınki de yaklaşık 386 milyon).

Avrasya GSMH tutarı 3400 milyar dolar. (Afrika/Ortadoğu’da 1500; Güney Amerika’da 1750 ve Kuzey Amerika’da da 8100 milyar dolar.) Avrasya,
-Dünya kara kıtasının yaklaşık yüzde 37’sine tekabül ediyor.
-Dünya nüfusunu yaklaşık yüzde 75’i bu kıtada yaşıyor.
-Dünya GSMH’nin yaklaşık yüzde 75’i bu kıtada üretiliyor.
-Bilinen dünya enerji kaynaklarının yaklaşık dörtte üçü yani, yüzde 75’i bu kıtada bulunuyor.

Brzezinski’ye göre, bu kıtanın diğer temel özellikleri de şöyle: Dünya çapında siyasi bakımdan etkili ve dinamik devletlerin çoğu, keza ABD’den sonra en çok silah harcaması yapan altı büyük ülke ve bir istisna dışında, bütün atom güçleri ve gizli nükleer silah potansiyeline sahip ülkeler de bu kıtada bulunuyorlar. Bölgesel güç ve dünya çapında siyasi nüfuza sahip olmak için en kalabalık nüfuslu iki aday ülke, siyasi ve iktisadi olanda ABD’ye meydan okuyacak potansiyel devletlerin hepsi bu kıtada. Amerikan emperyalizminin jeopolitik akıl hocası şöyle devam ediyor:

Bütün olarak bu kıtanın iktidar potansiyeli ABD’ninkini oldukça gölgede bırakıyor. Amerika’nın şansı, büyük bir bütünlük oluşturmak için Avrasya’nın çok büyük olmasıdır.

Yani Avrasya, gelecekte de küresel hakimiyet için mücadelenin sürdürüleceği bir satranç tahtası üzerinde sadece iki değil, bilakis çok ve değişik güçlerde oyuncular cirit atıyorlar. En önemli oyuncular, satranç tahtasının batısında, doğusunda, merkezinde ve güneyinde faaldirler. Hem batı, hem doğu kıyı bölgeleri yoğun nüfuslu bölgelerdir ve buralarda görece dar alanda çok sayıda güçlü devletler birbirlerini itip kakıyorlar. ABD’nin gücünün doğrudan temsil edildiği yer, Avrasya’nın batısındaki dar bölgedir. Uzakdoğu karasında giderek güçlenen ve bağımsızlaşan devasa bir nüfus üzerinde hakim olan bir oyuncu var. Buna karşın, enerji dolu rakibinin adalar halkasıyla sınırlı toprağı ve Küçük Uzakdoğu yarım adalarının yarısı Amerikan gücüne üs olarak hizmet ediyorlar.

Batı ve doğu kıyı bölgeleri arasında, devasa, az nüfuslu, şimdilerde siyasi olarak istikrarsız ve örgütsel çözülme içinde olan orta alan yer alıyor: Burası önceleri ABD’nin güçlü bir rakibi Amerika’yı Avrasya’dan püskürtüp atmayı amaç edinmiş bir karşıtı tarafından ilhak edilmiştir. Bu büyük orta Avrasya platosunun güneyinde siyasi anarşi içinde, ama enerji rezervleri bakımından zengin olan bir bölge hem Avrupa, hem de Doğu Asya devletleri için çok önemli olabilir ve en güneyinde bölgesel hegemonya için çabalayan nüfusu kalabalık bir devlet yer alıyor.

Bu devasa, acayip şekillenmiş Lizbon’dan Wladivostok’a kadar uzanan Avrasya satranç tahtası, global play’in (küresel oyunun, çn.) sahnesidir. Orta alan, giderek daha güçlü olarak batının genişleyen etki sahasına (Amerika’nın ağırlıkta olduğu saha) çekilebilirse, güney bölgesi tek bir aktörün hakimiyetine girmezse ve Uzakdoğu’da ülkelerin olası bir birleşmesi, Amerika’yı Doğu Asya kıyısı açıklarındaki deniz üslerinden kovmayı beraberinde getirmezse, ABD tutunabilir. Orta alanın devletleri Batı’yı reddederlerse, siyasi bir bütünlükte birleşirlerse ve güney üzerinde kontrolü ele geçirirlerse veya doğunun en büyük oyuncusuyla bir ittifak kurarlarsa Amerika’nın Avrasya’daki hakimiyeti dramatik olarak azalır. Doğu’nun iki büyük oyuncusu herhangi bir zaman birleştiklerinde de aynı durum olur. Nihayet, Avrupalı ortaklar Amerika’yı batı taraftaki üslerinden kovarlarsa, bu, muhtemelen kıtanın batı kıyısının sonuçta, orta bölgeye hakim olan oyuncunun zorbalığı altına girmesi anlamına gelse de, aynı zamanda onun Avrasya satranç tahtasındaki oyuna katılımının sonu demektir.”

Pentagon’un jeopolitik akıl hocası böyle diyor. Gelişmelerin gösterdiği ve aşağıda da göreceğimiz gibi, Amerikan emperyalizmi ve Pentagon, ordunun genelkurmayı gibi düşünen ve konuşan Brzezinski’nin görüşleri doğrultusunda hareket etmektedir.

Brzezinski, oyunun oyuncuları hakkında da tiplemeler yapıyor. Bir de buna bakalım:
Jeostratejik aktörler, jeopolitik statükoyu Amerikan çıkarlarına dokunacak ölçüde değiştirmek için sınırlarını aşan güç ve etki kullanacak kapasite ve ulusal iradeye sahip olan ülkelerdir. Onlar, jeopolitik açıdan potansiyel ve/veya eğilimli, ne yapacağı bilinmez devletlerdir. Hangi nedenden dolayı olursa olsun -ister ulusal büyüklük çabası, ister bir ideolojinin gerçekleştirilmesi, dini yaygınlaşma ya da iktisadi genişleme nedeniyle bazı devletler, gerçekten bölgesel hakimiyet veya dünya çapında (güç) olmak için mücadele ediyorlar...

Buna karşın jeopolitik dayanak noktaları, önemleri güç ve motivasyonlarından değil de, daha ziyade hassas coğrafi durumları. tarafından belirlenen devletlerdir. Jeopolitik dayanak noktaları, çoğu kez, coğrafyaları tarafından özellik kazanırlar; bazı durumlarda jeopolitik açıdan önemli alanlara girişi belirleyebildikleri veya jeostratejik açıdan önemli bir aktöre belli kaynakları vermediği ölçüde özel role sahip olurlar. Bazı durumlar da jeopolitik mihverler, dinamik bir devlet, hatta bir bölge için savunma siperi olarak görev görebilir. Bazen jeopolitik bir mihverin salt varlığı, komşu bir jeostratejik aktör için önemli siyasi ve kültürel sonuçlara neden olabilir.

Avrupa’nın yeni siyasi haritasında şimdiki küresel koşullarda en az beş jeostratejik esas aktör ve beş mihver (bunlardan ikisi, belki, kısmen aktör olarak görülebilir) tespit edilebilir. Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan esas aktörlerken, Büyük Britanya, Japonya, Endonezya keza önemli ülkeler olmalarına rağmen (esas aktör olma) koşullarını yerine getiremiyorlar.

Sınırlı olanakları içinde belli bir kapsamda hem Türkiye ve hem de İran, her ne kadar jeostratejik aktif olsalar da, Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore, Türkiye ve İran, belirleyici öneme haiz mihver ülkeleri oluşturuyorlar."

Bu jeopolitikacı iki oyuncu tiplemesi yapıyor. Jeostratejik aktörler ve mihver ülkeler. Bu ülkelerin, aktörlerin herbiri Afganistan savaşında rollerini oynuyorlar.

Amerikan emperyalizmi, hem küresel yegane güç olma konumunu korumak ve hem de bu konumunu dünya çapında işbirliği ile kurumlaştırmak için, yani dünya hakimiyeti için bir Avrasya jeostratejisi geliştirdi. Bu stratejinin önde gelen akıl hocası Z. Brzezinski, bu stratejinin başkaca bazı özelliklerini şöyle sıralar.
a- Bağımlı devletler arasında anlaşmalar/uzlaşmaları engellemek.
b- Güvenlik sorunlarındaki bağımlılıklarını devam ettirmek.
c- Haraca bağlanmış devletleri uysallaştırmak ve korumak vs.
d- “Barbar” halkların birleşmelerini engellemek .

Amerikan emperyalizminin II. Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist dünyada ve revizyonist blokun dağılmasından sonra da bütün dünyada uyguladığı hegemonya politikası bu anlayışlarda ifadesini buluyorlar.
AB de dahil ortaklık içinde bağımlı olan ülkelerin, örneğin Almanya’nın, Fransa ile Amerikan çıkarlarına karşı anlaşmasını, ayrı bir bağlaşmaya gitmesini engellemek.

-Örneğin AB’nin ABD’ye güvenlik sorunlarında bağımlı kalmasını sağlamak. Burada NATO, koz olarak kullanılıyor ve AB’nin bağımsız askeri bir güç olması engellenmeye çalışılıyor. Yani NATO-AGSP ilişkileri ABD-AB arasındaki çelişkilere paralel olarak şekilleniyor.

-Türkiye gibi sayısız bağımlı ülkeleri sürekli denetlemek ve gerekirse siyasi, ekonomik ve askeri alanda korumak.

-“Barbar” halklar kavramıyla ifade edilen antiamerikancı, antiemperyalist halklar ve ülkelerdir. Antiemperyalist ya da sosyal kurtuluş mücadelesi veren halkların birleşmesini engellemek ve aynı zamanda Afganistan, Irak, Somali, Libya örneklerinde olduğu gibi, Amerika’nın dünya hegemonyası konseptine hizmet etmemekte direnen devletlere saldırılması öngörülmektedir.

JEOPOLİTİK KURGU VE ÇATIŞAN GÜÇLER

Z. Brzezinski, Amerikan emperyalizminin 21. yüzyılda dünya hakimiyeti için yapılması gerekenler hakkında şöyle diyor:

Amerikan dünya hakimiyetinin devamı ve istikrarı için belirleyici olan, Birleşik Devletler’in Avrasya satranç tahtasında en önemli jeostratejik oyuncuları bir taraftan nasıl yönlendireceğini ve diğer taraftan onlara nasıl tavır alacağını ve belirleyici jeopolitik dayanak noktalarını nasıl idare edeceğini anlamasına bağlıdır. Avrupa’da Almanya ve Fransa, anahtar figürler olmaya devam edecekler ve Amerika, Avrasya’nın batı kıyısında mevcut demokratik köprü başını sağlamlaştırmaya ve genişletmeye çalışmalıdır. Avrasya’nın Uzakdoğu’sunda ve muhtemelen Çin, giderek daha güçlü bir şekilde gelişmenin merkezine girecektir ve Amerika kıta Asya’sında (karada, çn) Çin ile jeostratejik bir uzlaşmaya varmazsa, siyasi olarak tutunamaz. Avrasya’nın ortasında genişleyen Avrupa ve bölgesel yükselen Çin arasındaki alan, Rusya’nın güneyindeki bölge -Avrasya Balkan etnik çatışmaların ve büyük devlet rekabetinin cehennemi olma tehlikesini oluştururken Rusya’nın emperyalizm sonrası (SB’nin dağılmasından sonrası, çn) kendini tanımlamaya varışına kadar, jeopolitik açıdan bir karadelik olarak kalacaktır...
...Amerika’nın .dünya hakimiyeti statüsü az çok yakın bir gelecekte -bir nesilden daha fazla bir zaman için hiçbir meydan okuyucu tanımamazlık yapamaz. Hiçbir ulusal devlet, beraberlik içinde belirleyici global siyasi vurucu gücü oluşturan iktidarın dört anahtar alanında (askeri, iktisadi, teknik ve kültürel) ABD ile boy ölçüşemez. Amerika’nın bilinçli veya gönülsüz olarak sahneden çekilmesi dışında, az çok yakın bir gelecek içinde ABD’nin küresel önderlik rolünün yegane reel alternatifi uluslararası anarşidir.”

Yani Avrasya, bir satranç tahtasıdır. Bu tahtanın etrafında önemli oyuncular var. Amerikan emperyalizmi bu oyuncularla, bu oyuncular ve dolayısıyla bu satranç tahtası üzerinde kendi hakimiyetini sürdürecek ilişkiler kurmak zorundadır. Söz konusu bu jeostratejik oyuncuların yanında, arkasında çeşitli nedenlerden dolayı önemli olan, oyunun seyrini etkileme olasılığı olan, gerekli olduğunda sahaya sürülen jeopolitik dayanak noktaları var. Amerikan emperyalizmi, bu dayanak noktalarında yönlendirilmesini bilmelidir. Bunu yaptığı müddetçe, Amerika’nın Avrasya hakimiyeti, en azından az çok görülebilir bir zaman için tehlikeye düşmez.

Amerikan emperyalizminin ideologları, jeopolitikacıları, Leninist emperyalizm analizinden, kapitalizmin eşit olmayan gelişme yasasından bihaber olmadıklarından olsa (!) gerek, Amerikan emperyalizminin emsalsiz gücünün zamanla zorunlu olarak azalacağından hareketle, doğacak bölgesel güçlerle ABD’nin global hakimiyetinin tehdit edilmeyeceği ilişkilere girmesi gereği üzerinde duruyorlar.
Amerikan emperyalizminin bugün attığı adımlar, kısa, orta ve uzun vadeli perspektiflerle ilgilidir. Önemli olan hangisinin, hangi vadeli perspektife tekabül ettiğini görebilmek ve ona göre politika oluşturabilmektir. Örnek, Bakü-Ceyhan boru hattı, Amerikan emperyalizminin kısa vadeli perspektifi için bir adımdır. Türkiye’nin kendisi kısa ve orta vadeli perspektifin temel taşlarından birisidir. Afganistan, kısa vadeli perspektiften ziyade orta vadeli perspektif için önemlidir. İran’ın, kısa vadeli perspektifte yeri yok, ama orta vadeli perspektifte kaçınılmaz olarak yer alacak bir aday oyuncu.

Kısa vadeli olarak Amerika’nın çıkarı, Avrasya haritasındaki mevcut hakim çoğulculuğu sağlamlaştırmaktır. Bu, tek bir devletin süratle muvaffak olup olamayacağından tamamen bağımsız olarak nihayetinde Amerika’nın hakim konumunu soru götürür duruma getiren karşıt bir koalisyonun kurulmaması için yüksek derecede bir manevra yapmayı ve manipülasyonu gerekli kılar. Orta vadede, anlatılan bu durum, giderek yerini diğer bir duruma bırakmalıdır; bu süreçte önemi giderek artan, ama stratejik olarak uygun ortaklara daha büyük önem verilmelidir. Bu ortaklar, Amerika’nın önderlik rolüyle bir Trans-Avrasya Güvenlik Sisteminin inşasına katılabilirler. Nihayetinde daha uzun vadeli düşünülürse, bundan pek çok ortak siyasi sorumluluğun global çekirdeği oluşabilir.”

Avrasya’nın mevcut çoğulculuğundan kastedilen, SB’nin dağılmasından sonra oluşan mevcut siyasi haritadır. Bu harita var olsun ki, ABD bu küçük ve güçsüz devletlere, zengin ama denize açılamayan devletlere hakimiyetini dayatsın; bölsün, yönetsin ve kendi hakimiyetini tehlikeye düşürecek koalisyonların oluşmasını engellesin. Bu coğrafyada Amerikan emperyalizminin hakimiyetini tehdit eden bir güç doğmamalı ve ABD, gerekirse NATO’yu dağıtarak, yedekleyeceği bölge ülkeleriyle “Trans-Avrasya Güvenlik Sistemi” adı altında yeni bir askeri örgüt kurabilir. Böyle yeni bir pakt için Türkiye ve Afganistan herhalde önde gelen adaylardır.

Amerikan emperyalizminin jeostratejik oyuncuları ve mihver ülkeleri nasıl değerlendirdiğine konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla sınırlandırarak bakalım.

Amerikan jeopolitikası, Avrasya hakimiyeti, dolayısıyla Amerikan emperyalizminin dünya egemenliği için Avrupa’ya büyük önem vermektedir. Dolayısıyla ABD, birbiriyle çekişme içinde olan, kavgalı ülkelerden oluşan bir Avrupa değil, en azından iktisadi anlamda entegre olmuş bir Avrupa’dan yanadır. AB’yi desteklemiştir. Ama gelinen noktadaki AB, ABD’nin istediği AB olmaktan çıkıyor. Amerikan çıkarlarına ters düşen adımlar atan bir AB oluyor. Avrasya jeostratejisinde “köprü başı” olması gereken AB, köprü başı olmakla yetinmeye hiç de niyetli olmadığını göstermektedir. Ama AB, siyasi birliğin, yürürlükte olan bir askeri ittifakın değil de, bugünkü haliyle esasen iktisadi birliğin ifadesi olduğu için Körfez Savaşı’nda, yeni Balkan savaşlarında (Makedonya hariç) ve Afganistan savaşında gördüğümüz gibi Amerikan emperyalizminin yanında ve karşısında AB olarak değil, tek tek ülkeler olarak yer almıştır. Körfez Savaşı’nda emperyalist koalisyonda ve sonucunda, yeni Balkan savaşlarında ve şimdi de Afganistan’da ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi AB’nin emperyalist ülkeleriyle birlik (İngiltere) ve rekabet (özellikle Almanya ve Fransa) içinde olmuştur. Bu durumu, aşağıda Afganistan savaşı somutunda ayrıntılandıracağız.

Revizyonist blokun çöküşü ve SB’nin dağılması sonucunda Doğu ve Orta Avrupa’da, bizzat SB topraklarında ve sosyal emperyalist SB’nin başka nüfuz alanlarında devasa bir jeopolitik iktidar boşluğu doğdu. Söz konusu dağılmadan bu yana bu boşluğun doldurulması için hegemonya iddialı, rekabet gücü olan ülkeler, kıyasıya bir mücadele içindeler.

Rusya Federasyonu SB’nin mirasçısı olarak bütün bu alanlarla ilgileniyor ve özellikle son bir kaç yıldır dünya politikasında ağırlığını hissettirmeye çalışıyor. Diğer yandan Rusya Federasyonu içindeki Türk kökenli ya da Müslüman başka ulusal toplulukların mücadeleleri Rusya’nın asıl korkulu rüyalarından birisidir. Her şeyden önce bu nedenledir ki Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin, 11 Eylül’den hemen sonra ABD’nin “uluslararası terörizme karşı savaşı”nı desteklediğini açıklayan, ilk devlet başkanı olmuştu.

Son yıllarda Rusya, özellikle Çin ve İran ile Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitikasına karşı ittifak girişimlerinde bulunuyor, en azından yakın ilişkiler geliştirme çabası içinde. Bunun nasıl sonuçlanacağı bilinemez. Ama Çin’in, Rusya’nın güdümünde hareket edeceğine, Rusya’nın söz sahibi olduğu, onun jeopolitik ve stratejik çıkarlarına hizmet eden bir ittifak içinde yer alacağına, herhalde Rus burjuvazisi de inanmıyordur. Rusya, Hindistan ile de ilişkilerini geliştirme çabası içinde. Amerikan emperyalizmine karşı Rusya-Çin-Hindistan ittifakını kurma çabasını sürdürüyor .

Amerikan jeopolitikasında Hindistan’a da önemli bir rol biçiliyor. Hindistan, bugün kadar Avrasya satranç tahtasında pasif bir oyuncu konumundaydı ve jepolitik olarak Pakistan-Çin koalisyonu tarafından sıkıştırılmış durumdaydı. Ama Afganistan savaşından bu yana durum değişti ve Amerikan emperyalizmi Hindistan’ı kendine çekme politikasında yol aldı.

Çin hakkında da jeopolitikacı Brzezinski şöyle düşünüyor:
Amerika ve Çin arasında derin stratejik bir anlaşma olmaksızın Avrasya’da jeopolitik çoğulculuk ne kurulur, ne de istikrarlı olur. Bu nedenden dolayı Çin ciddi stratejik bir diyaloğa, nihayetinde belki Japonya’nın da dahil olduğu üçlü bir diyalog politikasına bağlanmalıdır.”

Böyle bir diyaloğu geliştirmenin ilk adımı Amerika’nın Çin’in çıkarlarını dikkate alması ve bir uzlaşmaya varmasıdır. “Her iki ülkenin ortak jeopolitik çıkarları (özellikle Kuzeydoğu Asya’da ve Orta Asya alanında) dikkate alınmalıdır.” Böylece Amerikan jeopolitikası, Çin’i, Sibirya’ya yönlendiriyor ve Orta Asya’da ona pay vererek Amerikan hakimiyeti için yedeklemeye çalışıyor.

Amerikan jeopolitikası, Rusya-Çin, Rusya-Çin-İran veya Rusya-Çin-Hindistan yakınlaşmasına fırsat verilmemesini öngörüyor. Amerikan emperyalizmi Çin ve Amerika’nın, başka bir gücün hegemonyasını istemedikleri bölgeler üzerinde diyalogun geliştirilmesini hedefliyor.

AVRASYA JEOPOLİTİKASINDA AFGANİSTAN'IN ÖNEMİ

Hazar Havzası-Orta Asya, muazzam petrol ve doğal gaz rezervleri nedeniyle adeta dünyanın merkezi oldu. Etrafı aç kurtlarla çevrilmiş bir alan. İnilmesi kolay, ama çıkılması zor bir kuyu. Petrol ve doğal gazın dünya pazarlarına taşınması üzerine kıyasıya rekabet bütün emperyalist ülkeler ve bölge ülkeleri arasında sürüyor.

11 Eylül saldırısı, Amerikan emperyalizminin bir taşla birden çok kuş vurması için bahane oldu. ABD, sanki saldırı gerçekleşsin de harekete geçeyim dercesine, bir taraftan siyasi, ekonomik ve askeri araçlarını koordine ederek, diğer taraftan da kendini destekleyen güçleri örgütleyerek “uluslararası terörizme karşı yeni savaşı”nı başlatmakta gecikmedi. Washington ve New York’u hedefleyen saldırılar, sadece ve sadece Amerikan emperyalizminin Pentagon çekmecelerinde bekletilen planların uygulanmaya konması için bir bahaneydi. Veya şöyle de diyebiliriz:

Avusturya veliahdının Sarayova’da öldürülmesi I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinde ne kadar önemliyse, 11 Eylül saldırısı da Afganistan savaşı için o kadar neden olmuştur. Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır. Bu savaşa yol açan politika, Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitikasından ve emperyalistler arası çelişkilerin yoğunlaşma alanlarının özelliklerinden hareketle açıklanabilir.

Öyleyse Beyaz Saray’ın politikası kovboy W. Bush’un ukala sözleriyle değil, tekelci sermayenin kurmay merkezlerinde soğukkanlı bir şekilde planlanmış ve gündeme getirilmiştir. W. Bush, kendini iktidara taşıyan sermayenin politikasını yerine getirmek zorundadır.

Peki niçin Afganistan? Neden Kafkasya, Ortadoğu (Irak) değil? Taliban rejimi ve Usame Bin Ladin’in bu ülkede olması, Afganistan’a saldırı için bir neden değil, sadece bir bahanedir. Benzer bahaneler Kafkasya’ya, Irak’a saldırı için de bulunabilirdi. Saldırıda Afganistan’ın tercih edilmesinin bir nedeni olmalıdır.

Amerikan emperyalizminin, diğer emperyalist ülkeleri de yedekleyerek Kafkasya seferine çıkması, bugün düşünülemez bile. Çünkü bu, Rusya’ya savaş ilanıdır. Dünya konjonktürünün buna elverişli olmadığı açıktır. Böyle bir saldırıya Rusya’nın vereceği yanıtın önem ve ağırlığı bir yana, ABD’nin müttefiklerini veya Avrasya jeopolitik anlayışında potansiyel müttefiklerini (Örneğin Çin’i) ve başka ülkeleri Rus emperyalizminin yanına iteceği açıktır. Amerikan emperyalizmi Kafkasya’da yerli işbirlikçilerini kendisi için savaştırmak zorunda olduğunun ve ancak Rus emperyalizmiyle savaşı göze alma durumunda bölgeyi işgale kalkışabileceğini bilecek durumdadır.
Amerikan emperyalizmi, Usame Bin Ladin gibi genel kabul görecek bir bahane dururken, Irak’a saldırması durumunda Körfez Savaşı’nda olduğu gibi geniş bir emperyalist koalisyonu kuramayacağını çok iyi biliyor. Bunun ötesinde ne Kafkasya ve ne de Irak, Afganistan’ın Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitikasındaki önemine sahiptir.

Afganistan’ın yeraltı zenginliklerinin olduğu söyleniyor. Fakat Amerikan emperyalizminin Afganistan’a saldırmasının nedeni bu da değildir. Afganistan’da Taliban rejiminin yıkılması ve Afganistan hakim sınıflarının Amerikan çıkarlarına hizmet edecek derecede siyasi olarak yumuşatılmasının, yani Amerikan çıkarlarını gözeten işbirlikçi bir hükümetin kurulmasının iki temel nedeni var. Bu nedenlerden birisi, Afganistan’ın, Orta Asya petrol ve doğalgazının dünya pazarlarına taşıması için güzergah konumuna sahip olmasıdır. Diğeri ve uzun vadede belirleyici neden ise Afganistan’ın “Avrasya satranç tahtası”ndaki stratejik konumudur.

Afganistan, “Avrasya satranç tahtası”nın güneyinde yer alan bir ülke. Amerika’ya “dost” olmayan Iran ve Rusya’nın, Çin’in kazanmaya çalıştığı ve ABD’nin de son dönemde sıcak ilişkiler geliştirdiği ve bizzat kendi potansiyeli dünya çapında hegemonya mücadelesine yetenekli Hindistan arasında bir ülke. Bu konumu ve belirtilen ülkeler arasındaki ilişkiler Afganistan’ı önemli kılıyor. Türkiye’den bakıldığında Balkanlar, Ortadoğu görülüyor, Kuzeydoğuda ise Kafkasya ve Azerbaycan. Ama Afganistan’dan bakıldığında Orta Asya ve Çin görülüyor. Bu durumda Afganistan, “Avrasya satranç tahtasındaki gelişmeleri, Rusya-Çin-Hindistan arasındaki ilişkileri ve başka jeopolitik aktörlerin hareketlerini izlemek ve müdahale etmek için en uygun stratejik konumlanma alanıdır.

Amerikan emperyalizmi, Orta Asya’nın ve bu bölgedeki petrol ve doğal gaz, Rusya-Iran-Çin ve Hindistan tarafından kıskaca alınarak, kendisinin bu alandan dışlanmasına asla ve asla izin vermeyecektir. Afganistan, olası bir Rusya-Çin-Hindistan-Iran veya Rusya-Iran-Çin veya Rusya-Çin-Hindistan veya “Şanghay Beşlisi” bağlaşmasını engellemek veya etkisizleştirmek için mutlaka hakim olunması gereken bir ülke konumunda.

Amerikan emperyalizmi, 21. yüzyılda dünya hakimiyeti için sadece, Rusya’ya, jeopolitikacı Z. Brzezinski’in deyimiyle “kara deliğe” karşı Çin ve Hindistan ile işbirliği olasılığı üzerine plan kurmuyor. O, bunun gerçekleşmeme olasılığı üzerine de düşünüyor ve Afganistan tam da bu olasılık nedeniyle önemli oluyor.

Bu savaş, emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşme boyutlarını da gösteriyor. Körfez Savaşı’nda ve Balkanlar’da olduğu gibi Afganistan’a saldırıda da Amerikan emperyalizmi, hemen hemen bütün emperyalist ülkeleri ve bağımlı ülkeleri “uluslararası terörizme karşı yeni savaş”ta yedeklemeyi başardı. Her ne kadar “terörizm” sorunu, yani etnik sorunu olan Rusya, Çin, Türkiye gibi ülkeler, “terörizme karşı savaşı” selamladılarsa da, sonuçta her bir ülke, özellikle emperyalist ülkeler, Afganistan’ın stratejik konumundan yararlanma eğilimlerini açığa vurmuşlardır. NATO ülkeleri asker göndermek istediklerini açıklamışlar, Kuzey İttifakı’na silah veren Rusya, savaşın tarafı olduğunu göstermiş, ABD-Pakistan yakınlaşmasından Hindistan rahatsız olmuş ve Türkiye yine maşalık rolünü üstlenmiştir.

Uluslararası terörizme karşı yeni savaş”da emperyalist ülkelerin Amerikan emperyalizmini yalnız bırakmamaları, emperyalistler arası çelişkilerin şimdilik, bu ülkelerin doğrudan karşı karşıya gelmeleri derecesinde keskinleşmediğini, birbirlerini kollama, izleme, birinin var olduğu yerde diğerinin de var olmaya çalıştığı bir seviyede geliştiğini göstermektedir.

Afganistan’a saldırıda Amerikan emperyalizmi, Rusya ve Çin’i karşısına almamaya, bilakis savaşa taraf etmeye ve Hindistan ile ilişkilerini geliştirmeye çalışırken, AB’li emperyalist ülkeleri dolaylı biçimde tehdit etmiştir. Amerikan emperyalizmi AB’li emperyalist rakiplerinden, ABD’nin eylemini desteklemelerini kategorik olarak talep etmiştir. Öyle ki AB’li emperyalist ülkeler, kendi çıkarlarına ters düşen, çıkarları olan ülkelerde çıkarlarının zedelenmesine neden olan veya çıkarlarının Amerikan diktası altına girmesine neden olan Amerikan eylemlerini desteklemekle karşı karşıya kalmışlardır. Körfez Savaşı’nm sonuçları buna bir örnektir. Afganistan Savaşı’nda askeri yardım talebi, NATO’nun 5. maddesinin ilk kez işlerlik kazanması için dayatılan talep, destek biçimine başka bir örnektir. Amerikan emperyalizmi, askeri katkınız olmazsa, en azından savaşın masrafına katılın dayatmasında bulunmuştur. Amerikan emperyalizminin, AB’li emperyalist ülkelere, siyasi, ekonomik ve askeri destek dayatması, bu ülkelerin iktisadi çıkarlarının ve bağımsız politika oluşturmalarının engellenmesi anlamına gelmektedir.

ABD’nin saldırgan tutumu, AB’li emperyalist ülkelerle kendi arasındaki çelişkileri yumuşatmıyor, tam tersine keskinleşmesine neden oluyor. Amerikan emperyalizminin askeri üstünlüğü nedeniyle, AB’li emperyalist ülkelerin veya bir bütün olarak AB’nin kendine özgü siyasi ve askeri hareket alanı daralıyor. Böylece AB’ye, ABD’nin askeri saldırılarına, şu veya bu biçimde katılmaktan ve ancak koalisyon adı altında kendi çıkarlarını ifade etmeye çalışmaktan başka bir yol kalmıyor. Bu durumu Körfez Savaşı’nda gördük ve şimdi de Afganistan Savaşı’nda görüyoruz. Amerikan askeri eylemlerinin müttefikleri tarafından desteklenmesinin ne anlama geleceğini M. Bischoff, “Strateji ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi”ndeki bir makalesinde şöyle ifade ediyordu: “...Birleşik Devletler, müttefiklerine birçok konuda yardım ricasında bulunacaklar ve müttefiklerinin bu ricayı yerine getirmelerini bekleyecekler ve şayet müttefikler, örneğin ticari çıkarları korumak için direnirlerse, Birleşik Devletler buna oldukça kaba tepki verirler.” (Frankfurter Allgemeine Zeitung, 13 Eylül 2001)

Amerikan emperyalizmi, AB’li müttefik rakiplerini hala yönlendirecek siyasi, askeri ve ekonomik güce sahiptir.

Afganistan’ın bombalanması ve Taliban rejiminin yıkılması, Kuzey Kore, Irak, Libya, Iran, Somali gibi devletleri “terörist devlet” veya “alçak devlet” diye tanımlaması çok önceden hazırlanmış planlarını uygulamaya koyma amacının bir ifadesidir. Bu devletlere sonunuz Afganistan gibi olur küstah ve tehditkar mesajını taşımaktadır. Uzun bir zamandan bu yana Amerikan propagandası, bu devletleri terörizmin fesat yuvası olarak açıklıyor ve bu devletlere karşı savaş planları Pentagon’da bekletiliyordu. ABD, bu devletlerin çoğuna askeri saldırıda bulundu. 11 Eylül saldırısını da bu devletlere karşı yeni saldırıları için uygun bahane olarak değerlendirmek istiyor.

Amerikan emperyalizmi, Afganistan’a saldırırken kendisiyle “soğuk” ilişki içinde olan ülkeleri, ya benden yanasın ya da seni “terörist devlet” olarak tanımlar ve saldırırım ikilemiyle karşı karşıya bıraktı. Bu bakımdan Pakistan tipik bir örnektir. Pakistan Devlet Başkam Pervez Müşerref ile konuşan kovboy W. Bush’un deyimiyle “leader of Pakistan”, Pakistan “yapıcı”ymış. Gerçekten de “leader of Pakistan” olarak P. Müşerref, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına boyun eğerek, ne denli “yapıcı” olduğunu kanıtlamıştır. İşin gerçeği ABD, Pakistan’ı tehdit etmiş ve Pakistan da bu tehdide boyun eğmiştir. Karşılığında ise mali yardım almış ve Amerikan hükümeti Kongre’ye sunacağı bir öneri ile 1998’de Pakistan ve Hindistan’a karşı konulan yaptırımların eş zamanlı kaldırılmasını talep etmiştir.

Aynı akıbet; tehdit Suriye’ye yöneltilmiştir. “Suriye de Körfez Savaşı öncesindeki gibi bir kararla karşı karşıyadır.” ABD, Suriye gibi tövbekar bazı “terörist devletler”in “antiterör koalisyonu”na alınabileceği olasılığını açık tutarken, -tabii ki Amerikan diktasına boyun eğmek ve Amerikan terör eylemlerini desteklemek koşuluyla diğerleri, gerekli görüldüğü zaman saldırılması gereken terörist düşmanlar olarak görülüyorlar. Tek tek devletlere karşı terörist eylemleriyle Amerikan emperyalizmi itaat etmeyenin başına nelerin geleceğini gösteriyor. Afganistan’a saldırı bu türden tehdit için de bir emsaldir.

Amerikan emperyalizminin “uluslararası terörizme karşı yeni savaş”ı hiç de yeni değildir. ABD, 20 yıl önce de “terörizme karşı savaş”dan bahsediyordu. ‘80’li yılların başında ABD Başkam R. Reagan, “uluslararası terörizme karşı savaş, dış politakımızın kalbidir” açıklamasını yapıyordu. Amerikan emperyalizminin bu temsilcilerine göre, terörizme karşı savaş, felakete karşı savaştı ve bu felaket de barbarlar tarafından yayılıyordu. Teröristler “medeniyetin çürümüş karşıtlarıydı. Reagan, bütün dünyaya yayılmış terörizm ağının kökünü kazımaktan bahsediyordu. Evet dünyanın en büyük, en acımasız terörist devleti, “medeniyet”in bu “çürümüş karşıtı”, terör felaketini bütün dünyaya yayan bu barbar devlet, “terörizme karşı” savaştan bahsediyor! Ama bu devlet, uluslararası Adalet Divanı tarafından, Nikaragua’da uyguladığı barbarlık nedeniyle, “haksız yere zor kullanmaktan” mahkum edilmedi mi? Ne büyük bir alçaklık ve ikiyüzlülük! Söz konusu karar, uluslararası terörist eylemden mahkumiyetten başka bir anlam taşımıyordu. Terör eylemlerinden mahkum edilmiş ABD, “uluslararası terörizme karşı yeni savaş”tan bahsedebiliyor. Dün olduğu gibi bugün de “uluslararası terörizme karşı savaş” adı altında emperyalist tahakküm, talan, istila ve dünya egemenliği peşinde koşuyor ve kendine karşı çıkanları, kendine tabi olmayanları tehdit ediyor.

TÜRK BURJUVAZİSİNİN AFGANİSTAN "SEFERİ"

Körfez Savaşı’nda ve yeni Balkan savaşlarında olduğu gibi, Afganistan savaşında da Türkiye’ye belli bir rol tanındı. Körfez Savaşı’nda Türkiye’ye, “bir koyup, üç alma” sevdasıyla kaybetme, zarar etme rolü verilmişti. Sonra Balkanlar’a asker gönderme rolü verildi. Şimdi Afganistan’a asker gönderme ve müdahale birliğinin (BM “Barış Birliği”) ikinci dönem komutanlığını üstlenmesi gündemde.

Türk burjuvazisi yine tarihsel bağlardan, dostluktan bahsediyor. Ne derece yapıcı olur, bu ayrı bir sorun. Ama tarihsel bağların eskiye dayanan dostluğun(!) olduğu bir gerçek. Aynı zamanda Türk burjuvazisinin Körfez Savaşı ve Balkan savaşlarından sonuçlar çıkarttığı da bir gerçek. Bu nedenle bu sefer, kendini “ağıra” satmasını, jeostratejik konumunu pazarlamasını becerdi. Bunun ötesinde Türk burjuvazisi geliştirmeye çalıştığı kendine özgü jeopolitika doğrultusunda hareket etme olanağını yakaladığına inanıyor. ABD’nin 11 Eylül’den sonra Türkiye’ye gösterdiği ilgi, sorunun sadece sağlanan ve sağlanacak maddi “yardım’la sınırlı kalmayacağını, Amerikan çıkarlarına tabi olmak koşuluyla, başka olanaklar elde etme sözünün de verildiği izlenimini uyandırıyor. Amerikan emperyalizminin Irak’a saldırması durumunda Türkiye’ye hangi rolü karşılığında ne verilir bu bilinmiyor. Ama Afganistan, Orta Asya, Osmanlının önde gelen jeopolitikacılarından Enver Paşa’nm Turan’ı kurmak uğruna at koşturduğu alanlardır. İttihat ve Terakki Partisi, Türk jeopolitik açılımını ifade eden pantürkçülüğü devlet politikası düzeyine çıkartmıştı. Günümüz işbirlikçi burjuvazisi de aynı politikaya yöneliyor.

Türkiye’nin Afganistan’a olağanüstü diyebileceğimiz bir ilgi duymasının nedeninin jeopolitik çıkarlar olduğunu, Z. Brzezinski şöyle açıklıyor:
Jeopolitik av olarak geleneksel Balkanlar gibi, Avrasya Balkanı da jeopolitik olarak ilginçtir: Avrasya’nın en zengin ve en verimli batı ve doğu kıyı bölgeleri arasında en iyi bağlar kuracak olan geleceğin ulaşım yolları buradan geçiyor. Ayrıca onun güvenlik politikası bakımından da önemi vardır. Çünkü onun en azından üç dolaysız ve güçlü komşusu eskiden beri bölge üzerinde niyet besliyorlar ve Çin de bölgeye giderek daha büyük siyasi ilgi duyduğunu gösteriyor. Ama Avrasya Balkan’ı, bu bölgede devasa doğal gaz ve petrol kaynaklarının, önemli minarelerin konsantre olmasından dolayı... daha da önemlidir. Önümüzdeki 20-30 sene içinde dünya çapında enerji tüketimi oldukça artacaktır. Amerikan Enerji Dairesi’nin tahminlerine göre 19932015 yılları arasında talep, tahminen yüzde 50’den fazla artacaktır ve bunda Uzakdoğu, en önemli artışı kaydedebilir. Merkezi Asya bölgesinin ve Hazar Havzası’nın Kuveyt’inkini, Meksika Körfezi’ninkini ve Kuzey Denizi’ninkini gölgede bırakacak doğal gaz ve petrol rezervlerine sahip olduğu bilinmektedir.

Bu kaynaklara ulaşmak ve bölgenin zenginliklerinden pay almak, ulusal dürtüleri uyandıran, grup çıkarlarını tetikleyen, tarihsel hak iddialarını yeniden bilince çıkartan, emperyalist çabaları canlandıran ve uluslararası rekabetleri ateşleyen hedefleridir. Bölgenin. iç istikrarsız olması durumu daha da yakıcı yapmaktadır.”

Geçmişte, “Avrasya Balkanı” denen bu bölgede (Orta Asya merkezli, Kazakistan’ı, Doğu Türkistan’ı -Sincan/Çin-Afganistan’ı, İran’ı, Kafkasya’yı içine alan bölge) üç büyük güç; Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan monarşisi ve Çarlık Rusya’sı hegemonya mücadelesi vermişlerdi. Bugün bölge üzerinde rekabette, sadece, bölge ülkeleri olan Türkiye, İran ve Rusya yer almıyorlar. Bölgenin petrol ve doğal gaz zenginliği ve bu kaynakların dünya pazarlarına taşınması güzergahları üzerine rekabetin tarafları oldukça çoğalmıştır.

Rekabetin ilk aşamasında, Hazar Havzası’nda bilinen petrol ve doğal gaz çıkarımı, şu veya bu şekilde paylaşıldı. Şimdi sıra elde edilen enerjinin dünya pazarlarına taşınmasına geldi. Yani güzergah. Bu alanda rekabet dolu dizgin devam ediyor. Güzergah konusunda rekabetin sonuçlanması da her şeyin bittiği anlamına gelmeyecektir. Kafkasya, Hazar Havzası ve Orta Asya üzerine hegemonya mücadelesi sürecektir. Bu hegemonya mücadelesinde bölge ülkelerinin konumu nedir?

Rusya, “Avrasya Balkanı”nı, kendi arka bahçesi olarak görüyor, bu bölgeye başka güçlerin girmesini ve kaynaklarına göz dikmesini istemiyor. Ama bunu engelleyemeyeceğini de artık anlamış durumda.

İran’ı bölgede önemli kılan, sahip olduğu petrol ve doğal gazın ötesinde stratejik konumudur. Kazak petrolü ve Türkmenistan doğalgazının Basra Körfezi üzerinden dünya pazarlarına taşınması İran’ı önemli kılıyor. İran’ı önemli kılan diğer bir faktör de Amerikan-Türkiye “stratejik ortaklığı”na karşı Rusya, İran ile ilişkilerini geliştirmeye, boru hatları konusunda İran’ın tercih edilmesini sağlamaya ve böylece, bölgeyi İran ile birlikte güneyden de kıskaca almayı hedefliyor.

Türkiye’nin bölge üzerinde ve yeraltı kaynaklarının dünya pazarlarına taşınması konusunda rekabetini olumlu etkileyen belli başlı üç faktör var. Bunlardan ilki, Gürcistan ve Ermenistan hariç, bölge ülkeleriyle etnik köken ve gelenek ortaklığı, ikincisi, mevcut koşullarda Türkiye üzerinden geçen boru hatlarının jeopolitik ve stratejik açıdan güvenli bulunması ve üçüncüsü de, Amerikan emperyalizmi ile Türk burjuvazisinin bölgeye ilişkin çıkarlarının çakışmasıdır.

Türk burjuvazisi, tek başına etkisiz kalacağının bilincinde. Amerikan emperyalizminin bölgedeki varlığının Rusya ve İran’ın bölgeden uzak tutulması anlamına geldiğini biliyor ve bu durumdan yararlanıyor. ABD, bölge üzerindeki hakimiyetiyle diğer güçleri bölgede tamamen veya görece etkisizleştirirken Türkiye de ABD’nin gölgesinde nüfuz sahibi olmayı hedefliyor. Türk burjuvazisi, ABD’nin Avrasya jeopolitikası ve stratejisindeki konumunun çok önemli olduğunu görüyor.

Avrasya’nın bu bölgesinde, Afganistan da dahil ‘Avrasya Balkanı’nda hakim bir rol oynamak için Amerika, coğrafi olarak oldukça uzak. Ama katılmaksızın gelişmeleri seyretmek için de oldukça güçlü.” (Brzezinski)

Türkiye ve Afganistan, coğrafi olarak bölgenin bir parçası. Bu durumda Afganistan’da Amerikan hakimiyeti altında Türkiye’nin varlığı, Kafkasya-Azerbaycan üzerinden Orta Asya’ya açılan kapıya güneyden bir kapının daha açılması anlamına geliyor. Kuzey İttifakı’nın önemli bileşeni Özbekler’in ve başka Türki kökenli azınlıkların özellikle desteklenmesi duygusallığın ifadesi değil.

Afganistan Türk burjuvazisinin jeopolitikası açısından oldukça önemli. Çünkü bu ülkede nüfuz sahibi olmak veya Amerikan hegemonyası şemsiyesi altında nüfuz sahibi olmak, “Türk dünyası”nın coğrafi merkezinde faal olmak ve bizzat askeri gücüyle yer almak anlamına geliyor.

Afganistan’daki büyük oyunun birinci perdesi kapandı. Büyük oyunun ikinci perdesi Amerikan güdümlü hükümetin kurulmasıyla açıldı. Önümüzdeki dönemde bu oyunda rol alan oyuncuların amaçlarını daha açık göreceğiz.

Teoride Doğrultu, Sayı 5, Ocak-Şubat 2002