deneme

1 Aralık 2009 Salı

KAPİTALİZMİN KRİZİ, SOSYALİZMİN KAÇINILMAZLIĞI


KAPİTALİZMİN KRİZİ, SOSYALİZMİN KAÇINILMAZLIĞI

Yaşanan ekonomik kriz üzerine şimdiye kadar sayısız değerlendirme yapıldı. Bu değerlendirmeler, değerlendirmeyi yapanın dünya görüşünden bağımsız olamaz; bu nedenle her siyasi akımın, çevrenin vb. kriz değerlendirmesi siyasi ve ideolojik olarak nerede durulduğunu çok açık bir şekilde gösterir; kriz değerlendirmesi teorik, siyasi ve ideolojik açıdan bir kıstastır.

Kısaca krizin tarihçesi:
Spekülasyon krizleri, bir bütün olarak tek başına mali krizler, kapitalizme özgü krizler değildir. Bu krizlerin patlak vermesi engellenebilir. Bu krizler olmaksızın da kapitalizm olur. Ancak, kapitalizmde yasallığı olan, fazla üretim krizidir. Fazla üretim krizsiz kapitalizm düşünülemez. Dolayısıyla fazla üretim krizleri nesneldir ve hiçbir güç patlak vermesini engelleyemez; ancak geciktirebilir veya güçlü mali krizler, fazla üretim krizlerinin patlak vermesini hızlandırabilir; şu veya bu oranda derinleştirebilir.
Banka, kredi, borsa, spekülasyon ve ticaret krizleri, fazla üretim krizlerine; sanayi krizlerine eşik eden olgulardır. Bütün bu krizler, fazla üretim krizlerinin veya ekonomik krizlerin nedeni değildir.

2007 ortasında Amerikan konut sektöründeki spekülasyon, konut-spekülasyon krizi olarak patlak verdi ve sonrasında dünya çapında etkili banka ve kredi krizine dönüşerek derinleşti. Süreç içinde bu kriz, daha ziyade kredi ilişkileri üzerinden sanayi üremini; daha genel anlamda ifade edecek olursak maddi değerlerin üretimini etkilemeye başladı.
Marks Kapital'de 'Yedek sermayesi, hatta öz sermayesi olmadan çalışan ve bundan dolayı da tamamen para kredisine dayanarak faaliyet sürdüren çok sayıda spekülatör’lerden bahseder (Marks; Kapital, C. 3, s. 505).

Marks'ın tanımladığı bu parasız-pulsuz spekülatörlerin yerini bugün sermaye ile çalışan kurumsal yatırımcılar aldı: Yatırım fonları, sigortalar, emeklilik fonları vs. Bu fonlarda toplanan devasa miktarlarda sermaye, sanayide kendini değerlendirme imkanı bulamayan sermayedir. Yani çağımızda “çulsuz” spekülatörler değil, sermayeli spekülatörler işbaşında ve oyun da bu sermayenin yatırımından kaynaklı beklenti, kazanç üzerine oynanıyor. Devasa miktarda hayali sermayenin aşırı birikimi kaçınılmaz olarak balonların oluşmasına neden oluyor ve bunlar da zamanı gelince patlıyor. Amerikan konut pazarındaki spekülasyon, böyle bir balonun patlamasının en son örneğidir. Dalga dalga yayılan ve mali sektörün asırlık devlerini deviren; deprem etkisi yapan bu spekülasyon sonrasında banka ve kredi krizine dönüşen mali krizin gelişme seyrini birkaç cümleyle özetleyelim:

-2007 yazında Amerikan konut piyasasında spekülasyon köpüğü patlar.
-Devralmaları, birleşmeleri finanse etmek için iştirakçi şirketlere verilen kapsamlı krediler geriye dönmez; bankalar, yatırım bankaları zarar etmeye başlarlar.
-Mali sistemin çökeceği korkusundan dolayı Amerikan emperyalizmi yatırım bankalarını devletleştirmeye başlar.
-2008'in Eylül-Ekim aylarında başta ABD olmak üzere birçok emperyalist, gelişmiş ülkede banka sektöründe baş gösteren iflasların önünün alınması için büyük harcamalar yapılır; devlet korumacı tedbirler alır.

2008 yılı kriz yılıdır; 21. yüzyılın en kapsamlı sermaye kıyımının gerçekleştirildiği yıldır. Gerçekten de özellikle mali sektörde olmak üzere korkunç boyutlarda gerçek ve hayali sermaye kıyımı yaşanır. İnsanın algılama sınırlarını zorlayan birkaç örnek verelim:
Ekim 2007- 8 Ekim 2008 arasında, yani bir sene içinde dünya borsalarında yok olan değer miktarı 26 trilyon dolardı.
2007'de dünya borsalarında sermayeleştirilmiş toplam değer yaklaşık 60 trilyon dolardı. Bu miktar 15 Kasım 2008 itibariyle 53 ülke borsasında 30 trilyon dolara düşmüştür; yani yarı yarıya bir değer kaybı söz konusudur.
 
Sadece 2008 yılında dünya hisse senedi yatırımlarında zarar miktarı 21,4 trilyon dolardı; yüzde 50 oranında zarar. Bu miktar dünya üretiminin yaklaşık yüzde 40'ına denk düşer.

Borsalarda küresel sermayeleşme miktarı (işletmelerin borsa değerleri), 2003 sonundan 2007 sonuna inişli-çıkışlı bir rotada sürekli artar. 2003 sonu itibariyle 25 trilyon dolardan 2007 sonu itibariyle de 60 trilyon dolara çıkar ve sonrasında da 2008 sonu itibariyle 30 trilyon dolara düşer; krizden dolayı yaklaşık bir sene içinde dünya borsalarında yüzde 50 oranında bir borsa sermayesi buharlaşmış olur.

Asya Kalkınma Bankası'nın (ADB) bir araştırmasında 2008 yılı itibariyle dünya çapında 50 trilyon dolarlık bir varlığın eriyip yok olduğu yer alıyor; yani “hisse senetleri ve tahviller de dahil küresel mali varlık değerleri” kaybı 50 trilyon dolar. Bu miktar yaklaşık olarak 2008 yılındaki dünya brüt üretim değerine denk düşüyor.
Sonuç: dünya borsaları, en yüksek seviyesine ulaştığı 31.10.2007'den 2009 Şubat sonuna yüzde 59 oranında değer kaybetmiştir; 35,681 trilyon dolar buharlaşmıştır. Aynı dönemde Amerikan borsalarında yok olan değer miktarı da 10,016 trilyon dolardı (toplam değerin yüzde 53,4'ü).

Mali krizin etkisi 2008'in başından itibaren sanayi sektöründe de hissedilmeye başlanmıştır. Sanayi üretimindeki gelişmeler, dünya ekonomisinin yeni bir fazla üretim kriziyle karşı karşıya kaldığını göstermektedir.

Önde gelen emperyalist ülkelerde yılın çeyrekleri bazında sanayi üretiminin gelişmesi:
Dünya ekonomisinde belirleyici ağırlığı olan bu ülkelerde toplam sanayi üretimi 2007 yılının bütün çeyrekleri boyunca sürekli artmıştır. Sanayi üretimindeki artış, İngiltere hariç diğer ülkelerde 2008'in ilk çeyreğinde de devam etmiştir. Aslında bu çeyrek kriz öncesi sanayi üretiminin en yüksek olduğu çeyrektir. İngiltere'de ise sanayi üretimi 2007'nin son çeyreğinde en yüksek aşamasına varıyor.

Fransız, Alman ve Amerikan sanayi üretiminde mutlak küçülme 2009'un ikinci çeyreğine kadar devam ediyor. Sanayi üretiminde küçülme Japonya'da 2009'un birinci ve İngiltere'de de dördüncü çeyreğine kadar devam ediyor. İngiltere açısından durumun ne olduğu bilinmiyor, ama diğer ülkelerde sanayi üretimi bir sonraki çeyreklerde yeniden artıyor. Bu durumda: Mevcut verilere göre Fransız sanayi üretimi yüzde 13,3 oranında; Alman sanayi üretimi yüzde 8,5 oranında ve Amerikan sanayi üretimi de yüzde 10,1 oranında mutlak gerileyerek 2009'un ikinci çeyreğinde dibe vuruyor. Japon sanayi üretiminde mutlak gerileme yüzde 26,6 oranında ve İngiliz sanayi üretiminde de yüzde 13,2 oranında gerçekleşiyor.

Önde gelen emperyalist ülkelerde toplam sanayi üretiminin gelişmesi, 2005=100
2007 Fransa Almanya Japonya İngiltere ABD
1. çeyrek 101.6 111.5 105.7 100.1 103.0
2. çeyrek 101.7 112.4 106.4 100.5 103.6
3. çeyrek 102.5 114.5 108.1 100.1 104.2
4. çeyrek 102.7 115.5 108.8 100.6 104.4
2008









1. çeyrek 103.2 117.4 109.3 100.3 104.5
2.çeyrek 101.4 116.1 107.9 99.0 103.2
3. çeyrek 100.0 115.0 104.7 96.9 100.8
4. çeyrek 93.5 106.5 93.2 92.5 97.4
2009







1. çeyrek 87.1 91.8 73.4 87.8 92.4
2. çeyrek 86.7 91.5 78.9 87.4 89.9
3. çeyrek 89,2 94.7 84.5 86.8 91.0
2009









Ocak 87,7 93,7 77,8 88,3 93,4
Şubat 87,3 90,5 70,7 87,7 92,6
Mart 86,2 91,1 71,6 87,5 91,2
Nisan 85,1 88,2 75,5 87,6 90,7
Mayıs 87,2 92,9 79,9 87,1 89,7
Haziran 87,7 93,1 81,4 87,6 89,3
Temmuz 88 92,2 83,2 87,9 90,1
Ağustos 90,5 94 84,5 85,6 91,2
Eylül 89,1 97,9 85,7 86,9 91,8
Kaynak: OECD. Main Economic Indicators.

Sanayi üretimindeki gelişmeye yılın ayları bazında bakarsak: Fransız sanayi üretiminde küçülme (%14,9) 2009'un Nisan ayına kadar; Alman sanayi üretiminde küçülme (%11,8) keza Nisan ayına kadar; Japon sanayinde küçülme (%29,3) Şubat ayına kadar; İngiliz sanayi üretiminde küçülme (%14,4) Ağustos ayına kadar ve Amerikan sanayi üretiminde de küçülme (%10,7) Haziran ayına kadar devam ediyor.

OECD (toplam), OECD-Avrupa, AB, Avro Alanı, G-7 ülkeleri toplamında sanayi üretimi:
OECD-Avrupa, OECD-Toplam, AB, Avro Alanı ve G-7 ülkeleri toplamında sanayi üretimi 2008'in birinci çeyreğine kadar artıyor, sonrasında ise sürekli mutlak küçülüyor. Açık ki, 2008'in ilk çeyreği dünya sanayi üretiminin gelişmesi bakımından büyümenin mutlak küçülmeye dönüştüğü kırılma noktasını oluşturuyor. Üretimde mutlak küçülmenin dip noktası OECD-Avrupa'da 2009'un ikinci çeyreğinde; OECD-Toplam ülkelerde aynı yılın birinci çeyreğinde; AB, Avro Alanı ve G-7 ülkelerinde aynı yılın keza ikinci çeyreğinde görülüyor En azından mevcut verilere göre durum böyle. Sonrası çeyrekte üretimde artış başlıyor. En azından, mevcut verilere dayanarak dünya ekonomisinin -OECD-Toplam ülke ekonomilerinin dünya ekonomisinin yüzde 90 ila yüzde 95'ine tekabül ettiğini düşünürsek- 2008 yılının ilk çeyreğinde krize girdiğini ve yüzde 9,4 oranında mutlak gerileyerek 2009'un ilk çeyreğinde dibe vurduğunu ve sonrasında üretimde artışın başladığını söyleyebiliriz.

OECD-Toplam, OECD-Avrupa, AB, Avro Alanı ve G-7 ülkelerinde yılın çeyreklerine göre toplam sanayi üretiminin gelişmesi, 2005=100
2007
OECD-Avrupa
OECD-Toplam
AB
Avro Alanı
G-7
1. çeyrek
107.9
105.8
106.8
106.9
104.4
2.çeyrek
108.3
106.4
107.5
107.8
104.9
3. çeyrek
109.3
107.3
108.2
108.9
105.7
4. çeyrek
110.1
108.0
108.1
109.1
106.0
2008









1. çeyrek
111.4
108.7
109.9
110.1
106.4
2.çeyrek
110.0
107.5
108.7
109.0
105.1
3. çeyrek
107.3
105.0
106.3
107.2
102.7
4. çeyrek
100.3
98.7
98.1
98.6
96.6
2009









1. çeyrek
92.5
90.6
91.1
90.1
87.1
2. çeyrek
91.7
90.8
90.5
89.1
86.8
3. çeyrek
93,6
93,3
91,6
91,1
89,3
Kaynak: OECD, Main Economic Indicators.

Bu veriler emperyalist burjuvaziyi, IMF, Dünya Bankası, OECD gibi kurumlarını adeta heyecanlandırmış, krizden çıkıldığı yorumlarının yapılmasını beraberinde getirmiştir. Bu durum aynı zamanda belli ülkelerin ve dünya ekonomisinin 2009'da ne kadar küçüleceği, 2010 ve 2011'de ne kadar büyüyeceği tahminlerini sık sık gözden geçirmelerine de neden olmuştur. Sanayi üretiminde Mart 2009'dan bu yana görülen kıpırdanma iyimserlik yaymıştır. Ama durum hiç de öyle emperyalist burjuvazinin beklediği gibi değil; şüphesiz üretimde belli bir artış var, ama bu, ekonominin krizden çıktığı anlamına asla gelmez. Bundan sonrasının nasıl gelişeceği konusunda bir dizi öngörüler dile getirilmektedir.

Belirttiklerimizin ötesinde, farkı gelişmelerin de olabileceğini daha doğrusu olduğunu savunanlar da yok değil. Bunların iddialarına inanacak olursak mücadele etmenin bir anlamı kalmamıştır; bunlar kapitalizmi kendiliğinden çökertiyorlar. Daha ziyade krizin şiddetlendiği, durgunluğun akut olduğu dönemlerde “sol” radikal çevrelerden kapitalizmin sonundan, can çekişmesinden bahseden sesler yükselir. Bunların özneyi hesaba katmadan yaptıkları hesaplar, şimdiye kadar hep hayal olarak kalmıştır; her seferinde kapitalizmin o andaki çelişkilerini bir biçimde çözmesi; kendiliğinden çökmemesi karşısında şaşıp kalan bu unsurlar kapitalizmin kendiliğinden çökeceği teorilerini de bir sonraki krize kadar rafa kaldırırlar.

Salt, ekonominin nasıl gelişeceği bazında sayısız senaryolar üretilmiş ve hala da üretilmektedir; 1929-32 krizinin tekrarlanacağından; Japon ekonomisinin 1990'dan bu yana yaşadığı koşulların yaşanacağından; enflasyonun artacağından; hiper enflasyon dönemi yaşanacağından bahseden senaryolar var. Şüphesiz bu senaryoların her birinde bir parça gerçeklik var. Ama senaryo, öngörü bolluğuna bakınca insanın Nostradamus'a sorası geliyor. Ne de olsa rahmetlinin takipçileri dünya ekonomisinin önümüzdeki dönemde gelişme seyri üzerine hava raporu sunar gibi tahminlerde bulundular. Bu bir kenara, mali sektör burjuvazisi dünya ekonomisinin krizden dik bir çıkış yapmasını beklemekte. Genellikle sanayi sektörü burjuvazisi de üretimde mevcut artışı yeni bir inişin ve onu da yeniden bir yükselişin takip edeceğini; böylece dünya ekonomisinin W çizerek krizden çıkacağını ummaktadır. Bazılarına göre dünya ekonomisi giderek küçülme, daralma eğilimi içinde olan bir durgunluk sürecinden geçecek. Bazılarına göre de dünya ekonomisi uzun bir dönem durgunluk içinde olacak. Bize göre dünya ekonomisi, genellikle 1970'li yıllardan bu yana görüldüğü gibi konjonktürünün yükseliş aşamasına geçemeyecek; yani sürekli inişli-çıkışlı bir durgunluk içinde olacak. Bu demektir ki, ekonomi bazen yüzde 1 büyürken, bazen yüzde bir küçülecek, zamanla büyüme oranları yüzde 0 ila yüzde 2-3, bazen de yüzde 4 arasında değişecek. Ama böyle bir süreci yakalayabilmek için aradan birkaç senenin geçmesi gerekmektedir.
Burada söz konusu olan, Stalin'in deyimiyle “özel tipten bir durgunluk”tur.

Bir kısım emperyalist burjuva ideologlarının, ekonomi uzmanlarının, “sol”, liberal çevrelerin krizden çıkışın uzun yıllar alabileceğinden, uzun bir dönem ekonomide büyüme oranlarının düşük seviyede kalabileceğinden bahsetmeleri ve bunun için de 1930'lu yıllarda emperyalist ülke ekonomilerini veya bir bütün olarak kapitalist dünya ekonomisini örnek göstermeleri isabetlidir, ama pek de ilginç değildir. Yeni bir olgudan bahsedilmediği bilinmelidir; 1929-32 krizi ve sonrası yılları analiz eden ve sonuçlar çıkartan Stalin'dir. Stalin “özel tipten bir durgunluk”tan bahsediyordu. Bugün de bir biçimde böyle bir durgunluktan bahsedenler, geliştirdikleri teorileri için Stalin'i referans alırlar mı, bilmiyoruz. Ama görece uzun süren “özel tipten durgunluk” olgusunun ilk kez Engels tarafından ele alındığı ve Stalin tarafından da analiz edildiği bilinen bir gerçektir.

Dün ve bugün dünya ekonomisinde “özel tipte durgunluk” olgusu:
Sanayi çevrimi...daha önceki 10 yıllık döngüleriyle, devresel süreçlerin had biçimi, yerini –çeşitli sanayi ülkelerinde çeşitli zamanlarda yer alan- işlerde nispeten kısa ve hafif bir iyileşme ve nispeten uzun ve belirleyici olmayan, daha kronik ve daha uzun süreli baskıya bırakmıştır” (Kapital; C. III, s. 506).
F. Engels, 1873'te Kapital'in üçüncü cildine yaptığı bir ekte ekonomik kriz sonrasında durgunluk olgusunu böyle dile getiriyordu.

1892'de “İngiltere'de Çalışan Sınıfın Durumu” yapıtı için “Almanca baskıya ikinci önsözde” de şu anlayışlara yer verir:

Her on yılda bir sanayinin seyri, genel bir ticari krizle sert bir kesintiye uğruyordu. Bunu, kronik halsizliğin uzun bir döneminden sonra kısa, birkaç yıllık bir gönenç dönemi izliyor ve her zaman hummalı bir aşırı üretim ve onun sonucu olan yeniden çöküşle sona eriyordu...
1866 krizini gerçekten de 1873 dolayında kısa süreli ve hafif bir ticari yükseliş takip etti, ama bu uzun sürmedi...1876'dan bu yana bütün başat sanayi kollarında süreğen bir durgunluğa girdik. Ne tam çöküntü geldi ne de çöküntü öncesi ve sonrasında hak ede geldiğimiz özlenen gönenç. Öldürücü bir sıkıntı, bütün iş kollarında ve bütün pazarlarda süreğen bir mal fazlalığı - yaklaşık on yıldır yaşadığımız durum budur” (Engels; Vorwort zur zweiten deutschen Ausgabe (1892) der "Lage der arbeitenden Klasse in England" Marks/Engels; C. 22, s. 321, 322, 326).

Ekonomi 1873 krizinden dik bir yükselişle çıkmıyor; uzun bir dönem büyüme ile büyümeme veya küçülme arasında gidip geliyor; birkaç sene süren bir durgunluktan geçiyor. Böyle bir süreç 1825’ten sonra, fazla üretim krizlerinde ilk defa görülüyor.

1930'lu yıllardaki kapitalist dünya ekonomisini analiz eden Stalin de şu tespiti yapıyor: ”Açık ki burada, sanayin çöküşünün derin noktasından, sanayi krizinin derin noktasından bir durgunluğa geçişle, ama mutat bir durgunluğa değil, bilakis sanayiyi yeni bir yükselişe, açılıp-gelişmeye götürmeyen, ama onu çöküşün derin noktasına da geri götürmeyen özel cinsten bir durgunlukla karşı karşıyayız” (Stalin; XVII. Parti Kongresine sunulan siyasi rapor. C. 13, s. 259).

Burjuvazinin dillendirmeye çalıştığı bu eğilim daha önce kapitalist ekonomide yaşanmıştı ve Marksistler tarafından analiz edilmiştir. Dünya ekonomisinin böyle bir durgunluk sürecinden geçerek krizden çıkabileceği anlayışındayız. Veriler bunu gösteriyor.

Hatırı sayılır” burjuva ekonomistlere göre de en azından 1929-1932krizi kadar etkili olan 2008 krizi, kapitalist sisteme güveni sarsmıştır. Kriz, on yıllardan bu yana, neoliberalizmin Keynesçilik üzerine zaferinden bu yana serbest piyasa üzerine burjuva ideologların ve ekonomistlerin propagandasını yaptıkları “kutsal öğreti”nin iflas ettiğini ortaya koymuştur. Öbür taraftan da küçük burjuvazinin teoride zavallılığını, tasfiyeciliğini de açığa çıkartmıştır.

Krizin derinleştiği dönemde burjuvazi ve uzmanları sistemi nasıl kurtaracakları üzerine kafa yoruyorlardı. Tabii ki bu tartışmalarda sorunun esas nedeni üzerinde durulmuyordu; Amerikan konut sektöründe spekülasyon, dünya borsalarında hisse senetlerinin değer kaybı, kredi dar boğazı, kapitalistlerin hırsı, hükümetlerin yanlış politikalar vb. krizin temel nedenlerinden sayılmıştır. Bu ve başka olguların sıralanmasıyla krizin oluşumu ve ne türden bir kriz olduğu açıklanmış olmaz. Burjuva cephede krize vesile olan gelişmelerin ötesine geçen, krizin gerçek nedenini açıklayan bir yaklaşım olmamıştır. Olmaması da tesadüf değildir. Krizin gerçek nedenlerini açıklayan bir yaklaşım nihayetinde kapitalist sistemi soru götürür hale getirir: Burjuvazinin istemediği de budur; ne pahasına olursa olsun sistem sorgulanır hale getirilmemelidir.
Marksizm, burjuvazinin yukarıdaki türden açıklamalarını, en fazlasıyla krizin görüngüleri, yansımaları olarak görür ve krizin gerçek nedenini kapitalist üretim biçiminin çelişkilerinde arar. Krizsiz kapitalizm olamaz; kapitalizmin krize neden olan çelişkileri içseldir, yasaldır. Burjuvazi tam da bu yasallığı; kapitalist üretim biçiminde krize neden olan nesnel ekonomik yasaların varlığını inkar eder.
Krizleri yadsımak için kullanılan minareye kılıf arayıcı ifadeler, her zaman kanıtlanmak istediği şeyin tersini kanıtladığı için önemlidir. Krizleri yadsımak için, birliği vurguladıkları yerde çelişki ve karşıtlık vardır. Dolayısıyla, düşlemelerinden silip attıkları çelişkiler, fiili olarak bulunmasaydı herhangi bir kriz olmayacağını kanıtladıkları söylenebildiği ölçüde önemlidirler. Ama gerçekte krizler vardır, çünkü bu çelişkiler vardır. Krize karşı öne sürdükleri her mantık, karanlık ruhtan çekilip çıkarılarak dışarı atılan bir çelişkidir ve bu nedenle krizlere neden olabilen gerçek bir çelişkidir. Çelişkilerin var olmadığına kendini inandırabilme arzusu, aynı zamanda, gerçekten var olan çelişkilerin var olmaması gerektiğini yakaran bir imam ifadesidir” (Marks; “Artı Değer Üzerine Teoriler”, Marks-Engels; C. 26/2, s. 515).

Krizi “düşlemelerden silip atmak” için burjuva medya, kapitalist sistemi, gözünü para hırsı bürümüş menajerlerin, yeterli olmayan banka denetiminin, olağanüstü borçlanmış Hedge-Fonların, insafsız spekülatörlerin, yanlış karar alan politikacıların vb. unsurların kurbanı olarak göstermektedir. Böylece bütün bu öznel nedenler veya faktörler krizin nedenleri olarak sayılıyor. Diğer bir ifadeyle: Bu faktörler olmazsa kriz de olmaz!

Son 15-20 seneden bu yana burjuvazinin yoğun küreselleşme propagandasının bir yansıması olarak kapitalist ekonomi hakkında bir incir çekirdeğini dolduramayacak önemde teoriler üretildi. Bu teorilerin hepsi, uluslararası tekellere de dokunacak derecede şiddetli bir ekonomik kriz patlak verirse bunun ne anlama geldiğini hesaba katmıyordu; devleti yok eden, dünya cumhuriyeti kuran, sermaye ve üretimin uluslararasılaşması yasasını ancak eğilimli gelişen bir yasa olmaktan çıkartan; yani burjuva deyimle ifade edecek olursak küreselleşmenin, karşı nesnel faktörlerin etkisine rağmen geriye dönüşümsüz olduğunu vaaz eden, uluslararasılaştığı için sermaye ile devlet arasındaki bağı kopartan, korumacılığı rafa kaldıran, hizmet sektöründe artı değer üreten vb. teorilerdi. 2008 krizi bu teorilerin hepsini yerle bir etti.

Krizden çıkartılması gereken dersler:
Marksist-Leninist politik ekonomi, ekonominin nesnel ilişkilerinin ayrıntılı araştırılması sonucu oluşmuş ve geliştirilmiştir. Uluslararası komünist ve işçi hareketi önderlerinin her ekonomik krizin ortaya çıkarttığı gelişmeleri, eğilimleri titizce ve ayrıntılı olarak incelemeleri ve bundan sınıf mücadelesi için sonuçlar çıkartmaları, yöntem olarak da biz yol göstermelidir. Yaşanan krizden, genel olarak ideolojinin, teorinin, özel olarak da sınıf mücadelesinin (politikanın) sorunları açısından dersler çıkartmalıyız.

1-Yaşanan kriz, hemen bütün alanlarda neoliberalizmin iflasını 
   beraberinde getirmiştir

Neoliberal doktrin, devletin ekonomiden çekilmesini, genel olarak küçülmesini talep etmekteydi. 2008 krizi durumun hiç de öyle olmadığını gösterdi; 1980'li yıllardan bu yana neoliberal teori ve uygulamaların bayraktarlığını yapan ABD ve İngiltere, savundukları ilkelere ilk darbe vuran ülkeler olmuşlardır; yaşanan kriz neoliberal iddiaların tersine devletin hiç de küçülmediğini, ekonomiden çekilmediğini, tersine krizle birlikte daha da müdahaleci olduğunu göstermiştir. Öyle ki, neoliberalizmin ideologları, savunucuları ve uygulayıcıları birdenbire Keynesçi olmuşlardır.
Neoliberal doktrin korumacılığa (proteksionizme) karşıdır veya korumacılık, küreselleşme ile bağdaşmaz. Ama neoliberalizm savunucuları, kendi sermayelerini kurtarmak için korumacılığa sarılmaktan geri kalmamışlardır.

2- Ekonomiyi teşvik paketleri, korumacılık, devletleştirme ve borçlanma

Neoliberalizmin “kutsal” ilkelerinden birisi de sermayenin özgür hareketi önündeki bütün engellerin kaldırılmasıdır. Sermaye hareketiyle bağlam içinde her türden düzenleme kaldırılmalıdır; piyasalar kendi serbest işleyişiyle kendi sorunlarını aşar. Anlayış böyle olduğu için emperyalist burjuvazi, özellikle emperyalizme bağımlı, yeni sömürge ülkelere ekonominin seyrine karışmayın, batanı kurtarmayın vaazında bulunmuştur. 2001 krizinde Türkiye bunu yaşadı. Kendileri ise tam tersini yapıyorlar; yaşanan krizin de gösterdiği gibi piyasalara müdahale ediyorlar.

Krizden dolayı devletleştirme salt ABD ve İngiltere ile sınırlı kalmamış, iflasları engellemek için başka ülkelerde de devletleştirmeler yapılmıştır. Sorun tabii salt devletleştirme ile sınırlı değildir; devletleştirme ekonomiyi teşvik paketinin bir kalemidir. Teşvik paketleri ise başta emperyalist ülkeler olmak üzere çok sayıda ülkede hazırlanmış ve uygulamaya konmuştur. “Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü” verilerine göre dünya çapında teşvik paketleri yaklaşık 3 trilyon dolar tutmaktadır; bu miktar dünya brüt üretiminin yüzde 4,7'ne tekabül ediyor.

Yaşanan krizden dolayı kuralsızlaştırılan, “düzensizleştirilen” mali pazarların yeniden düzenlenmesi, belli kurallara bağlanması neoliberalizmin savunucuları tarafından yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Anlaşılan o ki, mali pazarlarda düzensizleştirme ile gerçekleştirilen talanın zorunlu olduğu için yeniden belli kurallara bağlanarak gerçekleştirilmesi söz konusu. Ne derece gerçekleştirildiğinden bağımsız olarak, neoliberalizm savunucularının böyle bir şeyi düşünmeleri ve kısmen de uygulamaları (örneğin devletleştirme) talan için her yol ve yöntemin mübah olduğunu gösterir.

3-Mali sermayenin baş aktörü yatırım bankacılığı çöktü

Spekülatif sermaye hareketinin/yatırımlarının motoru konumunda olan yatırım bankacılığı krizle birlikte battı; Amerika'nın önde gelen, kısmen asırlık yatırım bankaları arka arkaya iflas etti (devletleştirildi, devredildi) ve normal ticari bankaya dönüştürüldü. Amerikan mali sektöründeki bu çöküş, krizin daha da derinleşmesine neden oldu.

4-Sermaye ve ulusal aidiyet sorunu

Uluslararasılaşmış sermayenin belli bir ulusal kökeninin; ulusal aidiyetinin olmadığı ve bu anlamda da devletler üstü olduğu söylendi. Sermayenin, yurt içine nazaran yurt dışında azami kar elde etme olanağının olmasından dolayı yurt dışına çıkması böyle yorumlandı. Uluslararasılaşmış sermayeyi, dünya ekonomisini mali sermaye çatısı altında birleştiren; malileşmiş, “bütünleşmiş” bir dünya ekonomisi yaratan teori iflas etti. Kriz, uluslararasılaşma derecesi en yüksek olan sermayelerin bile ulusal kökeni olduğunu gösterdi. Her bir devletin genel olarak sermayeyi değil de, kendi sermayesini korumak için attığı adımlar sermayenin ulusal limanı olduğunu göstermez mi?

5-Ulus-devlet ve neoliberalizm

Küreselleşme tartışmalarının ve küreselleşme olgusunun en temel noktalarından birisi de ulus-devletin önemsizleşmesiydi. Öyle ki ulus-devletin yerini alan dünya cumhuriyetini veya genel anlamda dünya düzenini yönetecek kurumlar da belirlenmişti; BM, IMF, DB önderliğinde bir dünya cumhuriyeti kurulacaktı. Ama olmadı. 2008 krizi bu türden teorilerin ne denli uçuk, hayal ürünü olduğunu gösterdi; uluslararasılaşmış hiçbir sermaye IMF, DB gibi kurumlara sığınmadı, kendi devletine sığındı; örneğin Fannie Mae ve Freddie Mac ve AIG gibi asırlık Amerikan mali kurumlarını ne Alman ne de Japon sermayesi kurtardı, Amerikan devleti kurtardı.
Ulus-devlet konusunda da neoliberalizm iflas etti.

6-Sermaye ve üretimin uluslararasılaşma derecesi geriledi

Burjuvazinin “küreselleşme”si veya sermaye ve üretimin uluslararasılaşması, dünya ticareti, sanayi üretimi, borsa değerleri, doğrudan sermaye yatırımlar vb. biçiminde kapitalizmin tarihinde pek görülemiş derecede geriledi. Bu alanların bazılarındaki gerileme ancak 1929-32 krizi dönemindeki gerileme ile ölçülebilir. Sermaye ve üretimin uluslararasılaşma derecesinin gerilemesi, uluslararası borsa değerlerinin uluslararasılaşmasındaki gerileme durmuş değil, devam ediyor.

Kriz, sermaye ve üretimin dünya ekonomisini bütünleştirmediğini veya uluslararasılaşmış sermaye bazında bütünleşmiş bir dünya ekonomisi oluşturmadığını; sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasının geriye dönüşümsüz olmadığını; sermaye ve üretimin uluslararasılaşma yasasının seyrinde nesnel bir faktör olarak uluslararasılaşmayı geriletici etkide bulunduğunu göstermiştir.

7-Kriz sürecinde “ultra-emperyalizm” bütünleşen dünya ekonomisi ve 
   emperyalistler arası çelişkiler

Kautsky'nin ürettiği “ultra-emperyalizm” teorisinin ve bu teoride ifadesini bulan bütünleşmiş dünya ekonomisinin bir hayal olduğu, dünya ekonomisinin daha mali kriz aşamasında bütün çıplaklığıyla görülmüştür; emperyalist ülkeler ve uluslararası tekeller arasındaki çelişkiler yumuşamamış ve bir bütünde birleşmemiş; bütünlüklü dünya ekonomisini oluşturmamıştır. Kapitalist dünya ekonomisi gerçekliği, her bir tekelin kendi çıkarı doğrultusunda hareket ettiğini, her bir emperyalist ülkenin kendi sermayesinin çıkarlarını koruduğunu ve bundan dolayı da başka ülkelerle rekabet içinde olduğunu göstermiştir. Dünya ekonomisi, Kautsky'nin teorisine göre bütünleşmemiş, ama Lenin'in analiz ettiği gibi halkaları tek tek ülke ekonomilerinden oluşan bir bütündür, zincirdir. Dünya ekonomisinin Kautsky'nin anladığı anlamda ne denli bütünlüksüz ne denli çelişkili olduğunu, kriz sürecinde krize karşı ortak tavır almak için sık sık toplanan önde gelen ülkelerin, örneğin G-20'lerin toplantılarından bir sonucun alınamaması da göstermektedir.

8-Ekonomik kriz emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri 
   keskinleştiriyor

Spekülasyon, banka ve kredi krizi, şimdi de fazla üretim krizi bir taraftan devasa boyutlarda sermaye kıyımına ve diğer taraftan da yine devasa boyutlarda sermaye birleşmesine neden olmaktadır; bu süreçte zor duruma düşen bankalar, başkaca mali kurumlar maddi değerlerin üretimi alanında işletmeler, daha güçlü olanlar tarafından yutulmaktadır. Bu durum, rekabetin bu kaçınılmaz sonuçları, son kertede uluslararası alanda tekeller ve emperyalist ülkeler arasındaki güç dengesinin değişmesine neden olmaktadır. Kriz döneminde bazı tekellerin yok olması, bazı ülkelerin güç kaybetmesi, bazı tekellerin ve ülkelerin güçlenmesi eşitsiz gelişmenin kaçınılmaz sonucu olarak karşımıza çıkıyor. İster tekel olarak, isterse de ülke olarak rekabette konumunu kaybetmek istemeyenler ile arkadan gelerek öndekileri zorlayan; daha fazla pazar payı talep eden güçler arasında hegemonya mücadelesi kaçınılmazdır. Bu krizde Amerikan emperyalizmi özellikle ekonomik olarak çok şey kaybetmiştir ama Çin, krizde olmamasından dolayı da ekonomik olarak daha da güçlenmiştir. Ekonomik olarak güçlenmek siyasal olarak da daha fazla söz sahibi olmayı beraberinde getirir ve bu anlamda önümüzdeki dönemde Amerikan emperyalizmiyle Çin emperyalizmi arasındaki dünya hegemonyası için rekabet keskinleşecektir.

Sonuç:
Krizin oluşumu üzerine tartışmalar yerini krizden çıkış yolları üzerine tartışmalara bıraktı. Her ekonomik kriz sürecinde gündeme gelen ve içeriği değişmeyen tartışmalar; “tarihsel olarak ömrünü doldurmuş, üretici güçlerin gelişmesi önünde engel olan kapitalizm/emperyalizm, kendiliğinden çöküşle mi karşı karşıyadır, yoksa her krizinde olduğu gibi bu krizinden de kendi çelişkilerini çözerek çıkacak mıdır?” Bazı çevreler kapitalizm artık kendi çelişkilerini çözerek krizinden çıkma gücünden yoksundur anlayışında. Komünistlere göre de kapitalizm, komünist partisinin etkisiz olduğu, sistemi yıkma mücadelesine girmediği durumlarda kendi çelişkilerini çözerek dönemsel krizlerinin üstesinden gelir. Burada anlaşılması gereken ve kapitalizmin kendiliğinden çökeceği teorisini savunanlar tarafından anlaşılmayan nokta, ekonomik krizlerin kapitalizmin nesnelliği; bundan dolayı da kaçınılmazlığı olduğu gibi, öznel gücün etkisiz kaldığı durumlarda krizden çıkışı da onun bir nesnelliğidir. Bu konuda Karl Marks'ın karşısında Rosa Luksemburg'u koymakla ve Marks'ın yanıldığını atlatmakla sorun çözülmüş olmuyor.

Burjuvazinin ekonomik krizi nasıl aştığı üzerine Mark ve Engels Komünist Manifesto'da şöyle derler:„Burjuvazi krizleri (fazla üretim krizleri kast ediliyor) nasıl aşarlar? Bir taraftan zorunlu olarak üretici güçlerin kitlesel yok edilişiyle; diğer taraftan da yeni pazarların fethedilmesiyle ve eski pazarların da adamakıllı sömürüsüyle“.

Bu iki nedenden dolayı; “üretici güçlerin kitlesel yok edilişi” yoluyla (Üretici güçlerin yok edilmesi, tahribatı, sermaye yok edimidir; fabrikaların kapatılması, makinelerin hurdaya çıkartılması, savaşlar vs. Her krizde bu kıyım mutlaka yaşanır; yaşanmak zorundadır. Aksi taktirde rekabet yapılamaz), “diğer taraftan da yeni pazarların fethedilmesiyle ve eski pazarların da adamakıllı sömürüsüyle“ kapitalizm, dönemsel krizinden o aşamada krize neden olan çelişkilerini bir sonraki krize kadar geçici çözerek çıkar. İlk fazla üretim krizinin patlak verdiği 1825'ten bu yana bu böyledir.

Kapitalizm kendi çelişkilerinden dolayı kendiliğinden çökmez; bu, sistemin iç diyalektiğine aykırıdır. Kapitalizmde sermayenin genişletilmiş yeniden üretim koşulları da hiçbir zaman yok olmaz; bu da onun doğasına aykırıdır. Sermayenin genişletilmiş yeniden üretim koşullarının ortadan kalktığı, yani artı değer üretmenin koşullarının ortadan kalktığı bir kapitalizm düşünülemez. Her kriz sürecinde sermaye kendi kendini kıyıma uğratmakla-değersizleştirmekle genişletilmiş yeniden üretiminin kanallarını açar. Ayrıca tahribatı büyük savaş veya büyük yıkıma neden olan bir doğa felaketi de aynı etkide bulunur.

Yaşanan kriz sürecinde burjuva politik ekonominin iflası bir kez daha açığa çıkmıştır:
Daha önceki, diyelim ki 1974/75, 1980/81-83, 1990-94 ve 2000-2004 dünya ekonomik krizleriyle karşılaştırdığımızda bu kriz, aynen 1929-32 krizi gibi emperyalist burjuvazi ve düşünür odaklarını da sarsmıştır; kriz üzerine tartışmalar salt ekonominin sorunlarıyla sınırlı kalmamış burjuva düzenin hemen bütün sorunlarını kapsamına alarak sistem sorgulanmasına dönüşmüştür. Sistem tartışması ise emperyalist burjuvazinin, tekelci sermayenin korkusudur. Bu kriz, yukarıda belirtilen krizlerden farklı olarak, her kanadından emperyalist burjuvazinin “serbest pazar ekonomisi”, “pazarın kendi kendini iyileştireceği”, sosyal pazar ekonomisi” türünden dogmalarını veya doktriner anlayışlarını çürütmüş; en azından yanlış olduğunu açığa çıkartmıştır. Burjuva propagandayla pazarın dinamiklerine güven uç noktaya varmıştı. Sonrası malum: Bütün dünyada insanlar, kriz yokla başlayan ve sonra da bir biçimde krizin varlığını kabul eden burjuva politikacıların zavallı haline bakarak “pazar dinamikleri”nin bizzat kriz ögeleri taşıdığını görmeye başlamışlardır.

Açık ki ekonomik kriz, emperyalist burjuvazinin ekonomik, siyasi, toplumsal ve ideolojik alanlarda sefilliğini sergilemiştir.
Krizin ortaya döktüğü gerçekler paha biçilmez derslerle doludur; bir taraftan satılmayan ürünlerle dolup taşan pazarlar, yok edilen ürünler ve sabit sermaye, diğer taraftan da dünya çapında derinleşen ve kapsamlaşan açlık ve yoksulluk.

Gerçeklerin dayatmasından dolayı burjuva (ve küçük burjuva) ekonomistlerin hemen hepsi, Marksist politik ekonominin yeniden “moda” olduğunu istemeyerek de olsa kabul etmek zorunda kalmıştır veya da kabul ediyor gözükmektedir; bu unsurlar bundan herkese, her sınıfa göre bir sosyalizm anlayışı üretmeye çalışmaktalar.

Kapitalizm alternatifsiz değildir!
Kapitalizmin alternatifi sosyalizmdir!

Burjuva ideoloji Ekim Devriminden sonra en büyük ideolojik çöküntüsünü yaşıyor; ekonomik ve toplumsal gelişme; insanlığın geleceği için oluşturdukları teoriler, hele yoğun küreselleşme propagandası eşliğinde uç noktalara varan vaatler; sosyalizmin, işçi sınıfının tarihe karışması gibi ucube anlayışlar vs. gerçek anlamda feci bir yenilgiye uğradı. Bizzat yaşamın kendisi; ekonomik ve toplumsal alandaki gelişmeler, sınıf mücadelesi, burjuva teorileri güneşin altında kalmış kar gibi eritti. Öyle ki ne serbest piyasa ve ne de neoliberalizm, demokrasi ve özgürlük, adalet ve işsizliği ortadan kaldırmak için teori dahi üretecek durumda değiller.

Dünyanın nasıl şekilleneceğini, insanlığın geleceğini belirleyecek olan yegane güç işçi sınıfı ve emekçi yığınlardır. Bu belirleme onların siyasal örgütlü, sınıf bilinçli mücadelesiyle; insanlığı sosyalizme ve komünizme taşıma mücadelesiyle olacaktır. Görülür ve görülmez bir biçimde bütün dünyada işçi sınıfı, emekçi yığınların sermayenin baskı ve talanına karşı mücadeleleri mayalanmaktadır.

Krizinin toplumsal etkileri bütün ülkelerde ve eş zamanlı olarak aynı derecede yaşanmıyor. Böyle bir şey olamaz da; krizin toplumsal etkileri her bir ülkede, ülkenin özgünlüğüne göre farklı biçimlerde ve derecede yaşanmaktadır. Ama sonuç itibariyle bütün dünyada yaşanmaktadır. Yaşanan krizden dolayı bütün ülkelerde toplumsal gerginlik ve kapitalist sisteme karşı mücadele yükselmektedir. Ama bundan; ekonomik krizi kaçınılmaz olarak kendiliğinden toplumsal ayaklanmalar takip eder sonucunu çıkartmak iflah olmaz iradeciliktir. 2008 yılında temel gıda maddeleri fiyatlarındaki astronomik artışa karşı birçok ülkedeki kitlesel mücadelelerin nasıl sonuçlandığı unutulmamalıdır. Kendiliğindenciliğe tapanlar bundan bir sonuç çıkartmamışlardır. Ama komünistler çıkartmak zorundadırlar; mücadelenin örgütlülük ve sınıf bilinçlilik derecesi etkisinin de ne denli kalıcı olup olmayacağında belirleyici olacaktır.

Yaşanmakta olan ekonomik kriz, dünyanın birçok ülkesinde sokak eylemlerinin, kitlesel protestoların artmasını beraberinde getirmiştir. Öyle ki, İzlanda'da, Belçika'da ve Letonya'da hükümetler devrilmiştir. Krizin sonuçlarından kaynaklı protestolar Yunanistan'da haftalarca süren sokak çatışmaları biçiminde sürmüştür. Özellikle emperyalist ülkeler, işçi sınıfı ve emekçi yığınların kalkışması gündeme geldiğinde sosyal olanakların yetersiz kalması durumunda iç savaş tarzında karşı koymak için hazırlıklar yapmaktadır. The Economist dergisi bu konuyu ele alan sayısında siyasi sistemi istikrarsızlaştıran faktörleri belirtiyor:

1)Sosyal eşitsizlik; 2)Uzun süren ekonomik durgunluk; 3)Yaygınlaşmış yolsuzluk; 4)Halktan kopmuş devlet politikacıları; 5)Ülke içinde etnik çatışmalar; 6)Geçmişte kalkışmaların yaşanmış olması; 7)Kendiliğindenci grevler ve işçi sınıfının zoru içeren mücadelesi; 8)Yoksulların yeterli olmayan bakımı; 9)İstikrarlı olmayan hükümetler; sık sık hükümet değişimi.

Ayaklanmaların olabileceği ülkeler listesinin ilk sıralarında -ilk 12 ülke- “tehlike” derecesine göre şu ülkeler yer almakta: 1. sırada Zimbabve; 2. sırada Çad; 3. sırada Kongo Demokratik Cumhuriyeti; 4. sırada Kamboçya ve Sudan (aynı derecede riskli); 6. sırada Irak; 7. sırada Fildişi Sahili, Haiti, Pakistan, Zambiya, Afganistan ve Merkezi Afrika Cumhuriyeti (aynı derecede riskli); 8. sırada Kuzey Kore, Bolivya ve Ekvator (aynı derecede riskli); 9. sırada Angola, Dominik Cumhuriyeti ve Ukrayna (aynı derecede riskli); 10. sırada Bangladeş, Gine, Kenya, Moldavya, Senegal, Gine Bissau, Nepal, Nijerya ve Bosna-Hersek (aynı derecede riskli) yer alıyorlar.

İleri seviyede riskli” bu ülkelerin çoğunda ya yabancı askeri güçler konuşlandırılmış durumdadır ya da bunlar dış müdahale tehdidiyle karşı karşıya olan ülkelerdir. Ekonomik kriz de ayaklanmayı teşvik eden bir faktör olmaktadır.

Economist'e göre, listesinde yer alan ilk 27 ülkede 2009'da veya da 2010'da büyük bir ihtimalle sosyal ve siyasal ayaklanmaların olabilir. Bu “en yüksek riskli” ülkelerin 13'ü Aşağı Sahra'da, 6'sı Asya'da, 4'ü Latin Amerika'da ve 3'ü de Doğu Avrupa'da bulunmaktadır. Türkiye bu listede 54. sırada yer alıyor.
Bu araştırmada emperyalist müdahalelerden, dış baskıdan/dayatmadan hiç söz edilmemektedir. Böylece yeni sömürge ülkelerdeki bir dizi kalkışmada veya mevcut düzene karşı mücadelede yabancı sermayenin yıkım ve talanı adeta koruma altına alınmış oluyor.

Bir yıl önce de Dünya Bankası, açlıktan dolayı “huzursuzluklar”ın patlak verebileceği 33 ülkeden oluşan bir liste hazırlamıştı.
Anlaşıla o ki, emperyalist burjuvaziyi korku sarmış.
Sonuç itibariyle:
Son yıllarda, krizin başlangıç sürecinde gerçekleştirilen eylemler; çok sayıda bağımlı, yeni sömürge ülkelerde temel gıda maddeleri fiyatında astronomik artışa karşı gerçekleştirilen kalkışmalar, yüz binlerin, bazı ülkelerde (Fransa, İtalya, Macaristan ve İngiltere) milyonların katıldığı eylemler, Letonya, İzlanda ve Belçika gibi ülkelerde hükümetlerin görevden çekilmek zorunda kalmaları; Latin Amerika'daki antiemperyalist, anti-amerikancı değişim rüzgarı, Nepal devrimi; bütün bunlar dünya çapında işçi ve emekçi yığınlarda oldukça genel anlamda da olsa sol eğilimin geliştiğini gösteren işaretlerdir. Gelişen bu mücadeleler, daha ziyade kapitalist ilişkileri, emperyalizmi, uluslararası sermayeyi hedef almaktadır. Bu mücadeleler aynı zamanda alternatif arayışını da içermektedir.

Kapitalizmin tek alternatifi sosyalizmdir; bu doğruyu gerçekleştirmek için işçi sınıfı ve müttefiklerinin mücadelesi sorunun olmazsa olmazıdır. Farklı sınıflara göre farklı anlam yüklenen “başka bir dünya mümkündür, o da sosyalizmdir” ile her sınıfa göre bir sosyalizm vardır anlayışı içerik bakımından aynıdır.
Krizden dolayı da dünya çapında işsizlik, dünya çapında yoksulluk ve açlık artıyor ve bu, mücadeleye davetiye çıkartmaktan başka bir anlam taşımıyor. Esas olan, burjuva mülkiyet ilişkilerinin sorgulanmasıdır; mücadelenin bu ilişkilerin yıkılmasını hedef almasıdır. Önemli olan, maddi koşulları her zamankinden daha çok gelişmiş olan bu mücadelenin öznesi olan işçi sınıfı ve emekçi yığınları örgütleyecek güçlerin; komünist partilerin tarihsel misyonlarının farkında olmalarıdır.

Ne diyordu Marks?
Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar”.
*
Aralık 2009