deneme

8 Kasım 2012 Perşembe

SOSYALİZMDE ÜCRET POLİTİKASI* (I)


SOSYALİZMDE ÜCRET POLİTİKASI* (I)
Kavram üzerine:
Bazı kavramlar, yanlış çevrilerin kurbanı olmuş. Bunlardan birisi de emek kavramıdır. Bu ve diğer yazıda emek kavramı bolca kullanıldığı için, bu kavramın Marksist teoride ne anlama geldiğini, Marks’ın bu kavramla neyi ifade ettiğini açıklamak gerekiyor. Aksi taktirde, kavramların yanlış anlaşılmasından dolayı pekala yanlış sonuçlara varılabilir. Bu nedenle önce bu kavramın açıklanmasını doğru görüyorum.
Emek kavramının Türkçe’de yanlış kullanılmasından dolayı, yazı boyunca çoğu yerde emek derken yanı sıra iş/çalışma kavramları da kullanıldı. Dikkatsizliğin ürünü olarak çoğu yerde emek kavramı kullanılmıştır.


Emeğin değeri var mı?
Bu konuda Marks, şöyle diyor:
Burjuva toplumun görünüşünde, işçinin ücreti, emeğinin fiyatı olarak, belli bir miktarda emek için ödenen belli miktarda para olarak görünür. Böylece, herkes, emeğin değerinden söz eder ve bunun para olarak ifadesine onun gerekli ya da doğal fiyatı der. Öte yandan, emeğin pazar fiyatından, yani onun doğal fiyatının üstünde ya da altında oynamalar gösteren fiyatlarından söz ederler.
Ama bir metanın değeri nedir? Üretimi için harcanmış olan toplumsal işin (veya çalışmanın, –bn.) nesnel şeklidir. Ve biz, onun bu değer büyüklüğünü ne ile ölçeriz? Onda bulunan emeğin büyüklüğü ile. Öyleyse bu durumda, sözgelişi 12 saatlik işgücünün değeri nasıl belirlenir? 12 saatlik işgücünde bulunan 12 çalışma saati ile demek, saçma bir totoloji olur.
Ve emeğin, pazarda bir meta olarak satılması için her halükarda satılmadan önce var olması gerekir. Eğer işçi, emeğine bağımsız bir varlık verebilseydi, o, emek değil, meta satmış olurdu.
Pazarda, para sahibiyle doğrudan doğruya yüz yüze gelen aslında emek değil, işçidir. Sonuncusunun (işçinin –çn.) sattığı, kendi işgücüdür. Onun çalışması fiilen başlayınca, o, ona ait olmaktan çıkmıştır ve artık onun tarafından satılamaz. Emek, değerin özü ve içsel ölçüsüdür, ama kendisinin değeri yoktur…
Klasik politik ekonomi, ‘emeğin fiyatı’ kategorisini, sonra, bu fiyat nasıl tespit edilir diye sormak için, fazla eleştirmeden günlük yaşamdan almıştır… Politik ekonominin emeğin değeri diye adlandırdığı şey, gerçekte, işçinin kişiliğinde var olan… işgücünün değeridir…” (Kapital, C. 1, s. 557-561, Alm., Türkçe s. 547-551, Sol Yayınları, Çeviren Alaattin Bilgi, A. Bilgi’nin çevirisinin bazı yerlerini değiştirdik.)
Demek ki emek kavramı bizde yanlış kullanılıyor. Emeğin değeri yok, ama değer yaratıyor. Değeri olan, işgücüdür.
Nasıl yanlış kullanıldığın kanıtlamaya gerek yok. Bu yanlışlık kendi basınımızda da bolca yapılmaktadır. Ama birkaç örnek:

“Evrensel” gazetesinden:
15 Temmuz 1996 tarihli “Evrensel” gazetesinde başının üstünde tuğla taşıyan bir Hintli çocuğun resmine yer verilir. Resmin sol tarafında “..çocuklar, okul masraflarını karşılamak için emeklerini satıyorlar” diye yazılmış. Resmin altına da “Çocuk emeği özellikle Asya ülkelerinde yoğun sömürüye maruz kalıyor” açıklaması yapılıyor.
Bu çocuk ne satıyor? Emeğini mi, tuğlayı mı?Yoksa işgücünü mü?
Evrensel” gazetesine göre;
–Emeğini satıyor.
–Çocuk emeği… sömürüye maruz kalıyor.
–Emeğin değeri vardır (satıldığına göre!)
Marks‘a göre;
–Satılan, emek değil, işgücüdür.
– Sömürülen, emek değil, işgücüdür.
– Emeğin değeri yoktur.
Evrensel”e göre bu çocuk, Marks’ın değeri yok dediği şeyi satıyor.
Marks’a göre ise bu çocuk tuğla satıyor. Çünkü tuğla, çalışma süreci içinde harcanan işin sonucunda oluşan metadır. Bu meta, aynı zamanda, harcanmış işi ifade eden emeği içerir. Yani burada kapitalist, çocuğun işgücünü satın almış ve satın alınan bu işgücü, işlevi sürecinde; çalışma sürecinde –artık işçiye ait olmadığı ve dolayısıyla da değerinin olmadığı bu süreçte– bir değer yaratıyor. Bu değer de ifadesini tuğlada buluyor.
Sonuç:
Bu gazeteye göre “emeğini satan” çocuk, Marks’a göre tuğla satmış oluyor.
Böylece“Evrensel”, Marks’ı, Marks olmaktan çıkartıyor.

Özgürlük Dünyası”nın, örneğin 82. sayısında (Nisan-Mayıs 1996) yer alan “Kapitalist Üretim, Proletaryanın Tarihsel Eylemi ve Toplumsal Kurtuluş” başlığını taşıyan yazıda “döktürülen incilere” bir bakalım.
–“Emeğin serbest alım-satımı, emeğin “özgürlüğü”nü ifade eder” (s. 26).
–“… Emek, işçi için geçinme aracından başka bir şey değildir” (s. 29).
–“Emeğin değişim değeri emeğin ürününün değişim değerinden daha azdır” (s. 31).
–“Sermaye ancak ücretli emek yaratarak çoğalabildiği gibi…” (s. 32).
–“Demek ki değerin kaynağı emektir…”s. 32).
– “Onun (emeğin) ölçü birimi zamanıdır” (s. 32).
– “Emeğin kendisi bir metadır; ama o herhangi bir meta değil, değer yaratan metadır ve satın alınmasının nedeni, potansiyel olarak içerdiği değerlerinden ötürüdür” (s. 32).
–“Bir metada harcanmış emek büyüklüğü, yani emek gücü miktarı… ne kadar büyükse kapitalistin karı da o kadar büyük olur” (s. 34).
– “Emeğin doğal fiyatı asgari ücrettir” (s. 35).
–“Rekabet …tüm metalar gibi, bir meta olan canlı emeğin fiyatının düşmesine sebep olur” (s. 39).

Marksizm’den:
– “… İşçinin sattığı, kendi işgücüdür… Emeğin kendisinin değeri yoktur” (Marks, Kapital, C. I, s. 559).
Geçimlerini sağlamak için işçiler, işgüçlerini satarlar.
Emeğin değeri olmadığına göre değişim değeri de yoktur.
– Değeri olmayanın, ücreti nasıl olur?

Ücretli emek” kavramı yanlıştır. Doğrusu: “çalışma” veya “iş ücreti” veya da yalın olarak “ücret”.
–“Bu metanın (işgücü –çn.) özgün kullanım değeri, değerin kaynağıdır” (Kapital, C. I, s. 208). Yani, meta olarak işgücünün kullanım değeri, değerin kaynağıdır.
Değeri olmayan bir şeyin ölçü birimi de olmaz. “İşgücünün değeri… kendisini yeniden üretmesi için zorunlu iş zamanına eşittir” (Kapital, C. 1. s. 184).
–”Emek, değerin özü ve içsel ölçüsüdür, ama kendisinin değeri yoktur… politik ekonominin (buna ÖD diyebilirsiniz –çn.), emeğin değeri diye adlandırdığı şey, gerçekte işçinin kişiliğinde var olan… işgücünün değeridir” (Kapital, C. 1, s. 561).
Değeri olmayan şeyin (emek) büyüklüğü de olmaz. ÖD, burada emeği alınıp-satılır yaptığı için (meta olarak gördüğü için) ona değer veriyor. Ayrıca ve en önemlisi, kapitalist, emeğin değerini öderse kâr edemez. Ve “emek büyüklüğünü”, “emek gücü” (bunun bilimsel adı işgücüdür) ile eş anlamda kullanırsan –ÖD bunu yapıyor- tam bir kapitalist gibi konuşmuş olursun; “emeğinizin değerini veriyorum” vs.

– “Emeğin doğal fiyatı asgari ücrettir” tespitini yapan, herhangi bir burjuva aydın, bir kapitalist veya bir taşra/kasaba zengini değil. Bu, Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in resimlerini kendine logo yapmış olan “Sosyalist teori ve politika dergisi Özgürlük Dünyası’dır.

Burjuva toplumun görünüşünde işçinin ücreti, emeğin fiyatı olarak, belli bir miktarda emek için ödenen belli miktarda para olarak görünür.”(Kapital, C. I, s. 557). Gerisini yukarıdaki alıntılardan çıkartabilirsiniz.

Fiyatı olan emek değil, işgücüdür ve ücret de (işgücünün fiyatı), işgücü değerinin para ile ifade edilmesidir. “…partimiz, ücretin, göründüğü gibi, emeğin değeri (ya da fiyatı) değil de, yalnızca işgücünün değerinin (ya da fiyatının) kılık değiştirmiş bir biçimi olduğu yolundaki bilimsel görüşü benimsemiştir” (K. Marks-F. Engels; Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi, Seçme Yazılar, C. II, s. 21).
Marks ve Engels böyle diyorlar. Ama onların dediğinin, bu kavramı yanlış kullanmakta ısrar edenler için beş paralık önemi/değeri yok!
İnter Yayınları’ ndan:
SSCB Ekonomi Enstitüsü Bilimler Akademisi Politik Ekonomi, Ders Kitabı, C. I
Önce bir keyfiyet örneği:
Arbeit”, “Labour”. Emek, iş, çalışma. Bu kelimenin yalın halde geçtiği yerlerde, yer yer çalışma, yer yer emek sözcüğünü kullandık” (s. 13, Dipnot).
Demek isteniyor ki emek, iş ve çalışma ile eşit anlamlıdır ve biz, bunu çeviride nasıl uygun gördüysek öyle kullandık.

Çevirmenin bu keyfiyetinin ceremesini okur çekiyor. Şöyle; “Çalışma yoluyla, insanımızı maymunun önekstremiteleri (uzuvları, çn.) insan eli haline dönüştü” (s. 25). Bu çeviri doğrudur.

Çalışma ve heceli dil, insan organizmasının mükemmelleşmesinde, beyinin gelişmesinde tayin edici etkide bulundu” (s. 26).
Bu çeviri de doğru.
Emek sürecinde, insanın algılama ve tasavvur çemberi geniş duyu organları mükemmelleşti. İnsanın iş görmesi, hayvanların içgüdüsel davranışlarından farklı olarak, yavaş yavaş bilinçli faaliyete dönüştü.
Böylelikle, “emek” tüm insan yaşantısının ilk temel koşuludur. Ve hem de öyle bir derecede ki, belli bir anlamda, o bizzat insanı yaratmıştır, dememiz gerekir’ (Engels). İnsan toplumu emek yoluyla oluştu ve gelişmeye başladı” (s. 26).

Emeği, işgücünün, çalışma süreci sonucunda üretilmiş olan metada ifadesini bulan olgu olarak; harcanmış ürün/meta ile bütünleşmiş işgücü olarak tanımlarsak, şöyle bir durumla karşılaşıyoruz. Son iki alıntıyı göz önünde tutarak, örnek olarak, bir baltayı ele alalım. Balta bir metadır ve aynı zamanda harcanmış işin/işgücünün de bir ifadesidir.
Bu durumda çeviri şu anlama geliyor.
Balta”, ‘insanın algılama ve tasavvur çemberini genişletti, duyu organlarını mükemmelleştirdi.
Böylelikle ‘balta’, tüm insan yaşantısının ilk temel koşuludur ve bizzat balta, bir anlamda insanı yarattı…”.

Bu çeviriye göre, insanımsı maymunlar, baltaya bakarak algılama ve tasavvur çemberlerini genişlettiler, duyu organlarını mükemmelleştirerek insan oldular.
Madem ki baltaya bakılarak insan olunuyorsa, nalbant dükkanına bakan develer neden insan olamadılar? Herhalde insanımsı deve olmadıkları için!
İş, çalışma ve emek gibi kavram ve kategorilerin keyfi kullanımı bilimsel bir kitabı bu hallere düşürmüştür.
Metanın değer büyüklüğü, emek zamanı tarafından belirlenir” (s. 102).
Hani emeğin değeri yoktu? Bunu bir kenara bırakalım.
Emek, kendisini metanın değerinde ifade ettiğine göre, kendi kendini nasıl ölçecek?
Bilinmiyor!
Doğru; “Metanın değer büyüklüğü, iş (veya çalışma) zamanı tarafından belirlenir.”
Emek üretkenliği, belli bir çalışma zamanı birimi içinde yaratılan ürün miktarıyla belirlenir” (s. 102).
Emek yoğunluğu, belli bir zaman birimi içindeki emek sarfıyla belirlenir” (s. 102).
Sayfa 102’deki ilk alıntıda “emek zamanı” ve ikinci alıntıdaki “çalışma zamanı” bir sürecin ifadesidir. Aynı kavram son alıntıda sarf edilen bir güce, enerjiye dönüştürülmüş.
Doğrusu; “emek üretkenliği” değil “iş üretkenliği”, “emek yoğunluğu” değil “iş yoğunluğu” ve “emek sarfıyla” değil “ sarfı”yla.
Kapitalist ev işi, parça başı ödenen, işveren tarafından sağlanan malzemenin evde işlenmesidir” (s. 123).
Bu çeviri doğru. Ama bunu sayfa 102’deki ilk çeviriyle karşılaştıralım. Neden burada “kapitalist ev emeği denmiyor. Denir de, denmez de, çünkü çevirmen sayfa 13’teki dipnotuyla, kavramları nasıl uygun görürse öyle kullanacağı keyfiyetini kendinde gördüğünü açıklamış! (Esas neden, alışkanlıktır. Çünkü Türkçede “ev emeği” kavramı kullanılmaz, bunun yerine “ev işi” kavramı kullanılır).

Şayet emek, işgücünün, metada ifadesini bulan harcanmışlık haliyse, iş veya çalışma da işgücünün harcandığı süreç ise, bu durumda “gerekli emek zamanı”, “artı emek zamanı” olmaz, olması gereken, gerekli veya zorunlu çalışma zamanı ve artı çalışma zamanıdır.
“Kapital” çevirisinden:
Çeviren: Alaattin Bilgi
Böyle kapsamlı ve Marksizm’in temeli olan bir eseri dilimize kazandırmak, Marksizm’in Anadolu coğrafyasında yaygınlaşmasına büyük bir hizmettir. Saygı gösterilmesi gereken bir iş. Biz bu saygıyı gösteriyoruz. Ama bu, söz konusu çeviride bir dizi hataların, kavram kargaşasından veya kavramların kavranmamasından ileri gelen hataların olduğunu belirtmemizi engellemez.

İşgücünün tanımlanması:
İşgücü veya da çalışma kabiliyeti sözünden insanın, kendisinde bulunan ve hangi türden olursa olsun bir kullanım değeri üretirken harcadığı ussal ve fiziksel yeteneklerinin bütününü anlıyoruz.” (K. Marks, Kapital, C. I, s. 183, Alm.)
Bu tanımlamaya göre işgücü, insanın çalışma yeteneğinin, fiziki ve ussal gücünün bütünüdür ve insan, bu gücünü, maddi değerlerin üretiminde kullanır veya harekete geçirir.

İşin tanımı:
Her şeyden önce iş, insan ve doğa arasındaki bir süreçtir. Bu, insanın kendisi ile doğa arasındaki maddi tepkilemeleri dilediği şekilde başlattığı, düzenlediği ve denetlediği bir süreçtir. İnsan, doğanın ürünlerini kendi gereksinimlerine uygun bir biçimde ele geçirebilmek için kollarını, bacaklarını, kafasını, ellerini ve vücudunun doğal güçlerini harekete geçirerek, doğa güçlerinden birisi olarak onun karşısına geçer.” (K. Marks, Age., s. 192).
Bu tanımlamaya göre iş, insan ile onu çevreleyen doğa arasında gerçekleştirilen bir süreçtir. Bu süreç içinde, üretim aletleriyle donatılmış olan insan, üretim tecrübesiyle doğayı değiştirir ve iş nesnelerini kendi ihtiyacına uygun hale getirir.
Genel olarak iş:Şimdi iş ürünlerinden geriye kalana bakalım. Bu, her birinde, aynı düşsel bir gerçekten, türdeş insan çalışmasının, yani harcanış formu ne olursa olsun, insan işgücünün harcanışından ibarettir.” (A. Bilgi, burada “insan işgücünün harcanışını”, harcanış sürecini “harcanmış emek gücü” diye çeviriyor. Bunlar; harcanmış olmak ve harcanma süresi bir ve aynı anlama gelmez).
Bir yandan, her türlü iş, fizyolojik anlamda, insan işgücünün harcanışıdır ve bu, aynı insan veya da soyut insan işi oluşu özelliği içinde o, meta değerini oluşturur. Diğer taraftan, her türlü iş, insan gücünün, özel bir biçimde ve belirli bir amaca yönelik olarak harcanışıdır ve bu somut yararlı iş özelliği ile kullanım değerlerini üretir.” (K. Marks, agk. s. 52, 53, 56, 57, 58, 59, 61).
İşgücü kullanımı, işin kendisidir. İşgücünü satın alan, satanı çalıştırarak bu işgücünü tüketir.” (K. Marks, agk., s. 192).

Çalışma sürecinin tanımı:
Öyleyse, çalışma sürecinde insanın faaliyeti, iş araçlarının yardımı ile üzerinde çalışılan malzemede, başlangıçta tasarlanan bir değişikliği meydana getirir. Süreç, üründe sona erer… Çalışma süreci, kullanım değerleri üretimi ve doğal maddelerin insan gereksinimlerini karşılar hale getirilmesi amacıyla girişilen bir eylemdir.” (K. Marks, agk. s.195, 198).
Almanca’da iş kavramının karşılığı “Arbeit”tır. Emek sözcüğü ise Marks ve Engels’in en az kullandıkları sözcüklerden biridir. Bunun Almanca karşılığı “geleistete Arbeit” veya “verausgabte Arbeit”tır. (Her ikisi de “harcanmış iş” anlamına gelir.)
Peki emek nedir, bu kavramdan anlaşılması gereken nedir?
İş veya çalışma, insanın amaca uygun faaliyetidir. İnsan, bu faaliyet süreci içinde doğa maddelerini kendi gereksinimlerini gidermek amacıyla değiştirir. İnsanın bu faaliyet süreci, iş/çalışma süreci sonucunda yarattığı değerde ifadesini bulan, emektir. O halde emek, iş/çalışma sürecinde harcanmış olan işgücünün metada cisimlenen yoğun ifadesidir. Öyleyse emek, harcanmış işgücü demektir.

İş/çalışma, işgücünün harcanma, harcanıyor olduğu süreci ifade ederken, emek, bu sürecin sonuçlanmışlığını; işgücünün harcanmışlık durumunu ifade eder. Burada, Almanca’daki “Verausgabung der Arbeitskraft”, işgücünün, çalışma sürecinde harcanıyor oluşunu, “verausgabte Arbeitskraft” veya “geleistete Arbeit” ise işgücünün harcanmışlık durumunu; emeği ifade eder.

Şimdi bir de emek kavramının “Kapital”de nasıl ifade edildiğine bakalım:
Keten bezi değerini oluşturan emeğin özgün karakterini ifade etmek yetmiyor. Akışkan halindeki insan işgücü veya insan çalışması değeri oluşturuyor, ama kendisi değer değildir. O, donmuş durumda, nesnel bir formda değer olur” (K. Marks, Kapital, C. I, s. 65).

Marks burada çok açık bir şekilde iş/çalışma ile işgücünün harcanışı ve harcanmış hali emek arasındaki farkı bu iki cümlede yoğun olarak ifade ediyor. Keten bezinin değerini oluşturan, çalışma sürecinde harcanmış olan işgücüdür, yani emek. Akışkan haldeki işgücü, çalışma sürecinde faal olan işgücüdür.

Değer, çalışma sürecinde oluşuyor. Ama değeri oluşturma sürecindeki çalışmanın/işin, “akışkan halindeki işgücü”nün değeri yok, çünkü kapitalist tarafından satın alınmıyor. (Bu çalışma süreci başlamadan önce satın alınan işgücü ile çalışma sürecindeki işgücü arasındaki farktır.)

Akışkan haldeyken değeri olmayan işgücü, donmuş durumda, kendisini bir nesnede –metada– ifade ettiği durumda bir değer alıyor, metanın değeri.
Bu durumda; emek değeri yaratır, ama kendinin değeri yoktur sözü yanlış oluyor.
Bunun doğrusu şudur; iş/çalışma, değer yaratır, ama kendisinin değeri yoktur.
Marks’ın sözü ile ifade edecek olursak; “Akışkan halindeki insan işgücü veya insan çalışması değeri oluşturuyor, ama kendisi değer değildir.”
Şayet, emek değer yaratıyor, ama kendisi değer değildir dersek böylelikle Marks’ın “O, (akışkan halindeki insan işgücü, çn) donmuş durumda, nesnel bir formda değer olur” sözünü reddetmiş oluruz, yani metanın değer taşıdığını reddetmiş oluruz.
Öyleyse çalışma sürecinde insanın faaliyeti, iş araçlarının yardımı ile üzerinde çalışılan malzemede, başlangıçta tasarlanan bir değişikliği meydana getirir. Süreç, üründe sona erer. Onun ürünü, bir kullanım değeridir, biçim değişimiyle insanın gereksinimlerine uygun hale getirilen doğa maddesi, iş, kendisini, konusu ile birleştirmiştir. O, maddeleşmiştir ve konu, işlenmiştir.” (K. Marks, agk. s. 195).

Çalışma sürecinde insan faaliyeti; “akışkan haldeki işgücü”, iş araçlarının yardımıyla üzerinde çalışılan nesneyi değiştiriyor. Bu değiştirme sürecinin (çalışma süreci) sona ermişliği veya da “akışkan haldeki işgücü”nün “donmuş haline” dönüşmesi, ifadesini üründe buluyor. “Akışkan haldeki işgücü”nün, çalışma sürecinden geçerek; maddeyi işleyerek “donmuş hale” gelmesi bir kullanım değeri, bir meta üretimi olmaktan başka bir anlam taşımaz. Böylelikle çalışma veya iş, konusuyla veya amacıyla –kullanım değeri/meta üretmek– birleşmiş oluyor ve böylece maddeleşiyor ve bu maddeleşme, amacının –kullanım değeri/meta üretimi– işlenmesi anlamına geliyor.

Burada çalışma sürecinin sona ermesi ve ifadesini üründe bulması “akışkan haldeki işgücünün”, yani değer yaratan bu gücün, ifadesini üründe bulması, onun emeğe dönüşmesi; “donmuş haline” dönüşmesi, “maddeleşmesi” anlamına gelir. Burada iş/çalışma ile emek arasındaki fark açık bir şekilde görülüyor. Ama, A. Bilgi çevirisinde bu farkı dikkate almıyor ve sürekli emekten bahsediyor ve bizler de bu yanlışı tekrarlıyoruz.

Burada da görüyoruz ki, emek, çalışma/iş sürecinde işgücü harcanmasının maddeleşmesidir, ifadesini bir metada bulmasıdır. Bu anlamda insanı insan yapan, “donmuş haldeki” işgücü, yani maddeleşmiş işgücü, yani meta –baştaki örneğimizde de balta– değil, çalışma sürecinin kendisidir; balta yapma, üretim sürecidir. Bunun içindir ki, develer, nalbant dükkanına bakmakla insan olamazlar, ama nalbant dükkanı yapmaya kalkışırlarsa, yani, bir kullanım değeri üretme sürecine girerlerse belki de insan olurlar (!)
Şimdi ürün; iplik, pamuk tarafından emilen işin sadece bir ölçüsüdür…” (K.Marks, agk. s. 204)

Burada iş; “pamuk tarafından emilen iş”, yani harcanmış işgücü, emek anlamına gelmektedir ve ifadesini üründe, somutta da iplikte bulmaktadır.
Burada, kavram kargaşasının neye mal olduğunu gösteren bir örnek verelim. A. Bilgi’nin çeviri mantığına göre hareket edelim ve “emek, değer yaratır, ama kendisinin değeri yoktur” diyelim.
Bakın hangi durumla karşı karşıya kalıyoruz.
Ama ürün, iplik, şimdi pamuğun emdiği emeğin bir ölçüsünden başka bir şey değildir.” (Kapital, C.I, s. 205, A. Bilgi çevirisi).

Burada iş/çalışma kavramıyla emek kavramı birbirine karıştırılmış. A. Bilgi’den aktardığımız ilk çeviride “pamuğun emdiği emeğin” veya iplikte ifadesini bulan harcanmış işgücünün pekala bir değeri vardır. Ama ikinci alıntıda iş kavramı, emek diye çevrildiği için, emeğin değeri yoktur deniyor. Değeri olmayan iştir/çalışmadır, “akışkan haldeki işgücüdür”, değeri olan “donmuş haldeki”, maddeleşmiş haldeki, ifadesini üründe bulan harcanmış işgücüdür (emek) bu fark, yukarıdaki çeviri örneğinde görülmüyor.

Canlı emek”, “somutlaşmış emek” yok. “Canlı emek” ile kastedilen “akıcı iş”tir. Yani çalışma sürecindeki işgücünün faal halidir. “Somutlaşmış emek” ise üründe ifadesini bulan, “donmuş iş”tir yani ürünle, metayla bütünleşmiş iştir. İşte bu, gerçek anlamda emektir.
Madem ki, bu formlar birbirinden farklı değillerse, Marks, neden farklı formlardan bahsediyor? Bu iki form arasında belli bir fark var: Birisi çalışma süresini [artı iş (veya çalışma)/zorunlu iş (veya çalışma)] ifade ederken, yani akıcı işin/çalışmanın ifadesi olurken, ikincisi bu sürecin sonuçlanmasını ifade ediyor. Birincisi, çalışma sürecinde işgücünün maddeleşmesi veya maddeleşiyor oluşu anlamına gelirken, ikincisi de maddeleşmiş hali, “donmuş hali” ifade ediyor. Artı değerin elde edilmiş olması, çalışma sürecinin (artı iş/zorunlu iş) sona ermiş olduğunun ifadesidir. 
 
Başka bir nokta:
Emeğin, pazarda, bir meta olarak satılabilmesi için her şeyden önce, satılmadan önce varolması zorunludur”(K. Marks, agk. s. 548, A. Bilgi çevirisi).
Bu çeviri doğru değil. Emek, “donmuş iş” olduğu ve ifadesini bir metada bulduğu için, yani maddeleştiği için pazarda satılır. Zaten her alış-verişte yapılan da bu. Ama pazarda satın alınmayan, satın alınabilmesi için önceden varolması gereken çalışma sürecinde faal olan “akıcı iş”tir. Değeri yaratan, çalışma sürecindeki “akıcı iş”tir. (İşte değeri olmayan da bu). Kapitalist, bu “akıcı iş”i değil, soyut olarak işgücünü satın alıyor. Çevirideki “emeğin” kavramı yerine “işin” veya “çalışmanın” kavramı kullanılmalıydı.

Emek kavramıyla ilgili son bir örnek:
Maddeleşmiş işten (ki bu emektir –çn) başka bir şey olmayan değerin doğasından ve maddeleşme sürecinde olan işten başka bir şey olmayan faaliyet halindeki işgücünün doğasından, işgücünün, işlevini yerine getirdiği sürece sürekli değer ve artı değer yarattığı, işgücü yönünden, hareket ve bir değerin yaratılması olarak görünen şeyin, onun ürünü yönünden, bir durgunluk durumu içerisinde yaratılan değer olarak göründüğü sonucu çıkar” (K. Marks, Kapital, C. II, s. 224, bizim çevirimiz).

Aynı yeri A. Bilgi şöyle çeviriyor.
Maddeleşmiş emekten başka bir şey olmayan değerin niteliğinden, bu maddeleştirme sürecindeki emekten başka bir şey olmayan faal emek gücünün niteliğinden, emek gücünün işlevini yerine getirdiği süre boyunca sürekli değer ve artı değer yarattığı; emek gücü yönünden, hareket ve bir değerin yaratılması olarak görünen şeyin, onun ürünü yönünden bir durgunluk durumu içerisinde yaratılan değer olarak göründüğü sonucu çıkar” (s. 202).

A. Bilgi, maddeleşmiş iş (emek) ile maddeleşme sürecinde olan faaliyet; Marks’ın deyimiyle “hareket ve bir değerin yaratılması” süreci arasında hiçbir fark görmüyor. Maddeleşmiş emek, ifadesini metada buluyor. “Hareket ve bir değerin yaratılması” süreci ise çalışma sürecidir ve bu süreçte harcanan işgücüdür, işgücünün harcanışı iştir/çalışmadır. Değer bu süreçte yaratılıyor. Yani meta bu süreçte oluşuyor. Bu, bir şeyin –değerin/metanın– oluşma süreciyle oluşmuşluk hali arasındaki farktır. A. Bilgi, çevirisinde bu farkı koymuyor.
Emek-gücü” kavramı yanlıştır. Bunun doğrusu “işgücü”dür ve kapitalist, pazarda “emek gücü” değil “işgücü” satın almaktadır.

Kapitalist aptal mı? Madem ki, “emeğin” değeri yok, o halde değeri olmayan bir şeyi niçin satın alsın!

*

I-SOSYALİMZMDE ÜCRET POLİTİKASI VE SOVYET PRATİĞİ

  • Emeğin (işin/çalışmanın) toplumsal karakteri,
  • Emeğin (işin/çalışmanın) toplumsal örgütlemesi,
  • Emeğin (işin/çalışmanın) toplumsal ücretlendirilmesi ve
  • İş gücünün yeniden üretimi ve dağıtımıyla ilgili ekonomik yasalar, söz konusu tarihsel süreçte hakim konumda olan üretim biçimi tarafından belirlenirler.

Sosyalizmde emeğin temel özelliklerinden birisi, doğrudan toplumsal olmasıdır. Sosyalizmde her bir bireyin/çalışanın emeği, bilinçli ve planlı olarak toplam çalışmaya/emeğe dahil edilir; her birey, dolaysız olarak toplum için çalışır. Sosyalizmde bir bütün olarak toplum, her bir bireyin enerjisinin/işinin azami başarılı olmasına ilgi duyar.
Sosyalizmde çalışma, Stalin’in dediği gibi “bir onur meselesidir”.

Sosyalizmde emeğin (çalışmanın/işin) başka önemli bir özeliği de, şehir ile kır arasındaki; sanayide çalışma ile tarımda çalışma arasındaki antagonist zıtlıkların aşılması sorunudur.
Sosyalizmin zaferi, aynı zamanda, zihni ve fiziki çalışma arasındaki zıtlığın tedricen yok edilmesi demektir.

Tüketim araçlarının dağıtımı, bizzat üretim koşullarının dağıtımının bir sonucundan başka bir şey değildir. Ama bu dağıtım, üretim biçiminin kendisinin özelliğidir. Örneğin kapitalist üretim biçimi, maddi üretim koşullarının sermaye mülkiyeti ve toprak mülkiyeti biçiminde, çalışmayan kişilere dağıtılmasına, buna karşılık yığının yalnızca kişisel üretim koşulunun, iş gücünün sahibi olması olgusuna dayanır. Eğer üretimin unsurları bu biçimde dağıtılırsa, tüketim araçlarının bugünkü dağıtımı, bundan kendiliğinden çıkar. Üretimin maddi koşulları, işçilerin kendilerinin kolektif mülkiyeti olunca, tüketim araçlarının bugünkünden değişik bir dağılımı, aynı biçimde, bu yeni durumun sonucu olacaktır” (1).

Demek oluyor ki, ücretlendirmenin nasıl olacağı hakim üretim biçiminin karakterine bağlıdır. Kapitalizmde bunun nasıl olduğunu yaşıyoruz. Ama sosyalizmde nasıl olmalı?
Bolşevikler, Ekim Devriminden hemen sonra bu soruyu kendilerine sorarak ücret politikası; ücretlendirme ilkeleri tespit etmeye; sosyalizmde ücretlendirmenin nasıl olması gerektiği üzerine denemelere giriştiler. Tecrübeden yoksundular ve sadece Marks ve Engels’in konuya ilişkin bazı teorik saptamalarını biliyorlardı.

1-Ücret Politikasının El Yordamıyla Geliştirilmesi

Sosyalist üretim biçimi (toplum formasyonu) bir geçiş formasyonudur. Kapitalist sistemden komünist sisteme ancak sosyalist sistem yaşanarak geçilebilir. Sosyalist toplum, ”kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur“ (2).

Sosyalist düzende ”birey olarak üretici (gerekli indirimler yapıldıktan sonra), topluma vermiş olduğunun tam karşılığını alır. Onun topluma verdiği şey, birey olarak, kendi emek miktarıdır. Örneğin, toplumsal işgünü, bireysel çalışma saatleri toplamından oluşur; her üreticinin birey olarak çalışma zamanı, toplumsal işgünü olarak sunmuş olduğu kısımdır, onun bu bakımdan katkısıdır. O, toplumdan, şu kadar emek verdiğini saptayan bir belge alır (bunda kolektif fonlar için sarf etmiş olduğu emeğin indirimi yapılmıştır) ve bu belge ile, toplumun tüketim araçları stoklarından, emeğinin eşit bir tutarı kadar bir miktar alır. Topluma, bir biçimde sunmuş olduğu aynı emek miktarını, ondan, başka bir biçimde geri alır.
Besbelli ki, burada uygulanan ilke, eşit değerler değişimi olduğu ölçüde, meta değişimini düzenleyen ilkenin aynıdır. İçerik ve biçim değişmiştir, çünkü değişmiş koşullar altında hiç kimse emeğinden başka bir şey veremez ve öte yandan da bireylerin mülkiyetine bireysel tüketim araçlarından başka hiçbir şey geçemez. Ama birey olarak ele alınan üreticiler arasında bunların dağıtımı konusunda egemen ilke, eşdeğer metaların değişimine hükmeden ilkeden farksızdır: bir biçimdeki belli bir miktar emek, başka bir biçimdeki eşit miktar emekle değişilmektedir.
Demek ki, meta değişiminde eşdeğer değişimi yalnızca ortalama olarak varolduğu, tek tek durumlarda olmadığı halde, ilke ile pratiğin ortak çekişme içersinde olmamasına karşın, eşit hak, burada, hâlâ -ilke olarak- burjuva haktır.
Ama bu ilerlemeye karşın, eşit hak, hâlâ burjuva sınırlar içersinde kalmaktadır. Üreticinin hakkı, sunmuş olduğu emekle orantılıdır; buradaki eşitlik, ölçümün eşit bir ölçüt ile, emek ile yapılması olgusudur. Ama bir insan, bedensel ya da zihinsel olarak bir başkasından üstün olabilir, böylece aynı süre içersinde daha fazla emek sağlayabilir ya da daha uzun süre çalışabilir; ve emeğin bir ölçü görevi yerine getirebilmesi için, süresi ve yoğunluğu saptanılmalıdır, yoksa bir ölçü birimi olmaktan çıkar. Bu eşit hak, eşit olmayan bir emek için eşit olmayan bir haktır. Hiçbir sınıf farkı tanımaz, çünkü herkes bir diğeri gibi yalnızca bir işçidir; ama eşit olmayan bireysel yetenekleri ve böylece de üretken kapasiteyi doğal bir ayrıcalık olarak zımnen kabul eder. Demek ki bu, özünde, her hak gibi eşitsizliğe dayanan bir haktır. Niteliği gereği hak, ancak aynı ölçüt kullanıldığında söz konusu olabilir; ama eşit olmayan bireyler (ve bunlar eşit olsalardı ayrı ayrı bireyler olamazlardı) yalnızca aynı açıdan değerlendirildiklerinde, yalnızca belirli bir yönden ele alındıklarında, örneğin, bu durumda olduğu gibi, geri kalan her şeyden tecrit ederek yalnızca işçi olarak hesaba katıldıklarında, aynı bir ölçütle ölçülebilirler. Ayrıca, bir işçi evlidir, öteki değildir; birinin ötekinden daha çok çocuğu vardır, vb., vb. Bu durumda eşit emek sarf ettikleri halde ve dolayısıyla toplumsal tüketim fonundan eşit ölçüde yararlanma olanağına sahip bulundukları halde, biri gerçekten ötekinden çok alacaktır, biri ötekinden daha zengin olacaktır, vb. Bütün bu sakıncalardan uzak durabilmek için hak, eşit olacak yerde, eşit olmamalıydı.
Ama bu gibi kusurlar, uzun ve sancılı bir doğumdan sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekli ile komünist toplumun birinci evresinde kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk, hiçbir zaman, toplumun iktisadi yapısından ve onun koşullandırdığı kültürel gelişmeden daha yüksek olamaz” (3).
Demek oluyor ki sosyalizmde ücret sorununda eşitlemecilik olamaz, olmamalıdır. Ama sosyalizmin inşası ilerledikçe; üretici güçler geliştikçe ve toplumun kültür seviyesi yükseldikçe sosyalizme özgü olan ücrette eşitsizlik; sosyalizmde emeğe göre dağıtım ilkesi, yerini komünizmde dağıtım ilkesine bırakacaktır. Bu toplumda; ”komünist toplumun daha yüksek … evresinde, bireylerin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte de kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasından sonra; emeğin, yalnızca yaşam aracı değil, yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra; bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra - ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üzerine şunu yazabilecektir: "Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre!" (4).
Muzaffer Ekim Devrimiyle birlikte hayaller yayılmaya başlamıştı. Devrim sonrasının ilk günlerinde işçiler, iktidarda olduklarını hissetmeye başladıklarında yaşam koşullarının iyileştirilmesini talep etmeye başlamışlardı. Bu, anlaşılır bir istekti. İlk taleplerinden birsi, bazı çalışma mekanizmaları hızının yüzde 10 ila yüzde 20 oranında yavaşlatılması olmuştu. Nitekim yaklaşık aynı oranlara tekabül edecek şekilde günlük çalışma saati düşürüldü. Bir saatlik çalışma yoğunluğunu ikiye katlayan akort tarifeleri tasfiye edildi. İşletmecilerin ve yardımcılarının otoritesi neredeyse sıfırlandı. Mühendisler ve ustalar kapı dışarı edildiler. Çalışma disiplini bozuldu. İş verimliliği düştü.
İşçiler, ücret sorununu bildikleri gibi çözüyorlardı, çalışma koşulunu bildikleri gibi düzenlemeye çalışıyorlardı. Ücret sorununu spontane biçimde ele alıyorlardı.

Bolşevikler açısından sorun, komünist toplumun ilk evresinde; sosyalizmde ücretlendirmenin nasıl olması gerektiğiydi.

Bolşeviklerin elinde yararlanabilecekleri, onlara ilham kaynağı olabilecek herhangi bir tecrübe yoktu. Teoriyi pratikte sınamaya başladılar. Bu konuda belli bir politika oluşturmaları da zaman aldı.

Aralık 1917’de demiryollarında çalışanların ücretlendirilmesi için bir ücret tarifesi yürürlüğe konur. Demiryolu, savaştan dolayı yıkıma uğramış olan ulusal ekonominin yeniden inşasında önemli bir rol oynadığı için ücretlendirme sistemi öncelikle bu sektörde oluşturuldu.

Temmuz 1918’de Halk Komiserleri Konseyi, ülkenin büyük sanayi ve idare merkezlerinde çalışan işçilerin ve ücretli memurların ücretlendirilmesi üzerine ücret cetveli oluşturma kararı alır. Kalifiyelik durumu, üretim tecrübesi, işin karmaşıklığı, kapsamı ve sorumluluk göz önünde tutularak işçiler ve ücretli memurlar 4 ücret grubuna ayrılır. Her bir grup da çok sayıda alt gruplardan oluşur. En düşük ve en yüksek ücret tarifesi arasındaki fark 1’e 2,3’tür: 1:2,3.
Bu ücret tarifesi bazı değişikliklerden sonra bütün SB için geçerli kabul edilir.

1919’da Sovyet Sendikaları Merkez Konseyi’nin önerisi üzerine 35 ücret grubundan oluşan bütünlüklü bir ücret tarifesi uygulanmaya konur. Bu gruplardan ilk 14’ü işçiler için, geriye kalanları da mühendislik-teknik alanda çalışanlar için geçerlidir. En düşük ve en yüksek grup arasındaki fark 1’e 5’ti, yani 1:5. (‘70’li yılların SB’nde de en düşük grupla en yüksek üret grubu arasındaki fark aynıydı: 1’e 5).
Bu ücret tarifesi bütün ulusal ekonomi, bütün ülke için geçerliydi. Bu tarifeyle cinsiyet, yaş, milliyet farklarından kaynaklanan bütün ücret farkları tasfiye edildi.
Aynı nitelikte ve aynı nicelikte olan iş için aynı ödemenin; eşit işe eşit ücret güvence altına alınır.

İşgücünün genişletilmiş yeniden üretimini; artan ihtiyaçlar bazında yeniden üretimini teminat altına almak için, temel gıda maddelerinin fiyat seviyeleri göz önünde tutularak, bölgelere göre miktarı farklı olan asgari ücret tespiti yapılır.

İşçi ve ücretli memur ücretlerinin bölgelere göre düzenlenmesi için ilk tedbirler daha Aralık 1917’de alınmıştı. Arkasından demiryolu için ücret tarifesi yürürlüğe kondu. Böylece devrimin ilk iki yılında ülke, ücret tarifesine göre 10 ücret tarifesi bölgesine ayrıldı. Petrograd ve Kuzey Kutbu bölgesi, en yüksek ücret bölgesiydi. Buna karşın Uzak Doğu ve Sibirya en düşük ücret bölgesiydi (Bunun nedeni o dönemde Sibirya ve Uzak Doğuda temel gıda maddelerinin ucuz olmasıydı).
Eylül 1918’de bölgelere göre ücret düzenlemesi, bütün ekonomide geçerli kılındı.
Mart 1919’da en düşük ve en yüksek tarife bölgesi arasındaki ücret tarife farkı, 10 tarife bölgesine göre, yüzde 80 idi.

Aynı dönemde Lenin de ücret politikasına ilişkin olarak şunları söylüyordu:
Ekim Devriminden birkaç ay önce, Nisan 1917’de Lenin, ücretlerle ilgili olarak, “Şimdiki Devrimde Proletaryanın Görevleri Üzerine” makalesinde (“Nisan Tezleri”) şu tespiti yapıyordu:

Seçime ve her an görevden geri alınmaya tabi olması gereken tüm görevlilerin, iyi bir işçinin ortalama ücretinden daha fazla ücretlendirilmemesi gerekir” (5).

Devlet ve Devrim“ yapıtında, kurulmakta olan Sovyet düzenini, Marks’ın tanımladığı gibi; „her bakımdan ekonomik, ahlaki ve düşünce olarak halen rahminden çıktığı toplumun damgasını taşıyan“ toplum olarak tanımlıyor ve böyle bir toplumda ücret sorununa çözüm arıyordu (6).

Vardığı sonuç şöyle:
Demokrasi, eşitlik demektir. Proletaryanın, sınıfların ortadan kalkması anlamında olmak koşuluyla, eşitlik ve eşitlik sloganı için proletaryanın mücadelesinin taşıdığı çok büyük önem kolay anlaşılır. Ama demokrasi yalnızca biçimsel eşitlik anlamına gelir. Ve bütün toplum üyelerinin üretim araçları mülkiyetine göre eşitliği, yani emek eşitliği, ücret eşitliği gerçekleşir gerçekleşmez, biçimsel eşitlikten gerçek eşitliğe, yani "herkesten yeteneklerine göre, herkese gereksinimlerine göre" ilkesinin gerçekleşmesine geçmek için, insanlığın karşısına tamamlanması gereken yeni bir ilerleme sorununun dikildiği görülecektir. İnsanlık bu yüce ereğe doğru hangi evrelerden, hangi pratik önlemlerden geçerek gidecektir, bilmiyoruz, bilemeyiz de“(7).

Kayıt ve denetim: komünist toplumun, ilk evresinde, hem "yoluna konması", hem de düzenli işlemesi için özsel olan, işte budur. Burada, bütün yurttaşlar, silahlı işçiler tarafından kurulmuş olan devletin ücretli görevlileri durumuna dönüşürler. Bütün yurttaşlar bir tek devlet "kartel"inin, bir tek tüm halk "kartel"inin görevlileri ve işçileri olurlar. Önemli olan, herkesin eşit bir çaba göstermesini, çalışma kurallarına tastamam uymasını ve eşit bir ücret almasını sağlamaktır. Bu alandaki kayıt ve denetim, bu işleri en yalın gözetim ve yazma işlemlerine ve bunlara karşılık düşen makbuzların teslimine, her şeyi, okur-yazar ve aritmetiğin dört işlemini bilir herhangi birinin yapabileceği bir duruma indirgemiş bulunan kapitalizm tarafından son derece yalınlaştırılmıştır“ (8).

Lenin burada yeni insandan; sosyalist toplumun yarattığı yeni insanlardan bahsetmektedir. Burada, „eşit çaba gösterme“yi, „çalışma kurallarına tamamen uymayı“ bilince çıkartmış insanlardan oluşan toplum söz konusu. O, böyle bir gelişme seviyesine ulaşmış sosyalist toplumda „eşit ücret“in gerçekleştirilmesi gerektiğinden bahsediyor.
Bütün toplum, işin ve ücretin eşit olduğu tek bir büro ve tek bir fabrika olacaktır“ (9) derken de gelişmiş bir sosyalist toplumu göz önüne alıyordu.

Lenin, gözünde canlandırdığı sosyalist toplumda acil görev olarak şunu tespit ediyordu:
Ulusal ekonominin tümünün, posta gibi, teknisyenlerin, gözetimcilerin, muhasebecilerin, silahlı proletaryanın denetim ve yönetimi altındaki bütün memurlar gibi, "işçi ücretleri"ni geçmeyen bir aylık alacakları biçimde örgütlenmesi: İvedi ereğimiz, işte budur“ (10).

RKP(B)-Olağanüstü VII. Parti Kongresinde Lenin (Mart 1918), günlük çalışmanın 6 saate indirilmesinin yanı sıra ”bütün mesleklerden ve kategorilerden tüm ücret ve maaşların giderek eşitlenmesini“ talep eder (11).

Ama koşullar, Lenin ve Bolşevik Partinin ücret konusundaki düşüncelerinin uygulanmasına hiç de uygun değildi. İlerlemiş bir sosyalist toplumda geçerli olabilecek bir ücret sisteminin, inşasının henüz başında olan bir sosyalist toplumda uygulanamayacağı kısa zamanda anlaşıldı.

RKP(B)- VIII. Parti Kongresi’nde (Mart 1919) Lenin, ücret konusunda şöyle der:
Bu geçiş döneminde onlara, uzmanlara, mümkün olan en iyi yaşam koşullarını sağlamalıyız…Ücret oranları konusunu tartıştığımızda Çalışma Komiseri Yoldaş Schmidt şu gerçeklere dikkati çekti: Ücretleri eşitleme konusunda her yerde yapılandan daha fazlasını ve herhangi bir burjuva devletin on yıllar boyu yapabileceğinden daha fazlasını yaptığımızı söyledi. Savaş öncesi ücret oranlarına bakalım: düz işçi günde 1 ruble –ayda 25 ruble- alırken, bir uzman 500 ruble alırdı…Uzman, işçiden yirmi kat fazlasını alıyordu. Şimdiki ücret oranlarımız 600 ruble ile 3000 ruble arasında değişmektedir. Yani onların arasında beş katlık bir fark var. Eşitleme konusunda çok adım attık“ (12).

Bu Kongresinde Bolşevik Parti, ücret politikasını şöyle tespit ediyordu:
Hedefi, her türlü emeğe eşit karşılık ve eksiksiz komünizm olsa da, Sovyet iktidarı, kapitalizmden komünizme geçiş yönünde ancak ilk adımların atıldığı şu anda, bu eşitliğin derhal sağlanmasını hedef olarak görmemektedir. Bu nedenle daha belli bir zaman uzmanların, eskiye nazaran daha kötü çalışmamaları için yüksek ücretlendirilmesine devam etmek gerekmektedir; bu bağlamda başarılı ve özellikle örgütsel işlerde prim sisteminden de vazgeçilemez“ (13).

Ekim 1921’de, VII. Moskova İl Parti Konferansı’nda Lenin, bir çok alanda geri adım atmak zorunda kaldıklarını, örneğin ücret politikası konusunda taviz vermek zorunda kaldıklarını, ”burjuva ilişkilere göre ücretlendirme“yi uygulamak zorunda kaldıklarını, bunun bir „geri adım“, bir „taviz“ olduğunu söylüyordu (14).

X. Parti Kongresi de (1921) ücret konusunda şu kararı alır: ”Çeşitli nedenlerden dolayı maddi ücretlerde uzmanlığa göre farklılıkların geçici olarak korunması gerekiyorsa da, her şeye rağmen ücret düzeyi politikası, ücret oranları arasında mümkün olan en büyük eşitlik üzerine kurulmalıdır; burada personel özel ücret grupları sistemi genel ücret sistemine dahil edilmelidir“ (15).

Aynı kongrede şu uyarı da yapılır:
Uzmanlarla bir taraftan sorumlu işçiler ve öte taraftan emekçi kitleler arasında varolan, yaşam koşullarındaki, ücretlerdeki vb. eşitsizlik, demokrasiyi zayıflatıyor, partide çürümeye yol açıyor ve komünistlerin otoritesini azaltıyor; Bu nedenle, bu eşitsizliği yok etmek üzere tamamen yeterli yöntemler bulunması“ gerekir (16).

Sovyet iktidarının ilk yıllarında; özellikle de ”savaş komünizmi“ döneminde ücretlerde ve maaşlarda görece bir eşitlik vardı. Örneğin 1917’de en fazla ücret alan işçilerin ücretleri, en az ücret alanların ücretinden yüzde 232 oranında fazlaydı. Bu oran 1921’in ilk yarısında yüzde 102’ye düşmüştü.

Lenin’in, daha Mayıs 1918’de, ücret tarifelerinin ve tedarik normlarının hazırlanması, sendikaların sosyalizmin inşasına ve sanayi yönetimine katılmaları faaliyetinin zorunlu bir bileşenidir, sendikaların eşitçiliğe karşı mücadelesi desteklenmelidir uyarısı (17) üzerine sendikaların ücret eşitçiliğine karşı başlattıkları mücadeleye rağmen 1919-1921 arasında SB’nde dağıtımda veya ücretlendirmede eşitçilik anlayışı hakimdi.

NEP’in uygulamaya konmasıyla durum değişir.
1921/1922’de uygulamaya konan bütünlüklü ücret cetveli 17 aşamadan oluşmaktaydı.
Parti üyelerinin uzman bir işçiden daha fazla ücret almasına müsaade edilmez. Bu kural oldukça önemli bir kuraldı. Çünkü sanayi işletmelerinde veya başka alanlarda müdürlük yapanların çoğunluğu parti üyesiydi.

Beş Yıllık Plan uygulamasına geçildiği dönemde ücretlendirmedeki görece eşitçiliğin yetersizliği bütün çıplaklığıyla görülür ve tartışmalar sonucunda inşa edilen sosyalizm koşullarında dağıtım ilkesi tespit edilir.

2-Emeğe Göre Sosyalist Dağıtım İlkesi

Ürünlerin nasıl dağıtılacağında belirleyici olan, hakim üretim biçimidir. Marks’ın dediği gibi, dağıtım, üretimin bir ürünüdür. Ürünlerin dağıtım biçimi, toplumsal ürünün ve gelişmesinin tarihsel aşamasına, karakterine uygun olarak değişir. Ama bundan dağıtımın, üretimin pasif bir sonucu olduğu ve üretimin gelişmesi üzerinde bizzat etkide bulunmadığı sonucu çıkartılmamalıdır. Tersine, toplumsal üretime bağımlılık içinde gelişen dağıtım, üretim üzerinde etkide bulunur, yani onun gelişmesini hızlandırır veya yavaşlatır.

Üretim araçlarının özel mülkiyetine ve işgücünün sömürüsüne dayanan kapitalist üretim biçiminde dağıtım, hakim/sömürücü sınıfların çıkarına göre gerçekleşir. Bu, işçiler ve emekçiler tarafından üretilen ürünün büyük kısmına bu sınıfların, artı değer biçiminde el koyması anlamına gelir.
Kapitalist sistemdekinin tam tersi sosyalist sistemde geçekleşir; sosyalist toplumda üretim araçları toplumsal mülkiyettedir, işgücünün sömürüsü söz konusu değildir ve bundan dolayı da toplumsal ürün, emekçi yığınların çıkarlarına göre paylaşılır.

Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde toplumsal ürünün paylaşımı şöyleydi:
  • Ürünün bir kısmı, çalışma sürecinde tüketilen üretim araçlarını oluşturuyordu.
  • Ürünün diğer bölümü ise yeni yaratılan değeri veya başka bir kavramla ifade edersek, safi yıllık üretimi oluşturuyordu.
Toplumsal ürünün, yukarıda belirtilen sonuncu bölümü (yeni yaratılan değer) şu bölümlere ayrılır:
  • Emekçi yığınların şahsi gereksinimlerini gidermeye ayrılan bölüm (Ücret, kolhozlarda iş birimi temelinde ödeme).
  • Birikim fonuna ve toplumsal tüketim fonuna ayrılan bölüm.
Görüldüğü gibi sosyalizmi inşa sürecindeki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nde (SSCB) yeni yaratılan ürün, sadece ve sadece emekçi yığınların çıkarına göre pay edilmekteydi:
  • Bu ürünün ana kütlesi, emekçi yığınların kişisel ve toplumsal gereksinimlerinin karşılanmasına ve
  • diğer kısmı da üretimin genişletilmesine ayrılıyordu.
Gotha Programının Eleştirisi” yazısında Marks, Lassalle’ın “emeğin tüm geliri” anlayışını eleştirir ve bu vesileyle sosyalist bir toplumun normal işlerli olabilmesi ve gelişebilmesi için toplumsal toplam ürünün nasıl dağıtılması gerektiğini açıklar.

Buna göre:
  • Birincisi;Tüketilen üretim araçlarının yerine konmasının karşılığı.
  • İkincisi; Yeniden üretim için ek kısım.
  • Üçüncüsü; Doğa olaylarının vb. neden olduğu sıkıntılar ve aksaklıklar için yedek ya da sigorta fonları” (18).
Toplumsal toplam ürünün diğer bölümü ise tüketim için belirlenmiştir:
Bu da bireyler arasında paylaşılmadan önce, gene şu çıkarmalar da yapılmalıdır:

Birincisi, üretime ait olmayan genel yönetim giderleri.
Bu kısım, ilk başlarda bugünkü topluma kıyasla çok sınırlıdır ve yeni toplum geliştiği ölçüde azalır. (19).
İkincisi, okullar, sağlık hizmetleri, vb. gibi, gereksinmelerin ortaklaşa karşılanmasına ayrılan kısım.
Bu kısım da, ilk başlarda bugünkü topluma kıyasla önemli ölçüde artmaktadır ve yeni toplum geliştiği ölçüde de artar.
Üçüncüsü, çalışamayanların vb. geçimi için gerekli fonlar, yani bugün resmi olarak yoksullara yardım diye adlandırılan şeyin kapsamına girenler” (20).

Tabii, bu bölüme askeri harcamalar da katılmalıdır. Kapitalist kuşatma koşullarında sosyalizmi inşa etmek, aynı zamanda, sosyalizmi savunmak anlamına gelir. Yani iç ve dış düşmanlara karşı proletarya diktatörlüğü, sürekli hazır silahlı güce sahip olmak zorundadır. Bu gücün harcamaları, toplumsal ürünün bir kısmını oluşturur.
Ancak bütün bu harcamaların çıkartılmasından sonra toplumsal ürünün emekçiler arasındaki dağıtımı söz konusu olabilir.
Sosyalist bir ülkede kişisel dağıtıma (tüketime) ayrılan fonun kapsamı;
  • Üretici güçlerin gelişme durumuna ve
  • Somut görevlere bağlıdır.
1950 yılı başı itibariyle SB’nde ulusal gelirin yaklaşık dörtte üçü, emekçi yığınların kişisel ve toplumsal gereksinimlerine ayrılıyordu.

Sosyalist toplumda toplumsal ihtiyaca ayrılan her şey, sonuç itibariyle emekçi yığınların çıkarına kullanılır. Yani, Marks’ın dediği gibi, “özel birey niteliği ile üreticilerin elinden alınan, toplumun bir üyesi niteliği ile ona dolaylı ve dolaysız olarak dönmektedir” (21).

Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde “herkes yeteneğine göre, herkese emeğine göre” ilkesi gerçekleştirilmiştir. Bu, SB’nde toplumsal yaşamın ana ilkesiydi, sosyalist ekonominin en önemli gelişme yasalarından birisiydi. Bu yasa, sosyalist toplumda emekçi yığınların kişisel ve toplumsal çıkarlarının doğru birleşimini teminat altına alır ve emekçilerde kendi emeğinin (çalışmasının) sonuçlarına maddi ilgi uyandırır ve böylece sosyalist toplumda üretici güçlerin gelişmesini hızlandırır.

Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde Lenin ve Stalin, dağıtımın doğru örgütlenmesine sürekli önem vermişlerdi. Proletarya diktatörlüğünün daha ilk yıllarında Lenin, çalışmaya yönelik toplumsal teşvikin önemini vurgulamış ve sosyalist üretimin gelişmesine duyulan kişisel maddi ilginin önemine işaret etmiştir.
Emeğin (işin/çalışmanın) miktarı ve ücretlendirilmesi tespit edilmeksizin sosyalizm kurulamaz.

Doğrudan coşku temelinde değil, bilakis büyük devrimden doğan coşkunun yardımıyla, şahsi çıkar, ilgi, iktisadi muhasebe temelinde önce, küçük burjuva bir ülkede devlet kapitalizmi üzerinden sosyalizme götürecek sağlam bir köprü inşa etmeye uğraşın. Aksi taktirde komünizme ulaşamazsınız…” (22).

Stalin, SB’nde sosyalizmin inşa tecrübesine dayanarak sosyalist toplumun gelişme yasalarını bütün yönleriyle araştırmış ve sosyalist dağıtım ilkesini analiz etmiştir:
  • Emekçilerin kendi işlerine (çalışmalarına/emeğine) maddi ilgi duymaları.
  • Kalifiyelik özelliklerinin derinleştirilmesi için çaba.
  • Üretimde tekniğe hakimiyeti güçlendirmek.
  • Toplumsal emeğin (işin/çalışmanın) verimliliğini arttırmak.
Daha 1931’de şöyle diyordu:
Ama kalifiye işçiler elde etmek için kalifiye olmayan işçileri teşvik etmek ve onlara bir ilerleme, yükselme şansı vermek gerekir. Ve bu yolda ne kadar cesaretle yürürsek o kadar iyi olur” (23).
Emeğe göre paylaşımın sosyalist ilkesi, küçük burjuva eşitçiliğine karşı uzlaşmaz mücadele sonucunda geçerli kılınmıştır (24).
Troçkistler, Buharinciler, Zinovyevciler vb., küçük burjuva eşitçiliğini, dağıtım ilkesi yapmaya çalıştılar ama başarılı olamadılar.
Sonuçta Bolşevik Partinin mücadelesiyle emeğe göre dağıtım ilkesinin geçerli kılınması için koşullar oluşturuldu.

Bu konuda Stalin:
Bu kişiler besbelli ki sosyalizmin, toplum üyelerinin gereksinimlerinin ve kişisel yaşam tarzlarının eşitçiliğini, eşitlenmesini, tek düzeye getirilmesini talep ettiğini düşünüyorlar. Söylemeye hiç de gerek yok ki, böyle bir varsayımın Marksizm’le, Leninizm’le hiçbir ortak yanı yoktur. Marksizm, eşitçilikten, kişisel gereksinimler ve yaşam tarzı alanında eşitçilik değil, sınıfların ortadan kaldırılmasını anlar, yani; a) Bir kez kapitalistler devrildikten ve mülksüzleştirildikten sonra, tüm emekçilerin sömürüden kurtuluşunda eşitlik; b) Üretim araçları bir kez tüm toplumun mülkiyeti haline geldikten sonra, herkes için, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin kaldırılmasında eşitlik; c) Herkes için yeteneklerine göre çalışma yükümlülüğünde eşitlik ve tüm emekçiler için performansına göre ödeme hakkında eşitlik (sosyalist toplum); herkes için yeteneklerine göre çalışma yükümlülüğünde eşitlik ve tüm emekçiler için gereksinimlerine göre alma hakkında eşitlik (komünist toplum). Ve Marksizm burada, insanların zevklerinin ve gereksinimlerinin nitel ya da nicel bakımından, ne sosyalizm döneminde, ne de komünizm döneminde eşitlik olmadığından ve olamayacağından hareket eder.
Marksist eşitlik anlayışı budur.
Marksizm, başka bir eşitlik tanımamıştır ve tanımaz” (25).

Herkese yeteneklerine göre, herkese emeğine göre” sosyalist ilkesi, emeğin miktarı/ölçüsü ve toplumsal ürünün dağıtımı üzerine sıkı bir kontrolü gerekli kılar. Bu kontrol, toplum tarafından yapılır. Sosyalist devlet, bu kontrolü, çalışma normlarını ve ücretlendirmenin düzenlenmesini tespit ederek gerçekleştirir.

Komünizmin "üst" evresinin gelmesini beklerken, sosyalistler, toplumdan ve devletten, çalışma ve tüketim ölçüsü üzerinde en sıkı denetimi uygulamalarını isterler; bu denetim kapitalistlerin mülksüzleştirilmesinden, işçilerin kapitalistler üzerindeki denetiminden başlamalı ve memurlar devleti tarafından değil, silahlı işçiler devleti tarafından uygulanmalıdır….Kayıt ve denetim: komünist toplumun, ilk evresinde, hem "yoluna konması", hem de düzenli işlemesi için özsel olan, işte budur“ (26).
  • Sosyalizmde emeğe göre dağıtımın zorunluluğu, üretici güçlerin gelişme seviyesinden ve toplumun hizmetine sunulan maddi varlıkların miktarından kaynaklanmaktadır.
Engels’in dediği gibi, dağıtım tarzı, ne kadar dağıtılacağına bağlıdır ve dağıtılması gereken de tabii ki üretimin ve toplumsal örgütlenmenin ilerlemesiyle değişir. Yani dağıtım tarzı da değişir.

Sosyalizmde, komünist toplumun ilk aşamasında üretici güçlerin gelişmesi, bütün tüketim araçlarında tam bolluğu teminat altına alacak seviyede değildir. Tam da bu nedenden dolayı sosyalist toplum, tüketim araçlarını insanların gereksinimlerine göre dağıtamaz; komünizmde dağıtım ilkesi olan “herkese gereksinimlerine göre”yi uygulayamaz.
  • Komünizmin ilk aşaması olan sosyalizmde bu ilkeyi uygulama olanağı olmadığı için tüketim araçları, emeğin (işin, çalışmanın) niceliğine ve niteliğine göre dağıtılır.
Sosyalizm, sömürüyü ortadan kaldırır ve sosyalist toplumda iş, insanların doğal gereksinimi olur. Ama bu, her çalışabilir vatandaş için geçerli değildir. Her çalışabilir vatandaş, işin/çalışmanın bilinçli bir yaşam gereksinimi olduğunu kavramaz. Bu nedenle her bir emekçinin kendi işinin/çalışmasının sonuçlarına –emeğine/ürününe- şahsi maddi ilgi duyması, güçlü bir itici gücü oluşturur. Bu ilgi, sosyalist toplumun gelişmesi için en önemli motiflerden veya da koşullardan birisidir.

Sosyalist toplum, devlet işletmelerindeki ve kolhozlardaki iş/çalışma arasında, zihni ve fiziki iş arasında, kalifiye ve kalifiye olmayan iş arasında hala farklılıkların olduğu anlamına da gelir. Her bir emekçinin, iş birimi başına farklı miktarda ürün üretmesi bu farklılıktan dolayıdır. Tam da bu nedenden dolayı, onların emeği, değere dayanan toplumsal zorunlu emekle aynı değildir. Bu nedenden dolayı ortaya bir zorunluluk çıkmıştır; İşin/çalışmanın çeşitli türlerini bütünlüklü bir paydada –değerde- birleştirmek ve işçilerin ve ücretli memurların işini/çalışmasını nicelik ve niteliğine uygun olarak para biçiminde ödemek. Bu nedenden dolayıdır ki sosyalizmde, örneğin kalifiye iş, daha büyük değer yaratır ve yüksek nitelikli iş olarak ücretlendirilir.

Komünist aşamada (27) “herkes yeteneklerine göre, herkese gereksinimlerine göre” ilkesi gerçekleştirilmiş olur. Toplumsal gelişmenin bu aşamasında;
  • Üretici güçler, bu ilkenin gerçekleştirilebilmesini sağlayacak kadar gelişmiştir.
  • Tarımda çalışma ve sanayide çalışma aynı türden çalışmaya dönüşmüştür.
  • Zihni ve fiziki iş arasındaki fark yok olmuştur.
  • İnsanların bilincinde var olan kapitalist topluma özgü kalıntılar vs. yok olmuştur.
Toplumun bu aşamaya gelmesine kadar sosyalist dağıtım ilkesi geçerlidir.
Kapitalizmden sonra geldiği için sosyalist toplum, kaçınılmaz olarak kapitalizmin benlerini, artıklarını, burjuva topluma özgü alışkanlıkları bağrında taşır. Bir çok vatandaşın çalışma ve toplumsal mülkiyete karşı sosyalist olmayan tutumundan, toplumun genel çıkarlarının göz önünde tutulmamasından vs. dolayı proletarya diktatörlüğü, bu kalıntılara karşı acımasız mücadele eder, etmek zorundadır. Bu nedenden dolayı, emeğe göre dağıtımın kararlı bir şekilde gerçekleştirilmesi, aynı zamanda, sosyalist disiplinin ve işin örgütlenmesinin yerleştirilmesi ve pekiştirilmesi için önemli araçlardan birisidir.

Emeğin (işin) nitelik ve niceliğe göre ücretlendirilmesi her bir emekçide;
  • çalışma yöntemlerini daha da iyileştirmek için,
  • işgücünden daha iyi yararlanmak için,
  • teçhizatları daha iyi kullanmak için,
  • kendi kalifiye durumunu yükseltmek için,
  • nihayetinde üretimi mükemmelleştirmek ve
  • işin verimliliğini arttırmak için ilgi uyandırır.
Niceliğe ve niteliğe göre dağıtımın sosyalist ilkesi, sosyalizmi inşa etme sürecindeki SB’nin bütün devlet ve kooperatif işletmelerinde gerçekleştirilmiştir. Ama uygulanması, devlet ve kolhozlarda (kooperatiflerde) olmak üzere bir birinden farklıydı:
    • Devlet işletmelerinde ve idari kurumlarda işçiler ve ücretli memurlar, işlerinin karşılığı ücret alırlardı.
    • Kolhozlarda ise ücretlendirme iş birimine göre yapılırdı.
Ücret, ulusal gelirin veya yeni yaratılan değerin, sosyalist işletmelerdeki işçilerin ve ücretli memurların, emeklerinin nitelik ve niceliğine uygun olarak doğrudan kişisel tüketimleri için ayrılan kısımdır. Ulusal gelirin bu bölümü, işçilerin ve ücretli memurların kişisel tüketim fonlarının parasal ifadesidir. Bu fon, Sovyet devleti tarafından oluşturulmuş ve yönetilmiştir.

Sosyalizmde ücret, kapitalizmdeki ücretten tamamen farklıdır:
  • Kapitalizmde işgücü metadır ve pazarda satın alınır ve satılır.
  • Sosyalizmde işgücü meta değildir ve onun alınıp-satılması için pazar da yoktur.
  • Sosyalizmde “eşit işe eşit ücret” ilkesi gerçekleştirilir.
  • Kapitalizmde ise bu ilkenin gerçekleştirilme koşulu yoktur.
Sosyalizmde işgücü meta olmadığı için değeri de yoktur. Sosyalizmde ücret, kapitalizmde olduğu gibi, pazarın elemanter (öğesel) yasaları tarafından belirlenmez.
  • Sosyalizmde devlet, ücretin miktarını, üretici güçlerin gelişmesine ve emekçi yığınların yaşam standardının sürekli yükseltilmesine uygun olarak tespit eder.
  • Ücretin tespitinde işin kalifiye iş olup olmadığı dikkate alınır.
SB’nde ücret, aynı zamanda, sanayi sektörlerinin ve tek tek işletmelerin ulusal ekonomi açısından önemine göre de tespit ediliyordu. Ücretin yüksekliğine göre sırayla, kömür sanayi, metalürji, petrol sanayi vs. önde gelen sanayi sektörleriydi.

Sosyalizmi inşa etme sürecindeki SB’nde ücretin seviyesinin tespitinde, sektörlerin ve emekçilerin kalifiye durumunun öneminin göz önünde tutulmasının yanı sıra, işin zorluğu da dikkate alınıyordu.. Örneğin yer altında çalışanlar, sıcak ortamlarda çalışanlar veya sağlığa zararlı işlerde çalışanlar, normal koşullarda çalışanlardan daha fazla ücret alıyorlardı. Be nedenle savaş sonrası beş yıllık plan, zor işler için –kömür, metalürji ve petrol sanayileri- daha yüksek ücretler ön görüyordu.

Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde kömür, metalürji, petrol sanayilerinde, nakliyat gibi bazı başka sanayi dallarında mühendis-teknik personel ve yöneticiler, bir dizi avantajlara ve imtiyazlara sahiptiler.

Ücretlerin tespitinde devlet, çeşitli bölgelerdeki emekçi yığınların çalışma ve yaşam koşullarını, tekil bölgelerin siyasi ve ekonomik önemini de göz önünde tutuyordu.

Sosyalizmde ücretlendirmenin nasıl olması gerektiği konusunda Stalin şöyle der:

İşgücü dalgalanmasının nendi nerede yatıyor?
İşçi ücretinin yanlış örgütlenmesinde, yanlış ücret cetveli sisteminde, işçi ücreti alanında ‘solcu’ eşitçilikte yatıyor. Bir dizi işletmemizde ücret tarifesi, kalifiye işle kalifiye olmayan iş arasındaki, zor işle kolay iş arasındaki fark neredeyse yok olacak biçimde saptanmıştır. Eşitçilik, kalifiye olmayan işçinin meslek içi eğitimle kalifiye işçi haline gelmeye ilgi duymamasına, böylece ilerleme perspektifine sahip olmamasına, bu yüzden işletmede kendisini, sadece ‘biraz para kazanmak’ için geçici olarak çalışan ve sonra başka bir yerde ‘şansını deneyecek’ olan, ‘sayfiyeye çıkmış biri’ olarak hissetmesine yol açar. Eşitçilik, kalifiye işçinin, sonunda kalifiye işçiye layık olduğu değeri veren bir işletme bulana dek, işletmeden işletmeye dolaşmak zorunda kalmasına yol açar.
Bir işletmeden diğerine ‘genel’ göç, işgücü dalgalanması bundandır. Bu kötülüğe son vermek için, eşitçiliği ortadan kaldırmak ve eski ücret sistemini parçalamak gereklidir. Bu kötülüğe son vermek için, kalifiye işle kalifiye olmayan iş arasındaki, ağır ile hafif iş arasındaki farkın hakkını veren bir ücret sistemi yaratmak gerekir. Demir sanayinde merdane başındaki bir işçiyle, ortalığı temizleyen hademenin aynı ücreti almasına göz yumulmamalıdır. Bir makinistle bir katibin aynı ücreti almasına göz yumulmamalıdır. Marks ve Lenin, kalifiye işle kalifiye olmayan iş arasındaki farkın sosyalizmde bile, hatta sınıfların ortadan kaldırılmasından sonra bile süreceğini, bu farkın ancak komünizmde ortadan kaybolacağını, bu nedenle sosyalizmde de ‘işçi ücreti’nin gereksinime göre değil, yapılan işe göre ölçülmesi gerektiğini söylerler. Ama idarecilerimizle sendikacılarımız arasındaki eşitlemecilerimiz bununla hemfikir değiller ve bu farkın Sovyet sistemimizde artık kaybolduğuna inanıyorlar. Kim haklı? Marks ve Lenin mi, yoksa eşitlemeciler mi? Herhalde Marks’la Lenin’in haklı olduğu kabul edilmelidir. Buradan ise, bugün ücret sistemini, kalifiye iş ile kalifiye olmayan iş arasındaki farkı göz önüne almaksızın eşitçilik ‘ilkeleri’ üzerine kuranların Marksizm’den, Leninizm’den koptukları sonucu çıkar” (28).
Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde ücretin temel biçimi parça başına ücretti (akorttu). Sosyalist toplumda parça başına ücret (akort) kapitalist sistemdeki akorttan tamamen farklıdır:
  • Kapitalizmde akort, işçilerin sömürülmesini güçlendirir.
  • İş yoğunluğuna neden olur.
  • Ücret üzerinde baskıda bulunur.
Sosyalist sistemde ise parça başına ücret (akort);
  • Emeğe göre ödeme sosyalist ilkesinin gerçekleştirilmesinde,
  • işin verimliliğinin arttırılmasında ve
  • emekçi yığınların maddi koşullarının daha da iyileştirilmesinde en uygun araçlardan birisidir.
Parça başına ücrette (akortta) söz konusu olan şudur:
  • İşçi, işletmede geçirdiği çalışma süresine göre ücretlendirilmez. Aksine;
  • Üretilen ürünlerin miktarına göre, yani nihai çalışma sonucuna göre ücretlendirilir.
Böylece parça başına ücret, emekçilerin kişisel ve toplumsal çıkarlarını ahenkli hale getirir.

Sosyalizmi inşa sürecindeki SB sanayinde parça başına ücret, ücretin en yaygın biçimiydi. 1949 yılında Makine Yapımı Bakanlığı alanındaki işletmelerde işçilerin %71’i; pamuk sanayinde % 83’ü; yün sanayinde % 84’ü parça başına ücretle çalışıyordu.
1950’de SB’nde toplam işgücünün yüzde 77’si parça başına ücretle çalışıyordu.

Parça başına ücret, hem tekil, hem de grup parça başına ücret olarak uygulanıyordu. Tekil parça başına ücretin miktarı, doğrudan her bir işinin çalışmasına (emeğine) bağlıydı. Grupsal parça başı ücret ise, tek tek işçilerin bireysel emeğinin tespit edilemeyeceği bütün çalışma koşularında uygulanmaktaydı. Bu sistemde işçinin ücreti, tek tek işçilerin emeğine göre değil, bir bütün olarak grubun (tugay) çalışmasına (emeğine) göre belirleniyordu.

İşçilerin, çalışmalarının sonuçlarına daha çok maddi ilgi duymalarını sağlamak için grupsal parça başı ücret, tekil parça başı ücret ile birleştiriliyordu. Örneğin, bir tugaya üye bir işçinin ücretinin hesaplanmasında sadece harcanan çalışma saati sayısı değil, aksine mesleki kalifiye durumu da göz önünde tutuluyordu.

SB’nde parça başına ücret;
  • Dolaysız ve sınırlandırılmamış parça başı ücret,
  • Progresif-parça başı ücret ve
  • Prim-parça başı ücret
olarak uygulanıyordu.

Yönetici kadrolar ve teknik personelin ücretlendirilmesinde prim sistemi çok önemli bir rol oynuyordu. Bu sistem, plan hedeflerinin yerine getirilmesi, hedeflerin aşılması ve işletmenin nitel ölçülerinin (göstergelerinin) daha da iyileştirilmesi durumunda sabit ücrete ek olarak prim ödemelerini öngörmekteydi. Yani primler, sadece, plan hedefi üretimin miktarı açısından yerine getirilmesi durumunda değil, kalitenin iyileştirilmesi, ürün cinsinin çoğaltılması ve maliyetin düşürülmesi durumunda da ödeniyordu.

Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’de primler, üretim kalitesinin yükseltilmesi, iş harcamalarının düşürülmesi, materyal, hammadde ve parasal araç tasarrufu için mücadelede önemli bir araç olarak görülmüştür.

Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’de iyi çalışan işçileri, maddi bakımdan teşvik etmek ilkesi, sıkı ve tutarlı bir biçimde uygulanmıştır. Bu ilke, işçiler için parça başı ücret, yöneticiler için prim sistemi üzerinden uygulanmış ve kalifiye iş, kalifiye olmayan işe nazaran daha yüksek ücretlendirilmiştir.

Ücretin doğru örgütlenmesi ve düzenlenmesi ancak tarife cetveliyle (sistemiyle) mümkün olabiliyordu. Bu sisteme göre bütün çalışma (iş) türleri, karmaşıklığına ve zorluğuna göre sınıflandırılıyorlardı.

Tarife sistemi vasıtasıyla kalifiyelik durumu için, meslekler ve gruplar için belli bir ücret cetveli tespit ediliyor ve dolaysız ücret hesaplamasının koşulları da işçilerle birlikte belirleniyordu.

Tarife;
  • Tarife-kalifiye el kitabı,
  • Tarife derecelendirmesi ve
  • Tarife ölçüsü
gibi bileşenlerden oluşuyordu.

Tarife-el kitabı, tarife gruplarının (ücret gruplarının) kalifiyelik durumuna göre tespit edilmesine yarıyordu. Bu kitapta, örneğin bir sanayi sektöründe yapılan bütün işler, belli gruplara göre sıralanarak tespit ediliyordu. İşçiler de bu gruplara; sıralamaya göre tarife gruplarına (ücret gruplarına) ayrılıyorlardı.

Tarife sıralaması (tarife tablosu), farklı kalifiye işçilerin ücret ilkelerinin tespit edildiği cetveldir. Her bir işçi, kalifiye durumu göz önünde tutularak, yaptığı işin karmaşıklığına ve zorluğuna göre tasnif ediliyor. Tarife gruplarının sayısı ve ücret gruplarının birbirleriyle ilişkisi, her bir üretim sektörünün somut durumuna göre belirleniyor. Örneğin, kömür ve makine üretimi sektörlerinin her birinde 8 tarife grubu vardı.
Bir önek:

Metal işçileri tarife cetveli aşağıdaki tarife (ücret) katsayılarını içeriyordu:

Tarife (ücret) sınıfı
1
2
3
4
5
6
7
8
Ücret katsayısı
1,0
1,2
1,45
1,75
2,10
2,50
3,0
3,6

Bu ücret cetveline göre, ücret sınıfı 6’ya göre ücretlendirilen işçi, ücret sınıf 1’e göre ücretlendirilen işçiden 2,5 misli daha fazla ücret alıyor. Saat başına asgari ücret (temel ücret, çn.) 80 kopek olursa, bu ücret katsayısına uygun olarak her bir ücret sınıfı için aşağıdaki saatlik ücretler elde edilir.

Sınıflandırma
1
2
3
4
5
6
7
8
Saatlik ücret
0,80
0,96
1,16
1,40
1,68
2,00
2,40
2,88 ruble

Tabii, uygun ücret katsayılarıyla ücret sınıfları kapsamında değillerse, yer altı işleri, çok sıcak koşullardaki işler veya sağlığa zararlı işletmelerdeki işlerde olduğu gibi tekil işçi kategorilerinde buna ilave özel zamlar da var” (29).

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde SB’nde ücret sisteminin daha da iyileştirilmesi için bir dizi tedbir alınmıştır; parça başı ücret, progresif parça başı ücret sistemleri mükemmelleştirilmiş, tespit edilen üretim miktarına ulaşılması ve aşılması durumunda işçilerin ve ücretli memurların ücretindeki prim payı arttırılmıştır.

Kolhozlarda (kolektif çiftliklerde) ücretlendirme durumu:
Kolhozlarda emeğe göre ücretin sosyalist ilkesi, gelirlerin iş birimi temelinde dağıtımı çerçevesinde gerçekleştiriliyordu.
İş birimi, sosyalist tarımda yeni bir ekonomik kategoridir ve sadece kolhozculuğa özgüdür. Bu kavram, sosyalist tarımda yeni sosyalist üretim ilişkilerini ifade eder.
Bu, emeğin (çalışmanın) nitelik ve niceliğinin ve kolhozda tüketim miktarının belirlenmesi için kullanılan bir ölçü birimidir.
Bu ölçü birimi vasıtasıyla çeşitli iş türleri bir paydada toplanır ve her bir kolhoz üyesinin tarım kooperatifinin toplumsal ekonomisindeki payı belirlenir.

Her kolektif köylünün tarım kooperatifinin (artel, çn.) toplumsal iktisadından gelen geliri iki etkene bağlıdır: 1- kolektif köylü tarafından çalışılan iş birimlerinin sayısı; 2- iş birimi için ödenen ücretin miktarı. Yıl boyunca çalışılan iş biriminin miktarı, her tek tek kolektif köylünün emeği tarafından belirlenmektedir. İş birimi için ücret miktarı, yani kolektif köylünün iş birimi başına elde ettiği ürünün ve paranın miktarı, kolhozun bütün üyelerinin emeğine bağlıdır. Kolhoz, bir bütün olarak ne kadar iyi çalışırsa, toplumsal iktisadı ne kadar başarıyla gelişirse, hem kolhozun gelirinin toplam hacmi ve hem de iş birimlerine göre dağıtılan bölümün hacmi o kadar büyük olmaktadır. Kolhozun salt gelirinin devlete karşı yükümlülükler yerine getirildikten ve saptanmış toplumsal fonlar oluşturulduktan sonra kalan bölüm de iş birimlerine göre dağıtılmaktadır. Bunun dışında kolektif köylülerin toplumsal iktisattan gelirleri, alınan toplumsal tüketim fonları yoluyla büyümektedir. Bütün bunlar, her bir kolektif köylünün kolhozun toplumsal iktisadının gelişmesine olan maddi ilgisini uyandırmaktadır” (30).

Demek ki, kolhoz köylüsünün emeği (işi), onun kalifiye durumu, tarım kooperatifinde gerçekleştirdiği iş biriminin önemi ve zorluğu göz önünde tutularak değerlendiriliyor. İş birimi, aynı zamanda, her bir kolhoz üyesinin tarım kooperatifi gelirlerinin dağıtımındaki payını da belirler. Bu pay, söz konusu kolhoz üyesinin şahsi tüketimini ifade eden paydır.
Kim daha çok çalışırsa, yani kolhozun üretimini arttırırsa, buna uygun olarak da daha çok para ve ayni maddeler alır.

Ücret ve kolhozlarda iş birimi, tüketim maddelerinin emeğe göre dağıtımının iki biçimidir. Ama ücret ve iş birimi arasında farklar vardı:
  • Bu farklar, sosyalist mülkiyetin her iki biçiminden –devlet/halk mülkiyeti ve kolhoz/kooperatif/grup mülkiyeti- kaynaklanmaktadır.
Devlet işletmelerinin ürünü (sanayi ürünü) bütün toplumun tasarrufundadır. Bu işletmelerde ücret, doğrudan işletme gelirlerine bağlı değildir. Bu alanda ücret, devlet organları tarafından ücret cetveline ve çalışma normlarına göre önceden tespit edilen ve düzenlenen bir miktardır.

Kolhozlarda ise durum değişiktir. Kolhoz üretimi tarım kooperatifine aittir.
Kolhoz, devlete karşı bütün yükümlülüklerini yerine getirdikten ve saptanmış toplumsal fonları oluşturduktan sonra, geriye kalan bütün ürünleri ve para araçlarını iş birimlerine göre tarım kooperatifinin üyeleri arasında dağıtır. Kolektif köylüler tarafından iş birimlerine göre elde edilen gelirler, vergiden muaftır” (31).

Demek ki kolhozlarda, önce, devlete karşı yükümlülükler yerine getiriliyor, tüzüğün öngördüğü toplumsal fonlar için pay ayrılıyor ve ancak bundan sonra tarımsal kooperatif, kolhoz köylülerinin gelirlerini gerçekleştirdikleri iş birimine göre dağıtıyor.

Ders Kitabı”ndan yaptığımız alıntıda belirtildiği gibi, kolhoz köylüsünün gelirleri;
  • toplumsal gelirlerin yüksekliğine ve
  • köylünün gerçekleştirdiği iş birimi miktarına bağlıydı.
Belli bir iş için zorunlu olan iş birimi sayısı ve iş birimi çerçevesindeki emeğin (çalışmanın) değerlendirilmesi, tarımsal kooperatif yönetimi tarafından tespit edilir ve genel kolhoz toplantılarında, devlet tarafından önerilen iş birimine göre çalışma normları ve işin değerlendirilmesi listelerine uygun olarak onanırdı.

Başka bir fark da şudur:
Devlet işletmelerinde ücret, para biçiminde ödenirken, kolhoz üyeleri gelirlerini hem para biçiminde, hem de ayni olarak alırlardı. Bunun ötesinde kolhoz köylüsü, iş birimi karşılığında aldığı ayni ürünleri ve şahsi bahçesinde elde ettiği ürünleri, kolhoz pazarında satma hakkına da sahipti.

Gelirlerin iş birimine göre dağıtımı, kolhozlarda işin örgütlenmesinin temel ilkesiydi. Bu türden dağıtım, kolhoz köylülerinin işin verimliliğinin arttırılmasına ilgi duymalarını sağlıyor ve küçük burjuva eşitçiliğinin gelişmesi önünde engel oluyordu.

Gelirlerin dağıtımında sadece iş birimi sayısı değil, aynı zamanda işin sonucu da dikkate alınıyordu:
Yapılan işe göre dağıtım ekonomik yasasının gerekliliklerini tutarlı bir şekilde gerçekleştirmek amacıyla kolhozlardaki emeğin (işin/çalışmanın, çn.) ödenmesi, daha yüksek üretim sonuçları elde eden kolektif köylülerin, görece olarak daha az sonuç elde eden kolektif köylülere göre daha fazla ücret alacağı şekilde düzenlenmiştir” (32).

Kolhozlarda emeğin (işin) örgütlenmesinde ve ödenmesinde parça başı ücretin kullanımı önemliydi. Çünkü parça başı ücret, emeğin (işin) nicelik ve niteliğe göre ödenmesi ilkesini gerçekleştirmenin en uygun biçimiydi.
Bu biçim, işin verimliliğinin, kolhozların ve üyelerinin ayni ve parasal gelirlerinin artmasına ve kolhozların örgütsel ve iktisadi olarak güçlenmelerine katkıda bulunuyordu.

Tarımsal çalışmalar, tekil ve grupsal parça başı ücret bazında yürütülüyordu. Tekil parça başına ücret, ancak her bir tekil kolhoz köylüsünün işi (emeği) tespit edilebiliyorsa uygulanıyordu. Grupsal parça başına ücret ise, her bir kolhoz köylüsünün emeğinin tespit edilemediği üretim koşullarında uygulanıyordu.

Yapılan işin doğru tanımlanması ve parça başı ücretin uygulanabilmesi için iş normlarının doğru tespiti ve işin doğru değerlendirilmesi önemliydi.

İş birimine göre iş normları ve işin değerlendirilmesi, her bir kolhoz köylüsünün iş birimi bazında iş miktarını, üretimdeki payının miktarını ve gelirlerin dağılımını tespit etmeyi olanaklı kılar.

İş normlarının olmaması, ücretlendirmede eşitçiliğe neden olur. Bunun ötesinde günü geçmiş, eskimiş, geri iş normları, kolhozlarda iş biriminin, sovhozlarda ve Makine-Traktör-İstasyonlarında devlet olanaklarının çarçur edilmesine neden oluyordu. Bu da işin verimliliğinin artışı önünde bir engeldi.
Bu nedenle tarımsal çiftliklerde iş normları, ileri kolhoz köylüleri tarafından gerçekleştirilen iş verimliliği ile uyumluluk içinde tespit ediliyordu.

3-Sosyalizmi İnşa Sürecindeki SB’nde Ücret Sisteminin 
   Gelişmesi Üzerine Bazı Notlar

Sosyalizmin inşa tecrübesi, emeğe (işe) göre ücretlendirme sisteminin oluşmasının ve nispeten eksiksiz bir sisteme dönüşmesinin zor ve uzun bir süreç olduğunu göstermiştir. Böyle bir sistem, sadece devletin alacağı tedbirlerle ve partinin yönlendirmesiyle kurulamaz. Bu sistemin kurulması için bütün toplumun, bütün emekçilerin katkısı gereklidir.

Bütün ücret biçimleri arasında sosyalist dağıtım ilkesine en uygun olanı, emeğe (işe) göre parça başı ürettir (akorttur).

Lenin, “Sosyalist İktidarın En Yakın Görevleri” (Nisan 1918) makalesinde Taylor sistemine atıfta bulunarak parça başı ücretlendirme (akort) üzerine görüşünü açıklamıştır (33).

Sovyet iktidarının ilk yıllarında hem temel ücret ve hem de primler sadece para biçiminde ödenmiştir.
1918’in son aylarından itibaren “ücretin aynileştirilmesi” propagandası yapılmaya başlanmıştır. Bu propaganda, ücretin ayni ödenmesini içermekteydi. Gıda maddelerinin olağanüstü yetersizliğinden dolayı ancak bu tedbirlerle emeğe (işe) göre ödeme ilkesi bu ilk biçimlerinde gerçekleştirilebiliyordu. İşletmede çalışan bazı işçiler ve ücretli memurlar için bir öğle yemeği vermek bu tedbirlerden birisiydi. Buna ilaveten 1920’de (Nisan) özellikle iyi iş yapma durumunda şeker, tuz, tekstil, kibrit vs. biçiminde ayni primler verilmeye başlandı.

NÖP’e (Yeni Ekonomi Politika) geçişle ücretin ayni biçiminin yerini para biçimi aldı.

NÖP’e geçişle birlikte ayni ücretin yerini para (biçiminde) ücret aldı ve ücret seviyesi oldukça yükseldi. Günlük ücret, Ekim 1922’den Ocak 1924’e işçilerin üretime katkılarından daha hızlı arttı. Bu kaçınılmazdı…İşçilerin en acil yaşam gereksinimlerinin karşılanması gerekliydi” (34).

Bu koşullarda harcanan işin (emeğin) miktarına göre ücretlendirme ilkesi, ancak sınırlı uygulanabilirdi. İktisadi tahribattan, üretimin en geri seviyesinde olmasından, çok sayıda işsizin olmasından dolayı Sovyet iktidarının ilk yılarında kalifiye ve kalifiye olmayan iş için ücreti yeterli derecede farklılaştırma olanağı yoktu.

Emeğe göre ilkesini geliştirmek için 1921/1922 yıllarında IV. Bütün Rusya Sendikalar Kongresi’nin tavsiyesi üzerine 17 dereceli bütünlüklü bir ücret cetveli (tarifesi) hazırlanmıştır.
Bu tarifeye göre “işçiler 9. dereceye, muhasebe ve büro personeli 13. dereceye ve idarede ve teknik alanda çalışan işçiler 17. dereceye kadar derecelendirilebiliyorlardı. Yüksek kalifiye işçilerin tarife ölçüsü, kalifiye olmayan işçilerinkini 3,5 misli aşıyordu. O zamana kadar geçerli olan tarife derecelendirmesiyle karşılaştırıldığında bu yeni derecelendirme devasa bir ilerlemeydi” (35).

Ama bu derecelendirmenin önemli eksikliklerinin olduğu görüldü. Tekil grupların ücretleri yeknesak artmıyordu. Aksine, farklılıklar oldukça düzensizdi. Örneğin, grup 7 ve 8’e oranla grup 2’den grup 3’e ücretin iki misli arttığı görülüyordu.

Ücret, 2. dereceden 3. dereceye yüzde 25, ama 7. dereceden 8. dereceye ancak yüzde 10,5 oranında artıyordu” (36).

Böyle bir tarife derecelendirmesi, mesleki ilerlemeye, kalifiye olmaya ilgiyi köreltiyordu.
17 dereceli tarifenin eksikliklerinden dolayı 1927/1928 döneminde tarife reformu yapıldı. Ama bu reformun da bir dizi ciddi zayıf yönleri vardı ve eşitlemecilik için kapıları ardına kadar açıyordu; Kalifiye ve kalifiye olmayan işçiler arasındaki ücret farkı azalmıştı. Böylece en iyi ve en kalifiye işçiler haksızlığa uğramış oluyorlardı.
Bunun ötesinde parça başı ücret için zamlar sınırlandırılmıştı. Böylece de emeğe (işe) göre ücret sisteminin gelişmesi kösteklenmiş oluyordu (37).
Bu nedenledir ki Stalin 1931’de “Yeni İlişkiler-İktisadi İnşanın Yeni Görevleri” konuşmasında o zamanki ücret pratiğini eleştirir. Söz konusu olan, 1927/1928’de gerçekleştirilen tarife (cetvel) reformudur. Bu reform, işçilerin kalifiye olmaya ilgilerini azaltmış ve güçlü işgücü dalgalamasına neden olmuştu.

Stalin’in, “Marks ve Engels, kalifiye işle kalifiye olmayan iş arasındaki farkın sosyalizmde bile, hatta sınıfların ortadan kalkmasından sonra bile süreceğini, bu farkın ancak komünizmde ortadan kaybolacağını, bu nedenle sosyalizmde de ‘ücret’in gereksinimlere göre değil, yapılan işe göre ölçülmesi gerektiğini söylerler” (38) eleştiri ve yönlendirmesiyle ücret sistemi, MK ve Halk Komiserleri Konseyi’nin kararıyla 1931’de, sanayin önemli sektörlerinde ve ulaşım sektöründe temelden yeniden düzenlendi.

Yeni ücret sistemi, önder işçi gruplarının yaptıkları-gerçekleştirdikleri işe uygun ücretlendirilmelerini sağlıyordu. Aynı şekilde, kalifiye ve kalifiye olmayan işçiler arasındaki faklar da artmıştı. Keza tarife dereceleri çerçevesinde ücret ölçüleri de sistematik olarak yükseliyordu.

Bütün yeniden düzenleme, ödemenin emeğe göre sosyalist ilkesiyle sıkı uyumluluk içinde gerçekleştirildi. Ücret yüksekliği, doğrudan işin niceliğine ve niteliğine bağlıydı” (39).

1931/1932’de uygulamaya konan yeni ücret sistemi, çalışma disiplininin pekiştirilmesini, işin örgütlenmesinin daha da iyileştirilmesini, emekçilerin kalifiye olma isteklerinin güçlenmesini ve sonuç itibariyle işin verimliliğinin artmasını sağlamıştı.

Bu tarife (ücret) reformundan sonra bireysel parça başına ücret, daha güçlü yaygınlaşmıştı. 2. Beş Yıllık Planın sonunda (1 Ocak 1938) bütün işçilerin yaklaşık yüzde75’i parça başı ücretle çalışıyordu. Bunun yaklaşık yüzde 43’ü dolaysız ve geriye kalan yüzde 32’si de progresif parça başı ücret alıyordu.

Beş yıllık planlar sürecinde parça başı ücrete göre çalışan işçilerin sayısı, zamana göre ücretle çalışanlara göre oldukça artmıştı.

Parça başı ücretle (akortla) çalışan işçilerin oranı (40)

1923
1935
1939
Büyük sanayin tamamında
46,5
69,8
72,5
-Kömür çıkarımında
43,5
63,7
75,1
-Demir-döküm sanayinde
-
67,7
73,9
-Gıda maddeleri sanayinde
26,5
65,9
77,7

1931’deki ücret sistemi ve reformu, emekçi yığınların maddi durumunu oldukça iyileştirmişti. Ortalama ücret 2. Beş Yıllık Plan döneminde yaklaşık yüzde 67 oranında yükseldi.

Savaş yıllarında SB, tüketim maddelerini tayına bağlamış ve vesika sistemini uygulamıştı. Ama buna rağmen Sovyet devleti, emekçilerin tekil kategorilerinin yaptıkları işin önemine ve harcadıkları işe göre geçimlerini sağlayacak durumdaydı.

Ağustos 1942’de Halk Komiserleri Konseyi’nin ve Kasım 1943’te de Devlet Savunma Konseyi’nin talimatları doğrultusunda demir-döküm sanayinde işçilerin, mühendislerin, teknisyenlerin, yönetici personelin ekonomik durumları iyileştirilmiş ve ücretleri arttırılmıştı.

Ağustos 1942’de hükümetin talimatnamesi doğrultusunda kömür ocaklarında çalışanlar için progresif-parça başı ücret uygulamaya konmuştu.

Mart 1943’te başka kömür madeni işletmelerinde de ücret ölçüleri yükseltilmişti.
Savaş sonrası yıllarda, özellikle ağır sanayi sektörlerinde ücretler arttırılmıştı (41).

Diğer taraftan tarımda emeğe göre ücret ilkesinin uygulanması oldukça anlamlıydı. Kolhozlarda asgari iş birimi sayısı, Mayıs 1939’daki bir hükümet kararına göre tespit edilmişti. Çeşitli işlerin karmaşıklığına ve zorluğuna göre iş birimi, en fazla 9 gruba ayrılıyordu. 9 grup arasındaki fark, 0,5-2,5 iş birimi iş kadardı. Normu doldurduğunda fark, kolhoz üyesinin hanesine yazılıyordu (42). Böylece Sovyet tarımında emeğe göre ilkesi daha amaca uygun gerçekleştirilişmiş oluyordu.
Sosyalizmi inşa eden SB’nde emekçilerin gelirleri, sadece dolaysız ücretle sınırlı değildi. Sosyalist devlet, çalışan insana, yaptığı işe, kalifiye durumuna, genel anlamda çalışmasına göre birtakım imtiyazlar da sağlıyordu.

Sonuç itibariyle:
Sosyalizmi inşa etme sürecindeki SB’nde;
  • Emeğe (işe) göre ücret ilkesi, harekete geçiren, teşvik ede, ilerleten bir güç anlamına geliyordu.
  • Emeğe (işe) göre ücret ilkesi, işin verimliliğine doğrudan etkide bulunuyordu.
  • İşgücünün yönlendirilmesinde bir araç oluyordu.
  • Emekçilerin kendilerini mesleki alanda yetiştirmelerinde (kalifiyelik) bir teşvik oluyordu.
Emeğe (işe) göre ücret ilkesi, harekete geçiren, teşvik eden, ilerleten bir güçtür:
Çalışmayla (işle, emekle) ilgili sorunların ele alındığında sürekli olarak ideolojik eğitim vurgulanır. Emeğe göre ilkesini, doğrudan, işin verimliliği ile bağlam içinde ele alırsak, soruna bilinç açısında da yaklaşmanın kaçınılmazlığı daha anlaşılır olur.
  • Yeni bir çalışma disiplininin oluşturulması, insanlar arasında toplumsal ilişkilerin yeni biçimlerinin oluşturulması, insanların çalışmaya çekilmesi için yeni yöntemlerin oluşturulması, bugünden yarına; birkaç sene içinde gerçekleştirilebilecek bir iş değildir. Lenin’in dediği gibi bu, “yıllarca ve on yıllarca sürecek bir iştir”.
Sovyet tecrübesinin de gösterdiği gibi, sosyalizmi inşa eden toplumlarda insanların bilincinde derin değişimler, önemli oranda emeğe göre ücret ilkesinin uygulanmasıyla gerçekleştirilmiştir.
Bilinç ve maddi gerçeklik/ilgi arasındaki bağı kuramazsak veya doğru kuramazsak, sosyalist toplumu, Kuzey Kore’de olduğu gibi, ya sadece ideolojik eğitimle kurarız (!), ya da salt maddi çıkarları ön plana çıkartarak sosyalizm adına, aynen XX. Parti Kongresi’nden sonra SB’nde olduğu gibi, kapitalizmi yeniden inşa etmiş oluruz.

Lenin ve Stalin, çalışma coşkusunun sadece siyasal inançtan/bilinçten kaynaklanamayacağına birçok kez işaret etmişlerdir. Lenin’in yukarıda yer verdiğimiz bir anlayışını burada tekrarlamakta yarar var. Ekim 1921’de Bolşevik kadrolara seslenirken şöyle diyordu:

Doğrudan coşku nedeniyle değil, bilakis büyük devrimden doğan coşkunun yardımıyla, şahsi çıkar, şahsi ilgili olma, verimlilik ilkesi nedeniyle önce sağlam bir köprü inşa etmeye gayret etmelisiniz” (43).
Burada söylenen oldukça açık:
Sosyalizmin inşasında, özellikle de ilk inşa evresinde; Stalin’in deyimiyle “yeni insan”ın oluşumunda; bir bütün olarak çalışma/iş karşısında sosyalist ahlak anlayışının geliştirilmesinde maddi ilgi önemlidir. Emeğe göre ücret ilkesi, bu her iki faktörü içeriri:
  • Kadroların/sorumluların, sorunu, bilinç perspektifiyle emekçilerle tartışmaları: Bilinç faktörü ve
  • Kadroların/sorumluların, doğrudan maddi ilgi üzerine emekçilerle tartışmaları. Maddi çıkar/ilgi faktörü.
Sosyalizmi inşa etme sürecindeki toplumlarda partinin ve kitle örgütlerinin (örneğin sendikaların) daha yüksek, daha gelişmiş bilinç için sürdürdükleri ideolojik mücadele tek başına yeterli olamaz. Eğitim çalışması, ideolojik mücadele küçümsenemez. Ama tek başına yeterli değildir. Özellikle de sosyalist inşanın ilk dönemlerinde yeterli değildir. Böyle olsaydı Kuzey Kore’de sosyalizmin en azından “s”si inşa edilmiş olurdu.

Sosyalist toplumda komünistler azınlıktadır (44). Hele sosyalist toplumun ilk yıllarında bir avuç kadardır. Komünistlerin dünya görüşü, devasa örgütlü gücüyle maddi güce dönüşür. Ancak, maddi güce dönüştürmek, emekçi yığınları; burjuva bilincin, kapitalizmin kalıntılarını kafasında taşıyan o geniş yığınları harekete geçirmekle mümkün olabilir. İşte burada emeğe göre ücret, maddi ilgi, maddi çıkar çok önemli, komünist bilinçlenmeyi destekleyen veya ona yol açan bir rol oynar.
Sovyet deneyiminin gösterdiği gibi, milyonlarca emekçinin ideolojik gelişmesinde maddi çıkar ilk dürtüyü oluşturmuştur. İyi, içtenlikli, yaratıcı çalışmayı, daha yüksek ücretin takip etmesi, öncelikle, sınıf bilinçli olmayan emekçi yığınların sosyalist topluma karşı güven ilişkisini geliştirir. Bu güven, partiye ve kitle örgütlerine (örneğin sendikalara) karşı daha açık olmayı, onları sahiplenmeyi ve giderek de yeni toplumu sahiplenmeyi beraberinde getirir.

Sosyalizmi inşa etme sürecindeki SB’nde emeğe göre ücret ilkesinin bu iki faktörü; ideolojik mücadele ve maddi çıkar, doğru ele alınmış ve bu nedenle de yığınları harekete geçiren bir güç olmuştu.

Yığınları daha güçlü ve kapsamlı olarak harekete geçirmek, maddi ilgilerini daha çok güçlendirmek için ücrete ek zam anlamına gelen, aslında bir ödüllendirme olan prim sistemi de önemlidir. Ama bu sistemin, çarpıtılarak, yozlaştırılarak, nasıl amaç haline getirildiğini revizyonist SB tecrübesi göstermektedir. Bu konuyu ayrıca ele alacağız.

Emeğe (işe) göre ücret ilkesi, işin verimliliğini doğrudan etkiler:
Emeğe göre ücret ilkesinin dolaysız etkisi öncelikle işletmelerde görülür. Emeğe göre ilkesi, işin verimliliğinin arttırılması için;
  • Çalışma normları üzerinde etkide bulunur.
  • Nitel iş (çalışma) değerlendirmesi vasıtasıyla mesleki ilerleme (kalifiye olma) üzerinde teşvik edici etkide bulunur.
  • Üretim gruplarının, müdür fonlarıyla rasyonel çalışma tarzı için teşvik üzerinde etkide bulunur.
Emeğe göre ücret ilkesi, emekçiyi aynı anda çok yönlü ilgilendirir:
  • İşini daha iyi örgütlemek.
  • Mesleğinde daha da uzmanlaşmak.
  • Kapasiteleri tam değerlendirmek.
  • Tekniği daha da iyileştirmek vs.
Böylece üretici güçlerin en önemli unsuru olarak işgücü, sürekli ve geniş kapsamlı olarak aktifleştirilir. Burada emeğe göre ilkesi, toplumsal işlevini yerine getirir. Bu işlev, işin verimliliğinin arttırılmasında temel yöntemdir.

Emeğe göre ücret ilkesi, işgücünün yönlendirilmesinde önemli bir araçtır: Emeğe göre ücret ilkesi, işgücünün planlanmasında ve dağıtımında çok önemli bir rol oynar. Bu nedenle de toplumsal üretici gücün genişlemesinde devasa öneme sahiptir.

Emeğe göre ücret ilkesi bazında ücretin planlı şekillenmesi için ulusal ekonominin genel çıkarları mutlaka göz önünde tutulmalıdır. Yani sektörlerin ulusal ekonomideki önemleri, yapılan işin kalitesi, düz iş veya zor iş olup olmadığı, mutlaka göz önünde tutulmalıdır. Ancak böylece işgücü, ulusal ekonominin bütünü, işin niteliği göz önünde tutularak planlanmış ve yönlendirilmiş olur.

İşgücü yönlendirmesinin planlı düzenlenmesinde maddi çıkar ilkesinin kullanılması konusunda Sovyet tecrübesi oldukça zengindir. Bu konuda Stalin’in uyarıları eşsiz değer taşır (45).
Eşitçilik yıkılmaksızın, her bir işe (emeğe) kalitesi ve ulusal ekonomideki yeri göz önünde tutularak hakkı verilmeksizin ücret, işgücü yönlendirmesinde araç olamaz.
Aşağıda da göreceğimiz gibi, sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nin bu alandaki başarılı tecrübeleri, XX. Parti Kongresi sonrası SB’nde kuşa çevrilmiştir.

Emeğe göre ücret ilkesi, emekçilerin kendilerini mesleki alanda yetiştirmelerinde (kalifiyelik) bir teşviktir:
Bir taraftan ideolojik eğitim ve diğer taraftan da maddi ilgi, emekçi yığınlarda mesleki ilerlemede, kalifiye olmada veya kalifiye seviyesinin geliştirilmesinde itici, teşvik edici faktör olurlar. Emeğe (işe) göre ücret ilkesinin tutarlı uygulanması, mesleki gelişme çabaları üzerinde önemli etki demektir. Bu anlamda ücret (maddi çıkar), işgücünü harekete geçirir ve üretici güçlerin serpilip gelişmesinde dolaysız ve güçlü etkide bulunur.

Marks, işgücünün kalifiye durumunun işin verimliliğinin arttırılmasında önemli bir faktör olduğunu belirtir. Örneğin, “işçilerin ortalama yetenek derecesinin” işin verimliliği üzerindeki etkisi.
Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde ücret, emekçilerin mesleki eğitimi üzerinde teşvik edici rol oynamıştır. Çeşitli vesilelerle belirttiğimiz gibi ücret grupları, emeğin (işin) kalitesine göre ücretlendirilmesi bunu gösterir. Aşağıda bu konuya ayrıca değineceğiz.

4-Sosyalizmi inşa sürecindeki SB açısından bazı sonuçlar

Marks’ın istenmeyen durum diye tanımladığı şey, yani eşit olmayan ücretlendirmeyle işçilerin eşit olmayan bireysel hünerlerinin ve çalışma yeteneklerinin aktifleştirilmesi, sosyalizmin inşa döneminde ekonomik ve daha geniş anlamda toplumsal gelişmenin devasa bir motoru olmuştur.

Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde ücret sistemi ve işin verimliliği:
Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde ücret politikası, emeğe göre ilkesinin tutarlı bir şekilde uygulanması üzerinde yükseliyordu. Ama Sovyet iktidarının ilk yıllarında bu politika istenildiği gibi uygulanamadı. 1931’e kadar Sovyet ücret politikasında eşitçilik eğilimi vardı. Kalifiye işçi-kalifiye olmayan işçi, nitelikli iş-basit iş, ağır iş-hafif iş ve ulusal ekonomide sektörlerin önemi arasındaki farklılık, ücret politikasına pek yansımıyordu. Özellikle Stalin’in iktisatçılarla müzakere toplantısında, (23 Haziran 1931) yaptığı konuşmayla ücret politikasında eşitçiliğe karşı mücadele başlatıldı.

Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde tarife (ücret), 8 ücret grubundan oluşuyordu. Bu 8 ücret grubundan hangisinde yer alınacağı, işçinin kalifiye durumuna bağlıydı. Tekil ücret grupları arasındaki fark büyüktü ve bu fark, aşağıdan yukarıya doğru progresif büyüyordu.

Her bir Sovyet işletmesinde 8 ücret grubunun her birinde genel olarak 4 farklı ücret tarifesi vardı. “Hafif işler için zamana göre ücret tarifesi (örneğin 1. ücret grubunda) ve ağır işler için (aynı ücret grubunda) veya ağır ve sağlığa zararlı koşullar için (ücret tarifesi) var. Bu ücret, hafif (zamana göre ücret) işler için ücret tarifesine göre yüzde 10 ila yüzde 20 daha fazladır. Hafif işler yapan parça başı ücret işçileri için bir ücret tarifesi var ve aynı ücret grubunda ağır işler için de bir ücret tarifesi var. Parça başı ücret işçileri için ücret tarifeleri, aynı kalifiye durumunda olan zamana göre ücret işçilerinin ücret tarifelerinden yüzde 10 ila yüzde 20 daha fazladır. Bir işletmede ücret politikası resmi böyle. (Bu) büyük ülkenin toplam ekonomisi göz önünde tutulursa, farklılığın daha büyük olduğu görülür” (46).

Sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde iki temel ücret biçimi vardı. Bu her iki ücret biçimi de harcanan işe (emeğe) göre dağıtım ilkesine dayanıyordu:
  • Parça başı ücret (akort).
  • Zamana göre ücret.
Parça başı ücret, sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde en yaygın temel ücret biçimiydi. Çünkü bu türden ücret, harcanan iş miktarının tam ölçülmesini olanaklı kıldığı için emeğe göre ilkesinin uygulanmasını en iyi sağlıyordu.
Sosyalist ekonomide parça başı ücret, işin verimliliğinin genel arttırılmasında ve emekçilerin maddi durumunun iyileştirilmesinde önemli bir kaldıraçtır.

Normlaştırma, parça başı ücretle sıkı bağlam içindedir. Sadece tekniğe dayalı normlaştırma, emeğe göre adaletli dağıtımı sağlar ve ancak bu durumda parça başı ücret, işin verimliliğinin arttırılmasında bir teşvik olur.
Sosyalizmde parça başına ücret (akort), kapitalizmdeki akorttan temelden farklıdır.

SB’nde 1932’den 1940’a ücret fonu beş misli artmıştı. Ama buna rağmen tek başına ücret, Sovyet emekçilerinin yaşam koşullarını karakterize etmeye yetmez.
Sovyet işçileri ve ücretli memurları, ücretlerinin yanı sıra devletten çeşitli biçimlerde (kültürel harcamalar, sosyal sigorta, hastalık bakımı, eğitim, çocuk eğitimi vs.) yardımlar da alıyorlardı. Bu türden yardımlar, ücretin yaklaşık yüzde 40’ına tekabül ediyordu ve üretimin gelişmesine paralel olarak sürekli artıyordu.

SSCB vatandaşları, işin nicelik ve niteliğine göre ücretlendirilmiş garantili çalışma hakkına sahiptir” (47). Bu madde, kararlı mücadele sonucunda uygulanmıştır. Burada söz konusu olan, eşitçiliğe karşı mücadeledir.
Bütün çalışanların, mesleki konumlarından, işlerinin nicelik ve niteliğinden bağımsız olarak eşit ücretlendirilmelerinin, sosyalizmin Marksist-leninist kavranışıyla hiçbir ilişkisi yoktur.
Sonra, her Leninist —eğer o gerçek bir Leninistse— bilir ki, gereksinimler ve kişisel yaşam tarzı alanında eşitlikçilik, Marksist tarzda düzenlenmiş sosyalist bir topluma değil, herhangi bir asketler tarikatına yaraşır gerici, küçük burjuva bir ahmaklığıdır, çünkü tüm insanlardan, hepsinin aynı gereksinimleri duymaları ve aynı zevkleri taşımaları, tüm insanların kişisel yaşam tarzlarında bir ve aynı örneğe uymaları talep edilemez. Ve nihayet, acaba işçiler arasında, gerek gereksinimlerinde ve gerekse kişisel yaşam tarzlarında farklar yok mudur? Bu, işçilerin, sosyalizme, tarım komünü üyelerinden daha mı uzak oldukları anlamına gelir?
Bu kişiler besbelli ki, sosyalizmin, toplum üyelerinin gereksinimlerinin ve kişisel yaşam tarzlarının eşitçiliğini, eşitlenmesini, tek düzeye getirilmesini talep ettiğini düşünüyorlar.
Böyle bir varsayımın Marksizm’le, Leninizm’le hiçbir ortak yanı yoktur…
Sosyalizm, toplum üyelerinin gereksinimlerinin eşitlikçiliğini, eşitleştirilmesini, aynılaştırılmasını, onların beğenilerinin ve kişisel yaşam tarzlarının aynılaştırılmasını talep (etmez), Marksistlerin planına göre herkesin aynı giysiyi giymesi ve her birinin, aynı yemekleri aynı miktarda yemesi (gerekmez). (Böyle sonuçlar) çıkarmak— birtakım yavan şeyler, bayağılıklar söylemek ve Marksizm’e kara çalmak demektir.
Marksizm’in, eşitlikçiliğin düşmanı olduğunu anlamanın zamanıdır. Marx ve Engels, daha "Komünist Manifesto"da, "genel bir asketizmi ve kaba bir eşitlikçiliği" öğütlediği için, ilkel ütopik sosyalizmi gerici diye nitelendirerek damgalıyorlardı” (48).

İnsanların aynı ücreti aldığı, eşit miktarda et, eşit miktarda ekmek aldığı, aynı elbiseleri giydiği, aynı ürünleri aynı miktarda elde ettiği bir sosyalizmi — Marksizm böyle bir sosyalizmi tanımaz.
Marksizm sadece şunu söyler: Sınıflar kesin olarak ortadan kaldırılmadıkça, iş, yaşamak için bir araç olmaktan çıkıp insanların ilk yaşam gereksinimi, toplum için gönüllü bir iş haline gelmedikçe, insanlara çalışmaları karşılığında yaptıklar işe uygun ücret ödenecektir. "Herkesten yeteneğine göre herkese emeğine göre" sosyalizmin Marksist formülü budur. Yani komünizmin birinci aşamasının, komünist toplumun birinci, aşamasının formülü budur.
Anacak komünizmin bir üst aşamasında,… herkes yeteneğine göre çalışacak ve çalışması karşılığında gereksinimine uygun alacaktır. “Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre" (49).

Eşitçilik emekçilerde, çalışmalarının daha da iyileştirilmesi, verimli olması için maddi teşviki köreltir, toplumsal üretici güçlerin gelişmesi önünde engel olur ve böylece emekçi yığınların; bütün toplumun yaşam koşullarını olumsuz etkiler, yaşam standardının yükselmesini engeller.
Bu nedenden dolayı sosyalizmi inşa etme sürecindeki SB’nde eşitçiliğe karşı çetin mücadele verilmiş ve emeğe göre ücret, bu sosyalist ilke kararlılıkla uygulanmıştır.

Sosyalizmin ilkesi, sosyalist toplumda herkesin yeteneğine göre çalışması ve gereksinimlerine göre değil, toplum için harcadığı emeğe göre tüketim araçları elde etmesinden ibarettir. Bu, işçi sınıfının kültürel ve teknik düzeyinin hala yeterince yüksek olmadığı, kafa ve kol emeği arasındaki çelişkinin hala sürdüğü, iş üretkenliğinin, bir tüketim araçları bolluğu yaratmak için hala yeterince yüksek olmadığı, bundan dolayı toplumun tüketim araçlarını, toplumun üyelerinin gereksinimlerine göre değil, toplum için harcadıkları emeğe göre paylaştırmak zorunda olduğu anlamına gelir” (50).

Sosyalizmde yeniden üretimin genişletilmesi için devlet rezervleri, savuma vs. için gerekli pay çıkartıldıktan sonra geriye kalan ürünün hepsi doğrudan emekçilerin kişisel tüketimine ayrılan ücreti oluşturmaz. Geriye kalan miktarın büyük bir kısmı, toplumsal tüketime (tüketim fonu) ayrılır. Örneğin halk eğitimi, kültür, sağlık, emeklilik, dinlenme vs. kurumları bu türden tüketimin bileşenleridir. Sovyet Anayasası bu hakları teminat altına almıştı.
Bu harcamalara dolaylı ücret de denebilir.

SB’nde ücret planlaması veya politikası, işin verimliliğinin ücretten daha hızlı artması ilkesi üzerinde yükseliyordu. Bu anlayışın uygulanmamasının sonuçları şunlar olacaktır:
  • Yeniden üretimin devamı için belirlenen araçlar/olanaklar azalır.
  • Üretici güçlerin büyümesi durur.
  • Tekniğin gelişmesi durur.
  • İşin verimliliğinin artışı durur ve
  • Reel ücretlerin artış temposu da düşer.
Daha Ağustos 1924’te RKP (B) MK-Plenumu, “Ücret Politikası Üzerine” kararında üretici güçlerin büyümesinin ücretlerin artmasına nazaran daha hızlı olması gerektiğini tespit ediyordu (51).

Belirdiğimiz gibi sosyalizmi inşa eden SB’nde emeğe göre ücretin sosyalist ilkesi, ancak 1931’den sonra kararlı bir şekilde uygulamaya konabilmiştir.
Bu ilkenin; Sovyet ücret sisteminin temel özellikleri şunlardı:
  • Bu ücret sistemi, herkes yeteneğine göre, herkese emeğine göre sosyalist ilkesine tekabül ediyordu.
  • Bu sistem, SB’nde emekçi yığınların yükselen yaşam standardını teminat altına alıyordu. Bu nedenle de her bir emekçinin emeğinin (işinin) sonuçlarının daha da iyileşmesine maddi ilgi uyandırıyordu.
  • Bu sistem, işin verimliliğinin artması ve ürünlerin kalitesinin daha iyi olması için teşviki ifade ediyordu.
  • Bu sistem, işin (emeğin) ve ürünlerin niteliğinin ve niceliğinin kontrolünü sağlıyordu.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, sosyalizmi inşa sürecindeki SB’nde uygulanan iki ücret biçiminin (parça başı ücret ve zamana göre ücret) ayrıntısı şöyleydi:
Parça başı ücret:
  • Dolaysız ve sınırlandırılmamış parça başı ücret (akort).
  • Progresif-parça başı ücret (akort).
  • Prim-parça başı ücret
Zamana göre ücret:
  • Zamana göre ücret.
  • Zamana göre primli ücret.
Ücret hesaplama türüne göre ücret biçimleri iki gruba ayrılıyordu:
Bireysel hesaplama: Burada söz konusu olan, ücretin her bir işçi için hesap edilmesiydi.
Kolektif hesaplama: Burada söz konusu olan, ücretin bütün bir grup (çoğunlukla tugay) için hesaplanması ve sonra da elde edilen miktarın işçiler arasında dağıtılmasıydı (52).

Dolaysız ve sınırlandırılmamış parça başı ücret:
Dolaysız ve sınırlandırılmamış tekil parça başı ücret, SB’nde en yaygın ücret sistemiydi. Bu sistemde üretim sonucu (elde edilen ürün), bütünlüklü bir ücret ölçüsüne göre ödeniyordu. Ücret ölçüsü, üretilen parçaların sayısıyla çarpılarak ücret tespit diliyordu.

Emeğe göre ücret ilkesinin uygulanmasına en uygun olan bu ücret biçimidir. İşin verimliliğini arttırmayı teşvik eder ve aynı zamanda alınan sonuçları kontrol etmede diğer sistemlere göre daha uygundur.
Sınırsız tanımlamasının nedeni, işçinin kendi normunu istediği gibi yerine getirebilme olanağına sahip olmasından dolayıdır. Hedefin en yüksek derecede aşılması durumunda bile ücret sınırlandırması konmuyordu. Tersine ücret, yapılan işe oranlı olarak ödeniyordu.

Parça başına ücret biçiminin uygulanması için tekniğe dayalı normların varlığı olmazsa olmaz koşuldur. Bu, planlama için de elzemdir.

Teknik normlar olmaksızın bir plan ekonomisi mümkün değildir. Ayrıca teknik normlar, ilerlemiş olanların seviyesine çıkartmak için geri kalmış yığınlara yardım etmede zorunludur” (53).

Aynı konuşmasında Stalin, normların hangi ölçülere göre tespit edilmesi gerektiğini de açıklar (54).
Stalin, o zamana kadar SB’nde uygulanan normları mahkum eder. Çünkü bu normlar artık üretici güçlerin gelişmesi önünde engel olmuşlardı. “Yeni insanlar, yeni zamanlar, yeni teknik normlar”!
Aynı konuşmasında teknik normların önemi üzerine şunları söyler:
Teknik normlar, üretimde geniş işçi kitlelerini, işçi sınıfının en ileri unsurları çerçevesinde örgütleyen büyük düzenleyici güçtür” (55).

Dolayısıyla; İşin (emeğin) teknik normlaştırılmasının örgütlenmesi ne denli amaca uygun gerçekleştirilirse, parça başına ücret de işin verimlilinin arttırılmasında araç olarak işlevini o derece tam ve etkili yerine getirir. Buna bağlı olarak, parça başına ücretin sürekli etkili kullanılabilmesi için normların teknik gelişmeye göre zamanında tespit edilmesi ve bunun işçilere bildirilmesi gerekir.
Parça başına ücret ile teknik normlar arasındaki bağı bu genel belirlemelerle sınırlandırıyoruz.

Diğer ücret biçimlerine gelince:
Bireysel parça başına ücret biçiminin uygulanamadığı yerlerde diğer parça başı ücret biçimleri uygulanıyordu.

Kolektif parça başına ücret:
Bireysel çalışma (emek) için norm tespiti yapılamıyorsa grup çalışması (emeği) için norm tespit ediliyordu. Bu gruplara genellikle tugay deniyordu. Ücret, tugayın tamamı için hesaplanıyor ve sonra da işçiler; tugay üyeleri arasında paylaştırılıyordu. Anlaşıldığı gibi bu ücret biçimi, tekil işçilerin (tugay üyelerinin) kişisel olarak aldığı ücretle dolaysız bağlam içinde değildi.
  • Sosyalizmi inşa etme sürecindeki SB’nde mümkün olan her alanda bireysel emeğin miktarı ölçülmeye çalışılmış ve böylece kolektif parça başı ücretin uygulanma alanı bireysel parça başı ücret lehine daraltılmıştır.
Progresif parça başı ücret:
Progresif-parça başı ücrette söz konusu olan, konulan normun ötesinde üretilen parçaların (ürünlerin) daha yüksek bir ücret ölçüsüne göre ödenmesidir. Konulan normun aşılma derecesine bağlı olarak zam da progresif (tedrici) olarak artıyordu.

Progresif-parça başı ücret, işçilerin üretimi ve işin verimliliğini arttırmaya duydukları ilgiyi yoğunlaştırıcı bir rol oynar. Bu ücretlendirme sisteminin uygulanması için tekil işgücü harcamasının (emeğin) tam ayrıntılı ve tekniğe bağlı çalışma normlarının tespit edilmesi gerekir.

Bu ücret biçimi, üretimin önemli süreçlerinde ve sıkıntıların olduğu yerlerde geçici olarak uygulanıyordu.
  • Bu ücret biçiminin kullanılması için koşul, tekniğe dayalı normların mutlaka uygulanmasıydı.
Bireysel parça başı ücrette ücret miktarı, emeğin (işin) arttığı derece ve kapsamda artıyordu.
Progresif parça başı ücrette ise ücret miktarı, emeğin (işin) artışıyla aynı oranda değil, daha hızlı, progresif (tedrici) artıyordu.
  • Bu ücret biçiminin kullanılması için koşul, işin verimliliğinin ücretten daha hızlı artmasıydı.
Bu koşul göz önünde tutulmaksızın progresif parça başı ücretin kullanılması ekonomiye ağır zarar vermekten başka bir anlam taşımıyordu.

Prim-parça başı ücret:
Prim-parça başı ücrette üretilen ürünlerin miktarı, normal ücret ölçülerine göre ödenir. Aynı zamanda, nitel ölçülerin daha da iyileştirilmesi için de primler ödenir.

Zamana göre ücret:
Bu ücret biçiminde ücretlendirme üretilen ürüne; harcanan iş miktarına göre değil, zamana göre (saatlik, günlük, haftalık vs.) yapılmaktaydı. Zamana göre ücretin, işin sonucuyla doğrudan bağı yoktu. Bundan dolayı da bireysel üretimin artması için bir kaldıraç olmaktan uzaktı.

Bu nedenle, zamana göre ücret, normlaştırılamayan işlerde kullanılır. Zamana göre ücrette de verimliliğin arttırılması için maddi teşvik oluştursun (diye) zamana göre ücret, niteliği belli bir ürünle bağlam içinde olan primlerle kombine edilir. Primli zamana göre ücret, yalın zamana göre ücreti devamlı geriletmektedir. (Sistematik olarak elde edilen belli iş sonuçlarına (ürünlere, yapılan işe, çn.) bağlı olan primli zamana göre ücretin yanı sıra, buluşlar, iyileştirme önerileri… gibi belli olağanüstü hizmetler için verilen primler de var” (56).

Bu ücret biçimi sosyalizmde emeğe (işe) göre dağıtımda en geri ücret türüdür. Sadece, çalışmanın sonuçlarının ölçülemediği ve çalışmanın normlaştırılamadığı yerlerde bu ücret biçimi kullanılıyordu; Yani, işin özelliğinden dolayı belli çalışma normlarının tespit edilemediği yerlerde çalışan işçilere yapılan ödemelerde kullanılıyordu. Ama buna rağmen zamana göre ücrette de harcanan iş (emek) göz önünde tutuluyordu. Yani bu ücret biçiminde de işçilerin ve ücretli memurların kalifiye durumları, talep edilen işin miktarı göz önünde tutuluyordu.
1950 yılı itibariyle SB sanayinde toplam işgücünün yüzde 23’ü zamana göre ücret alıyordu.

Zamana göre primli ücret:
Zamana göre ücret biçimini en etkili kullanmak için bu ücret biçimi genellikle primlerle kombine ediliyordu. Böylece zamana göre ücret, zamana göre primli ücrete dönüşmüş oluyordu; Yani, zamana göre ücret sistemi bazında çalışan işçilerin, işlerine ve sonuçlarına ilgilerini arttırmak için emeğin (işin) belli ölçüleri için primler ödeniyordu. Örneğin, konulan hedefi aşmak, yakıttan, enerjiden tasarruf etme vs.

Burada söz konusu olan, işçilerin çalışma süresinin normal ücret tarifesine göre ödenmesinin ötesinde belli işlerin yapılması durumunda primler almalarıdır. Bu ücret biçimi, bireysel parça başı ücret alanların, verimliliği arttırma olanaklarının zamana göre prim ücreti ile çalışanların işine bağlı olduğu yerlerde özellikle uygulanıyordu. Bir örnek: Şayet bir tekstil işletmesinde makine tamir ustası prim alıyorsa o, bu primi, sadece, makineyi en kısa zamanda tamir ettiği için değil, daha ziyade, bakımına teslim edilen makinelerin uzun dönem sürekli çalışmasını sağladığı, az tamir yapıldığı için alıyordu.

Maaş:
Ücretli memurlar, maaş biçiminde ücret alıyorlardı. Bu alanda da emeğe (işe) göre dağıtım ilkesini uygulamak için idaredeki –bürokrasideki- her faaliyet için belli bir maaş (aylık) tespit edilmişti. Bu miktarın asgari ve azami ölçüleri vardı. Maaş, bu sınırlar içinde kalacak şekilde müdür ve İşletme Sendika Komitesi Ücret Komisyonu tarafından tespit ediliyordu. Maaş derecelendirmesinde ücretli memurun bilgisi, tecrübeleri ve yetenekleri göz önünde tutuluyordu. Aynı zamanda, yaptığı işin ulusal ekonomi açısından önemi de göz önünde tutulmaktaydı.

Ücretli memurların maaşları, işçileri, yönetici, teknik ve iktisadi personel seviyesine yükselmeleri için teşvik edici özelliğe sahipti. (Örneğin) ustaların maaşları, kalifiye uzman işçilerinkinden (8. ücret grubu) yaklaşık yüzde 10 daha fazlaydı. Müdür yardımcısının, şef mühendis yardımcısının ve baş muhasebecinin maaşları, yönetim ve üretimde en önemli bölümlerin yöneticilerinin maaşları, ustaların maaşlarından yüzde 60 ila yüzde 100 daha fazlaydı. Müdürlerin maaşı ise bir öncekilerinkinden yüzde 60 ila yüzde 100 daha fazlaydı” (57).

Bu durumda:
Uzman işçinin ücreti……………100 ruble olursa;
Ustanınki………………………..110 ruble
Yardımcılarınki……………..176 - 220 ruble
Müdürünki…………………281,6 - 352 ruble olur.

Ücretli memurlar, mühendislik, teknik ve idari personel için sendikaların ve ilgili bakanlıkların prim kararnameleri geçerliydi. Bu kararnamelere göre, işletmede ücretli memurların yüzde 60’ı prim alabiliyorlardı. Prim almanın koşulu, planların niceliğe, niteliğe, işin türüne, masraf düşürülmesine, kara göre veya plan hedefinin aşılarak gerçekleştirilmesiydi.

Plan hedefine ulaşılması durumunda yönetici mühendislik-teknik ve idare personeli, aylıklarının yüzde 15’i ila yüzde 20’sine tekabül eden bir prim alıyorlardı. Bu fark, yapılan işin ulusal ekonomi açısından öneminden kaynaklanıyordu. Ayrıca plan hedefinin aşılması durumunda aşılan her oran için bu primlere ek zamlar yapılıyordu.

Sovyet işçileri ve ücretli memurları, önemli hizmetlerinden dolayı da primler alıyorlardı. Bu primler, yönetim ve işletme sendika komitesi tarafından, yapılan katkıya bakılarak tespit ediliyordu.
Sovyet işletmelerinde prim miktarı oldukça yüksekti.

Prim vermek için araçlar –yönetici iktisat ve idari teknik personelin planı yerine getirme primi hariç- müdür fonundan alınır. Sovyet ekonomisinde müdür fonu sadece sanayi işletmelerinde, inşaat ve nakliyat sektörlerinde vardır. Müdür fonunun kaynakları, planlı ve planı aşan karlardır veya henüz kar yapamayan işletmelerde ise maliyet fiyatlarının planlananın ötesinde düşürülmesidir. Müdür fonu için zemin oluşturan oranlar, her bir ekonomi sektöründe farklıdır. Planın yerine getirilmesi durumunda oranlar yüzde 2 ila yüzde 10 arasında değişir. Bu oranlar, tekil işletmelerde kar planı aşıldığında artarlar. Bazı işletmelerde planı aşmış karın yüzde 50’si kadar artarlar” (58).

Yani müdür fonunun miktarı daha ziyade işletmenin üretimine bağlıdır. İşin verimliliği ne kadar yüksek olursa, maliyet ne kadar düşürülürse, üretim seyri ne kadar ritmik olursa, materyal temini ne kadar iyi olursa, ileri çalışma yöntemleri ne kadar kapsamlı kullanılırsa, kitle inisiyatifi ne kadar gelişirse… iktisadi muhasebe ne kadar iyi kullanılırsa, işletmenin müdür fonu da o kadar yüksek olur” (59).

Müdür fonu araçları müdürün tasarrufundaydı. Ama kullanılması için işletme sendika komitesinin görüşünü alması gerekiyordu.
Araçların yarısı üretimin genişletilmesi ve işletme konut inşasının daha da iyileştirilmesi amacı için, diğer yarısı da bireysel primlerin verilmesi ve kültürel ve sosyal harcamalar için kullanılır. Böylece müdür fonu, bir taraftan doğrudan, işçilerin ve ücretli memurların dolaysız gelirlerinin artmasına ve diğer taraftan da reel ücretin artmasına hizmet eder. Miktarı, işletmenin iyi veya kötü çalışmasına bağlı olan müdür fonu, işin verimliliğinin arttırılması, emekçilerin maddi ilgi bazında inisiyatiflerinin geliştirilmesi için güçlü bir teşviktir” (60).

*

* Bütün yönleriyle Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin inşası ve geriye dönüş için bkz.:
İbrahim Okçuoğlu; SSCB'de Sosyalizmin Zaferi ve Kapitalizmin Yeniden İnşası Sorunları, Akademi Yayın, Temmuz 2011.

*

Kaynaklar:
1)Marks/Engels; Semçe Yazılar, C. II, s. 18, Marks, ”Gotha Programı Eleştirisi“.
2) Marks/Engels: Agk, s. 16.
3)Mark/Engels:Agk., 16/17.
4)Mark/Engels; Agk., s. 17.
5)Lenin; C. 24, s. 5.
6) Lenin; C. 25, s. 479.
7) Lenin; Agk., 486.
8)Lenin; Agk., s. 487/488.
9) Lenin; Agy.
10)Lenin; Agk., s. 440.
11) Lenin; C. 27, s. 144.
12) Lenin; C. 29, s. 166.
13) RKP(B)-VIII. Parti Kongresi kararlarından; “Kommunistische Partei de Sowjetunion in Resolutionen und Beschlüssen der Parteitage, Konferenzen und Plenen des ZK“, C. III, s. 34, Berlin 1957.
14)Lenin; C. 33, s. 68.
15) Agk., s. 207.
16) Agy.
17)Lenin; C. 27, s. 308. „Sechs Thesen über die nächsten Aufgaben der Sowjetmacht“ – „Sovyet İktidarının Acil Görevleri Üzerine Altı Tez“, Mayıs, 1918.
18)Marks/Engels: Seçilmiş Yazılar, C. II, s. 15.
19)K. Marks, F. Engels; “Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi”, M. Kabagil tarafından çevrilmiş (Sol Yayınları, 3. Baskı)
Bu çevride yukarıdaki anlayış şu hale getirilmiş (Önce çevrinin aslını verelim):
Dieser Teil wird von vornherein aufs bedeutendste beschraenkt im Vergleich zur jetztigen Gesellschaft und vermindent sich im selben Mass, als die neue Gesellschaft sich entwickelt” (Seçme Yazılar, C. II, s. 15).
M. Kabagil’in çevirisi:
Bugünün toplumunda olanlara oranla, bu kısım bir hamlede azamiye çıkmaktadır ve yeni toplum geliştiği ölçüde azalır” (s. 28, abç.).
Doğru çeviri:
Şimdiki topluma oranla bu kısım daha baştan en asgariye indirilir ve yeni toplumun geliştiği ölçüde azalır”.
Burada M. Kabagil, Marks ve Engels’in sosyalizmde “genel ve doğrudan üretime dahil olmayan idari harcamaların” “bir hamlede azamiye çıkacağı” düşüncesinde olduklarını okura aktarıyor. Oysa onlar, sosyalizmde “genel ve doğrudan üretime dahil olmayan idari harcamaların” daha baştan en asgari düzeye indirilmesinden veya en asgari düzeyle sınırlandırılacağından bahsediyorlar.
20)Marks/Engels: agy.
21)Marks/Engels; agy.
22)Lenin; C. 33, s. 38, “Zum vierten Jahrestag der Oktoberrevolution-Ekim Devriminin Dördüncü Yıldönümü Üzerine”.
23) Stalin: C. 13, s. 53, “Neue Verhaeltnisse- Neue Aufgaben des wirtschaftlichen Aufbaus- Yeni Koşullar- İktisadi İnşanın Yeni Görevleri”.
24) Burada Engels’in bir anlayışını eleştirmeden geçmeyelim:
Peki bütün o bileşik emeğe daha yüksek ücret ödenmesi önemli sorunu nasıl çözümlenir? Özel üreticiler toplumunda, nitelikli işçinin yetişme giderlerini özel kişiler ya da aileleri yüklenirler; öyleyse nitelikli iş gücünün daha yüksek fiyatı önce özel kişilere ödenir, usta köle daha pahalıya satılır, usta işçiye daha yüksek ücret ödenir. Sosyalist örgütlenmeli toplumda, bu giderleri toplum yüklenir. Öyleyse meyveler, bir kez üretildikten sonra, bileşik emeğin daha büyük değerleri, toplumundur. İşçinin kendisinin ek bir hakkı yoktur. Ve, bu arada, bu kıssadan alınacak hisse bir de şudur ki, işçinin "emeğinin tam ürünü"ne olan hakkı, buna gösterilen rağbet ne olursa olsun, hiç bir zaman ufak-tefek pürüzler olmaksızın ileri sürülemez”.(Engels: C. 20, s. 187 –Anti-Dühring).
Engels, Dühring’in basit (düz) iş ve karmaşık iş, aynı çalışma zamanı içinde aynı değerde ürün üretir anlayışını haklı olarak eleştirir. Ama aynı zamanda yanlış bir tezi de savunur. Engels’in bu tezine göre, sosyalist toplumda basit (düz) iş ile karmaşık iş, eşit ücterteldirilmelidir.
Tabii Engels’in inşa edilen sosyalizm üzerine tecrübesi yoktu ve inşa edilen sosyalizm tecrübesi basit (düz) iş ile karmaşık işin eşit değerde ücretlendirilemeyeceğini göstermiştir. Engels’in tezinin geçerli olduğu bir toplumda; sosyaliszmi inşa eden bir toplumda işin verimliliğinin artması, işçilerin mesleki olarak ilerlemeleri; uzmanlaşmaları düşünülemez. Çünkü “nasıl olsa aynı ücreti alıyorum” anlayışı hakim olur. Engels’in savı, esas itibariyle sosyalist dağıtım ilkesi ile maddi teşvik arasındaki bağı; sosyalizmi inşa eden bir toplumda sosyalist dağıtım ilkesiyle daha karmaşık, daha kaliteli işin gerçekleştirilmesi için maddi teşvik yöntemleri arasındaki diyalektik bağı koparmaktadır.
Başka türlü ifade edersek: Engels’in bu tezi, ücrette eşitçilik tezidir.
25)Stalin; C. 13, s. 315, “Rechenschaftsbericht an den XVII. Parteitag- XVII. Parti Kongresi’ne Siyasi Faaliyet Raporu”.
26)Lenin; C. 25, s. 484 ve 486/487, “Devlet ve Devrim”.
27) Bkz.: Marks/Engels; Gotha Programı, Agk., s. 17.
28)Stalin; C.13, s. 51/52, “Neue Verhaeltnisse…Yeni İlişkiler…”.
29) Fritz Apelt: “Die Gewerkschaften in der Sowjetunion”, Berlin 1949, s. 65.
30) Politische Ökonomie-LEHRBUCH, s.565- SSCB Ekonomi Enstitüsü Bilimler Akademisi, Politik Ekonomi Ders Kitabı.
31)Lehrbuch; Agy.
32)Lehrbuch; Agy.
33)“İleri uluslara kıyasla Rus insanı kötü bir işçidir. Ve Çarlık rejimi altında serflik kalıntılarının yaşandığı koşullarda başka türlü de olmaz. Çalışmayı öğrenmek –Sovyet iktidarı bu görevi tüm kapsamıyla halkın önüne koymalıdır. Bu bakımdan kapitalizmin son sözü olan Taylor sistemi, kendinde, -kapitalizmin tüm ilerlemeleri gibi- burjuva sömürünün rafine barbarlığını ve çalışma sırasında mekanik hareketlerin analizi, gereksiz ve falsolu hareketlerin dışlanması, en doğru çalışma yöntemlerinin hazırlanması, en iyi muhasebe ve denetim sistemlerinin yürürlüğe konması vs. ile ilgili bir dizi harika bilimsel kazanımları birleştirir. Sovyet Cumhuriyeti, ne pahasına olursa olsun, bu alanda bilim ve tekniğin tüm değerli kazanımlarını devralmak zorundadır. Sosyalizmi gerçekleştirme olanağı tam da, Sovyet iktidarını ve Sovyet yönetim örgütünü kapitalizmin en modern ilerlemeleriyle birleştirmedeki başarılarımızla belirlenecektir. Rusya’da Taylor sistemini inceleme ve öğretmeye, sistemli olarak sınamaya ve uygulamaya girişmeliyiz. Emek üretkenliğinin arttırılmasına adım atarken aynı zamanda, kapitalizmle sosyalizm arasında bir yandan sosyalist yarışın örgütlenmesi için temelin atılmasını, öte yandan ise proletarya diktatörlüğü şiarının, proleter iktidarın berbat bir durumunun pratiğiyle kirletilmemesi için zor kullanımını gerektiren geçiş döneminin özelliklerini dikkate almalıyız” (Lenin; C. 27, s. 249/250).
34)Grosse Sowjet-Enzyklopaedie, C. I, Berlin 1952, s. 1172- SSCB, Büyük Sovyet Ansiklopedisi, C. I, “Çalışma” bölümü.
35) SSCB, Büyük Sovyet Ansiklopedisi; Agy.
36) SSCB, Büyük Sovyet Ansiklopedisi; Agy.
37)Bkz.: SSCB, Büyük Sovyet Ansiklopedisi; Agy.
38)Stalin: C. 13, s. 52.
39)SSCB, Büyük Sovyet Ansiklopedisi; s. 1173.
40) I. Dworkin; “Das sozialistische Verteilungsprinzip” (Sosyalist Dağıtım İlkesi), Neue Welt, Sayı 9 (25), s. 74, Mayıs 1947.
41) Bkz.: I. Dworkin; “Das sozialistische Verteilungsprinzip”.
42)1. grup düz işler grubu. 7. grup en kalifiye olanların grubu. 1. grupta köylü, tespit edilmiş günlük iş normunu doldurursa 0,5 iş birimi hanesine yazılıyordu. 9. grupta ise bu miktar 2,5 iş birimiydi.
43)Lenin; C. 33, s. 38.
44)“Komünist toplumu komünistlerin elleriyle inşa etmem istemek, saf, tamamen saf (çocuksu, çn.) bir düşüncedir. Halk denizi içinde komünistler,…bir damladır” (Lenin: XI. Parti Kongresi).
45)“Bir işletmeden diğerine ‘genel’ göç, işgücü dalgalanması bundandır. Bu kötülüğe son vermek için, eşitçiliği ortadan kaldırmak ve eski ücret sistemini parçalamak gereklidir. Bu kötülüğe son vermek için, kalifiye emekle kalifiye olmayan emek arasındaki ağır ile hafif iş arasındaki farkın hakkını veren bir ücret sistemi yaratmak gerekir. Demir sanayinde merdane başındaki bir işçiyle, ortalığı temizleyen hademenin aynı ücreti almasına göz yumulmamalıdır. Bir makinistle bir katibin aynı ücreti almasına göz yumulmamalıdır” (Stalin; C. 13, s. 52).
46)Eduard Ullmann; “Lohnsystem und Arbeitsproduktivitaet im Sozialismus”, Einheit, Temmuz 1949, Nr. 7, s. 638.
47) 1936 Sovyet anayasası –o zamanki adıyla Stalinist Anayasa- madde 118.
48) Stalin; C. 13, s. 314-315, XVII. Parti Kongresine sunulan Siyasi Rapor.
49)“Farklı insanların sosyalizmde farklı gereksinimlere sahip olacakları ve oldukları açıktır. Sosyalizm zevklerle ilgili olarak, gereksinimlerin niceliği ve niteliğiyle ilgili olarak farklılığı hiçbir zaman inkar etmedi. Marks’ın Stirner’i eşitlemecilik eğilimi nedeniyle nasıl eleştirdiğini okuyun, 1875 yılında Gotha Programı’nın Marks tarafından eleştirisini okuyun. Marks, Engels, Lenin'in sonraki eserlerini okuyun, eşitlemeciliğe nasıl bir şiddetle karşı çıktıklarını göreceksiniz. Eşitlemeciliğin kaynağı, bireysel köylünün düşünce tarzıdır, tüm malların eşit paylaşılması gerektiği görüşüdür, ilkel köylü "komünizmi"nin mentalitesidir. Eşitlemeciliğin Marksist sosyalizmle hiçbir ortak yanı yoktur. Ancak Marksizmi tanımayan insanlar, sanki Rus Bolşevikleri tüm malları bir araya yığıp sonra onları eşit biçimde dağıtacakları ilkel düşüncesine sahip olabilirler. Bu tür düşüncelere, ancak Marksizm’le hiç ilgileri bunmayan insanlar sahiptir. Cromwell'in ve Fransız devriminin zamanında ilkel “komünistler” gibi insanlar, komünizmi böyle düşünmüşlerdi. Ama Marksizm’in ve Rus Bolşeviklerinin bu tür eşitlemeciliğe varan “komünist”lerle hiçbir ortak yanı yoktur” (Stalin; Agk., s. 104/105, Alman yazar Emil Ludwig ile görüşme”)
50) Stalin; C. 14, s. 33 –“Stahanovcuların I. Birlik Danışma Toplantısındaki Konuşma”.
51)“Bu süreç; ücretin daha hızlı artması, şimdiye kadar kaçınılmazdı ve genel olarak yasaldı. Ücretin, işçinin zorunlu gereksinimlerinin karşılanabileceği derecede artması gerekiyordu… Ama ücretlerin ve iş verimliliğinin artışı arasındaki bu oran uzun dönem devam ederse bu, sanayinin ve devletin çıkarlarını tehlikeye sokar” (Die kommuistische Partei der Sowjetunion in Resolutionen, Beschlüssen…der Parteitage, Konferenzen und Plenen des ZK”, C. V, s. 144, 1957).
52)Bkz.: Rudolf Kirchner; “Das Lohnsystem in der Sowjetunion –eine wichtiger Hebel zur staendigen Verbesserung der Lebenshaltung der Werktaetigen”, Einheit, Nr. 1, s. 45/46, Ocak 1952.
53)Stalin; C. 14, s. 42,”Stahanovcuların İlk Birlik Görüşmesindeki Konuşma”.
54)“Başkaları, teknik normların gerekli olduğunu, ama bunların şimdiden Stahanov’un, Bussigin’in, Ogradava’nın ve diğerlerinin elde ettiği kazanımların düzeyine çıkartmak zorunda olduğunu söylüyorlar. Bu da… doğru değildir. Bu tür normlar bugün için gerçekçi olamaz. Çünkü teknik olarak Stahanov ve Bussigin’den daha az becerikli olan erkek ve kadın işçiler bu tür normları yerine getiremezler. Şimdiki teknik normlarla Stahanov ve Bussigin’in ulaştığı normların ortasında bir yerde olan teknik normlara gereksinimimiz vardır…Yeni insanlar, yeni zamanlar, yeni teknik normlar” (Stalin; Agk., s. 43).
55)Stalin; Agk., s. 42.
56)Eduard Ullmann; Ag. dergi, s. 639.
57)R. Kirchner; Ag.dergi, s. 49.
58) R. Kirchner; Ag.dergi, s. 49.
59) R. Kirchner; Agy.
60) R. Kirchner; Ag.dergi, s. 50.