deneme

26 Kasım 2012 Pazartesi

BİR DEMAGOGUN HEZEYANLARI - “EZİLENLERİN MARKSİZMİ” - ANTİ-SINIFÇILIK

-->

8. makale

BİR DEMAGOGUN HEZEYANLARI

EZİLENLERİN MARKSİZMİ” - “ÇAKMA MARKSİZM”
EZİLENLERİN MARKSİZMİ” - ANTİ-SINIFÇILIK
(Sıkça sorulan sorular)

“Ezilenlerin Marksizmi” yazısını demagoji nasıl yapılırı öğrenmek için mutlaka okumalısınız. Bu yazıda Althusser'ciliğin bütün “incelikleri”ni, Marksizmin reddini, yöntem olarak diyalektik ve tarihsel materyalizmini reddini, işçi sınıfına karşı beslenen kin ve nefreti vs. görebilirsiniz. Demagoji ile üstü örtülen bu gerçekleri göstermeye çalışacağım.

Marksizm, ezilenlerin barbarlığıyla, kanıyla, mücadele tarzıyla ve ideolojiyi edinim formuyla irtibatlanmalıdır” deniyor.

Eğer burada “Marksizm” denirken her dünyalının anladığı, yaşıyor olsalardı Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in anlayacağı Marksizmden, dolayısıyla Marksizm-Leninizmden bahsediliyorsa yukarıdaki cümlenin içeriği bir küçük burjuva darkafalının; Lenin'in deyimiyle bir Spiesser'in veya bir Philister'in çığlığıdır; işçi sınıfı yok, ezilenler var; Marksizm işçi sınıfının “barbarlığıyla, kanıyla, mücadele tarzıyla ve ideolojiyi edinim formuyla” değil, “ezilenler”inkiyle “irtibatlanmalıdır”.


Mücadele tarzı” değişkendir, “ezilenler”inki de değişkendir. O halde “mücadele tarzı”ndan bahsetmek, tepkilerin, sermaye düzenine karşı mücadelenin hep aynı tarzda sürdürülüyor olduğunu açıklamaktır. Ancak burjuvaziye karşı mücadele, sınıf mücadelesinin gelişme seyrine bağlı olarak sürekli zor kullanmayı içerir ve son kertede de işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki nihai hesaplaşmanın değişmez “tarzı” olur.

Diğer taraftan, ideolojinin sınıfsal karakteri vardır; her sınıfın bir ideolojisi vardır. Burjuvazinin olduğu gibi, işçi sınıfının da ideolojisi vardır. Bunun adı da Marksizmdir. Ama “ezilenler” bir sınıf değildir; kendi başlarına sınıfsal özelliği olmayan ve burjuva toplumda da olması mümkün olmayan toplumsal tabakaların, dini, kültürel, etnik vb. nedenlerden dolayı “ötekileştirilmiş” grupların toplamıdır. Bu toplam içinde sınıf oluşturma bakımından ayrıcalıklı olan sadece ve sadece işçi sınıfıdır. “Ezilenler” bu özelliğinden dolayı “ideoloji” edinemezler; en fazlasıyla farklı ideolojilerin etkisi altında olabilirler.

Marksizm(in), ezilenlerin ... ideolojiyi edinim formuyla irtibatlan(dırılması), Marksizmi “ezilenler”in kabul edeceği bir ideolojiye indirgemek demektir. Bu, Marksizmin, doğasına, temel ilkelerine aykırıdır.

Marksizm(in), ezilenlerin ... ideolojiyi edinim formuyla irtibatlan(dırılması)”, Marksizmi Post-Marksistleştirmek, burjuvazinin kabul edebileceği hale getirmektir; bu durumda ortaya bir “çakma Marksizm” çıkar.

Yaşayan ezilen hareketleriyle bağlantı kurmak, Marksizme bir aşağıdan partizanlık/militanlık aşısıdır. Marksizm, kendi somut varoluşunu sürekli bir şekilde ezilenlerle ilişki bağlamında yenileyerek gerçek dünyasal varoluşla onun en dinamik alanlarında alaşım noktaları yakalar ve teorik yapılanmasının, olasılıkla yumuşamış ve sabitlenerek bir ideolojiye dönüşmüş kaba etine kılıç dürter”.

Burada da açık bir Post-Marksist anlayış pazarlanmaktadır. Bu paragraftaki anlayış aynı zamanda TP'nin temel bir özelliğini de göstermektedir: TP, işçi sınıfını yok sayarak -zaten işçi sınıfı yoktur, kanlı canlı işçiler vardır der- Marksizmle “ezilenler”i ilişkilendirmektedir. Okur, doğrudan Marksizmle “ezilenler” arasında ilişki kurma durumuyla karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu da bir demagojidir.

Yaşayan ezilen hareketleriyle bağlantı kurmak, Marksizme bir aşağıdan partizanlık/militanlık aşısıdır” demek için bir nedenin olması gerekir. Marksizmin böyle bir “aşı”ya ihtiyacı yoktur. Tarih buyunca Marksizm, “ezilen hareketleri”ne, onların “partizanlık/militanlık”larına mesafeli durmamıştır; onların mücadelesinin her zaman yanında olmuş; bu mücadelelerin ilerletilerek mevcut sisteme karşı mücadeleye dönüştürülmesi gerektiğini her zaman vurgulamıştır. Bunu sadece söylemde bırakmamıştır: İşçi sınıfı, “ezilen hareketleri”ne mesafeli durmak bir yana bu hareketler içinde fiilen yer almış; emperyalizme, faşizme, her türden gericiliğe karşı mücadelede “ezilen hareketleri”nin fiilen içinde olmuş, onları desteklemiş ve bu hareketlere kendi mücadele perspektifiyle fiilen önderlik etmiştir. İşçi sınıfının var oluşundan bu yana bu mücadeleler dışında kalmadığını “ezilen hareketleri”nin “mücadele tarihi” de göstermektedir. Ama yazıda “gören körler” oynanmaktadır. “Partizanlık/militanlık” “ezilen hareketleri”ne özgüdür deniyor ve tarih boyunca ve günümüzde işçi sınıfının partizanlığı ve militanlığı göz ardı ediliyor. Sormak lazım, Paris Komünü'nde, Almanya'da “Sosyalistler Yasası”na karşı mücadelede, Rusya'da 1905 devriminde, Ekim Devriminde; Avrupa'daki ayaklanmalarda, 1918/19 Alman Devriminde, 16 Haziranda, Tekel direnişinde, Yunanistan'da, Avrupa'nın başka ülkelerindeki kitlesel gösterilerde veya “antiküresel” hareketin eylemlerinde işçi sınıfının partizanlığı ve militanlığı yok muydu?. Bütün bu olgulara, eylemlere “ezilen hareketleri” mi damga vurmuştur?

Marksizm, kendi somut varoluşunu sürekli bir şekilde ezilenlerle ilişki bağlamında yenileyerek gerçek dünyasal varoluşla onun en dinamik alanlarında alaşım noktaları yakalar ve teorik yapılanmasının, olasılıkla yumuşamış ve sabitlenerek bir ideolojiye dönüşmüş kaba etine kılıç dürter”.

İyi, ama Marksizm ve onun kurucuları ve geliştirenleri (Marks, Engels, Lenin ve Stalin) böyle düşünmemiş ve hareket etmemişlerdir. “Marksizm, kendi somut varoluşunu sürekli bir şekilde” işçi sınıfıyla “ilişki bağlamında yenile(miştir) gerçek dünyasal varoluşla onun en dinamik alanlarında alaşım noktaları yakala(mıştır)”. Bunun aksi nerede görülmüş ve duyulmuştur. TP, kabul etmeyebilir, ama Marksizm ve dünya proletaryasının önderleri (Marks, Engels, Lenin ve Stalin) hep işçi sınıfına hitap etmişlerdir; hiçbir zaman Marksizmin varoluşunu sürekli kılması ve kendini yenilemesi için “ezilenler”e hitap etmemişlerdir. Ne olacak şimdi? TP'ye mi inanalım yoksa Marks, Engels, Lenin ve Stalin'e mi inanalım veya Marksizm-Leninizme mi inanalım? TP, doğruyu ben söylüyorum, bana inanın diyor!

Esas darbe yukarıdaki cümlenin ikinci kısmında vuruluyor. Marksizm, alıntıda anlatıldığı gibi “ezilenlerle ilişki” kurar ve kendini yenilerse; yani varoluşunu garantiye alırsa “teorik yapılanmasının, olasılıkla yumuşamış ve sabitlenerek bir ideolojiye dönüşmüş kaba etine kılıç dürter”.

Amaç anlaşıldı. Söylenen şu: Marksizm aslında bir ideoloji değildir, ama “sabitlenerek”, yani sistemleştirilerek “bir ideolojiye” dönüştürülmüştür. Marksizmi bu durumdan kurtarmak için “teorik yapılanmasın”da ortaya çıkmış hatalarından veya eskimelerden kurtarılmalıdır. Burada “kaba eti” sistem olarak Marksizm, bütünselliği içinde Marksizm temsil ediyor. TP, eğer Marksizm “ezilenlerle ilişki” kurarsa donuklaştırılmışlıktan, sistemleştirilmişlikten, hatalarında kurtulur ve kendisini yenileyebilir. Demek ki, Marksizmi yenilemek gerekiyor. Post-Marksizm de aynı görüştedir.

Peki, nasıl yenileyeceğiz? Yazıda yenilemenin nasıl olması gerektiği anlatılıyor. Şimdiye kadar Marksizmin kendini yenilemesinin işçi sınıfından bağını kopartmasıyla, “ezilenlerle ilişki” sağlamasıyla mümkün olacağını veya Marksizmin, ancak “ezilenlerle ilişki” içinde olursa var olabileceğini gördük.

Ezilenler ilkesi aşkınca önseldir; ezilenler şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri tarafından temsil olunur”.

Burada da bir demagoji var. Aslında burada bir felsefi anlayıştan bahsedilerek, ben sadece “an”ı tanırım ötesi hikayedir deniyor. Bu anlayışa göre “an”da sınıf yoktur, “canlı kanlı varlıklar” olarak işçiler vardır. Aynı zamanda “an”da ezilenler de yoktur, ancak “canlı kanlı varlıklar” olarak “şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri” vardır. Ve TP, bu anlayışını “a priori” (önsel) kabul edilmesi gereken bir ilke olarak sunuyor. “Gerçek dünyada işçi sınıfı diye bir şey yoktur. Gerçek dünyada mesela kanlı canlı Tuzla deri işçileri vardır”(“Marksist Çağrı ve Ezilenler” yazısından) aslında. “Gerçek dünyada (ezilenler) diye bir şey yoktur”, “Gerçek dünyada mesela kanlı canlı” (ezilenler); “şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri” vardır. TP'nin anlayışı bu. Burada hangi felsefi akımı ararsanız bulabilirsiniz demekle pek abartmış olmayız; öznelcilik, ampirizm, determinizm, fatalizm, varoluşçuluk.

Aşağıdaki anlayışta demagojinin dozajı biraz arttırılıyor:

Ezilenlerden yana olmak her şeyin ontolojik başıdır. Bu önsellik sağlanmadan Marksist olunamaz. Bu bir etik tavır değildir, bir ideolojik tutum değildir, bir bilimsel vargı değildir, bir politik taktik değildir; ezilenlerden yana olmak, Engelsin bir yerde ifade ettiği gibi, belki bir içgüdüdür.[1] Ezilenlerden yana olmak, belki Leninin ifadesiyle, yalnızca proleterler tarafından değil, bütün emekçiler tarafından da, Alman deyimini kullanırsak bütün Kleinen Leuten [küçük insanlar] tarafından anlaşılabilir ve paylaşılabilir bir kindir. Ezilen ve sömürülen yığınların bir temsilcisinin ifadelendirdiği bu kin, gerçekte bilgeliğin başlangıcı, her sosyalist ya da komünist akımın ve onun başarısının temelidir”.

Ezilenlerden yana olmak her şeyin ontolojik başıdır. Bu önsellik sağlanmadan Marksist olunamaz. Bu bir etik tavır değildir, bir ideolojik tutum değildir, bir bilimsel vargı değildir, bir politik taktik değildir” ama “nedir” veya daya nedir” diye soramazsınız artık. Demek ki Marksist olmanın kıstası “Ezilenlerden yana olmak”tan geçiyor. Bu durumda “Havva anamız ve Âdem babamız”dan bu yana ve “mahşer günü”ne kadar Marksist olmanın tek kıstası “Ezilenlerden yana olmak”tır.

Peki, bu konuda Lenin ne diyor?
Marks'ın öğretisinin özü, sınıf mücadelesiymiş. Durmadan söylenen ve durmadan yazılan şey, budur. Ama, bu doğru değildir. Ve Marksizmin oportünist çarpıtmaları, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir duruma getirmeye yönelen çarpıtmalar, kolayca bu yanlışlıktan kaynaklanırlar. Çünkü sınıf mücadelesi öğretisi Marks tarafından değil, ama Marks'tan önce burjuvazi tarafından ortaya konmuştur; ve bu öğreti, genel olarak, burjuvazi için kabul edilebilir bir öğretidir. Yalnızca sınıf mücadelesini kabul eden biri, bundan dolayı bir Marksist değildir; henüz burjuva düşüncesinin, burjuva politikasının çerçevesinden çıkmamış biri olabilir. Marksizmi sınıf mücadelesi öğretisine indirgemek, onun kolunu kanadını kırpmak, bozmak, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir şeye indirgemek demektir. Ancak, sınıf mücadelesinin kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir. Marksisti bayağı küçük (ve büyük) burjuvadan temelden ayırdeden şey, işte budur. Marksizmin gerçekten anlaşılıp kabul edildiğini, işte bu denektaşı ile sınamak gerekir“ (Lenin; Devlet ve Devrim; 2 ciltlik Seçilmiş Eserleri, C. II, s. 182, Berlin 1955, Alm.).

Peki, TP ne diyor? “Ezilenlerden yana olmak her şeyin ontolojik başıdır. Bu önsellik sağlanmadan Marksist olunamaz”. Bunun için Marksist olmanın şart olduğunu kim söylüyor? Her demokrat, her duyarlı kişi ezilenin yanındadır. Tam da bu nedenle “Ezilenlerden yana olmak” her demokratın, her duyarlı kişinin sorunudur.

TP, ezilenlerin yanında olursan Marksist olabilirsin diyor.
Lenin de “Ancak, sınıf mücadelesinin kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir” diyor.

Lenin burada kuşkusuz ki, “Ancak, sınıf mücadelesinin kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir”den bunu sadece sözde, sadece teoride kabul edeni kastetmiyor. Lenin, teoride ve pratikte “sınıf mücadelesinin kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne dek genişleten”den bahsediyor. Devrimci proletarya, her ezilenin bu anlayışta olmadığının bilincindedir. Ama bu onun, “ezilen hareketleri”yle kendi sınıf perspektifine göre ilişkilenmesini engellemez; proletarya “ezilen hareketleri”ni kendi sınıf perspektifi doğrultusunda yönlendirmeyi de esas alır.

Yalnızca sınıf mücadelesini kabul eden (bu durumda ezilenlerin mücadelesini kabul eden) biri, bundan dolayı bir Marksist değildir; henüz burjuva düşüncesinin, burjuva politikasının çerçevesinden çıkmamış biri olabilir. Marksizmi sınıf mücadelesi öğretisine indirgemek (sadece ezilenlerin mücadelesine indirgemek), onun kolunu kanadını kırpmak, bozmak, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir şeye indirgemek demektir”. TP tam da bunu yapıyor.

TP'nin, Marksist olmayı ezilenlerin yanında olmaya indirgiyor, onların mücadelesinde yer alıp almamayı Marksist olmanın kıstası yapıyor; 'ezilenlerin yanında yer alacaksın, onların mücadelesi içinde olacaksın, işte bunu yaparsan Marksist olursun' diyor! Burada TP, Marksist olmanın kıstasını sulandırıyor, reformizmin, küçük burjuva devrimciliğinin, evet hakim burjuvazinin de kabul edeceği bir anlayışa indirgiyor. Marksist olmanın kıstasını, “ezilenlerin yanında olma” bağlamında sınıf mücadelesiyle sınırlandırıyor. Marksist olmanın kıstasını proletaryanın sınıf iktidarınından yana olmaktan; o iktidar için mücadeleden bilerek koparıyor. Tam da benzeri anlayışlardan dolayı Marksist olmanın kıstasının “sulandırılması”na karşı Lenin, Marksist olmanın kıstasını belirlerken (yukarıdaki anlayışı) şunu da diyordu: “Avrupa tarihi, işçi sınıfını bu soruna pratik olarak yanaşmaya götürünce, bütün oportünist ve bütün reformistlerle birlikte, bütün 'kautskist'lerin de (yani reformizmle Marksizm arasında duraksayanların da) acınası hamkafalar ve küçük-burjuva demokratlar olarak, proletarya diktatörlüğünün yadsıyıcıları olarak ortaya çıkmaları hiç de şaşılacak bir şey değildir” (Lenin; Devlet ve Devrim; 2 ciltlik Seçilmiş Eserleri, C. II, s. 182, Berlin 1955, Alm.).

İki görüş var: Birisi Lenin'e göre Marksist olmak, diğeri de TP'ye göre Marksist olmak! Lenin'e göre TP, kesinkes Marksist değildir. TP, bir Marksist-Leninisti “bayağı küçük (ve büyük) burjuvadan temelden ayırdeden” bu özelliği bir çırpıda yok sayıyor veya bu özelliği “ezilenlerden yana olmaya” indirgiyor. TP'nin bu anlayışına göre “ezilenler”in hepsi veya da “şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri” Marksisttir. “En Marksist” “ezilenleri” antikapitalist ilan ederek bu işi daha kestirmeden yapıyor.

Marksizmle “ezilenler” arasında ilişki kurmanın bir yolu da demek ki budur.

Ezilenlerden yana olmak, Engelsin bir yerde ifade ettiği gibi, belki bir içgüdüdür. Ezilenlerden yana olmak, belki Leninin ifadesiyle, yalnızca proleterler tarafından değil, bütün emekçiler tarafından da, Alman deyimini kullanırsak bütün Kleinen Leuten [küçük insanlar] tarafından anlaşılabilir ve paylaşılabilir bir kindir. Ezilen ve sömürülen yığınların bir temsilcisinin ifadelendirdiği bu kin, gerçekte bilgeliğin başlangıcı, her sosyalist ya da komünist akımın ve onun başarısının temelidir”.

Doğrudur, Engels “Köylüler Savaşı”nda (Önsözde) W. Zimmermann'ın çalışmasını (Allgemeine Geschichte des grossen Bauernkrieges, Stuttgart (1841-1843- “Büyük Köylü Savaşının Genel Tarihi”) kastederek “Kitabın her yanında ezilen sınıf yararına kendini gösteren o devrimci içgüdü” der. Engels, TP'nin isteğine uyarak bir defa “içgüdü”den bahseder, ama Almanya'daki gelişmeleri, sınıfları, özelliklerini, çelişkilerini döne döne anlatır. TP, bunların hiçbirini görmek, anlamak istemiyor, ama Engels'i “içgüdü” kavramından dolayı kendine yontuyor.

Yukarıda Lenin'den aktarılan anlayışın doğru çevrisi şöyledir:
Bu mektubun yazarı, burjuvazinin “sınıf politikacıları“na karşı soylu bir proleter kini taşıyor, (bu kin, sadece proleterlerin değil, bütün emekçilerin, Alman deyimini kullanırsak, bütün “küçük insanların“ anlayacağı ve sempati duyacağı bir kindir). Esaret altına alınanların ve sömürülenlerin bir temsilcisinin ifadelendirdiği bu kin, gerçekte “bilgeliğin başlangıcı“, her sosyalist ve komünist akımın ve onun başarısının temelidir. Ama yazar, besbelli ki, politikanın gökten düşmeyen, çaba gerektiren bilim olduğunu unutuyor; proletaryanın, eğer burjuvaziyi yenecekse kendisi için proleter ve burjuvazininkilerden hiç de aşağı olmayan “sınıf siyaset adamları“ yetiştirmek zorunda olduğunu unutuyor“ (Lenin, Sol Komünizm; Seçilmiş Eserleri, C. II, s. 725, Berlin 1955 - 2 ciltlik Seçilmiş Eserleri).

Bu çevri Almancasından yapılmıştır ve Lenin söz konusu yerde “Ezilen ve sömürülen yığınlar”dan değil “Esaret altına alınanlar(dan) ve sömürülenler”den bahsediyor. Ezilen ve esaret altına alınan veya buna en yakın kavram olarak köleleştirilen arasında herhalde bir fark olması gerekir. Ama sorun bu fark değil. Sorun, Lenin'in sürekli proletaryanın davasından bahsetmesi ve TP'nin de yanlış çevriden dolayı bir yerde “ezilen” keşfederek Lenin'in bütün diğer proleter “özeliğini” bir kenara iterek ondan bir “ezilenci” ortaya çıkartmaya çalışmasıdır.

Demek ki Lenin'in bahsettiği “kin”i, “ezilenler”in lehine yontmak için TP olmak gerekiyor. Aksi taktirde “bu kin(in) “esaret altına alınanların ve sömürülenlerin” kini olduğunu ve bunun da “gerçekte bilgeliğin başlangıcı, her sosyalist ya da komünist akımın ve onun başarısının temeli” olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Post-Marksist propaganda şöyle devam ediyor:

Ezen-ezilen ayrımı, Marksist politikanın varlığında mayalandığı, ... bir arazidir. Marksist politika, bu varoluşu veri kabul ederek varolma hakkı kazanır. Ampirik olarak yaşanan bu ayrım olmaksızın Marksist politikanın devrimcileşmesi eksik, kısır kalır. Devrimcilik bu ayrımda filizlenir”.

Lenin ne diyor?

Politikadan anlaşılması gereken nedir?...Politika; bu, sınıflar arasındaki mücadeledir”(Lenin; “Rede auf der Gesammtrussischen Konferenz der Ausschüsse”, C. 31, s. 365).

Buna göre politika, sınıflı toplumda sınıfların partileri üzerinden örgütlü mücadelesini ifade eden sosyal bir görüngüdür. Toplumun ekonomik yapısından kaynaklı olarak kaçınılmaz biçimde belli sınıfsal oluşumlar ortaya çıkar; kapitalizmde burjuvazi ve proletarya. Sınıfsal yapı da her bir sınıfın temel politik çıkarlarını belirler; bu durumda burjuvazinin politikası iktidarını korumaya ve devam ettirmeye; işçi sınıfının politikası da burjuva sistemi yıkmaya yöneliktir. Her halükarda burada sınıflar söz konusudur. Marksist politika da sınıf ayrımını; sınıf mücadelesini ifade eder. Tam da bu nedenle “Ezen-ezilen ayrımı” değil sınıf ayrımı, “Marksist politikanın varlığında mayalandığı, ... bir arazidir”.

Marksist politika açısından “Ezen-ezilen ayrımı” temelinde bir varoluş söz konusu olamaz. Marksist politika açısından ancak sınıfsal ayrım temelinde bir varoluş söz konusudur. Marksist politikanın veri olarak kabul ettiği sömürücü toplumların, somutta da kapitalist toplumun sınıflara ayrışmış olduğudur, yoksa “ezen-ezilen ayrımı” değildir. Marksist politika, “Ezen-ezilen ayrımı”nın ampirik olarak yaşanmasından dolayı değil, sınıf ayrımının ampirik olarak yaşanmasından dolayı; bu ayrıma işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda müdahalenin örgütlenmesinin dile getirilmesinin ifadesi olduğundan dolayı devrimcileşir. Devrimciliğin filizleneceği bir ayrım aranıyorsa o ayrım sınıfsal ayrımdır.

Marksizmin politik niteliği devrimci, politik uzamı ezilenlerin içi olmalıdır. Marksistlerin ezilenlerle alaşım devrelerini, ezenlere karşı hareket halindeki ezilen kesimlerinin somut varoluşu kurar. Bu bakımdan ezilenler arasında önsel bir ayrım yapılamaz”.

Aslında bu kadar demagoji yapılmasına hiç de gerek yok. İşçi sınıfının sınıf olarak varlığını zaten inkar ediyorsunuz. Bundan dolayı sizden mücadelenin sorunlarına devrimci sınıf perspektifiyle yaklaşmanızı beklemek de başlı başına bir hayalcilik olur. Siz, halkçılığı, reformizmi, Post-Marksist anlayışları “Marksizm” olarak sunuyorsunuz. Bu durumda sürekli, bir şeyleri farklı gösterme çabasına da girmeye gerek yok! Marksizmin politik niteliğinin devrimci olması gerektiği, aksi taktirde uzlaşması, oportünist, reformist bir politika güdülmüş olacağı, Marksizmin varlığından bu yana öğrendiklerimizin bir parçasıdır. Bu nedenle “Marksizmin politik niteliği devrimci ...olmalıdır” demeye gerek yok. Ama amaç başka: Burada Marksizmin politik niteliğinin devrimci olabilmesi için politik alanının ezilenlerin işi olması gerektiği söyleniyor; Marksist devrimci politika ile “ezilenler” arasında ilişki kuruluyor.

Demek ki, “ezenlere karşı hareket halindeki ezilen kesimlerinin somut varoluşu” sayesinde “Marksistlerin ezilenlerle alaşım devrelerinin” ilişkisi kurulmuş oluyor. Güncel olarak “Occupy hareketi”, “ezenlere karşı hareket halindeki ezilen kesimlerin somut varoluşu”dur.
Hadi, bunlarla “alaşım devrelerini” kurun da görelim?

Arkasında da “Bu bakımdan ezilenler arasında önsel bir ayrım yapılamaz” deniyor. Ama “önsel” ayrımı TP,“ezenlere karşı hareket halindeki ezilen kesimlerinin somut varoluşu” diye bizzat yapıyor!

Ve TP, bombayı patlatıyor:

Böylece Marksizm, işçi sınıfının ya da işçilerin temsilcisi bir ideo-politika değildir”.

Ve sonunda Marksizmin, işçi sınıfının ya da işçilerin temsilcisi bir “ideo-politika”; ideolojik-politika olmadığını anlamış oluyoruz. Herkes ve herkesin ötesinde Marks, Engels, Lenin, Stalin; Marksizm, Marksizm-Leninizm yanlış, tek doğru TP. Teorinin, ideolojinin kendisi -Marksizm- ve onun kurucuları ve geliştirenleri (Marks, Engels, Lenin, Stalin) Marksizmin işçi sınıfının teorisi, ideolojisi, “ideo-politika”sı olduğunu bizzat söylüyorlar. TP buna da inanmıyor. TP, vatandaşa senin adın ne diye soruyor. Vatandaş da Bektaş diyor. Ve TP, o vatandaşa, adının Bektaş olmadığını anlatıyor.

Burada da Post-Marksizm sırıtıyor. TP, Marksizmi değiştirmek istiyor, kendi algılamasına göre bir Marksizm oluşturmak istiyor; “ezilenlerin Marksizmi”. Tam da bu nedenden dolayı Marksizmi, Marksizm yapan ilkelere -burada yukarıda ele aldığımız noktalar- saldırıyor; onun politikasını, varoluşunu işçi sınıfından kopartıyor, yerine “ezilenler”i koyuyor. Hal böyle olunca da doğal olarak karşımıza Marks'ın da tanıyamayacağı bir “Marksizm”, “çakma” bir Marksizm çıkıyor.

Marksizmin ezilenlerle ilişkilenim alanındaki bileşeni politika, kendini genel olarak tüm ezilenleri karşılamak üzere, hareket halindeki ezilen bölükleriyle somut bağlantı kurmak üzere yapılandırmak durumundadır”.

Marksizm, nasıl Marksizm olmaktan çıkartılır diyorsanız yukarıdaki cümleyi ve o cümle içinde düşülen dipnotu beraber alt alta koyarak okumalısınız. TP, Marksizmi “ezilenlerin Marksizmi” haline getirmek için önce tek bileşenli yapıyor; Marksizmi “politika bileşeni”ne indirgiyor. Şöyle:
Marksizmin diğer iki bileşeni tarih bilimi ve felsefenin ezilenlerle herhangi bir ilişkisi yoktur. Ezilenlerle ilişkisiz, –hatta materyalizm bağlamında ezilenlere aykırı– yapılar olarak bilim ve felsefe, ancak Marksizmin bütünsel varlığı dolayısıyla ezilenlerle ilişkilenmiş sayılabilir. Burada, Marksizmin bir ideoloji olarak yapılanmasının rolü üzerinde durulmalıdır”.

Şimdi daha iyi anlaşıldı. TP, tarih bilimini ve felsefeyi de Marksizmden aforoz ediyor. Yeni bir Marksizm oluşturma uğruna yapıyor tabii bunları. Marksizmin bileşenlerinin ve kaynaklarının ne olduğundan bağımsız olarak devam ediyoruz: O zaman Marksizmden; kurucularının kurduğu ve geliştiricilerinin geliştirdiği -Marksizm-Leninizmden geriye ne kaldı? “Tarih bilim(siz), felsefe(siz) ve sadece “politika” olan bir “Marksizm” veya “Marksizm-Leninizm”.

Marksizm, Marks'ın görüş ve öğretilerinin sistemidir. Marks, insanlığın en ileri üç ülkesince temsil edilen, 19. Yüzyılın üç temel ideolojik akımını sürdüren ve tamamlayan bir deha idi: klâsik Alman felsefesi, klâsik İngiliz ekonomi politiği ve genel olarak Fransız devrimci öğretileriyle birleşmiş olan Fransız sosyalizmi. Dünyanın bütün uygar ülkelerinin işçi sınıfı hareketinin teorisi ve programı olarak modern materyalizmi ve modern bilimsel sosyalizmi oluşturan ve karşıtları tarafından da teslim edilen görüşlerin“den (Lenin; ”Karl Marks“); Marks'ın felsefi materyalizm, (diyalektik materyalist), tarih ve sınıf mücadelesi anlayışlarından geriye ne kaldı?
Marks'ın öğretisi her şeye kadirdir, çünkü doğrudur. Kendi içinde bütünlüklü ve uyumludur, insanlara, hiçbir batıl inançla, hiçbir gericilikle, hiçbir burjuva köleliğinin savunulmasıyla uzlaşmayan bütünlüklü bir dünya görüşü verir. İnsanlığın ondokuzuncu yüzyılda Alman felsefesi, İngiliz politik ekonomisi ve Fransız sosyalizminin şahsında yaratmış olduğu en iyi şeylerin meşru mirasçısıdır...
Marksizmin felsefesi materyalizmdir...
Marks, felsefi materyalizmi derinleştirip sonuna kadar geliştirmiş, doğanın bilgisini insan toplumunun bilgisine genişletmiştir. Marks'ın tarihi materyalizmi bilimsel düşüncede muazzam bir kazanım olmuştur. O zamana kadar tarih ve politika konusunda hüküm süren kaosun ve keyfiliğin yerini, toplumsal yaşamın bir biçiminden, üretici güçlerin gelişiminin bir sonucu olarak başka, daha yüksek bir biçimin nasıl geliştiğini -örneğin serflik düzeninden kapitalizmin doğduğunu gösteren kendi içinde bütünlüklü ve uyumlu bir bilimsel teori almıştır...

Marks'ın felsefesi, insanlığa ve özellikle de işçi sınıfına güçlü bilgi araçları veren mükemmel felsefi materyalizmdir.
Sadece Marks'ın felsefi materyalizmi, proletaryaya, o zamana kadarki bütün ezilen sınıfların içinde sefil bir hayat yaşadıkları düşünsel kölelikten çıkış yolunu göstermiştir. Sadece Marks'ın iktisadi teorisi kapitalizmin genel düzeni içinde proletaryanın gerçek konumunu açığa çıkarmıştır“ (Lenin; Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Bileşeni, C. 19, s. 3-9).

Marksizmin bu temel, ilkesel niteliklerinden; Marksizmi Marksizm yapan bu kıstaslardan geriye ne kaldı?

Lenin, Marksizmi Marksizm yapan üç bileşenden/kaynaktan bahsediyor:

1- Klâsik Alman felsefesi
2-Klâsik İngiliz politik ekonomisi ve
3-Genel olarak Fransız devrimci öğretileriyle birleşmiş olan Fransız sosyalizmi.

Peki, TP'ye göre Marksizmin bileşenleri nedir?
1-Politika
2-Tarih bilimi ve
3-Felsefe.

Buna rağmen TP, son iki bileşeni atıyor ve tek ayağı üzerinde duran bir Marksizm; salt politikadan oluşan bir Marksizm oluşturuyor.

Lenin ve TP'nin Marksizmin bileşenleri konusunda aynı görüşte olduklarını her halde söyleyemeyiz!

An'cılık – varoluşçuluk ve yapısalcılık:

Ezen-ezilen ayrımının gerçek yeri içinde bulunulan konjonktürdür... Bir verili somut konjonktürde ezilenlerin mevcudiyeti, tüm verili bütünlük olarak belirir. Ezilen; fiziksel gövdesi, ideolojisi, kültürü, dini-imanı, bulaşığı-kiriyle, konjonktürde ayrıştırılması mümkün olmayan bir varoluştur.

Konjonktürde ezilenleri, ayaklanan köylüler, bir direniş yürüten işçiler, gerilla mücadelesi sürdüren bir politik örgüt, bir kadın grubu, boykot yapan üniversite öğrencileri, yıkıma karşı direnen gecekondu halkı, kanla bastırılan bir direnişin mensupları oluşturur. Kürt ulusal varlığı tarihsel olarak ezilendir; fakat konjonktürde ezilen Kürtler, eylem halindeki kitleler, Kürt politik partilerinin aktif mensupları, gerillalar, Kürt tutsaklardır”.

Ne felaket, ne dehşetli bir “Marksist” yorum değil mi? Daha doğrusu Marksist değil, “ezilenci Marksist” yorum!
An'da var olan, “şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri” bütün özellikleriyle birlikte teker teker sayılıyor: “Fiziksel gövdesi, ideolojisi, kültürü, dini-imanı, bulaşığı-kiriyle, konjonktürde ayrıştırılması mümkün olmayan” konjonktürde ezilenler;
“ayaklanan köylüler,
bir direniş yürüten işçiler,
gerilla mücadelesi sürdüren bir politik örgüt,
bir kadın grubu,
boykot yapan üniversite öğrencileri,
yıkıma karşı direnen gecekondu halkı,
kanla bastırılan bir direnişin mensupları,
konjonktürde ezilen Kürtler,
eylem halindeki kitleler,
Kürt politik partilerinin aktif mensupları,
gerillalar,
Kürt tutsaklardır”.

İşçi sınıfı ve “Kürt ulusal varlığı tarihsel olarak ezilendir”. Bundan dolayı “şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri”ni oluşturmuyorlar. Ancak onların “şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri” var sayılıyor.

Fiziksel gövdesi, ideolojisi, kültürü, dini-imanı, bulaşığı-kiriyle, konjonktürde ayrıştırılması mümkün olmayan” konjonktürde ezilenler, “şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri”dir. Yani her biri ayrı birer yapıdır, birer tekildir, birer bağımsız varlıktır.
Herhangi bir bütünsellikleri var mı bunların? Olamaz. Bunların bir kısmı yarın olmayabilir, onların yerini konjonktürde ezilen başkaları, “şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri” alabilir.

Ezilenlerin “şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri” ne için mücadele ediyorlar? Burjuva devleti yıkmak için mi? Sömürü ve baskı düzenini yıkmak için mi? Üretim araçlarının özel mülkiyetinin toplumsal mülkiyete geçmesini gerçekleştirmek için mi?“Şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan (işçilerin) ezilen bölükleri” böyle bir mücadele içinde olabilirler. Ama diğerleri değil.
Peki, nasıl örgütleniyorlar? Hepsi ayrı birer yapı olduklarına göre ayrı ayrı örgütleniyorlar.
Peki, ortak bir ideolojileri var mı? Yok. Ama olması gerekir diyor TP. Bu nedir? “Ezilenlerin Marksizmi”!

Zorlama çıkarsama da bir demagojidir.

Karl Marks ve Friedrich Engels'in toplam eserler veya (mektup, not, basılmış, basılmamış ne kadar yazıları varsa bunların hepsi, yorumlarıyla birlikte “Marks Engels Toplam Baskı” (MEGA) adı altında 1970'de Moskova ve Berlin'de başlatılan çalışmayla yayımlanmaya başlanmıştı. Bu çalışma 1990'da ”Marks-Engels-Vakfı“na (Amsterdam) devredilmiştir. Tam olarak bilmiyorum ama bu çalışmanın tamamlanmış olduğunu da sanmıyorum. MEGA'nın planlanmış cilt sayısı sonradan 164'ten 114'e indirilir. Yanılmıyorsam şimdiye kadar 59 cilt yayımlandı.

Bunun ötesinde Marks-Engels Eserleri“ (METE) adı altında mektuplardan, teori çalışmalarından, notlardan vb. oluşan 42 cilt, Almanca olarak 1956'da bu yana yayımlanmıştır. (“Mavi Ciltler“ olarak da bilinir).

Bu kadar kapsamlı bir çalışma, ürün içinde şüphesiz ki her aradığınızı kolay kolay bulamazsınız. Bu eserlere ulaşıp ulaşamama bakımında söylemiyorum. Bunlara ulaşmak zor değildir. Aradığınız var mı ve Marks ve Engels'in aradığınıza biçtiği değer ne? Çevrilerin yardımıyla da aradığınızı bulmaya yaklaşabilirsiniz. Bu kadar eserin içeriği nedir diye soracak olursanız birkaç cümleyle şunları söyleyebiliriz: Bilimsel sosyalizm, felsefe, politik ekonomi; modern toplumun (kapitalizm) ana sınıfları olarak proletarya, burjuvazi, işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi vs. vs. (Marks ve Engels'in yazılı mirasını daralttığımı ve basitleştirdiğimi söyleyeyim). Ama “ezilen“ kavramıyla ilgili pek fazla bir şey bulamazsınız. Bu kavram, şurada burada cümle içinde geçer ve tek başına da kullanılmamıştır. Ya proletarya kavramının yanı sıra ya da ”Komünist Manifesto“nun girişinde olduğu gibi o zamana kadarki toplum tarihindeki sınıfları sayarak ”Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf sınıf mücadeleleri tarihidir. Özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa” dedikten sonra, “tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı karşıya gelmişler”dir diye devam eder.

Buradan hareketle Marks ve Engels'in “ezilen” kavramına proletaryaya yükledikleri önemi yüklediklerini veya “ezen-ezilen” arasındaki mücadeleyi işçi sınıfı-burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesine eş değer gördüklerini herkes söyleyemez. Bunu söylemek için insanda TP-cüreti olması gerekir. Bu cüret Marksizmi başkalaştırma cüretidir, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesini “ezen-ezilen” mücadelesine indirgeme cüretidir; kısaca Marksizmi Post-Marksistleştirerek ortadan kaldırma cüretidir.

Kafasında laboratuvar ortamı yaratanlar, Marks ve Engels'te “ezen” kavramı aramaya devam ederler. TP bunlardan birisidir.
Sonra TP, “Engels'in, Komünist Manifesto'nun 1893 tarihli (1883 tarihlidir, İ. Okçuoğlu) Almanca baskısına yazdığı önsözde sömürülme ile ezilmeyi eş anlamda ama yine de ayrı ayrı anarak kullanmayı sürdürüyor: Bu savaşımın, şimdi, sömürülen ve ezilen sınıfın (proletaryanın), aynı zamanda toplumun tümünü sömürüden, ezilmekten ve sınıf savaşımlarından sonsuza dek kurtarmaksızın, onu sömüren ve ezen sınıftan (burjuvaziden) kendisini artık kurtaramayacağı bir aşamaya ulaştığı düşüncesi…” anlayışından medet umar. Engels'in proletaryayı “ezilen ve sömürülen sınıf” olarak tanımlamasını “ezilen” kavramı lehine yontmaya çalışır. TP, her “ezilen”in mutlaka sömürülen olmayacağını, ama her sömürülenin mutlaka “ezilen” olduğunu bilmiyormuş gibi hareket eder. Engels burada proletarya nezdinde işçi sınıfının, ama sadece işçi sınıfının hem ezildiğini hem de sömürüldüğünü söylüyor: Bundan dolayı da her iki kavramı eş anlamlı kullanıyor.

TP, zorlama çıkarsamalarına devam eder. Yukarıdaki alıntının devamı şöyledir: “Proletarya, aynı zamanda bütün toplumu ebediyen sömürüden, baskıdan (“ezilme”, İ.O.) ve sınıf mücadelelerinden kurtarmadan kendini burjuvaziden kurtaramaz. Bu temel düşünce sadece ve sadece Marks'a aittir”.
Demek ki, toplumu kurtaran özne proletaryadır, işçi sınıfıdır. Bütün toplumu baskı ve sömürüden kurtarıyor. Sadece ve sadece Marks'a ait olan bu temel düşünce, proletarya dışında bir öznenin toplumu kurtardığını söylemiyor. Marks'ın Marksizmi böyle diyor. Ama TP'nin “ezilenlerin Marksizmi” tam tersini söylüyor.
TP, “ezilen” arayışına devam eder ve Engels'in “Konut Sorunu” eserinde işine yaradığını sandığı bir cümle bulur: Konut sıkıntısı “günümüze özgü bir şey değildir; hatta, bu, daha önceki bütün ezilen sınıflar karşısında farklı bir yere sahip olan modern proletaryaya özgü bir sıkıntı da değildir. Tam tersine, bütün ezilen sınıflar bütün dönemlerde oldukça aynı biçimde bu sıkıntıyı çekmişlerdir“ (METE; C. 18, s. 213).

Ama TP, Engels'in burada “Şimdi ve şu anda mücadelenin ön safında olan ezilen bölükleri”nden bahsetmediğini “ezilen sınıflar”dan bahsettiğini unutur. Engels, “daha önceki bütün ezilen sınıflar” derken “ezilenlerin bölükleri”ni veya sınıf olgusundan kopartılmış “ezilen”i değil, kölecilikte köle sınıfını, feodalizmde bağımlı köylüleri (serfleri) kastediyordu.

TP, “Engels,...Konut Sorunu çalışmasında...bu iki terimi, yaklaşık ya da eş anlamda kullanmayı sürdürür” der. Ama aramaya da devam eder ve yukarıdaki alıntıdan heme sonra gelen cümlede bir umut ışığı görür:

Bu konut sıkıntısına son vermek için bir tek araç vardır: İşçi sınıfının egemen sınıflarca sömürüsüne ve ezilmesine tümüyle son vermek” (Engels; agy.). Ama bu da TP'nin düşünmek istediğinin, bulmak istediğinin tam tersini ifade eden bir anlayıştır. Tek araç, işçi sınıfının sömürülmesine ve baskı altında tutulmasına (ezilmesine) son vermektir. Başka bir şeye değildir.
TP, “ezilen” arayışını, topu, “onların (Marks ve Engels kastediliyor) gençliklerini sürdükleri yıllarda, 1840lardaki devrim yıllarında, Batı Avrupanın ezilenlerinin ortak adı işçi sınıfıydı” “saptama”sını yapan başka bir yazarına atarak, bu “saptama”yı bir “katkı” olarak değerlendirerek ve “Fakat hemen bu dönemin sonlarında, Marx ve Engelsin ezilenlerine başka üyeler de katıldı. Bunların başlıcası, ezilen ulusal topluluklardı” diyerek sonlandırır (aynı yazıdan).

TP, zorlamayla elde ettiği “ezilenler” çıkarsamasının boyutları bu kadardır.
TP, “üstat” Althusser'den çok şey öğrenmiştir. Nasıl demagoji yapılır, Marks ve Engels'in çeşitli dönemlerde söyledikleri nasıl karşı karşıya getirilerek çelişkili hale düşürülür, tarihsel değerlendirmeler nasıl çarpıtılır vb. türden demagojiler üretmeyi de öğrenmiştir.

TP'nin Marks ve Engels'i de düşüncede “birbirine düşürerek” işçi sınıfı düşmanlığı yapması ve “ezilenler”i tarihsel olarak da ön plana çıkartma çabası çok yavan bir demagojidir.

Marksizmin tarih bilimi bileşeninde meydana gelen gelişmelerle birlikte, Marx-Engelsin ezilenlere yaklaşımında çeşitli sorunlar görülmeye başlar. Bu, Marksizm dışından gelen –Aydınlanmacılık, Avrupa-merkezcilik, ilerlemecilik, gibi– etkiler bir yana bırakılacak olursa, tarih biliminin vargılarıyla, günün –ve tarihin de– politik ediniminin birbiri karşısına çıkarılması olarak formüle edilebilir. İşçi sınıfının politik misyonu ile bilimsel vargılar özdeşleştirilir, ve bilim ile işçi sınıfının ikisi birden öteki ezilenlere karşı çıkarılır. Bilim ileriyi göstermekte, işçi sınıfı da tarihsel ilerleyişin misyoneri olmaktadır”.

TP, “İşçi sınıfının politik misyonu ile bilimsel vargılar özdeşleştirilir, ve bilim ile işçi sınıfının ikisi birden öteki ezilenlere karşı çıkarılır. Bilim ileriyi göstermekte, işçi sınıfı da tarihsel ilerleyişin misyoneri olmaktadır” diyerek kendini dışa vurur.

İşçi sınıfının politik misyonu ile bilimsel vargılar(ın) özdeşleştiril(mesinden) neden rahatsız olur? Marksizm, kendinden önce insanlığın ortaya koyduğu bütün ilerici olanı, bütün “bilimsel vargıları” kendinde bütünleştiren, o değerler üzerine yükselen felsefedir, politik ekonomidir ve bilimsel sosyalizmdir. Bu dünya görüşüyle donanmış işçi sınıfı da kapitalist sistemi yıkabilecek yeteneğe sahip olan tek sınıftır. Tabii ki böyle bir sınıf, geleceği temsil eden bu sınıf, bilimi ilerletecektir ve “tarihsel ilerleyişin misyoneri” olacaktır. Ama şimdiye kadar, Marksizmden bu yana insanlık tarihinde işçi sınıfına biçilen bu rolden dolayı “işçi sınıfını öteki ezilenlere karşı çıkar(tan)” bir anlayışa rastlamadım. Bunu sadece TP yapmaktadır.

TP, “ezilenler” uğruna sağa-sola saldırıyor; Marks'ta, Engels'te çelişkiler arıyor, “günümüz Marksistleri” diyerek Marks-Engels ve günümüzde birilerini karşı karşıya getiriyor. “Örneğin Engels, Marxın da onayıyla, Manifestodaki tezlerine aykırı görünecek şekilde, Dühringin, bütün tarihin insanın insan tarafından köleleştirilmesine indirgenebileceğine kesin bir tutumla karşı çıkıyor” (Engels, Anti-Dühring, Sol Yay., 1995, s. 243). Engels, tarihin ancak emeğin üretkenliğiyle açıklanabileceğini söylüyor”(A.g.e., s. 270). “Bu, günümüz Marksistlerinin Marksizm sağduyularına radikal bir şekilde aykırıysa da, Marksizmin bilim bileşeninin önermesidir” diyor. Kimdir buna karşı çıkanlar ve bu türden karşı çıkmakla ne elde etmiş olacaklar?
Hemen arkasından gelen cümlelerde TP'nin kiminle kavga ettiğini anlıyoruz. TP, “ezilenler” bazında umduğunu bulamadığı Marks ve Engels'le, Marksizmi kendisi gibi anlamayan Marksizmin bu kurucularıyla kavga ediyor, kavga ederken de Marksizme duyduğu öfkeden dolayı küstahlaşıyor:

Engelsin Dühringe karşı Marksizmin bilimsel önermelerini savunması, Marksizmin devrimci politika anlayışını boşlukta bırakır gözüküyor: … eğer bay Dühring, hellenismee kölelik üzerine kurulu olduğu için burun kıvırırsa, Yunanlıları buhar makineleri ve elektrikli telgrafları olmamakla kınamakta haklı olacağı denli haklı olur.(A.g.e., s. 271) … eski dünyanın doruğunu, hellenismei olanaklı kılan tek şey, kölelik oldu. Kölelik olmasaydı, Yunan devleti, Yunan sanat ve bilimi olmazdı; kölelik olmasaydı, Roma İmparatorluğu olmazdı. (…) Eski kölelik olmasaydı, modern sosyalizm olmazdı( A.g.e., s. 269). Bu yaklaşım, bizzat kendisi bilim ile politikanın ayrılmasına karşı çıktığından, tarihte köle isyanlarını, köylü savaşlarını ezenlerle birlikte bastırmayı savunmalıdır. Çünkü, kölelerin başarısızlığı mukadder olmaktan başka, tarihsel ilerlemeyi de kesintiye uğratan özellikler taşıyordu”(A.g.e., s. 270 - Alıntılar yazıya aittir).

TP, sapla samanı birbirine karıştırıyor. Engels, köleciliğin tarihsel olarak oynamış olduğu rolden bahsediyor; ilkel toplumdan daha ileri olduğundan; köleciliğe dayanan üretim biçiminin, ilkel topluma göre, toplumun üretici güçlerinin büyümesine yol açtığından bahsediyor. Aynı şekilde feodalizmin de köleciliğe göre tarihsel olarak ileri olduğundan bahseder. Keza kapitalizmin de feodalizme göre tarihsel bakımdan ileri oluğundan bahseder. Peki bu tarihsel ileri oluşlukla kölelerin köleci düzene karşı mücadelesi arasında yukarıdaki gibi bir bağ kurmak saçmalıktan başka ne olabilir. Engels'i Engels'e, Marks'ı Marks'a karşı getirmenin bu yöntemini TP, Althusser'den almıştır ve burada hiçbir sıkılma göstermeksizin “Bu yaklaşım, bizzat kendisi bilim ile politikanın ayrılmasına karşı çıktığından, tarihte köle isyanlarını, köylü savaşlarını ezenlerle birlikte bastırmayı savunmalıdır. Çünkü, kölelerin başarısızlığı mukadder olmaktan başka, tarihsel ilerlemeyi de kesintiye uğratan özellikler taşıyordu” diyebiliyor.
TP, Engels'i ikiye bölüyor; “bilimi savunan Engels” ve ”bilim uğruna devrimci politikayı harcıy(an)” Engels:

Marksizmin, atfedilmiş devrimci politikasına karşı, onun ayrıcalığı gözüken bilimi savunan Engels, bilim uğruna devrimci politikayı harcıyor.

Kendi “Marksizmi” için Marksizmde, Marks ve Engels'te aradığını bulamayan TP, öfkeleniyor:

Kurucu Marksistlerin salt artık ölmüşlerin sorunları konusunda değil, kendi zamanlarının ezilenlerine karşı tutumları da bu konuda mazeret kabul etmeyecek bir yönelim barındırıyor. Gerçekten, bugün Spartaküs isyanına taraf olmanın bu isyanın kölelerine herhangi bir yararı bulunmaz. Ama, tam tersi gerçektir ve Spartaküs, bugünün kölelerine destek sunabilir. Kurucu Marksistler açısından gerçek politk sorun burada başlıyor”.
Spartaküs'ü “Roma proletaryasının gerçek temsilcisi” diye tanımlayan, baskıya ve köleliğe karşı mücadelenin sembolü olduğunu söyleyen Marks'tan başkası değildir.

Hayır, hayır, bunlar yetmez. Yazının başında, Marks ve Engels'te “ezilenler” ararken TP'nin sergilediği Marks ve Engels'e “sevimli bakış”, yerini çelişkili Marks ve Engels'e bırakmıştır:

Marx-Engelsin, kendi zamanlarının dünyasal ezilen hareketlerine ilgileri hep çelişkili olmuştur. Onlar bir yandan tarihsel ilerlemeye yol açmanın ne kadar önemli ve bu gidişin önünde durmanın ne kadar beyhude olduğunu ortaya koymuş, ve burjuvazinin dünyanın dört bucağında ilkelleri uygarlığa kazandırıcı hamlelerini desteklemiş, fakat öte yandan, ezilenlerin çığlığına kulaklarını tıkayamamışlardır”.

TP, “çelişki”yi buluyor; Marks ve Engels'i ilkesizleştiriyor ve “tarihsel solculuğu” eleştirme adı altında Marka ve Engels'i köleler karşısında köle sahiplerini, serfler karşısında feodal beyleri ve proletarya, köylülük ve “başka sınıf ve katmanlar” karşısında burjuvaziyi savunanlar durumuna düşürüyor:

Tarihin bilimsel açıklamasıyla politika arasında kurulacak kısa devrede, bir tarihsel solculuk her ikisine de, hem bilime, hem politikaya egemen olmaktadır. Bunun sonucu, köleci bir toplumda köleleri ve barbarları değil, feodalleri tutmak, feodalizme karşı mücadelesinde ezilen köylüleri ve başka sınıf ve katmanları değil devrimci burjuvaziyi tutmak ve bugünkü mücadelenin, tarihsel devrimciliğin son koşucusu burjuvaziyle el ele ama farklı bayraklarla veya burjuvaziden alınan bayrakla –renk değiştirerek de olsa– yürütüldüğü anlayışını vazeden bir tarihsel devrimcilik olmaktadır. Son aşama olan burjuvazinin mücadelesinde, onun geriyi temsil eden güçlerle mücadelesi tarihsel yükümlülükler gereği desteklenecektir. Bu anlayışta, ezilen ve sömürülen sınıf ve toplulukların folklorik ya da nostaljik bir ilgiye mazhar olmaktan başka bir önem taşımayacağı anlaşılır mahiyettedir”.

Siyasal tahammülsüzlük böyle şeyler yazdırıyor!
Ama bu da yetmiyor. TP saçmalıyor:

Tarihsel solculuk, aşılmış bir dönemin ezilenleriyle herhangi bir ilişkilenmeyi reddeder. Düşene bir tekme de o atar! Sıkı birer tarihselci oldukları için, tarihsel solculara göre, aşılmış ve geride kalmış toplumsal örneklerin ezilenleri, geriliği yansıtan gerici ideolojileri benimserler ve bir tarihsel solcu, ileriyi temsil eden burjuvaziyle birlikte geriyi temsil eden unsurları ezmekte beis görmez”.

İş bu noktaya gelince “Tarihsel solculuk” adı altında saldırıda sınır tanımamazlık ortaya çıkıyor.

Sormak lazım:
Kim, “Tarihsel solculuk” adına, “aşılmış bir dönemin ezilenleriyle herhangi bir ilişkilenmeyi reddet(mektedir)”?

O” diye ifade edilen kim “Düşene ... tekme ... at(maktadır)”?
Kim “Sıkı birer tarihselci oldukları için, tarihsel solculara göre, aşılmış ve geride kalmış toplumsal örneklerin ezilenleri, geriliği yansıtan gerici ideolojileri benims(iyor)”?

Ve hangi “tarihsel solcu, ileriyi temsil eden burjuvaziyle birlikte geriyi temsil eden unsurları ezmekte beis gör(müyor)”?
Cevap verebilir misiniz?
Sıra, TP'nin deyimiyle bir “yükselti” olan Lenin'e geliyor:

Aynı yazıdan okuyoruz:
Politik veçhesiyle Marksizmi, genel olarak ezilenlere geri dönülmez bir şekilde açan eser Lenine aittir. Bugün, Leninizmin bu katkısını doğal sonuçlarına götürmekten başka bir şey yapılması gerekmiyor. Leninizmin Leninde beliren, ve muhakkak geliştirilmesi, kategorilendirilmesi gereken terminolojisi, –çağdaşlarından nitelikçe epeyi zayıf olmakla birlikte– oldukça yüklü işçici temalara sahiptir. Ancak, Leninin başlattığı kanalın 20. yüzyıl boyunca bir yelpaze gibi genişleyen ve saçaklanarak Marksizm dışına ve Marksizm içindeki öteki eğilimlere kan veren niteliği göz önüne alınacak olursa, izinde olunacak figürler ve politik mücadele özneleri karmaşık ve çoğu kez çapraşık bir tablo oluşturacak bir şekilde görünmeye başlayacaktır”.

Bir “yükselti” olmaktan öte bir anlam taşımayan Lenin'e bu övgü biraz şaşırtıyor!

Politik veçhesiyle Marksizmi, genel olarak ezilenlere geri dönülmez bir şekilde açan eser Lenine ait” olduğunu;

Bugün, Leninizmin bu katkısını doğal sonuçlarına götürmekten başka bir şey” yapmaya gerek olmadığını;

Leninizmin Leninde beliren, ve muhakkak geliştirilmesi, kategorilendirilmesi gereken terminolojisi, –çağdaşlarından nitelikçe epeyi zayıf olmakla birlikte– oldukça yüklü işçici temalara sahip” olduğunu anlıyoruz.
Marks ve Engels'e bakışında olduğu gibi Lenin'e bakışında da önce bir bayraklandırma, sonra da yere çalma görüyoruz:

Lenin, “Marksist politik özne, işçiler ve diğer tüm ezilenleri bütün olarak görebilen bir pozisyonda olmalıdır” görüşünde olduğu için önemlidir. Lenin, bu görüşünü, tutumunu “uzunca aralarla iki ayrı örnekte somutlandı(rıyor)” ve Lenin, “işçi sınıfına bağlandıktan sonra sıra geldiğinde ve fırsat varsa, öteki ezilenlere bağlanan, bağlanmaya çalışan bir Marksist politik tasarrufun uygunsuzluğunu göstermeye” yoğunlaşıyor.
TP'nin Lenin'den o “yükselti”den anladığı bu kadar. Lenin'in, o günün koşullarında, kapitalizmin gelişmiş olduğu ülkelerin dışında kalan ülkelerde; yani emperyalizme bağımlı, sömürge ülkelerde de devrimin olabilmesi için nesnel gelişmesinden kaynaklı olarak yetersiz kalan işçi sınıfının mevcut düzene karşı ittifak alanının geniş olduğundan bahsetmesi; sosyalist devrime varabilmek için böylesi ülkelerde demokratik devrimden geçilmesi gerektiğini vurgulaması, bu devrimin sonuçlanması durumda iktidarın “işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü” olacağını; yani iktidara işçi sınıfının yanı sıra köylülerin ve başka emekçi yığınların da ortak olacağını teorize etmesi, TP açısından “ezilenler”i ön plana çıkartmak için bir umut, bir ışık oluyor.

Burada TP, Marks-Engels ve Lenin arasında kalın bir ayrım duvarı çekiyor. “Ezilenler”i lanetleyen, abartmayalım da neredeyse lanetleyen diyelim, Marks ve Engels'e karşı “ezilenler”e “Marksizmi, ...geri dönülmez bir şekilde açan” Lenin!

TP, Lenin'i “ezilenler” gözlüğü ile okuyor:
Karşımıza şu sorun çıkıyor: siyasal eğitim neyi içermelidir?
Bu otokrasiye karşı işçi sınıfı düşmanlığının propagandasından ibaret olabilir mi? Elbette ki hayır. İşçilere siyasal bakımdan ezildiklerini açıklamak yetmez (nasıl ki, onlara çıkarlarının işverenlerin çıkarlarına uzlaşmaz karşıtlıkta olduğunu açıklamak da yetmezse). Ajitasyon, bu baskının her somut örneği ele alınarak yürütülmelidir (tıpkı iktisadi baskının somut örnekleri etrafında ajitasyon yürütmeye başlamış olmamız gibi). Bu baskı toplumun çeşitli sınıflarını etkilediğine göre, kendisini yaşamın ve eylemin en çeşitli alanlarında “meslek, kamu, özel, aile, din, bilim vb. alanlarında“ ortaya koyduğuna göre, otokrasinin siyasal teşhirini bütün yönleriyle örgütlemeye girişmeyecek olursak, işçilerin siyasal bilincini geliştirme görevimizi yerine getiremeyeceğimiz besbelli değil midir?“ (s. 60, Internet).

Zemskiye naçalniki'nin (köylülere karşı güçlü yetkilerle donatılmış kırsal yönetici) köylülerin kırbaçlanması, memurların rüşvetçiliği ve polisin kentlerde „sıradan halka“ karşı davranışı, açlara karşı mücadele, halkın aydınlanma ve bilgi için olan çabasının baskı altına alınması, vergilerin zorla tahsili ve dinsel mezheplerin ezilmesi, erlere karşı aşağılayıcı davranışlar ve öğrencilerle liberal aydınlara kışla yöntemlerinin uygulanması -bütün bunlar, ve zorbalığın buna benzer binlerce belirtisi, „iktisadi“ mücadeleyle doğrudan doğruya bağlantılı olmamakla birlikte, siyasal ajitasyon için ve yığınları siyasal mücadeleye çekmek için, genel olarak, daha az “geniş uygulanabilirliğe sahip“ fırsatlar mıdır? Doğru olan, bunun tam tersidir“ (s. 62, Internet).

Rus işçileri, polisin halka zorbaca davranışına karşı, dinsel mezheplere zulmedilmesine, köylülerin kırbaçlanmasına karşı, amansız sansüre, askerlere işkence edilmesine, en masum kültürel girişimlerin bastırılmasına vb. karşı niçin hâlâ bu kadar az devrimci eylemde bulunmaktadır?“ (s. 73, Internet).
Yazıda “Ne Yapmalı?”dan kısmen de aktarılarak bu anlayışlara yer veriliyor.
Bu anlayışlardan hareketle TP, Lenin'i “ezilenci” yapıyor. Lenin burada komünist siyasetin (o zamanki adıyla “sosyal demokrat siyaset”in) nasıl olması, ajitasyonun konularını, ajitatörlerin nelere dikkat etmeleri gerektiğini anlatıyor ve ekonomistlerin “siyasal ajitasyonu” ekonomiyle sınırlandırma anlayışlarına karşı mücadele edilmesi gerektiğinden bahsediyor. Peki, Lenin kimleri eleştiriyor. Ekonomistleri eleştiriyor. Eleştirirken onları nasıl tanımlıyor? ”Siyasal bilinç, kendiliğindenlik -Bay V. V.'nin “fikirlerini“ yineleyen “sosyal-demokratların“ kendiliğindenliği, bir rubleye bir kopek katmanın her türlü sosyalizmden ve siyasetten daha değerli olduğu” anlayışında olanları “sosyal-demokratlar“; gerçekten sosyal demokrat olmayanlar olarak görüyor (Agk, s. 40).

TP, Lenin'i değerlendirmeye devam ediyor:
Lenin, ısrarla ve kesin bir bilinçle, işçi sınıfını sınıf olarak üretim tarzı içindeki rolü çerçevesinde görmek isteyenlere karşı duruyor ve bir alana işaret ediyor. Siyaset her zaman itaatle ekonomiyi izler diyen güya Marksist ekonominin belirleyiciliği anlayışı savunucularıyla kesin bir ayrım ortaya koyuyor. Bu alanda işçilere yönelik baskılar ile öteki ezilenlere yönelik baskılar arasında bir öncelik ilişkisi kurulmasına kesin bir tutumla karşı çıkıyor”.

Siyaset her zaman itaatle ekonomiyi izler“ vb. vb. gibi ucuz deyişler”in (Agk, s. 40) sahipleri kimler. Yukarıda belirtilen ekonomistler, güya sosyal demokratlar.
Peki, Türkiye devrimci hareketi veya ulusal-uluslararası alanda Lenin'in bu eleştirisini hak eden gerçek komünist partiler var mı? Yani sadece işçi sınıfı ile ekonomik mücadeleyi esas alan, toplumun geriye kalan sosyal tabakalarına sırt çeviren, onların sorunlarını mücadelenin sorunları olarak görmeyen komünist partiler var mı?

İşçilere yönelik baskılar ile öteki ezilenlere yönelik baskılar arasında bir öncelik ilişkisi kurulması” Lenin'in değil, TP'nin sorunudur. Lenin, ekonomik veya siyasi, işçi sınıfı ve emekçi yığınları ilgilendiren sorunların ajitasyonun kapsamında olmasını söylüyor. Bundan TP, Lenin “işçilere yönelik baskılar ile öteki ezilenlere yönelik baskılar arasında bir öncelik ilişkisi kurulmasına kesin bir tutumla karşı çıkıyor” sonucunu çıkartıyor.

TP, Lenin'i de çarpıtıyor:
Lenin, işçi sınıfının üretim tarzı çerçevesindeki konumu ile baskı altındaki konumu arasında bir ilinti kurulmasına karşı çıkıyor; ona göre, işçi sınıfını salt bir sınıf olarak, ekonomik konumunu güçlendirici bir pozisyona sürüklemek yanlış olmaktan öte gerçeksizdir; gerçek olan, işçilerin öteki ezilenlerle ortak olan sorunlarıdır ve bu, karşılığını, burjuvaziye karşı değil, devlete karşı mücadelede bulacaktır”.

İşçi sınıfının üretim tarzı çerçevesindeki konumu” sömürülme konumudur; işçi sınıfı üretim ilişkilerinin artı değer üreten, sömürülen tarafında yer alır. Sömürünün olduğu yerde baskının olamayacağını da ancak ve ancak TP savunabilir. TP, Lenin'i böyle ikiye böldükten sonra devam ediyor: Lenin, “işçi sınıfını salt bir sınıf olarak, ekonomik konumunu güçlendirici bir pozisyona sürüklemek” isteyen ekonomistlere karşı mücadele ediyor, ama hiçbir zamanda işçi sınıfının “salt bir sınıf olarak”, ekonomik çıkarlar için mücadele etmesinin yanlış olduğunu söylemiyor.

Çarpıtma devam ediyor: “Gerçek olan, işçilerin öteki ezilenlerle ortak olan sorunlarıdır ve bu, karşılığını, burjuvaziye karşı değil, devlete karşı mücadelede bulacaktır”. Doğrudur, emekçi yığınların işçi sınıfıyla ortak sorunları vardır. Peki, işçi sınıfının “salt sınıf olarak” sorunları “karşılığını, devlete karşı mücadelede” bulmuyor mu? Devlet kimin devleti? Eğer burada burjuvazi ile sermaye kastediliyorsa, o zaman o sermayenin çıkarları nasıl sağlanıyor? Örneğin bir grevi kırmak için “burjuvazi” polisi vb. göreve çağırmıyor mu? Çağırıyorsa devleti göreve çağırmış olmuyor mu?
Lenin, devrimci politikanın işe koşulduğu yer olarak işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışını işaret ediyor. Bu alan, Bütün sınıf ve katmanların devletle ve hükümetle ilişki alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır. Lenin, işçilerle salt işçi kimlikleriyle bağ kurmanın Marksizm açısından uygun olmadığını, uygun politik ilişkilenme tarzının, işçileri, bütün olarak ezenlerle ezilenlerin karşılaştığı, bütün olarak ezilenlerin devletle karşı karşıya kaldığı alana çekmek olduğunu vurguluyor”.

TP, Marks ve Engels'i “ezilenci” politikasına kazanamadığı için Lenin'e yükleniyor ve ondan bir “ezilenci” çıkartmaya çalışıyor:
Lenin, devrimci politikanın işe koşulduğu yer olarak işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışını işaret ediyor. Bu alan, Bütün sınıf ve katmanların devletle ve hükümetle ilişki alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır”.

TP'nin işaret ettiği ve daha birçok yerde Lenin şunları söyler:
Siyasal sınıf bilinci, işçilere, ancak dışarıdan verilebilir, yani ancak iktisadi mücadelenin dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilgiyi elde etmenin mümkün olduğu biricik alan, bütün sınıf ve tabakaların devletle ve hükümetle ilişkisi alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır. Onun için, işçilere siyasal bilgi vermek için ne yapmalı sorusuna yanıt, pratik içindeki işçilerin ve özellikle ekonomizme eğilim gösterenlerin çoğunlukla yeterli buldukları, “işçiler arasında gidilmelidir“ yanıtı olamaz. İşçilere siyasal bilgiyi verebilmek için, sosyal-demokratlar nüfusun bütün sınıfları arasında gitmek zorundadırlar; onlar askeri birliklerini bütün yönlere sevk etmek zorundadırlar...
Elbette ki asil önemli olan şey, halkın bütün katları arasında propaganda ve ajitasyondur“ (Lenin; Agk. s. 80, 81, 84).

Lenin, işçilere, işçi sınıfına siyasal bilincin nerede verileceğinden bahsediyor. Bu bilincin verildiği yerde başka halk sınıf ve tabakalarının da olduğundan bahsediyor. Ama aynı zamanda kendisi için, “sosyal demokrasi” için esas olanın da işçi sınıfı olduğundan bahsediyor:

(Programın XI. ve XII. maddeleri) proletaryanın küçük üretici ile ilişkisini tamamen tek yanlı ve yanlış biçimde koyuyor...

“…Emekçi ve sömürülen yığınının memnuniyetsizliği artmaktadır”. Bu doğru. Ama... proletaryanın memnuniyetsizliğini küçük üreticinin memnuniyetsizliğiyle aynılaştırmak ve aynı kaba koymak tamamen yanlıştır”.

“…Mücadele, her şeyden önce onun önder temsilcisinin –proletaryanın- mücadelesi…keskinleşmektedir…”. Tabii ki küçük üreticilerde de mücadelenin keskinleşmesi söz konusudur. Ama onların “mücadelesi” çoğu kez proletaryaya karşıdır. Çünkü küçük üreticilerin çıkarları, durumlarından dolayı çoğu durumda proletaryanın çıkarlarıyla sert çelişki içindedir. Genel anlamda söyleyecek olursak: Proletarya, hiç de küçük burjuvazinin “önder temsilcisi” değildir”.

“…Uluslararası sosyal demokrasi (uluslararası komünist hareket, çn.) emekçi ve sömürülen yığının kurtuluş hareketinin başında durmaktadır…”. Hiç de değil. O, sadece işçi sınıfının, işçi hareketinin başındadır”.

“…Sosyal demokrasi onların (küçük üreticilerin, çn.) mücadele güçlerini örgütlüyor…”. Bu da doğru değil. Sosyal demokrasi, hiçbir yerde küçük üreticilerin “mücadele güçlerini” örgütlemiyor. O, sadece işçi sınıfının mücadele güçlerini örgütlüyor…” (Lenin; C. 6, s., 35-38. “Plehanov’un İkinci Program Taslağı Üzerine Notlar”dan).

Proletaryanın sınıf mücadelesi yerine “emekçilerin ve sömürülen kitlelerin mücadelesi” konmaktadır. Böyle bir ifade tarzı, “Enternasyonal”in şu temel ilkesine aykırıdır: “İşçi sınıfının kurtuluşu ancak işçi sınıfının kendi eseri olabilir”. “Emekçi ve sömürülen kitlenin” proletaryanın yanı sıra mevcut olan diğer bölümü (yani esas olarak küçük üreticiler), burjuvaziye karşı mücadelesinde sadece kısmen devrimcidir. Ve ancak, “proletaryaya geçmek üzere olduğu dikkate alındığında” “proletaryanın bakış açısına geldiği” zaman devrimcidir (“Komünist Manifesto”). Küçük üreticinin gerici özü taslakta hiç vurgulanmamakta, böylece proletaryanın “emekçi ve sömürülen kitleler” ile ilişkisi genel itibariyle yanlış gösterilmektedir” (Lenin; C. 6, s., 45. “Plehanov’un İkinci Program Taslağı Hakkında Değerlendirme”).

Bu ve çok sayıda benzeri açıklamalara dayanan düşünceler teorik olarak tamamen yanlıştır. Çünkü onlar, Marksizmin ve komünizmin ve bütün yarı proleter devrimlerin ve şimdiki proleter devrimin pratik tecrübesinin sonuçlarıyla tam kopuş anlamına gelir.

Birincisi, ‘üretici’ kavramı, proleteri, yarı proleter ve küçük meta üreticisiyle birleştirmekte ve böylece sınıf mücadelesinin temel kavramını ve sınıflar arasında tam ayrım yapma temel talebini radikal olarak terk etmektedir.

İkincisi, partisiz yığınlara yöneliş veya onlara göz kırpma –ki bu, aktarılan tezde ifade ediliyor- Marksizmden daha az radikal bir sapma değildir” (Lenin; C. 32, s., 250. RKP(B)-X. Parti Kongresi’).

TP'ye göre bu sözleri söyleyen tek Lenin olamaz; iki Lenin vardır. Birisi “ezilenci” Lenin, diğeri de “işçici” Lenin.
Oysa ortada iki Lenin yok. Tek Lenin var. O da Çarlığa veya mevcut sisteme karşı işçi sınıfı önderliğinde halk sınıf ve tabakalarını; emekçileri mücadeleye sevk etmeye çalışan Lenin; bunun yol yöntemlerini açıklayan Lenin; “işçicilik” yapan ekonomistlere karşı mücadele eden Lenin.

TP, Lenin'in “sosyal demokrasi”nin; yani Marksizmin işçi sınıfını temsil etmesini önce teslim eder:

Lenin, gerçi, işçi sınıfıyla özsel bağ konusunda hala eski konumdadır: Sosyal-demokrasi, yalnızca belirli bir işverenler grubuyla ilişkilerde değil, modern toplumun bütün sınıflarıyla ve örgütlenmiş bir siyasal güç olarak devletle de ilişkilerde işçi sınıfını temsil eder”.

Bu konuda Lenin şunları der:
Sosyal- demokrasi, yalnızca belirli bir işverenler grubuyla değil, modern toplumun bütün sınıflarıyla ve örgütlenmiş bir siyasal güç olarak devletle de ilişkilerde işçi sınıfını temsil eder. Demek ki, sosyal-demokratlar, kendilerini, yalnızca iktisadi mücadeleyle sınırlamakla
kalmamalı, iktisadi teşhirlerin örgütlendirilmesi işinin başlıca eylemleri haline gelmesine de izin vermemelidirler. İşçi sınıfının siyasal eğitimi ve bu sınıfın siyasal bilincinin geliştirilmesini etkin olarak ele almak zorundayız“ (Lenin; Agk. s. 60).

Ama sonrasında, yukarıdaki alıntının devamında “Ama bu, Leninin yaklaşımının özgün yanı değildir, Lenin burada zamanının genelgeçer Marksist anlayışını yinelemektedir” diyerek hüsranlığını gizleyemez.

TP, açık ki burada Lenin'e kızıyor; onu ikiye bölüyor: Bir “ezilmeci” yapmaya çalıştığı ve bir de “ezilmeci” yapamadığı, ama “işçici” yönü belirleyici olan Lenin!

Lafa bakınız: TP, Lenin'in “işçi sınıfıyla özsel bağ konusunda hala eski konumda” olmasından rahatsız; “Sosyal-demokrasi”nin, yani Marksizmin “yalnızca belirli bir işverenler grubuyla ilişkilerde değil, modern toplumun bütün sınıflarıyla ve örgütlenmiş bir siyasal güç olarak devletle de ilişkilerde işçi sınıfını temsil etmesi”nden rahatsız. Hem de oldukça rahatsız. Bundan dolayı da bu yaklaşımın Lenin'in “özgün yanı” olmadığını iddia edecek kadar zavallılaşır. TP'ye göre Lenin bu yaklaşımıyla o zamanki modaya uymuştur:
Lenin burada zamanının genelgeçer Marksist anlayışını yinelemektedir”.

TP, Lenin'den bir “ezilenci” Lenin çıkartmak için ondan aktarmalara ve demagojik yorumlara devam eder. Hepsini ele almayı gereksiz görüyorum.
Ama bir noktayı daha belirmeden geçmeyeyim.

Lenin, “işçi sınıfıyla özsel bağ konusunda hala eski konumdadır: Sosyal-demokrasi... işçi sınıfını temsil eder” ama aynı zamanda “Leninizm, Marksizmi ezilenlere operasyonel bir tarzda açmıştır” (Aynı yazıdan). Bu işin nasıl yapıldığını TP'ye sormanız gerekir.

Lenin'den de, bu “yükselti”den de umduğunu bulamayan, ama Marks ve Engels'te olduğu gibi onu da ikiye bölen TP, Lenin'den sonra Mao'ya sarılır.

TP, Marksizmden bahsetmekten çıkarak küçük burjuva devrimciliği hattına girmiştir.

Ezilenlerle özgün bağlantılar kuran politik Marksizmin tarihsel izini sürdüğümüzde, bizi Leninden Maoya ulaştıran bir devrimci hattı buluruz” der ve “bu hatta Che Guevarada simgelenen Güney Amerika devrimciliğinin de” dahil olduğunu dipnot olarak düşer.

Marks ve Engels'i ele alışındaki ikiyüzlülüğünü TP, Lenin'i ele alışında da sürdürür. “Bu aşamada, Leninin eseri eleştiri menziline girmektedir. Bolşevikler, aksi yöndeki yönelimlerine ve bildirimlerine rağmen, sadece işçiler arasında örgütlenmiş ve köylülerle ittifakı, köylüler arasında örgütlenen, onların doğal temsilcileri saydıkları Sosyalist Devrimciler şahsında yapmayı öngörmüşlerdir” diyerek bu eleştiri topunu Samir Amin'e atar.

TP, Mao'ya sarılıyor:
Çin Marksistlerinin, 1927deki yenilgiden sonra, Mao Zedung önderliğinde yürütülen ikinci atılımı, işçilerin arasında örgütlenmeyi neredeyse boşlamış, salt köylüler arasında örgütlenmeye hasredilmiştir. Bu çaba, tarihsel olarak tamamen ezilenlerin temel bir alameti farikası temelinde yapılabilmiştir; komünistler işçilerin bulunduğu şehirlerde örgütlenememiştir”.
ÇKP’nin gelişmesinde VI. Kongre (Haziran/Temmuz 1928) çok önemli bir yer tutar.
Bu kongresinde ÇKP, Çin devriminin temel görevlerini tespit eder:
1-Emperyalizmin ülkeden kovulması.
2-Ülke bütünlüğünün sağlanması.
3-Büyük toprak beyliğinin tamamen yok edilmesi.
4-Köylülüğün bütün feodal bağlarda kurtarılması.
5-Köylülüğün ve işçi sınıfının demokratik diktatörlüğünün en uygun biçimi olarak “İşçi-Köylü ve Asker Sovyetleri” iktidarı için mücadele.

Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi delegasyonu, köylü hareketinin ve partizan mücadelesinin gelişmesine, tarım devrimine, partizan bölüklerinden düzenli işçi-köylü kızıl ordunun kurulmasına önem verilmesi gerektiğini VI. Kongreye tavsiye eder (Çin devrimi, ÇKP ve Mao ile ilgili olarak bkz.: İ Okçuoğlu; Çin devriminin ve toplumunun sınıfsal karakteri. http://www.ibrahimokcuoglu.blogspot.com, Şubat-Mart 2012).

Çin devrimi, antifeodal, antiemperyalist demokratik bir devrimdir. Çin'in sorunları bütün halk sınıf ve sosyal tabakalarını sorunlarıdır.
TP ne yapıyor? Sosyalist devrimin öznesi ve müttefikleri ile antifeodal, antiemperyalist demokratik devrimin öznelerini birbirine karıştırıyor ve Mao Zedong önderliğinde ÇKP'yi “ezilmeci” bir parti yapıyor.
Aynı yazıdan devam ediyoruz.

TP, felsefe yapıyor:
Toplumsal üretim tarzı olarak altyapı ile üstyapının oluşturduğu birlik toplumsal formasyon olarak adlandırılacaktır. Sömürülen ve ezilen sınıfların yaşadığı alan toplumsal formasyondur. Üstyapı kurumları, ezme işlemini hem üstyapı alanında hem de geri dönerek, toplumsal formasyon genelinde yerine getirir. Devlet ve hukuk birer sınıfsal kurum, birer ezme aracı / aygıtı olarak varlığını duyururken, ideoloji ve ideolojileşmiş öteki öğelerin (politik ideoloji, hukuki ideoloji, sanatsal ideoloji, felsefi ideoloji, dinsel ideoloji…) geneli için sınıfsal nitelik bu ölçüde dolaysızlıkla ileri sürülemeyecektir”.

Bizi burada ilgilendiren, alıntının “Devlet ve hukuk birer sınıfsal kurum, birer ezme aracı/aygıtı olarak varlığını duyururken, ideoloji ve ideolojileşmiş öteki ögelerin (politik ideoloji, hukuki ideoloji, sanatsal ideoloji, felsefi ideoloji, dinsel ideoloji…) geneli için sınıfsal nitelik bu ölçüde dolaysızlıkla ileri sürülemeyecektir” kısmıdır. Üst kısmı da TP'nin soruna girişini gösterir.

Buradan anladığımız şu: Devlet ve hukuk birer ezme aracıdır. Ama aynı şeyi “ideoloji ve ideolojileşmiş öteki öğelerin (politik ideoloji, hukuki ideoloji, sanatsal ideoloji, felsefi ideoloji, dinsel ideoloji…) geneli için” söyleyemeyiz veya “ileri sürülemeyecektir”. Peki, hangi “ölçüde dolaysızlıkla ileri” sürülecektir? “Devlet ve hukuk birer sınıfsal kurum, birer ezme aracı/aygıtı olarak varlığını duyururken, ideoloji ve ideolojileşmiş öteki ögeler... (politik ideoloji, hukuki ideoloji, sanatsal ideoloji, felsefi ideoloji, dinsel ideoloji…)” neden “devlet ve hukuk” gibi “birer sınıfsal kurum, birer ezme aracı/aygıtı” olmuyorlar veya bu özelliklerini açıkça gösteremiyorlar? Bu durumda devlet, hakim sınıfın elinde bir baskı aracı oluyor, ama ideolojisinin baskı aracı olduğu pek söylenemiyor. Bu durumda devlet salt fiziki anlamda -zor kullandığı için veya zor kullanmayı yasallaştırdığı (hukuk) için baskı aracı oluyor. Ama kişisel veya sınıfsal veya toplumsal düşünce, bilinç, eğitim,; bütün teferruatıyla ideoloji (politik ideoloji, hukuki ideoloji, sanatsal ideoloji, felsefi ideoloji, dinsel ideoloji…)” söz konusu olduğunda devlet, TP tarafından sınıflar üstü konuma getiriliyor; herkesin, bütün tolumun devleti yapılıyor. Sahip çıkıyoruz dediğiniz “otantik” Marksizm pek de sizin gibi düşünmüyor bu konuda:

Engels'ten öğrenelim:
“Devlet, insan üzerindeki ilk ideolojik güç olarak kendini gösteriyor bize. Toplum, dış ve iç saldırılara karşı, ortak çıkarlarını savunmak üzere kendi kendine bir organizma yaratır. Bu organizma devlet iktidarıdır. Devlet daha doğar doğmaz, kendini toplumdan bağımsız kılar ve belli bir sınıfın organizması haline geldiği ölçüde ve bu sınıfın egemenliğini doğrudan doğruya üstün kıldığı ölçüde, bu bağımsızlığı daha da büyük olur...
Şu var ki, devlet bir kez toplum karşısında bağımsız bir güç haline geldi mi, kendisi de, artık yeni bir ideoloji yaratır...
Daha da yüksek, yani kendi maddi ekonomik temellerinden daha da uzaklaşmış ideolojiler, felsefe ve din biçimini alırlar.
Burada, tasarımların kendi maddi varlık koşulları ile bağlantısı, aracı halkalar yüzünden, gittikçe daha karmaşık, gittikçe daha karanlık bir durum alır. Ama gene de bu bağlantı vardır. ”(F. Engels; Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Türkçesi, s. 54/55).

Demek ki, devlet belli bir sınıfın -hakim sınıfın- adına hareket ediyor ve bu konumda olan bir üst yapı kurumu olarak toplumu hakim sınıfın çıkarları için biçimlendiriyor. Bu biçimlendirme bütün teferruatıyla ideolojiktir. O halde ideoloji de en azından devlet ve hukuk kadar görülebilen birer baskı aracıdır. Tabi bunu görmek gerekir.

K. Marks da bu konuda sizden farklı düşünüyor. Politik Ekonominin Eleştirisine Katkı'ya Önsözde söylediği aslında her şeyi anlatmaktadır:
“Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır... Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile -ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir-, hukuki, siyasal, dini, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek gerekir” (METE; C. 13, s. 8/9).

Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır”. Yani “maddi hayatın üretim tarzı” günümüz koşullarında kapitalist üretim biçimi olduğuna göre hakim sınıf olarak burjuvazi “genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandır”maktadır. Peki, “genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini” ne ile koşullandırmaktadır? Kendi ideolojisiyle koşullandırmaktadır. TP'nin deyimiyle “ideoloji(si) ve ideolojileşmiş öteki öğeleri... (politik ideoloji, hukuki ideoloji, sanatsal ideoloji, felsefi ideoloji, dinsel ideoloji…)” ile. Yoksa Marks ve Engels'e; Marksizme inandığımız için yanılıyor muyuz?

Hakim sınıf olan burjuvazi, hakim sınıf olarak kalabilmek için hakimiyet araçları (üst yapı kurumları) üzerinde kontrolü sağlamak zorundadır. Dolayısıyla bütün teferruatıyla ideolojik alanda da hakimiyeti sağlamak, bu alandaki gelişmeleri kontrol etmek, yönlendirmek zorundadır. Ama bunun böyle olmadığı, mevcut toplumda ideoloji, felsefe, sanat vb. alanların mevcut toplumsal üretimden kaynaklanmadığı veya bütün teferruatıyla ideolojik alanların ortak kökeninin toplumsal üretim olmadığı düşüncesinde olanlar da vardır. Bu düşüncede olanlara göre birbirinden bağımsız disiplinler vardır: Politika, felsefe, sanat, ideoloji, sosyoloji vb. Bu disiplinlerin her biri, bütünlüklü toplumsal gelişmenin şu veya bu yönünü sanki bunlar birbirinden bağımsızmış gibi ele alarak analiz eder. Peki, kimin, hangi sınıfın adına analiz eder? TP'ye göre herkesin bu analizi kendi adına yapması gerekir. Bu durumda TP'ye göre politik ideoloji, hukuki ideoloji, sanatsal ideoloji, felsefi ideoloji, dinsel ideoloji” bağımsız ideoloji alanlarıdır.

TP, bu anlayışını da Althusser'den almıştır. “Üstat” kapitalizmde burjuvazinin ideolojik devlet aygıtlarının; okulların, medyasının vb. ele geçirilebileceğinden; sömürülen sınıfların oralara sızması ve bu alanları kullanması gerektiğinden bahseder. “Marksist” Althusser bunu söyler, TP de ona öykünür. Bu durumda TP'nin “Devlet ve hukuk birer sınıfsal kurum, birer ezme aracı / aygıtı olarak varlığını duyururken, ideoloji ve ideolojileşmiş öteki öğelerin (politik ideoloji, hukuki ideoloji, sanatsal ideoloji, felsefi ideoloji, dinsel ideoloji…) geneli için sınıfsal nitelik bu ölçüde dolaysızlıkla ileri sürülemeyecektir” anlayışından söz konusu bu ideolojik alanlarını hakim sınıftan bağımsızlaştırdığı, ele geçirilebilir düşüncesinde olduğu sonucunu çıkartmak gerekir.

Sürülemeyecektir” türünden ürkek kavram kullanmanıza hiç gerek yok. Ne de olsa geri demokrasi koşullarında değil, “ileri demokrasi” koşullarında yaşıyoruz. Bu koşullarda söyleyemeyeceğinizi başka demokrasi koşullarında hiç söyleyemezsiniz. Söyleyin, örneğin Diyanet İşleri Başkanlığının, tarikatların, yüksek öğretim kurumlarının, Milli Eğitim Bakanlığının, resmi ve özel sanat kurumlarının ve başkaca bu türden üst yapı kurumlarının “Devlet ve hukuk”unun yanı sıra “birer sınıfsal kurum, birer ezme aracı / aygıtı olarak var (oluşlarını)” duyurmadıklarını, “geneli için sınıfsal niteli(ğin) bu ölçüde (“devlet ve hukuk” ölçüsünde- İ.O.) dolaysızlıkla ileri sürülemeyece(ğini)” söyleyin. Sizi, bunu söylemeye çağırıyorum.

İdeolojik devlet aygıtlarının görünüşte tarafsızlığına inanan Althusser gibi TP de bu alanlarda hegemonya kurulabileceğini savunuyor; bu alanları tarafsız, uğruna mücadele edilebilecek alan olarak görüyor. İşte tam da bundan dolayı söylenmesi gerekeni söyleyemiyor.

TP, her ne kadar sınıfsal yönü var dese de, ideolojinin, felsefenin, sanatın vb. üst yapı kurumlarından olduğunu ve hakim sınıfın elinde birer baskı aracı olarak kullanıldığını inkara kalkışmaktadır.
TP, bu demagojiyi şöyle devam ettiriyor:

Burada geçici olarak, üstyapının en üst öğelerinin sınıfsal niteliklerden bağışık olduğu ve ancak tarihsel formlarında sınıfsallaştığı ileri sürülecektir. Üstyapının bu niteliği, geri dönerek, toplumsal formasyon düzleminde etkiler yayacak, ve geçici ve iğreti olarak bu alana sınıf-aşırı, sınıf-altı, sınıf-ötesi nitelikler şırıngalayacaktır”.

TP, bir şeyler söylemek istiyor, ama bir türlü söyleyemiyor; açık ki bir sıkıntısı var. Kolay mı öyle “üstyapının en üst öğelerinin sınıfsal niteliklerden bağışık” olduğunu açıklamak; “Üstyapının...toplumsal formasyon düzleminde etkiler yayacak, ve geçici ve iğreti olarak bu alana sınıf-aşırı, sınıf-altı, sınıf-ötesi nitelikler şırıngalayacaktır” demek.
Anlaşıldı. TP henüz tam cürette değil. Okuru biraz daha alıştırmak istiyor:
Öte yandan, üstyapının bazı öğeleri, sınıfsal ayrışma alanını (toplumsal üretim alanı) atlayarak, bu alanı by-pass ederek, maddi üretim (çalışma ilişkileri) alanıyla irtibatlar kurabilir ve maddi üretim düzleminin sınıf-öncesi ya da sınıf-altı niteliğiyle sınıfsız bir şekilde alaşımlanabilirler. Bu, toplumun üzerinde uçan bulut kümesi ya da toplumun üzerine çökmüş ve hareketli sis tabakası olarak ideoloji/düşünce metaforuna özgül bir anlam kazandırabilir”.

Hangi ögeleri olduğunu henüz bilmiyoruz ama (belki de yukarıda saydığı ideoloji, felsefe gibi ögelerdir) “üstyapının bazı öğeleri, sınıfsal ayrışma alanını” atlıyor, “maddi üretim alanı”yla ilişkiye geçiyor, “sınıf-öncesi, sınıf-altı niteliği” ile orada sınıfsızlaşıyor ve böylece ayakları havada, “uçan halı” gibi toplumun üzerinde geziniyor ve “ideoloji/düşünce metaforuna özgül bir anlam kazanabiliyor”.
Ve TP, bütün cesaretini toplayarak konuşuyor:

Böyle bir modelleme, sınıfsal alanın üzerinde ya da sonrasında olan her (toplumsal) varlığın dolaysızca sınıfsal olması şeklindeki anlayışa materyalist bir karşılık olabilir. Belirleme anlayışı böylelikle basit sıralı bir basamaklandırma şeklinde anlaşılmanın getirdiği sakıncaları da aşacaktır. Üretim, bu şekilde, sınıfsallığı aşağıdan ve yukarıdan sarmalayan bir nitelik kazanacak ve sınıfçı anlayışların, sınıfsallığı sınıf bilincinde zirvelendirerek üretimin maddi boyutunu hatta doğayı bile sınıfsallaştıran yaklaşımı dinamitlenecektir”.

Şimdi anladık. TP, bir modelden bahsediyor; hem de materyalizme karşılık olabilen bir materyalist modellemeden bahsediyor. Böylece -anladığım kadarıyla- birbirini takip eden formasyon -üretim biçimi- oluşumları ve onların her birine özgü sınıf oluşumları ortadan kaldırılıyor, üretim -kendini kurtarmak için olsa gerek- sınıfsallığı aşağından, yukarıdan, sağdan soldan “sarmalayan” ve boğan bir nitelik kazanıyor ve bu niteliğiyle üretim, “sınıfçı anlayışların”; yani Marksizmin “sınıfsallığı sınıf bilincinde zirvelendirerek üretimin maddi boyutunu ... sınıfsallaştıran yaklaşımı” paramparça ediliyor, dinamitleniyor.
TP, böyle bir yaklaşımın neye yarayacağını da açıklıyor:
Üretimin, sınıfların ana yatağını aşarak belirleme ilişkisine yönelebileceği, karşılık etkisi olarak da üstyapının en üst öğelerinin geriye dönerek etki icra edebileceği anlayışı, toplumsal formasyon ve özellikle politik ve ideolojik düzlemlerdeki tarihsel aktörlere bakışa tayin edici etkiler gösterecektir”.

TP, üretim, sınıflı toplumlarda “sınıfların ana yatağı” dediği üretim ilişkilerini dinamitliyor, paramparça ediyor ve yeni ilişkileri belirlemeye yöneliyor; bu durum “toplumsal formasyon ve özellikle politik ve ideolojik düzlemlerdeki tarihsel aktörlere bakışa tayin edici etkiler”de bulunuyor.

TP'nin ne demek istediğini, yukarıda sergilediği felsefi anlayışı Türkçeleştirelim.

TP, Althusser “üstat”ın devlet anlayışını, altpayı/üst yapı anlayışını ve “üstbelirleme” anlayışını savunuyor. Bu anlayışlarıyla Althusser tarihsel materyalime karşı “savaş” açmıştı. Onun yolundan giden ve yazı boyunca da gördüğümüz gibi Marks, Engels ve Lenin'i; bir bütün olarak Marksizmi çarpıtarak, başkalaştırarak bu noktaya gelen TP, anlaşılmaz, ama kendine göre “derin” felsefesiyle antimarksistliğini veya Post-Marksist anlayışlarını sergiliyor.
”Üstat“, Marksist-Leninist devlet teorisini reddetmez, ama TP reddediyor. Althusser, Marksist-Leninist devlet teorisini reddetmeme anlamında Marksist teoriyi, baskıcı devlet aygıtlarını ”açıklayıcı“ teori olarak doğru bulur. TP'de bunu açıkça göremezsiniz, en azından söz konusu yazıda bu yok. “Üstat”ın Marksist devlet teorisini doğru bulması onun “açıklayıcı” özelliğini belirtmesiyle son bulur. Marksist devlet teorisinde buraya kadar doğru bulduğunu ideolojik devlet aygıtlarına taşımaz. Aynısını TP de yapar. Bu durumda Marksist devlet teorisi baskıcı devlet aygıtları (hükümet, ordu, polis, yönetim, mahkeme, hapishane) söz konusu olduğunda doğru oluyor, ama ideolojik devlet aygıtları (okullar, kiliseler, partiler, sendikalar, medya, kültür) olduğunda yanlış oluyor. TP bunu yukarıda aynen böyle açıklıyor. Althussser devleti bu aygıt ayrımıyla ikiye bölüyor, her bir aygıtın kendi mantığına göre işlevsel olduğunu savunuyor. Yukarıya aktardığımız anlayışlarından da anlaşıldığı gibi TP de bu aygıtları ikiye bölüyor. ”Üstat“, ideolojik devlet aygıtlarını, işçi sınıfının mücadele ederek ele geçirmesi ve nüfuzunu genişletmesi gerektiği alan olarak görüyor. TP'nin düşüncesi de aynı, ama “üstat” kadar cür'etli değil. Bu anlayışın mücadele eden örgütlü işçi sınıfı açısından taktiksel anlamı şudur: Baskıcı devlet aygıtlarına, örneğin polise „sızılamaz“. Bu anlamda “üstat”, Bolşeviklerin taktiğini doğru bulur. Ama söz konusu, devletin ideolojik aygıtları olunca durum değişir; bu aygıtlar reformist bir taktiğe; adım adım etkinin genişletilebilmesine uygun alan olarak görülür. Althusser neden böyle düşünür? Cevap oldukça basit: İdeolojik devlet aygıtları şimdiki, mevcut modern biçimiyle temel çelişiyi ”üstbelirlediği“ için bu alanlar sınıf mücadelesinin ana muharebe meydanları olur; devrime falan gerek yok, belirtilen ”üstbelirleme“den dolayı zaten olamaz. O halde bu alanlar ele geçirilmelidir. ”Üstat“ reformizmi böyle haklı çıkartıyor. TP, yukarıda tam da bu noktalarda kem-küm ediyor, lafı uzatıyor, anlaşılmayan bir dilden konuşuyor. Onun söylemek istediğini “üstat” on yıllar öncesi söylemişti.
“Üstbelirleme” işbaşında:
Althusser, “üstbelirleme” ile temel çelişkinin; yani toplumda gelişmeyi ilerleten çelişkinin tali çelişkiler veya üst yapı görüngüleri tarafından üstbelirlenebileceğini savunur. Bu, üst yapı görüngülerinin etkisinin temel çelişkinin etkisini veya içeriğini/özünü etkisizleştirebileceği anlamına gelir. Şüphesiz, üst yapı görüngülerinin toplumda var olan temel çelişkilerin üstünü örttüğü durumlar olabilir. Sorun bu değil. Sorun, üstbelirlemeyle üst yapı görüngülerinin kronikleşeceği, sürekli etkide bulunacağı, hatta temel çelişki keskinleşip bütün toplumu kendi gelişmesine göre hareket ettirecek duruma da gelse söz konusu üst yapı görüngülerinin etkisini sürdüreceği anlayışındadır. Bu anlayışıyla Althusser, Marksizmden ve her şeyden önce de Marksist diyalektikten tamamen kopmuştur. Aynı anlayışı yukarıya aktardığımız alıntılarda TP'nin de savunduğunu görüyoruz. TP, ideoloji, felsefe gibi üst yapı oluşumlarını boşuna sınıfsal karakterden kopartmıyor, üretimi boşuna sınıfsalsız alana çekmiyor, boşuna bir materyalist modelden, materyalizme karşı bir materyalist modelden, dinamitlemekten, paramparça yapmaktan bahsetmiyor. Bütün bunlardan dolayı, önderi Althusser'in cüretinden yoksun olarak, yani cüretsizce Marksizmi, diyalektik materyalizmi reddediyor.
TP yeniden Marks'a dönüyor ve Kapital'i Kapital olmaktan çıkartmaya çalışıyor.

TP'nin bütünü yok etmek için parçalarına ayrıştırma taktiğine önce övgüyle başladığını artık biliyoruz.

Kapital değerlendirmesi şu sözlerle başlıyor:
Marxın Kapitalde değer yargıları taşıyan birtakım ifadelerle kapitalizme ve kapitalistlere saldırdığı sıklıkla görülür. Bu ifadeler emekçilerin, işçilerin acımasızca ezilmesi, sömürülmesiyle ilgili duygudaşlıkla yüklüdür. Marx, kapitalistin sömürü hırsından, artı-emekten karşılığı ödenmemiş emek olarak bahseder; kapitalistin işçiden haraç aldığını, emeğin bir kısmına elkoyduğunu belirtir.. Kapitalde sömürü bir terim olarak büyük çoğunlukla değer-yüklü bir anlamda ve politik-ideolojik saldırı amacıyla kullanılmıştır. Marxın, başta Kapitalde olmak üzere, sömürü terimine verdiği anlam, bu terimin günlük anlamından çok da farklı değildir. Eğer gerçekten böyleyse, sömürme ile ezme, ayrılamayacak bir şekilde, kapitalist üretimin merkezinde yuvalanmışlardır. Ve eğer gerçekten böyleyse, kapitalizme ilişkin bilimsel çalışma, kapitalizme karşı politik-felsefi duruşla özdeştir; tarihsel materyalizm, proletaryanın bakış açısı olmak durumundadır”.

Çok doğru. Katılıyorum, ama özellikle de “Eğer gerçekten böyleyse, sömürme ile ezme, ayrılamayacak bir şekilde, kapitalist üretimin merkezinde yuvalanmışlardır. Ve eğer gerçekten böyleyse, kapitalizme ilişkin bilimsel çalışma, kapitalizme karşı politik-felsefi duruşla özdeştir; tarihsel materyalizm, proletaryanın bakış açısı olmak durumundadır” değerlendirmesine katılıyorum.
TP, göklere çıkartmayı bu sefer bir paragrafla sınırladı ve hemen, saldırıya “damardan girerek” başladı:

Ancak, amacı, kapitalist toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmak olan Kapital gibi bir eserin bu tarzda yorumlanması, zaman zaman yazarına rağmen, mümkün olamayacaktır. Sadece sömürü terimi değil, olası bütün değer-yüklü terimlerin çıkarılması durumunda Kapital, atfedilen bilimsel niteliğinden hiçbir şey yitirmeyecektir”.

TP, Marks'ın Kapital'de kapitalistin sömürü hırsından, artı-emekten karşılığı ödenmemiş emek olarak bahsetmesinden; kapitalistin işçiden haraç aldığından, emeğin bir kısmına el koyduğundan bahsetmesinden, kapitalde sömürüyü bir terim olarak büyük çoğunlukla değer-yüklü bir anlamda ve politik-ideolojik saldırı amacıyla kullanmasından Marks adına rahatsız oluyor. “Zaman zaman yazarına rağmen”le bunu söylüyor. Ve TP, bütün ciddiyetiyle “Sadece sömürü terimi değil, olası bütün değer-yüklü terimlerin çıkarılması durumunda Kapital, atfedilen bilimsel niteliğinden hiçbir şey yitirmeyecektir” diyebiliyor.

Burada şöyle düşünmeliyiz:
Kapital'in birinci cildinin önsözünde Marks ”bu yapıtın son amacı da, zaten modern toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmaktır “ diyor. Bunun için kapitalizmde sömürü yasasının, ”bütün değer-yüklü terimlerin”, dolayısıyla artı değer yasasının açıklanması gerekir. Bunları çıkartırsanız sömürünün, artı değerin kaynağını, işçi sırfının tarihsel rolünü, sermaye birikimi yasasını; bir bütün olarak kapitalizmin hareket yasalarını açıklayamazsınız. Kapital'de geriye sadece “İngiliz fabrika mevzuatının tarihinin” (Marks) açıklanması kalır.
TP bunu öneriyor. Marks'ın Kapital'de kapitalist üretim biçiminin ekonomik hareket yasalarını açıklamasını önemsiz görüyor.
Sonra “İki ayrı yazarın Marxın yazılarındaki aykırılıklara ilişkin değerlendirmelerini aktarmak uygun bir yol olarak görünüyor” diyerek Kapital'i dinamitleme, parçalama işine destek arıyor:
G. G. Brenkert, Marxın özellikle Kapitalde rastlanan yaklaşımını şu ifadelerle değerlendiriyor: Marxın zaman zaman tutarsız olduğunu, bazı ifadelerle taktik bir avantaj sağlamaya çalıştığını ya da zaman zaman teorik görüşleriyle tam bir uyum içinde değil de içinden geldiği biçimde yazdığını, bir olasılık olarak dışlayamayız. Bu nedenle, Marxın kapitalizm ve adalet üzerine yaptığı çeşitli yorumlara yaklaşırken, bu yorumların onun görüşlerinin genel kapsamına en iyi şekilde nasıl uyduğunu göstermek gerekir”(George G. Brenkert, Marxın Özgürlük Etiği, Ayrıntı Yay., 1998, s. 179, Aktaran TP, adı geçen yazı).

TP, arkasından Norman Geras'ı konuşturuyor:
Norman Gerasın değerlendirmesi, tamamen farklı saiklerle olsa da benzer bir yaklaşımın ifadesi: … ücret ilişkisinin doğasını açıklamakta diyalektik çelişkilerle oynadığı için, Marxın bu alandaki bütün fikirlerini birbirleriyle tutarlı kılma olanağı yoktur. Dolayısıyla, bu anlaşmazlığın çözülmesi, bizim bir miktar zihinsel yeniden-yapımcılık çabası göstermemizi, onun çeşitli görüşlerinden en iyi biçimde bir sonuç çıkarsamaya çalışmamızı gerektiriyor” (Norman Geras, Adalet; Çev.: Mete Tunçay, Der.: Tom Bottomore, Marksist Düşünce Sözlüğü, İletişim Yay., 1993, s. 12).

TP, bunu neden yaptığını da açıklıyor: “Bu özgül değerlendirmelerin Althusserin kategorik Marx ayrımlaştırmasıyla...birlikte ele alınması” gerekiyormuş.
Marks'ı “genç Marks”, “olgunlaşmış Marks” diye ikiye bölen “kahraman”ın Althusser “üstat” olduğunu biliyoruz.
Kapitalde Marksizmin bilim bileşeninin temel kavramları yatmaktadır, ancak bu, Kapitalin tamamen tarihsel bir ürün olduğu bağlamında anlaşılabilir ve sonraki Marksistlere, Kapitali ayrıştırma sorumluluğu düşer” diyor TP. Ve TP, “sonraki Marksistler”i temsilen gerçekten de bunu “Sadece sömürü terimi değil, olası bütün değer-yüklü terimlerin çıkarılması durumunda Kapital, atfedilen bilimsel niteliğinden hiçbir şey yitirmeyecektir” diyerek yapıyor, “Kapitali ayrıştırma sorumluluğu”nu yerine getiriyor.

TP, Kapital'i Kapital olmaktan, Marks'ı Marks olmaktan çıkartmaya devam ediyor.

TP, görüşüne defalarca baş vurduğu bir yazarı (George G. Brenkert) öne sürerek, farklı üretim biçimlerini neredeyse aynılaştıran bir “değerlendirme” yapıyor.
Eğer, klasik ekonomi politikçiler haklı olsaydı ve emek hak ettiği karşılığı alamasaydı, sömürülme ve ezilme üretim ilişkisiyle özdeş olur ve orada gerçekleşirdi. Marxa göre, emek-gücü kendi karşılığını hakkıyla alır; artık (kapitalizmde artı-değer), emek tarafından yaratılır. Dolayısıyla, Marxın kapitalizmi mahkum edişi kapitalizmin adaletsizliğinin mahkum edilişi değildir ve olamaz”.
TP, yine bir şey söylemek istiyor, ama söylemek için dolanıp duruyor. Yukarıdaki gibi hareket ediyor. “Marx, işgücünün karşılığının tam olarak, ücret şeklinde, ödendiği konusunda net ve ısrarlıdır” diyor. “Klasik ekonomi politikçiler”e gönderme yapıyor, Marks'ın, onların “sömürünün, emeğe hak ettiği ücretin ödenmemesi sonucu ortaya çıktığı şeklindeki anlayışından farklı düşün”(düğünü) yazıyor ve sonra da kapitalizmde adalet-adaletsizlik, haklılık-haksızlık arayışına giriyor:
Para sahibi bir günlük işgücünün değerini ödemiştir; bunun için onun bir günlük kullanımı, bir günlük iş ona aittir. İşgücünün günlük tüketimi yarım günlük çalışmaya mal olmasına karşılık aynı işgücünün tam bir gün çalışabilmesi ve dolayısıyla bir gün zarfında kendisi için ödenenin iki katı değer yaratması, kuşkusuz satın alan için iyi bir şanstır, ama satıcı için hiç de bir haksızlık değildir” (Marks, Kapital, C. I, s. 208).
Marks'ın bu değerlendirmesinden hareketle “klasik ekonomi politikçileri” eleştiri adı altında Marks ve Kapital'i farklı değerlendiriyor.

Her şeyden önce belirtelim ki, Marks kapitalizmi adaletli midir, değil midir tartışmasına girmemiştir veya böylesi konular onun teorik çalışmasında TP'nin görmek istediği gibi yer yer tutmaz. Yukarıya aktardığımız anlayışında Marks pazarda iki özgür insanın sermaye sahibi ve işgücü sahibi olarak karşı karşıya geldiklerini ve karşılıklı “rıza” üzerinden anlaştıklarını, tam da bu nedenden dolayı satın alanın da satanın da işin bilincinde olduğunu anlatıyor.

Arkasından TP, yazarını (George G. Brenkert) öne sürerek söylemek istediğini söylüyor:
Eğer, klasik ekonomi politikçiler haklı olsaydı ve emek hak ettiği karşılığı alamasaydı, sömürülme ve ezilme üretim ilişkisiyle özdeş olur ve orada gerçekleşirdi. Marxa göre, emek-gücü kendi karşılığını hakkıyla alır; artık (kapitalizmde artı-değer), emek tarafından yaratılır. Dolayısıyla, Marxın kapitalizmi mahkum edişi kapitalizmin adaletsizliğinin mahkum edilişi değildir ve olamaz”.

Burada “emek” ile kastedilen işgücüdür. Peki satılan işgücünün “hak ettiği karşılık” nedir ve kim belirliyor? Satılan işgücünün karşılığı alınan ücrettir. Ücret üzerine işgücünü satıl alan da satan da anlaşmıştır; kimsenin kimseye diyeceği yoktur. Ama ücret, işgününün bir günlük kullanımının, tüketiminin, harcanmasının karşılığıdır. Fiyatı belli (ücret miktarı) bu kullanım sonunda elde edilen ürün, işgücünü satın alana (kapitaliste) aittir. TP, yazarını öne sürerek ve “klasik ekonomi politikçiler”i eleştiri adı altında onlar “haklı olsaydı ve emek hak ettiği karşılığı alamasaydı, sömürülme ve ezilme üretim ilişkisiyle özdeş olur ve orada gerçekleşirdi” diye sömürüyü (ve baskıyı) üretim sürecinden, ilişkilerinden çıkartıyor. Peki, sömürü nerede gerçekleşiyor?

Sömürüyü, dolayısıyla artı değer üretimini üretim sürecinden çıkartırsanız, geriye konuyla bağlam içinde ne Marks kalır ne Kapital ve ne de kapitalist üretim biçimi kalır.

TP, bu anlayışından hareketle “Marxın kapitalizmi mahkum edişi(nin) kapitalizmin adaletsizliğinin mahkum edilişi” olmadığı, olamadığı ve olamayacağı sonucuna varıyor.

TP, buna neden gerek duyduğunu da açıklıyor:
İşçi sınıfı, toplumsal üretim tarzı boyutunda, ezilmemekte, haksızlığa uğramamakta, sömürülmemektedir. Kapitalizm işçi sınıfına haksızlık eden, adaletsiz davranan bir üretim tarzı değildir. Dolayısıyla, üretim tarzı düzleminde sömürü ve ezme-ezilme ilişkisi söz konusu değildir”.

Şimdi TP'nin bu tespitini Türkçeleştirelim:
İşçi sınıfı kapitalist üretim biçiminde sömürülmüyor.
İşçi sınıfı kapitalist üretim biçiminde ezilmiyor.
İşçi sınıfı kapitalist üretim biçiminde haksızlığa uğramıyor.

Kapitalist üretim biçimi işçi sınıfına haksızlık etmiyor.
Kapitalist üretim biçimi adaletsiz davranmıyor.

Ve nihayet:
Kapitalist üretim biçiminde; bu sistem genelinde “sömürü ve ezme-ezilme ilişkisi söz konusu değildir”.
Veya da yalın olarak “üretim tarzı” kavramı kullanıldığına göre belki de şimdiye kadarki bütün üretim tarzlarında “sömürü ve ezme-ezilme ilişkisi söz konusu değildir” deniyor.

TP'nin bu kapitalizm savunuculuğunu, “masum” göndermelerle ”bu yapıtın son amacı da, zaten modern toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmaktır“ diyen Marks'ı Marks olmaktan, Kapital'i Kapital olmaktan çıkartışını eleştirmeyeceğim. Kapitalizm üzerine bir kitap daha yazmaya niyetim yok!

TP, ortaya “çakma” bir Marks, “çakma” bir Kapital çıkartıyor!
TP'ye göre kapitalist üretim biçimi, ekonomik ilişkilerinde, sömürü, adalet, adaletsizlik, baskı vb. düzlemlerinde eleştirilemez. Ancak felsefi anlamda eleştirilebilir ve mahkum edilebilir. Hemen arkasından yeniden “adalet ve adaletsizlik” sorununa dönüyor ve bu sefer doğrudan Marks'ı öne sürüyor:

TP'nin kısmen aktardığı anlayışın tamamını verelim:
Burada, Gilbart'in yaptığı gibi, doğal adaletten söz etmek (nota bakiniz) saçmadır. Üretimi yürütenlerin arasında geçen işlemlerin adaleti, bunların, üretim ilişkilerinin doğal sonuçlarından ileri geldikleri olgusuna dayanır. Bu ekonomik işlemlerin, ilgili tarafların iradi hareketleri
olarak, kendi ortak iradelerinin ifadeleri olarak ve devlet zoruyla kabul ettirilebilir sözleşmeler olarak göründükleri hukuki biçimler, sırf biçimler olarak bu içeriği belirleyemezler. Bunlar onu yalnızca ifade ederler. Bu içerik üretim tarzına tekabül ettiği, ona uygun düştüğü yerde adaletlidir. Bu biçimle çeliştiği yerde adaletsizdir. Kapitalist üretim temeli üzerinde kölelik adaletsizdir; tıpkı, metaların kalitesine hile karıştırmanın adaletsiz olması gibi“ (Kapital, C. III, s. 351/352).

Marks, burada kapitalist üretim biçiminin adaletli olup olmadığından bahsetmiyor. Kapitalist üretim biçiminde işlerliğin nasıl yürüdüğünden, nasıl yürümesi gerektiğinden bahsediyor. Verilen örnekte olduğu gibi içerik ile biçim ilişkilerinden, bunların birbirlerine uyumluluğundan veya uyumsuzluğundan bahsediyor. “Kapitalist üretim temeli üzerinde kölelik adaletsizdir”. Neden? Çünkü kapitalizmde sömürü köleciliğe dayanmadığı için; içeriği ile biçimi uyumsuzluk sergilemiş olacağı için. Ama kapitalizmde sömürünün işgücünün sömürüsüne dayanması, sistemin içeriği ile sömürü konusunda biçimi uygunluk taşır; bu kapitalizme özgüdür, buna adaletsizlik diyemezsin. Kapitalizmde kapitaliste işçiyi neden sömürüyorsun diyemezsin, çünkü sistem bu sömürü üzerine kurulmuştur. Ama buradan hareketle kapitalist üretim biçiminin adaletli olduğunu da savunamazsın.

TP, kapitalist üretim biçimi yorumuna devam ediyor:
Marx, kapitalizmde adaletsizlik ya da soygun hakkının sadece kapitalistte olmadığını da belirtiyor: İşçinin çalıştığı süre, kapitalistin ondan satın aldığı emek-gücünü harcadığı süredir. İşçi, eğer bu süreyi kendisi için harcarsa, kapitalisti soymuş olur”.
Kapitalizmde işçilerin de adaletsizlik ve soygun hakkının olduğunu kanıtlama derdine düşmüş olan TP, Marks'ı öne sürüyor:
İşçinin çalıştığı süre, kapitalistin ondan satın aldığı işgücünü harcadığı süredir. İşçi, eğer bu süreyi kendisi için harcarsa, kapitalisti soymuş olur“ (Kapital, C. I, s. 247).

Diyelim ki, böylece TP, kapitalizmde işçinin de ”hırsız“, ”adaletsiz“ olduğunu, sermaye sahibine karşı haksızlık yaptığını Marks'ı öne sürerek kanıtlamış oluyor.
Şimdi Marks'ın yukarıya aktarılan anlayışının devamına bakalım:

Öyleyse, kapitalist, metaların değişimi yasasına dayanmaktadır. O da, bütün alıcılar gibi, metaının kullanım değerinden mümkün olduğu kadar büyük yarar sağlama peşindedir. Ama birdenbire işçinin, üretim sürecinin gürültü-patırtısı arasında bastırılmış olan sesi yükselir:

Benim sana sattığım meta, bütün öteki metalardan farklıdır; onun kullanımı değer yaratır, kendisinden daha büyük olan bir değer. Zaten sen de, onu, bunun için satın almıştın. Senin yönünden sermayenin kendiliğinden genişlemesi gibi görünen şey, benim için, fazla iş gücü harcanmasıdır. Sen de, ben de, piyasada tek bir yasa tanırız, metaların değişim yasası. Metaın tüketimi, onu elden çıkartan satıcıya değil, onu ele geçiren alıcıya aittir. Benim günlük işgücüm, işte bu yüzden, sana ait oluyor. Onun için her gün ödediğin fiyatla, onu her gün yeniden üretebilmen ve tekrar satabilmen gerekiyor. Benim, yaşlılık ve benzeri doğal tükenmeler dışında, yarın, gene tıpkı bugünkü gibi aynı normal güçle, sağlıkla ve zindelikle çalışabilmem gerek. Sen, bana, durmadan “tutumluluk“ ve “perhizkârlık“ konusunda vaizler verirsin. Güzel! Ben de akıllı bir mal sahibi gibi, tek servetim olan işgücüme gözkulak olacak ve onun her türlü israfından kaçınacağım. Her gün, yalnızca onun normal ömrü ve sağlıklı gelişmesine uygun düşecek kadarını harcayacak, harekete geçirecek ve eyleme sokacağım. İşgününü sınırsız olarak büyütmekle, sen bir gün içinde, benim üç günde yerine koyamayacağım kadar işgücünü kullanabilirsin. Senin emekten kazandığını ben özden yitiriyorum. İşgücünün kullanılması ile, yağma edilmesi birbirinden çok farklı şeylerdir. Ortalama bir işçinin (normal miktarda iş görerek) yaratabileceği ortalama zaman süresi 30 yıl ise, senin bana işgücümün karşılığı olarak günde ödediğin miktar, işgücümün toplam değerinin 1/365x30 ya da 1/10.950'i olur. Ama sen bunu 10 yılda tüketirsen, onun toplam değeri olan 1/3.650'si yerine günde 1/10.950'sini ödemiş olursun; yani benim metanın günlük değerinin ancak 2/3'ini ödemekle, sattığım metaın her gün 2/3'sini çalmış olursun. Bir günlük işgücü için bana para ödediğin halde, onu üç gün kullanmış olursun. Bu, hem aramızdaki sözleşmeye, hem de değişim yasasına aykırıdır. Bu nedenlerle hem normal uzunlukta bir işgünü istiyorum, ve bunu da kalbini işe karıştırmadan yapıyorum, çünkü para konularında duyguların yeri yoktur. Örnek bir yurttaş olabilirsiniz, belki de Hayvanları Koruma Derneği üyesi, dindarlığınızla ün yapmış bir kişisinizdir; sizin benim karşımda temsil ettiğiniz şeyin, göğsünde kalbi yoktur. Orada çarpar gibi görünen benim kalp atışlarımdır. Normal bir işgünü istiyorum, çünkü ben de diğer bütün satıcılar gibi malımın değerini talep ediyorum.

Görüyorsunuz ki, çok esnek sınırları olmasından başka, meta değişiminin niteliğinin kendisi de, ne işgünü için, ne de artı-değer için sınır tanıyor. Kapitalist, alıcı kişiliği içinde işgününü mümkün olduğu kadar uzatmaya, ve elinden gelse bir işgününden iki işgünü çıkartmaya çabalama hakkını kendisinde görmektedir. Buna karşılık, satılmış olan metaın özel niteliği, onu satın alanın tüketme isteğine bir sınır konulmasını gerektirmekte ve işçi, işgününün belirli normal bir süreye indirilmesini isterken, satıcı olmaktan gelen hakkını kullanmaktadır. Öyleyse burada bir karşıtlık, her ikisi de değişim yasasının damgasını taşıyan iki hak arasında bir çatışma vardır. Eşit haklar arasında son sözü kuvvet söyler. Ve bunun için de, kapitalist üretim tarihinde, bir işgününün belirlenmesi, sürüp giden bir mücadelenin toplam kapitalistler, yani kapitalist sınıf ile toplam işçiler, yani işçi sınıfı arasındaki mücadelenin bir sonucu olarak kendisini gösterir“ (Kapital, C. I, s. 247-249).

TP, Marks'tan yapmış olduğu alıntının devamını getirmiş olsaydı (burada getirmiş olsaydı, yazının devamında bu anlayıştan bahsediyor) yukarıda herhalde susmak zorunda kalırdı; en azından yukarıdaki anlayışlarından vazgeçerdi. Kapital'den işine yarayan birkaç cümle ile Marks'ın kapitalizm analizini istediği biçime sokamazdı.

TP, yine yazarını (Brenkert) öne sürerek kapitalist toplumun adaletli olabileceğini savunmaya kalkışıyor. Doğrudan savunmaya cüret edemediği için “Bu, yanıtlanması zor, ama sorulması gerekli olan bir sorudur” diyor.

Marxın yukarıda dile getirdiği türden adaletsizliğin olmadığı, dolayısıyla, toplumsal üretim tarzı düzleminde ve –üstyapı öğelerinin varlığı bir an ihmal edilirse– genel olarak toplumsal formasyon düzleminde adaletsizliğin ve haksızlığın, yani ezen-ezilen ilişkisinin olmadığı bir kapitalist toplum olabilir mi? Brenkert, kapitalist toplumun sadece teorik olarak değil, pratik olarak da adil olabilmesi[nin] mümkün olduğunu söylüyor. Bu tür toplumlara örnek olarak, göçmen işçi alımından önceki İsviçre ile İskandinav ülkeleri verilebilir mi? Bu, yanıtlanması zor, ama sorulması gerekli olan bir sorudur”.
Ve TP bombayı patlatıyor:
Şu halde, işçinin işgücü satıcısı olarak tanınması kendi başına bir sömürü, haksızlık ve adaletsizlik anlamına gelmiyor. Kapitalist işçiyi, işçi –tanıdığını ilan ettiği bir kimlik– olarak değil de, sözleşmeye aykırı hareket ederek, sözgelimi bir köle olarak görür ve davranırsa, ortada bir adaletsizlik var demektir. Bu durumda, hırsızlıktan, karşılığı ödenmemiş işgücünden ve sömürüden söz edilebilir. İşçi, bu haksızlığa isyan eder”.

Bu anlayışı Türkçeleştirelim:
Tamam, işçinin işgücünü satışa çıkarmasında ve bunu bir kapitalistin satın almasında -bu alış veriş işleminde “bir sömürü, haksızlık ve adaletsizlik” yok.

Kapitalist, işgününü “iş olsun” diye satın almamıştır, çalıştıracaktır. İşgücünün çalıştığı, ürettiği süreç aynı zamanda sömürü sürecidir. Bu süreç, yine aynı zamanda haksızlığa ve adaletsizliğe kaynaklık eden süreçtir. Kaynaklık eden diyorum, çünkü kapitalist kurallara uyabilir, ama uymayabilir de. Çoğu kez de uymaz.

TP, eğer kapitalist “sözleşmeye aykırı hareket ederek, sözgelimi (işçiyi) bir köle olarak görür ve davranırsa, ortada bir adaletsizlik var demektir” diyor. Tamam, doğru. TP, kapitalist adaletsizlik yaparsa, yani sözleşmeye uymazsa işte o zaman “hırsızlıktan, karşılığı ödenmemiş işgücünden ve sömürüden söz edilebilir (ve) işçi, bu haksızlığa isyan eder” diyor.

Ne oldu şimdi? Tekil olarak kapitalistler, bir bütün olarak kapitalist üretim biçimi, işçiye, dolayısıyla işçi sınıfına kölece davranmazsa, yani her iki sınıf arasındaki anlaşmaya uyarsa, kapitalist üretim biçiminin bir hırsızlık sistemi olamaz; bu sistemde karşılığı ödenmemiş emekten bahsedilemez; dolayısıyla bu sistemde sömürüden bahsedilemez denmiş oşuor.

TP, kapitalizmi böyle temize çıkartıyor.

TP, kapitalizmi, Marks ve Kapital'i başkalaştırarak temize çıkartıyor.

TP, sömürü ile üretim arasındaki bağı kopartarak işçi sınıfının neden devrimci olduğunu; neden geleceği temsil ettiğini ortadan kaldırıyor; kapitalizmin reforme edilebileceğini, demokratikleştirilebileceğini, yaşanabilir, sahiplenilebilir bir sistem olduğunu savunuyor.

Post-Marksizm de bunu savunuyor.
Devlet ve ezilenler” alt başlığını geçiyoruz ve “Ezilenler birleşin şiarı” alt başlığında biraz durarak yazıyı sonlandırıyoruz.

TP, bu sefer de Tony Cliff'i öne sürerek işçi sınıfına saldırıyor. TP, insanı zorla, istemeyerek Troçkist yapıyor! TP'nin Tony Cliff'ten yaptığı alıntılara katılıyorum, bu anlamda da “Troçkist” oluyorum. Aksi taktirde T. Cliff'in formüle ettiği genel geçerli doğruları bir daha formüle etmem gerekecekti. Burada, bu konuda “Troçkist” olmamın nedeni de budur.

Cliff, İşçi Sınıfı ve Ezilenler başlıklı yazısında, Marxın işçi sınıfını seçtiğini, çünkü işçi sınıfının tarihin öznesi olduğunu, işçi sınıfının kollektif bir pozisyonda olduğunu dile getirir... Oysa, işçi sınıfından çok daha fazla acı çeken ezilenler, bir kollektif oluşturmazlar; Cliffe göre, ezilenler bir bireyler toplamıdır. Asıl olan, çekilen acının derecesi veya mahrumiyet değil, işçi sınıfının bir kollektif olmasıdır.

Cliff, ezilenleri kast ederek, Onlar kollektif mi? diye soruyor ve yanıtıyla argümanlarını hemen sıralıyor: Hayır. Ezilenler otomatik olarak güçlerini birleştirmezler. Ezilenlerin gökkuşağı ittifakı...

Eşcinsel olmanız otomatik olarak siyahları destekleyeceğiniz, siyahsanız otomatik olarak eşcinselleri destekleyeceğiniz ya da eşcinselseniz otomatik olarak Yahudileri destekleyeceğiniz anlamına gelmiyor. (…)”.

TP, Cliff'i yorumluyor:
Anlatımdaki naiflik Cliffin kusuru değil; bu, bir anlayışın kusuru. Çünkü yaklaşım, bu tür bir naiflik dışında ifade olunamıyor. Cliffin sözlerinin aynen işçiler için de geçerli olduğunu tartışmaya gerek var mı? Yok sanılmasın; var! Çünkü çok açık bir gerçeği, bir teorik-politik pozisyonda duranlar, sırf bu duruşları nedeniyle göremiyorlar”.

Buradan şunu anlıyoruz:
İşçiler de aynen ezilenler gibi farklı bileşimlerden oluşurlar. Belli bir teorik anlayışta olanlar, salt o anlayışta olduklarından dolayı işçilerin de bölük-pörçük olduklarını, bir bütünü oluşturmadıklarını göremezler.

TP'ye göre “İşçiler arasındaki ve işçilerle öteki ezilenler arasındaki bölünmeler ile ezilenlerin öteki kesimleri arasındaki bölünmeler arasında, hiçbir kategorik ayrım bulunmamaktadır”.
Söylenecek fazla bir şey kalmadı. Daha önceki yazılarda söylenenleri tekrarlamak yerine “SSCB Ekonomi Enstitüsü Bilimler Akademisi, Politik Ekonomi Ders Kitabı”ından aktarayım:

Yardımıyla maddi varlıkların üretildiği üretim aletleri, bu aletleri harekete geçiren ve belirli bir üretim deneyimi ve iş becerisi sayesinde maddi varlıkların üretimini gerçekleştiren insanlar, toplumun üretici güçlerini oluştururlar. İnsan toplumunun gelişmesinin bütün aşamalarında, emekçi kitleler, esas üretici güçtür.
Üretici güçler, insanın maddi varlıkların üretilmesi için kullanılan aletler ve doğa güçleriyle ilişkisini ifade ederler. Ancak insanlar, üretimde yalnızca doğa üzerinde değil, aynı zamanda birbirleri üzerinde de etkide bulunurlar. “Yalnızca belirli bir tarzda ortaklaşa etkinlik göstererek ve faaliyetlerini karşılıklı olarak değiş tokuş ederek üretirler. Üretebilmek için birbirleriyle belirli ilişki ve bağlar kurarlar, ve doğa üzerindeki etkileri, üretim, yalnızca bu toplumsal ilişkiler ve bağlar içinde gerçekleşir.” - İnsanların maddi varlıkların üretim süreci içindeki belirli ilişkileri ve bağları, üretim ilişkilerini oluşturur.
Üretim ilişkilerinin karakteri, üretim araçlarının (toprak, ormanlar, sular, yeraltı zenginlikleri, hammaddeler, üretim aletleri, işletme binaları, ulaşım araçları, haberleşme sektörü vs.) kimin mülkiyetinde bulunduğuna bağlıdır“ (s. 4).

Kapitalizmde üretim araçlarının mülkiyeti özeldir; kapitalist sınıfın elindedir. Bundan dolayı kapitalizmde üretim ilişkilerinin bir yanında üretim araçlarına sahip olan sınıf, diğer yanında da geçimini sağlamak için işgücünden başka satacak bir şeyi olmayan insanlar durur. Bu insanlar, üretimdeki konumlarından dolayı sınıf olurlar; işçi sınıfı. Demek ki, kapitalizmde belli bir insan topluluğu üretim ilişkilerindeki yerinden dolayı sınıf olmaktadır.
“Ezilenler”in ise böyle bir özelliği yoktur.

TP'nin, “İşçiler arasındaki ve işçilerle öteki ezilenler arasındaki bölünmeler ile ezilenlerin öteki kesimleri arasındaki bölünmeler arasında, hiçbir kategorik ayrım bulunmamaktadır” tanımlaması tamamen bir demagojidir. İşçi sınıfı, saflarına sürekli katılımdan dolayı sürekli değişim içinde olan bire sınıftır. Sınıf bilinçli olmayan işçi sınıfı, burjuva ideolojisi ve toplumun etkisi altında bölük-pörçük gözükür. Bundan doğal bir şey olamaz. Bu doğallığın aşılması, işçi sınıfının sınıf olarak hareket etmesi bilinçlenmesine -sınıf bilinçlenmesine- bağlıdır.

Ama “ezilenler”de böyle bir durum söz konusu değildir. Onların bileşiminde -işçi sınıfı dışında- sınıf olma özelliği taşıyan bölükler yoktur. TP, bu gerçekleri birbirine karıştırıyor, işçi sınıfı “ezilenler”den daha az bölük-pörçük değildir, bölünme konusunda aralarında kategorik bir ayrım yok diyebiliyor. Doğrudur, yukarıda sömürüyü üretimden neden kopardığını, yani işçi sınıfını sınıf yapan gerçekliği neden ortadan kaldırdığını şimdi anlıyoruz. Doğrudur, işçi sınıfını sınıf yapan ilişkileri; kapitalist üretim ilişkilerini sömürü-üretim bağlamında ortadan kaldırırsan, sadece işçi sınıfını değil, kapitalist sistemi de ortadan kaldırmış olursun. TP, bu konuda Negri'ye, Kurz'a öykünüyor, onların 1990'lı başında söylediklerini tekrar ediyor. İşin garip tarafı bu coğrafyada sermaye ile “emek” arasındaki bağı kopartarak TP'ye öykünenler de yok değil.

TP, işçi sınıfını yoklaştırmakta, onu misyonsuz kılmakta oldukça kararlı.

Aynı yazıda devamla şöyle deniyor:
İşçi sınıfının kapitalist toplumsal formasyonda yerine getirmeye aday olduğu misyonla, işçilerin fabrikalarda binlercesi bir arada kollektif üretim etkinliği içinde bulunmalarının herhangi bir bağlantısı olamaz”.

Yanıltmak isteyen, okuru saçma bir ikilemle karşı karşıya bırakamaya hizmet eden bir cümle.“İşçi sınıfının kapitalist toplumsal formasyonda yerine getirmeye aday olduğu misyon” üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerinde yükselen mevcut sistemi -kapitalizmi- yıkmak ve yerine üretim araçlarının toplumsal mülkiyette olduğu sistemi -sosyalizmi- kurmaktır. İşçi sınıfının tarihsel misyonu budur. Ama işçi sınıfının bu misyonu yerine getirmesi için önemli olan, binlerce veya yüzlerce veya da onlarca işçinin aynı fabrikada kolektif üretiyor olup olmaması değildir. İşçi sınıfı sayısından dolayı değil, üretimdeki konumundan dolayı söz konusu misyonu gerçekleştirmekle karşı karşıyadır. TP, “İşçi sınıfının kapitalist toplumsal formasyonda yerine getirmeye aday olduğu misyon”un nereden kaynaklandığını -üretimdeki yerinden kaynaklandığını- atlayarak “yerine getirmeye aday olduğu misyon”la işçi sınıfının her bir üretim birimindeki sayısal bağını kuruyor. Yukarıdaki cümlenin devamından bu anlayış açıkça dile getiriliyor:

Nitekim bu anlayışa göre, kapitalist üretim organizasyonunun günümüzdeki yönelimleri işçileri bir çatı altında bulunan topluluklar olmaktan çıkarma eğiliminde olduğu için, işçi sınıfının tarihsel misyonu da tehlikeye girmiş olacaktır”(Aynı yazıdan).

Demek ki, işçi sınıfının tarihsel misyonu tehlikeye girmemesi için “işçileri bir çatı altında bulunan topluluklar olmaktan” çıkmamaları gerekiyor. Doğru, o anlayışta olanlar için işçi sınıfının tarihsel misyonu tehlikeye girmiş olur. Ama bu TP'nin aşağıdaki yorumunu haklı çıkartmaz:

Yukarıdaki anlayış, “işçi sınıfını, şurada ve şu anda ya da şu bölgede bir arada ya da ayrı ayrı hareket eden işçilerle özdeşleştirmekten kaynaklanan bir yaklaşımın sonucudur ve gerçekten bu yaklaşım sahiplerinin kapitalizmin kitle üretimi döneminin militan savunucuları olması zorunlu olmaktadır. Eski-biçimli kapitalizmle birlikte işçi sınıfı ve Marksizm de tarihe havale olmakla karşı karşıyadır çünkü” (Aynı yazıdan).

Kapitalizmin son birkaç on yıllık tarihi, üretim ve sermayenin uluslararasılaşmasının bir sonucu olarak büyük, binlerce işçinin kolektif çalıştığı fabrikaların tarihe karıştığını, onların yerini nispeten küçük üretim birimlerinin aldığını; bu anlamda da işçi sınıfının dağınıklaştığını, eskisi gibi aynı yerde, toplu çalışmaktan kaynaklı olarak “kolay” örgütlenme olanağının artık pek kalmadığını göstermektedir. Ama bundan dolayı işçi sınıfının tarihsel rolünün üretimde tuttuğu yerden kaynaklandığı gerçekliğinin tarihe karıştığı; işçi sınıfının, buna bağlı olarak da Marksizmin yok olacağı tehlikesini ancak ve anca TP görebilir.

TP'nin bu kadar endişelenmesine, üzülmesine gerek yok. En son verilere göre güncel olarak dünya çapında işçi sayısı yaklaşık üç milyaradır. 1980'den bu yana ücretli işçi sayısı bir milyardan fazla artmıştır. Bu artış daha ziyade emperyalizme bağımlı, “gelişen” ülkelerde gerçekleşmiştir. Bu gerçeği yok saymaya hiç kimsenin gücü yetmez, hele TP'nin hiç yetmez.
TP devam ediyor:
Cliffin şu sözleri, ezici yaygınlıkta bir görüşün ifadesidir: Ezilenler ancak işçi sınıfının anahtar gücü ile birleştiğinde güç sahibi olabilirler...Ezilenlerin kurtuluşunun tek yolu, işçi sınıfının liderliğinden geçiyor”.

Çok doğru, aynen katılıyorum. Ama bunu Cliff'den önce bir “yükselti” olarak gördüğünüz Lenin, “döne döne” anlatır.

“Ezilenler”in nihai kurtuluşu, işçi sınıfıyla ortak hareket etmektir.
Marks ve Engels döneminde “Dünyanın bütün işçileri birleşin” geçerliydi.
Emperyalist çağda da “Dünyanın bütün işçileri ve ezilen halkları birleşin” geçerlidir.
*

9. makale

YOLUN SONU (I)

“EZİLENLERİN MARKSİZMİ”
“ÇAKMA MARKSİZM” - POST-MARKSİZM
(Sıkça sorulan sorular)

EZİLENLER VE EZİLENLERİN MARKSİZMİ KAVRAMSAL OLARAK NEDİR NE DEĞİLDİR (I)

10. makale

YOLUN SONU (II)

POST-MARKSİZM - EMPERYALİST KÜRESELLEŞME VE EZİLENLER
MARKSİZM-LENİNİZME GÖRE “EZİLENLER” VE “EZİLENLERİN MARKSİZMİ” NEDİR NE DEĞİLDİR (II)
Post-Marksist arayışların Anadolu cografyasına yansımaları (I)
(Sıkça sorulan sorular)


11. makale

YOLUN SONU (III)

POST-MARKSİZMİN ANTİ-SINIFÇILIĞI - EZİLENLER

Post-Marksist arayışların Anadolu cografyasına yansmaları (II)
(Sıkça sorulan sorular)
Negri’nin “Çokluk” Teorisi ve “Ezilenler” Arasındaki Diyalektik Bağ