deneme

1 Aralık 2014 Pazartesi

IŞİD'E KARŞI SAVAŞIN JEOPOLİTİKASI - “BELALI” COĞRAFYA!




IŞİD'E KARŞI SAVAŞIN JEOPOLİTİKASI - “BELALI” COĞRAFYA!

21-23 Kasımda İstanbul'da J. Biden-A. Davutoğlu ve R.T. Erdoğan arasında sürdürülen görüşmelerde olağanüstü denebilecek bir durum yoktu. Bu görüşmelere ABD'nin iki numaralı temsilcisi Türkiye'nin icraatçı bir ve iki numaralı temsilcilerine Ortadoğu bağlamında birtakım hazırlıkların nasıl yapılabileceğini veya ABD'nin önümüzdeki dönemde Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmek için önceliklerinin neler olduğunu anlatmaya gelmiş ve bu arada Türkiye'nin de görüşlerini yeniden dinlemiş olduğu atmosferi hakim gibi geliyor. Yani, J. Biden Fas ve Ukrayna'dan sonra Türkiye'ye gelmeseydi, doğrudan ABD'den Türkiye'ye gelseydi, bu görüşmeler için bu kadar uzun yol göze alınır mıydı, göze alındığına göre açıklanmayan birtakım sorunlar var diye düşünebilirdik.
J. Biden gelmeden önce iki numaralı icraatçı A. Davutoğlu Irak'ı ziyaret ederken bir numaralı icraatçı da Afrika turundaydı.


Görüşmelerin gidişatı Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin bölgesel sorunlar -Irak, Suriye, İsrail, Kürt (Rojava), Suriye (Esad), İran, Doğu Akdeniz (enerji) arasında sıkışıp kaldığını göstermektedir.

Önce iki gün ve üç görüşmede ne konuşulup konuşulmadığını gazetelerden aktaralım:
Davutoğlu'ndan açıklama: “... Mesud Barzani ile baş başa bütün bu güvenlik ve IŞİD, PKK ve bölgedeki değişikleri analiz ettik. Güvenlik boyutunda bizim kadar Kuzey Irak’ta mevcudiyeti olan yok. Mesud Barzani’ye de söyledim, Kuzey Irak bizim için önemlidir. Musul, Kerkük, Erbil, Süleymaniye hattı bizim ulusal güvenlik hattımızdır. Burada olan her şey Türkiye’yi etkiler.”

Davutoğlu ve Biden Atlantik Konseyi’nde:
J. Biden: "Avrupa’da enerji verimliliği çok önemli. Özellikle Türkiye’nin bölge içinde önemli yeri var ... Enerji güvenliği artık Avrupa’nın entegre ve pazar genişletme projesinde bir sonraki adım olmalıdır”.

J. Biden: "Tek kaynaklı enerji uzun zamandır Avrupa’da sorun teşkil ediyor. Fakat artık harekete geçmeliyiz ... Buradaki asıl husus enerji güvenliğini sağlamak. Bunun için Avrupa hem enerji yollarını, hem de enerji tedarikçilerini çeşitlendirmeli".

J. Biden, enerji sorunu ve Kıbrıs:
"...Bütün doğu Akdeniz bir araya gelerek çalışabilirse burası önemli bir doğal gaz piyasası olarak küresel merkez haline gelebilir”.

"Gazı ilk kez Hazar’dan Avrupa’ya getiriyor". "Gerçekten çok çok önemli. Doğu Akdeniz’in enerji potansiyeli çok önemli, ekonomik getiriler getirebilir Avrupa’ya. Bölgeye de aynı şekilde. İsrail, Türkiye, Mısır, Yunanistan, Kıbrıs ve umuyoruz ki Lübnan... Bu bölge içerisinde bir istikrara konulabilir ve refah seviyesi de artırılabilir. Enerji güvenliği artırılarak, kaynaklar çoğaltılarak bu sağlanacaktır. Türkiye zaten petrol için çok önemli bir öneme sahipti. Şimdi gaz için de bu durum söz konusu.

Enerji, işbirliği, güvenlik ve istikrar için çok önemli. Enerjiyi önemli bir işbirliği aracı olarak görmeliyiz. Enerji güvenliğini Avrupa’da sağlamak sizin elinizde. Bu hepimiz için fayda sağlayacak. Türkiye zaten çok önemliydi, şimdi de bu gaz konusunda daha büyük bir rol oynama hazırlanıyor. Türkiye’nin stratejik konumu burada çok önemli. G20’yi de zaten önümüzde ki yıl ağırlayacak Türkiye. Zaten G20 nezrinde de enerji verimliliği, enerji güvenliği ve iklim değişikliği gibi konular devam ediyor. Türkiye Avrupa’nın en büyük en geniş gaz pazarlarından birine sahip. Türkiye önümüzdeki 10 yıl içerisinde büyümesi beklenen tek piyasa. ABD’de Türkiye’nin bu potansiyelini yerine getirmesi için elinden gelen her şeyi yapmaya hazır. Özel yatırımların çekilmesi gerekiyor, alt yapıların geliştirilmesi gerekiyor. Türkiye’nin de bir doğal gaz merkezi olabilmesi için de çalışmaya devam etmesi gerekiyor. Yenilenebilir enerji konusunda ABD ve Türkiye çalışmaya zaten devam ediyor".
Jeopolitikacı ve iki numaralı icraatçı Davutoğlu:
"Özellikle enerji ve ekonomi bağlamında Türkiye’nin etrafında uluslararası alandaki krizlerin yoğunlaştığı bir dönemdeyiz. Dün Irak’tan geldim, Sayın Biden, Ukrayna’dan geldi. Birlikte kuzeyden ve güneyden gelip, iki çok ciddi iç sıkıntılar yaşayan ülkeyle ilgili gözlemlerimizi paylaştık. Bir taraftan yoğun bir ekonomik krizin içindeyiz, hala durgunluk ve resesyon devam ediyor... Diğer taraftan siyasi çalkantılar ve birçok devletin yönetilme kabiliyetini kaybettiği, kritik bir süreçten geçiyoruz. Türkiye’nin etrafındaki birçok ülke efektif yönetim kabiliyetini maalesef kaybetmiş durumda. Suriye, en çarpıcı örneği."
Erdoğan ile Biden görüşmesinden:
Bir numaralı icraatçı:
ABD ile fikir birliği içindeyiz. Birinci derecede Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmeler ile DEAŞ tehdidi konusunda etraflıca bir görüşme imkanımız oldu. Kıbrıs, Ukrayna, Kafkaslar, Afganistan ortaya çıkan bütün bu bölgedeki güncel gelişmeleri, karşı karşıya bulunduğumuz sorunları ele alma imkanımız oldu. İstişare ettiğimiz pek çok konuda ABD ile fikir birliği içinde olduğumuzu da memnuniyetle gördüğümüzü ifade etmek isterim. Bu stratejik ortamda Türkiye ile ABD arasındaki işbirliği ve dayanışma daha büyük bir anlam ve önem kazanıyor”.

Türkiye, ABD ... ortak ve dost olarak stratejik ortaklıktan model ortaklığa bir geçiş sürecini başarmış olan iki ülke, Ortadoğu’dan Afganistan’a Balkanlar’dan Doğu Akdeniz ve Kafkaslara kadar uzanan geniş bir coğrafyada yakın işbirliği içindedir. Bu işbirliği uluslararası barış ve istikrarın muhafazası, terör ve aşırıcılıkla mücadele, enerji güvenliği ve kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi gibi birçok önemli meseleyi çerçevelemekte ve bunlara karşı mücadeleyi gerektirmektedir. ABD ile işbirliğimizi güçlendirerek devam ettirmek istiyoruz. Biden ile ... konularımızı el alma fırsatımız oldu”.

ABD ile yakın işbirliği ve eş güdüm içerisinde atacağımız bu adımlar, hem bölgemizde hem ötesinde yaşanan gelişmelerin yönünü tayin edecek niteliktedir. Bölgesel ve uluslararası barış ve güvenliğin korunması için ABD ile işbirliğimizi derinleştirerek daha da etkin kılmaya kararlıyız”.

J. Biden: “Neredeyse 4 saat süren bir görüşmemiz oldu. Bizim Türkiye’ye ihtiyacımız var, sanırım Türkiye de bize ihtiyacı olduğunu düşünüyor. IŞİD’i zayıflatmak ve yenmek için çalışmalarımızdan bahsettik. Başkan ile Irak ve Suriye konularında uzun zamandan beri görüşüyoruz. Bugün yine uluslararası bir koalisyonun bir parçası olarak IŞİD’i zayıflatmak ya da DEAŞ’ı zayıflatmak ve yenmek için uluslararası koalisyonun bir parçası olarak çalışmalarımızdan bahsettik. Müttefiklerin yapması gerektiği gibi ortak stratejiler geliştirdik. Dün akşam ve bu sabah başbakan ile görüşme fırsatı... Bu konuda aynı fikirdeyiz. Irak ile ilgili aynı görüşlere sahibiz. Cumhurbaşkanına da söylediğim gibi yeni Irak hükümeti ile ilgili çok memnun olduğumu söyledim. Abadi ile konuşmaları ile ilgili Türkiye bu konuda çok ciddi bir liderlik gösterdi. Suriye konusunda derin bir şekilde çeşitli konular ve alternatifleri görüştük”.

IŞİD’i zayıflatmak ve yenmek konusuna ilave olarak aynı zamanda Suriye muhaliflerini güçlendirmek ve siyasi geçiş sürecini desteklemek ... bu siyasi geçiş süreci Esad rejiminden uzaklaşacak şekilde olmalıdır. Ilımlı Suriye muhaliflerini eğitmek ve donatmak konusundaki çabalarımızdan bahsettik. Kıbrıs’tan da bahsettik. Biz ABD olarak BM liderliğindeki adanın iki toplumlu bir federasyon olarak birleştirilmesi konusundaki çabalarını desteklemektedir. Bugün, eğer siyasi irade varsa, Türkiye’de dahil hem bölgede hem de adadaki tüm halkın çıkarına uygun olacak bir çözüm için potansiyel vardır. Bunun gerçekleşmesi için gerginliğin düşürülmesi ve müzakere masasına dönülmesine odaklanmak gerekmektedir. Doğu Akdeniz’deki ciddi enerji potansiyeli göz önüne alındığında iki toplumun işbirliği içinde bir gelecek oluşturmasının her iki toplum için de sağlayacağı ödüller çok yüksektir ”.

Beyaz Saray yetkilisinden: “Bu görüşmelerden (Türk yetkililerle) ortaya çıkan, bu konularda anlaşmazlığımızdan çok, daha fazla ortak yönlerimiz olduğuna ikna olduk. IŞİD'in yenilgiye uğratılması noktasında mutabıkız. Örgütün sadece ABD ve bölgedeki müttefikleri için değil aynı zamanda Türkiye'nin de sınırına tehdit oluşturuyor ve Türkiye bu tehdidi çok ciddiye alıyor.

Irak'taki gibi hava saldırılarının yanında sahada etkili bir güvenlik gücü olmadan IŞİD Suriye'de zayıflatılıp yok edilmez. Ankara ve Washington yönetimleri bu noktada Suriye'de alanda uygun gücün Esad olmadığı noktasında fikir birliği içindeler. Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) IŞİD ile mücadele kapsamında sahadaki güvenilir güçtür. ÖSO'nun daha hızlı ve etkili eğitilip donatılması için Türkiye ile işbirliğinin artırılıp artırılmayacağı konusunda kesinleşmiş bir karar yok. Türklerle görüşmelerimizden gerçekten memnunuz".
İncirlik üssüyle bağlam içinde: "Irak ve Suriye'de IŞİD ile mücadele etmek için birlikte nasıl hareket edebileceğimize dair bu üst düzey görüşmelere devam ettiğimiz sürece, koalisyon uçaklarının ve diğer varlıklarının Türk tesislerini kullanabilmelerine yönelik görüşmelerimizi sürdüreceğiz. Türkler platformlarını biraz daha (kullanıma) açmadan önce bizimle tamamen aynı fikirde olmak istediklerinde net oldular. Bu noktada ilerleme kaydettiğimizi söylemek isterim, sona geldiğimizde eğer hepimiz mutabık kalırsak, koalisyon için Türkiye'de genişletilmiş kullanıma sahip olacağız. Tabii ki bu Türklere bağlı olacak."

Bu görüşmelerden her iki taraf bazı konularda ayrılsak da yola devam anlayışında olduğunu ifade etmiş oluyor. Açık ki, anlaşamadıkları tek konu, IŞİD'e karşı mücadelenin aynı zamanda Esad' karşı mücadele olması gerektiğidir. ABD, Türkiye'nin bu anlayışını kabul etmiyor. Bu konuda anlaşma olmadığı için de Türkiye IŞİD'e karşı mücadelede ancak yardımcı olabileceğini yani sorunu taktik” düzeyde ele alabileceğini; “yabancı savaşçılar” konusunda istihbarat paylaşımı yapacağını, Kobane'ye “yardım” edeceğini, ama “stratejik” bir ortaklaşmanın olmayacağını, bu anlamda İncirlik üssünün kullanılmayacağını, Türk hava sahasının IŞİD'e karşı mücadele bağlamında askeri uçuşlara açılmayacağını, Türk hava kuvvetlerinin IŞİD'i vurmaya katılmayacağını açıklamış oluyor.
Esad rejimine karşı ABD'nin çekincesinde İran'ın tavrının belirleyici bir rol oynadığı anlaşılıyor. IŞİD'e karşı mücadeleyi Esad rejimine karşı mücadele ile aynı seviyede ele almak, İran'ın Irak'ı yeniden karıştırabileceği, nükleer görüşmelerden çekilebileceği düşüncesini güçlendirmektedir. Bu gerçekten de mümkündür. Çünkü Suriye, İran'ın Akdeniz'e açılış kapısıdır, Lübnan'da kendi çizgisinde olan Hizbullah ile doğrudan bağını sağladığı coğrafi alandır. Bu alanda Esad rejiminin yıkılması, İran-Akdeniz, İran-Hizbullah bağını kopartacaktır. Şimdi bir de Doğu Akdeniz'de yeni enerji kaynakları üzerine rekabetin keskinleşiyor olduğu bir dönemde bu bağın kompası İran açısından önemli bir konum kaybına yol açabilir.

Suriye konusunda durum böyleyken, Irak konusunda tarafların görüşleri ortaklaşmış gözüküyor. Ne de olsa IŞİD vasıtasıyla istenmeyen Maliki iktidardan alındı, her iki tarafın kabul ettiği yeni bir hükümet işbaşında. Basına yansıdığı kadarıyla yeni hükümetle Türkiye-Irak, Güney Kürdistan-Irak arasındaki sorunlar hemen hemen ortadan kalkmış gözükmektedir.

25 Kasım itibariyle gazete haberlerine göre Suriye'de hem Esad rejimine hem de IŞİD'e karşı mücadele edeceği düşünülen “ılımlı güçler”in, somutta da ÖSO'nun eğitimi ve donatımı için uzlaşıldığı anlaşılıyor. Uzlaşmaya göre, Esad rejimi ile IŞİD'e karşı savaşacak Suriye'deki ılımlı muhalif güçlerin donatımını ABD ordusu, bu güçlerin (ÖSO) eğitimini ise Türkiye üslendi. İlk aşamada 2 bin Suriyeli muhalif, Türk subayları tarafından eğitilecek. Toplamda 5 bin Suriyeli silahlı muhalife güce eğitim verilecek.

Söz konusu bu görüşmelerde ele alınan konuların sadece IŞİD ve Esad rejimine karşı mücadele ile sınırlı olmadığını; Türkiye-ABD arasında temel bazı sorunların ele alındığını; IŞİD'e karşı mücadelenin; Ortadoğu'da sorunların/çelişkilerin aslında kompleks; birbiriyle bağlantılı olan bir bütünü oluşturduğunu görüyoruz.
Bu kompleks bütünü oluşturan parça sorunlar nedir? Bunların başlıcası şunlardır: 1) Kürt sorunu. 2) Kıbrıs sorunu. 3) Ukrayna sorunu. 4) Kafkaslar sorunu. 5) Afganistan sorunu. 6) Enerji sorunu.

Bu sorunların hepsini bu yazıda ele almak bir kitapçık yazmak anlamına gelir. Ama bunları ortaklaştırabileceğimiz birkaç noktaya indirgeyerek ele alabiliriz. Bu anlamda Kürt sorunu, Suriye, sorunu, Doğu Akdeniz (enerji) ve Kafkasya enerji sorunu önplana çıkmaktadır.

1- IŞİD'e karşı savaş ve Kürt sorunu (Kobane direnişi)

-Rojava devriminin doğrudan sonucu, kantonlarda demokratik halk yönetiminin oluşturulmasıdır. Bu yönetimde orada yaşayan halklar, etnik ve dinsel gruplar kendi kaderlerini bizzat belirlemekteler. Rojava devrimi ve kurduğu yönetim Ortadoğu'da örnekleşmiştir; bu devrim ve yönetim Ortadoğu halklarının emperyalizme ve yerel işbirlikçilerine baş kaldırabileceklerini, kendi yönetimlerini kurabileceklerini göstermiştir. Bu nedenle Rojava devrimi ve yönetimi emperyalist ülkeleri, bölgedeki gerici rejimleri oldukça rahatsız ve tedirgin etmiştir.

-Rojava devrimi ve özellikle Şengal ve Kobane direnişi, parçalanmış Kürdistan'da Kürt ulusal birliğinin gelişmesine önemli bir ivme kazandırmıştır. Bu birliğin yapısallaşması emperyalist ülkeleri ve bölgenin sömürgeci ülkelerini, özellikle de Türkiye ve İran'ı tedirgin etmektedir.

-Kobane direnişi devrim ile karşı devrim arasındaki bir mücadeledir, bir direniştir. Bu direnişte söz konusu olan sadece IŞİD ile YPG arasındaki bir savaş değildir; burada bir taraftan IŞİD, Türkiye ve destekçileri, diğer taraftan da PKK, HPG, YPG güçleri savaşmaktadır. Aslında bu sömürgeci Türkiye ile PKK arasında bir mücadeledir. Türkiye, Rojava devrimini boğma ve yok etme görevini IŞİD'e havale etmiş ve “ha düştü ha düşecek” diyerek beklemiştir. Ama oluşan kamuoyu ve Kobane'de direniş sonucunda yardım koridorunu açmak zorunda kalmıştır. Yenilen, Kobane politikasıyla Türk burjuva sömürgeci devlet olmuştur.

-IŞİD'in kontrolden çıkması, Kobane direnişi ve bu direnişin oluşturduğu kamuoyu emperyalist ülkeleri ve Türkiye'yi politikalarında değişime zorlamış ve bunun sonucu olarak IŞİD çetelerinin Kobane'deki mevzileri de havadan bombalanmış, silah indirilmiş ve Peşmerge Kobane'ye geçmiştir.

-Kobane direnişi, IŞİD olgusu Ortadoğu'da güç ilişkilerinin, örneğin Esad rejimine karşı ittifak ilişkilerinin değişmesine neden olmuştur.

-Kobane direnişi, Kürt ulusal hareketinin; bir bütün olarak Kürt ulusunun Ortadoğu'da artık hesaba katılması gereken bir güç olarak ortaya çıkışını perçinlemiştir.

-Rojava devrimi ve Kobane direnişi Ortadoğu'da bölgesel devrim anlayışını güçlendirmiştir.
2- IŞİD ve Suriye'ye karşı savaşın jeopolitiği
Esad rejimine karşı kurulan koalisyon ve farklı görüşler:
Suriye'de Esad rejimini yıkmak amacıyla kurulan koalisyon, bu savaşa faklı yaklaşımlardan dolayı işlevsizleşirken, IŞİD'e karşı mücadelenin önplana çıkması Suriye'de durumu olduğundan daha da karmaşıklaştırmıştır.
Suriye'de gerici savaşla bağlam içinde iki koalisyon oluşturuldu. Bunlardan ilki Esad rejimini yıkmak amacıyla kurulan koalisyondur. Temmuz 2012'de Esad rejimine karşı kurulan “Suriye'nin Dostları Koalisyonu” 11 üyeden oluşuyor ve yaklaşık 100 devlet ve uluslararası kurum tarafından destekleniyordu. İkincisi ise IŞİD'e karşı kurulan koalisyondur. Gelinen noktada her iki koalisyon da, kuruluş amaçları göz önünde tutulursa birer fiyasko olmuştur. Her iki koalisyonda yer alan ülkelerin stratejik amaçlarının farklı olması, sonuç almanın önündeki en büyük engel olarak ortaya çıkmıştır.
Esad rejimini devirme konusunda koalisyon oluşturan ülkeler arasında esasa ilişkin bir görüş ayrılığı yok. Ama Esad'dan sonraki Suriye ve bu bağlamda da Ortadoğu'nun yeniden şekillendirilmesi konusunda koalisyonda yer alan belli başlı ülkeler arasında farklı çıkarlar var.

Amerikan emperyalizmi için önemli olan bölgenin enerji kaynaklarını (Örneğin Irak'ta petrol, Suriye'de yeni keşfedilen doğal gaz) kontrol etmek, rekabet içinde olduğu Rusya, Çin gibi ülkeleri bu kaynakların çıkarım ve pazarlanmasında uzak tutmak değil, aynı zamanda Ortadoğu'yu, “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” olarak dünya hakimiyeti jeopolitikasının vazgeçilmez bir parçası olarak yeniden şekillendirmektir. “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”, Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmek aynı zamanda mevcut sınırlar üzerinde oynamak, devletçikler oluşturmak, bölgeyi etnik ve mezhepsel farklılıklar temelinde ayrıştırmak anlayışını da içermektedir. Bölgeyle ilgili daha önceki yazılarda yer alan haritalar Amerikan emperyalizminin bu yönlü düşüncelerini açıkça ortaya koymaktadır.

İsrail, ABD'nin hegemonal şemsiyesi altında belirlenmemiş sınırlarını genişletmiş, defalarca Filistin halkına saldırmış ve katliamlar gerçekleştirmiştir. Şüphesiz ki, İsrail'in tek sorunu Filistin toprakları değil; bunun ötesinde bölgeyi kontrol edebilmek ve kendisiyle rekabet edecek güçleri engellemek için Fırat ve Dicle alanını; yani Mezopotamyayı; buranın su ve enerji kaynaklarını kontrolü altına almak da İsrail'in vazgeçilmez amaçlarından birisidir. Aynı zamanda Güney Kürdistan petrolünün Rojava üzerinden Akdeniz'e sevkıyatından da çok memnun olacaktır. Bu nedenle de Suriye'nin devletçiklere parçalanması gerekmektedir. Parçalanmış bir Suriye aynı zamanda İsrail için merkezi bir tehdit olmaktan çıkacaktır; bu anlamda İran uzakta kalacak, Lübnan'da İran etkisi (Hizbullah) kırılacaktır. Dahası, İran'ın Irak-Suriye-Lübnan hattı üzerinden Akdeniz'e açılması, Doğu Akdeniz'de yeni keşfedilen doğal gaz kaynakları üzerinde Suriye üzerinden müdahil olması engellenmiş olacaktır.

Türkiye, Ortadoğu'nun yeniden şekillendirilmesinde sadece bir Amerikan destekçisi olmayacağını, soruna doğrudan müdahil olduğunu, öyle ki, Suriye sorununu bir iç sorun olarak gördüğünü açıklamıştır. Türk burjuvazisi, bölgesel güç olarak Ortadoğu'da “oyu kurucusu” olmak istediğini, önemli bir aktör olarak görülmesi gerektiğini açıklamakta ve ona göre de hareket etmektedir. (Türkiye'nin bu yönlü görüş ve pratiğini salt Suriye ile sınırlı olarak ele almak oldukça yanlış olur. Bu konuyu Türk burjuvazisinin jeopolitik anlayışının bir parçası olarak görmek gerekir. Bu nedenle ayrıca ele alınması gereken bir konudur).
S. Arabistan, Katar gibi ülkeler, varlıklarını Amerikan emperyalizmine hizmet etmekle sürdürebilecekleri doğrultusunda hareket etmekteler.

Irak fiilen üç parçaya bölünmüş durumda. IŞİD sayesinde Maliki'nin iktidardan alınması da bu de fackto üçe bölünmüşlüğü ortadan kaldırmamıştır. Irak'da IŞİD'e karşı sürdürülen savaş, aslında Irak'ın resmen bölünmesi durumunda sınırları belirleme savaşından başka bir şey değildir. IŞİD'i havadan bombalayan emperyalist güçler ve karada savaşan Irak merkezi ordusu ve Peşmerge güçleri IŞİD güçlerini belli alanlardan çıkmaya zorlamaktadır.

Irak'ta Sünni toplumun merkezi hükümetle Şii topluma eşit mesafede ilişki içinde olması mümkün gözükmemektedir. Bu olgudan dolayı Irak'ın de facto bölünmüşlüğü devam edecektir. Bu da Sünni toplumun IŞİD veya başka bir oluşum tarafından temsil edileceğini gösterir.
Ukrayna sorunundan dolayı Batılı güçlerin baskısı ve ambargosu nedeniyle hareket alanı sınırlanmış olan Rusya'nın Ortadoğu'da varlığını sürdürmekten vazgeçebileceğini düşünmek, Rus emperyalizmini tanımamak anlamına gelir. Rusya, Esad rejimini desteklemeye devam etmektedir ve sonuna kadar da desteleyecektir. Rus emperyalizmi bölgenin enerji kaynaklarına sahip olmaktan ziyade Amerikan emperyalizminin oyununu bozmak için Ortadoğu oyununda yer almaktadır. Bunun ötesinde Doğu Akdeniz'de keşfedilen enerji kaynakları bu bölgede farklı güçler arasında çelişkilerin keskinleşeceğini göstermektedir. Bu farklı güçlerin bir tarafında ABD yer alıyorsa, diğer tarafında da Rusya yer alıyor.

Ama IŞİD söz konusu olduğunda bütün emperyalist güçlerin gönüllü-gönülsüz belli bir ittifak ilişkileri içinde hareket ettiklerini görüyoruz; Rusya ve Çin de IŞİD'in etkisizleştirilmesinden yanadırlar. Dün Çeçenistan'da, Dağıstan'da, Afganistan'da, Bosna'da savaşan cihatçıların yarın yeniden Kafkasya'da ve Doğu Türkistan'da (Sincan) savaşmayacaklarının hiçbir garantisi yoktur. Kafkasya ve Doğu Türkistan'da savaş, Rusya ve Çin'e karşı savaş demektir.
IŞİD'in Irak'ta Musul'un işgaliyle güçlü bir biçimde sahaya sürülmesi Suriye'ye karşı kurulmuş olan koalisyonu neredeyse tamamen etkisizleştirmiştir; en azından Esad rejimine karşı mücadelenin geri plana itilmesi bakımından. Onun yerini ise IŞİD'e karşı kurulmuş olan koalisyon almıştır. ABD bunun böyle olduğunu defalarca dile getirmiştir. Örneğin ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, “Bana verilen görev IŞİD ve ben buna odaklanmış durumdayım. Bana verilen görev Suriye rejimini devirmek değil". “Askeri stratejileri açısından Irak'ın önceliklidir. Iraklı yerel güçlerin, koalisyon ülkelerinin de yardımıyla daha da güvenilir bir ortağa dönüştü. Irak'ta bizi tutarlı bir askeri stratejiye götürecek koşulları ayarladık, Ancak Suriye'de bazı koşullar hâlâ olgunlaştırılmadı" açıklamasını yapıyor.

Türkiye'nin Suriye'de tampon bölge oluşturma düşüncesiyle ilgili olarak da "Türkiye koalisyon ülkelerinden biri, ayrıca NATO üyesi. Bir müttefikin önerisini elbette göz ardı etmiyoruz. Orada çalışan ekiplerimiz var. Böyle bir karar alınırsa, kampanyayı ona göre biçimlendiririz ancak şu an öyle bir durum yok" diyor.
ABD ve koalisyon güçlerinin tüm IŞİD faaliyetlerini koordine etmekten sorumlu John Allen de benzer açıklamalar yapıyor. Bu emekli general “Her zaman stratejimizi gözden geçiriyoruz, Suriye politikamızda da. ABD nihayetinde Suriye halkının temsil edildiği bir siyasi çözüm olmasını temenni ediyor ki, bu tabloda Beşar Esad yok. Ama bu Esad’ı devirmeye karar verdiniz anlamına gelmiyor... Tekrar söylemek gerekirse, Cenevre 2 bildirgesi çerçevesinde tanımlanan siyasi müzakereleri hedefleyen politikamıza devam edeceğiz ve bu, Beşar Esad’ı kapsamıyor. Tabii ki IŞİD’le uğraşıyoruz. IŞİD, sadece Türkiye ve ABD için değil, bütün bölge için bir tehdit. Buna yönelik strateji de 60 ülkeden oluşan koalisyonun nihayetinde IŞİD’i yenmek için angaje olmasıdır. Benim rolüm de bu. Ama tabii siyasi maksadımız Beşar Esad’ın olmadığı bir siyasi çözüm”.
Bu açıklamaları şöyle de okuyabiliriz: IŞİD'i yok etmek Esad rejimiyle ittifak etmekten geçiyorsa, bunu gerçekleştirmek için hiçbir güç bizi engelleyemez!
Sonuç itibariyle, “İslam Devleti” (İD), Amerikan emperyalizminin elinde sadece şu veya bu sorunda, örneğin Suriye'de Esad rejimini yıkma sorununda kullanılan bir terör aracı olmaktan çıkmıştır. İD, IŞİD'a (Irak Şam İslam Devleti) (1) dönüşmekle kontrolden çıktığını da göstermiş oluyordu. Irak'a saldırmakla IŞİD, artık istenmeyen Maliki iktidarının devrilmesine vesile olmuş ve onun yerine kurulan merkezi Irak rejimi ile ABD, Türkiye ve Güney Kürdistan'da otonom yönetimin nispeten sorunsuz işbirliğinin önü açılmıştı. Maliki'nin gitmesine ve yeni hükümetin kurulmasına İran da razı olmak zorunda kalmıştı.

Amerikan emperyalizmi Ortadoğu'yu siyasi olarak yeniden şekillendirmede IŞİD'i kullanmıştır. Bu anlamda IŞİD, İngiliz ve Fransız emperyalizminin çıkarlarını ifade eden ve Ortadoğu'yu bu iki ülkenin çıkarlarına göre siyasal olarak şekillendirilen Sykes-Picot anlaşmasını (1916) geçersiz kılan adımlar atmıştır. Örneğin Suriye-Irak sınırının geçersiz kılınması, Kuzeyde gelişen Kobane direnişinden dolayı Türkiye-Suriye sınırının delik deşik olması bunun açık yansımasıdır.

3- Doğu Akdeniz (enerji) sorunu

Kendi başına ve Ortadoğu sorunuyla da bağlam içinde oldukça güncel olan Doğu Akdeniz enerji (petrol ve doğal gaz) sorunu üzerine başlı başına bu konuyu ele alan bir yazıda yoğunlaşmak gerekir. Burada sorunu ana hatlarıyla belirtmekle yetineceğiz.

Doğu Akdeniz'i Türk hükümeti iki açıdan dillendiriyor; birisi Osmanlı İmparatorluğu'nun eski egemenlik alanı olan Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin gibi ülkeleri, yani Levant diye tanımlanan bölgeyi ifade etmesi. İkincisi de coğrafi olarak doğrudan Türkiye ile sınırdaş bir bölge olmasıdır. Türkiye'de bir ve iki numaralı icraatçılara göre Doğu Akdeniz Türkiye'nin bir “arka bahçesi”dir ve hiçbir koşul altında vazgeçilemez.

Doğu Akdeniz'de (genel olarak Kıbrıs adası civarında) bulunan petrol ve doğal gaz kaynakları, bölgenin stratejik önemini arttırmış, ittifakların yeniden şekillenmesine neden olmuştur.

Bu kaynaklar sadece Levant havzası ülkeleri (Filistin, İsrail, Kıbrıs, Türkiye, Suriye ve Lübnan) arasında değil, emperyalist ülkeler arasında da rekabete yol açmıştır. Sorun sadece münhasır ekonomik bölgelerin paylaşımı bazında bölge ülkeleri arasındaki rekabetle sınırlı değildir. Türkiye hariç diğer ülkelerin münhasır ekonomik bölge sınırlarını tespitinde uluslararası enerji tekelleri ve onlarla bağlam içinde farklı emperyalist güçler belirleyici bir rol oynamaktalar. Dolayısıyla, enerji kaynaklarının daha işlenmediği bu dönemde ortaya çıkan rekabet bölgenin paylaşımıyla ilgilidir.

Doğu Akdeniz’de Türkiye-Güney Kıbrıs Rum kesimi-Yunanistan ve Mısır arasında; Türkiye-İsrail arasında; İsrail-Lübnan arasında; İsrail-Mısır arasında; Suriye-İsrail; İsrail-Filistin arasında bu enerji sahasının paylaşılması üzerine açık, kapalı rekabet sürmektedir. İsrail-Suriye, İsrail-Filistin arasındaki rekabet bugün görünmese de gelecekte patlak verecektir.

Akdeniz ve Doğu Akdeniz sadece bu enerji kaynaklarının keşfedilmesinden sonra bu denli önemli olmamıştır. Bu bölgenin stratejik önemi de küçümsenmemelidir:

1- Doğu Akdeniz, Avrupa-Asya-Afrika kıtalarını birbirine bağlayan bir kavşak konumundadır.

2-Doğu Akdeniz aynı zamanda, Kuzey-Güney, Doğu-Batı yönlerinde dünyanın önemli bir kavşağıdır ve bu anlamda stratejik önemi olan bir bölgedir.

3-Doğu Akdeniz, Çanakkale boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı üzerinden Karadeniz'e; Cebelitarık Boğazı üzerinden Atlantik Okyanusu ve Süveyş Kanalı üzerinden de Hint Okyanusu’na açılan ve böylece önemli kara bölgelerini ve deniz alanlarını birleştiren bölgedir.

4-Bu coğrafi konumundan dolayı Doğu Akdeniz, dünya ticaretinde önemli bir merkez durumundadır; Avrupa ticaretinin yüzde 40'ının; Bağımsız Devletler Topluluğu ithalatının yaklaşık yüzde 60'ının ve ihracatının da yüzde 50'sinin bu bölgeden geçmesi bu bölgenin önemini göstermektedir (Bkz.:Doğan Yaşar ve Dursun Yıldız; Doğu Akdeniz’de Küresel Satranç, s. 309).

5-Dünya ticaret trafiği açısından baktığımızda ise şunu görüyoruz: Dünya deniz ticaretinin yüzde 30'u; deniz yoluyla yapılan dünya petrol ticaretinin yüzde 25'i Doğu Akdeniz'den geçmektedir (Bkz.:UNEP, United Nations Environment Programme, Mediterranean Action Plan, 2012).

6-Doğu Akdeniz, doğrudan Levant'e (Suriye, Lübnan, İsrail ve Filistin) ve Ortadoğu'ya açılan deniz kapısıdır.

7-Bu özelliklerinden dolayı Doğu Akdeniz bölge ülkeleri ve emperyalist ülkeler arasında rekabet edilmesi gereken oldukça önemli bir stratejik konuma sahiptir. Doğu Akdeniz kontrol edilmeksizin, Suveyş Kanalı deniz trafiği kontrol edilemez; Doğu Akdeniz kontrol edilmeksizin Orta Doğu'nun kontrolü etkisiz kalır.

Türkiye açısından bakarsak:
Türkiye'nin 257 milyon ton ihracat ve ithalat işlemlerinin yaklaşık yüzde 25'i Doğu Akdeniz'de yapılmaktadır. (Botaş (Ceyhan), Mersin ve İskenderun limanları (Bkz.:Denizcilik Müsteşarlığı,
Deniz Ticareti İstatistikleri, 2010, s. 28).

Doğu Akdeniz, Türk burjuvazisinin hakimiyet alanı olarak gördüğü en önemli bölgelerden birisidir. Bu stratejik önemine şimdi de ekonomik önemi (enerji) eklenmiştir.

Rekabet eden güçlere ve odaklara baktığımızda Mısır-Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ın Türkiye'yi dışlayan bir işbirliği sürdürdüğü ve Doğu Akdeniz'de enerji oyununda Türkiye'nin oyun dışı kalması gereken bir güç olarak algılanmak istendiği açık. Ama pasta büyük, çıkarılacak enerjinin dünya pazarlarına, özellikle de Avrupa'ya taşınması konusunda Türkiye'nin dışlanması pek akıl karı değil ve bölgenin stratejik önemi de göz ardı edilemez. Bu nedenle ABD, rekabet eden bölge ülkelerine işbirliği önermektedir. Türkiye ziyaretinde Doğu Akdeniz'i bir ve iki numaralı icraatçılarla ele alan Biden, Türkiye'yi dışlayan bir yaklaşıma karşı olduğunu bir biçimde açıklıyor: A. Davutoğlu ile birlikte Atlantik Konseyi Enerji ve Ekonomi Zirvesi'nin kapanış oturumuna katılan J. Biden “Bütün Doğu Akdeniz'in hep birlikte gaz pazarları için bir merkez olmasından herkesin istifade edebileceği açık". “Kıbrıs - Lübnan işbirliği yeni enerji kaynakları getirir, Doğu Akdeniz'de İsrail, Türkiye, Mısır, Yunanistan, "Kıbrıs" ve Lübnan'ın iş birliğinin de Avrupa'ya yeni enerji kaynaklar getirme potansiyeline sahiptir. Enerji işbirliği, istikrar, refah ve güvenlik için bir araç olarak işleyebilir ve işlemeli de" diyordu.

J. Biden, bir numaralı icraatçı ile görüşmesinde Kıbrıs'ı kast ederek "Amerika, BM liderliğindeki, adanın, iki toplumun, iki bölgeli bir federasyon olarak birleştirilmesi konusunda çabaları desteklemektedir. Bugün eğer siyasi irade varsa Türkiye de dahil, hem bölgede hem de adadaki tüm halkın çıkarına uygun olacak bir çözüm için bir potansiyel vardır. Bunun gerçekleşmesi için gerginliğin düşürülmesi ve müzakere masasına dönülmesine odaklanmak gerekmektedir" diyordu.

Esad rejiminin devrilmesi konusunda ortak düşünemeyen ABD ve Türkiye, Doğu Akdeniz konusunda ortak düşünebiliyorlar; Bölgenin enerji kaynaklarını ve stratejik konumunu, Güney Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden AB'ye kaptırmaya; Suriye üzerinden bölgede İran ve Rusya'nın etkili olmasını engellemeye çalışan ABD, bu konuda en sağlam müttefikinin Türkiye olduğundan hareket ediyor. Tek başına İsrail'in böyle bir rolü üstlenemeyeceği ve Türk burjuvazisinin bölgeye atfettiği jeopolitik önem gerçeği de ABD'nin bu tavrında önemli bir yer tutmaktadır.






















4- Kafkasya enerji sorunu

J. Biden ve bir ve iki numaralı icraatçılar arasındaki görüşmelerde enerji eksenli konuşmalar sadece Doğu Akdeniz'deki kaynakların paylaşımıyla sınırlı kalmamıştır. Hazar Havzası ve Orta Asya kaynaklı enerjinin dünya pazarlarına taşınması da gündeme gelmiştir. Rusya'yı dışlayan bir gaz boru hattı ve bu ülkenin enerji konusunda tehdit olgusunu önemsileştirmek için Türkiye-Azerbaycan arasında yapımı kararlaştırıla TANAP üzerine de konuşulmuştur. Bu konuda Amerikan emperyalizmiyle görüşleri aynılaşan Türkiye, Nabucco'nun başına gelenin TANAP'ın (Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı) başına gelmemesi için bu hattın inşasında inisiyatifi ele almış durumdadır. (2)
 












5-”Belalı” Coğrafya


Türkiye coğrafyası veya Misak-ı Milli sınırlarını kapsayan coğrafya, dünya coğrafyasında eşi olmayan bir coğrafyadır. Yerküreyi göz önüne getirelim; kıtaların yer aldığı bir haritaya bakalım veya her bir ülkeye ve kıtalara, bölgelere bakalım. Hiçbir yerde coğrafyamızın sahip olduğu stratejik önemde başka bir kara parçası bulamazsınız. Bu coğrafyayı bu denli önemli yapan, onun önemli olmasını güçlendiren ve bu anlamda coğrafya ile politikanın birleşmesinin sonucu olarak ortaya çıkan, etrafını sarmalayan ülkelerin ve dünya hegemonyası iddiasında olan güçlerin rekabeti veya bu rekabette coğrafyamızın sahip olduğu önemdir.
Açıklayalım:
1-Türkiye coğrafyasını merkez alırsanız doğrudan üç kıtaya (Avrupa, Asya ve Afrika) ulaşabilirsiniz.

2-Türk burjuvazisi, jeopolitika oluşturmasında hakimiyet alanı olarak gördüğü bölgelere doğrudan ulaşabilmektedir (Ortadoğu, Hazar Havzası ve Balkanlar).

3- Türkiye coğrafyası, emperyalistler arası çelişkilerin keskinleştiği bölgeler, dünya hegemonyası iddiasında olan emperyalist ülkelerin geliştirdikleri jeopolitik açılım bakımından ateş çemberinin veya Hazar Havzası, Ortadoğu ve Balkanlar'dan oluşan üçgenin ortasında yer almaktadır:

-Balkanlarda AB-Rusya, ABD-Rusya, AB-ABD ve Türkiye arasındaki çelişkiler, her ne kadar bugün uyutuluyorsa da biraz kaşımakla her an patlak verebilir ve keskinleşebilir özellikte olan çelişkilerdir.

-Kafkasya/Hazar Havzasında ABD-Rusya, AB-Rusya, Türkiye-İran arasındaki rekabet sonlanmamıştır. Çeçenistan-Rusya ve Gürcistan-Rusya savaşlarından sonra bu bölgedeki rekabet “barışçıl” yöntemlerle sürdürülmektedir. Bu bölgede emperyalistler arası hesaplaşma sonlanmış olmaktan çok uzaktır.

-Ortadoğu'nun durumu belli; ABD-Rusya, ABD-İran, Türkiye-İran ve diğer bölge ülkeleri arasındaki çıkar çatışmaları vekalet savaşı boyutlarında sürmektedir. Ortadoğu'nun haritası bu çelişkilerin/çatışmaların nasıl sonuçlanacağına bağlı olarak yeniden şekillendirilecektir.

4-Türkiye coğrafyası Türk burjuvazisinin üç kıtaya doğrudan ulaşmasına imkan vermesinin ötesinde Okyanuslara açılmasını da mümkün kılan bir coğrafyadır. Cebelitarık Boğazı üzerinden
Atlantik Okyanusu'na ve Süveyş Kanalı üzerinden de Hint Okyanusu’na açılan bir coğrafya.

5-Ticari ulaşım bakımından:
Türkiye coğrafyası doğuyu batıya (Asya'yı Avrupa'ya) kuzeyi güneye (Rusya'yı Akdeniz'e ve okyanuslara) bağlayan kavşaktır. Burada söz konusu olan, özellikle kara ve deniz yollarıdır (karayolu, demiryolu, deniz ulaşımı ve boru hatları).

Dünya çapında enerji (petrol ve doğal gaz) kaynaklarının % 70’i Türkiye coğrafyasının etrafında yer almaktadır. Bu enerjinin çıkarımı ve dünya pazarlarına sevkıyatı üzerine rekabet henüz sonlanmamıştır. Sevkıyat konusunda emperyalistler arası rekabet; Rus emperyalizmini dışlayarak bu enerjiyi dünya pazarlarına ulaştırma çabaları Türkiye'yi önemli kılmaktadır. Mevcut boru hatları ve yapımı planlananlar (Azerbaycan, Türkmenistan doğal gazı, Irak petrol ve doğal gazı vs.).

5- İşbirliği veya müttefiklik ilişkilerinin olmadığı koşullarda Türkiye coğrafyası Rusya'nın Güneye (Akdeniz yönü) açılması önünde fiziki bir engeldir. Aynı zamanda AB'nin (üyesi olan Almanya, Fransa ve İngiltere gibi emperyalist ülkelerin) Balkanlar üzerinden Ortadoğu ve Kafkasya/Hazar Havzasına açılması önünde fiziki bir engeldir.

6-Doğu Akdeniz'de bulunan enerji kaynakları üzerine rekabet de Türkiye coğrafyasını önemli kılmaktadır. Kaynakların paylaşılması üzerine rekabetin yanı sıra üretilen enerjinin Avrupa pazarlarına taşınması bakımından Türkiye coğrafyası tartışmasız avantajlara sahiptir.

Bütün bu nedenler Türkiye coğrafyasını benzersiz “belalı” bir coğrafya yapmaktadır. Ne İran ne Yunanistan, bağımsız olsa ne Kürdistan ve ne de Suriye bu özelliklere sahiptir.

Stratejik derinliği olan bu coğrafyada Türk burjuvazisi var olabilmek için AKP iktidarına kadar iki yol izlemiştir.

Birinci yol: Kemalist burjuvazinin iktidar olduğu dönemde devletin, hiçbir ülkeyle bağımlılık ilişkisini beraberinde getiren ekonomik, siyasi ve askeri anlaşma imzalamadığını görüyoruz. (3)
Bu anlaşmalar teker teker incelenirse, bağımlılığı beraberinde getiren maddelerin olmadığı görülür (Bkz.: İbrahim Okçuoğlu; Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, kitap 2, s. 456-478).

İkinci yol: II. Dünya Savaşından sonra dünya koşulları yeniden değişti ve Türkiye, Sovyet “tehdidi”ne karşı varlığını Batı ittifakında yer almakta gördü. Yaklaşık 2000'e kadar devam eden bu süreçte Türk burjuvazisi, dünya politikasında, ekonomisinde ve askeriyesinde Batılı müttefiklerine yaslanarak, onların çıkarlarını savunarak veya onların çıkarlarından farklı düşünmeyerek ayakta kaldı.

Üçüncü yol: AKP'nin iktidara gelmesi ve ekonomik alanda Türk burjuvazisinin kendini güçlü hissetmesi, en azından bölgesel güç olmasının kabul görmesi, sonuç itibariyle Türk burjuvazisinde jeopolitik eğilimlerin gelişmesini beraberinde getirmiştir. Örneğin iki numaralı icraatçı A. Davutoğlu'nun bu alandaki çalışması (Stratejik Derinlik) Tür burjuvazisinin jeopolitik açılımı için bir örnektir.

AKP ile Türkiye-Batı arasındaki siyasi, ekonomik, askeri ilişkiler, eskisi gibi -ikinci yol- dönemindeki gibi yürümemeye başlamıştır. Örneğin üç konuda aynı görüşte olsalar, bir veya iki konuda farklı görüşte oluyorlar ve bunu da açıkça dile getiriyorlar. Bu bir çıkarlar çatışmasıdır. Bu dönemde Türkiye, emperyalizme bağımlılığı, müttefiklik ilişkilerini farklı yorumlamaya başlıyor.

Bu değişimin adını ne koyarsak koyalım; isterseniz buna “yalancı pehlivanlık”, “adamın burnunu sürterler”, “emperyalizm buna asla müsaade etmez”, “bir defa bağımlı sürekli bağımlı” diyelim veya başka tanımlamalar kullanalım. Esas olan şudur: Türk burjuvazisi ve sermayesi II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan siyasi ve ekonomik kalıplar çerçevesinde salt Batılı emperyalist ülkelerin ve sermayesinin çıkarları doğrultusunda hareket etme anlayışında değil ve söz konusu Türkiye-Batı arasındaki şu veya bu konuda sık sık gündeme gelen anlaşamamazlıklar, çelişkiler, “hır-gür”ler bunun açık bir ifadesidir. (Tarihi boyunca Türk burjuvazisinin -diyelim ki Osmanlı devletinin parçalanmasından bugüne kadar- jeopolitik anlayışı üzerine kapsamlı bir çalışmanın gerekli olduğunu belirtelim. Böyle bir çalışma neden gereklidir diye soracak olursak, bunun cevabı devrim yapma iddiasında aranmalıdır. Yani yıkmayı hedeflediğin gücün durumunu genel olarak emperyalizme bağımlılıkla açıklamak ve bu anlayış üzerine devrim mücadelesini inşa etmek sonuç vermez. Peki bu genel olarak bağımlılık özelleştirilse ve bu özel olarak bağımlılık ayrıntılaştırılsa ve ona gör bir mücadele hattı oluşturulsa nasıl olur?).

Belalı” coğrafyanın özelliklerini neden belirtmek zorunda kaldım? Şundan dolayı: Burjuva medya ve aynı zamanda “sol” basında da fotoğrafın bütününe bakılmaksızın “yendi-yenildi”, “bu işte kim kazançlı çıkar-kim çıkmaz” hesabı ve hakemliği yapılıyor. Türk burjuvazisinin şu veya bu konudaki politikasının, örneğin Suriye, Kobane politikasının fiyasko olduğunu analiz ediyoruz, etmek zorundayız da. Ama bu fiyasko, Irak ve Güney Kürdistan petrolünün Türkiye üzerinden dünya pazarlarına sevkıyatını engellemiyor. Yani sağda fiyasko-solda fiyako iyi de, şu TANAP'ın inşasını nasıl açıklayacağız? Bu bir politik fiyasko ürünü mü? Veya Doğu Akdeniz enerji kaynakları üzerine rekabette ABD'nin Türkiye yanlısı politikası nasıl izah edilmeli? Yani ABD, Türkiye'ye 'Ortadoğu politikama bayağı karşı geldin, beni dünya kamuoyu önünde isim vererek açıkça eleştirdin, bu nedenle seni Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda ödüllendiriyorum mu demek istiyor?

Türkiye üzerine değerlendirmelerde coğrafyanın stratejik özelliği ve Türk burjuvazisinin/ekonomisinin gelişmişlik durumu göz önünde tutulmalıdır. Kapitalizm; rekabet, eşitsiz gelişme koşullarında coğrafyamızın bahsettiğim bu özelliği değişmez. Rekabet eden güçlerin değişmesi de bu coğrafyanın özelliğini yitirmesine neden olmaz.

Emperyalist güçler Türkiye ile ilişkilerin 1950'lerden bu yana süregelen bağımlılık ilişkileri çerçevesinde sürüdürülemeyeceğini biliyorlar. Türk burjuvazisi de eskisi gibi her şeye boyun eğmiyor. Bunun Erdoğan'ın çıkışlarıyla, “kükremesi”yle bir ilişkisi yok. Başka birisi de olsa, Türk sermayesinin çıkarlarını savunmak zorunda kalacaktı, aksi taktirde iktidar olamaz. Dolayısıyla sorun olan, yeni bir düzeyde bağımlılık ilişkilerinin şekillendirilmesidir. Çatışmanın; Türkiye-ABD, Türkiye-AB ilişkilerinde bazı konularda farklı yerlerde durmanın nedeni budur. Tam da bu, örneğin Suriye politikasında fiyasko yaşanırken, Irak politikasında yeni bir başlangıcı, petrol sevkıyatını engellemediği gibi (Kürt petrolünün Türkiye üzerinden dünya pazarlarına sevkıyatı konusunda ABD'nin tavrını düşünelim), ABD ile IŞİD-Suriye-İsrail-Filistin-Mısır eksenli görüş ayrılıkları, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda AB ve Rusya'ya karşı Türkiye'nin yanında yer almasını engellemiyor. Veya ABD'nin Hazar Havzası/Orta Asya petrol ve doğal gazının, örneğin TANAP ile Türkiye üzerinden sevkıyatına destekçi çıkmasını engellemiyor.
Tek başına İran, tek başına birleşmiş Kürdistan coğrafyaları bu “belalı” özelliğe sahip değildir, ama Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyası sahiptir.

Kısaca: Türkiye coğrafyasının ve Türk burjuvazisinin bu özellikleri dikkate alınmaksızın emperyalizme bağımlılık, sınıf mücadelesinde düşman tarafının somut analizi havada kalır.

*
1) “Irak Şam İslam Devleti” kavramında yer alan Şam ile Suriye'nin başkenti Şam kastedilmemektedir. İslam tarihinde Şam (Bilad-ı Şam) Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suriye olmak üzere dört ülkeyi içine alan geniş coğrafyaya verilmiş isimdir. Dolayısıyla IŞİD, adı üzerinde Irak'tan Suriye, Filistin/İsrail, Ürdün ve Lübnan topraklarına uzanan bir alanda devlet kurduğunu açıklamış oluyor. Bilad-i Şam Batıda Levant olarak tanımlanmaktadır. Levant Filistin/İsrail, Ürdün, Hatay, Lübnan, Suriye ve Sina yarımadası topraklarını kapsar.
Harita üzerinde Levant veya Bilad-i Şam:


Amerikan emperyalizminin El Kaide, Taliban ve şimdi de IŞİD ile ilişkileri veya genel anlamda ifade edersek ABD'nin kendi çıkarları için kullanma amacıyla kurulmasına katkıda bulunduğu ve yönlendirdiği örgütlerle ilişkisi bir nevi “aşk ve kin” ilişkisine benzer. Bu türden örgütlerin kurulmasını dolaylı-dolaysız destekler, kendi politikası doğrultusunda faaliyet sürdürmesi için eğitir, silahlandırır ve sahaya sürer. İşi bitince veya kontrolden çıkınca ona karşı mücadeleyi acımasızca sürüdür. Taliban, El Kaide ve şimdi de IŞİD bu Amerikan politikasının tipik örnekleridir.

Pakistan'da eğitim kampları kurup 1982-1992 arasında 43 İslam ülkesinden getirilen (veya gelen) yaklaşık 35 bin cihatçıyı eğitip, Afganistan'da istilacı Sovyet ordusuna karşı savaşa süren ABD'den (CIA) başkası değildi.
R. Reagan döneminden beri İslamcı terör örgütlerini “özgürlük savaşçıları” diye tanımlayan, “iyi bir dava için” mücadele ettiklerinden dolayı onları sürekli mali-askeri olarak destekleyen ABD'den başkası değildi.

1980'li yıllarda El Kaide'nin ve önderi Osama Bin Ladin'in ortaya çıkışı ve sonrasında işi bitince acımasızca ABD tarafından yok edilmeye çalışılması, IŞİD'in ortaya çıkışı, kullanılış ve sonra da yok edilmeye çalışılması aynı anlayış ve yöntemin sonucudur:

IŞİD'in öncelikle Amerikan gizli istihbarat kurumlarının bir yaratığı olduğu gerçeği tartışma götürmez. ABD, “teröre karşı mücadele” adı altında teröristler ve terör örgütleri kurmaktan ve bu politikayla kendi çıkarlarını savunmaktan başka bir şey yapmamaktadır. IŞİD ABD ve müttefikleri, örneğin Türkiye tarafından açıkça korunmaktadır; Türkiye Kobane düştü düşecek diye beklerken, ABD Kobane'de IŞİD mevzilerini vururken, oraya gelen konvoyları vurmuyor veya IŞİD'in Irak ve Suriye'de hareketini engelleme amaçlı asker harekat yapmıyor.
1979'da o zaman henüz 22 yaşında olan Osama Bin Ladin'i El Kaide'yi kurmak için görevlendiren, CIA'nin finanse ettiği eğitim kampında gerilla olarak yetiştiren ve sahaya süren ABD'den başkası değildi.

IŞİD'in kurulmasında, eğitimi ve sahaya sürülmesinde ABD'nin (CIA), İngiltere'nin (M16), İsrail'in (Mosad), S. Arabistan'ın (DMG), Pakistan'ın (ISI), Türkiye'nin (MİT) katkısı; doğrudan yönlendirmesi belirleyici olmuştur.
IŞİD saflarında Batılı emperyalist ülkelerin ve bölgede Türkiye, S. Arabistan gibi ülkelerin ajanlarının ve özel eğitimli askerlerinin savaştığı bilinmiyor değil.
El Kaide, IŞİD türünden örgütler Yemen (Ensaru'ş Şeria), Mali (Al Qaeda in the Islamic Maghreb AQIM), Orta Afrika Cumhuriyeti, Nijer, Nijerya (Boko Haram), Somali (El Şabab), Libya (Libya Islamic Fighting Group LIFG), Cezayir , Çin (Doğu Türkistan), Endonezya gibi ülkelerde Batı emperyalizmi destekli olarak mücadele etmekteler.

Daha öncesinde de Endonezya'da Ahmet Sukarno'ya (1901-1970) karşı “Sarekat İslam”ı, Pakistan'da Zülfikar Ali Butto'ya (1928-1979) karşı “Jamaat-e-Islami“ destekleyen ABD'den başkası değildi.

2) “Avrupa’nın ve Türkiye’nin doğal gaz ihtiyacını karşılamayı bunun yanı sıra bölgede gaz çeşitliliğinin sağlanmasını hedefleyen proje öncesinde dev yatırımlara imza atan iki kardeş ülkenin, enerji alanında Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı ve Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı Projeleri ile ivme kazanan stratejik iş birlikleri, 2008 yılında PETKİM’in SOCAR tarafından satın alınmasıyla daha da kapsamlı hâle gelmiştir.
26 Aralık 2011’de mutabakat zaptı imzalanan, 26 Haziran 2012’de de Hükümetler arası imzaların atıldığı TANAP, Türkiye ve Avrupa’nın doğal gaz arzına, Azerbaycan Şah Deniz-2 sahası ve ilave kaynaklardan doğal gaz tedariğiyle büyük katkı sağlayacaktır.
Giriş noktası Azerbaycan, Türkiye sınırı Türkgöz girişi olan 56 inçlik hattın, Avrupa’ya çıkış noktaları Yunanistan ve Bulgaristan sınırları, Türkiye içi çıkış noktaları ise Eskişehir ve Trakya bölgesi olacaktır. TANAP Projesi için öngörülen 4 aşamanın ilki 2018’de ilk gaz akışıyla gerçekleşecek. 2020’de yıllık 16 milyar metre küp olacak kapasitenin, 2023’te 23 milyar metre küp, 2026’da ise 31 milyar metre küp seviyesine kadar ulaşması hedeflenmektedir.
Türkiye Ulusal İletim Hattı’nın batı girişini besleyerek, batı bölgesi arz güvenliğini kuvvetlendirecek olan TANAP projesi, Türkiye ve Avrupa için tanımlanmış doğal gaz kapasitesiyle arz güvenliğini desteklerken, Azerbaycan’ın sahip olduğu doğal gaz kaynaklarının yeni pazarlara ulaştırılması gibi büyük kazanımları da beraberinde getirecektir” (http://www.tanap.com/tanap-nedir).

3)Türkiye'nin 1923-1950 arasında imzaladığı bütün siyasi-ticari ve askeri antlaşmaların listesi Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, kitap 2'de (s. 456-478) var. Bu anlaşmalar 1923-1934, 1934-1945 ve 1945-1950 diye dönemlere ayrılmıştır.
1923-1934 arasında Türkiye hiçbir emperyalist ülke ile bağımlılığı beraberinde getiren bir anlaşma imzalamamıştır.
1934-1945 dönemi içinde belirtilen Balkan Paktı (9 Şubat 1934) Türkiye'nin uluslararası alanda emperyalist çıkarlara doğrudan alet oluşunun ilk örneğini gösterir.
1934-1945 dönemindeki antlaşmalar Türkiye'nin giderek emperyalist ülkelere yakınlaştığını gösteren bir geçiş dönemi karakteri arz etmekteler.
1945-1950 arasındaki antlaşmalar ise açıktan bağımlılık ilişkilerini ifade etmekteler.