deneme

17 Haziran 2012 Pazar

“YENİ” DÜŞÜNCELER (Sıkça sorulan sorular)


Haziran 2012
YENİ” DÜŞÜNCELER
(Sıkça sorulan sorular)

Kapitalizmin kendiliğinden çöküşü”, “ezilenler”, “Marksizmin yapısal krizi”, Louis Althusser, “Teori ve Politika” dergisi ve “ezilenlerin Marksizmi”, proletarya diktatörlüğünün, sosyalizmde devletin, sosyalizmin inşasının, dünya devriminin “yeni” yorumları ve daha birçok konu üzerine sıkça sorulan soruların hepsini cevaplandırmak, en azından geçici olarak başka bir iş yapamamak anlamına gelir. Bu nedenle, anlam itibariyle aynı veya birbirine yakın soruları birleştirerek cevap vermeye çalışacağım.


Şunu da hatırlatmak isterim: Memlekette yazıp-çizme “özgürlüğü” var. İsteyen istediği gibi yazıyor. Anladığım kadarıyla ideolojik, teorik, sınıfsal ve de siyasi disiplin artık anlamsızlaşmış, herhangi bir kıymeti harbisi kalmamış. Bin bir zorluklarla oluşturulan imkanlar, kişisel görüşlerin hizmetine sunulmuş; sosyalizmle bağlam içinde mahkum edilmiş, yanlışlığı sınıf mücadelesinin seyri tarafından kanıtlanmış ne kadar antimarksist teori varsa, sosyalizm tarihinin çöplüğünden çıkartılıyor ve yeni diye sunuluyor. Tek kelimeyle Troçkizmden bahsedilmiyor, ama sosyalizm tecrübesi ona göre “analiz” ediliyor. Sosyalizm tecrübesinin Troçkizme göre analiz edilmesine karşı değilim. Yalnız açık olmak gerekir, adını koymak gerekir. İnsan ideolojik ve teorik gıdasının kaynağını söylemekten çekinir mi? Sorun burada.

Revizyonist sistemin çöktüğü dönemi; 1990'ların ilk yıllarını hatırlayalım. O yoğun antikomünist propagandanın bir tarafında da Troçkistler vardı. Onlar da tarihin kendilerini doğruladığını yazıyorlardı. Sosyalizmin yenilgisinden bahsetmiyorlardı; “Stalinizm”in yenilgisinden bahsediyorlardı. Aslında yeni bir şey de söylemiyorlardı. Troçki'nin bilinen değerlendirmelerini tekrarlıyorlardı. 1990'lı yıllar “tarihin sonunun” getirildiği; Marksizmin, sınıf mücadelesinin tarihe karıştırıldığı; küreselleşmenin emperyalizm ötesi bir gelişme olarak lanse edildiği, Negri'lerin göklere çıkartıldığı; aslında ne kadar antimarksist akım varsa hepsinin önünün açıldığı; dünyasal siyasi, felsefi, ekonomik vb. gelişmelerin “postmodern” ve “post-Marksist” yazarların görüşlerine göre değerlendirildiği bir dönemdi. Tasfiyeciler rahatlamışlardı; tasfiyeci akımlar gelişti; düne kadar sahiplenilen değerlerin artık istenildiği gibi eleştirildiği ortam oluşmuştu; Marks'ı, Engels'i, Lenin ve Stalin'i düşünmek, okumak dinozorluktu. Troçkizm bu gelişmeden yararlanmaya çalıştı; Troçkistler, Marksizm-Leninizmi düşüncede, örgütlenmede ve eylemde tasfiye etmeye çalışanların, Troçkizmi, ideolojik ve teorik gıda kaynağı olarak görmelerinden oldukça memnunlardı. Tarih onları haklı çıkartmıştı anlayışının altında yatan şudur: ya dünya devrimi ya da hiçbir şey! Kısmen oldukça radikal sloganları özellikle gençlik ve aydılar arasında yankı buluyordu. Diğer bir özellikleri de bizzat Troçki'nin burjuva çevreler tarafından “iyi oğlanlar”dan sayılmasıdır. Emperyalist burjuvazi onu, “komünist rejimin cinayetleri”ne katılmamış birisi olarak görüyor. “Troçkizm komünizmin iyi vicdanıdır. O, bütün totaliter yozlaşmaya...rağmen iç yapısı sağlam kalan düşünceye dayanmaktadır ve yıkıntıdan yeniden doğuşu mümkün kılmaktadır” (1). Şüphesiz, insanlar Troçkist örgütlere akın etmiyorlardı. Ama Troçkizmden etkilenme inkar edilemezdi. Etkilenme kendini bazen erken, bazen de gecikmeli olarak açığa vurdu. Bu sürecin içeride ve dışarıda nasıl geliştiği takıp edilebilir. Dünyanın şurasında/burasında bu “yenilikçi” unsurlar, tarihin kendilerine her dönem önder olma görevini verdiğini sanan unsurlardır. Yeni bir durum söz konusuydu ve yeni durumda da yeni düşünce ve örgütlenme anlayışıyla yeni konumlanma olmalıydı. Öyle de hareket edilmeye başlandı. Ama ortada açıklık yoktu, dürüstlük yoktu. Marksizm-Leninizmden sapkınlık, günümüzde Marksizm-Leninizm olarak sunuldu; Althusser keşfedildi ve adı anılmadı. Negri keşfedildi, ama adı anılmadı. Troçki keşfedildi, ama adı anılmadı. Tarihin kendilerine her dönemin önderi olma görevini verdiğini sananlar, tek yüzlü olamadılar; Mevlana'nın dediği gibi “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol”a uymadılar; oldukları gibi görünmediler veya göründükleri gibi olmadılar. Kendilerine hangi düşüncelerin yol gösteriğini açıklama cüretini gösteremediler. Negri, Althuser, Troçki veya başkaları haklı çıktı, Marksizm-Leninizm yanıldı; Marks, Engels, Lenin, Stalin yanıldılar diyemediler. İnandırıcı olmak için yapılması gereke tam da budur: Herkesi işçileştiren, “çokluk” yapan düşünce kaynağını açıklamak zorundasınız. Althusser'in Marksizm-Leninizme “katkısı”nı açıklamak zorundasınız. Tarihin Troçki'yi nasıl doğruladığını açıklamak zorundasınız. Kapitalizmin kendiliğinden çöküşü anlayışının kaynağını açıklamak zorundasınız. SSCB'de sosyalizmin reddi kaynağını açıklamak zorundasınız. Marksizm-Leninizmden değil de, Marksizmden bahsettiren düşüncenin kaynağını açıklamak zorundasınız. Adı sanı duyulmamış, haksızlık etmeyelim, en azından işçi sınıfı ve ideolojisi bakımından hiçbir anlamı olmayan kadri bilememiş (örneğin) Louis Althusser gibi “üstat”lara dayanılarak Marksizm geliştiriliyor; yapısal krizinden, çatallaşmasından veya tarikatlaşmasından; yani çeşitli Marksizmlerden bahsedilebiliyor. Bunları açıklamak zorundasınız.

Yazılanlara bakarsanız sanki yedi düvelde sayısız devrime bizzat önderlik ederek katılmışlar ve engin tecrübe ve teorik birikimlerine dayanarak 21. yüzyılda sosyalizmin nasıl olmaması gerektiği üzerine dersler veriyorlar. Örneğin, sosyalist devrim, tek tek veya birkaç ülkede devrim, dünya devrimi üzerine “yeni” yorumlar yapılıyor. Marks, Engels, Lenin, Stalin; yani Marksizm-Leninizmin bu konulardaki öğretileri bu unsurlar açısından artık değersizleşmiş. Doğru, “postmodern” çağda “postmodern” düşünenler açısından dünya proletaryasının önderleri dinozorlaşmıştır. Althusser, Negri, Troçki ve emperyalist burjuvazinin “düşünce fabrikaları”nda yeni “teori”ler üreten sayısız yazar varken dinozorların dinozorlaşmış düşünceleri neye yarar! Marksizm Althusser'leşince karşımıza yapısal krizi çıkıyor; Marksizm “teoripolitika”laşınca karşımıza “ezilenlerin Marksizmi” çıkıyor; Marksizm Negri'leşince karşımıza “çokluk” çıkıyor; Marksizm Troçki'leşince karşımıza SSCB'nde sosyalizmin reddi çıkıyor; Marksizm Kurz'laşınca, Nelte'leşince karşımıza Leninist emperyalizm analizinin reddi, kapitalizmin kendiliğinden çökeceği çıkıyor. Bu unsurlar ideolojide, teoride ve örgütsel anlamda Marksizm-Leninizmi tasfiye etmeye çalışıyorlar, beceremezlerse bunun yolunu açıyorlar ve sonra bazı insanların bu yolda yürümeye ne kadar yatkın olduğunu görüyorsunuz. Uzatmaya gerek yok. Bu yazıda devrim ve sosyalizmle ilgili sorulara cevap vermeye çalışacağım.

Ama önce akademik disiplin ve meslekler üzerine birkaç söz:
Israrla cevabı istenen sorulardan birisi şu: “Marksist felsefeci, Marksist ekonomist, Marksist iktisatçı, Marksist tarihçi” olur mu? Neden olmasın? Örneğin Sovyetler Birliği'nde üniversitelerde, akademilerde yetişen ve meslekleri felsefe, ekonomi, iktisat, tarih vb. olan sayısız uzman vardı. Örneğin İktisat Bilimleri Akademisinde (Akademie der Wirtschaftswissenschaften - Academy of sciences Economics - Академия наук экономики - Académie des sciences économiques) Marksist iktisatçılar yetişmiştir. Tarih bilimleri akademisinde Marksist tarihçiler yetişmiştir.
SSCB Bilimler Akademisi şu veya bu disiplinde Marksist uzmanlar yetiştirmiyor muydu? Politik Ekonomi, Ders Kitabı, “SSCB Ekonomi Enstitüsü Bilimler Akademisi” uzmanları Marksist ekonomistler, iktisatçılar tarafından yazılmadı mı?

Şüphesiz ki, kendini bir mesleğe, bir uzmanlık alanına sığdıramayanlar, bir alanla sınırlandırılmaya, tanımlanmaya tahammül edemeyenler, bilimin her alanında yetkili, ehliyetli olduğunu sananlar ve şu veya bu bilimsel diplini burjuva kavram olarak reddedenler vardır. Boşuna uğraşmayın, narsizmle baş edilmez. Ne olursanız olun; ister sokak kedisi olun, ister ciğerci kedisi olun narsizmle baş edemezsiniz. O bir tümördür, ancak kesip atabilirsiniz.

Bu yazıda cevaplandırmaya çalışacağım sosyalizmde devlete, sosyalizmin inşasına, dünya devrimine, proletarya diktatörlüğüne ilişkin sorular, aslında bu kavramların içeriğinin ne denli boşaltıldığını veya tanınamayacak derecede değiştirildiğini göstermektedir. Boşaltma ve değiştirme çabasının kendisi; “yeni” yorumlar doğrudan doğruya bir tasfiyeciliktir. Marksizm-Leninizmi, Marksizm-Leninizm yapan; proletarya diktatörlüğünü proletarya diktatörlüğü yapan; yani belli bir kavramı o kavram yapan belli nitelikler vardır. Siz o nitelikleri yok sayarsanız veya değiştiğini öne sürerseniz, o zaman bu kavramlar yerine başka kavramlar kullanmak zorundasınız. Bir taraftan proletarya diktatörlüğünün, sosyalist devletin, dünya devriminin içeriğini değiştirip, sonra da proletarya diktatörlüğünden, sosyalist devletten, dünya devriminden bahsedemezsiniz: Yeni olanı eski kavramlarla açıklayamazsınız. Yeni bulgularınız, katkılarınız için yeni kavramlar üretmek zorundasınız. Gördüğüm kadarıyla, söz konusu konularda ideoloji, teori ve sınıf olgusu yeniden yorumlanıyor. Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in düşüncelerinin; yani Marksizm-Leninizmin içi boşaltılıyor ve kişinin sınıfsal eğilimine göre ne kadar sapkın düşünce varsa onlarla dolduruluyor. Bu boşaltma-doldurma işini tasfiyecilik olarak görüyorum. Şüphesiz ki, bunu Marksizm-Leninizme bir katkı olarak görenler de vardır.
Bu yazı iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde sorulan sorular ve içeriği bakımından kısa açıklamalar yer almaktadır. İkinci bölümde ise bazı sorulara biraz ayrıntılı cevap verilmektedir.

BİRİNCİ BÖLÜM

Dünya çapında kırda ve şehirde küçük üretim ve dolayısıyla küçük üreticilerin sınıf mücadelesindeki yeri ne derece dikkate alınmalıdır diye soruluyor.
Bu sorunun cevabı toptancı bir tarzda verilemez. Şüphesiz, daha şimdiden dünya nüfusunun neredeyse yarıya yakını şehirlerde yaşamaktadır. Ama şehirde yaşamak mutlaka proleterleşmek anlamına gelmez. Bunların içinde doğrudan proleterleşme sürecine girenler olabildiği gibi, hangi biçimde olursa olsun kendi hesabına çalışanlar da var. Bunların sayısının proleterleşenlerin sayısından daha az olduğunu söyleyecek durumda değilim.

Unutmamak gerekir ki, işçi sınıfının artık yok olduğunu savunanların yanı sıra, sermaye karşısında hemen herkesi proleterleştirmenin teorisini yapanlar da var. Sermaye karşısında hemen herkesi aynılaştıran görüşler Negri'nin “çokluk” anlayışından kaynaklanmaktadır. “Çokluk”a sınıf özelliği verilmekte ve sadece işçi sınıfı ve müttefiklerinin değil de, bir bütün olarak “çokluk”un sosyalizm için mücadele edeceğine inanılmaktadır. İnsanların üretim ilişkilerindeki yeri; onları sınıf yapan temel özellik bir kenara itilmekte; sermaye ve kapitalist sistemin baskısı ön plana çıkartılarak üretim araçlarında özel mülkiyet; üretim ilişkilerinde insanların/sınıfların yeri sorunu karartılmaktadır. Sınıf olgusuyla özel mülkiyetin bağı kopartılınca geriye herkesi baskı altına alan, herkesi sömüren sermaye karşısında aynı konumda olan (baskı altına alınan ve sömürülen) bir yığın kalmaktadır. Günümüzde bunun böyle olduğunu göstermek için küçük üretim ve küçük üreticilerin önemsizleştiğini savunanların olacağı şaşırtıcı olmamalıdır. Aynı zamanda, 'yaygınlaşan, ortak düşünceye dönüşen antikapitalizm tespitine bu açıdan da bakmak gerekir.

Dünya nüfusunun hızla proleterleştiği savıyla küçük üretimin şu veya bu ülkede değil, genel anlamda sosyalist devrim için sorun olmaktan çıkmaya başladığı anlayışı işlenmektedir. Daha önceki devrimlerde; örneğin Ekim Devrimi ve sonrasında Sovyetler Birliği'nde küçük üretimin oynadığı rolün şimdilerde söz konusu olamayacağı anlayışı işlenmektedir. Yani teoriyi doğrulamak için gerçekler bir kenara itilebiliyor. Maocu arkadaşların bir bölüğü de 10-15 sene önce dünyanın yarısının feodal veya yarı feodal üretim ilişkisi içinde olduğu tespitini yapıyordu. Şimdi ne derler, bilemem, ama burada önemli olan tespit etme yöntemidir. Onlar da teoriyi doğrulamak istemişlerdi, ama olmadı.

Bu türden hesaplamaların, dolayısıyla sonuçlarının ne denli yanlış olabileceğini Türkiye örneğiyle gösterebiliriz. Dünya ölçeği göz önünde tutulursa Türkiye, orta derecede gelişmiş kapitalist bir ülkedir. 2009 verilerine göre “İşteki durumuna göre istihdam edilen” nüfus içinde işçi sınıfının payı yüzde 60'dır. Küçük burjuvazinin/orta tabakaların payı ise yüzde 34,3'tür. Eğer bu yüzde 34,3 oranındaki küçük üretici veya burjuvazi önemsiz ise buna diyeceğim bir şey yok. Eğer önemliyse dünya çapında kırda ve şehirde küçük üretim ve dolayısıyla küçük üreticiler önemsizleşmiştir tespiti yanlıştır.

BM'in hesaplamasına göre 2008'den bu yana dünya çapında şehirlerde yaşayan nüfus kırsal alanda yaşayandan daha çok. 2050'ye gelindiğinde de dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 70'i şehirlerde yaşayacak. Soruna kıtaların şehirleşmesi açısından bakarsak: 2010 itibariyle şehirleşme oranı Afrika kıtasında yüzde 38-39 civarındadır; Asya kıtasında yaklaşık yüzde 45; Okyanuslar'da yüzde 71; Avrupa'da yüzde 73; Latin Amerika'da yüzde 78 ve Kuzey Amerika'da da yüzde 82'dir (2). Bu durumda örneğin Kuzey Amerika'da (ABD ve Kanada) nüfusun yüzde 82'si şehirlerde bulunuyor diye bunların hepsini proleter mi sayacağız? Kent küçük burjuvazisi var, onu ne yapacağız? Doğru ya, onlar da şimdilerde hızla ve yaygın bir biçimde antikapitalistleştiklerine göre dünya devrimi için dünya çapında proleterleşme sorunu da çözümlenmiş oluyor! Geriye sadece dünya devrimin gerçekleştirmek kalıyor, değil mi?

Şayet bundan bir eğilim kast ediliyorsa, adı konmalı; bu bir eğilimdir, siyasal ve sınıfsal sonuçları şöyle olur, böyle olur denmeli. Bu durumda da 20. yüzyıldaki devrimlerde küçük üreticinin rolünü 21. yüzyıldaki devrimlerde oynayamayacağı sonucunu çıkartmak büyük bir marifet olmasa gerekir. Ne de olsa bu türden tespitler özellikle Marks, Engels ve Lenin'in çalışmalarında vardır; onlar gelişen kapitalizm koşullarında küçük üreticinin, genel olarak ara tabakaların durumunu incelemişlerdi.

Sıkça sorulan soruların bazılarını şöyle aynılaştırabiliriz: Küçük üretimle tek veya birkaç ülkede devrim ve sosyalizmin inşası arasında bağ var mı? Kapitalizmde eşitsiz gelişme yasası ne anlama gelir? Tek ülkede sosyalizm, dünya çapında sosyalizme doğru ilerlemede nasıl bir rol oynuyor?

Küçük üretimle tek ülkede devrim ve sosyalizmin inşası arasında sıkı bir diyalektik bağ vardır. Gelişmiş ülkelerde (kapitalizmde) sosyalizmin inşasının maddi zemini, gelişmemiş ülkelere nazaran daha olgunlaşmıştır; örneğin Almanya'da sosyalizmi kurmanın maddi koşulları ile Türkiye'de sosyalizmi inşa etmenin maddi koşulları aynı değildir. Ama kapitalizmde eşitsiz gelişme yasası etkilidir; devrim, Almanya'dan önce Türkiye'de gerçekleşebilir. Bu yasa insan iradesinden bağımsız olarak etkili olur. Önemli olan bunu görebilmektir. Devrim ve sosyalizmin inşasıyla bağlam içinde burada iki sonuç çıkartılır:

Troçki'nin çıkardığı sonuç: Böyle bir yasa olabilir, bu yasa tarihseldir, önemli olan dünya çapında devrimdir, sürekli devrimdir; her zaman ve her yerde devrimdir; Troçki'ye göre ”Sürekli devrim teorisi,...tarihsel gelişmenin eşitsizlik yasasına dayanır. Stalin, eşitsiz gelişme yasasını,...muzaffer proletaryaya ulusal sosyalist bir toplumun inşası görevini empoze etmek için kullanmıştır“ (3), “sosyalist devrim ulusal zeminde başlar” (4). ”Dünya devriminin gelişmesi...ülkelerin sosyalizm için ”olgunlaşmış“ veya „olgunlaşmamış“ sorusunu ortadan kaldırır...Kapitalizm bir dünya pazarı, dünya çapında işbölümü ve dünya çapında üretici güçler oluşturunca, aynı zamanda kendi bütünselliği içinde dünya ekonomisini sosyalist altüst oluş için hazırlamış olur“ (5). Kapitalizm dünya pazarını, dünya çapında işbölümünü ve dünya çapında üretici güçleri oluşturduysa (Alman Maocuları, enternasyonal proletarya çoğalıyor, güçleniyor diye boşuna yazıp-çizmiyorlar!), şu ülkede, bu ülkede işçi sınıfı ve müttefiklerinin sosyalizm için mücadele edecek durumda olup olmamaları pek önemli değildir. Troçki, aynen böyle diyor.
Troçki'ye göre eşitsiz gelişme yasası vardır, ama tarihseldir, Ekim devrimi bu yasanın bir sonucudur, ama Stalin tek ülkede ulusal sosyalizm inşa etmek için bu yasayı kullanmıştır. Asıl olan dünya devrimidir; dünya ekonomisi oluşmuş ise dünya devriminin koşulları oluşmuştur; şu ülkenin, bu ülkenin sosyalist devrim için olgunlaşmış olması veya olmaması pek önemli değildir. Dolayısıyla dünya devrimini göz önüne almayan bu yasanın kaçınılmaz sonucu olarak tek tek ülkelerde devrim ve sosyalizm “ulusal” bir çıkıştır, yenilgiye mahkumdur. Dünya çapında sosyalizme doğru ilerlemeye katkısı olmaz. Troçki böyle diyor.

Stalin önderliğinde Bolşeviklerle Troçki arasında sosyalizmin inşası konusunda uzlaşmaz çelişki şuydu: Troçkistler, Sovyetler Birliği'nin geleceğini; sosyalizmin inşasını dünya çapında sosyalist devrimin gelişmesine bağlıyorlardı. Bolşevikler ise, Ekim Devrimini dünya devrimin bir bileşeni olarak görüyorlar; Avrupa'da beklenen devrimlerin gerçekleşmesiyle yalnız kalmayacaklarına inanıyorlardı. Olmadı, o zaman “zayıf halka” Rusya, Ekim Devrimiyle kapitalist dünya ekonomisinden koparıldı ve Bolşevikler, geri bir ülkede bütün zorluklara rağmen sosyalizmi inşa etme mücadelesine giriştiler.

Troçki'yi konuşturalım: 1930'da Troçki “Sürekli Devrim” yazısının Almanca baskısına önsözünde şöyle diyordu:
Marksizm, dünya ekonomisinin ulusal parçaların bir toplamı olmadığından, aksine uluslararası işbölümünü ve dünya pazarını oluşturan devasa, bağımsız bir gerçeklik olduğundan ve çağımızda ulusal pazarlar üzerinde hakim olduğundan hareket eder. Kapitalist toplumun üretici güçleri çoktandır ulusal sınırların ötesine geçmiştir...Sosyalist toplum, üretim tekniği bakımından kapitalist toplumla karşılaştırıldığında daha yüksek bir aşamayı ifade etmelidir. Ulusal tecrit edilmiş bir sosyalist toplum inşa etme amacında olmak, bütün geçici başarılara rağmen, kapitalizmle karşılaştırıldığında dahi üretici güçleri geriye doğru çekmek istemek anlamına gelir. Dünya bütünselliğinin bir parçasını oluşturan bir ülkenin coğrafi, kültürel ve tarihsel koşullarından bağımsız olarak, ulusal çerçeve içinde bütün ekonomik sektörlerin kendi içinde kapalı bir oranlılığını gerçekleştirmek gerici bir ütopya peşinde koşmak anlamına gelir” (6).

Bugünlerde Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin inşasının reddi için bu görüşler savunuluyor. Tek tek ülkelerde sosyalizmin inşa olanağı kalmadı, bunlar dünya sosyalist devrim sürecine zarar verir; ötesinde ekonomide ulusallık denen bir şey de kalmadı, o halde devrim ancak ve ancak uluslararası olanakları değerlendirerek yapılabilir denmiyor mu? Yani bu baylar, örneğin günümüz koşullarında Türkiye'de devrim olsa dünya ekonomisinin olanaklarını kullanamayacağı için yenilgiye mahkum olacaktır demiyorlar mı? Şöyle düşünün: Türkiye'de devrim yapıyorsunuz, ama başka ülkelerde devrimler gerçekleşmiyor ve tek başınıza kalıyorsunuz. Ne yaparsınız? Sanıyorum devrimi ilerletmek istersiniz. Ama geleneksel Troçkistler ve yenileri veya iç ve uluslararası alanda yandaşları hemen karşınıza dikilirler ve yaptığınız “gerici bir ütopya”dır; başka ülkelerde devrimler gerçekleşmediği için sosyalizmin nihai zaferi yolunda hızla ilerleyemeyeceksiniz; kapitalist dünya pazarıyla yeniden bütünleşeceksiniz, kısa zaman içinde buharlaşacaksınız. Buharlaşmak istemiyorsanız tek başına devrim yapmaya yeltenmemelisiniz. Troçki'nin iç ve uluslararası alanda yandaşlarının yanlış anlaşılmayacak bir açıklıkla söyledikleri bu.
Sözün kısası, tek tek ülkelerde devrimler gerçekleştirilebilir, ama devam ettirmenin koşulları yoktur. Öyleyse bütün ülkeler devrime hazır olana kadar beklemek zorundasınız. Tek tek ülkelerde başarılı devrim, başarısızlığa mahkum olmuş devrimdir. Troçki, geleneksel yandaşları ve onu yeni keşfedenler bunu yanlış anlaşılmayacak açıklıkta söylüyorlar.

Demek oluyor ki, tek tek ülkelerde devrim ve sosyalizm, tek tek ülkelerle sınırlı kalındığı müddetçe, yani dünya devrimi olmadığı müddetçe kapitalizme geri dönüş kaçınılmazdır anlayışı, katışıksız Troçkist bir anlayıştır. Bu anlayışa göre tek tek ülkelerde devrimi gerçekleştirmek, sosyalizmin inşasına girişmek anlamsızdır. 'Bu bir zorunluluktur, ama yine de anlamsızdır. Çünkü eninde sonunda kapitalizme geri dönülecektir.' Verilen açık mesaj bu. Şöyle düşüneceksiniz: Türkiye'de -tek ülke olarak- devrim yapmanın ve sosyalizme geçmeye yeltenmenin bir anlamı yoktur. Tek başına buharlaşıp yok olmanız o kadar önemli değil, sadece tek ülkede devrimle ve sosyalizmi inşa çabanızla dünya çapında sosyalizme doğru ilerlemeye bir katkı yapmış olmayacaksınız, tam tersine dünya devimine zarar vereceksiniz, onu zayıflatacaksınız. Bu nedenle başka ülkelerde devrim koşullarının olgunlaşmasını beklemelisiniz. Bu arada ulusal çapta devrimi hedefleyen programınızı da değiştireceksiniz. Program uluslararası devrimin, dünya devrimin bir parçası olmalıdır! Programın, kapitalizmde eşitsiz gelişmenin bir sonucu olarak uluslararası olması; dünya devriminin yaşadığımız coğrafyadaki; bölgedeki ayağı olması, Troçkist dünya devrimi programına ters düşmektedir. Dünya devriminin bir parçası olarak tek ülkede devrimi amaçladığı için değiştireceksiniz; tek ülkede devrimi uluslararası devrime dönüştüreceksiniz. Alman Maocuları böyle bir değişim yaptılar ve rahatladılar. Her ne kadar Almanya'da devrimden bahsetseler de bir devrim sorunları kalmadı. Almanya'da devrimi dünya devrimine bağladılar.

Lenin ve Stalin'in çıkardıkları sonuç: Tek veya birkaç ülkede devrim ve sosyalizmin inşası kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasının doğrudan bir sonucudur; bir kaçınılmazlıktır, zorunluluktur. Bu nedenle tek tek ülkelerde devrim ve sosyalizmin inşası, dünya çapında sosyalizme doğru ilerleme sürecinin bir adımı olarak görülmelidir.
Bu niye böyledir ve başka türlü değildir, sorusunun cevabını aşağıda vereceğiz.

Başka bir soru: Tek tek ülkelerde sosyalizmin inşası ulusal bir sorun değil mi? Bir daha belirtelim: Tek tek ülkelerde sosyalist devrim bir bir amaç değil, bir zorunluluktur ve aynı zamanda tek tek ülkelerde sosyalizmin inşası da bir amaç değil, bir zorunluluktur. Tek tek ülkelerde devrim ve sosyalizmin inşası, dünya devriminin bir adımı, bir bileşeni olarak görüldüğünde ve ona göre hareket edildiğinde “ulusal sorun” olmaz. Ama bunun böyle olmadığı anlayışında olanlar da var. Örneğin Troçki, Bolşeviklerin sosyalizmi inşa çabasını; Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin inşasını ulusal bir sorun olarak görmüştür. Ama Bolşeviklerin Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin inşasını Sovyetler Birliği ile sınırlamama, dünya devriminin bir parçası olarak görme anlayışları Troçkizmi ilgilendirmemiştir. Sovyetler Birliği'nde sosyalizm sorunu üzerine düşüncelerinin bütününe bakıldığında Troçki'nin bu inşayı, dünya çapında sosyalist gelişmeye zarar veren bir adım olarak değerlendirdiği görülür.

Troçki'ye göre sosyalizm sorunu ulusal çapta değil, uluslararası çapta ele alınması gereken bir sorundur. Aksini savunan olmadığına göre Troçki neden bu anlayışını inatla savunur? Bunun nedenini onun dünya görüşünde, devrim, sürekli devrim, dünya devrimi anlayışında aramak gerekir. Troçki, kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasını sözde reddetmez, ama bu yasanın doğrudan bir sonucu olan tek ülkede devrim sorununu reddeder. Troçki, kendi sürekli devrim anlayışına göre devrimlerin tek tek ülkelerde başlayabileceğini reddetmez, ama başlayan devrimi yenilgiye mahkum eder.

Sosyalist bir devrimin ulusal çerçevede sonlanması düşünülemez....Sosyalist devrim ulusal zeminde başlar, uluslararası olarak gelişir ve dünya çapında sonuçlanır” (7).
Troçki'yi yeni keşfedenler de aynı görüşte değiller mi? Troçki'nin bu değerlendirmesiyle onu yeni keşfedenlerin 'kuşkusuz sosyalist devrime tek tek burjuva ulus devlet iktidarları yıkılarak başlanabilirdi. Bu nedenle biçim olarak sosyalist devrim “tek ülke”lerde başlayabilir ve yine bu tek tek ülkelerde sosyalist inşalara girişilebilirdi. Ama sosyalist inşaların tamamlanması, sosyalizmin zaferi “Ulusal bir sorun olmayıp modern toplumu içeren bütün ülkeleri kucaklayan ve çözümü en ileri ülkelerin pratik ve teknik işbirliğine dayanan toplumsal bir sorun”un üstesinden gelinmesiyle başarılabilirdi' anlayışları arasındaki nitel farkı açıklayan olsa da anlasak nasıl olur?

Peki, Bolşevikler bunun aksini mi savunmuşlardı? Hayır, başka ülkelerde beklenen devrimlerin gerçekleşmemesinden dolayı sosyalizmi inşa etmeye, tek ülkede inşa etmeye başlamak zorunda kalmışlardı. Bolşeviklerin, Ekim Devrimini dünya devriminin başlangıcı, ilk adımı olarak görmeleri Troçkizmi hiç ilgilendirmemişti. Bolşevikler, Troçki, geleneksel ve yeni yandaşları gibi, mücadelenin önüne dikilip, yaptığımız gericiliktir, buharlaşıp yok olmaktır, yeniden kapitalizmle bütünleşmektir dememişler; sosyalizm uluslararası sonlanır diye mücadeleden vazgeçmemişlerdi. Evet, evet, buharlaşmayı göze almışlardı! Ama buharlaşmadılar, tek ülkede sosyalizm olmazdan dolayı değil, kendi hatalarının sonucunda yenilmişlerdi. Aradaki fark bu.

Ekim Devriminin hemen öncesinde “Bizim için Avrupa devriminin dışında elle tutulur, belirleyici bir başarı düşünülemez” (8). “Rus proletaryasının zaferini yakında Avrupa proletaryasının zaferi takip ederse,...Sovyet Rusya'sı ekonomisinin başka proleter ülkelerin daha gelişmiş ekonomisiyle sağlam bağlantısıyla Rus proletaryasına yeni örgütsel ve teknik olanaklar açılır” diyen de Troçki'dir (9).

Troçki'nin düşünce yapısı böyledir; bir taraftan sosyalist devrim ulusal zeminde başlatır, ama aynı zamanda da yenilgiye mahkum eder. Günümüzde Troçkizmin ikilemi de budur: Bir taraftan tek tek ülkelerde devrim olabilir der, diğer taraftan da yenilgiye mahkum eder, devrimleri buharlaştırır.

Demek oluyor ki, devrim yapabilirsin, ama başka ülkelerde de devrimler gerçekleşmediyse yenileceksin; en kısa zamanda, hızla kapitalizmle yeniden kaynaşacaksın, ona yeniden entegre olacaksın!

Tek ülkede devrim ve sosyalizm teori ve pratiğiyle mücadelesinde Troçki, sosyalist devrim ulusal zeminde başlar, ama bu; proleter devrimin ulusal çerçevede kalması ancak ve ancak geçici bir durumdur der. Geçici bir durum, kısa süreli bir durumdur. Ama Sovyetler Birliği'nde bu durum uzun sürmüştür. Üstelik başka ülkelerde devrimlerde gerçekleşmemiştir (10). Troçki, bu geçici olma durumunu Marks'a mı havale der, bunu bilemem, ama bu geçici durum uzun sürmez anlayışını Marks'a havale edenler de var.

Troçki yazıyor: “Tecrit edilmiş proletarya diktatörlüğünde artan başarılarla birlikte iç ve dış çelişkiler de kaçınılmaz olarak artar. Tecrit olma koşullarında proleter devlet, sonunda bu çelişkilerin bir kurbanı olur. Onun için çıkış yolu sadece ilerlemiş ülkelerin proletaryasının zaferidir” (11).

Ne kadar tanıdık düşünceler değil mi? Troçkizmi yeni keşfedenler de böyle diyorlar. Belki de yeni keşfetmemişlerdir, ama ancak şimdilerde açığa vuruyorlar!

Başka bir soru: SSCB'nde komünizme geçiş tartışmalarında Stalin'in rolü nedir?
Sovyet tarihini, iktidarın sınıfsal karakteri göz önüne alınmadan değerlendirmek tamamen yanlış sonuçlara götürür. Ekim Devriminden (1917) SBKP (B)'in 20. Kongresine (1956) kadar SSCB'nde proletarya diktatörlüğü, sosyalizm hakimdi. Söz konusu bu kongrede siyasi iktidar Kruşçev revizyonistleri tarafından gasp edilmiş ve ülkede geriye dönüş süreci başlatılmıştır. Proletarya diktatörlüğünün yerini bürokratik kapitalist bir diktatörlük almış ve klasik kapitalist ülkelerle karşılaştırıldığında biçimsel olarak farklılık arz eden kapitalizm inşa edilmiştir.

Bu iki dönemi birbirine karıştırmamak gerekir. Troçkistler bunu bilinçli olarak yapıyorlar. Anlaşılan o ki, Troçki'yi yeni keşfedenler de bunu yapıyorlar. Bu ayrım göz önünde tutulduğunda 1930'lu yılların sonunda “komünizme geçiş” tartışmalarında Stalin'in rolü ile Kruşçev'in 20 yılda komünizme geçiş programı arasında bir bağın olmadığı görülür. Her iki dönemde de komünizme geçiş tartışmaları yapılmıştır. Bu tartışmaların hangi koşullarda, nasıl yürütüldüğünü aşağıda ele alacağız.

Başka bir soru da sosyalizmde devletle ilgili. Sosyalizmde devlet güçlü mü olmalıdır, yoksa giderek küçülen bir devlet mi olmalıdır? Soru bu.
Dünya çapında sosyalizmin hakim olduğu koşullarda sosyalist devlet, kendini sonlandırmaya, yok olmaya hazırlayan devlettir, bu anlamda da giderek küçülen devlettir. Ama kapitalizmin dünya çapında hakim olduğu koşullarda; yani tek tek ülkelerde, bölgelerde devrim ve sosyalizmin gündemde olduğu koşullarda sosyalist devlet oldukça güçlü olmalıdır. Sovyet devleti güçlü olmasaydı Sovyetler Birliği devrimin ilk yıllarında iç düşmanlara karşı mücadelede veya II. Dünya Savaşında muzaffer çıkabilir miydi?
Sovyetler Birliği örneğinde sosyalist devletin gelişme aşamalarını aşağıda ele alacağız.

Devrim ve proletarya diktatörlüğüyle ilgili bir kısım soru:
Devrim konusunda hayal dünyası Troçki'den daha geniş olanlar da var. Dünya zenginliklerini, üretim araçlarını vb. elinde tutan bir avuç oligarşiye bir darbe indirmekle ilk anda dünyanın birçok ülkesinde devrim gerçekleştirenler var. Devrimlerin yayıldığı alanlarda meta üretimi ve ticaretinin; yani kapitalizmin etki alanını daraltanlar var. Böylece güçlü devlete gerek kalmaz; bütün bunlar önemsizleşen bir devletle yapılır diyenler var. Bunlar herhangi bir Science-Fiction filminden görüntüsüz „fragmanlar“ değil. Görüntülemesini hayal dünyanızda yapabilirsiniz. Bu türden anlayışların teorisini yapanlar var; bir vuruşla, bir darbeyle dünya kapitalizmini çökertenler var. Peki bu darbeyi kim vuracak? Herhalde herkes veya sermaye karşısında herkes! Peki bunlar nerede veya nasıl örgütleniyorlar? Bilmiyorum, belki “occupy-hareketi“yle, belki de “öfkeliler hareketi”yle bu ölümcül darbe gerçekleştirilecektir. Zaten insanlar giderek yığın yığın kendiliğinden antikapitalistleştiklerine, yani sosyalist devrim için mücadele ediyor duruma geldiklerine; antikapitalizm giderek daha kapsamlı ölçüde ortak duygu ve düşünce haline geldiğine göre ölümcül darbe vuracakların sayısında pek sıkıntı olmayacaktır!
Akıllara durgunluk veren başka bir nokta da doğrudan proletarya diktatörlüğüyle ilgilidir. Şimdiye kadar proletarya diktatörlüğünün sosyalizmde işçi sınıfının iktidar biçimi olduğunu; sosyalizmde devletin proletarya diktatörlüğünü yansıttığını ve bu diktatörlüğün komünizme geçene kadar var olacağını biliyordum. Marks'tan, Engels'ten, Lenin'den, Stalin'den E. Hoca'dan, hatta Mao'dan böyle öğrenmiştik. Yanılmışım. Bizi yanıltmışlar. Meğersem proletarya diktatörlüğü kapitalizmden sosyalizme geçişin zorunlu bir aşamasıymış veya noktasıymış. (Marks'ın “Fransa'da Sınıf Mücadeleleri” yapıtında geçen “Sosyalizm...zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür anlayışının nasıl bir katakulli ile kapitalizmden sosyalizme zorunlu bir geçiş noktasına çevrildiğini mutlaka araştırmak gerekir. Marks, sosyalizmin kendisini zorunlu bir geçiş noktası olarak, bu zorunlu geçişin iktidarını da proletarya diktatörlüğü olarak görüyor. Yakıştırmacılar ise kapitalizmden sosyalizme geçişi zorunlu bir geçiş olarak görüyorlar; sosyalizmin kendisini değil. Troçki'yi doğrulamak için Marks'ı yanlış anlamaya gerek yok!). Troçki, proletarya diktatörlüğünde komünizmin ilk aşamasını; sosyalizmin devletsel örgütlenmesini değil, sosyalizmin bir ön aşamasını görüyor: “Proletarya diktatörlüğü Bolşevikler açısından Batıda devrim için köprüydü. Toplumun sosyalist biçimlendirilmesi görevi, öz itibariyle uluslararası görev olarak ilan edildi”. Bu durumda Batıda devrimler olsaydı, Sovyetler Birliği'nde veya devrim yapan başka ülkelerde de proletarya diktatörlüğüne ihtiyaç kalmayacaktı; proletarya diktatörlüğü sosyalizmin inşası sürecinde gerekli bir araç değildi (12). Yani proletarya diktatörlüğü kapitalizmden sosyalizme geçişte zorunlu bir nokta olarak görülüyor. Peki bu durumda, diyelim ki tek ülkede değil de birkaç ülkede sosyalist devrimler gerçekleştirilmiş olsun, örneğin Avrupa'nın 5 ülkesinde, Latin Amerika'nın 4 ülkesinde, Afrika'nın 10 ülkesinde, Asya'nın da 8 ülkesinde devrimler gerçekleşsin, bu durumda bu ülkelerde sosyalizm sürecinde proletarya diktatörlüğü olmayacak mı? Troçki olmaz diyor, Troçki'yi yeni keşfedenler de olmaz diyorlar. Peki ne olacak, bu ülkelerde sosyalist toplum nasıl kurulacak, örgütlenecek ve kapitalizme karşı nasıl savunulacak? Anlaşılan o ki, F. Engels'in A. Bebel'e yazdığı 28 Mart 1875 tarihli mektubunda “Proletarya, devrimden sonra da devlete... düşmanlarını baskı altında tutmak için gereksinim duyacaktır” tespitini yapmış olması pek önemli değil. Engels de yanılmış!

Peki, proletarya diktatörlüğü kapitalizmden sosyalizme geçişse, sosyalizm nedir? Veya sosyalizmde devlet örgütlenmesi nasıl olacak?
Soruyu şöyle de sorabiliriz: Troçki ve onu yeni keşfedenlere göre proletarya diktatörlüğü kapitalizmden sosyalizme geçişin siyasi örgütlenmesi oluyor. Peki sosyalizmden komünizme geçişin siyasi örgütlenmesi ne ve nasıl oluyor? Evet, nasıl oluyor ve nasıl şekilleniyor?

Proletarya diktatörlüğünün sosyalizmin inşası sürecinde siyasal iktidarı temsil etmeyeceğini anladık. Bu dönemde böyle bir iktidar olmayacak. Peki ne olacak? Bir darbeyle mali oligarşi sistemini yerle bir ettiğimiz için, tek ülkede devrim ve inşa gibi dertle uzun dönem meşgul olmayacağımız için; bu yol çıkmaz sokak olduğu için, sosyalizmin inşa sorunu uluslararası sorun olacağı için devlet, kısa zamanda rolünü oynamış olacak ve devre dışı kalacak ve insanın insanı yönetmesi yerini eşyaların yönetilmesi alacak. Bu durumda, kapitalizmden sosyalizme geçmek için proletarya diktatörlüğüne ihtiyaç var. Ama sosyalizme geçince proletarya diktatörlüğüne, güçlü bir devlete ihtiyaç yok; kısa zaman içinde ölecek, sonlanacak olan bir devlete ihtiyaç var. Böyle söyleniyor. Sosyalizmin kurulmasının, proletarya diktatörlüğünün, sosyalist devletin “yeni”, daha doğrusu Troçkist yorumu böyle.

Hayal dünyamızı biraz zorlayalım. Diyelim ki, Türkiye'de devrim oldu, mevcut sistem yıkıldı. Demokratik devrim sorunları çözüldü ve sosyalizme geçildi. Bu durumda kapitalizmden sosyalizme geçiş aşamasında proletarya diktatörlüğü kurulmuştu. Sonra ne olacak? Diyelim ki, Türkiye devrimi yalnız kalmadı, bölgesel devrime dönüştü. O ülkelerde de aynı süreç yaşandı ve devrim yapan bölgemiz, dünya kapitalist sistemiyle karşı karşıya kaldı. Kapitalizmden sosyalizme geçtik, ama dünya sosyalist değil. Bu durumda var olabilmek için nasıl bir siyasal örgütlenme gündemde olacak?

Elimize fırsat geçmişken, biraz daha ileri gidelim ve devrimi bölgemizle sınırlamayalım; Afrika kıtasının ayaklandığını ve devrimi gerçekleştirdiğini düşünelim. Tamam, Latin Amerika'da ve Asya'da da devrim olsun. Karşımızda devrimci Ortadoğu, devrimci Afrika, devrimci Latin Amerika ve devrimci Asya var. Dünyanın diğer ülkelerinde de kapitalizm var. Ne olacak şimdi? Üç kıta ve bir bölgede devrim, kapitalist dünya karşısında nasıl savunulacak ve sosyalizm nasıl inşa edilecek? Troçki ve yandaşlarına göre proletarya diktatörlüğü bir araç olamaz. O, kapitalizmden sosyalizme geçerken tarihi görevini yerine getirdi. Şimdi sosyalizme geçmiş durumdayız ve sosyalizmi hem inşa ediyoruz hem de kapitalizme karşı savunuyoruz. Hangi araçla? Yoksa “Proletarya, devrimden sonra... düşmanlarını baskı altında tutmak için” (Engels) 'gitgide zayıflayan, ucuz, giderek küçülen, etkisizleşen bir devlete' mi gerek duyacak ve böyle bir devletle mi sosyalizmi inşa edecek?
Troçkizmi yeni keşfedenler, bu işin gitgide zayıflayan, ucuz, giderek küçülen, giderek etkisizleşen bir devletle yapılacağının propagandasını yapıyorlar.

Troçki ve onu yeni keşfedenlerin, sosyalizmin inşası sürecinde proletarya diktatörlüğünün olmayacağı düşüncesinde olduklarını öğrendik, ama sosyalizmi nasıl bir siyasal örgütlenmeyle inşa edeceklerini öğrenemedik. Söylemiyorlar.

Sovyetler Birliği'nin nasıl bir ülke olduğuna, sosyalist miydi, kapitalist miydi sorusuna gelince. Bizim bu konudaki anlayışımız oldukça açıktır: Ekim Devriminden 20. Kongreye kadar Sovyetler Birliği sosyalist bir ülkeydi, Kruşçev'in siyasi iktidarı gasp etmesinden sonra; 20. kongreden sonra Sovyetler Birliği revizyonist bir ülkeye dönüşmüştür.

Troçki ise Sovyetler Birliği hakkında farklı düşünüyordu: Ona göre Sovyetler Birliği, hiçbir zaman sosyalist olmamıştı, bir geçiş toplumuydu, bürokratik, deforme olmuş bir işçi devletiydi. “Bugünkü Sovyet rejimini bütün çelişkili bütünselliği içinde sosyalist değil, kapitalizm ile sosyalizm arasında bir hazırlayıcı veya geçiş rejimi olarak tanımlamak daha doğru olur“ (13).

Söz konusu olan Troçki olunca biraz düşünmek gerekir! Politik yaşamı çelişkilerden ibarettir. Bir taraftan “bizim için Sovyetler Birliği'nin karakteri proleter devlet olarak belirlenmiştir” der (14). ama öbür taraftan da bu “proleter devlet”in asla ve asla sosyalist olmadığını söyler (15).
Bunun nedeni var: Troçki'ye göre proleter devlet, proletarya diktatörlüğü bir ara aşamadır; yani kapitalizmden sosyalizme geçiş aşamasıdır. Bu aşamada Sovyet devleti bürokratik deformasyona uğramıştır. Yani Sovyetler Birliği, kapitalizmden sosyalizme geçiş aşamasında kalmış, sosyalizm aşamasına geçememiştir.

Troçkizmi yeni keşfedenler de aynı düşünceyi savunuyorlar. Onlara göre de Sovyetler Birliği ne bütünüyle sosyalisti ne de kapitalisti. Yani bir geçiş toplumuydu; kapitalizmden sosyalizme geçiş aşamasında bir toplumdu. Bundan dolayı da ne bütünüyle kapitalistti ne de sosyalistti!
İdeolojik doku, dünya görüşü değiştiriliyor ve siz bunları okumuyorsunuz; duyduklarınızın yanlış olduğunu teyit ettirmek için soruyorsunuz. Ama duyduklarınız doğrudur.

Troçki “SSCB, kapitalizm ile sosyalizm arasında duran çelişkilerle dolu bir toplumdur” diyordu (16). Ona göre Sovyet rejimi, geleceği dünya devrimine bağlı olan bir geçiş rejimidir. Onun yeni takipçileri de aynı görüşteler. SSCB'yi, kapitalizm ile sosyalizm arasında duran bir ara rejim, bir geçiş toplumu olarak görüyorlar; böyle bir geçiş rejimine özgü olan çelişkilerden; kapitalizmi yıkma sorununda doğan çelişkilerden ve sosyalizmi kurma çabasından doğan çelişkilerden bahsediyorlar. Tam da bu nedenle SSCB, ne sosyalistti ne de kapitalistti diyorlar!

Sovyet rejiminin sınıfsal karakterini tespit bakımından Troçki ile onu yeni keşfedenler arasında hiçbir fark yok. Tek fark, Troçki'nin bu anlayışını yıllar önce yazmış olmasıdır. Yeni takipçileri ise bu anlayışı yeni keşfettiler! Aslında pek de yeni keşfetmiş sayılmazlar! (Bir ek: Marks'tan, Engels'ten, Lenin'den ve Stalin'den bahsedenler dinozor oluyorlar da Troçki'den bahsedenler neden dinozor olmuyorlar? Herhalde adını anmadan Troçki'yi savundukları için! Düşünmek lazım!)

Sosyalizmde meta üretimi var mıdır? Soru bu. Evet vardır, ama mutlaka olmak zorunda değildir. Kapitalizmin gelişmiş olduğu ülkelerde devrim koşullarında; kırsal alanda küçük üretimin yaygın olmadığı koşullarda sosyalizmde meta üretimi sorunu, kısa zamanda halledilebilecek bir sorundur. Ama Türkiye gibi ülkelerde veya o zamanın Rusya'sında kırsal alanda küçük üretim oldukça yaygındır/yaygındı. Bunun sonucu sosyalizmde sınırlandırılmış meta üretiminin kaçınılmaz olduğudur. Veya sosyalizmde meta üretimi olmaz diyarsanız, örneğin Türkiye'de devrim yapmaya kalkışmanıza gerek yok. Küçük üretim önemsizleşene kadar beklersiniz! Sorun bu kadar açık.

Sosyalizm, kapitalizmden komünizme geçiş aşamasıdır. Bu aşamanın özelliğini Marks ve Engels “Gotha Programı Eleştirisi”nde şöyle tanımlarlar:“Burada ele almamız gereken, kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur“. Açık ki, sosyalist toplum kapitalist toplumun benlerini; birtakım özelliklerini taşıyan toplumdur. Bu anlamda sosyalizmde bu benler, özellikler yok edilir; geçmişe, sınıflı topluma özgü bir şey kalmaz. Sosyalizm bu sürecin; toplumun komünizme geçişinin hazırlığını ifade eden dönemin adıdır. Bu anlamda sosyalist aşamadaki toplum, kapitalizme özgü olan her şeyin yok edildiği toplumdur. Salt bu nedenle SSCB'nde sınırlandırılmış bir meta üretiminin olmasında şaşılacak bir yan yoktur. Ama devrim gerçekleştiren ülkelerde, örneğin SSCB'nde kırsal alanda küçük üretim var ve bundan dolayı ekonominin genel yapısı ne sosyalisttir ne de kapitalisttir derseniz, bu sizin Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin inşasını değerlendirmede ne kadar samimi olduğunuzun, sorunu Troçki gibi değerlendirmenizin ölçüsü olur.
Bu, diğer şeylerin yanı sıra Bolşevizm'le Troçkizm arasında bir ayrımdır. Bolşeviklerin değerlendirmesine göre kırsal alanda “grup mülkiyeti” kolektif mülkiyettir; sosyalist mülkiyetin alt aşamasıdır. Troçkizme göre değildir. Aradaki fark bu!
Bu noktada gerçek dünya ile hayal dünyasını birbirine karıştırmamak gerekir. Dünya çapında küçük üretim artık önemsizleştiği için hayalperestlere ve Troçkistlere göre, eğer tek tek ülkelerde devrim olursa, sosyalizmi inşa etmek için uzun bir geçiş dönemine gerek olmayacak. Çünkü başka ülkelerde devrimler olacak ve böylece sosyalizmin inşası mümkün olacak. Yani geriye dönme şansı olmayacak. Yaşadığımız dünyanın, şimdiki hal ve gidişin böyle olduğu söyleniyor!

Başka bir soru: Kapitalizm kendi gelişme sınırlarına dayandı, üretici güçleri daha da geliştirecek durumu yok. Hal böyle olunca bir zamanlar Sovyetler Birliği'nde olduğu gibi kapitalizme yetişme ve onu geçme durumu olmayacak mı diye soruluyor. Önce kapitalizmin kendi sınırlarına dayandığı anlayışına açıklık getirmek gerekir. Marks'ın dediği gibi, kapitalizm, “kaskatı bir kristal olmayıp, değişebilen ve sürekli olarak değişen bir organizmadır” (17). Onun sınırı kendi iç çelişkisindedir, ama her seferinde iç çelişkisini bir biçimde aşmıştır. Şimdi de öyle olamayacağını söylemek ancak kahinlerin işi olabilir. Bu nedenle, kapitalizm kendi sınırlarına dayandı, artık çökecek beklentisini bir kenara bırakalım ve diyelim ki, Zimbabve'de, Somali'de veya Suriye'de, Yunanistan'da, Türkiye'de devrim oldu veya Ortadoğu'da bölgesel devrim oldu. Peki bu durumda üretici güçlerin gelişmesi bakımından örneğin ABD'ye veya Almanya'ya vb. yetişip, onları geçme durumu olmayacak mı? Artık kapitalizme yetişme ve onu geçme sorunu olmayacak diyenlerin önce bu soruya cevap vermeleri gerekir. Gerekmesine gerekir de... Ama şunu diyeceklerdir: Artık bizim gündemimizde sürekli devrim var; mali oligarşiye dünya çapında darbe indirmekle meşgulüz, tek tek ülkelerde devrimin sorunları, örneğin teknoloji sorunları uluslararası arenada çözülür; anlamanız gerekir ki, artık, olsa da olmasa da sürekli devriminden bahsediyoruz; ulusal “kalkınma”dan, ulusal olanakları kullanarak sosyalizmin inşasından değil, bir ülkede devrim olursa başka ülkelerin olanaklarından yararlanılmasından bahsediyoruz diyecekler.
Doğru, Troçki de aynen böyle söylüyordu. Ama o hayal dünyasında gezinti yaparken, Bolşevikler sosyalizmi kendi olanaklarıyla inşa etmeye çalışıyorlardı. Aradaki fark bu!

Başka bir soru: Proletarya diktatörlüğünde siyasal temsil daraltılmış mıydı? Proletarya diktatörlüğü dendiğinde iki ülke akla gelir. 1956'ya kadar Sovyetler Birliği ve Arnavutluk. Örnek olarak da Sovyetler Birliği'ndeki gelişmeler alınır. Bu ülke tarihini buraya aktarmaya gerek yok: Sovyetler Birliği'nde sosyalist demokrasi, en azından 1930'lu yılların ortasına kadar olduğunca yaygın, genişletilmiş olarak uygulanmıştır. Toplumsal örgütlenmenin kapsamı ve ülkenin siyasal, ekonomik gelişmesine katılımı bunu göstermektedir. İç düşmanlara ve onların uzantısı dış düşmanlara karşı mücadelede başarı, toplumsal katılımın, sahiplenmenin bir sonucu değil mi? 1936 Anayasasının hazırlanışı bunun bire ifadesi değil mi?

1930'lu yılların ikinci yarısından itibaren sınıf mücadelesinin adli olaylara indirgenmesi ve sonrasındaki gelişmeler; ağır hatalar, kaçınılmaz olarak siyasal temsilin daraldığı anlamına gelmektedir. Bu değişim göz önünde tutulmadan, toptancı bir biçimde siyasal temsilin daraltılmış olduğundan bahsetmek Troçki'nin proletarya diktatörlüğünü bürokratik iktidar olarak tanımlamasını savunmaktan başka bir anlam taşımaz. Hele hele proletarya diktatörlüğü koşullarında siyasal temsilin genişletilmiş olmasına “öfkeliler” örgütlenmesini örnek almak, sosyalizmde iktidar sorununun nasıl ele alındığını göstermekten başka bir anlam taşımaz. Tabii, İnternet üzerinden örgütlenerek devrim yapmak isteyenler, İnternet üzerinden en geniş kesimle karar almak isteyenler, “öfkeliler”in örgütlenmesine gıpta edenler ve bütün bu örgütlenmelerle devrim yapmak isteyenler olabilir. Onlara bir diyeceğim yok. Ama bu türden hayallerle, proletarya diktatörlüğü koşullarında toplumun örgütlülük halini birbirine karıştırmamak gerekir. Beni ilgilendiren sorunun bu yanıdır.

Başka bir soru: Kapitalist üretim biçiminde artık teknik alanda sürekli devrimler söz konusu değil mi veya kapitalizm var oluş krizinde mi?
Hayal dünyam sermaye karşısında herkesi aynı kefeye koyarak sosyalist devrim yaptıracak kadar geniş değil. Bu devrimi yapacak olan sınıf, işçi sınıfıdır. Bunun dışında onun müttefikleri var; onlar da bu devrimin özneleridir. Ama bütün emekçileri ve gençliği sosyalist devrimin öznesi yapmak, en azından bu alanda Marksizm-Leninizmi yeniden yazmak anlamına gelir. Artık teknoloji alanında sürekli yenilenme yapamayacağından dolayı kapitalizmin kendiliğinden çökeceği anlayışını savunanlar, kendi kendilerine kapitalizmin bir var oluş krizi içinde olduğunu söylüyorlar. Bazılarına göre bu iş daha 1990'ların başında bitmişti. Ama kapitalist sistem bir türlü kendi kendine çökmedi. Şimdi, 2008'den bu yana -yaşanmakta olan krizden dolayı- aynı veya benzer anlayışlar sürekli işleniyor. Bir umuttur, belki de kapitalizm kendi kendine çöker! Ama çökmeyebilir de! Her halükarda uzaktan yakından kapitalizmin kendiliğinden çökeceğine dair herhangi bir emare yok. Sadece kapitalist sistemin merkezi, bir zamanlar Batı'dan Kuzeye (ABD) kaydığı gibi şimdilerde de Batı'dan (ABD ve Avrupa) Doğu'ya (Asya'ya) doğru kayıyor; yani güç dengesi değişiyor. Bu nedenle ABD veya AB'de kapitalizmin haline bakarak dünya kapitalist sisteminin var oluş krizinde olduğu sonucuna varılamaz.
Kapitalizmi ortadan kaldırmak ve sosyalizmi kurmak devrim sorunudur. Ben buna inanıyorum ve bunun için mücadele ediyorum.

Başka bir soru da yenilginin nedenleri üzerine. Yenilginin nedenlerini nerede aramak gerekir, sanayi ve tarımda küçük üretimin yaygın olmasında mı, tek ülkede sosyalizmin ötesine geçememede mi veya güçlenen devlet yapısında mı aramak gerekir diye soruluyor. Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin yenilgisini buralarda aramak, teoriyi doğrulamanın bir yoludur. Daha doğrusu, Troçki'yi doğrulamanın bir yoludur. Hele hele bu anlayışlara 20. yüzyılda başka türlü de olamazdı, bu koşullardan başka koşullar yoktu; baştan beri bu koşullar vardı, o halde yenilgi kaçınılmazdı anlayışını eklerseniz, sosyalizmden, en azından sosyalizmin komünizmin ilk basamağı olduğu, sosyalizmde burjuva ufkun gerçek anlamda aşılmadığı; yani geriye dönüşün olabileceği türünden Marks'ın, Engels'in, Lenin'in ve Stalin'in; bir bütün olarak Marksizm-Leninizmin öğretilerini bir kenara atmış, Troçki'nin anlayışına göre bir sosyalizm savunmuş olursunuz. Ama bunu açıkça söylemek gerekir. Marks'ın, Engels'in, Lenin'in ve Stalin'in; bir bütün olarak Marksizm-Leninizmin bu konuda yanıldığını, Troçki'nin haklı çıktığını açık yüreklilikle söylemek gerekir. (Yenilginin nedenleri üzerine bkz.: İbrahim Okçuoğlu; SSCB'de Sosyalizmin Zaferi ve Kapitalizmin Yeniden İnşası Sorunları).

Başka bir soru da sosyalizmin türleriyle ilgili. Kaç tür sosyalizm var, sosyalizmin Sovyet tarzı diye bir şey var mı, diye soruluyor.
Soruyu aslında şöyle de ifade edebiliriz: Kaç tür kapitalizm var, kapitalizmin Alman, İngiliz tarzı var mı? Birden fazla kapitalizm türü varsa, birden fazla da sosyalizm, feodalizm, kölecilik türü vardır. Bunlar üretim biçimdir. Her bir üretim biçimini o üretim biçim yapan ve başka üretim biçimlerinden niteliksel olarak ayıran özellikler vardır. Kapitalist üretim biçimini kapitalist üretim biçim yapan temel özellik nedir? Kapitalist üretim biçimini belirleyen temel özellik meta üretimine dayanmasıdır; işgücü sömürüsüne dayanmasıdır; üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanmasıdır.
Sosyalist üretim biçiminin temel özelliği üretim araçlarının toplumsal mülkiyette olmasıdır; işgücü sömürüsüne dayanmamasıdır; meta üretimine dayanmamasıdır. Tabii, her iki sisteme özgü özellikleri çoğaltabiliriz. Ama sorun bu değil: Marks, Kapital'de İngiliz kapitalizminin gelişmesini esas alarak kapitalist üretim biçimini incelemiş oldu. İngiliz kapitalizminde, sadece İngiltere'ye özgü olanı değil, genel olarak kapitalist üretim biçimine özgü olanı açığa çıkarttı ve genelleştirdi. Kapital'de kapitalizmi kapitalizm yapan bütün nesnel yasalarını görürüz. Lenin de ”Emperyalizm“ yapıtında kapitalizmin emperyalist çağdaki gelişmesini ele alır ve Marks döneminde; kapitalizmin o zamanki gelişme evresinde açığa çıkmayan nesnel yasalarını açığa çıkartır. Ve bugün ne diyoruz? Dünyanın neresinde olursa olsun kapitalizmi kapitalizm yapan nesnel yasalardan bahsetmiyor muyuz? Kapitalizmin gelişmesinde her bir ülkenin özgünlükleri belli bir rol oynar, ama bu özgünlükler kapitalizmi kapitalizm olmaktan çıkartmaz. Örneğin şurada burada “Manchester kapitalizmi”nden “Ren kapitalizmi”nden bahsedilir. Ama bununla Almanya'da kapitalizmin ve İngiltere'de kapitalizmin birtakım özgünlükleri ifade edilmiş olur. Bundan, örneğin Almanya'da kapitalizmin artı değere dayandığı, İngiltere'de kapitalizmin işgücü sömürmediği ve dolayısıyla birbirlerinden farklı oldukları anlaşılmaz.
Sovyetler Birliği'nde sosyalizm, kurulan sosyalizm deneyi olduğu için tektir. (Arnavutluk'u bir kenara bırakıyoruz). Şayet bugün sosyalist üretim biçiminin nesnel ekonomik yasalarından bahsediyorsak; sosyalist üretim biçiminden bahsediyorsak, bunu Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin kuruluşu sürecinde elde edilen sonuçlara göre diyoruz. Sovyetler Birliği'nde sosyalizm, sosyalist üretim biçiminin nesnel yasalarını ortaya çıkartacak derecede gelişmişti. Tabii, bu sosyalizm değildir ve o yasalar da sosyalizmin nesnel yasaları değildir diyebilirsiniz. Bunu diyen çok, bunu dolambaçlı olarak demeye çalışanlar çok ve demeye hazırlananlar da çok. Yeri gelmişken söyleyeyim: Sovyetler Birliği'nde sosyalizm değil, sosyalist inşa deneyleri yıkıldı türünden Troçkizmin cephaneliğinden alınan çürük silahlarla fazla bir yol alınamaz. Soru şu: Sovyet tecrübesi, sosyalist üretim biçimini sosyalist üretim biçimi yapan nesnel yasaları ortaya çıkartmış mıdır, çıkartmamış mıdır? Çıkartmamıştır deniyorsa, Soyvetler Birliği'nde yıkılan sosyalist inşa deneyleridir, sosyalizm değildir deniyor. Ama çıkartmıştır deniyorsa SSCB'nde yıkılan sosyalizmi inşa deneyleri değil, sosyalizmdir dillendiriliyor demektir. Bu açıkça söylenmelidir. Kem-küm etmenin bir anlamı yok! Açık olmak gerekir: SB'nde sosyalist üretim biçimi, nesnel yasalarının ortaya çıkacağı derecede kurulmamıştır deniyorsa bu söylenmelidir. İnsan evladı, sokak kedisi de olsa, ciğerci kedisi de olsa meraklıdır, nerede durduğunu veya durdurulmak istediğini bilmek ister. Ne de olsa dünya görüşünü, kafa yapısını değiştirme sorunuyla karşı karşıyadır; şimdiye kadar savunduklarını reddetmek, sorunlara Troçkist açıdan bakmak sorunuyla karşı karşıyadır. Bu değişim kolay olmaz!

SB'nde sosyalist inşa deneyleri yıkılmıştır, sosyalizm yıkılmamıştır anlayışını biraz kaşırsanız karşınıza bütün “heybeti”yle Troçki, katışıksız Troçkizm çıkar. Ona göre SB sosyalizmi kurma çalışmaları kısa bir zaman için de olsa sürdürülmüştür. Ama tek tek ülkelerde sosyalizm kurulamazdı, bu nedenle de yıkılan sosyalizm değildi. Troçkizm böye diyor ve onu yeni keşfedenler de aynısını söylüyorlar.

Troçkistler, Troçki önderliğinde kendi aralarında tartışırken SB'ni nasıl tanımlayalım sorununda farklı değerlendirmeler yaptılar. Yozlaşmış bürokratik işçi rejiminden, çarlığın devamı, emperyalist SB'ne varana kadar bir dizi tanımlama üzerine tartıştılar (“karşı devrimci işçi devleti”, “emperyalizm”, “çarlık emperyalizminin politikasını devam ettiren” devlet, “emperyalizmin ajanı” “ehven-i şer” devlet, “silahlı misyoner”(18). Hepsinin çıkış noktası -bırakalım sosyalizmin kurulmasını bir kenara- SB'nde sosyalizmi inşa deneylerinin başarısız olduğudur. Bu anlayışlar bugün SB'nde sosyalizm (kurulmadığı, kurulamayacağı için) yıkılmadı, sosyalist inşa deneyleri yıkıldı diyenlerin gıda kaynağı olmuştur.

Sonuç itibariyle: Birçok ülkede sosyalizmi kurma deneyi olmadığından dolayı, hangi ülkede sosyalizmin o ülkeye özgün yanları vardır sorusuna cevap verecek durumda değiliz. Ama Sovyet deneyinden ders çıkartacak ve neyi yapmamamız gerektiğini görecek durumdayız.

Diğer taraftan iki akademisyenin, iki profesörün kendi aralarındaki tartışmayı -onların tartışma konusuna doğrudan girmeden- vesile ederek sosyalist üretim biçimi deneyimine, SB'ne, sosyalizmin inşasına sözüm ona yöneltilen eleştirilerle Troçkizm arasındaki bağı görmek gerekir. Troçkizm böyle savunulacak derecede ayak altına düşürülmemeli!

Troçkizm bire sapkınlıktır; önce işçi hareketi içinde bir akımdı, sonraları ise emperyalizmle işbirliği içinde olan karşı devrimci bir akıma dönüşmüştür. Aslında Troçkizm, nasıl değerlendirilmesi gerektiğini bizzat açıklıyor: Troçkizm, “Stalinizm”i karşı devrimci olarak görüyor ve yerini belirlemiş oluyor. “Stalinizm”i Marksizm-Leninizm olarak görüyoruz; Stalin'i Marks, Engels ve Lenin ile aynı kategoride ele alıyoruz, dünya proletaryasının dört önderinden birisi olarak görüyoruz. Eğer birileri bu öndere karşı devrimci diyorsa, o birileri nerede durduğunu açıklamış oluyor. Bu nedenle, değerlerime saldıranlara, değerlerimi karşı devrimci değerler olarak görenlere “siz benim değerlerimi karşı devrimci olarak mahkum ediyorsunuz, ama siz aslında “iyi çocuklar”nınız, ben sizi karşı devrimci olarak görmüyorum” deme durumunda değilim; bu kadar ilkesiz olunamaz. Varlık nedeni sosyalizme, onun kurucularına karşı mücadeleden ibaret olanları başka nasıl değerlendirebilirsiniz?

Tabii burada dogmatizm de önemli bir rol oynamaktadır. Hani hep yeniyi savunmak günümüzde moda oldu ya! Marks'tan, Engels'ten, Lenin'den, Stalin'den söz etmek, onların teorisini dile getirmek dogmatizmle eş anlamlı görülmektedir. Dünya proletaryasının önderlerinin düşüncelerini dile getirirseniz; Marks'tan, Engels'ten, Lenin'den, Stalin'den görüş aktarırsanız, dünya proletaryasının önderleri böyle/şöyle diyor; bu konuda böyle/şöyle düşünüyorlar dersiniz, siz bir dinozor olursunuz; 'yüz yıl, yüz elli yıl önce nasılsa öyle kalmış gibi o günlerde söylenenleri virgülüne dokunulmaksızın tekrarlamış' olursunuz. Hiç siz o önderlerin dönemleriyle ilgili güncel konulardan aktarmalarını teorik açılım olarak öne sürene rastladınız mı? Ben rastlamadım. Ama inanan da inanmayan da o önderlerin teorilerinden bahseder. Kapitalizm analizini kimden aldınız? Emperyalizm analizini kimden aldınız?Atıyorum: Ekonomik krizi analiz ederken o önderlerin, örneğin Marks'ın Kapital'de veya başka yazılarında yaptığı tespitlerden (teoriden) hareket etmeyeceksiniz, aksi taktirde dinozor olusunuz. Yenilikçi olacaksınız; “post-marksist”lerin, “postmodern” yazarların; burjuvazinin üniversitelerinde, “düşünce üretme” merkezlerinde üretilen beş paralık değeri olmayan görüşlere sarılacaksınız; Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, Moishe Postone, Slavoj Žižek gibi “post-marksist“leri; Jean-François Lyotard, Ferdinand de Saussure, Henri Lefebvre, Jacques Derrida, Guy Debord, Michel Foucault, Julia Kristeva, Jean Baudrillard, Gilles Deleuze, Richard Rorty gibi postmodern felsefenin önde gelen temsilcilerini okuyacaksınız; ideolojik, teorik gıdanızı onlardan alacaksınız ve böylece günümüzde Marksizm-Leninizme karşı nasıl mücadele edileceğini öğreneceksiniz; örneğin David Harvey'i hatmederek “ilhak ekonomisi”ni öğreneceksiniz ve Marks'ın “Kapital”inin, Lenin'in “Emperyalizmi”nin eskidiği anlayışına varacaksınız; örneğin I. Wallerstein ve benzerlerini okuyarak kapitalizm/emperyalizmin gelişme evrelerinin Marksizm-Leninizm tarafından bize nasıl yanlış anlatıldığını öğreneceksiniz; örneğin F. Nietzsche'yi -kötü niyetliler ona faşizmin babası demişlerdir diye kendini avutarak hatmedeceksin ve Marksist felsefenin ne denli işe yaramaz olduğunu öğreneceksiniz, özgürleşeceksiniz; örneğin R. Luksemburg'u bir kısım Troçkist hareketlere (Troçkistler akım, hareket, örgüt kavramlarını kullanmazlar, “eğilim” kavramını kullanmaktan pek hoşlanırlar) göre yorumlayıp, onu kapitalizm kendiliğinden çöküyor düşüncenize dayanak yapacaksınız; örneğin sermaye ile işçi sınıfını arasındaki bağı kopartarak veya artı değer üretme olanağı kalmadı diyerek hem kapitalizmi kendi kendine çökerteceksiniz hem de işçi sınıfını yok edeceksiniz. Ama o önderlere; Marksizm-Leninizme atıfta bulunarak, böyle şey olmaz derseniz, onların kendi dönemlerinde söylediklerini noktasına virgülüne dokunmadan tekrarlamış olursunuz. Lenin'in emperyalizm analizinden hareket ederek günümüzde emperyalizmi analiz etmeye çalışırsanız, tarihin gerilerinde kalmış birisi olursunuz! Lenin'in dönemi kapanmıştır; Wallerstein'lar, Negri'ler ve ipe sapa gelmez daha nice “post” düşünürler varken Lenin de kim oluyor? Lenin, emperyalist çağın ötesine geçmiyor, ama “post” düşünürler geçiyor! Örneğin kapitalist üretim biçiminin Marksist analizi, sermaye karşısında herkesi işçi yapmıyor, ama Negri yapıyor; o halde Negri varken Marksist teori de ne oluyormuş! Örneğin Marksizm-Leninizm, Marksizmde yapısal kriz diye bir şey tanımıyor, ama Althusser tanıyor, o halde adını koymadan Althusser'leşeceksiniz; Marksizm-Leninizmi (Marksizm-Leninizmi ben diyorum, şimdilerde Troçkistleştikçe, Althusser'leştikçe Marksizm kavramı ön plana çıkartılıyor) çatallandırmak, dallandırıp budaklandırmak, tarikatlarına, o kadar istiyorsanız mezheplerine ayrıştırmak, onu tanınmayacak hale getirmek için Althusser “üstat”ı hatmedeceksiniz (Aslında hatmetmenize de pek gerek yok, onun yerli versiyonu var, ona bakmak yeterli- önümüzdeki bir yazıda ona biz de bakacağız). Örneğin “çokluk”un partisi, herkesin partisi olmanın önünde sınıf partisi olmak bir engeldir; o halde bu engeli aşacaksınız; bu nedenle sermaye ile “emek” arasındaki bağı kopartacaksınız (bu arada Marksist teoriyi bu noktada katlediyor olmanız o kadar da önemli değil, nasıl olsan 150 sene öncesinden kalmadır diye düşüneceksiniz!), sermaye karşısında herkesi baskı altında olan, sömürülen durumuna getireceksiniz ve buna bir de 'dünya çapında antikapitalizm ortak duygu ve düşüne oluyor'u eklerseniz, herkesin partisinin yolunu açmış olursunuz. Örneğin sosyalizm teorisini Marks'tan, Engels'ten, Lenin'den, Stalin'den, SSCB tecrübesinden öğrenmeyeceksiniz; o defter kapanmıştır; Troçki'den öğreneceksiniz; SCCB'de sosyalizm inşa edilmedi, yıkılan sosyalizm değildi, yıkılan sosyalizmi inşa deneyleriydi diyeceksiniz; Troçki'leşeceksiniz ve SSCB ne kapitalistti ne de sosyalistti diyeceksiniz. Yenilikçi olacaksınız, ama yenilikçi olmak da o kadar kolay değil; teoriye karşı aşağılayıcı bir tutum alacaksınız, eklektizmi, pragmatizmi düşüncenizin ve eyleminizin merkezine koyacaksınız; örgütlenmenizin geleneklerine, disiplin aylayışına, yasalarına, kurallarına saygı durmayacaksınız, uymayacaksınız; tarih bana her dönem önder olma görevi verdiği anlayışıyla hareket ederek, örgütlenme, disiplin bana uymalıdır diyeceksiniz; nesnel gerçeklik yerine kendi bağımsızlığınız üzerine endişe edeceksiniz. Modern olacaksınız! Marksizm-Leninizm şimdiye kadar elimizi kolumuzu bağladı; düşünce yeteneklerimizi dumura uğrattı, artık bundan kurtulmalıyız diye düşüneceksiniz ve öyle hareket edeceksiniz. Saygınlıktan doğan otorite ile “yenilikçi” ve “modern” olunamayacağını bilmek zorundasınız; bu durumda düşüncelerinizi; “yenilik” ve modernizm”inizi demokrasi kuralları içinde başkalarıyla paylaşmak; başkalarının görüşlerine saygı duymak zorundasınız; “Yenilikçi” ve “modern” olmak için yetkinin gücüne dayanacaksınız. Bu, işin “olmazsa olmazı”dır. Tasfiyecilik öyle kolay bir iş değildir; “her işin bir raconu var”dırı bileceksiniz ve örgütleyeceksiniz; ideolojide ve teoride renksizleşmeyi, renksizleştirmeyi, köşesizleşmeyi, köşesizleştirmeyi; tek ideolojiden yanaymış gibi hareket ederek çok ideolojili olmayı becereceksiniz (beceremiyorsanız, öğreneceksiniz) ama bunu şimdiye kadar sizi siz yapan değerlere sahip çıkıyor gözükerek yapacaksınız; değerleri aşındırarak değersizleştireceksiniz; örneğin Marksizm-Leninizm kavramını değil, daha ziyade Marksizm kavramını kullanarak Marksizmin içini boşaltacaksınız; atıyorum proletarya diktatörlüğünden, sosyalizmden bahsedeceksiniz ama o önderlerin bahsettikleri anlamda bahsetmeyeceksiniz; Troçki'nin bahsettiği anlamda bahsedeceksiniz; devrimler, tek tek ülkelerde (ulusal zeminde) başlar ama esas olan sürekli devrimdir diyerek, Marks'ın bundan ne anladığını katakulli ile Troçki'leştireceksiniz. Leninist partiden, işçi sınıfının örgütlenmesinden bahsedeceksiniz, ama katakulli ile herkesi işçileştirerek herkese partinin kapılarını açacaksınız. İnsanların, her şeyin sizinle başladığını ve sizinle sonlanacağını bilmesini örgütleyeceksiniz. Her yenilgiden sonra insanların sizi “Anka Kuşu” olarak görmesini örgütleyeceksiniz. “Küllerinden yeniden doğma”nın, Föniks olmanın; yok olduğu sanılanı bütün parlaklığıyla, haşmetiyle yeniden ortaya çıkartmanın öyle kolay bir iş olmadığını bileceksiniz ve insanların bunu bilmesini örgütleyeceksiniz. Bu, bir ekip çalışmasıdır, öyle herkesle yapılmaz; bunu bileceksiniz. “Exodus” örgütleyicisi olacaksınız; “İsrail oğulları”nın Mısır'dan çıkışını örgütler gibi, yenilgiden, zorluklardan, kaçıştan, yok olmaktan çıkışı örgütleyen kurtarıcı olacaksınız. Bunları yaparsanız Tanrı sizin katınıza (duruma bağlı olarak belki de birkaç kat daha aşağıya) inmek zorunda kalır! Tasfiyecilik hep böyledir; tarihin kendilerine her dönemin önderi olma rolünü verdiğini sananlar, ideolojide, teoride ve örgütlenmede tasfiyeciliklerini gerçekleştirmek için düşüncelerimizi geliştiriyoruz adı altında; eskimiş olana, dogmatizme karşı mücadele adı altında Marksizm-Leninizmin değerlerini yok etmeye çalışırlar. Tasfiyeciler, tasfiyeci değiliz diye en başta Tanrıların Tanrısı Zeus olmak üzere bütün Yunan tanrıları üzerine yemin ederler; tasfiyecilikte “suç üstü”lük yoktur; her sözel ve pratik eylem, “değişimden, dönüşümden, yeniden, gelecekten, eskiyen düşüncelerden kopuştan; somut durumun somut analizinden” ibarettir. Bunu anlamak gerekir! Dünyanın her tarafında bu böyle olmuştur ve böyle olmaktadır.

Tek Tek veya Birkaç Ülkede Devrim Bir Zorunluluktur,
Bölgesel Devrim Bir Olasılıktır,
Troçki'nin Sürekli Devrimi Bir Hayaldir!

Eşitsiz gelişme yasası geçerli olduğu müddetçe dünya devrimi, tek tek ülkelerde; “zayıf halka” veya “halkalar”da devrimlerin ve bölgesel devrimlerin ürünü olacaktır.

Proleter Devrimin Askeri Programı” yazısında (1916) Lenin, “sosyalizm bütün ülkelerde aynı zamanda zafere ulaşamaz. Önce bir veya birkaç ülkede zafere ulaşacaktır, diğer ülkeler belli bir dönem burjuva veya burjuva öncesi (koşullarda) kalacaktır” diyordu.
Lenin'in, kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasından hareketle formüle ettiği bu anlayıştan Troçki ve şimdilerde de en yeni takipçileri hangi sonuçları çıkartıyorlar? Troçki'ye göre bu durum; proleter devrim, ancak ve ancak geçici bir durumdur. En yeni takipçilerine göre de geriye dönmek olanaksızdır. Ya başka ülkelerde devrimler olmazsa ne olacak? Ya Sovyetler Birliği'nde olduğu gibi “geçici durum” uzun süre devam eden duruma dönüşürse ne olacak?
Troçki ve en yeni takipçilerinin cevabı hazır: Kapitalizmin hakim olduğu dünyada, moda tanımla sermayenin tamamen uluslararasılaştığı günümüz koşullarında geçici de olsa ulusal çerçevede kalan bir sosyalizm olamaz. “Gelişmiş kapitalist ülkelerde devrim on yıllarca gecikecek olursa, Sovyet Cumhuriyeti'nde proletarya diktatörlüğü kaçınılmaz olarak kendi iktisadi çelişkilerinin kurbanı olacaktır... (bu) koşullarda Sovyet Cumhuriyeti'nin geleceği hem içte iktisadi önderliğe hem de uluslararası proletaryanın devrimci mücadelesinin önderliğine bağlıdır. Nihayetinde ikinci faktör belirleyicidir” (19).

Başka ülkelerde devrimler olmadığı ve Sovyetler Birliği'nde proleter devrim uzun süren geçici bir durum olduğu göre ve aynı zamanda Troçki'nin beklediği “Sovyet Cumhuriyeti'nde proletarya diktatörlüğü belki askeri bir müdahale ile bağlam içinde kaçınılmaz olarak kendi iktisadi çelişkilerinin kurbanı olacaktır” da gerçekleşmediği ve sosyalizm ulusal çerçevede kalamayacağı için Troçki kendi sürekli devrimi anlayışını; kendi teorisini doğrulama derdine düşmüştür. Onun yeni takipçileri de Troçki'nin sürekli devrim anlayışının ne denli doğru olduğunu Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin inşa edilmemiş olduğunu döne döne anlatarak doğrulama derdine düşmüşlerdir.

Troçki ve yeni takipçilerine göre sürekli devrim, sosyalizmin zeminini dünya ekonomisi ve dünya devriminde görür. Tek ülkede sosyalizm ise ulusal bir gelişmedir.
Sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasına bakarak günümüzde Troçkistler, o zaman Troçki'nin ne denli dahiyane düşündüğünü anlatmakta yorulmuyorlar. Troçki'yi yeni keşfedenler ise Troçkistlerden daha gayretkeşler. Onun analizlerini konuya ilişkin olarak o dönemin Marksist-Leninistlerinin ve günümüzde Marksist-Leninistlerin analizlerini çürütmek, boşa çıkartmak için kullanıyorlar.

İsteyen yukarıda Troçki'den aktarılan anlayışlarla yeni Troçkistlerin anlayışlarını karşılaştırabilir. Aynı düşünceden kaynaklı olduğu görülecektir.

Dünya ekonomisi, tekil ülkelerin ve kıtaların iktisadi yaşamını kontrol eden devasa bir gerçeklik olmuştur. Dünya ekonomisi, gelişmenin farklı aşamalarında olan ülkeleri ve kıtaları karşılıklı bağımlılık ve zıtlık sisteminde birleştiriyor” (20).
Bu anlayış doğrudur ve Lenin'in “Emperyalizm” yapıtının ana konusudur. Ama sorun bu analizin doğruluğu veya yanlışlığı değil. Sorun, bu anlayıştan hareketle ulusal çerçevede sosyalizm, sürekli devrim değerlendirmesidir. Troçki ile onu yeni keşfedenlerin düşünce ortaklığı tam da bu noktada açığa çıkıyor.

Ama nedense hiçbir Bolşevik önder, ne Lenin ne de Stalin tek ülkede sosyalizmin nihai zaferinden bahseder. Tam tersine tek ülkede devrimi dünya devrimin bir adımı olarak görürler. Bir örnek:
Ama bir tek ülkede burjuvazinin iktidarını devirip proletaryanın iktidarını kurmak, henüz sosyalizmin tam zaferini güvencelemek değildir. Muzaffer ülkede, kendi iktidarını pekiştiren ve köylülüğe önderlik eden proletaryanın, sosyalist toplumu inşa etmesi mümkündür ve zorunludur. Ama bu, onun böylece sosyalizmin eksiksiz, kesin zaferini başarabileceği mi demektir, yani bu, proletaryanın yalnızca bir ülkenin güçleriyle sosyalizmi kesin olarak sağlamlaştırabileceği ve ülkeyi müdahaleye karşı ve dolayısıyla bir restorasyona karşı da tamamıyla güvenceleyebileceği mi demektir? Hayır, bu demek değildir.
Bunun için en azından birkaç ülkede devrimin zaferi gereklidir. Bu yüzden, diğer ülkelerde devrimin geliştirilmesi ve desteklenmesi, muzaffer devrimin özsel bir görevidir. Bu yüzden, muzaffer ülkenin devrimi kendini, kendi kendine yeterli bir varlık olarak değil, diğer ülkelerde proletaryanın zaferini hızlandırmanın dayanağı, aracı olarak görmelidir.
Lenin bu düşünceleri birkaç kelime ile şöyle diyerek ifade etmiştir: Muzaffer devrimin görevi, “bütün ülkelerde devrimin geliştirilmesi, desteklenmesi, alevlendirilmesi için bir tek ülkede mümkün olanın en çoğunu” yapmaktır (21).
Leninist proletarya devrimi teorisinin karakteristik özellikleri genel hatlarıyla işte bunlardır“ (22).

Marksizm-Leninizme, Stalin'e, Sovyetlker Birliği'nde sosyalizme karşı düşmanlık, Troçkizm ve Troçkistlerin yaşam iksiridir.

Tek ülkede proletarya devriminin zaferine ilişkin Lenin'in teorisi bakış açısından Troçki'nin “sürekli devrimi”nin durumu nedir?
Troçki'nin “Devrimimiz” (1906) broşürünü alalım.
Troçki şöyle yazıyor:
'Avrupa proletaryasının doğrudan devlet desteği olmadan Rusya'nın işçi sınıfı, iktidarı koruyacak ve geçici egemenliğini kalıcı bir sosyalist diktatörlüğe dönüştürecek durumda olmayacaktır. Bundan bir an bile kuşku duyulamaz'.

Bu alıntı ne ifade etmektedir? Sosyalizmin tek ülkede, bu durumda Rusya'da, 'Avrupa proletaryasının doğrudan desteği olmadan' yani Avrupa proletaryası iktidarı ele geçirmeden önce, zafer kazanmasının olanaksız olduğunu ifade etmektedir.
Bu “tespiti” ile Lenin'in “tek başına alınan bir kapitalist ülkede” sosyalizmin zaferi olanağına ilişkin önermesi arasında ortak ne vardır?
Açık ki burada hiçbir ortak şey yoktur” (23).

Gerçekten Troçki'nin sürekli devrim teorisiyle ne Lenin'in ne Marks ve Engels'in sürekli devrim anlayışı arasında ortak bir nokta vardır. Troçki'nin sürekli devrim kavramını Marks'tan aldığı doğrudur. “Devrimi sürekli kılmak” kavramını Marks ve Engels, “Merkez Komitesinin Komünist Birliğe Çağrısı” makalesinde kullanırlar: ”Demokratik küçük burjuvazinin devrimi olabildiğince çabuk ve olsa olsa ... istemlerin gerçekleşmesiyle sonuçlandırmayı arzulamasına karşılık, az çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya dek, proletarya devlet gücünü ele geçirinceye ve yalnızca bir tek ülkedeki değil, dünyanın tüm önde gelen ülkelerindeki proleterlerin birliğinin, bu ülkelerin proleterleri arasındaki rekabetin ortadan kalkmış olduğu ve hiç değilse belli başlı üretici güçlerin proleterlerin ellerinde toplanmış bulunduğu noktaya ulaşıncaya dek, devrimi sürekli kılmak (abç) bizim sorunumuz ve bizim görevimizdir“ (24).
Burada söz konusu olan demokratik küçük burjuva ile mücadelede proletaryanın devrimi sürekli kılmasıdır. Burada söz konusu olan, proletarya partisini demokratik küçük burjuvaziden ayıran çizginin açık ve seçik olması için devrimin sürekli kılınmasıdır.

Troçki bundan nasıl bir sonuç çıkartmıştır? Her zaman ve her yerde devrim!
Sürekli devrim, eşitsiz gelişme yasasını çıkış noktası olarak görür. Her zaman ve her yerde devrim anlayışında ise bu yasanın fiilen yeri yoktur. Troçki'nin yeni takipçileri de aynı anlayıştalar. Üstelik bunu, Marks'ın “zorunlu bir geçiş noktası” ile kast ettiğini çarpıtarak yapıyorlar.

Fransa'da Sınıf Mücadeleleri” yazısında Marks konuya ilişkin olarak şunu diyordu:
Bu sosyalizm genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağıntıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağıntılardan doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesine varmak üzere, devrimin sürekliliğinin ilânıdır, zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür” (25).

Marks'ın proletarya diktatörlüğü üzerine söylediği oldukça açık: Proletarya diktatörlüğü kapitalizmden komünizme geçene kadar; yani bütün sosyalizm boyunca devam eden bir “geçiş noktası”dır.

Anlaşılmadıysa şöyle açıklayalım:
-Sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması,
-Sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması,
-Bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağıntıların ortadan kaldırılması,
-Bu toplumsal bağıntılardan doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesi.
Bütün bunlar sosyalizmin inşasının içeriğini oluştur ve bunların gerçekleşmesi için devrim sürekli kılınır ve bu sürekliliğin iktidar biçimi de proletarya diktatörlüğüdür.

Anlaşılmadı mı? O halde bir hamle daha yapalım:
Marks, J. Weydemeyer'e yazdığı 5 Mart 1852 tarihli mektubunda aynı konuyla ilgili olarak şunu der:
Benim yeni olarak yaptığım, ... sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını göstermekten ibarettir”.
Demek ki proletarya diktatörlüğü, kapitalizmden sosyalizme geçişin değil, “bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişe” kadar devam eden sürecin, dönemin; yani sosyalizmin iktidardır.

Bu sefer de anlaşılmadıysa kapitalizmden komünizme geçerken proletarya diktatörlüğüne bakalım. Bu konuda “Gotha Programının Eleştirisi”nde Marks ve Engels şöyle derler: Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrim yolu ile geçiş dönemi yer alır. Buna bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz”.
Söylenen oldukça açık: Marks ve Engels kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinden değil, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinden bahsediyorlar, tam da bu süreci sosyalizm olarak tanımlıyorlar ve bu süreçte de sosyalist devletin proletarya diktatörlüğü olarak örgütlendiğini açıklıyorlar.
Herhalde şimdi anlaşılmıştır!

Troçki ne diyor?
Bütün sosyalizm boyunca değil, kapitalizmden sosyalizme geçmek için proletarya diktatörlüğüne ihtiyaç vardır. Marks, proletarya diktatörlüğünü sosyalizmi inşa etmek için; komünizme geçene kadar ihtiyaç duyulan bir araç olarak görüyor. Troçki ise proletarya diktatörlüğünü “Batıda devrim” için bir “köprü” olarak görüyor.

Troçki'yi yeni keşfedenler ne diyorlar?
Proletarya diktatörlüğü kapitalizmden sosyalizme zorunlu bir geçiş noktasıdır. Her halükarda Troçki ve yeni yandaşları proletarya diktatörlüğünü kapitalizmden sosyalizme geçişte zorunlu bir araç olarak görüyorlar ve onu sosyalizmin inşa sürecinde zorunlu bir geçiş aracı/noktası olmaktan çıkartıyorlar. Nitekim Troçki'nin yeni yandaşları proletarya diktatörlüğünün sosyalizmde; toplumun komünizme geçene kadar varlığını (buna komünizmi de katarak) yanlış buluyorlar. Söylenen oldukça açık: 'Proletarya diktatörlüğü kapitalizmden sosyalizme zorunlu bir geçiş noktası değil de, sosyalizmin nihai zaferinde de, komünizmde de varlığı gerekli bir araç olarak tartılışır olmuştur' demek aslında her şeyi açıklıyor.
Anlaşılmadı mı? O zaman şöyle açalım: Troçki'nin yeni yandaşları, devrimin sürekli kılınmasını, proletarya diktatörlüğünü Marks'ın anladığı gibi anlayan ve uygulayan Bolşevikleri, başta da Lenin ve Stalin'i, Marks gibi anladıkları ve anladıklarını uyguladıkları için eleştiriyorlar. (Aslında bu durumda Marks'ın bu konudaki anlayışını eleştirmiş oluyorlar). Neden eleştiriyorlar? Proletarya diktatörlüğü ve devrimin sürekli kılınması konusunda Marks'ı, Troçki gibi yorumlamadıklarından dolayı eleştiriyorlar. Troçki'nin yeni yandaşları sosyalizmde; toplumun komünizme geçene kadarki sürecinde proletarya diktatörlüğü olmaz diyorlar. Troçki de olmaz diyor. Ama Marks, Lenin ve Stalin olur diyorlar.

Dünya devriminden “her zaman ve her yerde devrim” anlayan Troçki ve yeni yandaşlarını başka ülkelerde proletaryanın sistemi yıkma bilincine ve örgütlenmesine varmış olup olmadığı hiç ilgilendirmiyor. Başka ülkelerde devrimin nesnel ve öznel koşullarının olgunlaşmış olup olmadığı önemsiz görülüyor. Bir darbeyle birçok ülkede mali oligarşinin hakimiyeti yıkılıyor; mali oligarşiye öyle bir darbe indiriliyor ki, daha ilk anda devrim olan ülkelerde ve devrimlerin yayıldığı ölçüde dünyada meta üretimine dayalı ekonomi büyük ölçüde daralmış oluyor:
Darbeyi indiriyorsun, yıkıyorsun;
darbeyi indiriyorsun meta üretim alanını daraltıyorsun ve
darbeyi indiriyorsun tek tek ülkelerde sosyalizmin inşa sorunlarını uluslararasılaştırıyorsun!
Bu iş bu kadar basit!

Troçki'yi konuşturalım. “1905 Yılı” kitabı için yazdığı “Önsöz”de (1922) Troçki “sürekli devrim” üzerine şöyle der:
'Rus devrimi burjuva hedefler önünde durmaktadır, ama onlarla yetinip kalamaz. Devrim acil görevlerini, proletaryayı iktidara getirmekten başka türlü çözemez. Ama proletarya da, iktidarı ele geçirdikten sonra devrimin burjuva çerçevesiyle sınırlandırılmış olarak kalamaz. Tam tersine, proleter öncü, tam da zaferini güvence altına almak için, iktidarının başlangıcında sadece feodal değil, burjuva mülkiyete de derin müdahalede bulunmak zorundadır. Burada öncü sadece, başlangıçta devrimci mücadeleyi destekleyen burjuvazinin bütün gruplarıyla değil, yardımıyla iktidara geldiği geniş köylülükle de düşman çatışmalara girecektir. Ezici çoğunluğu köylü nüfustan oluşan geri bir ülkede işçi hükumetinin konumundaki çelişkileri, ancak uluslararası ölçekte, proletaryanın dünya devrimi arenasında çözümünü bulabilir'.

Troçki'nin sürekli devrimden anladığı bu. Yeni takipçileri de ondan farklı bir şey anlamıyorlar.

Lenin, işçi-köylü ittifakından bahsediyor; proletaryanın emekçi köylülük ile ittifakında proletarya diktatörlüğünün temelini görüyor.
Troçki ise, “proleter öncü” ile “köylülüğün geniş kesimleri” arasında “düşman çatışmalar”dan bahsediyor.

Lenin, proletaryanın sömürülen emekçi yığınlara önderliğinden bahsediyor.
Troçki ise “ezici çoğunluğu köylü nüfustan oluşan geri bir ülkede işçi hükumetinin konumundaki çelişkileri”nden bahsediyor.

Lenin, devrimin, gücünü Rusya'nın işçilerinden ve köylülerinden aldığından bahsediyor.
Troçki ise, gerekli gücü “proletaryanın dünya devrimi arenası”nda arıyor'.

Ama eğer uluslararası devrim gecikecek olursa ne olacak? Bu durumda devrimimiz için herhangi bir umut ışığı var mı? Troçki'de hiç umut ışığı yoktur, çünkü 'işçi hükumetinin konumundaki çelişkiler ... ancak... proletaryanın dünya devrimi arenasında çözümünü bulabilecektir'. Bu plana göre devrimimiz için yalnızca tek perspektif kalıyor: Kendi öz çelişkileri içinde bitkisel bir hayat sürdürmek ve dünya devrimini beklerken çürüyüp gitmek” (26).

Ama Stalin kadar da “karamsar” olmaya gerek yok! Şimdi dünyanın tamamen değişmiş olduğu koşullarda yaşıyoruz. Ulusal sermayeler, neredeyse devletler kalmamış; mali sermaye bütün dünyayı ayrık otu gibi sarmalamış; hiçbir alanda ulusal çıkış yok. Neredeyse tek tek ülkelerde devrimin nesnel koşulları kalmamış! Üstelik dünya tamamen proleterleşmiş; abartmayalım, en azından küçük üretim ve küçük üreticinin dünya devrim önünde engel olması artık söz konusu değil. Bu nedenle de yeni bir işçi hükumeti birtakım iç çelişkileri; köylülük sorunu, meta üretimi vb. sorunları devralmamış olacak. “Acaba” diyerek bir şüpheyi dile getiriyorsanız, çözüm yolunu gösterelim: Stalin gibi “karamsar” olmak istemiyorsanız ve bütün o sorunlardan kurtulmak istiyorsanız, takip edilmesi gereken tek yol var; o da sermaye karşısında herkesi işçi yapmaktır, küçük üretimi ayak bağı olmayacak derecede önemsizleştirmektir ve mali oligarşiye darbe vurmaktır! Kağıt üzerinde bunu yapmak çok kolay ve Troçki'yi yeni keşfedenler bunu büyük bir gayretkeşlikle yapıyorlar!

Kuşkusuz sosyalist devrime tek tek burjuva ulus devlet iktidarları yıkılarak başlanabilirdi. Bu nedenle biçim olarak sosyalist devrim “tek ülke”lerde başlayabilir... Ama sosyalist inşaların tamamlanması, sosyalizmin zaferi “Ulusal bir sorun olmayıp modern toplumu içeren bütün ülkeleri kucaklayan ve çözümü en ileri ülkelerin pratik ve teknik işbirliğine dayanan toplumsal bir sorun”un üstesinden gelinmesiyle başarılabilirdi“.

Proletarya devlet iktidarını ”tek ülke“de ele geçirebilir. Çünkü devlet iktidarı sadece bir ülkede hakimdir. Dünya devrimi başka türlü de başlayamaz... Sosyalist devrimin ulusal çerçevede tamamlanması düşünülemez...Sosyalist devrim ulusal zeminde başlar, enternasyonal gelişir ve dünya arenasında tamamlanır“.

Öyleyse: Stalin'in dediği gibi “kendi öz çelişkileri içinde bitkisel bir hayat sürdürmemek ve dünya devrimini beklerken çürüyüp gitmemek” için veya “kapitalist dünya pazarına yeniden dahil olarak kısa sürede buharlaşamamak“ için tek tek ülkede devrim ve sosyalizm sevdasından vazgeçmeliyiz!

1914'te Lenin “Birlik Yaygarasıyla Birliğin Çiğnenmesi Üzerine” makalesinde Troçki üzerine şunları yazıyordu:

Rusya’daki Marksist hareketin eski katılımcıları Troçki figürünü çok iyi bilirler ve onlar için onun hakkında konuşmaya değmez. Fakat genç işçi kuşağı onu bilmiyor ve onun hakkında konuşmak gerekir...
Eski “Iskra” zamanında (1901–1903), yalpalayan ve “Ekonomistler”den “Iskracılar”a, Iskracılardan Ekonomistlere geçen bu kişilere “Tuşino firarileri” damgası vurulmuştu (Rusya’daki karışıklık
döneminde bir kamptan ötekine geçen savaşçılar böyle adlandırılıyordu).
Tasfiyecilikten söz ederken, yılların seyri içinde ortaya çıkan, Parti'nin yirmi yıllık tarihi içinde “Menşevizm” ve “Ekonomizm”le iç içe geçen ve belli bir sınıfın, liberal burjuvazinin politikası ve ideolojisiyle ilintilenmiş belli bir ideolojik akımı saptıyoruz...
1901–1903 yıllarında Troçki, ele avuca sığmaz bir “Iskra” taraftarıydı ve Ryazanov, onun 1903 yılındaki Parti Kongresi'ndeki rolünü, “Lenin’in sopası” olarak niteliyordu. 1903 sonunda Troçki bu kez ele avuca sığmaz bir Menşevik olmuştu, yani “Iskra” taraftarlığından “Ekonomistler”e geçmişti; “eski ‘Iskra’ ile yenisi arasında bir uçurum olduğunu” açıkladı. 1904/1905 yılında Menşeviklerden ayrılıp, yalpalayan bir tutum alarak kâh (“Ekonomist”) Martinov’la birlikte çalışır, kâh kaba-solcu “sürekli devrim”i ilan eder. 1906/1907 yıllarında Bolşeviklere yakınlaşır, 1907 ilkbaharında ise Rosa Luxemburg’la dayanışma içinde olduğunu açıklar.
Dağılma döneminde uzun “fraksiyonel olmayan” yalpalanmalardan sonra yeniden sağa sapar ve 1912 Ağustos’unda Tasfiyecilerle bir blok oluşturur. şimdi yine onlardan ayrılıyor, fakat meselenin özü itibariyle onların zavallı düşüncelerini tekrarlıyor.
Bu tür tipler, Rusya’da proleter kitle hareketinin henüz uyuduğu ve herhangi bir grupçuğun, başkalarıyla birleşmekten söz eden bir akım, bir grup, bir fraksiyon, tek sözcükle bir “güç” olarak görünmek için yeterince “yer bulduğu” dünün tarihsel oluşumları ve formasyonlarının enkazı olarak tipiktir.
Genç işçi kuşağının, ne 1908’den beri tasfiyecilikle ilişkiyi belirleyen ve saptayan parti kararlarını, ne de sözü edilen kararların eksiksiz tanınması temelinde, çoğunluğun birliğini fiilen gerçekleştirmiş olan Rusya’nın modern işçi hareketinin deneyimine herhangi bir biçimde güvenmek istemeyen, inanılmaz iddialarla ortaya çıkan kişilerin ne mal olduğunu tam olarak bilmesi gerekir“ (27).

Dün Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin inşası sorunlarını Marksizm-Leninizme göre, Lenin ve Stalin'in teori ve pratiğine göre değerlendiriyorlardı, şimdilerde ise Troçki'ye göre değerlendiriyorlar.

Dün Marksist teoriye göre sınıf analizi yapıyorlardı, şimdilerde ise Negri'ye göre sınıf analizi yapıyorlar. Negri'nin aklına uyarak işçi sınıfın birkaç katakulli ile yok edeceklerini ve yerine “çokluk”u koyacaklarını sanıyorlar.
Sermaye karşısında herkesi aynılaştırarak; herkes sömürülüyor diyerek işçi sınıfının sınıfsal özelliğinin kalmadığını savunmaya yeltenenler; işçi sınıfının var oluş koşullarının ortadan kalkmaya başladığını savunanlar bunlardır. Bugün, ne hikmettir, bilinmez- birden bire sosyalizm, işçi sınıf ve dünya devrimi akıllarına geldi.

Dün Marksist teoriye göre devrim analizi yapıyorlardı, şimdilerde ise Troçki'ye göre devrim analizi yapıyorlar.

Dün Marksist teoriye göre proletarya diktatörlüğünden bahsediyorlardı, şimdilerde ise Troçki'ye göre proletarya diktatörlüğünden bahsediyorlar.

Dün Marksist teoriye göre dünya devriminden bahsediyorlardı, şimdilerde ise Troçki'ye göre sürekli devrimden bahsediyorlar.

Dün insanlığa, kapitalizm çöküyor, barbarlığa geçilecek türünden propaganda yapan “kıyamet günü” ajitatörleri, bugün Troçkist dünya devriminden bahsetmeye başladılar.

Dün kapitalizmin kendiliğinden çökeceğini döne döne anlatıyorlardı, şimdilerde ise devrimci mücadeleden bahsediyorlar.

Dün Lenin'e göre emperyalizm analizi yapıyorlardı, şimdilerde ise “post-marksist”lere göre emperyalizm analizi yapıyorlar.

Dün Kurz'u da şaşırtacak derecede işçi sınıfını yok sayıyorlardı; en azından emeğin var oluş nedeninin ortadan kalktığını savunuyorlardı, şimdilerde ise işçi sınıfından bahsediyorlar.

Dün “emeği”, “emek” olmaktan; sermayeyi sermaye olmaktan çıkartmak için ter döküyorlardı; sermayeyi “komünist“ yapıp, kapitalizmi kendiliğinden ortadan kaldırmakla uğraşıyorlardı. Bugün ise işçi sınıfından, dünya devriminden bahsediyorlar.

Dün sosyalizmden bahsediyorlardı, şimdi antikapitalizmden bahsediyorlar; dünyanın çeşitli ülkelerinde yükselen kitlesel, görkemli protestolara bakarak -öncelikle de “Occupy“ hareketinden ilham alarak- antikapitalist mücadelenin yaygınlaştığından, geniş kesimlerin ortak duygusu olmaya başladığından bahsetmeye başladılar; “Wall Street'i İşgal Et“ hareketini antikapitalist ilan ettiler: Herkes antikapitalistleşiyor, herkes komünistleşiyor, herkes sosyalizm için mücadele etmeye yöneliyor. Sınıf yok, herkes var, birey var. Dolayısıyla sınıf partisi yok, bireylerin partisi var. Sınıf ideolojisi yok, bireylerin ideolojisi var ve bu ideolojiler de antikapitalistleşiyor!

Dün Marks'ı, Engels'i, Lenin'i, Stalin'i; bir bütün olarak Marksizm-Leninizmi esas alıyorlardı, şimdilerde ise Troçki'yi esas alıyorlar.

Sonuç itibariyle:
Proletarya diktatörlüğü, kapitalizmden sosyalizme geçiştir veya kapitalizmden sosyalizme geçişin zorunlu bir aşamasıdır anlayışının Marks'ın proletarya diktatörlüğü tanımlamasıyla bir ilgisi yoktur. Proletarya diktatörlüğünü böyle tanımlamakla en fazlasıyla bu noktada Marksist-Leninist anlayışı terk etmiş ve Troçkist anlayışı savunmuş olursunuz.

Troçki'yi yeni keşfedenlerin sosyalizmde develet anlayışının Marksist-Leninist devlet teorisiyle hiçbir ortak yönü yoktur; bu noktada da Troçkizm savunulmaktadır. Proletarya diktatörlüğünü sosyalizmin ön aşaması olarak görmek ve böylece sosyalizmi ve sosyalist devleti anlaşılmaz kılmak da katışıksız Troçkizmdir.

Troçki'yi yeni keşfedenlerin, Troçki ve geleneksel taraftar dünyasını geride bırakacak hızda ve derinlikte “her zaman ve her yerde devrim” anlayışının Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in; Marksizm-Leninizmin savunduğu dünya devrimi anlayışıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Dünya devrim, “devrimi sürekli kılma” konusunda Marksizm-Leninizmin nasıl çarpıtılığını bu anlayışlarda yeteri kadar görüyoruz.
Tek tek ülkelerde sosyalizm olmaz anlayışı, nesnel gerçekliğe dayanmayan, eşitsiz gelişme yasasını reddeden, ütopik, troçkist ve bu anlamda da gerici bir anlayıştır. Devrimi yasaklama anlayışıdır.

Sovyetler Birliği'nde sosyalizm inşa edilmedi; Sovyetler Birliği ne sosyalistti ne de kapitalistti anlayışı da Troçki'nin cephaneliğinden alınmıştır; tamamen safsatadır, SB'nde sosyalizmin inşasını reddetmek için uydurulmuş ve Marksizm-Leninizm kaçkınları tarafından savunulan bir anlayıştır.

Tek tek ülkelerde devrim ve sosyalizm, tek tek ülkelerle sınırlı kalındığı müddetçe, yani dünya devrimi olmadığı müddetçe kapitalizme geri dönüş kaçınılmazdır anlayışı da Troçkizmin cephaneliğinden alınmıştır. Bu anlayışa göre tek tek ülkelerde devrimi gerçekleştirmek, sosyalizmin inşasına girişmek anlamsızdır. 'Bu bir zorunluluktur, ama yine de anlamsızdır. Çünkü eninde sonunda kapitalizme geri dönülecektir', devrim kısa sürede buharlaşacaktır!

Nelte'yi, Kurz'u hatırlatmak isterim. Bunlar; Nelte'ler, Kurz'lar veya Lenin dediği gibi “bu tür tipler”, bugün söylediklerini yarın inkar ederler veya dün söylediklerini bugün inkar ederler. Hani bir laf vardır ya, “dün dündür bugün bugündür” diye. Bu Demirel felsefesi, dünya görüşü, teoride tutarlılık söz konusu olduğu zaman “bu tipler” için de geçerlidir.

Burjuva liberal aydın dünyasının ürettiği kriz türlerini Marksist kavramlarla süslemeyi ve kendi kendini doğrulatmayı marifet sayanlar onlardır. Önce kapitalizmi kendiliğinden çökertmekle uğraştılar, akıllarına göre teori geliştirdiler. Baktılar ki çökmüyor, bu sefer de işçi sınıfını yok saymak için sermayeyi sermaye olmaktan çıkardılar. O da tutmadı, şimdilerde ise yeniden işçi sınıfını ve devrimi keşfettiler. Ama tek ülkede devrim ve sosyalizm kesmediği için Troçki'nin sürekli devriminde konakladılar.

Marksizm-Leninizme karşı, dünya devrimine karşı, proletarya diktatörlüğüne karşı, SSCB'de sosyalizmin inşasına karşı, kapitalizmde eşitsiz gelişmenin bir sonucu olarak tek tek ülkelerde devrime ve sosyalizmin inşasına karşı, Stalin'e ve Bolşevik Partiye karşı mücadele etmek istiyorsanız, aradığınız her şeyi Troçkizmin çöplüğünde bulabilirsiniz.

Bunların güven veren, inandırıcı olan bir yanları yoktur. Biraz sıkıştırın, rahatlıkla hiçbir şey olmamış gibi başka anlayışları savunmaya başlarlar.

Mevlana ne diyordu? Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol!
Bu tür tipler”de bu cüret de yok.

İKİNCİ BÖLÜM

Kapitalizmde Eşitsiz Gelişme Yasası ve Tek Ülkede Sosyalizmin Zaferi Sorunu
...
Lenin'in devrim anlayışının ilk dönemlerinde (1905) sosyalist devrimin tek ülkede zaferi sorunu henüz gündemde değildi. Lenin, ancak seneler sonra, emperyalizmi analiz ettiği dönemde, tek ülkede sosyalizmin zaferi sorununu ele almış; emperyalist çağda kapitalizmin eşit olmayan gelişmesi yasasının, bu eşitsizliğin kaçınılmaz kıldığı emperyalist savaşlar sonunda şu veya bu gücün zayıflamasının ve diğerlerinin güçlenmesinin doğrudan sonucu olarak sosyalizmin zaferinin tek ülkede mümkün olacağı, aynı anda bütün ülkelerde veya Marks ve Engels'in kabul ettikleri gibi gelişmiş birkaç ülkede mümkün olamayacağı görüşüne varmıştı.

Lenin, sosyalizmin tek ülkede zaferi sorununu ilk defa, 1915 yılında yazdığı “Avrupa Birleşik Devletleri Şiarı Üzerine” makalesinde ele alır. Orada konuyla ilgili olarak şöyle yazıyordu: “Ekonomik ve siyasi gelişmenin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir yasasıdır. Buradan, sosyalizmin zaferinin önce az sayıda kapitalist ülkede veya hatta tek başına bir ülkede mümkün olacağı sonucu çıkar” (28).

Lenin'in vardığı bu anlayış, Marks ve Engels dönemindeki anlayıştan oldukça farklıydı. O zamanlar sosyalist devrimin, bütün gelişmiş ülkelerde aynı dönemde gerçekleşeceği anlayışı hakimdi. F. Engels bu anlayışı, “Komünizmin Temel İlkeleri” yazısında şöyle açıklar: “Komünist devrim… sadece ulusal değil, bütün medeni ülkelerde, yani en azından İngiltere, Amerika, Fransa ve Almanya'da aynı anda gerçekleşen bir devrim olacaktır”(29).
...
Emperyalizm gerçeğinden hareketle Stalin, “Leninizmin Sorunları”nda konuya şöyle yaklaşıyordu:
Önceleri tek ülkede devrimin zaferi mümkün görülmüyordu. Çünkü burjuvazi üzerine zafer için bütün ülkelerin veya en azından bu ülkelerin çoğunluğunun proleterlerinin ortak bir eylemi gerekli görülüyordu... Emperyalizm koşullarında çeşitli kapitalist ülkelerin gelişmesinin eşit olmayan ve sıçramalı karakteri,... tek tek ülkelerde proletaryanın zaferini sadece mümkün değil, bilakis zorunlu kılıyor” (30).
...
İç gelişme açısından sosyalizmin tek ülkede zaferi:
Tek bir ülkede sosyalizmin zaferinin mümkün olması ne anlama gelir?
Bu, ülkemizin iç güçleri ile, proletarya ile köylülük arasındaki çelişkileri aşmamızın mümkün olduğu anlamına gelir; (bu), proletaryanın iktidarı ele geçirebileceği ve bu iktidarı, diğer ülkelerin proleterlerinin sempatilerine ve desteğine dayanarak –diğer ülkelerde proleter devrimin daha önceki zaferi olmaksızın– ülkemizde tamamlanmış sosyalist toplumu kurmak için kullanabileceğinin mümkün olduğu anlamına gelir.
Bu olanak olmaksızın sosyalizmin inşası, perspektifsiz bir inşadır, sosyalizmin inşa edildiğine inancın olmadığı bir inşadır. Sosyalizm, inşasının mümkün olduğuna inanmadan, ülkemizin teknik geriliğinin tamamlanmış sosyalist toplumun kurulması için aşılır bir engel olduğuna inanmadan inşa edilemez. Bu olanağa hayır demek, sosyalizmin inşa davasına inançsızlıktır, Leninizmden dönmek demektir” (31).

Dış gelişme açısından sosyalizmin tek ülkede zaferi:
Başka ülkelerde devrimin zaferi olmaksızın tek ülkede sosyalizmin tam, nihai zaferinin mümkün olmaması ne anlama gelir?

Bu, şayet devrim, en azından bir dizi ülkede zafere ulaşmamışsa, müdahaleye karşı ve dolayısıyla da burjuva düzenin yeniden inşasına karşı tam bir garantinin mümkün olamayacağı anlamına gelir. Bu tartışılmaz ilkeye hayır demek, enternasyonalizmden dönmek, Leninizmden dönmek demektir” (32).

Yukarıya aktarmıştık; Troçki, ülke içinde proletarya diktatörlüğü döneminde “öncü” ile “geniş emekçi köylü yığınları” arasındaki “çatışmalar”dan bahsediyordu. Troçki ve yeni yandaşları tek ülkede sosyalizmin ulusal bir yol olduğundan; çıkmaz bir yol olduğundan bahsediyorlardı, bahsediyorlar.
Bunun ne denli bir uydurmaca olduğunu yukarıdaki değerlendirmelerden de anlıyoruz:
...
Soruna bugün açısından baksak da özde değişen bir şey yoktur. Bugün de tek ülkede sosyalizmin inşası ve zaferiyle bağlam içinde mücadele gündemdedir. Bugün tek ülkede sosyalizmin zaferini tartışma konusu yapmak şu anlama gelir: Şu veya bu ülkenin proleterleri, sakın tek başınıza devrim yapmaya kalkışmayın. Diğer ülkelerdeki sınıf kardeşleriniz de sizin gibi gelişene kadar bekleyin. Bir cahillik yapıp, Lenin'e, Stalin'e, Sovyet deneyine inanıp siyasi iktidarı ele geçirmişseniz, hemen burjuvaziye geri verin. Troçki bunu vaaz ediyor, yeni takipçileri “kapitalist dünya pazarına yeniden dahil olarak kısa sürede buharlaşamamak“ için devrime kalkışmayın telkininde bulunuyorlar. Çünkü Troçki ve onu yeni keşfedenler için bu işin sonu yoktur.

Almanya’da, Ekim Devriminin uluslararası karakterinin olmadığını savunan Maocu parti (Almanya Markist Leninist Parti, MLPD) de böyle düşünüyor ve şöyle diyor:
Üretimin olgunlaşmış uluslararasılaşması koşullarında sosyalist devrim enternasyonal karakter alacaktır. Karşı devrimin örgütlenmesi için emperyalistlerin uluslararası işbirliği ve uluslararası sınıf mücadelesi ile karşılıklı etkilenme, bugün, tek bir ülkede devrimci sürecin yalıtılmış olarak başarıyla yürütülebilmesini mümkün yapmamaktadır... Her bir ülkede proleter strateji ve taktik, gelecekte, esas itibariyle uluslararası devrimin hazırlığı olarak kavranmalıdır” (33).

Bu anlayışı yeni keşfetmiş olanlar da aynı anlayışı savunuyorlar, ama bir Troçki kadar, Alman Maocu parti kadar açıktan savunamıyorlar; hem Marksist Leninist Komünist gözüküp hem de Troçkist almak öyle pek kolay olmasa gerek. Bunu biliyorlar. Bunların çağrılarının coğrafyamızdaki anlamı şudur: Türkiye proletaryası, müttefiklerini peşine takıp da bugünden devrim yapmaya kalkışma. Tek ülkede sosyalizm olmaz. Bu nedenle, devrim yapacak duruma gelmiş de olsan, bu işten vazgeç!
Tek ülkede sosyalizmin zaferi anlayışından; SB deneyiminden çok yönlü –olumlu/olumsuz– öğrenmek başkadır, bu anlayışa, deneyime “eleştirisel” yaklaşımla saldırmak başkadır.
...
Tek ülkede sosyalizmin zaferine dün inanmayanlarla, bugün inanmayanlar arasında önemli bir fark yoktur. Dün olduğu gibi bugün de aynı anlayışlar dile getirilmekte, Marks ve Engels'e atıfta bulunulmaktadır.
...
Bütün bunları, çağın değişmesini; kapitalizmin serbest rekabetçi döneminden nihai aşaması olan emperyalizme geçişini ve bu geçişin beraberinde getirdiği değişmeleri gören ve bütün çıplaklığıyla açıklayan, analiz eden Lenin olmuştu. Lenin'in bu konudaki açıklığını, kararlılığını ve korkusuzluğunu Stalin şöyle anlatır:

Marks ve Engels'in eserinin devamcısı olarak Lenin'in büyüklüğü, onun hiçbir zaman Marksizmin harflerine kölece bağlı kalmamasıdır… Lenin'in büyüklüğü, açıkça, samimice, yalpalamaksızın… tek tek ülkelerde proleter devrimin zaferinin mümkün olduğunu ifade eden… yeni formülü, bütün ülkelerin oportünistlerinin kendi oportünist yapıtlarını Marks ve Engels'in adıyla haklı çıkartma çabasıyla eski formüle sarılacaklarından korkmaksızın ortaya atmasıdır” (34).
...
Sosyalizm, Komünizm ve Devlet
Komünizme geçiş tartışmaları ve Stalin:
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın komünizme geçiş ve Stalin tartışması, tamamen soyut ve teorinin geliştirilmesine katkısı olmayan bir tartışmadır.
Soru şöyle de sorulabilir: Ekim Devriminden çok önceleri Bolşevik Parti, nasıl bir devlet sorusunu sordu, tartıştı ve birtakım kararlar aldı. Ama Ekim Devriminden sonra, daha önce alınmış kararlar doğrultusunda bir devlet kurulmadı. Bu dönem zarfında Lenin birkaç kez görüş değiştirdi ve bugün hiç kimse Lenin’i bu nedenle eleştirmiyor veya bu görüşleri doğrultusunda Lenin değerlendirmesi yapmıyor.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği oluşumu üzerine Lenin’in görüşleri: Ekim Devrimi sonucunda Rusya sınırları içinde kurulan genç sosyalist devletler, “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” biçimini, yani federasyon biçimini alana kadar bir dizi deney ve tecrübelerden geçmişlerdir. Bu deney ve tecrübeleri buraya aktarmak mutlaka ki yararlı olur, ama aynı zamanda, detay olduğu için yazının kapsamını da genişletir. Bu nedenle Lenin’in bu konudaki görüşlerini aktarmakla yetiniyorum.
Lenin, ulusların kendi kaderini tayin hakkının pratikte gerçekleştirilmesi temelinde sosyalist devletin nasıl inşa edileceği konusunda dönem dönem farklı görüşler öne sürmüştür. Onun bu konudaki görüşlerini kronolojik olarak şöyle sıralayabiliriz:
l Ocak 1903’te:Federalizm ve ulusal otonomi propagandası yapmak, proletaryanın meselesi değildir...Proletaryanın meselesi, bütün milliyetlerden işçilerin en geniş kitlesini mümkün olduğunca sıkı bir şekilde birleştirmektir” (35).
l5 Temmuz l903’te: “Proletaryanın partisi olarak sosyal demokrasi, pozitif ve en önemli görevini, ulusların ve halkların kendi kaderlerini değil, bilakis bir milliyet içindeki proletaryanınkini teşvik etmekte görür. Devamlı ve mutlaka bütün milliyetlerden proletaryanın en sıkı birliğini amaçlamalıyız ve sadece tek tek, istisnai durumlarda gevşek federal birliğe vs. ye doğru giden...talepleri tespit etmeliyiz ve aktif olarak desteklemeliyiz” (36).
6 Aralık 1913’te: “Kesinlikle demokratik merkeziyetçilikten yanayız. Federasyona karşıyız... ilke olarak federasyona karşıyız. O, ekonomik bağı zayıflatır, bir devlet için işe yaramaz bir modeldir” (37).
12 Aralık 1914’de: “...Şartların aynı kaldığı durumlarda mutlaka merkeziyetçilikten yanayız ve küçük burjuva ideali olan federal ilişkilere karşıyız” (38).
Ocak-Mayıs 1914’de: “İlke olarak federalizme karşı olmasına rağmen Marks, bu durumda bir federasyonu dahi onaylamak ister” (39).
Ocak 1918’de: “Rusya Sovyet Cumhuriyeti, özgür ulusların özgür birliği temelinde ulusal Sovyet Cumhuriyetlerinin federasyonu olarak kurulmuştur” (40).
23-3l Ocak 1918’de: “Bizde, Rusya’da şimdi iç politika alanında Sovyet Cumhuriyeti’nin yeni devlet düzeni nihai olarak, Rusya’nın çeşitli uluslarının hür cumhuriyetlerinin federasyonu (şeklinde) kabul edilmiştir” (41).

Lenin’in, devlet biçimi konusunda 180 derecelik bir çark ettiği ilk bakışta görülüyor!
...
Görüyoruz ki, gündemde olmayan bir sorun, soyut olarak tartışılan bir sorundur. Lenin dahil Bolşevik parti nasıl bir devlet sorusunu 1903’ten 1917’ye kadar soyut bir sorun olarak tartışmış ve bu dönemde Lenin, birbirinden farklı görüşler öne sürmüştür. Ancak Ekim Devrimi, nasıl bir devlet sorununun somut tartışılmasını gündeme getirmiş ve varılan sonuç, Lenin’in daha önce reddettiği anlayış olmuştur. Hal bu olmasına rağmen hiç kimse Lenin’i bu konuda farklı dönemlerde farklı görüşler savunmuş birisi olarak eleştirmiyor...
Sovyetler Birliği’nde sosyalizm inşa ediliyor; sosyalizmin temelleri atılıyor, inşa belli bir aşamaya kadar geliyor ve o günün koşullarında, kıyaslama olanağı da olmadığı için, her işi doğru yaptıklarını sanan Bolşeviklerin yanı sıra sosyalist inşayı her fırsatta ve her alanda tahrip ederek geriye dönüşün yolunu açmak isteyen güçler –ki Moskova Yargılamalarından sonra bunların çoğunluğu, Stalin’in deyimiyle “kızıl bürokrat”lardı- komünizme geçiş tartışmasını başlatıyorlar.
Şimdi bu tartışma sürecinde Stalin’in bu konuda ne dediğine bakalım.
...
Stalin, bu sorunu ilk defa XVIII. Parti Kongresi'nde ele aldı (42). Tartışmayı başlatan Stalin değildi. Komünizme geçmekte “acele edenler”, tartışmayı başlatmışlardı. Kongreye sunduğu siyasi raporun "Teorinin Bazı Sorunları" ara başlığı altında bu konu üzerine görüşlerini açıkladı ve “genel olarak devlet, özel olarak da sosyalist devletimiz ve Sovyet aydınları sorunundan bahsediyorum” diyerek tartışmanın kapsam ve nedenini belirledi.
Devamla şöyle diyordu: “Zaman zaman şu soruluyor: ‘Ülkemizde sömürücü sınıflar ortadan kaldırıldı, artık düşman sınıflar yok, ezilmesi gereken hiç kimse kalmadı. Buna göre artık devlete gerek yok, devlet yavaş yavaş ölmeli- neden sosyalist devletimizin yavaş yavaş ölmesine çalışmıyoruz, neden varlığına son vermek için çaba harcamıyoruz, devletle ilgili bu ıvır zıvırı bir kenara atmanın zamanı gelmedi mi?’
Ya da: ‘Ülkemizde artık sömürücü sınıflar ortadan kaldırıldı, sosyalizm esas itibariyle kuruldu, komünizme doğru yürüyoruz, oysa Marksist devlet öğretisi komünizmde hiçbir devletin olmayacağını söylüyor – Neden sosyalist devletimizin yavaş yavaş ölmesine çalışmıyoruz, devleti antik çağ müzesine sürmemizin zamanı gelmedi mi?” (43).
Komünizmde devlet konusunda Stalin’i eleştirenler sürekli bir noktayı unutuyorlar; Stalin, hiçbir zaman SB’nin komünizme geçecek kadar gelişmiş olduğunu; SB’nde sosyalizmin komünizmi kuracak kadar ilerlemiş olduğunu savunmamıştır. Tersine, bu konuda sürekli uyarmıştır; SB'nin, o günkü gelişme seviyesiyle komünizme geçecek durumda olmadığını sürekli vurgulamış ve en fazlasıyla, komünizme geçişi üzerine değil, geçişi hazırlamanın koşulları üzerine tartışılması gerektiğini söylemiştir.
"Komünizme geçişi ilan etmek için değil, komünizme gerçek geçişi hazırlamak için en azından üç temel ön koşul yerine getirilmelidir" (abç.) (44).
Stalin’in bu konudaki anlayışını şöyle de ifade edebiliriz:
-Stalin, komünizme geçişten bahsetmiyor.
-Stalin, komünizme geçişin hazırlaması anlamına gelen ön koşullardan bahsediyor.
-Stalin, SSCB'nin, komünizme geçişin hazırlığına hazır olmadığından bahsediyor.
-Stalin, ön koşulların yerine getirilmesi durumunda -kapitalist kuşatma altında- komünizme geçilebileceğinden, ama bunun, koşullu bir geçiş olacağından bahsediyor.
-Stalin, böylesi koşullu bir geçişte devletin, kapitalist kuşatmadan dolayı -sadece bu nedenden dolayı- var olacağından bahsediyor.
Hangi nedenlerden dolayı Stalin, bu konuda konuşma gereği duymuştur? Bu sorunun gündeme geldiği ortam, komünizme geçiş konusunda antimarksist teorilerin üretildiği bir ortamdı. Bu antimarksist teorilere/anlayışlara karşı mücadele edilmesi gerekiyordu. Burada söz konusu olan, antimarksist görüşlere karşı mücadeledir. Buradan hareketle Stalin, komünizmde devleti savunuyor sonucu çıkartmak için insanın kendisini biraz zorlaması gerekir veya Stalin’in bu görüşlerini gerçekten de abartılı, eleştiri hevesli olarak ele alması gerekir. Kişiyi; burada Stalin’i, koskoca tarihten; önder olarak bizzat içinde olduğu pratikten kopartarak ele almanın ne derece doğru olduğu üzerine düşünülmelidir.
Söylenmesi gereken şudur: Stalin, komünizme geçişi, teorik (Marks ve Engels’de olduğu gibi) olarak değil, pratik içinde, sosyalizmin ilerleyen inşası içinde gündeme getirilen önemli bir sorun çerçevesinde tartışmakla karşı karşıya kalmıştır. Bu sorunun tartışılması dayatılmıştır. Tıpkı Lenin’in sosyalist devletin biçimi üzerine yukarıya aktardığımız birbirinden 180 derece farklı görüşleri farklı zamanlarda söylemesi gibi, Stalin de komünizme geçiş konusunda daha dikkatli formüle edilmesi gereken anlayışlar öne sürmüştür. Ama bu, Onun bu konuda antimarksist konumda olduğunu asla göstermez.
Komünizm ve devlet sorununda şunları söylüyordu: "Gelişme... durup kalmaz, ileriye, komünizme doğru ilerliyoruz. Bizde devlet, komünizm döneminde de var olacak mı?
Evet. O, şayet kapitalist çevre yok olmadıysa, dışarıdan savaş baskınları tehlikesi var olduğunca var olacaktır. (Ama) devletimizin biçimlerinin iç ve dış durumun değişmesine uygun olarak yeniden değişeceği açıktır.
Hayır, kapitalist çevre yok edildiğinde, onun yerini sosyalist çevre aldığında, var olmayacaktır" (45).
Söylenen bu. Stalin, komünizme geçişin olası yollarından ve bu olasılıkların devlet olgusunu nasıl etkileyeceğinden; devletin komünizme nasıl geçileceğine bağlı olarak, nasıl sönüp gideceğinden bahsediyor. Aslında bu, Marksist devlet teorisinin sosyalizmin somut gelişme süreci içinde, pratiğin, koşulların ortaya koyduğu, dayattığı gerçekler ışığında tartışılmasıdır. Ama SB’nde komünizme geçişin değil, komünizme geçişin ön koşulları dahi henüz gerçek anlamda oluşmamıştı. Bu tespiti yapan da Stalin’dir.
Sorun, belirtilen koşullardan dolayı komünizme geçişte sosyalist devletin daha da güçlü olması gerektiğini tespit etmekle çözümlenmiş olmuyordu. Güçlü devlet, aynı zamanda komünizme geçişin ekonomik ön koşullarını da yaratmalıydı.
Komünizme geçişin temel ön koşulları:
SB'de sosyalizmin başarıyla inşası yeni sorunları gündeme getiriyordu. Sorunlar, somut gelişmelerden kaynaklanıyordu; sosyalizmin inşası, çözüm bekleyen sorunlarla karşı karşıyaydı. Reformdan bahseden ve geriye dönüşün yolunu açmaya çalışan güçler vardı. Stalin, gündeme getirilen bu sorunları "SSCB'de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları" eserinde ele aldı. Bu çalışmasında komünizme geçişin temel ön koşullarını da somutlaştırdı.
Stalin şöyle diyor: "Komünizme geçişi ilan etmek için değil, gerçek geçişi hazırlamak için en azından üç temel ön koşul yerine getirilmelidir" (abç) (46).
Birinci temel ön koşul: "Üretici güçlerin mistik 'rasyonel bir organizasyonu' değil, bilakis, üretim araçları üretimi bilhassa artırılırken bütün toplumsal üretimin kesintisiz büyümesinin muntazaman teminat altına alınması gereklidir. Üretim araçları üretiminin bilhassa arttırılması, sadece üretim araçları vasıtasıyla hem üretim araçları üreten işletmelerin hem de ekonominin bütün başka dallarının teçhizatlarla temin edilmesi için değil, bilakis, onlar olmaksızın esas itibarıyla genişletilmiş bir yeniden üretim mümkün olmayacağı için de zorunludur" (47).
Sovyet pratiğinde bunun somut anlamını şudur: Üretim araçları üretimi birincildir (toplumsal üretimin I. Bölümü), bu alanda üretim sürekli artırılmalıdır, sürekli modern teknoloji kullanılmalıdır. Böylelikle toplumsal üretimin diğer alanında da (toplumsal üretimin II. Bölümü; tüketim araçları üreten bölümü) üretimin sürekli artmasının koşulları hazırlanmış olur. Ancak, genişletilmiş yeniden üretim kesintisiz ve saptanan hedef doğrultusunda gerçekleştirilirse, üretim araçları üretiminin devamlı artırılmasının, en önemli kapitalist ülkeleri geçmenin ve toplumsal zenginliği artırmanın olanakları yaratılmış olur.
Bu, komünizme geçişin ilk “olmazsa olmaz” temel ön koşuludur.
İkinci temel ön koşul: "...Kolektif ekonomiksel mülkiyeti (Kolhoz mülkiyeti, çn.), tedrici, kolektif ekonomilere ve dolayısıyla bütün topluma faydası dokunan geçişler vasıtasıyla genel halk mülkiyeti seviyesine çıkartmak ve meta üretiminin yerine, keza tedrici geçişlerle bir üreticiler mübadelesi sistemi getirmek –böylelikle merkezi otorite veya herhangi başka bir toplumsal-ekonomik merkez, toplumsal üretimin toplam üretimini toplumun çıkarma kullansın diye- zorunludur" (48).
Sovyet ekonomisinde mülkiyet olgusunu en karmaşık olduğu alan kolhozlardı.
Sosyalizmde üretim ilişkileri ve toplumun üretici güçleri arasında çelişki vardır (49). Bunlar, zamanında fark edilmez ve çözülmezlerse çatışmaya dönüşebilirler. Bu çelişkilerin kaynağı da daha ziyade meta üretiminde, kolektif ekonomiksel mülkiyette aranmalıdır.

Kolektif ekonomiksel mülkiyeti, genel halk mülkiyeti seviyesine yükseltmek için, kolektif ekonomiksel üretim fazlası meta dolaşımı sisteminden çıkarılmalı ve devletsel sanayi ve kolektif ekonomiler arasındaki ürün mübadelesi sistemine dahil edilmelidir. Önemli olan budur" (50).
Görüyoruz ki, "ürün mübadelesi sistemi" komünizmin ikinci aşamasının veya bu asamaya geçişin elle tutulur, gözle görülür hale gelmesinin açık bir ifadesidir; Bu konuda yeteri kadar realist olan Stalin, SB'de bu sistemin henüz gelişmediğini söyler.
Sovyet toplumu, dayatıldığı için komünizme geçiş sorununu tartışıyordu. Ama esas tartışılan, komünizme geçişin kendisi değil, geçişin ön koşullarıydı ve komünizmde meta üretimi, meta dolaşımı, değer ve değer yasası gibi burjuva ufkun kalıntıları dahi olamazdı.
Mülkiyet sorununun çözümü, komünizme geçişin ikinci “olmazsa olmaz” temel ön koşulunu oluşturuyordu.
Üçüncü temel ön koşul:
...Toplumun üyeleri, toplumsal gelişmede aktif etkide bulunmak için yeterli eğitim olanağına sahip olsunlar diye, mesleklerini özgürce seçmek ve mevcut işbölümünden dolayı ömürleri boyunca herhangi bir mesleğe bağlı kalmamak için olanağa sahip olsunlar diye toplumun bütün üyelerine zihni ve fiziki yeteneklerini çok yönlü geliştirmeyi teminat altına alan, toplumun kültürel bir büyümesine ulaşmak zorunludur" (51).
Bu amaca ulaşılması için yapılması gerekenlerin neler olduğunu Stalin şöyle sıralıyor:
-“İşgünü altı saate kadar, sonraları da beş saate kadar kısaltılmalıdır. Bu, toplumun üyeleri, çok yönlü bir eğitim için yeterli zaman elde etsinler diye zorunludur".
-Toplumun üyelerinin mesleklerini özgürce seçmeleri için genel mecburi politeknik tedrisatın yürürlüğe konması gereklidir".
-"Konut durumunun temelden iyileştirilmesi... zorunludur".
-“Ve işçilerin ve ücretlilerin reel ücretlerini hem parasal ücretin doğrudan artırılmasıyla hem de özellikle kitlesel ihtiyaç maddeleri için fiyatların sistematik olarak düşürülmesiyle en azından iki misli ... artırmak zorunludur" (52).
Bu da, komünizme geçişin üçüncü “olmazsa olmaz” temel ön koşuluydu.
Bu üç temel ön koşulu komünizme geçişin hazırlığı olarak değerlendiren Stalin, bu koşulların yerine getirilmesinden sonrası için şöyle diyor: "Bunlar, komünizme geçişin hazırlığı için temel koşullardır.
Ancak bütün bu ön koşullar bütünlükleri içinde yerine getirildikten sonra toplumun üyelerinin gözünde iş, yük olmaktan çıkar, "birinci yaşam ihtiyacı" (Marks) olur... toplumsal mülkiyet, toplumun bütün üyeleri tarafından toplumun varlığının sarsılmaz ve dokunulamaz temeli olarak görülür.
Ancak bütün bu ön koşullar bütünlükleri içinde yerine getirildikten sonra, sosyalist formül "herkes yeteneklerine göre, herkese emeğine göre"den komünist formüle "herkes yeteneklerine göre, herkese ihtiyacına göre"ye geçilebilinir.
Bu, bir ekonomiden, sosyalizmin ekonomisinden diğer birine, daha yüksek ekonomiye, komünizmin ekonomisine temel bir geçiş olacaktır" (53).
Şehir ve kır arasındaki, zihni ve fiziki iş arasındaki zıtlığın kaldırılması ve bunların arasındaki farklılıkların yok edilmesi sorunu:
Şehir ve kır, zihni ve fiziki iş arasındaki zıtlığın ortadan kaldırılması, Marksizm’den önce de ele alınmış oldukça eski bir sorundur. Ama tarihi açıdan bakıldığında şehir ve kır, zihni ve fiziki iş arasındaki farkların ortadan kaldırılması sorunu, oldukça yenidir. Çünkü bu sorunun çözümü, sosyalist inşanın derinleşmesiyle; sosyalist toplumun komünizme doğru gelişmesiyle doğrudan ilişki içindedir.
Buna göre, şehir ile kır arasındaki önemli farkın kaybolması için kolektif ekonomiksel mülkiyetin genel halk mülkiyeti seviyesine çıkarılması, meta dolaşımının yerini ürün mübadelesinin alması gerekir. Bu önemli farklılığın ortadan kaldırılması, komünizme geçişin "olmazsa olmaz" ön koşullarından birisidir.
Stalin, zihni ve fiziki iş arasındaki önemli farkın yok edilmesi üzerine de aynı şeylerin söylenmesi gerektiğini belirtir (54).

Stalin, komünizme geçişin, "olmazsa olmaz" anlamı taşıyan üç temel ön koşulunu böyle açıklıyor; Sovyet tecrübelerini böyle değerlendiriyor.

Soruna şöyle de yaklaşabiliriz: Stalin’in ölümünden sonra partinin çizgisi değişmeseydi, Halk Demokrasisi ülkelerinde sosyalizmin inşası, SB’deki gibi devam etseydi, ulusal kurtuluş hareketleri ve bağımsızlığına kavuşmuş ülkeler sosyalist dünya sistemi yanında yer alsalardı, o dönemde gelişen ve dünya çapında milyonlarca emekçiyi harekete geçiren barış ve demokrasi hareketi kapitalist sisteme yönelseydi ne oldurdu? Veya SB, 1950’lerden sonra nasıl ilerleyebilirdi?
O zaman için sosyalist dünya sistemi dünyanın üçte birini kapsıyordu. Açık ki, bahsettiğimiz koşullar altında dünya sosyalist sisteminin etki alanı genişleyecekti. Sosyalist sistemle kapitalist sistem arasındaki çelişkiler var olma-yok olma çelişkisine dönüşecekti. Bu durumda her iki sistem arasında bir “sistem savaşı” patlak verir miydi? Bu, olasılıklardan birisidir. Diğer bir olasılık, başka ülkelerde de devrimlerin gerçekleşmesiydi. Bu durumda süreç; sosyalist sistemle kapitalist sistem arasındaki güç dengesi, sosyalist sistemin lehine değişmeye başlardı. Bu değişimin sonunda sosyalist sistem, kapitalist sistem tarafından değil de, kapitalist sistem sosyalist sistem tarafından çembere alınırdı. Böyle bir çembere alınmak, kapitalist sistemin artık yok olma sürecine fiilen girdiğini gösterirdi.

Bu sürecin komünizme geçiş ve devletin geleceği bakımından anlamı şudur: Her bir sosyalist ülke, aynı zamanda, aynı derecede komünizme geçiş için olgunlaşmayacağı, her bir ülkenin somut koşulları temelinde sosyalizmi inşa ederek komünizme doğru ilerleyeceği; yani sosyalizmi inşa etmenin ve komünizme geçmenin; bir bütün olarak komünizme doğru gelişmenin koşulları farklı olacağı için, kapitalist sistemle sosyalist sistem arasındaki güç dengesinin sosyalist sistem lehine değişmesi, sosyalizmin inşasında oldukça ilerlemiş olan ülkelerde, örneğin “ürün mübadelesi”ne geçilebilirdi: Yani komünizme geçişin ön koşulları uygulanabilirdi. Bu anlamda kapitalist düzenin zayıflamasına paralel olarak sosyalist dünya sisteminde –belki de sosyalist dünya kızıl ordusunda- askeri harcamalar sınırlandırılabilirdi. Sosyalist inşası olgunlaşmış ülkelerde, devletin bir çok görevi, komünistleşmeye yüz tutmuş toplumsal yaşama/örgütlenmeye devredilebilirdi.

Her halükarda karşımıza iki temel soru çıkmaktadır:
Devlet nasıl ölüp gidecek, devlet nasıl sönecek?
Komünizme nasıl geçilecek? Bir dünya devrimi mi olacak? Yoksa tek tek ülkelerde devrimlerle mi veya bölgesel devrimlerle mi kapitalist dünya sistemi yıkılacak?
Devletin nasıl sönüp gideceği, komünizme geçiş sürecinin nasıl gelişeceğine bağlı olacaktır.
Güç dengesi, dünya sosyalist sistemi lehine değiştiği durumda; buna paralel olarak bazı ülkelerde sosyalizmin ileri derecede inşa edilmiş olduğu durumda, her ihtimal göz önünde tutularak devlet yapısının tam anlamda yıkılmadan komünizmi örgütleme girişmeleri olabilir. Yoksa, komünizm bir dünya sistemidir diyerek, bu olasılıkları reddedersek, komünizme toptan geçişi savunmuş oluruz ki, bu da toplumsal gelişmenin yasalarına aykırı olur.
O halde: Belirttiğim koşullarda sosyalist inşanın olgunlaştığı ülkelerde yavaş yavaş komünizme geçilirken ve buna paralel olarak da devlet, devlet olarak işlevini kaybetmeye başlarken, sosyalist inşanın nispeten geri olduğu ülkelerde devlet mekanizması, sosyalist devlet mekanizması olarak işlevini koruyabilir.
Örneğin, kapitalizm bir anda mı dünya sistemi oldu? Feodalizme karşı asırlarca süren bir mücadelesi söz konusuydu. Öyle ki, dünyanın bir kısmı feodalken, bir kısmı kapitalist oldu ve süreç giderek kapitalizmin lehine değişti. Yani belli bir geçiş süreç yaşandı. Kapitalizmden sosyalizme geçiş süreci de Ekim Devrimiyle başladı. XX. Kongre ile başlayan tarihsel yenilgimiz bu süreçte aldığımız bir darbedir.
Demek istediğim şudur: Stalin’i, komünizm-devlet konusundaki görüşünden dolayı mahkum etmeye çalışmak, toptancı bir değerlendirme olur. Yukarıdaki söylediklerimden dolayı komünizmde devleti savunmuş olmuyorum. Sadece olasılıklardan bahsediyorum. Stalin de olasılıklardan bahsetmişti.
Tek ülkede komünizme geçiş sorununda söylenmesi gereken şudur: Stalin'in devlet konusundaki temel anlayışı bir kenara bırakılarak, O’nun komünizme geçişle, komünizme geçişin ön koşullarıyla ilgili olarak söylediğinden hareketle Stalin, komünizmde de devletin varlığını savunuyor sonucu çıkartılamaz. Ama böyle bir sonuç çıkartılmak isteniyorsa, o zaman, sosyalizm ötesi toplumsal yapının nasıl şekillenmesi, nasıl örgütlenmesi gerektiği üzerine Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in soyut tanımlamalarını aşan, düzelten veya geliştiren soyut tanımlamalar formüle edilmelidir.
Stalin’in konuya ilişkin söylediklerinden O’nun komünizmde de devletin varlığını savunuyor sonucu çıkartılamaz, çıkartılmamalıdır. Stalin, tek ülkede sosyalizmin inşasının mantıksal sonucu olarak açılan yanlış bir tartışmaya -sorun, bu koşullarda komünizme geçebilir miyiz, geçemez miyiz diye değil, sosyalizmi inşa ettik, neden komünizme geçmiyoruz şeklinde gündeme gelmiştir ve bu haliyle de yanlıştır- yanlış bir dönemde sorulan bir soruya yukarıdaki gibi açıklık getirdi diye, O'nu bu açıklamasından dolayı komünizmde devleti savunuyor diye değerlendirmemek gerekir.
SB'nde sosyalizm, kapitalist kuşatmanın bütün şiddetiyle devam ettiği koşullarda inşa ediliyor. Kapitalist sistemle sosyalist sistemin dünya çapında bir güç dengesi dahi gündemde değil -bu denge sağlanmış olsaydı, soruna daha farklı bakmanın maddi koşulları var olurdu- ve böylesi koşullarda, sosyalizmi inşa ettik, o halde komünizme geçelim anlayışı saçma olur. Stalin'in soruna ilişkin görüşlerini yukarıya olduğu gibi aktardık (55). Orada böyle bir saçmalık görülmüyor.
Stalin, komünizmde de devleti savunuyor anlayışı yerine Stalin, sosyalist devletin hangi koşullarda sönüp gideceği, yok olacağı üzerine fikirler öne sürmüştür demek doğru değil mi? Marks, Engels ve Lenin sosyalist devrimi, sosyalizme geçiş koşullarını, iktidarın biçimini, sürekli devrimi tartıştılar. Soyut olarak tartıştılar. Öyle Marks ve Engels’in tespit ettikleri gibi kıta Avrupa’sının gelişmiş ülkelerinde ardı ardına patlak veren, “sürekli” devrimler gerçekleşmedi. Kapitalizmin az geliştiği bir ülkede; sosyalizmin maddi koşullarının olmadığı veya zayıf olduğu bir ülke olan Rusya’da devrim gerçekleştirildi ve sosyalizm de tek ülkede sosyalizm olarak inşa edildi. Yani bu ve benzeri konularda Marks, Engels ve Lenin’in birçok soyut saptamaları gerçeklik olmadı. Ama hiçbirimiz bundan dolayı bu önderleri yargılamıyoruz. Peki Stalin’i niye yargılıyoruz? O, bu sözleri söylerken Marks, Engels ve Lenin’in oldukça genel olan tespitlerini ve Komünist Enternasyonal’in bu konudaki düşüncesini bilmiyor muydu? Komünizmin bir dünya sistemi olduğunu bilmiyor muydu? Ama maddi koşulları olmadığı için komünizme geçişin nasıl olacağı konusunda, üstelik doğrudan komünizme geçişin değil, geçişin ön koşulları üzerine fikir ileri sürmesi neden yargılanıyor? Stalin, bu konuda Marks, Engels ve Lenin’in soyut düşüncelerine belli olasılıklara işaret ederek belli bir somutluk vermiştir.
SB'nde sosyalizmin inşasını ve de yıkılmasını etkilemeyen, salt tartışma olarak kalmış bir açıklamadan dolayı Stalin, komünizmde devleti savunuyor anlayışına varma yerine, bu tartışmadan ders çıkartmanın ve Stalin'i, bu açıklamayı yaptığı koşullarda anlamaya çalışmanın tek doğru olduğuna inanıyorum.

Proletarya Diktatörlüğü - Sovyet Devletinin Gelişmesi
...
Sosyalist devlet, proletarya diktatörlüğü, toplumsal ilişkileri hukuksal düzenleme dışında asla ve asla ele alamaz. Hukuksal düzenleme olmaksızın proletarya diktatörlüğü; sosyalist devlet düşünülemez...
Komünist toplumun ilk evresi olan sosyalizmde devlet ve hukuk bir zorunluluktur ve önemli olan, sadece bu zorunluluğu görmek değildir. Önemli olan, devlet ve hukuk anlayışının sosyalizmin inşasında zorunlu araçlar olarak ne derece doğru geliştirilip ve kullanıldığıdır. Bu anlamda Sovyet tecrübesi, bizler veya daha sonraki nesiller için sürekli incelenmesi ve sonuçlar çıkartılması gereken bir kaynaktır.

Sosyalizmle bağlam içinde Marks ve Lenin, kalıcı bir devletten ve onun hukuk anlayışından bahsetmemişlerdir. Söz konusu olan, adı üstünde komünizmin ilk evresi, yani sosyalizmdir. O halde sosyalizm, kapitalizmden komünizme geçişte yaşanılması mutlak olan bir geçiş dönemidir. Öyleyse bu geçiş dönemine tekabül eden devlet ve hukuk da geçicidir.

Her ne kadar sosyalizmde, kapitalizmin, giderek azalması, etkisini yitirmesi gereken birtakım özellikleri hâlâ varsa da sosyalizm, kapitalizmden temelden nitel olarak farklıdır. Her ne kadar sosyalizmde “burjuva hukuk”un ufku henüz aşılmamışsa da bu, sosyalizmde burjuva hukuk anlayışının hakim olduğu anlamına gelmez. Burjuva hukuk anlayışının izlerini de taşıyan bu hukuk, geçiş döneminin hukukudur, sosyalist hukuktur. Bu hukuku oluşturan ve ona uygulanma olanağı sağlayan tek güç de proletarya diktatörlüğüdür; sosyalist devlettir.

Proletarya diktatörlüğü altında, sosyalist hukuk çerçevesinde sınıf mücadelesi yeni biçimler alır...
Stalin, “Leninizmin Sorunları Üzerine” yazısında proletarya diktatörlüğünün temel yönlerini şöyle formüle eder:
1. Proletaryanın iktidarı, sömürücülerin bastırılması için, ülkenin savunulması için, başka ülkelerin proleterleri ile bağların pekiştirilmesi için, bütün ülkelerde devrimin zaferi ve gelişmesi için kullanılır.
2. Proletaryanın iktidarı, emekçi ve sömürülen yığınların burjuvaziden nihai ayrılması için, proletaryanın bu yığınlar ile ittifakının pekiştirilmesi için, bu yığınların sosyalist inşaya çekilmeleri için, bu yığınların proletarya tarafından devletsel yönlendirilmeleri için kullanılır.
3. Proletaryanın iktidarı, sosyalizmin örgütlenmesi için, sınıfların ortadan kaldırılması için, sınıfsız topluma, sosyalist topluma geçiş için kullanılır. Proletarya diktatörlüğü, bütün bu üç yönün birleşmesidir”(56).

Aynı yerde Stalin devamla şöyle diyor: “Bu yönlerden birisi proletarya diktatörlüğünün yegâne karakteristik özelliği olarak görülemez veya tersi; bu özelliklerden sadece birisinin dahi olmaması, kapitalist kuşatma koşullarında proletarya diktatörlüğünün diktatörlük olmaktan çıkması için yeter. Bundan dolayı bu üç yönden hiçbirisi dışlanamaz, şayet proletarya diktatörlüğü kavramının çarpıtılması tehlikesiyle karşı karşıya kalınmak istenmiyorsa, sadece bu üç yön, birlikte, bize, proletarya diktatörlüğünün tam ve tamamlanmış bir kavramını verir” (57).
...
Demek oluyor ki:
1-Sömürücülerin direncini kırmak için,
2-Kapitalist kuşatmaya, müdahaleye karşı mücadele için,
3-Sosyalist inşa için; (ekonomiden kültürel çalışmaya kadar vs.) güçlü olan bir proletarya diktatörlüğüne, sosyalist devlete ihtiyaç vardır. Bu, var olmanın olmazsa olmaz ön koşuludur.

Güçlü ve devasa bir proletarya diktatörlüğü - bu, şimdi bizim ölen sınıfların son kalıntılarını yok etmek ve hırsızlıklarını boşa çıkartmak için ihtiyaç duyduğumuz şeydir”(58).

Güçlü ve devasa bir proletarya diktatörlüğü”, sosyalist hukuk olmaksızın düşünülemez. Bundan, proletarya diktatörlüğü yasalarla sınırlandırılmış bir güçtür sonucu çıkartılmamalı. Proletarya diktatörlüğü, hiçbir yasayla sınırlandırılamaz. Onun yasası devrimin gereksinimleridir. Ama bundan da proletarya diktatörlüğünün hiçbir yasa tanımadığı sonucu çıkartılmamalıdır. Proletarya diktatörlüğü, kendi yasalarını oluşturur, bu yasaları kullanır, onlara uyulmasını talep eder ve uymayanları cezalandırır. Bu anlamda sosyalist hukuk olmaksızın proletarya diktatörlüğü de olamaz.
...
Devlet gibi hukuk da komünist toplumun ikinci aşamasında; en yüksek aşamasında ölüp gidecektir. Ama o zamana kadar, insanların, özel yasalar olmaksızın yaşamasını ve toplumu ilerletmesini öğrenmiş olmaları gerekir. Ve devlet gibi hukuk da, özel düzenlemeler, zorlama olmaksızın yaşanması öğrenildikten, böyle bir yaşam tarzı normal yaşam tarzı olarak görüldükten sonra ölüp gidecektir. Ama o zamana kadar, yani proletarya diktatörlüğünde sıkı disiplin, denetleme, yasal önlemler; bir bütün olarak sosyalist hukuk kaçınılmazdır.
Marks ve Engels geçiş dönemi devleti olarak proletarya diktatörlüğü sorununu teorik olarak açıklamışlardı. Onların bu konudaki teorik açıklamaları, Lenin ve Stalin tarafından, özellikle de Stalin tarafından Sovyet pratiğinde sınanmış ve geliştirilmiştir.

Lenin ve Stalin, devlet üzerine düşüncelerini yanlış görüşlerle mücadele içinde geliştirmişlerdir. Örneğin Kautsky şöyle diyordu; Marks bir bütün olarak devlet mekanizmasının yıkılmasını değil, sadece onun bürokratik-askeri yönünün yıkılmasını benimsiyordu! Proletarya diktatörlüğünden, “öcü”den korkar gibi korkan revizyonistler ve sosyal demokratlar, burjuva devletin giderek demokratikleştiğinden bahsediyorlar ve proletaryanın böyle bir devleti ele geçirmekle sosyalizmi kuracağını vb. savunuyorlardı.

Anarşistler de bir bütün olarak devlet olgusunu reddediyorlar, onu hemen yok etmeyi hedefliyorlardı. Bunun ötesinde Troçkistler ve Buharinciler, tek ülkede sosyalizmin inşa edilemeyeceğini savunarak daha başta Sovyetler Birliği'nde inşa edilen devletin, sosyalist devlet olmadığı anlayışından hareket ediyorlardı.

Lenin ve Stalin, bütün bu ve benzeri yanlış görüşlere karşı pratik içinde sosyalist devleti kurarak, sosyalist hukuku geliştirerek mücadele etmişlerdir.

Genel hatlarıyla bu mücadelenin sonuçları şöyledir:

Sovyet Devletinin Gelişmesi
...
Stalin, Sovyet devletinin gelişmesini, iki evreye ayırarak inceler. Sovyet devleti, gelişmesinin bu her bir evresinde farklı görevlerle karşı karşıyaydı. Görevlerinin farklılığı, somut koşullardan kaynaklanmaktaydı.

Sovyet devletinin ilk evresi, Ekim Devriminden sömürücü sınıfların tasfiye edildiği döneme kadar olan süreci kapsamına alır...
Sovyet devletinin ikinci evresi, söz konusu sömürücü sınıfların tasfiyesinden sosyalizmin nihai inşasına kadar olan dönemi kapsar....

Gelişmesinin ilk evresinde Sovyet devleti:
...
Sovyet devleti, gelişmesinin bütün birinci evresi boyunca, giderek azalan dozajda da olsa devrilen sınıfların direncini kırmakla uğraşmıştır ve bu görevi başarıyla yerine getirmiştir. Kapitalistler ve büyük toprak sahipleri mülksüzleştirildikten sonra, eski imtiyazlarını yeniden elde etmek için sürdürdükleri mücadele, Sovyet devleti tarafından acımasızca bastırılmıştır. İç ve dış düşmanların beyaz terörüne karşı, devrimin kızıl terörüyle cevap verilmiştir. Kızıl Ordu bu mücadele içinde kurulmuş ve gelişmiştir ve Sovyet devletinin, Sovyet ülkesinin iç ve dış düşmana karşı savunulması için güçlendirilmiş ve modernleştirilmiştir.

Sömürücü sınıfların iktidarı yıkılmış ve proletarya diktatörlüğü kurulmuştu ama bu, kapitalistlerin ve toprak beylerinin ekonomik olarak tamamen tasfiye edildikleri ve sosyalist devletin ekonomik olarak çok güçlü olduğu anlamına gelmiyordu. Örneğin sanayide sosyalist sektörün payı 1924'te yuvarlak olarak yüzde 76'ydı. Bu oran 1925'de yüzde 82'ye çıktı. Her halükarda bu dönemde sanayide kapitalist sektörün payı yüzde 25 ila yüzde 20 arasındaydı. Bu oran, küçümsenemez bir payın ifadesiydi. Ayrıca bu dönemde sosyalist sanayi modern değildi, eski teknoloji hakimdi...

Sovyet devletinin, gelişmesinin bu ilk evresinde hangi temel sorunu çözmekle karşı karşıya olduğunu Stalin, “bu dönemin esas görevi, devrilen sınıfların direncini bastırmaktı, müdahalecilerin baskılarına karşı ülke savunmasının örgütlenmesiydi; sanayi ve tarımın yeniden inşasıydı, kapitalist unsurların tasfiyesi için koşulların hızlandırılmasıydı” diye açıklıyordu.

Sovyet devletinin, gelişmesinin ilk evresinde hangi ana yönde ilerleyeceği, bu temel göreve bağlıydı. Stalin bu temel görevin Sovyet devletini iki esas fonksiyonla karşı karşıya bıraktığını tespit ediyordu. Birinci fonksiyon, ülke içinde devrilen sınıfların direncinin kırılması ve onların baskı altına alınmasıydı. İkinci fonksiyon, dış saldırılara karşı ülkenin savunulmasıydı. Ayrıca üçüncü bir fonksiyon da vardı, o da, devlet organlarının iktisadi örgütsel ve kültürel-eğitsel faaliyetini içeriyordu.
...
Gelişmesinin ikinci evresinde Sovyet devleti:
...
Sovyet devleti, gelişmesinin ilk evresinden ikinci evresine nasıl geçti, bu sürecin içeriği neydi?
Burada söz konusu olan, eski bir nitelikten yeni bir niteliğe geçiştir...

8-10 sene içinde ülkemizin tarımında burjuva, bireysel köylü ekonomilerine dayanan düzenden sosyalist kolektif ekonomi düzenine geçişi gerçekleştirdik. Bu, kırda burjuva ekonomik düzeni tasfiye eden ve yeni bir düzeni; sosyalist düzeni yaratan devrimdi. Ama bu altüst oluş, patlama ile değil, yani mevcut iktidarın devrilmesi ve yeni birinin kurulmasıyla değil, bilakis kırdaki eski burjuva düzenden yeni düzene tedrici bir geçişle gerçekleşti. Bu gerçekleşebildi, çünkü, o, yukarıdan bir devrimdi. Çünkü altüst oluş, köylülüğün esas kitlesinin desteğiyle mevcut iktidarın inisiyatifi sayesinde gerçekleştirildi” (59).

Sovyet kırındaki söz konusu altüst oluş, bir devrimdi ve bu devrim Sovyet toplumunu yeni nitel bir duruma götürmüştü. Ama bu devrimci altüst oluş, mevcut siyasi iktidarın (yeni Sovyet devletinin) yıkılması ve yeni bir siyasi gücün örgütlenmesiyle gerçekleştirilmemişti. Bu bir sıçramaydı ve bu sıçramayla Sovyet toplumu, bu sıçramayı örgütleyen Sovyet devleti tarafından, onun inisiyatifinde yeni nitel bir duruma gelmişti.

Bu sıçrama, Bolşevik Parti önderliğinde Sovyet devleti tarafından gerçekleştirilen tedrici bir geçişin ifadesiydi: Kırsal alandaki burjuva ekonomi düzeninden yeni sosyalist ekonomi düzenine tedrici geçiş. Burada, kapitalist unsurların tasfiyesinin koşullarının aceleye getirilmeyen, sebatla, itinayla, sabırla sürdürülen bir hazırlığı söz konusuydu. Bu hazırlığın bağlayıcı önemi haizdi. Milyonlarca köylü kitlesinin siyasi olarak ikna edilmesi, kolektif ekonomiye geçiş için zorunlu maddi temellerin yaratılması –tarımda teknoloji vs. Proletarya, geniş köylü yığınlarının kolektifleştirme hareketinde –bu yukarıdan devrimde– kendini takip edeceğine emin olmalıydı. İşte bundan dolayı, sürekli, hazırlıktan bahsediliyordu ve Sovyet devleti, sınıf olarak kulakları yoğun kolektifleştirme temelinde tasfiye politikasına geçişin koşullarını başarıyla hazırlamış ve geçişi sağlamıştır.
...
Buradan çıkartılması gereken bir sonuç şudur: Bolşevik Parti önderliğinde ve Sovyet devleti tarafından örgütlü olarak gerçekleştirilen Sovyet toplumunun eski nitel durumundan yeni nitel duruma geçmesi, aynı zamanda, Sovyet devletinin de gelişmesinin, ilk evresinden ikinci evresine geçişinin bir ifadesiydi; SSCB’de proletarya diktatörlüğü, gelişmesinin ilk evresindeki nitel durumundan gelişmesinin ikinci evresindeki yeni nitel durumuna geçiyordu.
Böylelikle, Sovyet devletinin ve toplumunun gelişmesi, birbirini karşılıklı olarak etkileyen bir ve aynı sürecin ifadesi oluyordu.
*
NOT:

*) Kapitalizmde Eşitsiz Gelişme Yasası ve Tek Ülkede Sosyalizmin Zaferi Sorunu, Sosyalizm, Komünizm ve Devlet ve Proletarya Diktatörlüğü - Sovyet Devletinin Gelişmesi” başlıklı yazılar “SSCB'de Sosyalizmin Zaferi ve Kapitalizmin Yeniden İnşası Sorunları” kitabından alınmıştır; İbrahim Okçuoğlu, Akademi Yayın).

*) Önümüzdeki günlerde bu yazıdan bağımsız olarak “sosyalizmde meta üretimi ve değer yasası” ve “sosyalizmde ücret politikası” üzerine iki ayrı yazı yayınlanacaktır. Yazılar biraz uzun olduğu için iki bölüm halinde yayınlayacağız.
*

Kaynaklar:
1) Ch. Bourseiller, Doktrinärer Rigorismus und strategischer Pragmatismus. Trotzki und der Trotzkismus, zitiert aus: U. Backes und S. Courtois (yayımlayıcı), Ein Gespenst geht um in Europa. Das Erbe kommunistischer Ideologien, Köln 2002, s. 227-229, Schriften des Hannah-Arendt-Instituts für Totalitarismusforschung, C. 20, s. 213–228.
2) Bkz.: http://esa.un.org/unpd/wup/Analytical-Figures/Fig_1.htm/.
3) Die permanente Revolution, Almanca baskıya özsöz.
4) Die permanente Revolution, Giriş.
5)Die permanente Revolution, Was ist nun die permanente Revolution? Grundsätze.
6) Leo Trotzki, “Die permanente Revolution”, Almanca baskıya önsöz.
7) Leo Trotzki, “Die permanente Revolution”, bkz.: “Was ist nun die permanente Revolution? Grundsätze”.
8) Bkz.: Leo Trotzki, Der Charakter der russischen Revolution.
9) Leo Trotzki, Die Wirtschaftslage Sowjet-Russlands vom Standpunkt der Aufgaben der Sozialistischen Revolution, Kommunistische Korrespondenz, Nr. XI/XII, 1922, C. III/2, Erlangen 1971, s. 733.
10) Leo Trotzki, “Die permanente Revolution”, s. 28-29.
11) Leo Trotzki, “Die permanente Revolution”, s. 28-29.
12) Leo Trotzki, “Geschichte der russischen Revolution”, C. 2, ikinci ek, “Tek ülkede sosyalizm?”
13) Leo Trotzki, “Verratene Revolution”. Bkz.: ”Geçiş rejimi”.
14) Leo Trotzki, “Probleme der Entwicklung der UdSSR. Entwurf einer Plattform der Internationalen Linken Opposition zur russischen Frage” (1931), Schriften1, C. 1.1, s. 266.
15) Leo Trotzki, “Erfolge des Sozialismus und Gefahren des Abenteurertums”, s. 249 ve “Die neue Verfassung der UdSSR” (1936), Schriften1, C. 1.1, s. 663.
16) Leo Trotzki, “Verratene Revolution”, Bkz.: “Die Geschichte hat die Frage des Charakters der UdSSR noch nicht entschieden”.
17) Marks, Kapital, C. I, s. 16.
18)Bkz.: Leo Trotzki; “Verteidigung des Marxismus”.
19) Leo Trotzki, Zum 12. Jahrestag der Oktoberrevolution (1929), Schriften 1, C. 1.1., s.132.
20) Trotzki, Die Dritte Internationale nach Lenin, Essen 1993, s. 26.
21) Bkz. Bütün Eserler, 4. baskı, cilt 23, s. 269.
22) Stalin; C. 6. s. 108/109.
23) Stalin; C. 6, s. 332/333.
24) Marks-Engels; Seçilmiş Yapıtlar I, s. 217/218.
25) Marks; C. 7, s. 89/90.
26) Stalin; C. 6, s. 330/331.
27) Lenin; Seçme Eserler, C. 4, s. 216/217.
28) Lenin; C. 21, s. 345.
29) METE (Engels); C. 4, s. 374.
30) Stalin; C. 6, s. 94.
31) Stalin; C. 8, s. 58/59.
32) Stalin; C. 8, s. 59.
33) MLPD Programı, s. 54/55. 1 Ocak 2000.
34) Stalin; C. 8, s. 233.
35) Lenin; C. 6, s., 322. “Amerikan Sosyal Demokratlarının Manifestosu”.
36) Lenin; C. 6, s., 452. “Ulusal Sorun…”.
37) Lenin; C. 19, s., 495. “ S. G. Schaumian’a”.
38) Lenin; C. 21, s. 94, “Büyük Rusların Ulusal Gururu Üzerine”
39) Lenin; C. 20, s., 446. “Ulusların Kendi Kaderini…”.
40) Lenin; C. 26, s., 422. “Emekçilerin ve Sömürülen Halkın Hakları Üzerine Açıklama”.
41) Lenin; C. 26, s., 478. “Üçüncü Bütün Rusya Sovyet Kongresi”.
42) 50'li yılların başında ekonominin sorunları tartışmalarına katılan Yaraşenko da aynı sorunu gündeme getirdi.
43) Stalin; C. 14, s. 222.
44) Stalin, C. 15, s. 326.
45) Stalin; agk., s. 197.
46) Stalin; "SSCB'de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları", C. 15, s. 316.
47) Stalin; "SSCB'de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları", C. 15, s. 316.
48) Stalin; agk., s. 316, 317.
40) "Sosyalizmde üretim ilişkileri ve toplumun üretici güçleri arasında hiç çelişki olmaz iddiasında bulunan yoldaş Yaroşenko yanılıyor. Tabii ki, şimdiki üretim ilişkilerimiz, üretici güçlerin büyümesiyle tam uyumluluk içinde olan bir dönemden geçiyorlar ve bunları (üretici güçleri, çn.) dev adımlarla ilerletiyorlar. Ama bununla yetinmek ve üretici güçlerimiz ve üretim ilişkileri arasında asla çelişkiler olmayacağını sanmak yanlış olur. Çelişkiler, şüphesiz ki vardır ve şüphesiz ki olacaklardır, çünkü üretim ilişkilerinin gelişmesi, üretici güçlerin gelişmesinin gerisinde kalıyor ve kalacaktır. Yönetici organların doğru bir politikasıyla bu çelişkiler zıtlarına dönüşmezler ve burada üretim ilişkileri ve toplumun üretici güçleri arasında çatışma olmaz. Yanlış politika yürüttüğümüzde durum başka olur... Bu durumda çatışma kaçınılmaz olur ve üretim ilişkilerimiz, üretici güçlerin gelişmesi için ciddi bir ayak bağı olabilirler.
Bundan dolayı, yönetici organların görevi, gelişen çelişkileri zamanında tanımak ve üretim ilişkilerinin üretici güçlerin büyümesine uyumuyla onların üstesinden gelmek için zamanında tedbirler almaktır Bu, özellikle kolektif... ekonomiksel grup mülkiyeti (kolhoz mülkiyeti, çn.) ve meta üretimi gibi ekonomik görünümler için geçerlidir. Tabii ki bu görünümler, şimdi tarafımızdan, sosyalist ekonominin gelişmesi için başarıyla kullanılıyor ve toplumumuza tartışmasız faydalar sağlıyorlar. Şüphesiz ki yakın gelecekte de bize fayda sağlayacaklardır. Ama bu görünümlerin, aynı zamanda da üretici güçlerimizin muazzam gelişmesini engellemeye başladıklarını görmemek affedilmez körlük olur. Çünkü onlar, bütün ekonominin, özellikle tarımın devlet planlamasıyla tam kapsama alınması için engeller yaratıyorlar. Bu görünümlerin, ülkemizin üretici güçlerinin büyümesini daha uzun, daha çok engelleyecekleri şüphe götürmez. Dolayısıyla görev, kolektif-ekonomiksel mülkiyetin genel halk mülkiyetine tedrici dönüşümüyle ve meta dolaşımı yerine üretim mübadelesinin -keza tedrici olarak- getirilmesiyle bu çelişkileri yok etmektir" (Agk., s. 317, 318).
50) Stalin; agk., s. 342.
51) Stalin; agk., s. 318.
52) Stalin; agk., s. 318.
53) Stalin; agk., s. 319.
54) "Bizim için, bu sorun da keza birincil derecede önemlidir. Sosyalist kitle yarışının açılıp-serpilmesinin başlangıcına kadar bizde sanayin büyümesi sadece büyük sürtüşmelerle gerçekleşiyordu ve hatta çoğu yoldaş, sanayin gelişme temposunu yavaşlatılması sorununu ortaya attı.
Bu, esas itibariyle, işçilerin kültürel ve teknik seviyesinin oldukça düşük ve teknik personelin seviyesinden oldukça geri kalmış olmasından dolayıdır. Ama sorun, sosyalist yarışın bizde kitlesel karakter almasından sonra temelden değişti. Tam da bundan sonra sanayi hızlanmış tempoyla gelişti. Sosyalist yarış, neden kitlesel karakter alıyordu? Çünkü işçiler arasında, sadece teknik asgariliği özümlemeyen, bilakis ilerleyen, teknik personelin seviyesine ulaşan, teknisyenleri ve mühendisleri düzeltmeye başlayan, mevcut normlardan, eskimiş normlar olarak kopan ve yeni, çağdaş normlar koyan vs. bir grup yoldaş vardı. Münferit grup işçiler değil de, bilakis işçilerin çoğunluğu kültürel ve teknik seviyelerini mühendislerin ve teknisyenlerin seviyesine çıkarmış olsalardı ne olurdu?
Sanayimiz, diğer ülkelerin sanayisi için erişilmez bir seviyeye ulaşırdı. Dolayısıyla, zihni ve fiziki iş arasındaki-önemli farkın, işçilerin kültürel ve teknik seviyelerinin teknik personelin seviyesine çıkarılmasıyla yok edilmesinin bizim için birincil derecede önemi haiz olacağı reddedilemez" (Stalin; agk., s. 279/280).
55) Ekleyelim.”Sundays Times”ın Moskova muhabiri A. Werth’in sorularına verdiği yazılı cevapta (24 Eylül 1946) komünizme geçişle ilgili olarak Stalin şöyle der: “Tek bir ülkede komünizm mümkün müdür?” sorusu üzerine: “Tek bir ülkede, özellikle Sovyetler Birliği gibi bir ülkede komünizm tabii ki mümkündür” (Stalin; C. 15, s. 48).
56) Stalin; C. 8, s. 27, Leninizmin Sorunları Üzerine .
57) Stalin; C. 8, s. 27-28.
58) Stalin; C.13, s. 188.
59) Stalin; C. 15, s. 221-222, Marksizm ve Dil Biliminin Sorunları.