deneme

1 Temmuz 2000 Cumartesi

MARKSİZM -FELSEFE VE YENİ TEKNOLOJİ - GEN TEKNİĞİ VE FELSEFE


GEN TEKNİĞİ VE FELSEFE

Marksizm- Felsefe ve Yeni Teknoloji - 

Peter Sloterdiyk - Friedrich Wilhelm Nietzsche - Alfred Rosenberg

Dev adımlarla gelişen gen tekniği, bir dizi sorun ve korkuyu da beraberinde getiriyor. Birçok hastalığın nedeninin anlaşılacağından, selektif insan üretileceğinden bahsediliyor. Gen tekniği, her şeyin "yaratıcısı” olan tanrıyı da inkar ediyor. Yani sorun felsefe alanına da uzanıyor. Gen tekniğinin gelişmesi, teknik ile felsefe arasındaki bağı gündeme getiriyor ve bu nedenle de Nietzsche gibi ırkçı/faşist ideolojinin felsefi babaları güncelleşiyor.

Bu ve benzer nedenlerden dolayı bu yazımızda gen tekniğini ve bir bütün olarak, 21. yüzyıl teknolojileri denen yeni teknolojileri ele alacağız.

1- Bilimsel-Teknik Devrim

Bilim ve teknik, üretici güçler ve üretim ilişkileri arasındaki ilişkiler perspektifiyle ele alındığında toplumsal görünümler olarak kavranabilirler. Marks, üretim sürecindeki insanın iki türden ilişkisini vurgular. Bunlardan birisi, insan ile doğa arasındaki ilişkidir; burada söz konusu olan, insanların gereksinimlerini gidermeye yarayan maddi kullanım değerlerinin üretilmesine yönelik insan emeği. Bu insan-doğa ilişkisinde, insanın kullandığı bütün araç ve faktörleri Marks, toplumun üretici güçleri olarak tanımlar. Bu üretici güçler içinde en önemlisi insandır. Teknik de (makinalar, başka araçlar vs.) üretici güçlerin bir bileşenidir. Tekniğin yardımıyla insan, üretimdeki fiziki ve zihni gücünü artırır ve doğa üzerindeki hakimiyetini güçlendirir ve genişletir. İkinci ilişki ise insanın doğa ile mücadeleye birey olarak girişmediğini ifade eder; doğa ile mücadelesinde/ilişkisinde insan, tecrit bir birey değildir, tersine diğer insanlarla/bireylerle birlikte bir toplumsal olgudur. Yani insan üretim sürecinde diğer insanlarla ilişkiye girer. Bu ilişkileri Marks üretim ilişkileri olarak tanımlar. Bu ilişkilerin; üretim ilişkilerinin karakterini üretim araçlarının mülkiyeti belirler. Üretim ilişkileri toplumun sınıfsal yapısını ele verir; üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan sınıf, aynı zamanda siyasi olarak da hakim olan sınıftır.

Bilimsel-teknik devrimin toplumsal bir süreç olarak açıklanması için buradan çıkartılacak sonuç şudur; bilimsel-teknik devrim, üretici güçlerin gelişmesinin yasal, kaçınılmaz bir sonucudur. Yani toplum ile doğa arasındaki ilişkilerin olgunlaştığını ifade eden çelişkilerin yasal ifadesidir. Ama üretimin nedenini ve sosyal amacını üretici güçlerden hareketle açıklayamayız. Bilim ve teknik, hangi amaca hizmet edeceklerini kendi kendilerine belirleyemezler. Bunlar; bilim ve teknik, toplumsal amaçlara tabidirler ve toplumsal amaçlar da, üretim ilişkilerinden, başka türlü ifade edecek olursak; siyasi iktidar ilişkilerinden kaynaklanırlar. Demek oluyor ki bilimsel-teknik ilerleme, gerçekleştiği toplumsal ilişkilere bağımlılık içinde çok farklı, birbirine zıt amaçlara hizmet edebilir. Örneğin, hem insanların ihtiyaçlarını gidermeye hizmet eden kullanım değerlerinin üretimi, hem de insanları öldürmeye yarayan silahlar, aynı bilimsel buluşların, aynı teknik gelişmenin katkısıyla gerçekleştirilmektedir. Demek ki teknik, insanların hizmetinde olduğu gibi, onların öldürülmelerinin de aracı olmaktadır. Öyleyse, bilimsel-teknik ilerlemenin amacı, bizzat bilim ve teknikten hareketle açıklanamaz. Bu amaç, toplumsal ilişkiler vasıtasıyla açıklanır. Bundan dolayı kapitalizm, "kötü”lüğünü bilime ve tekniğe değil, kapitalist üretim ilişkilerine borçludur.

Bilimsel-teknik ilerlemeden toplumsal gelişmenin süreçleri için doğrudan/dolaysız sonuçlar çıkartılamaz. Bir toplumsal düzenin bütün temel özellikleri, siyasi iktidar ilişkilerinde veya mülkiyet ilişkilerinde aranmalıdır. Ama şüphesiz ki, üretici güçlerin gelişmesi, belli üretim ilişkilerini gerekli kılar. Örneğin köleci üretim ilişkilerinde kapitalizme özgü üretici güçleri aramak abes olur.

Her halükarda bilimsel-teknik devrim, bugünkü gelişme boyutlarıyla kapitalist düzenin ömrünü doldurduğunu gösteriyor.

Bilimsel-teknik devrimden anlaşılması gereken nedir? İnsanlığın, diyelim ki birkaç on yılda, doğayı kavramada, ona hakim olmada sıçramalı bir gelişme gösterdiği inkar edilemez bir gerçektir. Bu, aynı zamanda toplumsal ilerlemeye yeni ve kapsamlı bir ufkun açılmış olması anlamına gelir. İnsanlık, geçmişte rüyasını bile göremediği yeni alanlara girmiştir; atomun parçalanması, atom enerjisi, bioteknik ilerleme, canlı organizmada ırsiliğe müdahale, elektro-teknik, otomasyon vs. vs. Şimdi de bu gelişmeye, gen tekniğindeki, nano tekniğindeki ve robot tekniğindeki devasa ilerlemeler katılmıştır. İnsanlık, bütün bu bilimsel kazanımların kapitalizmde kâr amacıyla, insanlık aleyhine nasıl kullanıldığının şahidi olmuştur ve olmaktadır. Bu, insanın doğa üzerindeki mevcut hakimiyetinin yeni/kapsamlı boyutunun, toplumsal ilişkilerde devrimci alt üst oluşu kaçınılmaz kıldığını da göstermektedir. Ama doğaya hakimiyette nitel bir gelişme; böyle bir durum, ancak ve ancak sosyalizmde mümkündür ve insanlık buna da şahit olmuştur.
Bilimsel-teknik bir devrimden bahsedebilmek için en görülür, en belirgin/etkili değişmelerin dolaysız üretimde gerçekleşiyor olması gerekir. Bu nedir konusunda genel hakim olan görüş şudur; bilimsel-teknik devrimin çekirdek süreci, temel yönelimi, üretimde otomasyondur. Üretimde otomasyon, elektroteknik, bilgisayarı ve başka modern teknolojileri kapsamına alır. Otomasyon ve elektroteknik, sadece ve sadece işgücü kullanımını sınırlamak -kronik kitlesel işsizlik değil- anlamına değil, aynı zamanda, klasik makina, fabrika, üretim yöntemi anlayışının ve uygulamasının da, artık tarihe karışıyor olması anlamına gelir. (Bu tarihe karışma olgusu, bir süreçtir ve emperyalist ülkelerde de oldukça gelişmiştir). Rekabet gücüne sahip olmak isteyen her işletme ve ülke, bu yolu tutmak zorundadır. Sanayi devrimi çerçevesinde zanaatçılıktan makinalı büyük üretime geçiş ne anlama geliyorsa, bugün otomasyon; elektroteknik/bilgisayar da o anlama gelmektedir. O dönemde bu geçişin üretici güçlerin bütün sistemi üzerindeki devrimci etkisi, en önemli üretici güç olan insan ile üretici güçlerin en devrimci unsuru olan iş araçları arasındaki ilişkiyi değiştirmesiydi. Bu değişimi bugün de yaşıyoruz; otomasyon/elektroteknik, yeni makinalar, yeni üretim olanakları ve yöntemler, üretici güçlerin bütün sistemi üzerinde devrimci etkisini, en önemli üretici güç olan insan ile üretici güçlerin en devrimci unsuru olan iş araçları arasındaki ilişkiyi değiştirmektedir. Bu değişim, bilimsel teknik devrimden başka bir şey değildir. Sanayi devrimi sürecinde iş araçlarının devrimci değişimi söz konusuydu. Bugün ise, üretimin bütün maddi-teknik temellerinin köklü değişimi söz konusudur; bilimsel-teknik devrim, iş araçlarının, iş nesnelerinin (hammaddeler, yanı mamul maddeler vs.), enerji kaynaklarının, üretim yöntemlerinin (teknolojik yöntemlerin) kapsamlı ve kökten değişimi demektir.

Bilimsel-teknik devrim, büyük ölçüde yeni iş nesnelerinin kullanımı ve oluşturulmasıyla karakterize olur. Şimdiye kadarki insanlık tarihinde kullanılan maddelerin sayısının ve özelliklerinin oldukça yavaş değiştiğini görüyoruz. Tarım ürünleri, ağaç, metal, taş vs. Bunlar, doğal maddelerdi ve doğadan kazanıldıkları gibi kullanılıyorlardı. Kimyanın gelişmesi yeni, yapay maddelerin kazanımını beraberinde getirdi. Bilimsel buluşlar, bilimsel-teknik gelişme, yeni maddelerin bulunmasına ve üretilmesine yol açtı. Örneğin atom enerjisi, enerji kaynaklarını çeşitlendirdi. Örneğin kimya, yeni hammaddelerin üretimini olanaklı kıldı. Biyoloji, doğayı, bitki ve hayvan dünyasını çeşitlendirdi.

Bilimsel-teknik devrim, aynı zamanda, yeni, oldukça etkili teknik yöntemlerin kullanılması demektir. Bu, üretimin otomasyonuna, nitel yeni (önceleri bilinmeyen, yeni bulunan veya yapay olarak üretilen) iş nesnelerinin kullanımına dayanır. Yeni, oldukça etkili teknik yöntem, iş araçlarının ve iş nesnelerinin sürekli gelişmesini kaçınılmaz kılar.

Bilimsel-teknik ilerleme ile bilimsel-teknik devrim arasında belli bir farklılık vardır. Teknik ilerleme, insanlık tarihi kadar eskidir. Toplumsal ilerleme, nihayetinde insanların, işin etkili araç ve nesnelerini bulmaları ve uygulamaları ve böylece doğa üzerinde hakimiyetlerini hem pekiştirmeleri ve hem de kapsamlaştırmalarıdır. Bilimsel-teknik ilerlemenin bir biçimi, bilinen ürünlerin ve yöntemlerin mükemmelleştirilmesine dayanırken, ikinci biçimi, tamamen yeni, o zamana kadar bilinmeyen ürünlere ve yöntemlere dayanır. Bilimsel-teknik ilerlemenin birinci biçimine evrimci (nicel birikimi ifade eden gelişme), ikinci biçimine de devrimci (sıçramayı ifade eden gelişme) yol denir.

Bilimsel-teknik ilerlemeyle bilimde ve teknikte, hem devrimci, hem de evrimci değişimler ifade edilirken, bilimsel-teknik devrimle devrimci değişimlerin (sıçramalı gelişmenin) bütünü ifade edilir. Bu durumda, bilimsel-teknik ilerlemenin bilimsel-teknik devrimden daha kapsamlı olduğunu, bilimsel-teknik devrimin, bilimsel-teknik ilerlemenin sadece devrimci değişim biçimini (sıçramalı gelişme biçimini) kapsadığını görürüz.

2- 21. Yüzyıl Teknolojileri, Bilimsel-Teknik Devrim Olarak Gen Tekniği

Gen tekniğinin temel ilkesi oldukça basit; irsi istidadın/kalıtımın taşıyıcısı olan DNA molekülü, deney kabında parçalanır, her bir parça, eskisinden farklı olarak -eşi olmayan bir biçimde- yeniden birleştirilir ve sonra, değiştirilmiş olan DNA, çoğalacağı canlı hücrelere aktarılır. ‘70’li yıllarda doğan bu teknik, bugün birçok alanda rutin olmuştur ve dev adımlarla da gelişmektedir. Bu tekniğin kazanımlarının/sonuçlarının insan yaşamı için, sonu bugünden kestirilemeyecek oldukça tehlikeli sonuçlar da vereceği artık tartışma götürmez bir açıklık kazanmıştır.

Burjuvazinin elinde teknoloji ve kazanımları, her şeyden önce silah üretimi alanında kullanılmıştır. Burjuvazinin tarihi, önce silah üretiminde kullanılmamış önemli hiçbir teknolojinin olmadığını gösteriyor. Atom tekniği, önce silah üretiminde kullanıldı. Belirtelim ki, atom bombası, yeni teknoloji bazında silahlar yanında çocuk oyuncağı gibi kalıyor. Ne türden silahların üretileceği bugünden bilinmiyor. Ama bilinen şu ki, gen teknolojisiyle burjuvazi, kitlesel seçip öldürme, yok etme yeteneğine sahip olacak.

Açık olan şu ki, kalıtıma müdahale, günümüz insanı anlamına gelen homo sapiens’in biyolojik yapısını değiştirme olanağına sahip olmak anlamına gelmektedir. Şüphesiz, biyolojik yapıyı değiştirme, kalıtıma müdahale yeni bir gelişme değildir. Kalıtıma müdahale, 19. yüzyılda botanik (bitki dünyası) ve zoolojik (hayvan bilimi) alanlarında yapıldı ve bitki ve hayvanların evrimsel gelişmesini yönlendirmede ilerleme sağlandı. Bu türden müdahalelerin en son bilinen örneği "Doli”dir; kopyalanmış koyun.

Gen tekniği, homo sapiens’in evrimsel gelişmesine müdahale demektir. Homo sapiens’in; bugünkü "modern” insanın oluşumu, yaklaşık 250 bin sene önce başlamıştır. İlk insan temsilcisi, dolayısıyla "ata”mız olan homo erectus, günümüzden 80 bin250 bin yıl önce yaşamıştı. İnsansal gelişme ise dryopithecus ile 15-18 milyon yıl önce başlamıştı. Daha öncesi bir yana, "modern” insanın 250 bin yıllık evrimine adeta bir anda müdahale edilebiliyor. Bu müdahaleyi olanaklı kılan, gen tekniğidir. Bu teknikle insanın biyolojik yapısının değişime uğratılması olası oluyor. Homo sapiens’in biyolojik yapısına müdahale, biyolojik açıdan amaçlanan tipte insan yetiştirme/üretme yeteneğine sahip olmak anlamına gelmektedir.

Yeni yöntemleriyle gen tekniği, bilim ve araştırmada kelimenin tam anlamıyla devrim yapmıştır. 21. yüzyılın en güçlü teknolojileri; gen teknik, robotik ve nano teknik günümüzde bilimsel-teknik devrimin tam ifadesidirler. Gen tekniğinde, DNA unsurlarının eklenmesiyle veya da çıkartılmasıyla canlıların orijinalitesi değiştiriliyor, doğal oluşumları yönlendiriliyor. Gen tekniğinde en belirleyici avantaj, zaman kazanımıdır. Gen teknik yöntemleri, akıl almaz derecede hızlıdır. Nasıl ki, atom çekirdeğinin parçalanması, atom bombası ve nükleer santrallerin yapımına götürdüyse, nasıl ki, modern elektronik çalışma koşullarını alt üst ettiyse ve etmeye de devam ediyorsa, gen teknikli biyoloji de; yeni biyoloji de, canlıların istenildiği biçimde yeniden yapılandırmasının nesnel koşullarını hızlandırıyor.

Başka biyo-teknik yöntemlerle birlikte gen tekniği ve aynı zamanda robotik (robot tekniği) ve nano teknik (büyüklüğü bir milimetrenin milyonda biri kadar olan fonksiyonel unsurların imaline hizmet eden teknoloji), yeni bilimsel-teknik devrimin motoru olmuştur.

Bu teknolojiler; 21. yüzyılın en güçlü teknolojileri olan gen teknik, robotik ve nano teknik, insanlığın bugüne kadar tanıdığı ve kullandığı teknolojilerin, tehlikesini gölgede bırakan tehlikelere, evet tamamen farklı tehlikelere temel teşkil eden özellikler taşıyorlar. Özellikle robotlar, yani tekniksel üretilmiş bu "canlı”lar, nano robotlar çok tehlikeli/önemli bir özelliğe sahip olacaklar/oluyorlar; bunlar, kendiliğinden çoğalma özelliğine sahipler. Bir tüfeği, tabancayı, ne kadar çok mermi alıyorsa alsın, nihayetinde yeniden doldurmak zorundasın, ama bir robot, çoğalma ve birçok robot olma yeteneğine sahip oluyor ve bunların kontrol dışına çıkamayacağının hiçbir garantisi yok.

Bu yeni teknolojinin her biri akıl almaz olanaklara yol açıyor. Düne kadar "tanrı"nın işi olarak görülen yaradılış, ölüm-"ölümsüzlük", bugün teknolojinin işi oluyor. Yeni tanrı, teknoloji oluyor. Gen teknolojisi, özellikle ‘80’li yıllardan bu yana bir çok hastalığın iyileştirilmesinde, yeni ilaçların üretimde kullanılıyor. Bu teknoloji, bugün, iyileştirilme olanağı olmayan bir çok hastalığın da panzehri olacağa benziyor. Nano tekniği ve buna bağlı olarak nano tıbbı, bu türden hastalıkları yok etme olanaklarını genişletiyor. Şüphesiz ki bu açıdan, bu teknolojiler, insan yaşamı süresini uzatabilirler ve yaşam koşullarında iyileşmeye neden olabilirler. Bu, sorunun sadece bir yönü, kapitalizmde bireye birtakım küçük avantajlar/kolaylıklar sunan yönü. Ama burjuvazinin elinde bu teknolojiler, yoğunlaşmış iktidar, güç ve aynı zamanda sonucu hesaplanmayan tehlike demektir.

Geçen yüzyılın, yani 20. yüzyılın teknolojileriyle bu yüzyılın teknolojilerinin kısa bir karşılaştırması dahi burjuvazinin elinde yeni teknolojilerin korkunçluğunu ortaya koymaya yetiyor. Nükleer, biyolojik ve kimyasal, kitlesel yok etme silahlarının üretilmesine çıkış noktasını oluşturan teknolojiler, şüphesiz ki tehlikeli olmaya devam ediyorlar. Bugünün mevcut yok etme silahları da bu teknolojiler bazında üretilmişlerdir. Örneğin, bir atom bombası üretmek için doğada oldukça nadir rastlanan hammaddeye ihtiyaç vardır. Bu bombanın imal edilmesine yarayan bilgi, saklı tutuluyordu. Biyolojik ve kimyasal silahlar da öyle kolayca imal edilemiyorlar. Ama yeni teknolojilerin gen teknik, nano teknik ve robotik tehlikesi tamamen başka; tek tek bireyler, veya bir grup insan, oldukça kolay bir şekilde bu teknolojileri kötüye kullanma olanağına sahip oluyorlar. Bunun için büyük tesislere, ender rastlanan hammaddelere ihtiyaç yok. İhtiyaç duyulan şey, sadece ve sadece konuya ilişkin bilgi. Yeni teknolojiler, bilgiye dayanan kitlesel yok etme tehlikesini olanaklı kılıyorlar.

Molekül elektroniğin (münferit atom ve moleküllerin litografi tekniği yardımıyla üretilen transistörlerin yerini almaları) ve buna bağlı olarak nano teknolojisiyle birlikte gelişme hızı daha da kısaltılacak. Örneğin 2030 yılında bugünkü bilgisayarlardan (PC) bir milyon kere daha güçlü makinaların seri üretimine geçilebilecek duruma gelinme olasılığı oldukça güçlü. 2009 yılında 1000 dolar değerindeki bir bilgisayar, saniyede bir milyar işlem yapacak güçte olacak.
2019 yılında bilgisayarın, bilgisayar olduğu anlaşılmaksızın, herhangi bir insan gibi konuşmaya katılabileceği sanılıyor. Ray Kurzweil’in tahminine göre 2029 yılında insan beyni kopyalanabilecek ve bir bilgisayarda ikilenebilecek (çoğaltılabilecek). Bu, çip yerleştirilmiş "ebedi” yaşamın başlangıcından başka bir anlam taşımaz.

Fizikteki olanaklar ve ilerlemiş gen tekniği bilgisiyle bağları içinde güçlü bilgisayar, devasa değişimlere yol açıyor. Böylece, iyi veya "kötü” anlamda; kapitalist barbarlık veya sosyalist perspektif açısından dünyayı tamamen yeniden şekillendirme olanağı doğuyor. Böylece, şimdiye kadar doğanın, inananlar açısından da tanrının işi olan yaradılış, insanın işi oluyor. Şimdiye kadar bilgisayar ve mikro prosesor sadece makineydi ve bilgisayar programları, verilerden öteye geçmeyen bir işlemdi. Hala da öyledir, ama önümüzdeki 30 sene içinde insana denk gelebilecek derecede beyinsel güçlü bilgisayarların üretilebileceği hesabı yapılıyor.

"Akıllı” robot üretimi de hayal dünyasından çıkıyor. Hesaplama/işlem tekniğindeki ilerleme 2030’a doğru bu türden robotların üretilebileceğini gösteriyor. Bu türden bir robot yapıldıktan sonra, kendini kopyalayan robotlar dünyasına giriş, sadece bir zaman sorunu olacak.

Burjuvazi, gen tekniğinin umut saçan yönünün propagandasını yapıyor; gerçekten de bu teknoloji, tarımda verimi artırma ve kimyasal ilaç kullanmayı azaltma anlamında devrim yapıyor. Bu teknoloji ile onbinlerce yeni bakteri türleri, bitkiler, virüsler, hayvanlar üretilebilecek. Cinsel ilişki temelinde üremenin yerini kopyalama alıyor veya da cinsel üreme-kopyalama birbirini tamamlıyor. Çok sayıda hastalığın iyileştirilmesi için yöntemler geliştiriliyor vs. vs. Ama bu teknolojik gelişme, etik ve ahlak sorununu da gündeme getiriyor. Örneğin insan kopyalanması. Bu teknoloji bugün bunu yapacak derecede gelişmiştir. Burjuvazi, hakimiyetini ebedi kılmak için güzel-çirkin, güçlü-zayıf, akıllı-akılsız insan üretme yolunu tutabilir. O bunu yapabilecek duruma geliyor. Sorunun bu yönünü burjuvazi hiç tartışmıyor.

Yeni botanik kılığına bürünmüş gen teknik ve biyoloji, kendini, bitkilerin evrimci gelişmesine göre yönlendirmiyor. Tersine kapitalizmde bu teknolojinin de başarısı, ekonomik başarıyla ölçülüyor. Yani kâr ve daha çok kâr! Amerikan tarım bakanlığı gen tekniğiyle değişime uğratılmış 50 gıda bitkisinin serbest ve sınırsız ekimini onayladı. Bugün dünya çapında üretilen soya fasulyesinin yarısından çoğu ve ekilmiş mısırın da üçte biri başka canlı varlıkların genini taşıyor.

Bu teknolojinin askeri amaçlı kullanılmayacağının, bu teknoloji bazında kitlesel yok edici silahların üretilmeyeceğinin veya şimdiye kadar üretilmiş olmadığının hiçbir garantisi yoktur. Teknolojinin bu amaçla kullanıldığına AIDS bir örnek değil mi? Biyolojik silah olarak üretilen AIDS virüsü, etkisinin ölçülmesi için Amerikan hapishanelerindeki siyah mahkumlar üzerinde denendi. Sonuç ölümdü, ama hemen değildi. Yani savaş anında karşı ordunun askerlerini hemen öldürmeyeceği anlaşılmıştır. Ama bu virüs de laboratuvardan çıkarak New York sokaklarına saçılmıştı. Burjuvazi ve onun "bilim” adamları, Afrika’daki "yeşil” maymunu ararlarken -bir türlü bulamadı!- AIDS’lilerin sayısı on milyonlara ulaştı.

Nano teknik devrimi, yaşamı alt üst ediyor. Nano teknolojisi temelinde hemen hemen her şey ucuza üretilebilecek, yapay "akıl”la bağlam içinde bütün hastalıkların ve fiziki sorunların kökü kazınabilecek. Örneğin solar enerjisi, akıl almaz ucuzlukta üretilebilecek, kanser hastalığı tarihe karışabilecek. Çevre kirliliği de yok olabilecek. Süper bilgisayarlar çanta ebadında ve oldukça ucuz üretilebilecek. Uzay yolculuğu, uçak yolculuğu gibi doğal olabilecek. Nesli yok olmuş türler, yeniden yaşama döndürülebilecekler. Ama bu teknoloji, aynı zamanda, silah olarak kullanılma özelliklerine de sahip. Aynen nükleer tekniği gibi. Nano tekniği bazındaki silahın yıkıcı, yok edici gücü, selektif kullanılabiliyor. Bu silah, örneğin belli bölgelerde yaşayan, özgül genetik özellikler taşıyan insanları, yani hedef seçilen belli insanları/insan gruplarını yok edebiliyor.

20. yüzyılın atom, biyolojik ve kimyasal kitlesel yok etme silahları devlete ait araştırma kurumlarında geliştirilmişlerdi. Yeni teknolojiler ise (gen tekniği, nano teknik ve robotik) neredeyse, tamamen kâr amaçlı özel işletmelerde geliştiriliyorlar. Akıl almaz boyutlara varan kâr, rekabeti de kızıştırıyor. İnsanlar, keşif yarışını medya vasıtasıyla izliyor. Buluş, hemen açıklanıyor ve patent alınıyor.

3- Kar Hırsı Ahlak Tanımaz

Karl Marks, Kapital I’de, "Quarterly Reviewer”den (T.J. Dunning’in yazısı) olumladığı şu sözleri aktarıyor;

"Sermaye, kâr olmadığı zaman ya da az kâr edildiği zaman hiç hoşnut olmaz... Yeterli kâr olunca sermayeye bir cesaret gelir. Güvenli bir yüzde kâr ile her yerde çalışmaya razıdır; kesin yüzde 20, iştahını kabartır; yüzde 50, küstahlaştırır; yüzde 100, bütün insani yasaları ayaklar altına aldırır; yüzde 300 kâr ile sahibini astırma olasılığı bile olsa, işleyemeyeceği cinayet, atılmayacağı tehlike yoktur. Eğer kargaşalık ile kavga kâr getirecek olsa, bunları rahatça dürtükler.” (Kapital C. I, s. 788)

Şimdi gen hisse senetleri pek revaçta. Alınıyorlar, satılıyorlar. Gen teknolojisi, yeni bir borsa oyununa da yol açmış oldu. Biyo-teknik sektöründe yaklaşık 550 işletmenin faal olduğu söyleniyor. Bu işletmelerin toplam cirosu 300 milyar dolar. Bunun borsa değerinin de yaklaşık 1,6 trilyon dolar olduğu hesaplanıyor. Bu, bu alandaki pazarın sadece görünür tarafı. Esas hesaplar, görünmeyen tarafta yapılıyor ve buradaki miktar da bilinmiyor. Bilinen bir şey varsa o da, akıl almaz miktarların söz konusu olduğudur. Bütün oyun ve hesaplar, bu bilinmeyen tarafta yapılıyor.

İnsan genini çözme, bu işin sırrına erişme yarışı her türlü hile, "savaş oyunu" kullanılarak sürdürülüyor. Hemen hemen her gün, bu alanda ulaşılan yenilik, internet de dahil bütün medyada açıklanıyor. Yarışanların başında "Celera Genomics” firmasıyla (özel işletme) "Human-Genom Project” geliyor. Her iki taraf, insan geninin tamamını 2001 veya 2002 yılına kadar çözmüş olacaklarını açıklıyorlar. (Bu yazı, 26 Hazirandan önce, B. Clinton ve T. Blair’ın, eş zamanlı olarak, insan genomunun büyük bir kısmının deşifre edildiğini açıklamalarından önce hazırlanmıştı). Elde edilen başarı, rakibi şaşırtmak için gizlenmiyor. Diğerinin de kısa zamanda aynı sonuca varacağından emin olunduğu için, sırrı çözümlenen her gen için patent dairesinin kapısı çalınıyor. Böylelikle elde edilen sonucu kullanma hakkı tekelleştiriliyor. Hayvanlar, bitkiler, mikro organizmalar, albümün, gen vs. hep patent hakkına tabi tutuluyorlar. Bu hakkı elde eden, o alanda tek hak sahibi oluyor. Kapitalizm, bizzat yaşamı patentli kılıyor, yaşamı metaya dönüştürüyor.

Gen teknolojisi, sigorta alanında da etkisini göstermekte gecikmedi. Amerikan işletmesi "Celara Genomics” 6 Nisan 2000 tarihinde, insan genomunun üç milyar yapıtaşının sırrını çözdüğünü açıkladı. Böylece bir çok hastalığın iyileştirilmesinin, nedeninin bulunmasının da yolu açıldı. Ama sorun bununla sınırlı değil. İnsan geninin patente tabi tutulması; özelleştirilmesi ve pazarlanması, sigorta şirketlerini de harekete geçiriyor. Sigorta şirketlerinin ileride müşterilerini; isteyerek veya zorunlu olarak sigortalı olmak durumunda olanları, seçime tabi tutmayacaklarının hiçbir garantisi yok. Küfür babında kullanılan "kanı bozuk”un yerini "geni bozuk” alacak. Sigortalar gen analizi isteyecekler ve gen-riskli olanları, ya sigortalı yapmayacaklar ya da sigorta aidatlarını yüksek tutacaklar. Nitekim Fransa’da Axa sigorta şirketi, doğuşta özürlü çocukların sigorta aidatını %180 oranında arttırdı. Ama kamuoyunun yoğun baskısıyla kararından vazgeçmek zorunda kaldı. Tabi bu bir başlangıçtı. Bu anlayışın zamanla yaygınlaşacağından ve sigorta şirketleriyle sigortalı olmak zorunda olanlar arasında çetin bir mücadelenin başlayacağından hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Bunun ötesinde işletmeler, işe alınanları gen testine tabi tutma yoluna geçeceklerdir. Az hastalanan, irsi hastalığı olmayan veya tehlikeli, masraflı hastalığa işaret eden genleri olmayanları işe alacaklar. ABD’de bu gibi testler yasal olmadığı halde yapılıyor.

Bankadan kredi alınırken, öğrenim için burs alırken gen testi istenecek. Şu veya bu hastalığa işaret eden gen yaşamı karartacak. Yaşam, tam anlamıyla pazarlanacak ve kapitalizm, "geni bozuk” olanı cezalandıracak.

Gen tekniğinin gelişmesi, DNA bankalarının kurulmasını da beraberinde getirdi. Bugün dünyanın her tarafında kurulmuş olan bu türden irili-ufaklı yüzlerce banka var. Kısmen, tıbbın ilerlemesine umut bağlayan hastaların ve ailelerinin maddi katkısıyla kurulan bu bankalar, korkunç olanaklara sahipler. Amerikan "Biyo-etik Komisyonu”nun tahminine göre bu ülkede yaklaşık 282 milyon DNA numunesi depolanmış durumda. Bunun 2,3 milyonu araştırma amaçlı. Geriye kalan 279,2 milyon DNA numunesinin hangi amaçlar için kullanılabileceğini bankadan başka kim biliyor? Fransa’da depolanan DNA-numune sayısı 42 bin. Bu numuneler, irili-ufaklı yüzden fazla DNA-bankasının elinde. Bütün dünyada laboratuvarlar, hummalı bir çalışma sürdürüyorlar. Kimin, hangi amaçlı, ne yaptığı da, görünüşte pek belli değil. Bir Fransız genetikçisine göre, "DNA bankacılığı alanında orman kanunu geçerli”.

Fransız genetikçi Axel Kahn’a göre, "gen materyali bugün, uranyum ve petrol gibi, hammadde olarak geçerli. DNA-bankaları, çok pahalı dünya çapında iktisadi bir değer.” DNA’sını belli koşullarda gönüllü olarak veren insanlar, DNA’larının hangi amaçla kullanıldığını bilmiyorlar. Laboratuvarlar, çeşitli araştırma amacı için toplanan DNA numunelerini özel şirketlere, yani DNA bankalarına satıyorlar. Numune verenin bundan haberi olmuyor. Esasen temel araştırma amacıyla kurulan DNA bankaları, amaçlarından sapmışlar ve insanları kandırmayı, kâr amacı gütmeyi esas almışlardır. Bütün dünyada bu türden bankalar, üniversiteler ve özel sektör arasında ve özel işletmelerden özel işletmelere anlaşma konusu oluyorlar. Yapılan, imzalanan anlaşmalar, DNA numunesi hırsızlığından başka bir şey değil.

Belirttiğimiz gibi, hemen hemen bütün teknolojilerde, örneğin nükleer teknolojisinde olduğu gibi, yeni teknolojilerde de kullanım alanı, önce silah üretimi olacaktır. Bu teknolojilerin silah olarak kullanımı, insan neslini yok etme tehlikesini beraberinde getiriyor. Bu teknolojilerin silah olarak kullanılması durumunda insan neslinin yok olma tehlikesi John Leslie’ye göre %30, Ray Kurzweil’e göre de %50.

Özel mülkiyette yeni teknolojinin nihai marifeti, kendini üreteni; insanlığı yok etmek. Sermaye, sahibini yok etme pahasına kendi yasal hareketi doğrultusunda ilerliyor; kâr, daha çok kâr!!

K. Marks, "İktisadi-Felsefi El Yazması”nın (1848) "Para” kısmında şöyle der; "Para ile ödenen ile kendim için elde ettiğim, yani paranın satın alabileceği ne ise, o benim, paranın sahibinin bizzat kendisi. Paranın gücü ne kadar büyükse, benim gücümde o kadar büyüktür. Paranın özellikleri benim -onun sahibinin- özellikleri ve özgücüdür. Ben ne isem ve neye muktedirsem, bu asla kişiliğimle belirlenemez. Çirkinim, ama en güzel kadını satın alabilirim. Öyleyse ben çirkin değilim. Çünkü çirkinliğin etkisi, onun ürkütücü gücü para vasıtasıyla yok olmuştur. Ben -kişiliğime göre ben- topalım, ama para bana 24 ayak kazandırıyor; öyleyse ben topal değilim; ben kötü, şerefsiz, vicdansız, ruhsuz bir insanım, ama para şereflidir, öyleyse sahibi de. Para en büyük değerdir. Öyleyse sahibi de değerlidir... Ben ruhsuzum, ama para bütün şeylerin gerçek ruhudur. Onun sahibi nasıl ruhsuz olabilir? Ayrıca paranın sahibi, zeki insanları satın alabilir ve zeki olanlar üzerine iktidar gücüne sahip olan, zeki olandan daha zeki değil midir?... Öyleyse param, benim bütün acizliğimi tersine çevirmiyor mu?... Kim yiğitliği satın alabiliyorsa o, korkak da olsa yiğittir.” (K. Marks-F. Engels, Toplu Eserleri, Ek Cilt I. Bölüm, s. 564-566)

Yine, teknolojiyi tekelinde/mülkiyetinde tutan burjuvazi, sermayenin sahibi o karanlık güç, bu teknolojilerle neye muktedir olduğunu ve olacağının, sadece, "iyi”, sıradan dünyalı tarafından kabul edilebilir yanlarının propagandasını yapıyor. Paranın gücüyle her şeye muktedir olduğunu sanan burjuvazi, her şeye muktedir olmadığını ve asla da olamayacağını, 20. yüzyılın devrimleri tecrübesinden dolayı da çok iyi biliyor. Burjuvazi, iktidarını; paraya dayanan hakim gücünü devam ettirebilmek için seçkin insan yetiştirmenin teknik yolunu açtığı gibi felsefi izahını da yapıyor.

4- Felsefe ve Yeni Teknolojiler

Yeni teknolojiler, gen tekniği, sadece, din ve bütün varlıkların yaratıcısı tanrı olgusunu tarihin çöplüğüne atmıyor, aynı zamanda gerici, ırkçı faşist felsefi anlayışlara ve bu anlayışların felsefesini yapanlara; burjuvazinin gerici, ırkçı faşist filozoflarına maddi zemin de hazırlamış oluyor. Bunların en tanınmışlarından birisi Peter Sloterdiyk’tir. Bu "bilim adamı” 1999’un Ekim ayında yaptığı bir konuşmada gen tekniğinin başka hangi amaçlar için kullanılabileceğini açıkladı. Konuşmasının içeriğini şöyle özetleyebiliriz: Çağımız başını alıp giden bir barbarlık ve yabancılaşma özelliği taşımaktadır. Aydınlanmacılık ve hümanizm, insanları yabanilikten arındırma, etkisizleştirme misyonunu yerine getirmemiştir. Şayet bu amaca, insanları yabanilikten kurtarma amacına ulaşılmak isteniyorsa, bunu gerçekleştirmek için filozoflardan ve gen teknikerlerinden oluşan bir grup oluşturulmalıdır. Bu grup, bir antrapo (insana ilişkin) teknik hazırlamalıdır. Bu teknik, uygun bireylerin ve cinsi özelliklerin genetik reformu temelindeki seçicilikle (seleksiyon) yeni tipte bir insan yetiştirmelidir/üretmelidir. Bu yeni insan tipi, barbarlık ve yabanilikten arındırılmış olacaktır. Yeni tipten insan üretmek olanaklıdır, çünkü insanın varlığı genetik cinstendir. Bu alandaki yaygın korku, dinsel önyargıya dayanmaktadır. Buna göre, yaradılışa insansal müdahale yapılmamalıdır. Buna karşın, biyolojinin ve tıbbın çoktandır gittiği yoldan kararlıca gidilmelidir. Madem ki gen tekniği ile kanser ve başka hastalıklar iyi edilebiliyorsa, gen yapısında mevcut olan cins (tür) özelliklerini reforme etme yeteneğine sahip olunmalıdır.

P. Sloterdiyk’e göre, "insanlar hayvandır, onlardan bazıları, kendileri gibi olanları yetiştirirlerken, bazıları da yetiştirilirler”. Bu, Nietzsche’nin "insan yetiştiren insan”, "üstün insan-sürü insan” anlayışından farklı değildir.

Konuşmasını, sıradan bir dünyalının anlayamayacağı "açıklanmış özellik planı”, "özgür seçimle doğum”, "doğum öncesi seçim” (seleksiyon) gibi kavramlarla "bilimsel”leştiren bu bay, gen tekniğini, burjuva düzenin kurtarıcısı olarak görüyor. Bu baya göre insansal "yeniden üretimin yetiştirici yönlendirilmesi”, öyle bir devlet adamının eline verilmeli ki o, "ehil olanlarla devleti dokumaya (örmeye -çn) başlamadan önce, ehil olmayan (amaca uygun olmayan -çn) yaratıklarla baş edebilsin”.

Sloterdiyk’in bu devlet adamını tanıyoruz. Bu, Hitler’di. Hitler’in ırkçı/faşist ideolojik adamı da yaşam felsefesinin temsilcisi Alfred Rosenberg’di. Bu Rosenberg’in düşünce babası (atası) da Friedrich Wilhelm Nietzsche’den başkası değildir.

Emperyalist burjuvazinin has adamı Sloterdiyk, gerçekten de nesnel olarak var olan barbarlık ve yabancılaşma gerçeğinden hareket ediyor, bu gerçekliği veri olarak alıyor. Ama önemsiz(!) sayılabilecek(!) birkaç hata (!) yapıyor.

Bu "filozof”, yaşadığımız bu barbarlık ve yabancılaşmanın nedenini maddi-toplumsal ilişkilerde aramıyor. Bu bay açısından kapitalizmde sermaye hareketinin kaçınılmaz amacı olan kârın, daha fazla kârın ve bunun için hırsın; kâr hırsının hiçbir önemi yok. Emperyalizm, faşizm, dünya savaşları, Hiroşima, açlık, sefalet, yüz milyonlarla ifade edilen dünya çapındaki göç hareketi, vs. sanki mevcut barbarlık ve yabancılaşmanın ifadesi değildir. Bu bay, barbarlık ve yabancılaşmanın gerçek nedenini, kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkilerini dikkatlerden uzak tutmaya, saklamaya özen gösteriyor. Sorunu, salt düşüncede arıyor; aydınlanma ve hümanizm, insanlığı barbarlık ve yabancılaşmadan kurtarma görevini, bu misyonunu yerine getirmemiş! Bundan dolayı da barbarlık ve yabancılaşma varmış!

Aydınlanmacılıktan ve hümanizmden umudunu kesen Sloterdiyk, kurtuluşu zoolojide (hayvan biliminde) arıyor. Sanki insanlık dünyası, hayvanat bahçesi. Aynen Schopenhauer gibi. Bu efendi de tarihi, hayvan biliminin (zoolojinin) devamı olarak anlamak istiyordu. Sloterdiyk ise insanı, sadece biyolojik bir yaratık olarak görüyor. Bu düşünceyi takip edersek, yolumuz, Heidegger’e, Nietzsche’ye kadar uzanıyor. Nietzsche, yaşadığı dönemin sorunları için Sokrates’ten, Hristiyanlıktan bu yana düşünce geleneğini sorumlu tutuyordu. O, Sokrates’ten öncesine giderek, aradaki tarihi yok saymaya çalışıyordu. Hayal dünyasında yaşayıp, rasyonalizmin yerine irrasyonalizmi koyuyordu. Heidegger’de aynı yolun yolcusuydu. Postmodernizm, aydınlatıcılığı yok saymak istiyor. Yani ondan öncesine gitmek istiyor. Katolik teoloji, Luther’dan öncesine gitmek ve Luther sonrasını kabul etmemek istiyor. Ne kadar gerici, faşist düşünce akımı varsa hepsi aydınlatıcılıktan, rasyonalizmden, hümanizmden öncesine kaçmak istiyor. Bu, yani yükselen burjuva döneminden; burjuva tarihsel ilerici gelişmeden ve tabii ki marksizmden kaçıştan başka bir şey değildir. Kaçıyorlar, çünkü yükselen burjuva çağından bu yana, kapitalizmde barbarlık ve yabancılaşmanın gerçek nedenlerini maddi-toplumsal ilişkilerde arayan ve bulan düşünce akımları bu dönemde gelişmiştir ve kapitalizmin, burjuvazinin, tarihsel olarak ömrünü doldurmuş olduğu dönemde de açığa çıkmıştır. Emperyalist burjuvazi öyle şaşkın ki, bugün kendini, düzenini, kapitalizmi kurtarmak için, ‘bilim” adamları vasıtasıyla kendi tarihinin öncesine sığınıyor.

Tarih yeniden başlamalı, bu sefer tam biyolojik olarak, hayvan biliminin devamı olarak başlamalı ve bunun içinde gen tekniği kullanılmalıdır; "zararlı” düşüncelerden arındırılmış, barbarlık ve yabancılaşmadan arındırılmış insan tipleri yetiştirilmelidir. Bunların bir kısmı yönetmekten, ezici çoğunluğu da köle gibi çalışmaktan, biyolojik varlık olarak yaşamaktan başka bir şey yapmamalıdır. Sloterdiyk, düşünce atası Nietzsche gibi düşünüyor. Aynen onun gibi düşünüyor.

Sloterdiyk, doğru söylüyor; kapitalizm, barbarlık ve yabancılaşmadır. Ama insanlığın kapitalizmden ibaret olduğunu, kapitalizm = insanlık olduğunu kim söylüyor? Sloterdiyk!

Bu arada Sloterdiyk, aynen Nietzsche gibi, devrimci düşünceler savunmaktan da (!) geri kalmıyor. O, değişim istiyor. Sadece, açıklamasını yaptığı durum değişimini değil, köklü bir değişim; nesnel koşulların değişimini, maddi değişimi öneriyor. Aynen Nietzsche gibi Sloterdiyk de dünyayı değiştirmek istiyor. Sanki Marks’ın "Feuerbach Üzerine Tezler”inin 11.’sini hatırlamış. Marks bu tezinde "Filozoflar dünyayı sadece farklı biçimlerde açıkladılar, ama esas olan, onu değiştirmektir” diyor.

Tabii ki Sloterdiyk, Marks gibi, dünyanın maddi toplumsal koşullarının; üretim ve mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesini değil, insanın biyolojik öz yapısının değiştirilmesini talep ediyor. Bu da maddi bir değişim değil mi? Bu değişimi felsefe kılığına büründürerek temellendiren, açıklayan Nietzsche ve uygulamaya çalışanlar da Naziler değil miydi? Peki böyle karanlık, evet hayvansal, faşist düşüncelerin babası olan Nietzsche kimdir? Neden bu insan bugünlerde tartışma konusu oluyor?

Friedrich Wilhelm Nietzsche (1844-1900), Almanya’da en gerici idealist felsefi ve siyasi-sosyal öğretinin önde gelen temsilcisidir. Nietzsche’nin temsil ettiği bu felsefi akım, kapitalizmin çelişkilerinin keskinleştiği bir dönemde oluşmuştur. Almanya’daki toplumsal gelişme sürecini, sınıf mücadelesinin seyrini sürekli izleyen ve inceleyen Nietzsche, sosyalist işçi hareketinin artan gücünden ürkmüştür. Burjuvazi için en büyük tehlikenin nereden geldiğini gören Nietzsche, kılıcını da o yöne sallamaya başlamıştır. Oluşmakta olan tekelci burjuvazinin yeni ihtiyaç ve çabalarını en çıplak bir şekilde ilk kez dile getiren Nietzsche olmuştur. Franz Mehring’in "Nietzsche Üzerine” makalesinde (18 Ocak 1899) belirttiği gibi, Nietzsche’nin felsefesi "büyük kapitalizmin kutsanmasıdır ve o, bu anlamda da büyük bir dinleyici bulmuştur”.

Nietzsche’nin gerici volontarist felsefesinin merkezinde sosyalizme ve proletaryanın sınıf mücadelesine karşı mücadele vardır. O, Marks’tan tek bir satır okumamıştır, (G. Lukacs), ama demokrasi ve sosyalizmin amansız düşmanıdır. Sosyalizme, onun taşıyıcısı olan sosyalist düşünceye, dolayısıyla proletarya ve emekçi yığınlara duyduğu kin sınırsızdır. Onun antihümanizmi bu kin ve nefret üzerine yükselir. Nietzsche nihilistir, varoluşçudur, irrasyonalisttir, agnostikçidir, ırkçıdır. Nietzsche, "üstün ırk” anlayışının kurucusudur. Onun "üstün ırk”ının görevi, hakim sınıfı, "seçkinler”in birliğinde birleştirmektir. Bu "seçkinler”, bütün dünyada yok ediciler olarak yoldadırlar ve kendilerinin iktidar iradesine karşı koyanlara korku saçarlar. Nietzsche’nin sosyolojik düşünceleri, ırkçı fantezilerden oluşmaktadır. Faşist iktidarlar, onun ırkçı fantezilerini gerçekliğe dönüştürmüşlerdir. Nietzsche, sınıf mücadelesini tanır; ama "üstün ırk”ın, "adi ırk”a karşı mücadelesi olarak. Tam da bu anlayışından dolayı o, insanlık tarihini, iki ırk arasında sonsuz mücadele olarak görür; "üstün ırkı” "seçilmişleri”, bunların karşısında "ayak takımı” diye tanımladığı halkı, "güçsüzler”in ırkını oluşturan köleciliği kutsar.

Nietzsche, yeni Avrupa üzerinde hakimiyet kuracak bir kastın, ırkçı temelde yetiştirilmesini kaçınılmaz görmüştür. Avrupa ve bütün dünya üzerinde hakimiyet için büyük savaşların zorunluluğunu vaaz eden, Nietzsche’dir. Aslında o, bu düşünceleriyle "Birleşik Avrupa Devletleri” düşüncesinin sahibidir. O, Avrupa devletlerinin askerileşmesini/silahlanmasını coşkuyla selamlamıştır. Çünkü o, barbarlığın ilkeleri temelinde insanlığın yeniden doğuşu için araç ve proletarya ve emekçi yığınların dizginlenmesini militarizmde görmüştür.

Nietzsche’nin "sınıfsal” ayrımı biyolojiktir. O, toplumu kapitalist sınıf, işçi sınıfı diye ayırmaz. Ayrım, "üstün ırk”-"adi ırk” bazındadır. O, "adi ırk”, "ayak takımı” hakkında şunları söyler;

"Yaşam, zevkin kaynadığıdır; ama ayak takımının da içtiği her kuyu zehirlenir. Pişmiş kelle gibi sırıtan ağızları görmek istemiyorum... onlar, kirli rüyalarını zevk diye isimlendirdiklerinde kelimeyi de kirlettiler... Yaşama sırt çevirenler, ayak takımına sırt çeviriyorlardı. Onlar, ... kuyuyu ve verimi ayak takımıyla paylaşmak istemiyorlardı” (“Also Sprach Zarathustra”dan).

Nietzsche; insanları "pis kalabalık” olarak görür. Öyle ki, ari, katışıksız Alman ırkından olan "üstün insanı” da, "sarışın canavar” olarak tanımlar. Nietzsche, insan düşmanıdır. Ama en çok da emekçilerin düşmanıdır. Nietzsche’ye göre "üstün insan”, sayısal olarak azdır. "Ayak takımı” ise sayısal olarak çoktur. "Ayak takımı”, yani halk, emekçi yığınlar en kötü özelliklere sahiptir.

Nietzsche, bu "ayak takımı”nın çıkarlarını savunanlara, düzene, sömürgeye karşı olanlara; demokratlara, ilericilere, devrimcilere sonsuz korkunç nefret ve kin duyar. Bunlara hitap ederek, "hey eşitlik vaazı verenler,... sizler benim için zehirli büyük tarantula örümceğisiniz, inkarcısınız” der ("Also Sprach Zarathustra”dan).

Nietzsche, emperyalist (burjuva) ideolojisinin en önemli atalarından birisidir, onun çizgisini sürdüren ve uygulayan Alman faşizminin/ırkçılığının baş temsilcileri A. Rosenberg’dir. Emperyalizme geçiş döneminin sorunlarından hareketle birçok düşünceyi ortaya atan Nietzsche’nin bu düşünceleri, kendinden sonraki filozoflar ve iktidarlar tarafından çarpıtılmamış, kötüye kullanılmamıştır. Tam tersine onun ham düşünceleri, faşizmin felsefi, sosyolojik ideologları tarafından geliştirilmiştir. Nietzsche’nin felsefesi, faşist ideolojinin en temel/önemli kaynaklarından birisidir.

Teorik bilimler alanında, özellikle felsefede ve ekonomide, aydınlatıcı devrimci burjuva ideolojisinin çöküşü, genel anlamda ifade edersek 1848 devrimiyle başlamıştır. Ricardo okulunun (burjuva ekonomisi) çözülüşünden (19. yüzyılın ‘20’lı yılları) ve Hegelciliğin (burjuva felsefesi) çözülüşünden (19. Yüzyılın, 30‘lu ve 40‘lı yılları) bu yana burjuva ideolojisi, bu alanlarda yeni, orijinal, ileriye dönük bir şey ortaya çıkartamamıştır. Burjuva felsefesi ve ekonomi alanlarında ortaya çıkanlar, kapitalizmin koşulsuz savunucuları olmaktan başka bir özelliğe sahip değillerdi. Bu dönemde yükselen marksizmdi, işçi sınıfının düşünce, örgütlenme ve mücadele hareketliliğiydi. Toplumu etkileyen, giderek saran ve sarsan ideoloji, artık Marksizm olmaya başlamıştı. Yükseliş döneminde feodal-mutlakiyetçi sisteme karşı mücadeleyi esas alan burjuva ideolojisi, silahını artık marksizme çevirmişti. Proletaryanın dünya görüşü, Marksizm, burjuvazinin temel düşmanı olmuştu. Düşünce, ideoloji alanında mücadele, gericileşen burjuva ideolojisiyle, felsefesiyle, geleceği temsil eden diyalektik ve tarihsel materyalizm; Marksist felsefe arasındaydı. Taraflar; sınıflar, her alanda savaşıyor, mücadele ediyorlardı. Felsefe alanında burjuvazi, Nietzsche’yi ortaya çıkardı. Nietzsche, daha baştan katışıksız demokrasi ve sosyalizm düşmanı bir felsefi düşünce geliştirdi.

Felsefe tarihinin ender eklektikçilerinden birisi olan Nietzsche, düşüncesiyle insanlık suçu işlemiş bir alçaktır.

Böyle birisini kim savunabilir? Varoluşçular, nihilistler, irrasyonalistler, ırkçılar, agnostikçiler, eklektikçiler; bir bütün olarak en gerici, ırkçı faşist ideolojinin savunucuları Nietzsche’yi baş tacı yapıyorlar. Bunun ötesinde aklı bir karış yukarıda olan bir kısım varoluşçular, küçük burjuva soytarı ve avanak takımı, Lenin’in deyimiyle filistenler (küçük burjuva aklı kıtlar, darkafalılar, ahmaklar) Nietzsche’de bir şekilde ilericilik görebiliyorlar ve onu, düşünceleri faşizm tarafından kullanılmış ve dolayısıyla haksızlığa uğramış bir filozof olarak korumaya alıyorlar. Ama Nietzsche, Rosenberg’ler tarafından yaşatıldı; geliştirildi, uygulandı ve şimdi de Sloterdiyk’ler tarafından yaşatılıyor, geliştiriliyor ve düşünceleri uygulanmalıdır deniyor. Sloterdiyk’ler kılığında Nietzsche’nin ırkçı düşüncelerini uygulamasının zorluklarını bilimsel-teknik devrimin kazanımları, yani yeni teknolojiler daha da olanaklı kılıyor. Alman faşistlerinin "ayak takımı” üzerinde yaptıkları denemelere de pek gerek kalmadı. "Üstün insan”, "üstün ırk” yetiştirmek için, geriye kalanları köleliğe mahkum etmek için, teknik olanaklara sahipler. Büyük sermayenin, "büyük kapitalizm”in; emperyalizmin yıkılan dünyasını kurtarmak için Nietzsche de bunu istemiyor muydu?

Öyleyse:
Bu teknoloji, felsefede gericiliği ve ırkçılığı körüklemektedir ve burjuvazi, iktidarını devam ettirmek için, bu teknolojiyi felsefe alanında da kullanacaktır.

Marksizmin, Marksist felsefenin çürüttüğü ve tarihin çöplüğüne attığı birtakım burjuva akımlara gün doğdu. İnsanı, salt doğa yaratığı, yani salt biyolojik bir yaratık olarak gören antropologizm, insan toplumunu ve gelişmesini biyolojik faktörlerde ve yasallıklarda arayan biyolojizm, bunun türleri olan sosyal-darvinizim, maltusçuluk, yeni bir bahar yaşayacaklar. Irkçılık teorisinin savunucularının eline yeni fırsatlar geçecek. Nietzsche ve öğrencilerine; bütün "üstün insan-sürü insan” savunucularına, "sürü” ve "ayak takımı” diye tanımlayarak nefret ettikleri emekçi yığınları "gütmek” için seçkin insana ihtiyaç vardır diyenlere gün doğdu. Irkçılığın bu felsefi babasının takipçilerine iş düştü. Düşünce ve eylemde insanlık suçu işlemiş bu felsefi akımların kurucuları ve savunucuları, başta da Nietzsche ve öğrencileri, bir noktada yanılıyorlar; Homo sapiens, salt biyolojik bir varlık değildir. Onun fiziki/biyolojik varlığı, insan oluşumunun bir önkoşuludur. Diğer önkoşulu ise, homo sapiens’in toplumsal bir varlık oluşudur. Bu insanlık düşmanları, insanın toplumsal bir varlık olduğunu inkar ediyorlar. İnsanı, insan yapan, iştir/çalışmadır, onun bilinçlenmesidir. Günümüzden 2,5 milyon-700 bin yıl önce eline sopa alabilen Australopithecus Africanus, ancak 800 bin-250 bin yıl önce Homo Erectus gelişme seviyesine gelebilmiştir. Homo erectus, insan olma evriminde ilk temsilcimizdi. O günden bugüne geçen süreç, muazzam bir bilinçlenme, toplumsallaşma sürecidir. Reddedilmek istenen tam da bu süreçtir; Nietzsche ve öğrencileri (faşistler, ırkçılar), nefret ettikleri, aşağıladıkları, sürü olarak gördükleri yığınların; işçi sınıfı ve emekçilerin, sömürü düzenini yıkmak için sürdürdükleri mücadeleleri ile salt bir biyolojik varlık olmadıklarını ortaya koymalarını, tarih yapıyor olmalarını ve o uzun oluşum sürecinin bir ürünü olduklarını anlamak istemiyorlar.

Nietzsche‘nin öğrencileri iş başında. Ama işleri kolay değil. Toplumu bunların barbarlığına terk etmeyecek, insan yaşamını zoolojik yaşama, biyolojik yaşama indirgemeyecek güçler vardır. 21. yüzyıl bu tarihsel hesaplaşmanın yüzyılı olacaktır.

5- Karanlığa, Barbarlığa, Köleleştirmeye Karşı Yegane Kurtuluş Yolu: Mücadele

Nietzsche, Rosenberg, Sloterdiyk gibilerinin karanlık düşüncelerinin, insanlık düşmanı anlayışlarının felsefi ve biyolojik olarak tutarlı bir yanı yoktur. Felsefi açıdan bunlar, insanı salt bir biyolojik yaratık olarak görüyorlar ve insanı, insan yapan, hayvanlar aleminden ayıran esas yanı; sosyal yanı göz ardı ediyorlar. İnsanın bireysel yetenekleri; eksikliği veya üstün yanı, saldırganlığı, faşistliği veya devrimciliği biyolojik kalıntılarıyla açıklanamaz. Diyelim ki, kişi, bireysel olarak biyolojik kalıntısından, DNA’sından dolayı saldırgan. Peki devletin saldırganlığı ne olacak? Devletin biyolojik kalıntısı, onu saldırgan yapan DNA’sı var mı? Yok. Ama onun, kapitalist devletin toplumsal ekonomik koşullandırılmış "biyolojik” kalıntısı, DNA’sı var. Bu iki saldırganlık arasında Nietzsche de farklı görmez.

Biyolojik olarak istenilen insanın yetiştirilmesi, üretilmesi için kat edilmesi gereken yol var. Ama bunun temellerinin atılmasını sağlayan bilgi-teknik de mevcut.

Devasa boyutlarda gelişmiş yeni nitel maddi ve entelektüel üretici güçlerle karşı karşıyayız. Bu bizim dışımızda değil. Bütün sorun, ne yapabiliriz de düğümleniyor. Kamuoyu korkusundan dolayı burjuvazi bilimin “kötü”ye kullanılmasını engellemek için etkili yasaların yeterli olacağını savunuyor. Aslında bu, üretici güçlerin gelişmesini yasayla engellemeye çalışmaktan başka bir anlam taşımaz. Engellenmesi gereken, bilimsel-teknik devrimin kazanımlarının kötüye kullanılmasıdır. Yani yeni teknolojilerin, üretici güçlerin, kâr amacı için kullanılmalarının engellenmesidir. Tabii ki burjuvaziden, teknolojinin kâr amacı için kullanılmasını engelleyen yasa beklemek ne kadar nesnel ise, onun sosyalist devrim için mücadele edeceğine inanmak da o kadar nesnel olur. Bu olmaz. Burjuvazi, teknolojiyi, rekabetten ve son kertede de azami kârdan dolayı geliştiriyor. O, bu amaçla devasa boyutlarda sermayeyi araştırmaya yatırıyor.

Öyleyse yasalarla, olmayacak yasaklamayla üstesinden gelinmeyecek bir durumla karşı karşıyayız.

Sorunun boyutu, hormonlu domatese, genetik değişime uğratılmış soya fasulyesine, mısıra vb. karşı tepki ve mücadele ile sınırlandırılamaz. Burjuvazi, bu üretim maddelerinin hormonlu, genetik değişime uğratılmış olup olmadıklarını etiketlerle tüketiciye açıklıyor. İsteyen alır, istemeyen almaz diyerek, sorunu kapatıyor. Şüphesiz ki, buradaki tepki küçümsenemez. Duyarlı tüketicinin ve üreticinin çabaları kısmen de olsa boşa gitmemiş, bu türden mücadeleler için sayısız örgütlenmelere gidilmiştir. Gen tekniğinin kazanımları, salt bunlarla sınırlı olsa bunun üstesinden gelmek o kadar zor olmaz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burjuva üretim ilişkileri içinde yeni teknolojiler, insanlık neslini yok edecek kapasitede tehlikelere yol açıyor. Önemli olan, bunu engellemektir. Koyunu kopyalayan anlayışın, insanı kopyalamayacağını kim söyleyebilir ki? Hangi yasa bunu engelleyebilir? Kim, hangi yasayla bir gözü sarı, bir gözü kırmızı, bir kolu uzun, bir kolu kısa güzel-çirkin, güçlü-zayıf vb. biyolojik özellikler gösteren insanların üretilmesini; genetik yapıya müdahale ile insanın biyolojik-zoolojik yaşama itilmesini engelleyebilir? Burjuvazi, kâr ve azami kâr uğruna her şeyi yapar. "Kapital"den aktardığımız anlayışa bir daha bakalım: Sermaye yüzde 100 kârla bütün insani yasaları ayaklar altına alır; yüzde 300 kâr ile sahibini astırmayacağı tehlike yoktur. Eğer kargaşalık ile kavga kâr getirecek olsa, bunları rahatça dürtükler.

Burjuvazi yeni teknolojilerle kâr, azami kâr uğruna kendini astıracak ve insanlığı yok edecek adımlar atmıyor mu? Atıyor. Bu adımları, bırakalım 21. yüzyılın teknolojilerini, 20. yüzyılın teknolojisiyle; nükleer, kimyasal, biyolojik silah üretimiyle atmadı mı? Attı.

Yine Marks’tan aktardığımız "para”nın gücüne ve "güzel”liğine bir daha bakalım. Burjuvazi, parasının gücüyle bilimsel-teknik devrinin kazanımlarını azami kâr getiren ve insanlık neslini yok etme tehlikesi içeren alanlarda kullanmıyor mu ve bunu da devasa propaganda gücüne; yine parasının gücüne dayanarak insanlığa hizmet olarak açıklamıyor mu? Burjuvazi istiyor ki, milyarlarca dünyalı her parlayanın altın olduğunu sansın? Yani o, azami kâr elde ederken, yok oluşa boyun eğsin.

Burjuvazi de olsa insan, bu denli kötü niyetli olabilir mi diye sorabilir. Ama sorun iyi veya kötü olma sorunu değil ki. İnsan olarak bir burjuva, bir kapitalist "iyi” niyetli olabilir, insancıl olabilir. Yani onun geni; DNA’sı "iyi niyet” özellikleri taşıyabilir. Ama onu "iyi niyetli” yapan veya canavarlaştıran DNA’sı değildir. Sahip olduğu sermayedir. Sermaye hareketi, nesnel bir harekettir. Sermaye, sahibinin genetik özelliklerine, DNA’sına göre hareket etmez. Tam tersine, sermayenin sahibi, sermayesinin "genetik” özelliklerine; DNA’sına göre hareket etmek zorundadır. Sermayenin genetik yapısını ise, sürekli kâr ve azami kâr dürtüsünü ifade eder. Yön veren kapitalist değil, sermayedir. Ve kapitalist, kapitalist olarak kalmak istiyorsa, sermayenin genetik yapısının emirlerini yerine getirmek zorundadır. Biz burada kapitalizmi bir sermaye ve kapitalist sınıfı da bir kapitaliste indirgedik.

Öyleyse, burjuvazinin iyi niyetine hitap etmenin de bir anlamı yok.

Neye karşı olamayız? Üretici güçlerin gelişmesine, teknolojinin gelişmesine, bir bütün olarak bilimsel-teknik devrime karşı olamayız. Buna karşı olmak, buz devri insanları, inlerde yaşayan ilkel insanlar olmak anlamına gelir. Stalin "Marksizm ve Dil Biliminin Sorunları” yapıtında şöyle der;

"Bir zamanlar bizde ‘Marksistler’ vardı. Onlar ülkemizde Ekim Devrimi’nden sonra geriye kalmış olan demiryollarının burjuva demiryolları olduklarını, onları kullanmanın Marksistlerin işi olamayacağını, sökülüp atılmalarının ve yeni ‘proleter’ demiryollarının inşa edilmesinin gerekli olduğunu savunuyorlardı. Onlara ‘trogloditler’ (buz devri insanları, inlerde yaşayan ilkel insanlar -çn) takma adı verildi.” (Stalin, C. 15, s. 209 Alm.)

Ayrıca, bir yandan sosyalizmin maddi hazırlığının kapitalizmdeki üretici güçlerin gelişme derecesiyle ölçülür olduğunu savunurken, diğer taraftan da bu hazırlığın unsuru olan teknolojinin gelişmesine karşı olunamaz. Uzatmayalım: Teknolojiye, bilimsel-teknik devrime karşı olmak "genetik” olarak geri zekalı olmak anlamına gelir.

Öyleyse neye karşı olmalıyız?

Makinaların, demiryollarının, fabrikaların, bir bütün olarak teknolojinin ve kazanımlarının sınıfı yoktur. Bunlar, hangi sınıfın elindeyseler, o sınıfı hizmet ederler. Dolayısıyla ve Stalin’in belirtiği gibi, "troglodit” değilsek, bilime ve makinalara; üretim aletlerine karşı olamayız. Karşı olmamız gereken, kapitalist üretim ilişkileridir, burjuva mülkiyettir. Önemli olan, üretim araçlarının burjuva mülkiyetini yok etmektir. Teknolojinin, insanlığı yok edici kullanımını engellemenin yegane yolu, teknolojiye karşı mücadele değil, onun kapitalist mülkiyetine karşı mücadeledir. Bu bir devrim sorunudur.

Devrimle yıkılacak olan, kapitalist üretim/mülkiyet ilişkileridir. Ekonomik yapıdır. Ekonomik yapıdır, çünkü bu yapı, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerine göre şekillenmiştir? Yıkılanın içinde üretici güçler ve özellikle de üretim araçları yoktur. Devrimin amacı, hiçbir zaman ve hiçbir koşul altında, "yardımıyla maddi varlıkların üretildiği üretim aletlerini, bu aletleri harekete geçiren ve belirli bir üretim deneyimi ve iş becerisi sayesinde maddi varlıkların üretimini gerçekleştiren insanları, toplumun temel üretici güçlerini, yani işçileri ve emekçileri” yıkmak, yok etmek olamaz. Kapitalist düzeni yıkmak isteyen zaten bu insan gücüdür. Üretici güçlerin insansal unsurudur. Üretici güçlerin diğer bölümünü oluşturan üretim araçları (makinalar, teknolojinin kazanımları vs.) hangi sınıfın mülkiyetindeyseler, o sınıfa hizmet ederler. Dolayısıyla bunlar, "troglodit” değilsek, yıkılmazlar, yok edilmezler, devralınırlar ve "iktidara gelen sınıfın hizmetine girerler”. Stalin, adı geçen yapıtında konuya ilişkin olarak şöyle der;

"...Üst yapıdan temelden ayrılan dil, üretim aletlerinden, diyelim ki makinalardan (temelden ayrılmaz); makinalar, keza dil gibi, sınıflar karşısında kayıtsızdırlar. Dil gibi hem kapitalist, hem de sosyalist toplum düzenine aynı tarzda hizmet edebilirler.” (C. 15, s. 197, Alm.)

Sorunu bu boyuta taşımamız yersiz değil. Kapitalizme karşı mücadelenin bu alanında; teknoloji alanında kafaların karışık olmadığını iddia edemeyiz. Bu alanda ‘kahrolsun’ edebiyatı da geçerli değil. Bu alanda işçi sınıfı, köylü de yok. Bu alan, bilimsel-teknik devrim alanı; teknoloji sorunu alanı. Sorunu kavramayanlar, teknolojinin kendisini sorguluyorlar veya sorgulayacak duruma düşüyorlar. Aynen kapitalizmin ilk dönemlerinde; makinalı büyük üretimin başlangıç döneminde İngiltere’de işçilerin, işsizliğin nedeni olarak makinaları görmeleri ve onlara saldırmaları gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Öyleyse Nietzsche’lere, Rosenberg’lere, Sloterdiyk’lere karşı mücadelede; ırkçılığa, gen ve DNA manipülasyonuna karşı mücadelede; insanlığı biyolojik-zoolojik yaşama mahkum etmeyi hedefleyen düşüncelere karşı mücadelede hedef, teknoloji, bilimsel-teknik devrim, gen tekniği, robotik ve nano tekniği gibi 21. yüzyılın teknolojileri olamaz. Mücadelemiz, bu teknolojilerin kapitalist/burjuva mülkiyetine karşı olmak zorundadır.

Şüphesiz ki toplumun bütün kesimleri, teknolojinin kâr amaçlı kullanılmasından doğan sorunlara karşı mücadeleyi, bizim gibi; komünistlerin anladığı mücadele gibi algılamıyorlar.

Ancak işçi sınıfı ve emekçi yığınlar, nihai çözümü kapitalist üretim ilişkilerinin yıkılmasında; devrimde görürler. Ama toplumda başka sosyal tabakalar da var. Bunlar, sorunun çözümünü yasal tedbirlerde ararlar. Bunlar, sorunun yasal tedbirlerle ortadan kaldırılamayacağını kavramıyorlar, ama tehlikenin büyüklüğünü, korkunçluğunu pekala görüyorlar. Bunlardan birisi de yeni teknolojilerin geliştirilmesine katkıda bulunan Amerikalı bilim adamı B. Joy’dur. (Yeni teknolojiler üzerine verileri onun bir makalesinden aldık). Bu kişi, bir burjuva bilim adamı ve aynı zamanda müteşebbis olarak, bu teknolojilerin nasıl kötüye kullanılabileceğini görüyor ve buna karşı mücadelede bilim çevresindeki umursamazlıktan yakınıyor. Bu teknolojileri geliştirenler arasında duyarlı insanların çıkması sevindiricidir.

Esas sorun, bu alandaki umursamazlığa ve bilgisizliğe karşı aydınlatma mücadelesinde. Teknolojinin "kötü”ye kullanılması bütün insanlığı ilgilendiriyor. Ama bütün insanlığın bu konuda aydınlatılmamış olması da bir gerçek. Teknolojinin "kötü”ye kullanılmasına karşı mücadelede pasif kalmamak gerekir. Bu amaçlı örgütlenmelerde inisiyatiflerde yer almak, nihai çözümün yolunu göstermek gerekir.

İnsanlığın geleceğini doğrudan ilgilendiren bu sorun karşısında kayıtsız kalmak, kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkileri karşısında kayıtsız kalmak anlamına gelir.

Teoride Doğrultu, Sayı 1, Temmuz-Ağustos 2000.

SERMAYE BİRİKİMİ VE SERMAYE BİRLEŞMELERİ


SERMAYE BİRİKİMİ VE SERMAYE BİRLEŞMELERİ

Özellikle son on yıl içinde kapitalist dünya ekonomisinde yeni yönlerin olduğuna dair, artık kapitalizmin klasik kapitalizm olmaksızın çıkıyor olduğuna dair burjuvazinin kalemşorları yazıp çiziyorlar. Sermaye hareketinin ulusal ve uluslararası nicel gelişmesinin sınırlarını farklı göstermek için adeta her "açıklama” yoluna başvuruluyor. Bütün bu açıklamalarında "küreselleşme ve sermaye birleşmesi” belirleyici çıkış noktasını oluşturmaktadır. Daha önceki yazılarımızda "küreselleşme”; sermayenin uluslararasılaşması üzerinde durduğumuz için bu yazımızda sermaye hareketini birleşme açısından; temerküz ve merkezileştirilme açısından ele alarak kapitalizmin kapitalizm olma özelliğinden hiçbir şey kaybetmediğini göstermeye çalışacağız.

26 Haziran 2000 Pazartesi

ABD-AB REKABETİ ASKERİ ALANDA DA KESKİNLEŞİYOR

Bu rekabetin tohumları II. Dünya Savaşı sonrasında ekilmişti. Savaşta galip çıkan ve yeni kurulmakta olan sosyalist dünya sistemi karşısında “özgür” dünyanın; kapitalist dünyanın jandarmalığını üstlenen ABD, birçok Avrupa ülkesini de yanına alarak NATO’yu kurdu. ‘50’li yılların ikinci yarısında oluşan, şimdiki adıyla AB, kendi kimliği ve savunması amacıyla Batı Avrupa Birliği’ni (BAB) kurdu. Sonraları bunun ölü doğmuş bir askeri yapılaşma olduğu anlaşıldı. BAB, revizyonist bloğun dağılmasından sonra yeniden canlandırılmaya çalışıldıysa da, zamanla bundan vazgeçildi ve şimdi “Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği”(AGSK) projesi geliştirilmeye çalışılıyor.

AB, sadece askeri alanda değil, iktisadi ve siyasi alanda da Amerikan emperyalizminin şemsiyesi altında gelişti. Amerikan emperyalizminin ve Sovyet sosyal emperyalizminin dünya hegemonyası için rekabeti sürecinde Avrupa’nın emperyalist ülkeleri, ABD’nin “koltuğu altında” “barışçıl” gelişme ve büyümelerini sürdürdüler. Bu dönemde dünya iki süper güçlüydü, iki kutupluydu, ama çok merkezliydi; ABD, Batı Avrupa, revizyonist blok, Japonya. Revizyonist blok ve Sovyetler Birliği’nin çökmesinden/dağılmasından sonra (1989/91), NATO’nun o döneme özgü olan misyonu tartışılır oldu. NATO, sosyalist dünya sistemine karşı kurulmuş bir askeri ittifaktı. Bu ittifak varlığını, Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin yeniden inşa sürecine girilmesinden sonra (1956’dan sonra) “özgür” dünyayı revizyonist bloğa karşı korumak için sürdürdü. Bu bloğun çökmesiyle Varşova Paktı da dağılmış oldu. Ve bu paktın dağılmasıyla birlikte NATO’nun da geleceği tartışılmaya başlandı. Soğuk savaş döneminin bir kuruluşu olan NATO, varoluş koşulları ortadan kalktığı için işlevsizleşme/önemsizleşme sürecine girmişti.

Bu dönem; geçen yüzyılın ‘90’lı yıllarının başından itibaren günümüze kadar olan dönem, dünya çapında etkisini göstermeye başlayan başka gelişmelerin de tam anlamıyla şekillendiğini gösterdi; iki kutupluluk özelliğini geride bırakan dünyada çok merkezlilik ve bunun çelişkileri ön plana çıktı: ABD, AB, Japonya, Rusya. Bu merkezlerin her birinin kendi hesabına hareket etme eğilimleri daha belirgin oldu. Bu durum, özellikle AB için dana çok geçerlidir. En çok ABD-AB ilişkilerinde bu gelişme görülmektedir. ABD ve AB arasındaki geçen yüzyılın ‘50’li yıllarından bu yana süren “kardeş” kavgaları, ticari “savaşlar”, o örtülü rekabet, yerini, bu iki merkez arasındaki dünya hegemonyası için emperyalist güçler arası örtüsüz rekabete bıraktı. AB, askeri alanda da ABD’den bağımsız hareket etme eğilimini güçlü bir şekilde ortaya koydu. Ama o, askeri alanda ABD karşısında bir hiç kadar güçlü olduğunu da biliyordu. Amerikan emperyalizmi, AB’nin ayrı bir askeri güç olma çabası doğrultusundaki NATO içinde ve dışında (AB çerçevesinde) sürdürdüğü ve sürdürmek istediği tartışmaları yönlendirmeye çalıştı. Öyle ki ABD, AB ile yeni bir askeri güç kurma adı altında yeni bir bürokrasi kuruyorsunuz diye alay bile etti. Ama AB’nin emperyalistleri, düşüncelerinde ısrarlı oldular. Nasıl olmasınlar ki? Balkanlardaki son savaş –Kosova- ABD’nin ve AB’nin askeri çapını bir kez daha ortaya koymuştu. ABD ve NATO olmaksızın AB’nin askeri olarak bir hiç olduğu son olarak Balkanlarda görüldü.

İktisadi bir entegrasyon olan AB, henüz siyasi bir entegrasyon olmadan, askeri entegrasyonunu potansiyel veri olmaktan çıkartarak mevcutlaştırmadan; var olan bir askeri güce dönüştürmeden dünya çapındaki emperyalistler arası dalaşta sonuç alamayacağını gördü. Bu nedenle; ABD’nin, Rusya’nın ve belli bir zaman sonra Çin’in yanı sıra dünya politikasının şekillenmesine veya şekillendirilmesine “katkı”da bulunmak için AB, adı masum görünen AGSK’yı, ama anlamı canavarca olan “Avrupa Ordusu“nu kurma kararı aldı. Şimdilik, “haydi” dendiğinde çokuluslu 60 bin kişilik bir müdahale ordusu olacak.

Helsinki zirvesinde alınan karar doğrultusunda tartışma sürdürülüyor. Bu toplantıda 60 bin kişi kapasiteli, barışı koruyan (!) misyonlu bir acil müdahale ordusunun oluşturulması kararlaştırılmıştı. Şimdi, 1996’da alınan NATO kararından; ‘NATO’dan “ayrışan” veya “ayrışmayan” bir Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği’ anlayışından kopuş da artık tartışma götürmez bir gerçeklik oldu; AB, askeri alanda da kendi yolunda, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etme kararı aldı.

Amacın ne olduğunu ve ABD-AB arasındaki askeri ayrı örgütlenme çelişkisinin hangi çerçevede geliştiğini NATO’nun eski Genel Sekreteri ve şimdi AB dış politika temsilcisi J. Solana, “Der Spiegel” dergisi ile yaptığı bir söyleşide (Nr. 25, 19.6.2000, syf. 198-201) şöyle açıklıyor:

“BM’in barışı sürdürme tedbirlerindeki zorluklarına bakınız. Az sayıda ülke, dünya çapında (müdahale) için birlikleri hazır tutuyor. Tek tek Avrupa ülkeleri, Sierra Leone, Lübnan, Doğu Timor’da olduğu gibi, barışı sürdürme eylemlerine katılıyorlar. Zaman olur ki, müdahale bir bütün olarak AB için soz konusu olur. Ama başlangıçta daha ziyade kendi çevremizle ilgilenmeliyiz”.

“Üç müdahale olanağı var: katışıksız NATO müdahalesi; NATO tesislerinin kullanıldığı Avrupa önderliğindeki müdahale ve NATO’nun hiç katılmadığı müdahale”.

AB’nin çevresinde ne var ki, öncelikle burayla ilgilenmek isteniliyor? AB'’in çevresinde Balkanlar var. AB’yi Türkiye’ye, Kıbrıs’a kadar uzatırsak, çevresinde Ortadoğu var, Kafkasya bölgesi, Hazar Havzası var. İspanya’dan sonra kuzey Afrika ülkeleri var. Bunun ötesinde AKP(Afrika-Karayibler-Pasifik) ülkeleri (Lome anlaşmalarıyla AB’ye bağımlı, çoğunlukla eski İngiliz ve Fransız sömürgeleri) var. Toplam 50 kadar ülke. AB’nin ilgilenmek zorunda olduğu çevre, daha doğrusu “çevresi” bu denli geniş. Yani şu veya bu şekilde bütün dünya AB’nin çevresi konumunda. Demek ki masum AGSK, canavar adıyla “Avrupa Ordusu” bütün dünya ile “ilgilenmek” istiyor. AB, askeri olarak, nerede bir sorun varsa orada, nerede bir sorun çıkıyorsa veya çıkartılıyorsa orda olmak istiyor. Sermayesinin, diplomasisinin yanı sıra topuyla tüfeğiyle, oluşturacağı yıkıcı, ilhakçı, işgalci askeri gücüyle orada olmak istiyor. AB, Balkanların stratejik konumunu askeri gücüyle de elinde tutmaya yöneliyor. Ortadoğu’da petrol için her zaman savaşılacağını biliyor ve buna şimdiden hazırlanmak istiyor. Kafkasya’da, Hazar bölgesinde kimin (Rusya-ABD) kazanacağı henüz belli değil. AB, orada da var olmak içen salt sermayenin yeterli olmadığını görüyor. Bunun için askeri güç gerekiyor ve o, bunun hazırlığı içinde. AKP ülkelerine ve dolayısıyla çevresine müdahalede başı çekmek istiyor. BM’e , şu veya bu ülkenin askerine değil, kendi ordusuna güvenerek hareket etmek istiyor.

AB de, Marks’ın dediği gibi, “her başlangıcın zor olduğunu” biliyor. Aynı zamanda, bu başlangıcın kaçınılmaz olduğunu da biliyor. Sürdürülen rekabet, küçük çaplı değil, dünya çapında. Söz konusu olan, dünya çapında bir hegemonya mücadelesi. Söz konusu olan, Avrupa tekellerinin, Avrupa kökenli sermayenin uluslar arası planda önünün açılmasıdır. Sermaye hareketi, rekabet, Avrupa emperyalistleri için “Avrupa Ordusu”nu kaçınılmaz kılıyor. Solana bunu söylüyor.

Ama Solana, aynı zamanda, ABD ile, NATO ile ilişkilerin kesilmediğini, yakın gelecekte de kesilmeyeceğini söylüyor: salt NATO müdahalesi, NATO olanaklarının kullanıldığı Avrupa önderliğindeki müdahale ve NATO’nun katılmadığı müdahale!

AB’nin, Kosova savaşından bu yana tartıştığı konu veya ABD ile AB arasında askeri ilişkilerdeki çelişki, AGSK’nın “Atlantik” eksenle mi yoksa “Gaullist” (Fransa ve de İngiltere) eksenli mi olup olmayacağı noktasındaydı. Atlantik eksenli bir AGSK, açık ki NATO, dolayısıyla da ABD eksenli olacak ve kaçınılmaz olarak da Amerikan emperyalizmi güdümlü kalacak. Gaullist eksenli bir AGSK, NATO’dan, Amerikan emperyalizminden kopuşun açık bir ifadesidir. Bu kopuşla AB, “Avrupa Ordusu”nu geliştirecek, dünya çapında askeri bir güç olmanın temellerini atmış olacak. Gaullist eksenli bir AGSK’de Fransa’nın rolü önemlidir. Fransa, eskiden beri NATO içinde ve dışında ABD’ye karşı mesafeli bir tavır almıştı. Bu tavır şimdi, en açık bir biçimde bu konuda ifadesini buluyor.

NATO Genel Sekreteri Robertson, Amerikan emperyalizminin çıkarlarını ifade ederek, Atlantik eksenli bir AGSK’nin NATO’yu güçlendiren bir girişim olacağını açıklıyor. Neredeyse böyle bir girişimi selamlayacak! Robertson ve Amerikan emperyalizminin üzerinde durduğu konu üç İ’dir: “Improvement”, “Inclusiveness” ve “Indivisibility”. “Improvement” ile kastedilen, AB ülkelerinin, silahlanma çabalarını NATO’nun askeri yeteneklerinin hizmetine sunmalarıdır. “Inclusiveness” ile kastedilen, öncelikle, AB üyesi olmayan (Türkiye, Norveç, İzlanda, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti) NATO üyesi ülkeler, AGSK’ye tam üye olarak katılmalarıdır. “Indivisibility” ile kastedilen de, Avrupa eksenli müdahale, ancak NATO, bir bütün olarak müdahale etmek istemezse söz konusu alacaktır.

Atlantik eksenli AGSK’den Amerikan emperyalizmi ve NATO’nun anlamak istediği bu üç I, yani Amerikan emperyalizmine ve dolayısıyla onun güdümünde olan NATO'’a bağımlılık ve Amerikan emperyalizminin çıkarlarının gerekli gördüğü yerde savaşmaktır.

Gaullist eksenli; salt AB eksenli AGSK ise, ABD’den ve NATO’dan askeri olarak kopuş ve yeni bir askeri kurumlaşmaya gitmek anlamına gelmektedir.

ABD ve AB arasındaki bu it dalaşında iki ülkenin konumu dikkati çekiyor. Bu ülkelerden birisi İngiltere, diğeri de Türkiye’dir. İngiltere, “üzerinde güneş batmayan Büyük Britanya İmparatorluğu’nun” yeniden kurulamayacağını II. Dünya Savaşı sonrasında anladıktan sonra, dünya politik arenasında devamlı Amerikan emperyalizmiyle anlaşmalı hareket etmişti. Bu, İngiltere’nin körü körüne ABD’ye bağımlı olduğu anlamına gelmez. Nihayetinde İngiltere, emperyalist bir ülkedir ve kendi çıkarlarını geçerli kılmayı esas alır. AGSK konusunda bu ülke, ABD ile AB arasında git-gel tavrı almadı. Fransa’nın yanı sıra Gaullist eksenli bir AGSK’nın gerçekleştirilmesinin baş destekçisi oldu. Anlaşılan o ki, bir Avrupa ordusunun kurulması durumunda bu orduda aktif konumda olmak istiyor ve bu ordu bayrağı altında engin denizlere açılmayı yeğliyor.

Türkiye ise, BAB’da eşik hakka sahip ve AB aday üyesi olduğundan hareketle AGSK’da karar alma organlarına eşit haklı olarak katılmayı talep ediyor. AB ise, NATO üyesi olup da tam AB üyesi olmayan ülkeleri AGSK’nın karar verme organlarından dışlıyor. Türkiye, ‘benim iradem hiçe sayılırsa, askerimi NATO güdümlü Avrupa önderlikli müdahaleye vermem’ diyor. Bu konuda duyulan rahatsızlık nota vermeye kadar götürüldü. Türkiye, bu konunun dikkate alınması için 11 AB ülkesine nota verdi. Ama AB, Feira’daki (Portekiz) toplantısında, NATO üyesi olup da AB üyesi olmayan ülkeleri, dolayısıyla Türkiye’yi de AGSK karar alma organlarından dışladığını açıkladı.

Türkiye, vetosu ile neyi engelleyebilir? AB eksenli müdahalenin NATO olanaklarını kullanarak gerçekleştirilmesini. Aslında bu veto konusu, sorunun tali yönü. Belirleyici olan, Türkiye’nin jeostratejik konumu. Türkiye, bu konumu üzerine oynuyor ve ‘beni, bu konumumdan dolayı AB’ye aday üye yaptınız, şimdi de aynı konumumdan dolayı AGSK’da tam yetkili’ olmam gerekir diyor.

NATO, müdahale için 16 olası senaryo tespit etmiş. Bunun 13’ü Türkiye’nin çevresinde. AB, önce kendi çevremizle ilgileneceğiz diyor. Ve Türkiye ve çevresi, AB’nin çevresi içinde. Salt NATO üyesi olarak faşist diktatörlük, kendi çevresine müdahale eden ve kendini dışlayan, yani rakip konumda olan bir AGSK’yı reddediyor. Böyle bir olasılığın gerçeklik olmasından ürküyor. Böyle bir olasılığın gerçeklik olması, Balkanlarda, Ortadoğu ve Kafkasya/Hazar bölgesinde ABD ve AB’nin birer askeri güç olarak da karşı karşıya gelmeleri anlamına gelir.

Türk devleti, ABD’nin de desteğiyle (çünkü o da aynı görüşte) AGSK’da tam yetkili bir üye olmak istiyor. Böylelikle, bir taraftan her iki tarafın rekabetinden yararlanacak ve aynı zamanda da geleceğin Avrupa ordusu içinde Amerikan emperyalizminin “beşinci kolu” rolünü üstlenmiş olacak. Türkiye’nin bu rolü üstleneceğini, üstlenebileceğini AB de biliyor.

Sonuç itibariyle:

AB’nin bağımsız ordu kurma çabası sürecek. Tartışmaların yönünün bugün böyle, yarın başka türlü olması, inişli-çıkışlı olması sürecin kendine özgü olan sorunlarıyla; ABD-AB arasındaki çelişkilerin ortaya koyduğu sorunlarla/zorluklarla ilgilidir. Rekabet gücüne sahip olmak ve dünya hegemonyası için mücadelede geri kalmak istemeyen AB, tekellerinin çıkarı gereği kendi ordusunu, er veya geç kuracaktır.

18 Haziran 2000 Pazar

ELMAS SAVAŞI

Temmuz 1999’da Liberya ile RUF (“Birleşik Devrimci Cephe”) arasında imzalanan anlaşmanın ömrü uzun olmadı ve bu yılın Mayıs ayı başında bu anlaşma bozuldu. Vesilesi ise RUF’lu savaşçıların 300 kadar BM askerini rehin almalarıydı. 10 Mayısta da İngiliz askerleri, RUF’un önderi Foday Sankoh’u tutukladılar.
Kimin ne olduğunu, kimin elinin bugün hangi nedenlerden dolayı Ali'’in cebinde olduğunu, ama yarın hangi nedenlerden dolayı Veli'’in cebine girdiğini anlamak pek kolay değil. Bunu anlayabilmek için kara Afrika'’nın sömürgecilik tarihini ve sömürgeci güçlerin, hangi güçlere dayanarak, hangi yöntemleri kullanarak hala nüfuz sahibi olduklarını ve bunu niçin yaptıklarını araştırmak gerekir. Emperyalistlerin çizdikleri sınırlardan dolayı çıkan çatışmalar anlayışı da pek genel geçerli değil. Bu anlayış doğrudur, ama Afrika’daki her çatışma için de geçerli değildir.
Afrika, dünya nüfusunun yüzde 8’inden azını oluşturuyor ve dünya ticaretindeki (ihracat-ithalat) payı yüzde 3 civarında. Bütün dünyada hala devam eden çatışmaların yarıdan fazlası bu kıtada sürdürülüyor. 1960’lardan bu yana yaklaşık 50 milyon Afrikalı, iç savaştan, etnik çatışmalardan dolayı ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Bu çatışmalardan dolayı ölenlerin/öldürülenlerin sayısı 20 milyon.
Ama Afrika, yer altı kaynakları bakımından hiç de fakir değil. Kara kıta, emperyalistlerin iştahını sürekli kabarık tutan önemli yer altı zenginliklerine sahip. Örneğin petrol, elmas.
Afrika’nın birçok bölgesinde devlet, şeklen var. Yöneten hükümet, göstermelik olarak var veya bir ülkede birden fazla hükümet var. Emperyalizm, kara kıtayı, çoğu bölgesinde, yerli insanları tarafından yönetilemeyecek duruma getirmiştir. Buralarda siyasi, iktisadi ve askeri güç, yabancı sermayenin elinde. Tekeller, çıkarlarını geçerli kılabilmek için, kendilerine bağımlı güçleri savaştırıyorlar. Bu savaşlarda milyonların katledilmesi, göç etmesi veya açlık ve sefalete sürüklenmeleri yabancı sermayeyi, emperyalist devletleri hiç ilgilendirmiyor. Buna en son örneklerden birisi Sierra Leone’de yaşananlardır. Bu ülkedeki elmas madenini kontrol etmek için devletlerinin desteğini alan uluslar arası tekeller, yerli işbirlikçileriyle birlikte karşılıklı olarak acımasız bir savaş içindeler. Bu savaşlarda yerli işbirlikçiler, saf değiştirseler de, orada parmağı olan emperyalist devletlerin birbirleriyle rekabeti belirleyicidir.
Sierra Leone’nin yarısını RUF kontrol ediyor. Kontrol edemediği bölgelerde ise tedirginlik ve korku yaratarak, başka işletmelerin maden çıkarımını –elmas- engellemeye çalışıyor. Charles Taylor (Liberya devlet başkanı) RUF’un ön önemli destekçisi durumunda. RUF’un elde ettiği elmas, Liberya’da işlem görüyor. Bu kaçakçılık ticaretinin yıllık hacminin 200 milyon dolar olduğu sanılıyor. Bu kaçakçılık sonucunda Sierra Leone elması -dünyanın en katışıksız ve pahalı elmasları-, Liberya elmasına dönüşüyor. Bu kaçakçılığın; Sierra Leone elmaslarının bu ticari ilişki üzerinden dünya pazarına sevkinin arkasında belli şirketler var: De Beers ve Lazare Kaplan International. Bunlar, RUF bölgesinde ucuza elde edilen ve Liberya’ya kaçakçılıkla sokulan elmasları ucuza satın alıyorlar ve dünya piyasasında –işlendikten sonra- kıratı 270 dolardan satıyorlar.
Bu cephenin karşısında “meşru güçler”, yani seçilmiş devlet başkanı Ahmed Teyan Kabbah ve adamları duruyor. Kamayor milislerinin şefi S. H. Norman (savunma bakanı yardımcısı), eski darbeci J. P. Koroma hükümetin; Kabbah’ın yanında yer alıyorlar. Bu, belli emperyalist güçler tarafından ayakta tutulan ve “meşru” görülen bir “hükümet”tir. Bu hükümetin Kanada, Belçika, Amerikan, İngiliz ve Güney Afrika şirketleriyle anlaşmalar yapması, arkasında hangi güçlerin durduğunu gösterir.
Sierra Leone, şimdi santimetre santimetre paylaşıldı. Yani imtiyaz biçiminde, elmas, boksit, rutil madenlerinin çıkartılması için tekellere peşkeş çekildi. Bu paylaşımda aslan payını dört şirket kaptı: Global Exploration Corporation, Rex Mining Corporation, Diamond Works ve Sierra Rutil-Nord Ressources. Bu her bir şirket, yerel ajanları üzerinden kurdukları ağ ile işlerini yürütüyor.
Cepheleşmenin ve uzlaşmaya yanaşmamanın nedeni hiç de önemsiz değil; savaş, yıllık cirosu bir milyar dolar tutarında olan ziynet elması için, dünyanın ikinci büyük rutil (titan dioksit, boya ve cila imalinde kullanılıyor) ve dünya piyasasını etkileyecek derecede önemli boksit kaynakları için sürdürülüyor.
Hangi emperyalist ülke böyle önemli hammadde kaynaklarından vazgeçebilir? Nitekim İngiltere, gelişmeleri arkadan yönlendirme pozisyonundan çıkarak Sierra Leone hükümetini desteklemek için bir askeri kontenjan gösterdi.
Bu it ve çıkar dalaşından dolayı halkın katledilmesi yabancı sermaye açısından hiç de önemli değil. Ülke, insansız kalabilir. Önemli olan, yabancı sermayenin madenlere sahip olmasıdır.
Elmas savaşı henüz sonuçlanmadı ve yakın gelecekte sonuçlanacağa da hiç benzemiyor. İngiliz askeri orada, BM askeri orada ve Fransa, kıyıda köşede, kendi nüfuz alanlarına “tecavüz” edilip edilmeyeceğini gözlüyor.
Sierra Leone’de, Liberya’da veya Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde veya bunlara sınırdaş ve yer altı zenginliğine sahip, stratejik önemi olan başka bir ülkede güçler dengesindeki herhangi bir değişme, emperyalist ülkelerin doğrudan devreye girmelerini beraberinde getirecektir. Ama onlar, nüfuz sahası için birbirleriyle doğrudan savaşa tutuşmayacaklardır –en azından şimdilik-, ama yerel işbirlikçilerini güçlendirerek, silahlandırarak kendi adlarına savaştıracaklardır.
Kara Afrika halkı uyanmadığı ve emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini kıtadan kovmadığı müddetçe soygun ve talan sürüp gidecektir.

14 Haziran 2000 Çarşamba

HAFIZ ESAD


 
Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın geçen Cumartesi günü yaşayanlar dünyasından ayrılması, dünya kamu oyunun ilgisini yeniden Ortadoğu’ya çekti. Önde gelen emperyalist devletlerin, Esad’ın ölümünden “üzüntü” duyduklarını (Ürdün kralı Hüseyin’in ölümünden dolayı duydukları “üzüntü” kadar olmasa da) açıklamaları, gerçekte H. Esad’ın, hayallerini gerçekleştiremeden bu dünyadan göçüp gitmesine duydukları “üzüntü”nün değil, Ortadoğu’daki çıkarlarının bir gereğiydi.

Yoğun işinden (!) dolayı İran’a gidemeyen A. N. Sezer, cenaze törenine katılmak için Suriye’ye gitti. AB başkanı ve Fransa Cumhurbaşkanı da oradalar. ABD, Dışişleri bakanını gönderiyor.

H. Esad’ı önemli yapan ne? 1930’da Kardağı köyünde doğan H. Esad, daha 16 yaşındayken Baath Partisi’ne katılır. Askeri Akademide eğitim görür ve “Birleşik Arap Cumhuriyeti” (Mısır-Suriye birliği) döneminde Mısır’da pilot görevini ifa ederken Nasır’ın görüşlerinden etkilenir. Mart 1963’te Baath Partisi’nin siyasi iktidarı ele geçirmesiyle Esad’ın kariyer yolu da açılır. 1972’de iktidarı ele geçiren H. Esad, alevi azınlığın Sünni çoğunluk üzerindeki hakimiyetini, orduya, polise, gizli istihbarata ve Sünni aşiret liderlerine dayanan diktatörlüğünü kurar.

H. Esad, Suriye halkına baskı ve yoksulluktan başka bir şey vermemiştir. O, sadece, diktatörlüğünü 29 sene boyunca sürdürme mücadelesinde başarılı olmuştur. Onun iktidar dönemi, içte muhalefeti bastırmakla ve dışta da esasen İsrail’e karşı mücadele ile geçmiştir. İsrail’e karşı 1967 savaşında Golan Tepelerini kaybetmiş ve 1973 savaşı da keza yenilgiyle sonuçlanmıştır. İsrail’in, FKÖ’yü siyasi olarak devre dışı bırakmak için 1982’de Lübnan’a saldırısı ve bu ülkenin güney kesimini işgal etmesi karşısında çembere alınma korkusuyla Suriye, Lübnan’ın geriye kalan kısmını kendi kontrolüne almıştır.

İki kutuplu, iki süper güçlü dünyada Esad, Sovyetler Birliği yanında yer almış ve bu ülkenin Ortadoğu politikasının maşalarından birisi olmuştur. Suriye’nin çıkarı için sosyal emperyalist S. Birliği’nin desteği sınırlı kalırken, Esad, bu emperyalist ülkenin genel/global politikasına koşulmuştur. Örneğin 1967 ve 1973 savaşlarında S. Birliği, Suriye’nin savaş yardımı isteği yüzünden ABD ile ilişkilerini tırmandırmak istememiş ve desteği sınırlı tutmuştur.

Revizyonist blokun, sonra da S. Birliği’nin dağılması ve soğuk savaş dönemi koşullarının ortadan kalkmasıyla Suriye, en önemli müttefikini kaybetmiş ve yalnız kalmıştır.
Gelişmenin yönünü daha Gorbaçov döneminde gören reel politikacı Esad, 1987’de Amerikan emperyalizmine yakınlaşmaya başladı. Ağustos 1990’da Körfez Savaşında Irak’a karşı emperyalist savaş koalisyonunda yer aldı ve bu tavrından dolayı da Kuveyt ve diğer Emerlikler tarafından para ile mükafatlandırıldı. Arap dünyasına önderlik sorunundan dolayı Esad, S. Hüseyin’i en önemli düşmanı olarak gördü.

Amerikan emperyalizmine yanaşmak İsrail’e karşı politikanın gözden geçirilmesini kaçınılmaz kılıyordu. Öyle de oldu. H. Esad, Amerikan güdümlü olarak Ekim 1991’de Madrid’de gerçekleştirilen Arap-İsrail Barış konferansına kayıtsız kalamadı ve katıldı. Arap ülkeleri, tek tek, İsrail ile anlaşma yolunu seçtiler. Mısır’dan sonra Ürdün, aynı dönemde Arafat önderliğinde FKÖ, İsrail ile önce gizli, sonra da açıktan görüşmeler sürdürdüler. Böylece Esad’ın, İsrail’e karşı Arap birliği hayali de yıkıldı. H. Esad, İsrail’in devlet olarak varlığını tanımak zorunda kaldı ve karşılıklı görüşmelerin yolu açıldı. Amerikan emperyalizmi kendi “barış” anlayışını gerçekleştirmek ve Ortadoğu’daki hegemonyasını pekiştirmek amacıyla Suriye’ye “önem” vererek, İsrail-Suriye görüşmelerini en üst seviyede hızlandırmak için çaba harcadı. Suriye, ABD’nin Ortadoğu “barışı” açısından bir çıban başıydı. Bunun böyle olduğunu Esad da görüyordu. Bundan dolayı H. Esad, Suriye-İsrail görüşmelerini kendini ağıra satarak geliştirmekten yanaydı.

H. Esad, Suriye’de yaşayan, Suriyeli olan yaklaşık bir milyon Kürdü kendi vatandaşı olarak görmemesine rağmen, PKK nezdinde Kürt ulusal kurtuluş mücadelesini, Türkiye’ye karşı destekler göründü. PKK'ye maddi ve lojistik destek sundu. Esad’ın amacı Türkiye’yi sıkıştırmak ve güç durumda bırakarak, özellikle su sorununda taviz koparmaktı. Olmadı. Amerikan emperyalizminin bastırması ve faşist diktatörlüğün savaş tehdidi sonucunda A. Öcalan’ı emperyalist dünyaya, dolayısıyla da Türkiye’ye teslim etti. Kürt “dostu”, Kürt düşmanı yüzünü açığa çıkardı. Kendi Kürdünü vatandaş saymayanın Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine “katkı”sı ancak bu kadar olurdu.

H. Esad, arkasında, orduya dayanan bir polis-istihbarat devleti bıraktı. Ekonomisi dökülen, işsizliğin, sefaletin, baskının, ölümün, korkunun, muhbirciliğin kol gezdiği, her köşede bir muhabaratçının dikildiği bir rejim bıraktı. O, muhalefeti susturmuştu, ama teslim alamamıştı. 1982’de Ham’daki ayaklanmaya (20 ila 40 bin insan öldürüldü, şehir tamamen yakılıp-yıkıldı) önderlik eden “Müslüman Kardeşler” örgütü, iktidar mücadelesinden vazgeçmiş değil. Ayrıca Esad sülalesi içindeki iktidar kavgası şiddetleneceğe benziyor. Tecrübesiz Beşar’ın, siyasi olarak ne denli babasının oğlu olduğunu zaman gösterecek.

12 Haziran 2000 Pazartesi

BUĞDAY FİYATI, IMF’NİN FİYATIDIR

IMF ile yapılan “destekleme” anlaşmasının koşullarından birisi de tarımda fiyat ve sübvansiyon sorununun IMF’nin istediği gibi çözümlenmesiydi. Anlaşma yapıldıktan sonra IMF, ekonominin, alınan kararlar doğrultusunda yönlendirilip yönlendirilmediğini; kararların uygulanıp uygulanmadığını kontrol etmeye başladı. Geçenlerde Türkiye’ye rutin kontrol ziyareti yapan IMF’nin Türkiye Masası şefi C. Cotterelli, diğer şeylerin yanı sıra hububat fiyatlarındaki artışın da enflasyonla mücadele programına göre olması gerektiği uyarısını yaptı. Bu uyarıdan birkaç gün sonra açıklanan buğday fiyatlarıyla IMF’nin öngördüğü fiyatlar arasında pek fazla farkın olmadığı görüldü. Tarım ve Köy İşleri Bakanı H. Y. Gökalp, hükümetin, IMF’nin emirlerini yerine getirmediğini kanıtlamak için olsa, “IMF’nin öngördüğü aynen uygulansaydı, fiyatlar bunun çok altında olacaktı. Dikkat edilirse artış yüzde 36’ya kadar çıkan bir artıştır” açıklamasını yaptı. Bakan, yalan söylüyor; IMF’ye verilen niyet mektubunda 2000 yılında hububata verilecek taban fiyatının, dünya fiyatından en fazla yüzde 35 sapacağı belirtiliyordu. Niyet mektubunda belirtilen olası sapma ile Bakanın açıkladığı artış arasındaki fark sadece bir puandır.
1999’da hububat taban fiyatları 1998’e göre yüzde 50 artmıştı. Aynı dönemde enflasyon ise yüzde 67 olarak gerçekleşti. Demek oluyor ki 1999’da hububat fiyatları reel olarak düştü. Bu, 1999’da üretici köylünün reel olarak fakirleştiğini gösterir. Bu sene hububat taban fiyatları yüzde 27,5 ila yüzde 36 arasında arttı. Mevcut enflasyon ise yüzde 60. Bu durumda bu sene hububat taban fiyatları yüzde 33 ila yüzde 24 arasında reel olarak gerilemiş oluyor. Bu gelişmeyi bir tablo ile gösterelim:

Bakan Gökalp’e göre “bütün bütçe imkânları zorlanarak geçen yıla göre alım fiyatlarında %27,5-36,6 arasında değişen oranda artış sağlanabil”miş! Bunun Türkçesi, üretici köylü geçen yıla göre bu yıl yüzde 24 ila yüzde 32,5 arasında reel olarak fakirleşti anlamına gelir.
Yeni tarım politikası, sadece enflasyonla ilgili değildir. Bu politikanın uygulanması için enflasyonu indirme çabası, bir vesile olmuştur. Eskiden dünya fiyatının neredeyse iki misli olan destekleme taban fiyatı, artık verilmiyor. “İstikrar programı”nın; IMF reçetesinin bir parçası olarak tarım kesimine verilen sübvansiyonlar azaltılıyor. Güya, enflasyonu indirmek, istikrar sağlamak için bu kesime verilen sübvansiyonlar, azaltılıyor ve tarım fiyatları, dünya fiyatları seviyesine çekiliyor. Devlet, üretici köylüye şunu diyor: artık seni fiyat yoluyla desteklemiyorum!
Yeni tarım politikası, üretici köylüyü bir ikilem ile karşı karşıya bırakıyor; ya dünya fiyatlarıyla rekabet edecek güce sahip olacaksın, ya da tarımcılığı bırakacaksın.
Emperyalist çıkarlar gereği bölgesinde istikrarlı bir Türkiye isteyen IMF; bir bütün olarak emperyalizm ve mali kuruluşları/tekelci sermaye, Türkiye’ye yapılan “yardım“ların ve açılan kredilerin çarçur edilmesini önlemek istiyor. Sübvansiyonlarla, yarı aç yarı tok beslenen ve oy küpü olarak ayakta tutulan üretici köylülüğü, kendi olanaklarıyla baş başa bırakıyor. Diğer taraftan AB de, Türkiye’nin, geleneksel tarım politikasını terk etmeden AB’ye giremeyeceğini açıklıyor. Türkiye’de istihdam edilebilir nüfusun yüzde 45’ini (tarım) sübvanse etmek istemiyor. Tarımın ulusal gelirdeki payı, yüzde 14, ihracattaki payı yüzde 11, ama istihdam edilebilir nüfus içindeki payı yüzde 45. Bu veriler; tarımın ulusal gelirdeki payının düşüklüğü, bir taraftan tarım sektöründe ezici çoğunluğun açlık ve sefalet içinde yüzdüğünü gösterirken, diğer taraftan da bu potansiyelin, yeni tarım politikasının uygulanması durumunda, mücadeleye yönelebileceğini, şehirlere akın edebileceğini, en azından tarımı bırakmak zorunda kalacağını göstermektedir.
Hükümetin yeni tarım politikası, hangi nedenin ve amacın sonucu olursa olsun, uygulanması durumunda, kırsal alanda sübvansiyonla adeta dondurulmuş olan tarımsal yapıların parçalanmasına neden olacaktır ve bu ayrışma sonucunda kırdan kente yeni bir göç başlayacak ve aynı zamanda toprakta tekelcilik güçlenecek ve yaygınlaşacaktır. Tarımda geçim olanağı kalmayan köylü, toprağını bir şekilde zengin köylülere bırakacaktır.
Sözlü tepkilerini ne derece eyleme dönüştürürler, bunu bilmiyoruz, ama üretici köylü ve örgütleri, açıklanan fiyatları, yıkım fiyatları olarak görüyorlar. Üretici köylülüğün, hububat taban fiyatları sorunundan kaynaklanan tepkisi ve olası eylemi, IMF nezdinde emperyalizme ve onun işbirlikçisi olan hükümete karşı olma içeriği taşıyor. Sorun, tarımsal alanda emperyalist talana ve büyük sermayeye karşı mücadeledir. Bu mücadele güçlü antiemperyalist, demokratik karakterlidir. Bu mücadele, aslında köylülüğün demokrasi için mücadelesinin tipik bir görünümüdür. Kırsal alanda feodal mülkiyet/üretim ilişkilerinin olmadığı Türkiye’de köylü, toprak devrimine katılmaz. Bir bütün olarak üretici köylünün her kesimi, sosyalist devrime de katılmaz. Ama hepsi, demokrasi için, demokratik devrim için mücadele potansiyelini oluşturur. Önemli olan, bu potansiyeli harekete geçirebilmektir.