deneme

2 Mayıs 2010 Pazar

REKABETİN TARİHİ HEGEMONYANIN TARİHİDİR (I)



KAPİTALİZMİN TARİHİNDE YÜKSELEN  VE ÇÖKEN GÜÇLER (I)

“Imperium Americanum“un sonu geliyor
Sovyetler Birliği ve Revizyonist Blokun dağılmasıyla (1989/91) II. Dünya Savaşından sonra başlayan „soğuk savaş“ da sonlanmış oldu. „Soğuk savaş“ dönemi dünyanın iki kutuplu olduğu dönemdir (Fazla ayrıntısına girmeden burada şunu da belirtmek gerekir: Dünya, Ekim Devriminden sonra iki sisteme bölünmüştü; bir taraftan kapitalist sistem diğer taraftan da oluşmakta olan sosyalist sistem. Sosyalizm, sistem olarak esasen II. Dünya Savaşı sonrasında oluşmuştur. İki sisteme bölünmüşlük; birbirine tamamen zıt; uzlaşmaz çelişkili iki kutupluluk Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar sürmüştür; dünya 1945-1956 arasında kapitalist dünya-sosyalist dünya ve 1956-1991 arasında da kapitalist dünya-revizyonist dünya diye kutuplaşmıştı).
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra tek süper güç olan Amerikan emperyalizmi için bütün dünyaya hakim olmanın; dünya hegemonyası kurmanın  önünde engel kalmamıştı. Nitekim o dönem geliştirilen ve hala geçerli olan Amerikan emperyalizminin jeopolitikası, müttefiklerini de kullanarak 21. yüzyılda, ama en azından 21. yüzyılın ilk yarısında dünya hegemon gücü olarak kalmanın yol ve yöntemlerini ele alır. Bu jeopolitikanın oluşturucusu Z. Brzezinski'dir ve anlayışını 1997'de yayımlanan „Die einzige Weltmacht, Amerikas Strategie der Vorherrschaft“ kitabında açıklar. Bu jeopolitika Avrasya üzerinde hakimiyet kurmaktan başka bir şey değildir. 
Amerikan emperyalizmi bu jeopolitikasını gerçekleştirmek için mücadelesini ve rekabetini sürdürüyor. Ama Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra gündemden düşmeyen „Amerikan yüzyılı”ndan artık hiç bahseden yok. Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitikasını gerçekleştirmek için attığı adımların hepsi kalıcı olmadı ve aynı dönemde iki dev gücün yükselişi daha ziyade Amerikan hegemonyasının sonunun geldiği üzerine analizlerin sıkça yapılmasını beraberinde getirdi. Çin ve Hindistan'ın, ama güncel olarak özellikle Çin'in durdurulamaz yükselişi, söylenti olmaktan çıkarak bir gerçeklik oldu. Bu iki ülke daha şimdiden sadece birer ekonomik büyüme alanı olmaktan ziyade hesaba katılması gereken birer güç merkezi olmuştur ve Avrupa ve ABD'nin dünya politikasında belirleyici odak olma zamanı artık geçmektedir. Şüphesiz ki, Avrupa ve ABD hala, başka ülkeler için sürekli bir provokasyon, tehdit olacak güçtedir, ama artık dünya hakimiyet kuracak güçte değiller. Irak savaşı bunu göstermiştir, Afganistan savaşı bunu göstermektedir. Dünya, güç dengesinde değişimin gerçekleşeceği bir geçiş sürecinde geçmektedir.  
Amerikan hegemonyasına karşı kim meydan okuyor diye soracak olursak, sayısı sınırlı  güçler aklımıza gelir. AB, ekonomik bir entegrasyon olmaktan öteye geçemediği için ve bu yapısıyla da geçemeyeceği için ancak ve ancak iktisadi alanda ABD ile yarışıyor. Japonya'nın böyle bir özelliği kalmadı, tek başına Almanya veya Fransa da bu yarışta sonuç alamaz. Ama Çin, Hindistan ve Rusya Amerikan emperyalizmine meydan okuyan gerçek güçler olarak görülmelidir. Hindistan ve Rusya'nın bugün açısından potansiyel hegemon güç olmaları meselenin özünde bir şey değiştirmez. Çin de birkaç sene önce potansiyel güçtü, ama şimdi hesaba katılan bir güç durumundadır. Açık ki dünya Amerikalılaşmaya devam ediyor, Batı Avrupalılaşıyor, Çinleşiyor, Hindistanlaşıyor ve Ruslaşıyor. Ama bugün açısından öncelikle Amerikanlaşmaya devam ediyor ve hızla Çinleşiyor.
Bundan birkaç  yıl öncesi; diyelim ki emperyalist burjuvazinin, küreselleşmeyi göklere çıkartarak  yoğun antikomünizm propagandası sürdürdüğü dönemde -Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonraki dönemde- küreselleşmenin Amerikanlaşma ile eş anlamlı olduğu söyleniyordu veya bazıları söylemese de hemen bütün dünya söylüyordu. Negri „İmparatorluk“unu yayımlamış, kafasına göre bütün dünyayı bu “İmparatorluk”a dahil etmiş ve böylece bütün dünyayı Amerikanlaştırmıştı. Bu arada yeni-Kautsky'cilere de gün doğmuştu; Negri “İmparatorluk”unu kurunca onlar da dünya ekonomisini daha kolay bütünleştireceklerini sanmışlardı. Neyse ki uzun sürmedi ve küreselleşmenin sadece Amerikanlaşma anlamına gelmediği, Çinleşme, Hindistanlaşma anlamına da gelebileceği anlaşıldı. Ve böylece Negri'nin ve yeni Kaustky'cilerin bütün hayalleri yıkıldı. 
Şimdi, Negri'nin kurduğu “İmparatorluk”un yıkılışı tartışılıyor; aslında küreselleşme, daha doğrusu emperyalist küreselleşme veya sermaye ve üretimin uluslararasılaşması, Amerikan hegemonyasının gerileme, evet çöküş sürecinde olduğunu açığa çıkarttı. Dolayısıyla emperyalist küreselleşme “Pax Americana'nın çöküşünü dramatik olarak hızlandırırken, “Pax Sinica”nın (Çin'in) yükselişini de dramatik olarak hızlandırmıştır.  
Sermaye ve üretimin uluslararasılaşması bütün ülkelerin ekonomilerini sıkı bir biçimde birbirine bağımlı kılmaktadır. Dünya ekonomisinde belli ağırlığı olan ülkelerde ekonomideki olumlu-olumsuz her gelişme domino etkisi yaparak diğer ülke ekonomilerini de etkilemektedir. Bu durum hegemon güçler için daha da geçerlidir; aralarındaki rekabet giderek şiddetlenmektedir. 
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Amerikan emperyalizmi devasa askeri gücüyle, rakiplerinin fersah fersah geriden takip ettiği ekonomik gücüyle, dünya çapında örmüş olduğu diplomatik ağıyla adeta tek başına kaldı. Sonlanan 20. yüzyıl, Sovyetler Birliği'nin varlığından dolayı tam anlamıyla “Amerikan yüzyılı” olmamıştı. Şimdi, 21. yüzyıl, gerçek anlamda “Amerikan yüzyılı” olmalıydı. Bütün dünya, daha şimdiden tek süper güçlü yüzyıl düşüncesine alışmalıydı. Ama olmadı ve 21. yüzyıla Amerikan emperyalizmine meydan okuyan; yakın gelecekte dünyayı yeniden paylaşmayı talep edebilecek olan, gerçekten jeopolitika üretme ve uygulama yeteneğine sahip olan Çin, Rusya ve Hindistan gibi güçlerin yükselişiyle girildi.
REKABET VE HEGEMONYA, GELİŞEN VE GERİLEYEN/ÇÖKEN GÜÇLER

Bu yazıda ayrıntıya girmeden verilere dayanarak sonuç anlamında tespitlerle kapitalizmin tarihinde dünya hegemonyası için rekabetin gelişmesini ve günümüz açısından da gerileyen/çöken ve yükselen hegemon güçleri göstermeye çalışacağız.

I-Sanayi devrimlerinden emperyalizmin oluşumuna kadar olan dönemde (kapitalizmin serbest rekabetçi dönemi) dünya hakimiyeti için rekabet-yükselen ve çöken güçler 
Sanayi üretiminde eşit olmayan gelişmenin sonuçları:
Önce bölgeler bazında duruma bakalım. Buradaki verilerin, özellikle geriye doğru gidildikçe ne kadar gerçeği yansıtıyor olması tartışılır olsa da sorun bundan ziyade söz konusu bu dönemde güç dengesindeki gelişmeyi genel hatlarıyla göstermektir. 
Avrupa'nın dünya sanayi üretimindeki payı her ne kadar 1820'de yüzde 83'ten 1913'te yüzde 44'e düşse de -neredeyse yarı yarıya azalsa da- sonuç itibariyle 20. yüzyılın başında dünya sanayi üretiminin yaklaşık yarıya yakını Avrupa kaynaklıydı.
Amerika'nın (ABD+Kanada olarak) payı söz konusu dönem içinde yaklaşık 4 misli artarak yüzde 10'dan yüzde 38'e çıkmıştı.
Diğer bölgeler”in ve “diğer ülkeler”in payında -1850'den sonrasını esas alırsak- istikrarsız bir gelişme olmuştur.
Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde dünya sanayi üretimi Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da  yoğunlaşmıştı; Japonya'nın payının yüzde bir veya altında olduğunu düşünürsek bu bölgelerin dünya sanayi üretimindeki payı 1913'te yüzde 82 oranındaydı.

Bölgelerin dünya sanayi üretimindeki payı (%)
Bölgeler 1820 1840 1850 1860 1870 1880 1890 1900 1910 1913
Avrupa* 83 70 64 68 62 53 47 47 42 44
Amerika** 10 11 15 17 24 28 31 31 35 38
Diğer bölgeler 7 19 21 15 14 19 22 22 23 18
Batı  Avrupa+Kuzey Amerika+Japonya - - 79 85 86 81 79 78 78 83
Diğer ülkeler - - 21 15 14 19 21 21 22 17
*)Rusya dahil; **)1820-1860 sadece ABD ve 1870-1913 ABD+Kanada.
İ. Okçuoğlu; Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi, Kitap I, s. 173.

Bir de bu bölgeler içinde öne çıkan ülkelerin dünya sanayi üretimindeki konumuna bakalım. 



İngiltere'nin dünya sanayi üretimindeki payı 1820'de yüzde 50. Bu pay sürekli azalarak 1913'te yüzde 14'e; 1820'deki seviyesinin üçte birine düşüyor. 
Fransa da aynı akıbeti paylaşıyor; dünya sanayi üretimindeki payı 1820'de yüzde 20'den 1913'te yüzde 6'ya düşüyor.
Tersi bir gelişmeyi Alman ve Amerikan sanayi üretiminin dünya sanayi üretimindeki paylarında görüyoruz:
Almanya'nın dünya sanayi üretimindeki payı 1820'de yüzde 8'den 1913'te yüzde 16'ya çıkarak 2 misli artıyor.
ABD'nin dünya sanayi üretimindeki payı da sürekli artarak yüzde 10'dan yüzde 36'ya çıkıyor; 3,6 misli bir artış. 
Salt bu veriler 19. yüzyılın başında sanayi üretimi temelinde dünya hegemonyasını elinde tutan İngiltere'nin bu konumunu 1880'lerden itibaren ABD'ye kaptırdığını ve 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren Almanya'nın da gerisine düşerek üçüncü sırada kalığını; sanayi üretimi bakımından rekabetin esas itibariyle üç ülke -İngiltere, ABD ve Almanya- arasında sürdürüldüğünü göstermektedir. Nitekim I. Dünya Savaşı, Alman emperyalizminin dünyanın yeniden paylaşılması talebinden dolayı patlak vermiş ve sonucunda ABD, her iki ülkeyi de geride bırakarak rekabette belirleyici bir güç olmuş ve böylece güçler dengesi değişmiştir. 
Dünya ticaretinde eşit olmayan gelişmenin sonuçları:
Dünya ticareti alanında da benzer bir gelişmeyi görüyoruz. ABD ile karşılaştırıldığında 19. yüzyılın sonuna kadar iddialı olan Fransa, sonraki yıllarda geri plana düşüyor. Rekabet esas itibariyle yine ABD, İngiltere ve Almanya arasında sürdürülüyor. Verili dönem içinde İngiltere'nin dünya ticaretindeki payı yüzde 22'den yüzde 15,9'a düşerken, ABD'nin payı yüzde 5'ten yüzde  11,7'ye ve Almanya'nın payı da yüzde 12'den yüzde 13,8'e çıkıyor. İngiltere'nin dönemin başında ve sonunda dünya ticaretinde en büyük paya sahip olması, rekabette Almanya ve ABD karşısında 3. konuma düşmesini engelleyemiyor.

II-Kapitalizmin genel krizinin birinci (1914-1940) ve ikinci (194-1956) aşamalarında  dünya hakimiyeti için rekabet  -yükselen ve gerileyen/çöken güçler

Dünya sanayi üretiminde eşit olmayan gelişmenin sonuçları:
Bu dönemde Batı Avrupa'nın dünya sanayi üretimindeki payı 1913'te yüzde 45'ten 1955'te yüzde 33'e düşer, diğer bütün bölgelerin dünya sanayi üretimindeki payında yüzde birlik oranı geçen bir değişme olmaz. Örneğin Batı Avrupa+ABD+Kanada+Japonya toplamının dünya sanayi üretimindeki payı 1913'te ne ise 1955'te de o kadardı; yüzde 84. 
Dünya sanayi üretimi-Bölgesel dağılım (%)
Bölgeler/Ülkeler 1913 1929 1937 1948 1950 1955
Batı  Avrupa 45 40 42** 25 30* 33*
Dünyanın geriye kalan kısmı 19 16 16 21 15 18
Toplam 100 100 100 100 100 100
Batı  Avrupa+ABD+Japonya+Kanada 84 89 90 83 89* 84*
Dünyanın geriye kalan kısmı 16 11 10 17 11 16
Toplam 100 100 100 100 100 100
Almanya+Fransa+İtalya+İngiltere+ABD+Kanada+Japonya(“7 Zenginler”) 78 83 80 80 78 79
Dünyanın geriye kalan kısmı 22 17 20 20 22 21
Toplam 100 100 100 100 100 100
*) Kendi tahminimiz. **)”Economic Survey of Europe”e  (s. 23) göre Batı Avrupa'nın dünya sanayi  üretimindeki payı  1937'de yüzde 42 ve 1948'de de yüzde 35.
İ. Okçuoğlu; Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi, Kitap III, s. 160 ve Kitap IV, s. 214.

Soruna ülkeler açısından bakarsak: İngiltere'nin dünya sanayi üretimindeki payı  1900'de yüzde 18'den 1955'te yüzde 10'a düşerek neredeyse yarı  yarıya azalır. Aynı durum Fransa ve Almanya için de geçerlidir; Fransa'nın dünya sanayi üretimindeki payı yüzde 7'den yüzde 4'e ve Almanya'nın payı da yüzde 16'dan yüzde 8'e düşer. Sadece ABD'nin payı yüzde 31'den yüzde 49'a çıkar. 1913'te dünya sanayi üretiminin üçte birini sağlayan ABD, 1955'te dünya sanayi üretiminin heme hemen yarısını sağlar durumdadır.
Soruna yıllar bazında baktığımızda ABD'nin dünya sanayi üretimindeki payının 1820'den 1946'ya kadar sürekli arttığını görürüz. 1946'da yüzde 62 olan bu pay, sonraki yıllarda sürekli düşmeye başlar. Ama her halükarda bu dönemde ABD, dünya sanayi üretimindeki payı bakımından dünyanın hegemon gücü konumundadır.

 
 
1913'te dünya sanayi üretiminde 1. sırada yer alan ABD, 1955'te de 1. sırada yer alır. 1913'te dünya sanayi üretiminde konumunu Almanya'ya da kaptırarak 3. sıraya düşen İngiltere 1955'te 2. sıraya çıkar. Aynı dönemde Almanya'da 2. sıradan 3. sıraya düşer.
Bu dönemde dünya sanayi üretimindeki pay bakımından rekabet esas itibariyle bu üç ülke arasında sürdürülür. 
Dünya ticaretinde eşit olmayan gelişmenin sonuçları: 
Bazı  ülkelerin dünya ticaretindeki payı (%)
Yıllar ABD Almanya Fransa İngiltere Japonya Dünya Diğer ülkeler
1913 11 13 8 15 2 100 51
1925 14 8 7 15 3 100 53
1932 11 8 7 14 4 100 56
1938 12 8 5 14 5 100 56
İ. Okçuoğlu; Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi,, Kitap IV, s. 17.

Kapitalizmin genel krizinin birinci (1914-1940) aşamasında dünya ticareti bazında ülkelerin konumunda bir değişme olmamıştır; İngiltere, payı  bir puan azalarak 1. sırada;  ABD, payı bir puan artarak 2. sırada ve Almanya da, payı yüzde 13'ten yüzde 8'e düşerek 3. sırada yer almıştır.
Bu verilerde, şimdiye kadar önemsiz gözüken başka bir gücün rekabette söz sahibi olmaya başladığını görüyoruz: Japonya.  Bu ülkenin dünya ticaretindeki payı 1913'ten 1938'e 2 mislinden fazla artarak yüzde 5'e çıkıyor ve payı yüzde 8'den yüzde 5'e düşen Fransa ile aynı konuma geliyor. 
Sistemler arasında güç dengesi: 
    Sosyalist dünyanın payı
    Yıllar Dünya yüz ölçümündeki payı Dünya nüfusundaki payı Dünya sanayi üretimindeki payı
    1917 16 8 3
    1937 17 8 10
    1950 26 35 20 (yaklaşık)
    1955 26 35 27 (yaklaşık)
    İ. Okçuoğlu; Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi, Kitap IV, s. 376.

İnsanlık tarihinin bu döneminde ilk kez dünya, sistem olarak ikiye bölünüyor; bir taraftan sosyalizm ve diğer taraftan da kapitalizm. 1917'de Ekim Devriminin sonucu olarak kurulan Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı sonunda kadar tek sosyalist ülke olarak kaldı ve bu dönemde; 1917'den 1937'ye dünya sanayi üretimindeki payı üç mislinden fazla artarak yüzde 3'ten yüzde 10'a çıktı. II. Dünya Savaşı sonrasında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin ve Çin'in de sosyalist sistemde yer almaları sonucunda bu sistemin dünya sanayi üretimindeki payı 1950'ye yüzde 20'ye ve 1955'te de yüzde 27'ye çıkmıştır. 
III-Kapitalizmin genel krizinin üçüncü aşamasında dünya hakimiyeti için rekabet (1956-1990)-yükselen ve gerileyen/çöken güçler
Kapitalizmin  genel krizinin birinci, ikinci ve üçüncü  aşamalarında kapitalist dünyada güçler dengesinin  GSYIH bazında değişimi:  
Önde gelen emperyalist ülkeler arasındaki güç dengesinin söz konusu dönem içinde gelişmesini aşağıdaki verilerde görüyoruz. 
Gayri safi yurt içi üretim bazında, (1980 fiyatlarıyla ve milyar dolar olarak)
  1950* % 1975 % 1980 % 1990 %
Dünya 2977,2 100 9102,9 100 10830,2 100 14445,3 100
ABD 1019,7 34 2286,4 25 2708,1 25 3535,2 24
Japonya 106,4 10 831,5 9 1059,3 10 1584,8 11
Batı  Avrupa 1079,8 36 3115,5 34 3674,8 34 4655,7 32
Almanya 186,3 6 690,3 8 872,6 8 1090,2 7
Fransa 173,0 6 565,5 6 664,6 6 830,3 6
İngiltere 252,3 8 492,6 5 537,4 5 699,5 5
SSCB*/Rusya 193,8 6 627,7 7 700,3 6 907,4 6
*)Sosyalist. İbrahim Okçuoğlu;  Emperyalist Küreselleşme ve Jeopolitika, s. 110.

Bu verilere göre, dünya gayri safi yurt içi üretiminde ABD’nin payı, ele aldığımız dönemde her ne kadar yüzde 34’ten yüzde 24’e düşüyorsa da, dünya üretimindeki belirleyici konumu devam ediyor. Diğer süper gücün, yani Sovyet sosyal emperyalizminin dünya gayri safi yurt içi üretimdeki payı da 1975’te yüzde 7’den 1990’da yüzde 6’ya düşüyor. Ne revizyonist Sovyetler Birliği ve ne de önde gelen diğer emperyalist ülkelerin üretim potansiyeli, ABD’nin konumunu tehlikeye düşürecek boyuttadır. 
ABD’nin kapitalist dünya GSYİH’ındaki her dönemdeki belirleyici konumu açık, payı ise 1913’ten 1970’e %12,6 oranında artmış, ama 1950’den 1970’e %15,2  oranında azalmış. Japonya’nın payı 1950’den 1970’e %154 oranında, Almanya’nınki %39 oranında; Fransa’nınki %15 oranında ve İtalya’nınki de %25 oranında artarken, İngiltere’ninki %30 oranında geriliyor.  
Bölge olarak Batı Avrupa’nın payı 1913’ten 1970’e sürekli geriliyor. Bu gerileme 1937/38’den 1950’ye %18 oranına varıyor. 1950’den 1970’e ise 1,2 puanlık; %3,8 oranında bir artış söz konusu. Yaklaşık aynı eğilimi AET ülkeleri (şimdiki AB) toplamında da görüyoruz.
Bu  ülkeler toplamı bazında GSYİH, 1913’ten 1950’ye yaklaşık %32 oranında düşerken, 1950’den 1970’e %21 oranında artıyor. 1913’te AET ve Japonya’nın toplam payı (%28,2) ABD’nin payının yaklaşık %85’ine, 1950’de %40’na ve 1970’de de yaklaşık %83’ne tekabül ediyor. 
Rekabet merkezlerinin yüzyılın başındaki ve son çeyreğindeki güç dengesi değişiyor. Örneğin  1913’te kapitalist  dünya GSYIH’da %44,3’lük payıyla B. Avrupa  ilk, %33,2’lik payıyla da ABD ikinci sırada yer alırken, 1970’de  %37,4’lük payıyla  ABD ilk sırada, %32,6’lık payıyla da B. Avrupa ikinci sırada yer alıyor.
Emperyalist ülkeler arasında güç dengesindeki değişim:
      
1913   1970
ABD 33,2 1. sıra ABD 37,4
İngiltere 12,9 2. sıra Japonya 10
Fransa 10,2 3. sıra Almanya 7,5
Almanya 8,2 4. sıra Fransa 7
İtalya 4,3 5. sıra İngiltere 6
Japonya 2,8 6. sıra İtalya 4,2

Bu veriler bize yüzyılın başlarında ve son çeyreğinde emperyalist ülkeler arasında güç değişimini; eşit olmayan ekonomik gelişmenin sonuçlarını gösteriyor. (Bkz.: İbrahim Okçuoğlu; Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi, Kitap V, s. 75-76).  
Dünya sanayi üretiminde eşit olmayan gelişmenin sonuçları: 

Kapitalist dünya sanayi üretiminde emperyalist rekabet merkezlerinin  payı (%)
Rekabet merkezleri 1953 1960 1970
ABD 52,6 45,7 40,8
AET 30 34 32,3
EFTA 13,1 12,9 10,8
Almanya 6,6 8,8 8,6
Fransa 4,5 5,1 5
İngiltere 8,9 8,3 6,1
Japonya 2,4 4,4 9
İbrahim Okçuoğlu; Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi, Kitap V, s. 76. 

1953’ten 1970’e, öyle ki 1960’dan 1970’e de, belli başlı emperyalist ülkeler, emperyalist rekabet merkezleri arasındaki ekonomik güç dengesi değişime uğruyor. Gelişmenin yönü açık:
1953’te kapitalist dünyada sanayi üretiminin yarısından fazlasını üreten ABD, payı 1970’te %40,8’e düşmesine rağmen, en güçlü ülke olma konumunu sürdürüyor.
Emperyalist rekabet merkezi olarak Batı Avrupa’nın payı 1953’te %30’dan 1970’de ancak %32,3’e çıkıyor.

Başlı  başına bir rekabet merkezi olarak AET’nin payı, 1953’ten 1970’e %24 oranında artarak  %15,7’den %19,5’e çıkıyor. AET ülkeleri içinde sanayi üretimi en hızlı gelişen ve payı belirgin artan tek ülke Almanya. Bu ülkenin kapitalist dünya sanayi üretimindeki payı, 1953’te %6,6‘dan 1970’de %8,6’ya; AET sanayi üretimindeki payı ise, 1953’te %42’den 1970’de %44’e çıkıyor.
EFTA’nın ve bu entegrasyon içinde en güçlü ülke konumunda olan İngiltere’nin  kapitalist dünya sanayi üretimindeki payı, giderek düşüyor. EFTA’nın payı 1953’te %13,1’den 1970’de %10,8’e, aynı dönemde İngiltere’nin payı da %8,9’dan %6,1’e geriliyor.
Sanayi üretiminde ve kapitalist dünya sanayi üretiminde payı en hızlı artan ülke Japonya. Bu ülkenin kapitalist sanayi üretimindeki payı, 1953’ten 1960’a %83; 1960’dan 1970’e %104 ve 1953’ten 1970’e de %275 oranlarında artıyor.  
Kapitalist dünyada emperyalist rekabet merkezleri arasında güç dengesinin gelişmesine tarihsel açıdan bakarsak: 
Emperyalist rekabet merkezlerinin kapitalist dünya sanayi üretimindeki payları  (%)
Emperyalist rekabet merkezleri 1913 1920 1929 1937/1938 1950 1970
-Gelişmiş  kapitalist ülkeler 96,2 94,9 95,1 93,0 93,1 90,2
ABD 37,9 47,3 46,3 40,0 52,8 41,4
Japonya 1,9 2,3 2,5 4,4 1,7 9,9
Batı  Avrupa 53,3 42,3 41,8 43,0 33,1 34,5
AET 32,5 21,4 26,7 25,3 16,9 22,1
Almanya 12,5 7,1 9,1 10,4 6,3 9,4
Fransa 12,5 8,3 10,8 8,5 6,0 6,9
İtalya 3,1 2,7 3,0 2,7 2,1 3,4
İngiltere 16,4 15,8 12,1 14,6 11,1 6,7
-“Gelişen”  ülkeler 3,8 5,1 4,9 7,0 6,9 9,8
İbrahim Okçuoğlu; Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi, Kitap V, s. 77.  Yukarıdaki iki tabloda olduğu gibi, bazı oransal ifadelerin sonucu etkilemeyen farklılığı, kullanılan verilerden kaynaklanmaktadır.

 Bir uzun dönem değerlendirmesi yaparsak:
-1913-1937-‘38 döneminde kapitalist dünya sanayi üretiminde B. Avrupa hakim konumda. Ama payı 1913’te %53,3’ten 1937/’38’de %43’e düşerek %19 oranında azalıyor.
-Aynı  dönemde ABD’nin payı %37,9’dan %40’a çıkarak %5,5 oranında artıyor.
-II. Dünya Savaşı sonrasında; kapitalizmin genel  krizinin ikinci aşamasında ve üçüncü aşamasının 1970’e kadar olan döneminde B. Avrupa, ABD karşısında kaybettiği konumu yeniden elde edemiyor. Yani 1913-1937/’38 dönemindeki; kapitalizmin genel krizinin birinci aşamasındaki güçler dengesinin tersi söz konusu. Bu dönemde ABD, dünya sanayi üretimindeki payı 1950’de %52’den 1970’de %41,4’e düşse de, ilk sırada yer alıyor. Bölge olarak B. Avrupa’nın payı, aynı dönemde, %33,1’den 1970’de ancak %34,5’e çıkıyor.
-AET’e  üye ülkelerin 1913’te kapitalist dünya sanayi üretimindeki toplam payları (%32,5), 1950’ye  kadar düzensiz de olsa giderek düşüyor. Bu düşüş, 1913’ten 1950’ye kadar %48 oranında  bir gerilemeye tekabül ediyor. AET ülkelerinin kapitalist dünya sanayi üretimindeki toplam payı, 1950’de %16,9’dan 1970’de %22,1’e çıkıyor.
-B. Avrupa sanayi üretimi, 1913’te ABD’ninkini %40,.6 oranında ve 1937-38’de de ancak %7,5  oranında aşıyor.
-1950’de ve 1970’de ise  ABD’nin sanayi üretimi, B. Avrupa’nınkini sırayla %59,5 ve %20 oranlarında aşıyor.
-AET’nin sanayi üretimi ABD’ninkinin 1950’de %32’ne, ama 1970’te de %53’üne tekabül ediyor.
-AET sanayi üretiminde Almanya’nın payı, 1950’de %37’den 1970’de %42’ye çıkıyor.
-1950’de Japonya’nın sanayi üretimi, ABD’ninkinin %3,2’ne; Almanya’nınkinin %12’ne ve 1970’de  Japonya’nınki  %24’üne ve Almanya’nınki de %22,7’ne denk düşüyordu.
Yüzyılın başında ve yaklaşık son çeyreğinde emperyalist rekabet merkezleri arasındaki güç dengesi şöyleydi:

      1913          1970
Batı  Avrupa 53,3 1. sıra ABD 41,4
ABD 37,9 2. sıra Batı Avrupa 34,5
AET 32,5 3. sıra AET 22,1
İngiltere 16,4 4. sıra Japonya 9,9
Fransa+Almanya 12,5 5. sıra Almanya 9,4
İtalya 3,1 6. sıra Fransa 6,9
Japonya 1,9 7. sıra İngiltere 6,7
- - 8. sıra İtalya 3,4

B. Almanya, ABD ve AET’ i bir kenara bırakırsak, 1913’ten 1970’e  öne fırlayan Japonya (7. sıradan 4. sıraya yükseliyor) ve kaybeden de İngiltere oluyor (4. sıradan 7. sıraya düşüyor). Fransa ve Almanya şu veya bu biçimde konumlarını koruyabiliyorlar. Soruna salt ülkeler bazında baktığımızda, her iki dönemde de ABD ilk sırada kalıyor. Japonya 5. sıradan 2. sıraya  çıkarken, İngiltere 2. sıradan 5. sıraya düşüyor. Diğer ülkelerin konumu yaklaşık aynı kalıyor.  
Sonuç:
ABD, 1950 ve 1970’de en güçlü emperyalist rekabet merkezi konumunda. 1950’den 1970’e  en önemli konum değişimi, Japonya, Almanya ve İngiltere arasında gerçekleşiyor. 1950’de 4., 5. ve 7. sıralarda olan Japonya, ABD’den sonra en önemli rakibi olan İngiltere’yi ve bazı alanlarda da Almanya’yı geride bırakarak, sadece 20 sene içinde, ikinci güçlü emperyalist rekabet merkezi konumuna yükseliyor. 1950’de ikinci konumda olan İngiltere, 1970’de ABD, Japonya ve Almanya’dan sonra geliyor, dördüncü konuma düşüyor.  20 senelik bir zaman dilimi  içinde en çarpıcı güç değişimi ifadesini, İngiltere’nin düşmesinde, Japonya ve Almanya’nın yükselişinde buluyor.
Rekabet merkezlerinin ve AET’in sanayi potansiyelinin Amerikan ekonomisiyle karşılaştırılması  (Amerikan ekonomisi = 100 üzerinden karşılaştırma):
B. Avrupa sanayi üretimi Amerikan  sanayi üretiminin 1950'de yüzde 68'ine, 1985'te yüzde 79'una; AET sanayi üretimi 1950'de yüzde 54'üne, 1980'de yüzde 68'ine; Japon sanayi üretimi 1950'de yüzde 3'üne, 1985'te yüzde 29'una; Alman sanayi üretimi 1950'de yüzde 13'üne, 1985'te yüzde 22'sine; Fransız sanayi üretimi 1950'de yüzde 12'sine, 1985'te yüzde 15'ine; İngiliz sanayi üretimi 1950'de yüzde 18'ine 1985'te de yüzde 11'ine denk düşüyordu.(Bkz.: İbrahim Okçuoğlu; Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi, Kitap V, s. 170).
1950’den 1985’e tek başına hiçbir ülkenin ABD karşısında şansı  yok; AET (AB) örneğinde olduğu gibi, ancak ekonomik entegrasyonla güçler dengesi değiştirilebiliyor.
Bundan başka, ABD’nin payının ne denli -hızlı diyebileceğimiz- bir düşüş içinde olduğunu da görüyoruz. Örneğin, Japonya’nın sanayi üretiminin kapitalist dünya sanayi üretimindeki payı, 1950’de ABD’ninkinin ancak %3’üne tekabül ederken, bu oran, 1985’te %29’a yükseliyor.
Kapitalist dünya sanayi üretiminde önde gelen ülkelerin konumu:

1955   1985
 ABD 49 1. sıra ABD 39,3
İngiltere 10 2. sıra Japonya 11,5
Almanya 8 3. sıra  Almanya 8,5
Fransa 4 4. sıra Fransa 5,8
İtalya 3 5. sıra İngiltere 4,3
Japonya 2 6. sıra İtalya 3,2

1955’ten 1985’e, 30 sene içinde Japonya 6. sıradan 2.sıraya  çıkarken, İngiltere 2.sıradan 5.sıraya, İtalya’da 5.sıradan 6.sıraya düşüyor. ABD, Almanya ve Fransa konumlarını koruyorlar.
Dünya ticaretinde eşit olmayan gelişmenin sonuçları:
Kapitalizmin genel krizinin üçüncü aşamasında dünya ticaretinde eşit olmayan gelişme emperyalist ülkeler, rekabet merkezleri arasında güç dengesinin değiştiğini; değişim eğilimlerinin güçlendiğini göstermektedir.  



Bu grafik önde gelen emperyalist ülkeler ve rekabet merkezlerinin dünya dış ticaretindeki (ihracatındaki) konumlarını gösteriyor. 
1955-1970 döneminde ABD’nin dünya ihracatındaki payı, yüzde 17'den (%16,5) yüzde  %12’ye  (% 11,5) gerileyerek 2,5 puan  ve İngiltere’nin payı da 3 puan düşüyor. Bu dönemde Fransa’nın payında önemsiz bir artış var; 0,4 puan. Aynı önemsiz artış SB için  de geçerli; 0,4 puan. Dünya ihracatında payı hızla artan ülkeler Japonya, Almanya ve İtalya. 1955’ten 1970’e İtalya’nın payı, 2,2 puan, Almanya’nın payı 4,3 puan ve Japonya’nın payı da 4 puan artıyor. Bu ülkeler açısından bu artış, dünya ihracatı payında sıçramalı bir gelişiminin ifadesidir.
1970-1990 döneminde dünya pazarlarında keskinleşen rekabetin ihracata nasıl yansıdığını görüyoruz. ABD’nin dünya ihracatındaki payı sürekli düşmeye devam ediyor. 1970’den 1990’a 2,5 puanlık, 1955’ten 1990’a 5 puanlık payı kaybediyor.  Bu dönemde İngiltere de güç kaybetmeye devam ediyor. Bu ülkelinin dünya ihracatındaki payı 1970-1990 döneminde 0,8 puan ve 1955-1990  3,8 puan geriliyor; İngiltere, 1955’ten 1990’a dünya ihracatındaki payının üçte birinden fazlasını kaybediyor. Aynı eğilim SB için de geçerlidir. Bu ülkenin de dünya ihracatındaki payı 1970’de %4’ten 1990’da %3’e düşüyor.
Diğer ülkeler açısından durum tamamen farklı. Japonya’nın dünya ihracatındaki payı, 1970’den 1990’a %6,2’den %8,4’e çıkarak 2,2 puan; Almanya’nın payı  %10,9’dan %12,3’e çıkarak 1,4  puan; Fransa’nın payı 0,4 puan ve İtalya’nın payı da 0,7 puan artıyor. Ama grafik bu dönemde başka bir ‘dev’in uyanışını gösteriyor. Sosyal emperyalist Çin’in dünya ihracatındaki payı, 1970’de %0,7’den 1990’da %3,2’ye çıkarak 2,5 puan artıyor. 1990’da Çin, dünya ihracatındaki pay açısından SB’ni geride bırakıyor. 
1980’li yıllarda dünya pazarlarındaki rekabet, daha ziyade Almanya, ABD ve Japonya arasında oldukça keskinleşmişti. Bu ülkelerin dünya ihracatındaki paylarının giderek görece olarak birbirine yakınlaşması  -önceki yıllarda bu ülkelerin dünya ihracatında  paylarının ne denli farklı büyüklükte olduğunu grafikte görüyoruz- dış ticaret alanında  rekabetin ve de yenişememenin  çetinliğini göstermektedir. 
Emperyalist entegrasyon bölgeleri  açısından: (NAFTA’nın pozisyonunu 1955’e kadar geriye çekerek 1955-1990 döneminde ekonomik entegrasyon bölgelerinin konumunu saptadık).  
Veriler, revizyonist ülkelerin dünya ihracatında hiç de  söz sahibi olmadıklarını  ve başlangıçtaki güçlerini de giderek yitirdiklerini gösteriyor. 1955’te  Comecon ülkelerinin dünya ihracatındaki payı yüzde 8,2'den 1965’te %10,5’e kadar çıkıyor; 1955’ten 1965’e 2,3 puanlık bir artış. ‘60’lı yılların ikinci yarısından itibaren bu ülkelerin dünya ihracatındaki toplam payları hızla düşerek 1965’ten 1990’a yaklaşık yarı yarıya azalıyor.
AET’in dünya ihracatındaki payı, istikrarsız da olsa artıyor.1955’ten 1990’a 9,5 puanlık bir artış. NAFTA’nın dünya ihracatındaki payı, 1955’ten 1980’e kadar sürekli düşüyor. NAFTA, 1955’ten 1980’e dünya ihracatındaki payının yaklaşık üçte birini kaybediyor. Ama 1980’li yıllarda NAFTA’nın  dünya ihracatındaki payı sıçramalı olarak artıyor.  
Her halükarda  ABD başlangıçtaki üstün konumunu giderek kaybetmiştir: 1990’a gelindiğinde dünya pazarlarında (ihracat) ABD’yi zorlayan ve birçok alanda da dışlayan/püskürten güçler gelişmiş durumdaydı. Tek başına ülke olarak Almanya’nın 1990’da dünya ihracatındaki payı ABD’ninkinden fazlaydı. Ekonomik entegrasyon bölgesi olarak AET, bu alanda daha kuruluşundan beri rakipsizdi.
1955-1990 arasında güç dengesinin değişimi:

     1955        1990
ABD 16,5 1. sıra Almanya 12,3
İngiltere 9,2 2. sıra ABD 11,5
Almanya 6,6 3. sıra Japonya 8,4
Fransa 5,3 4. sıra Fransa 6,1
SB 3,6 5. sıra İngiltere 5,4
Japonya 2,2 6. sıra İtalya 4,9
İtalya 2 7. sıra Çin 3,2
- - 8. sıra SB 3
Entegrasyon bölgeleri
AET 30,3 1. sıra AET 39,8
NAFTA 20,8 2. sıra NAFTA 28,5
Comecon 8,2 3. sıra Comecon 4,9

Doğrudan yatırım biçiminde sermaye hareketinde eşitsiz gelişmenin sonuçları:
1971-1990 arasında OECD bazında kapitalist dünya yurt dışı doğrudan yatırımlarında 1971-1980'de ABD'nin payı yüzde 44,4'ten 1981-1990'da yüzde 17,3'e düşer. Aynı dönemde Japonya'nın payı yüzde 6'dan yüzde 18,5'e; Fransa'nın payı yüzde 4,6'dan yüzde 8,5'e; Almanya'nın payı yüzde 8,2'den  ancak yüzde 8,6'ya; İngiltere'nin payı yüzde 18,2'den yüzde 18,4'e ve  AET'in toplam payı yüzde 43,3'ten yüzde 47,2'ye çıkar. (Bkz.: İbrahim Okçuoğlu; Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi, Kitap V, s. 308).
 


 
Doğrudan yatırım biçiminde dünya sermaye ihracında önde gelen emperyalist ülkelerin payları, bu alanda güç dengesinin değişmesi
1967   1990
ABD 55 1. sıra ABD 24,8
İngiltere 16,2 2. sıra İngiltere 14,2
Fransa 5,5 3. sıra Japonya 11,8
Almanya 2,4 4. sıra Almanya 8,8
Japonya 1,4 5.sıra Fransa 6,4

İlk iki sırada değişme yok. ABD ve İngiltere, bu türden sermaye ihracındaki payları 1967’den 1990’a düşse de, konumlarını koruyorlar. Almanya da sıralamada aynı konumda kalıyor. Ama Fransa 3. sıradan 5. sıraya düşerken, Japonya 5. sıradan 3. sıraya çıkıyor.
Yurt dışı yatırımları miktarı (milyar dolar)
  1914 % 1938 % 1960 % 1971 %
ABD 2,652 18,5 7300 27,7 32800 49,2 82,8 48,1
B. Britanya 6500 45,5 10500 39,8 10800 16,2 23,7 13,8
Almanya 1500 10,5 0,350 1,3 1200 7,3 7,3 4,2
Fransa 1750 12,2 2500 9,5 4100 6,1 7,3 4,2
Toplam 14302 100 26350 100 66700 100 172,1 100
İbrahim Okçuoğlu;  Emperyalist Küreselleşme ve Jeopolitika, s. 111.

Yurt dışı  yatırımlarında ABD, Büyük Britanya’yı da geride bırakarak tartışmasız ilk sırada yer alıyor.
1970’den sonra da aynı durum söz konusu: 1970-1991 döneminin toplam miktarında ABD’nin payı, yaklaşık yüzde 22; Japonya’nınki yaklaşık yüzde 15; Almanya’nınki yüzde 9; Fransa’nınki yüzde 8 ve B. Britanya’nınki de yüzde 15. 
Sistemler arasında dünya hakimiyeti için rekabet (Revizyonist sistemin gücü):
 
Sistemlerin dünya sanayi üretimindeki payları:
Son olarak, her iki dünyanın toplam dünya ekonomisindeki paylarını gösterelim. Verilerin hesaplanması değişik olduğundan dolayı karşılaştırma yapmaya uygun değiller. Bu nedenle burada ancak çok genel anlamda algılanması gereken bir eğilimi göstermiş olacağız. 



Kapitalist dünya açısından veriler, karşılaştırma yapmaya tam uygun.  Burada, ABD’nin bütün dünya ekonomisindeki payının 6,5 puan; %20 oranında gerilediğini, ama  Japonya’nın payının 2,1 misli arttığını görüyoruz. Almanya ve Fransa’nın payları yaklaşık aynı kalırken, AB’nin payı 3,8 puan; 19 oranında artıyor. Kapitalist dünyanın, toplam payı ise %83,5’ten %88’e çıkıyor. 
Aynı  dönemde revizyonist dünyanın toplam dünya üretimindeki payı sürekli düşüyor.  Bu veriler, modern revizyonistlerin “büyüme”, “kapitalizme yetişme”, “kapitalizmi geçme” vb. anlayışlarının demagoji olduğunu göstermek için yeterlidir. 
20. yüzyılın son çeyreğinde klasik kapitalist ve revizyonist dünya pazarları arasında güç dengesi:
GSYİH bazında iki pazar arasındaki güç dengesi: Dünya gayri safi yurt içi hasılasında kapitalist dünyanın payı 1970'de yüzde 83,5'ten 1989'da yüzde 88'e çıkarken revizyonist dünyanın payı da yüzde 16,5'ten yüzde 12'ye düşer. ABD'nin payı yüzde 31,9'a, Comecon'un payın yüzde 25,4'e düşerken Japonya'nın payı yüzde 6,6'dan yüzde 14'e çıkarak 2 mislinden daha fazla artar; AB'nin payı da yüzde 20,2'den yüzde 24'e çıkar. Comecon'un payı yaklaşık yarı yarıya azalarak yüzde 13,5'ten yüzde 7,2'ye, keza SB'nin payı da yarı yarıya azalarak yüzde 13,5'ten yüzde 7,2'ye ve Çin'in payı da yüzde 2,5'ten yüzde 1,7'ye düşer. Bu oranlar söz konusu dönemde ABD'nin güç kaybettiğini, Japonya ve AB'nin güçlendiğini, Rusya olarak SB'nin ve bir bütün olarak revizyonist kampın iddiasızlaştığını göstermektedir.

Dünya ticaretinde kapitalist ve revizyonist sistemlerin payı: 
İhracat bazında iki dünya arasında güç dengesi %
Yıllar Gelişmiş ülkeler Gelişen ülkeler Kapitalist dünya Comecon ülkeleri Dünya toplamı
1955 63,6 28,2 91,8 8,2* 100
1965 67,9 21,5 89,4 10,5 100
1975 66,2 25,1 91,3 8,7 100
1985 66,1 25,2 91,3 8,6 100
1990 71,5 23,6 95,1 4,9 100
*) Sosyalist.
İbrahim Okçuoğlu; Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi, Kitap V, s. 396.

Bu veriler revizyonist sistemin dünya ticaretinde iddiasız olduğunu göstermektedir. 1965'te ulaştığı en yüksek pay 1990'da yüzde 5'in altına düşüyor;  yarıdan fazla geriliyor. 
Sonuç:
Salt bu birkaç  veri, Amerikan ekonomisinin önde gelen diğer emperyalist ülkelerden oldukça güçlü olduğunu gösteriyor. Ayrıca belirtilmesi gereken bir nokta da, Amerikan emperyalizminin iktisadi gücünün salt üretim ve sermaye ihracı miktarı ile sınırlı olmadığıdır. Amerikan emperyalizmi, iktisadi gücüne dayanarak birçok uluslararası siyasi ve iktisadi amaçlı kuruluşları kendi çıkarı doğrultusunda kullanarak bunları, ekonomisini geliştiren faktörlere dönüştürüyor. Bu türden kuruluşlara en tipik örneği IMF oluşturur. IMF’de Amerikan emperyalizminin ne denli etkili olduğunu bu kurumdaki oy hakkında görmekteyiz.   
Bir bütün olarak bu veriler, ele aldığımız dönemde sadece Amerikan emperyalizminin dünya hegemonyasını gerçekleştirmek için iktisadi potansiyele sahip olduğunu gösteriyor. 
Diğer taraftan yukarıdaki veriler, Sovyet ekonomisinin dünya çapında bir rekabet gücünün olmadığını, en azından süper güce “yakışır”  bir iktisadi gücünün olmadığını gösteriyor. Verilen dönem içinde SB’nin dünya GSYİH’ndeki payı yüzde 10,5’ten yüzde 5,3’e; Comecon’un payı da yüzde 13,5’ten yüzde 7,2’ye düşüyor. Diğer taraftan  Comecon ülkelerinin dünya ihracatındaki payı da 1965’te yüzde 10,5’ten 1990’da yüzde 4,9’a düşüyor. Salt bu veriler, hem SB’nin ve hem de Comecon’un dünya ekonomisinde önemli bir ağırlığa sahip olmadığını, ekonomiden kaynaklanan bir rekabet gücünden bahsedilemeyeceğini gösteriyor. Tabii burada haklı olarak akla gelen soru şu: Madem ki böyle, SB’ni süper güç yapan neydi? Askeri gücüydü; askeri gücü ayakta tutan, geliştiren iktisadi potansiyeldi. (İktisadi potansiyel, reel iktisadi güç anlamına gelmez. İktisadi güç var olandır. İktisadi potansiyel ise kaynak varlığıdır). SB, silah teknolojisini sürekli geliştiren, bu alanda en modern teknolojiye sahip olan ve bu teknolojiyi üreten bir ülkeydi. Bunun ötesinde, hakimiyet alanını, kapitalist dünyaya kapatarak, bu alanda tam tahakkümünü gerçekleştirerek dünyasında tartışmasız güç olmuştu.

IV-Tarihsel perspektif açısından hegemonya ve rekabette güçler dengesinin gelişmesi
Dünya ekonomisindeki pay bakımından:
 
 
1500'den 2000'e 500 senelik tarihte ekonomik olarak Asya'nın 18. yüzyılın 3. çeyreğine kadar hakimiyetini, aynı süreçte kapitalistleşen Avrupa'nın yükselişini görüyoruz. Asya'nın ekonomik gücü 18. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren 19. yüzyılın 2. çeyreği sonuna kadar hızla geriliyor. Aynı dönemde kapitalizm Avrupa ve ABD'de yükseliyor; hakim üretim biçimi oluyor.

Kapitalizmin genel krizinin I. aşamasının başlangıç döneminde; somutlaştırırsak I. Dünya Savaşı Avrupa'nın dünya üretiminde büyümesini frenleyen en önemli faktör oluyor. Bu tarihten itibaren Avrupa, dünya ekonomisinde güç dengesi bakımından sürekli gerileyen bir güç olmuştur.

Kapitalizmin genel krizinin III. aşaması, aynı zamanda II. Dünya Savaşı sürecinde ve sonrasında Asya ülkelerinin Avrupa'nın sömürgeci boyunduruğunu parçaladıkları dönemdir. Bu bölgede gelişen kapitalizm, uluslararası alanda güç dengesine de yansır; II. Dünya Savaşından sonra veya kapitalizmin genel krizinin II. aşamasının başlangıç sürecinden itibaren Asya'nın dünya üretimindeki payı da sürekli artmaya başlar ve bu artış devam etmektedir. Öyle ki Asya'nın dünya ekonomisindeki ağırlığı yaklaşık yüzde 20'den yüzde 30'un üstüne çıkar.

20. yüzyılın  ikinci yarısından itibaren ABD de Asya'nın ekonomik gelişmesi karşısında geriler; ekonomik güç olarak Asya, 20. yüzyılın son çeyreğinde hem Avrupa'yı hem de ABD'yi geçer.

GSYİÜ açısından:

GSYİH açısından (1980 fiyatları bazında % olarak) (1)
Yıllar Dünya ABD Japonya Almanya Fransa İngiltere SSCB/Rusya
1900 100 21,3 3,3 7,6 8,8 12,4 4,5
1913 100 25,5 3,2 8,0 7,8 10,8 5,9*
1950 100 34,2 3,6 6,3 5,8 8,5 6,5
1980 100 25,0 9,8 8,0 6,1 5,0 6,5
1990 100 24,5 11,0 7,6 5,7 4,8 6,3
1993 100 24,8 11,2 7,6 5,6 4,6 3,8
*) 1929. 1)Karşılaştırılabilir fiyatlar. Oranları biz hesapladık.
İbrahim Okçuoğlu;  Emperyalist Küreselleşme ve Jeopolitika, s.130.

20. yüzyılın başında olduğu gibi sonunda da aynı emperyalist ülkelerin dünya ekonomisine hakim olduklarını görüyoruz. Şüphesiz ki, hakimiyetin derecesi, güç dengesi 100 yıl içinde değişmiştir. Bu, aynılar arasında bir yer değişimidir ve bunun nedeni de kapitalizmde eşit olmayan gelişmedir. 
Yüzyılın başında dünya gayri safi yurt içi üretimde (yukarıdaki tablo) dünyanın en güçlü ülkesi olan ABD, aynı konumunu yüzyılın sonunda da sürdürüyor. 1900’de dünya gayri safi yurt içi üretiminin yüzde 21,3’ünü üreten ABD, 1993’te de yüzde 24,8’ini üretiyordu.
Yüzyılın başında 12,4 oranındaki payıyla ikinci sırada yer alan İngiltere, yüzyılın sonunda payının yaklaşık üçte ikisini kaybediyor ve yüzde 4,6 oranıyla beşinci sıraya düşüyor.
Japonya, yüzyılın başında yüzde 3,3 oranla altıncı sıradan yüzyılın sonunda yüzde 11,2 oranla ikinci sıraya yükseliyor.
Fransa yüzde 8,8 oranlık payıyla üçüncü sıradan dördüncü sıraya düşüyor (% 5,6).
Almanya’nın payı değişmiyor: % 7,6. Ama dördüncü sıradan üçüncü sıraya çıkıyor. 
Dünya gayri safi yurt içi üretimindeki pay açısından yüzyılın başından sonuna doğru önemsizleşen üç ülke var: Fransa, İngiltere ve Rusya.
 
Dış Ticaret açısından:

Bazı  ülkelerin dünya ticaretindeki (meta ihracatı) payları (%)
Yıllar Dünya ABD Japonya Almanya Fransa İngiltere SSCB/Rusya
1900 100 15,6 - 11,8 8,5 15,2 3,0
1913 100 13,4 - 13,1 7,3 14,0 4,0
1950 100 16,7 1,4 3,3 5,0 10,0 3,0
1980 100 10,8 6,5 9,6 5,6 5,5 3,8
1990 100 11,6 8,5 11,7 6,2 5,4 3,1
1994 100 12,4 9,6 10,0 5,7 4,9 2,2
İbrahim Okçuoğlu;  Emperyalist Küreselleşme ve Jeopolitika, s.131.

Dünya meta ihracatında yüzyılın başında dört ülke iddialı: ABD (% 15,6), İngiltere (% 15,2), Almanya (% 11,8) ve Fransa (% 8,5). Yüzyılın sonunda ise (1994) üç ülke ön planda: ABD (% 12,4), Almanya (% 10,0) ve Japonya (% 9,6). Fransa, dünya meta ihracatındaki payı bakımından önemsizleşiyor, Rusya, yüzyılın başında da sonunda da önemsiz kalıyor. İngiltere ise dünya meta ihracatındaki payının üçte ikisini kaybediyor;  payı % 15,2’den % 4,9’a düşüyor.
Tabii buna dünya sermaye ihracında, bir bütün olarak sermaye hareketinde bu ülkelerin konumu da eklenmeli. Bununla ilgili olarak baş tarafta ele aldığımız verileri de göz önünde tutarsak, Amerikan emperyalizminin sermaye ihracındaki konumunun tartışmasız olduğunu görürüz. Örneğin yurt dışı yatırımları toplamında ABD’nin payı 1914’te % 18,5’ten 1971’de % 48,1’e çıkarken, İngiltere’nin payı % 45,5’ten % 13,8’e düşüyordu. 
Bu verilerde tek kutuplu, tek süper güçlü dünyada de facto belirleyici üç rekabet merkezinin olduğunu görüyoruz: ABD (dolayısıyla NAFTA), AB ve Japonya. 1991 verilerine göre bu üç rekabet merkezinin -ABD, Japonya ve Almanya’nın- dünya nüfusundaki payı % 8,4 iken, dünya üretimindeki payı % 48,9’a varıyordu. Yani dünya üretiminin yaklaşık yarısı bu üç ülkenin elindeydi.

V-Kapitalizmin genel krizinin dördüncü aşamasında dünya hakimiyeti için rekabet (1990 ve sonrası) -Yükselen ve gerileyen/çöken güçler
20. yüzyılın son çeyreğinde emperyalist rekabet merkezleri arasında güç dengesi:
Veya buna “küreselleşme”  gölgesinde emperyalist rekabet merkezleri arasındaki güç dengesinin gelişmesi de diyebiliriz. Her halükarda burada söz konusu olan, geçen yüzyılın son 20 senesi içinde güç dengesinin gelişme seyridir.
Bu süreç içinde dünya ekonomisinde güç ilişkilerinin ne denli farklı, eşitsiz olduğunu göstermek için bazı bölgelerin ve ülkelerin dünya ekonomisindeki -burada GSYİH- konumuna bakmak gerekir. 
      1980 – 2000 dünya ekonomisinde güç dengesi-GSYİH bazında (1980 fiyatlarıyla ve dolar) 
      1980 2000 Yıllık ortalama
    Dünya 11.590 20.260 2,8
    Sanayi ülkeleri 7.730 12.880 2,6
    ABD 2.690 4.800 2,9
    Japonya 1.060 1.720 2,4
    Batı  Avrupa 3.540 5.480 2,2
    Almanya 810 1.350 2,6
    “Gelişen” ülkeler 2.340 4.530 3,4
    Çin 300 1.900 9,7
    Sovyetler Birliği 920 740 -1,1

1980'den 2000'e dünya GHYİS'sı 11.590 milyar dolardan 20.260 milyar dolara çıkarak, 20 sene içinde yaklaşık yüzde 75 oranında artıyor. 1980'den 2000'e büyüme sanayi ülkelerinde yüzde 66; ABD'de 78;  Japonya'da yüzde 61; Batı Avrupa'da yüzde 55; Almanya'da yüzde 77; “gelişen” ülkelerde yüzde 93; Çin'de yüzde 533 oranında gerçekleşmiştir. Sovyetler Birliği'nde ise ekonomi, büyüme yerine mutlak küçülmüştür.
Dikkati çeken başka bir nokta da “gelişen” ülkelerde büyüme oranının  sanayi ülkelerindekine ve dünya ortalamasına nazaran daha yüksek; neredeyse iki misli olmasıdır. Bunun ötesinde tabloda, diğer verilerle, başka gelişmelerle birleştirildiğinde çökmüş bir gücü (Sovyetler Birliği) ve yükselen bir gücü (Çin) görmekteyiz.
Verili dönemde ABD'nin dünya ekonomisindeki payı yüzde 23,2'den yüzde  23,7'ye çıkmıştır. Batı Avrupa'nın payı yüzde 30,5'ten yüzde 27'ye düşmüştür.
“Gelişen” ülkelerin payı yüzde  20,2'den yüzde  22,4'e çıkarken, Çin'in payı da yüzde  2,6'dan yüzde  9,4'e çıkarak sıçrama yapmıştır.

Bu dönem ABD'nin hem güçlü hem güçsüz olduğu;  dünya hegemonyasında yükselişinin veya mevcut en tepe konumunun sonlanmaya başladığı dönemdir. Bu sürece birkaç açıdan bakalım:

Dünya ekonomisiyle bağlam bazında Amerikan ekonomisi aslında hiç de göründüğü gibi güçlü değil; mutlak sayılar söz konusu olduğunda ABD, birçok alanda hegemon konumda. Örneğin meta ihracı, sermaye ihracı bakımdan ABD rakiplerinden oldukça üstün konumda. Ama bilanço; bu ilişkilerden doğan açık veya artı söz konusu olduğunda ABD hiç de güçlü durumda değil. Örneğin dış ticaret açığı, sermaye ihracı ve ithali açığı bunu göstermektedir.
    1981-2000 arasında üç emperyalist merkezin dış ticaret bilançosu(milyar dolar) 
    Dönem ABD Japonya Almanya
    1981-1985 -366 169 108
    1986-1990 -658 424 343
    1991-1995 -637 636 205
    1996-2000 -1423 547 348
    Bkz.: International Financial Statistics Yearbook 2001 (IMF), Washington.

Bu verileri grafikleştirirsek:
Yukarıdaki tabloda 1981-2000 arasında Amerikan dış ticaretinin sürekli ve artarak açık verdiğini, buna karşın Japon ve Alman dış ticaretinde sürekli bir fazlalığın olduğunu görüyoruz. Şüphesiz, Almanya'nın veya bir bütün olarak AB'nin önde gelen ülkelerinin ve Japonya'nın aksine ABD,  ürünlerini pazarlama konusunda dış pazara bağımlı değildir. 2000 verilerine göre ABD'nin ihracatı GSYİH'nın ancak yüzde 7,3'üne, Japonya'nınki yüzde 10,1'ne, Almanya'nınki ise yüzde 29,5'ne denk düşmekteydi. ABD, sadece kendi ürünleri için değil, dünya ekonomisi için başlı başına büyük bir pazardır.
İthalat söz konusu olduğunda durum değişmektedir; ihracatıyla karşılaştırıldığında ABD'nin ithalatı kapsamlıdır. Tabloda görülen açık, ihracat ve ithalat arasındaki farktan doğmuştur. Sonraki yıllarda da Amerikan dış ticaret açığı sürekli artmıştır. 

S
ermaye ihracatı ve ithalatı bakımdan da durum ABD'nin lehine değildir. Örneğin 2000 sonu itibariyle ABD'nin yurt dışındaki doğrudan yatırımları bu türden dünya çapında toplam yatırımların yüzde 40'ına denk düşüyordu. Ama ABD, sürekli sermaye ihraç eden ülke olmaktan çıkmış, sürekli daha fazla sermaye ithal eden ülke olmuştur; sermaye ithalatı, sermaye ihracını aşmış ve bu alanda da büyük açıklar vermeye başlamıştır. Aşağıdaki tabloda bu gelişmeyi görüyoruz. 
1980-2000 arasında ABD'nin sermaye ihracatı ve ithalatı (milyar dolar) 
  Toplam sermaye yatırımları Bunun arasında doğrudan yatırımlar
Yıllar Bilanço ABD'nin yurt dışı  yatırımı ABD'de yabancı yatırımlar Bilanço ABD'nin yurt dışı  yatırımı ABD'de yabancı yatırımlar
1980 254 755 501 132 215 83
1985 97 1.303 1.206 166 386 220
1990 -165 2.294 2.495 192 732 540
1995 -418 3.874 4.292 301 1.307 1.006
2000 -2.187 7.190 9.377 -269 2.468 2.737
International Financial Statistics Yearbook 2001 (IMF), Washington.

Toplam sermaye yatırımları bakımından 1990'da ve doğrudan yatırımlar bakımından da 2000'de durum ABD'nin aleyhine dönmüş ve ülke sermaye ihracı-ithali ilişkilerinde açık vermeye başlamıştır.
 
Bu dönemde bu ve başka veriler, ABD'nin dünya ekonomisinde hala hegemon olduğu alanlarda; sektörlerde durumunun pek parlak olmadığı; geriden gelen güçler tarafından zorlandığı bir sürece girdiğini göstermektedir.

(Devamı  2. makalede)

30 Nisan 2010 Cuma

KRİZ CEPHESİNDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

Ekonomik kriz, aynı zamanda burjuva bilimin de krizidir; en azından ekonomiyle ilgili biliminin krizidir. Kriz dönemlerinde burjuvazi yeni ideologlarını da medyatikleştirerek tanıtır. Yaşanmakta olan krizle ilgili olarak burjuva ekonomistlerin, IMF, Dünya Bankası vb. birtakım kurumların değerlendirmeleri saçmalamanın hangi boyutlara vardığını da göstermektedir. Krize karşı mücadelede çaresizlik, alınan tedbirlerin sonuç vermemesi, gelişmelerin burjuva ekonomi bilimi öğretilerini bir kez daha çürütmesi önde gelen burjuva ekonomistlerin koro halinde „bilmiyoruz“ açıklaması yapmaya zorlamıştır. Örneğin burjuva ekonomi biliminin ağır toplarından Ken Rogoff „bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum, kimse bilmiyor“ cevabı veriyorsa, burada burjuva ekonomi biliminin çaresizliği açıklanıyor demektir. Ken Rogoff yalnız değil; buna dünyanın gelmiş geçmiş en büyük borsa kumarcısı Soros, Nobel ödülü almış J. Stiglitz ve daha niceleri de dahildir.

Ekonomi konusunda burjuvazinin profesyonel peygamberleri, Cambrdge'deki („Yeni Ekonomik Düşüne Enstitüsü“ konferansı) toplantıda çaresizliklerini sergilemekten öte bir şey yapamadılar. Belki de King's College'in salonlarında dolaşırken Keynes'in ruhuyla karşılaşmayı umanlar da olmuştur. Ne de olsa Keynes, 1930'lu yıllarda şimdi bu çaresizlerin dolaştığı yerde kapitalizmi yeni bir teoriyle kurtarmak için yanlış teorilere ve pratiğe karşı adeta meydan okuyordu. O zamanda kapitalist dünya en ağır ekonomik krizini yaşıyordu; 1929-1932 krizi; etkileri II. Dünya Savaşına kadar süren kriz. Şimdikiler arasında kendini yeni Keynes yerine koyanlar veya Keynes gibi kurtarıcı olabileceğini sananlar da olabilir. Ama her halükarda fırsatı değerlendirmek ve kapitalizm kurtarıcısı olarak tarihe geçmek var. Keynes de kapitalizmi, kapitalizmden kurtarmamış mıydı? Şimdi de kapitalizmi kapitalizmden kurtaracak birisi niçin çıkmasın?

Yeni olarak ne diyebilirler, neyi yeni diye savunabilirler, bilmiyoruz. 1970'li yılların başına kadar kapitalist dünya ekonomisinde keynescilik hakimdi. 1970'li yıllardan; ama özellikle de 1980'li yıllardan (ABD, İngiltere) neoliberalizm „dövüşe dövüşe“ keynesciliği yendi; keynescilik „meydan muharebesi vererek“ neoliberalizamin saldırıları karşısında geri çekildi. Şimdi tersi bir durum mu söz konusu olacak, bunu bilmiyoruz. Ama yeni keynescilere bakılırsa, yeniden gelmekte olduklarına, teorilerinin ne denli doğru olduğunun kanıtlandığına inanmak gerekir.

Diğer taraftan da veya teori aşanında keynescilik-neoliberalizm çatışması şöyle bir algılamaya da neden olmaktadır: Keynescilik kendine özgü bir model dünya yaratmıştı. Sonra neoliberalizm kendine özgü bir model dünya yarattı. Her iki model dünyada da belli bir dönem her şey yolunda gitti, ama sonra her şey değişmeye başladı; model dünya model dünya olmaktan çıktı. Zavallı burjuvazi, model dünyasının neden model dünya olmaktan çıktığına ne dün ne de bugün bir türlü akıl erdiremedi. Her şeyin yolunda gittiğini düşünüyordu. Hatta her şey sürekli yolunda gitsin diye yaratıcı da oluyordu; sadece düşüncede, teoride değil ekonomi pratiğinde de yenilikçiydi. Ne güzel, sermayenin, ürünlerin veya sermaye ve üretimin önündeki ulusal engeller adım adım kaldırılmıştı; sermaye yeryüzünde cirit atıyordu. Dün keynesci mali piyasa, şimdi de neoliberal mali piyasa „rasyonel“di, modeldi. Ama keynesci model dünyayı esas itibariyle 1974/75 dünya ekonomik krizi, neoliberal model dünyayı da 2008 dünya krizi yıktı. Bu işten anlaması gerekenlerin bu işten bihaber oldukları açıktı. Örneğin IMF. „Türevler ve yapısallaştırılmış kredi piyasaları mali istikrarı daha da iyileştiriyor ve bankacılık sistemini şoklara karşı daha dayanıklı yapıyor“ değerlendirmesini yapıyordu Amerikan konut piyasasında spekülasyon kokusu hissedilmeye başladığı dönemde.

IMF'nin ekonomiden anladığı bu kadardı; sonra da itfaiyecilik yapmaya başladı.
Yaşanmakta olan kriz, burjuvazinin düşünce fukaralığını bir kez daha sergiledi.
Burjuva cephede değişen bir şey yok; hem hiçbir şey eskisi gibi değil, hem de her şey eskisi gibi!

Küçük burjuva cephede duruma gelince:
Bu cephede de değişen bir şey yok. Söylenmesi gerekeni söylemişler. Yaşamın söylediklerini doğrulamaması pek önemli değil. Gerekirse irade ile doğrulatırlar. Öyle de oluyor.

Önceki yazılarda üzerinde durduğumuz için burada anlayışlarını sıralamakla yetiniyoruz:
1-Küreselleşme sürecinde ulus-devleti yok olduğu, en azından etkisizleştiği üzerine teoriler geliştirdiler, ama sonunda ulus-devlet teorilerini yıktı. En azıdan ekonomiyi teşvik paketleri bunun böyle olduğunu göstermektedir.
2-Yok olmaya yüz tutmuş, etkisizleşmiş devlet, sermaye hareketine müdahale edemez dediler, ama devlet müdahale etti.
3-Sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasını kavramadıkları için bu süreçten çıkartılmaması sonuçları çıkardılar:
-Sermayenin uluslararasılaşmasının geriye dönüşümü olmayan ve sonuçlanabilecek bir süreç olarak algıladılar. Ama sadece bir ekonomik kriz bu anlayışın ne denli yanlış olduğunu göstermeye yetti.
-Sermayenin uluslararasılaşması ile kar oranı, azami kar ve ekonomik kriz arasındaki diyalektik bağı göremediler.
4-Kapsamlı ve derin de olsa yaşanmakta olan ekonomik krizin, aynen kitaplarda yazıldığı gibi kapitalizmin dönemsel bir krizi olduğunu göremediler.
5-Sınıf mücadelesine güvensizliğin; işçi sınıfına inançsızlığın; kapitalizmin ancak ve ancak sınıf mücadelesi sonucunda yıkılabileceğinden umudu kesmenin açık bir ifadesi olarak kapitalizmin kendiliğinden çökeceğini savunmaya başladılar. Bu unsurlar, bu teorik anlayışlarını her kriz döneminde savunagelmişlerdir. Savlarını güçlendirmek için sermayenin artı değer elde etme, genişletilmiş yeniden üretimini devam ettirme olanağının kalmadığını açık seçik savundular. Öyle ki Nelte gibi bazıları 2009'un Mart ayında kapitalizmi çökertmişti bile.
6-Sermayenin uluslararasılaşmasından sermaye hareketinin maddi değerlerin üretimine dayanmadığı, artık mali sermayenin belirleyici olduğu anlayışına vardılar. Ama sadece yaşanmakta olan ekonomik kriz bu anlayışın ne deli saçma olduğunu gösterdi vs. vs.
Bu cephede teori adına savunulan ne varsa hepsi yaşanmakta olan kriz tarafından çöpe atıldı.

Şimdi bir de bu krizi borçlanma krizi perspektifiyle ve genel seyri içinde kısaca ele alalım.

Burjuva basında kriz hakkında karamsar düşünceler dile getirenlere “kıyamet günü tellalları” deniyor. Bir taraftan medyatiklendirilen bu unsurlar diğer taraftan da adeta lanetleniyorlar. Emperyalist burjuvazinin bazı gözde ekonomistleri sermayenin yakın geleceği; krizin seyri hakkında hiç de “iyi” şeyler söylemiyorlar. Birkaç örnek verecek olursak:

James Chanos'a göre „Çinliler cehennemin yolundalar“. Bu Hedge-Fon menajerine göre bu görüşünü geçen birkaç yıllık zaman diliminde devasa boyutlara varan kredi artışıyla bağlam içinde söylüyor. Bu borsa kumarbazı, gayrimenkul sektörüne çok miktarda ucuz para aktığını ve belli bir köpük oluştuğunu bunun da er veya geç patlayacağını dile getiriyor. Bu anlamda Çin'in Dubai'den çok çok kötü olduğu anlayışında.

Burjuva ekonomistlerin çoğunluğu, hükümetlerin ve merkez bankalarının teşvik paketleri krizin daha da derinleşmesini engellediği anlayışında. Onlara göre kriz, ucuz atlatılmıştır. Ama F. Biancheri (Leab/2020 kurucusu) bu anlayışta değil; bu baya göre tüketici kredileri son on yıllardaki ekonomik büyümenin akaryakıtıydı. Yani kredi erimesi toplumu, 1930'dakinden daha derinden etkileyecektir. Bu nedenle bu krizin o krizden daha felaket olduğunu bütün dünya görecektir. Bu ise bir paniğe neden olabilir.

Kenneth Rogoff'a göre AB'nin yardımı Yunanistan için yeterli olabilir, ama sorun sadece bu ülke ile sınırlı değildir. Ülkelerin çoğu kemerleri daha da sıkacak. Avrupa dibe vuracak; yere serilecek. Sırada İrlanda, Portekiz, İspanya, Ukrayna, Letonya ve başka ülkeler var.

En büyük borsa kumarbazı G. Soros'a göre „Avro Alanı en büyük sorunuyla henüz karşı karşıya kalmadı. Yunanistan için zorunlu yardım yeterli olabilir. Ama İspanya, Portekiz ve İrlanda 'da var. Bunların hepsinin toplamı yardım edilemeyecek kadar büyüktür“.

Casey Research'in kurucusu Douglas Casey, „çoğu hükümetler iflas etmişlerdir. Açıklar sık sık merkez bankalarının sırtına yıkılıyor. Gelecek yıllarda dünya çapında süper enflasyon bekliyorum“ görüşünde.

Marc Faber, „krizin finali daha önümüzde. İpotek krizi sadece bir başlangıçtı. Krizin nedeni kredidir. Krediler zengin yapsaydı, Zimbabve dünyanın en zengin ülkesi olurdu“ diyor.

Dünya ekonomisinin krizden çıkmadığını bir biçimde ifade edenlerin listesi uzun.

Devlet borçlanması-devlet iflasları olasılığı:
Yunanistan'da devlet borcu krizi, burjuvazinin krizden çıkıyor umuduna vurulmuş olan en büyük darbe olmuştur. Mali ve sanayi sektörününü kırıp-geçiren ekonomik kriz 2009'un son aylarından bu yana daha ziyade devlet borçlanması krizi olarak devam etmektedir. 2009 yılının, ülkelere göre değişse de genellikle I. çeyreği sonundan itibaren sanayi üretiminde belli bir kıpırdanmanın olması ve buna bağlı olarak üretimin artması krizden çıkılıyor umudunu yeşertmişti. Ama aynı dönemde ve giderek gündemleşen devlet borçları kriz konusunda yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Açık ki, iyimserleri bile kötümser yapacak derecede etkili olan bu kriz, henüz sonlanmamıştır; şimdi onu daha ziyade borçlanma krizi biçiminde yaşıyoruz. Aslında böyle bir gelişmenin olacağı bilinmeliydi. Çünkü ülkelerin kendi bankasını, kendi sanayisini kurtarmak için yapmış olduğu harcamalar bilinmiyor değildi.

Neoliberalizmin kendi ilkesini nasıl ayaklar altına aldığını bizzat yaşayanlardanız. Trilyon dolarlarla ifade edilen miktarlar, batan bankaları ve işletmeleri kurtarmak için merkez bankaları tarafından adeta dağıtılmadı mı? Tabii giderek daha çok sayıda devletin borçlanma kriziyle karşı karşıya kalmasının tek nedeni bu değildir. Öyle ki, en önemli nedeni de bu değildir. Ekonomik kriz döneminde devlet gelirleri azalır. Devlet gelirlerinin azaldığı süreçte batan işletmeleri kurtarmak için yapılan harcamalar, borçlanmanın artması demektir.

Kapitalist ekonomi işlerliğinde bir tuhaflık var. Devlet istikrazları için sigorta var; ödenmeyen kredileri sigorta eden sigortalar (die notorischen Credit Default Swaps (CDS)). BU CDS sigortalar, örneğin sadece Yunanistan devlet istikrazlarıyla ilgili değil. Almanya'nın, ABD'nin, İtalya'nın çıkarmış olduğu istikrazlar da sigortalı. Bu durumda şu gariplik ortaya çıkıyor: Devlet istikrazlarını satın alan, CDS ile kendini, devletin ödeyememe durumuna karşı güven altına almış oluyor ve bunu bir banka üzerinden yapıyor. Yani, varlığı devlet tarafından güven altına alınmış bir banka, kendini güven altına alan kurumun -devletin- ödeyememe durumunda sigorta olarak ödemeyi üstlenmiş oluyor. Devlet, bankanın sigortası, banka da devletin sigortası oluyor. Böyle bir sigortalamanın hiçi bir değeri yoktur. Çünkü devlet, çıkardığı istikrazları ödeyecek durumda değilse, bankayı da destekleyemez.

Devletlerin ödeme yeteneğini kaybetmeye doğru bir yuvarlanma içinde olduklarını en iyimser burjuva ekonomistleri dahi kabul etmekteler. Tabii sorun burada sadece, şu veya bu uluslararası konuda karar verme gücü olmayan, etkilemeyen küçük devletlerin (örneğin Yunanistan, İzlanda vb.) iflas etmesi değildir; bu durumda IMF'ye çok iş düşer ve bolca para bulmak zorunda kalır. Ama İngiltere, Japonya, ABD gibi devletlerin; bir bütün olarak Avro Alanı, Japonya ve ABD'nin iflası söz konusu olduğunda ne olur bilmiyorum, ama paranın değerini düşürerek; birbirinin sırtına binerek ekonomiyi yeniden düzeltmek mümkün olamayacağı için ortaya önü her türden siyasal gelişmeye açık bir uluslararası kriz çıkar.

Görünen ve görünmeyen borçlar:
Yunanistan krizi yaşanmakta olan dünya krizinin bir yansımasıdır; bu anlamda bazı bankaların ve başkaca mali kurumların yıllarca Yunanistan hükumetlerine para vermeleri ve karşılığında da faiz almaları kapitalist işlerliğin bir görünümüdür. Sorun bununla sınırlandırılırsa, kriz de sadece Yunanistan'la sınırlı bir kriz olur. Oysa Yunanistan devlet borçları konusunda dünya çapında buzdağının sadece görünen kısmının bir parçasıdır.

Neredeyse hemen bütün devletlerin harcamaları gelirlerinden daha çok. Ortaya çıkan açık, iç ve dış borçlanma ile kapatılıyor. Belli bir zaman sonra ana paranın ödenmesi yerine faizlerin ödenmesi için borç alınıyor. Borçlanmanın kapsamını daraltmak veya olduğu gibi göstermemek için hükümetler hileye baş vuruyorlar.

Aşağıdaki grafikte bazı devletlerin açık ve örtülü ödeme yükümlülüklerini görüyoruz. Açık olan borçlar, para piyasalarından alınan borçlardır. Bu borçlar bilançolarda yer alır. Ama örtülü yükümlülüklerin durumu farklıdır; bunlar her devletin vatandaşları karşısında taşıdığı yükümlülüğü ifade ederler; sosyal harcamalar, emeklilik fonları, sübvansiyonlar vs. Bu türden yükümlülükler örtülü tutulu ve bilançolarda yer almazlar.



Sermaye piyasalarından alınan borçlar örtülü borçların yanında “devede kulak” kalmaktadır, örtülü yükümlülükler açık olanların birkaç mislidir: Almanya'da 8; İspanya'da 10; Fransa'da 22; İtalya'da 3,7; İngiltere'de 8,2; AB'de 8,2; ABD'de 11 ve Yunanistan'da da 7,9 mislidir.

Grafik, söz konusu bu devletlerin -sorun sadece bu devletlerle sınırlı değildir- “ayağını yorganına göre uzatmadan” yaşadıklarını göstermektedir. Bu ve başkaca borçlu ülkeler, vatandaşlarına sürekli, ülkenin ekonomik gücünü aşan ekonomik ve sosyal hizmet sözü vermişler ve vermekteler. Bu sözlerin sonuçları ortada.


Şimdiye kadar kapitalizmin tarihinde savaşlardan dolayı devlet iflasları ve hiper enflasyon görülmüştü. Örneğin I. Dünya Savaşından sonra Almanya'da yaşanan hiper enflasyon, II. Dünya Savaşından sonra yine Almanya'da uygulanan para reformu buna bir örnektir. Devlet iflasları için artık savaşlara da gerek yok. Çığ gibi artan borçlar da aynı sonucu vermektedir.

Turbo hızıyla borçlanma:
Yaşanmakta olan ekonomik krizin başlangıç aşamasında borçlanma ve ödenmesiyle ilgili olarak oldukça yaygın olan anlayış, başta ABD olmak üzeren hızla ve çok borçlanan devletlerin yüksek enflasyonla borçlanma sorununu çözmeye çalışacaklarıydı. Bu sav iki faktöre bağlı olarak şöyle savunuluyordu: Birinci faktör: Merkez bankalarının yoğun para arttırımı kaçınılmaz olarak kendiliğinden enflasyona neden olacaktır. İkinci faktör: Özellikle ABD enflasyonu teşvik edecektir.
Birinci faktör bağlamından bir gelişme olmadı, en azından şimdiye kadar olmadı; fiyatlarda dikkate değer bir artış görülmedi. Sadece para bolluğundan dolayı hammadde fiyatlarında belli bir artış oldu.

İkinci faktörle bağlam içinde ABD'de enflasyonu teşvik eden bir gelişme olmadı; ne ekonomide oldu ne de politik olarak bu teşvikin önünü açacak kararlar alındı.
Bundan sonra ne olacağından bağımsız olarak devletler hızlı borçlanmayı devam ettiriyorlar. Öçyle ki, borçlanan devletler dayanacakları bir güvence varmışcasına borçlanıyorlar. Belki de ekonominin aniden yükselişe geçeceğine inanıyorlardır. Bu, gerçekleşmesi hemen hemen imkansız gözüken bir ihtimaldir. Geriye başka çareleri kalmadığı için nasıl geri ödeneceği hesaplanmadan borçlanma kalmaktadır.
Belki de borçları silecekler...

Her halükarda BIZ (Uluslararası Ödeme Bankası) devletleri borçlanma konusunda uyarıyor.

Sanayileşmiş ülkeleri yüksek borçlanma konusunda uyaran BIZ, OECD ülkelerinin borçlarının
GSYİH'nın yüzde yüzünü aşacağını ve borçlanmanın önünü almak için dramatik tedbirlerin alınması gerektiği görüşünde.

Borçların bu hızla artması durumunda yatırımcılar, daha yüksek faiz talep edecekler, bu da devlet iflaslarını olasılığını yükseltecektir.

Banka devlet borçlarını patlamaya hazır bomba olarak değerlendiriyor. Bunun böyle olduğunu devlet borçlarının 2007'den 2011'e GSYİH'ya oranının değişiminde de görmekteyiz. Örneğin bu oran Almanya'da yüzde 65'ten yüzde 85'e; Avusturya'da yüzde 62'den yüzde 82'ye; Yunanistan'da yüzde 104'ten yüzde 130'a; İtalya'da yüzde 112'den yüzde 130'a; ABD'de yüzde 62'den yüzde 100'e; İngiltere'de yüzde 47'den yüzde 94'e; Japonya'da yüzde 167'den yüzde 204'e çıkacak.

Bu durumda örneğin ABD ve İngiltere GSYİH'nın yaklaşık yüzde 10'unu faizler, ödemek için ayırmak zorunda kalacaklar. AB'de yüzde 3'lük Maastricht kriterini (yıllık net yeni borçlanma GSYİH'nın yüzde 3'ünü geçemez) hiç bir üye ülke yerine getiremeyecek. Bırakalım yüzde 3'ü bütün üyeler bu kriteri 2-3 misli aşmış durumda. Örneğin İngiltere'de bu oran yüzde 12,5'e varıyor.
Durumu felaket olan ülke Japonya'dır. İç borçlanmaya; Japon vatandaşlarının bankalardaki tasarruflarına dayandığı için şimdilik idare ediyor.

IMF'nin hesaplamasına göre, devlet borçlarının GSYİH'ya oranı 67 ülkede 2007'de yüzde 80'den 2014'de yüzde125'e çıkacaktır. Sanayi ülkelerinde devlet borçlanması on üç yıl içinde yüzde 20 ila yüzde 30 arasında artmıştır (Uluslararası Ödeme Bankası). 2001'de ortalama borçlanma GSYİH'nın yüzde yüzünü geçecek. Kapitalizm böyle bir durumla kısa bir süre için ilk defa II. Dünya Savaşı sonrasında karşı karşıya kalmıştı.

Devlet borçlarındaki artış, her fırsatta sık sık dile getirildiğinin aksine ekonomik krizden çıkılmadığını; krizin dünya çapında sürdüğünü, ama bir sanayide kriz biçiminde değil, borçlanma krizi biçiminde devam ettiğini göstermektedir. Dünya ekonomisi en ufak bir mali dalgalanmadan dahi etkilenecek kadar kırılgandır. Yunanistan borçlanma krizi bunu göstermiştir.

Teşvikler, geçici iyileştirmenin ötesinde bir işe yaramamış; krizle bağlam içinde hiçbir sorun çözülmemiştir. Batan bankaların kurtarılması operasyonu devletlerin olağanüstü borçlanmasına neden olmuştur.

Dünya çapında küresel bütünleşmeye de gidilmemektedir; uluslararası sermayenin uluslararasılaşmasıyla uluslararası bütünleşmesinin bir ve aynı şey olmadığını dar kafalı küçük burjuva anlamaz. Anlayacağına dair bir beklentimiz de yok. Bir taraftan geriye dönüşümü olmayan uluslararasılaşmadan bahsederken, diğer taraftan da yaşanmakta olan krizin de gösterdiği gibi, uluslararasılaşan sermaye krize karşı ortak tavır alamamıştır; kriz, uluslararasılaşmış sermayenin ulus-devlete bağımlılığını, ulusal limanının olduğunu bir kez daha göstermiştir. En azından AB içinde Almanya'nın tavrı, üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıkları bu entegrasyonda ortak bir politikanın değil, her bir ülkenin kendi çıkarları doğrultusundaki politikanın geçerli olduğunu göstermiştir.

16 Nisan 2010 Cuma

DÜNYAYI „BİRAZ DAHA GÜVENLİ“ YAPMAK İSTEYENLERE BAKIN!

13 Nisanda sonlanan „atom zirvesi“nde 47 ülkeden hükümet temsilcileri dünyayı „biraz daha güvenli“ yapmak için iki gün boyunca ter döktüler. Barack Obama'nın inisiyatifi üzerine toplanan zirvede beklenen oldu ve „teröristlerin“ ve „kötü niyetli olanların“ eline geçmesin diye „dört sene içinde bütün parçalanabilir materyali güven altına almaya“ hazır olduklarını açıklayan devletler, böyle bir adım atmaya hazır olmadıklarını gösterdiler. Hiçbir bağlayıcılığı olmayan sözde anlaşmalar, aslında önde gelen emperyalist ülkeler açısından nükleer silah teknolojisini modernleştirmek ve yeni nükleer silahlara dayanarak yeni nükleer tehdit politikası oluşturmak için zaman kazanmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Hep böyle hareket etmişlerdir. Dünyayı ekonomik krizden kurtarmak için ortak adım atacaklarını açıklamışlar, ama kendi sermayelerini kurtarmak için teşvik paketleri hazırlamış ve uygulamışlardır. Nükleer silahlarla ilgili anlayışlarında da aynı demagoji geçerli. „Atom silahlarını yasaklama anlaşması“ bu demagojiye hizmet etmedi mi? Bir zamanlar iki süper güç (ABD ve Sovyetler Birliği) aralarında nükleer silahlarla ilgili görüşmeleri sürdürürken kıyasıya nükleer silah geliştirmediler mi?

Nükleer silahsızlanma görüşmelerinin başlamasından bu yana; '60'lı yılların sonundan bu yana atom silahlarına, nükleer tesislere, atom materyaline ve atom silahı teknolojisine sahip olan ülke sayısı azalmadı, tam tersine arttı. Zirvedeki bu gayretkeşlik niye? Açık ki, ortada bir tekel var; nükleer silah tekeli ve tekelci konumun devam etmesi isteniyor. Bunu ABD ve Rusya istiyor. Bu zirvede Obama, adeta her iki ülke adına konuştu. Obama, toplantıya katılan devletleri, emperyalist atom güçleriyle işbirliğine hazır olmayan nükleer silaha sahip ülkelere ve bu silahı geliştirme yeteneğine sahip ülkelere karşı ortak hareket etmeye zorluyor. Açık ki burada Amerikan emperyalizmi karşısında boyun eğmeyen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve İran kast edilmektedir.

Hakim rejimi karakteri bakımından bu ülkelerin savunulacak bir yanı yoktur. Ama bundan dolayı özellikle Amerikan emperyalizminin dünyayı „biraz daha güvenli“ yapmak için çabasının ciddi olduğuna inanmak zorunda da değiliz. ABD'nin yaptığı gerçek anlamda ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Şu hale bakın: Bildik ABD, dünyayı kana bulayan, bulamaya da devam eden ABD „nükleer terörizme“ karşı dünyanın koruyucusu rolünü oynuyor. Şu hale bakın: Şimdiye kadar dünyayı atom silahıyla terörize eden yegane ülke ABD'dir ve bu ABD, insanlığı „nükleer terörizm“den korumak için kolları sıvamış! Nagazaki ve Hiroşima'ya, savaşın seyrine göre hiç de gerekli olmadığı halde, atom bombası atan ABD değil miydi? 1962'de dünyayı atom silahlarının kullanıldığı bir dünya savaşı eşiğine getirenler ABD ve sosyal emperyalist Sovyetler Birliği değil miydi? Sovyetler Birliği'ne karşı, bu ülkeyi atom silahlarıyla da çembere alacak şekilde stratejik ülkelere nükleer silahlar konuşlandıran ülke ABD değil miydi?

ABD tarihine bakarsanız, savaşmadığı, kan dökmediği, kitlesel katliamlar yapmadığı hiçbir dönemi yoktur. ABD, kurulduğundan beri hep savaşmış, hep katletmiştir, hep işgal etmiştir. Monreo doktrininden (1823) bu yana ABD, Latin Amerika'dan başlayarak bütün dünya üzerinde hakimiyetinin stratejisini geliştirmiştir. Bugün bunun adı Avrasya jeopolitikasıdır; 21. yüzyılda dünya hakimiyetidir. Bu nedenle Irak işgal edildi; bu nedenle Afganistan işgal edildi.
ABD, bütün dünyada emperyalist saldırganlığın, işgal ve katliamın en önde gelen temsilcisidir. Binlerce sivil insanı, askeri öldüren uranyumla örtülenmiş mermileri kullanan ABD'dir. Bu silahlar Balkanlar'da Irak'ta, Lübnan'da kullanılmadı mı, Afganistan'da kullanılmıyor mu?

Bu “kirli bombaları” bütün dünyaya yayanlar ve kullananlar, şimdi o dünyayı yaydıkları o “kirli bombalara” karşı korumak istiyorlar. Radyoaktif materyal dünya çapında daha sıkı kontrol edilecekmiş. Madem ki kontrol edecektiniz de niçin yaydınız?

Bu “barış sever” atom güçlerinin cephaneliğinde 23.300 atom silahı var (SIPRI, Ocak 2009). Bunlardan 8.392'si her an kullanılmaya hazır bekletiliyor. Bırakalım bunların hepsinin kullanılmasını, Hiroşima'ya atılan bomba kapasitesinde 100 atom bombasının kullanılması dünyayı yaşanamaz hale getirmeye yetiyor.

Aşağıdaki haritada yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyumun kg bazında ne kadar yaygın olduğunu görüyoruz. Temizleyin de görelim.

Yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum haritası:



Amerikan emperyalizmi, silahsızlanma ve “terörizme karşı mücadele” adı altında kendi çıkarlarına uymayan, boyun eğmeyen ülkeleri dize getirmeyi amaçlamaktadır. “Nükleer zirve”de bu politika, İran ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyetine karşı mümkün olan en geniş cephe kurmak biçiminde yansımıştır.
Amerikan emperyalizmi amacına ulaşmak için bütün dünyayı sistematik olarak yeni bir Amerikan askeri saldırganlığına hazırlamaktadır. Hedef ülke İran'dır. Bu saldırganlık mutlaka askeri saldırı biçiminde yorumlanmamalıdır. Çok sayıda ülkenin katıldığı ve İran'ı zorlayacak sıkı yaptırımlar da aynı amaca hizmet edebilir.

Obama'nın bu zirvede, Amerikan çıkarlarına uymayan ülkelere karşı tavrı, Bush döneminin saldırgan tavrının devam ettiğini göstermektedir. Aralarındaki tek fark, Obama'nın Bush gibi provokatif girişimde bulunmaması, bunun yerine soruna taraf olanları kendi yanına çekmeye çalışması; belli bir toplantı, tartışma kültürünü önplana çıkartmasıdır. Yanılmıyorsam, BM'in kuruluş toplantısından (1945) bu yana ilk defa 45 hükümet başkanı “nükleer zirve” vesilesiyle ABD'de bir araya getirilmiştir. Obama'nın, Bush döneminden farklı yönetim tarzından dolayı Amerikan emperyalizmi dünya hakimiyeti için mücadelesinden; rakipleriyle rekabetinden vazgeçmiş olmuyor.

Amerikan hükümeti İran, Suriye ve K. Kore'yi “nükleer zirve”ye, “Atom Silahlarını Yasaklama Anlaşması”na güya uymadıkları için davet etmemiştir. Bu doğru değil; İran ve Suriye bu anlaşmayı imzalamışlar ve IAEA ile işbirliği yapmaktalar. K. Kore de bu anlaşmayı imzalamıştır, ama 2006'da anlaşmadan çekilmiştir.

Zirvenin gündemi, insanlığın nükleer tehdit altında olduğu gerçekliği üzerine her türlü ima ve tartışmayı dışlayacak bir biçimde hazırlanmıştır. Aksi taktirde öncelikle ABD ve Rusya'nın korkunç boyutlara varan nükleer cephaneliği tartışmaya açılmış olurdu. Engellenmek istenen tam da buydu. Bu konunun tartışılmamasında tabii ki nükleer silaha sahip olan diğer ülkelerin de çıkarı var (İngiltere, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, İsrail).

Nükleer silaha ve atom teknolojisine sahip olan ülkelerin elinde 2100 ton nükleer materyal var. Bu materyalle 120.000 atom silahı üretilebilir ve bu kadar silahla dünya yüzlerce kez yok edilebilir. Açık ki nükleer silaha sahip olan devletler, başta da ABD ve Rusya açısından önemli olan, nükleer silahsızlanmak, atom silahlarını yok etmek değildir. Bu ülkeler için başta da ABD ve Rusya için önemli olan, nükleer silah ve teknoloji tekelinin korunmasıdır. Her halükarda ulaşılmak istenen amaç, konvansiyonel ve nükleer silah ve silah teknolojisindeki tekelci konumun devam ettirilmesidir.