deneme

17 Ocak 2010 Pazar

Kriz Karşılaştırması ve Krizden Çıkış Senaryoları (2)

(AYNEN KİTAPLARDA YAZILDIĞI GİBİ KLASİK BİR EKONOMİK KRİZ SÜRECİ)


2009'un Mart-Nisan aylarında başlayan sanayi üretimindeki artış, burjuva ekonomistleri „krizden çıkılıyor“ doğrultusunda değerlendirmeler yapmaya yöneltti; öyle ki konjonktür yükselişinin başladığından da bahsedenler oldu. Şüphesiz söz konusu dönemde sanayi üretiminde belli bir kıpırdanma olmuştur ve bu kısmen hala devam etmektedir. Ama bu, dünya ekonomisinin krizden çıktığı anlamına asla gelmez. 2008 krizinin çelişkili bir konjonktür seyri sergilediği ve bunun da kapitalist ekonominin öyle kolay kolay krizden çıkamayacağını gösterdiği açıktır; bir dizi gösterge, sanayi üretiminin dibe vurduğunu gösterirken, bir dizi gösterge de konjonktürün durgunluk aşamasında belli bir süre kalacağını göstermektedir. Konjonktür gelişmesinin zikzaklar çizerek; bazen mutlak küçülerek, bazen büyüyerek ilerleyeceği bir sürece girilmiştir. Bu süreçte ekonominin mevcut dibe vurmasını; en derin gerileme noktasını da geçen, daha da düşen bir gelişme de yaşanabilir. Her halükarda bunlar olasılıklar olarak görülmelidir.
Mayıs 1931'de E. Varga 1929-32 dünya krizini değerlendirirken şu tespiti de yapıyordu: „Şu kadarı açık ki, bu sene de kapitalist dünya için bir kriz yılı olacaktır...Kapitalizmin genel krizinden en çok etkilenen ülkelerde durgunluk kronik bir karakter alacaktır... Diğer ülkelerde durgunluk canlanmaya ve iyi bir konjonktüre geçebilir. Önemli olan, akut kriz aşamasının geride kalmasından sonra bütün ülkeleri ve bütün sektörleri kapsamına alan bir canlanmanın, aynı biçimde kapitalizmin yeni bir istikrarlaşmasının asla gerçekleşmeyeceğidir...Tam tersine: Durgunluk aşaması derin ve uzun süreli olacaktır; yükselişin olabileceği ülkelerde -şayet yükselme durumu olursa- bu, kısa, görece olacaktır ve yüksek olmayacaktır; takip eden kriz aşaması şimdikinden daha derin ve daha ağır olacaktır” (Eugen Varga; “Die Krisentheorie von Marx und die Probleme der Weltwirtschaftskrise” -”Marks'ın Kriz Teorisi ve Dünya Ekonomik Krizi Sorunları”. Yayımlandığı yer; Wirtschaft und Wirtschaftspolitik, 1. Vierteljahr 1931, internationale Pressekorrespondenz, 11. Jg. 1931, Nr. 43, 9. Mai 1931, Reprint Westberlin 1977).
Varga bu değerlendirmeyi yaptığında kriz yaklaşık iki seneden beri kapitalist dünya ekonomisini kasıp kavuruyordu. İki senelik bir kriz tecrübesine; bu anlamda veri bolluğuna rağmen Varga'nın değerlendirmesi oldukça temkinli. Bazı ülkelerin, örneğin dinamik yapısından, yükselen dünya gücü olma özelliğinden dolayı ABD'nin kısa zamanda kendini toparlayacağı ve çöküş sürecinde olan İngiltere'de krizin kronik bir karakter alacağı tespitini yapıyordu. Varga'nın söz konusu dünya kriziyle ilgili çoğu tespitinin doğruluğu yaşam tarafından kanıtlanıştır.
Yaşanan kriz sürecinde de böyle bir benzerlik oluşur mu burası bilinmez, ama oluşması için nedenler yok değil; Çin yükselen bir ülke ve üstelik krize de girmedi. Hindistan da yükselen bir ülke ve o da krize girmedi. Buna karşın ABD, çöküş sürecinde olan hegenom güç. İngiltere, Fransa, Japonya da bu kategoride ele alınabilir.
Benzerlikler ve benzemezlikler ortada. 2008 krizinin şimdiye kadarki aylarında görülen gelişme bu krizin, 1929-32 krizi kadar derin olmayacağını, ama en azından 1929-32 krizi ve sonrasında yaşanan uzun bir durgunluk dönemi yaşanmasına yol açacak kadar derin olabileceğini göstermektedir.
Bunun böyle olmasında başta Çin ve Hindistan olmak üzere Brezilya vb. ülkelerin önemli bir rolü olacaktır. Bu ülke ekonomileri krizde değil ve mevcut halleriyle, açık ki, dünya ekonomik krizinin daha da derinleşmesini engelleyen bir rol oynamaktalar. Ama mevcut güçleriyle dünya ekonomisini krizden çekip çıkartacak durumda da değiller.

1929=100 ve 2005=100 bazındaki karşılaştırmalar Japonya hariç diğer ülkelerde sanayi üretiminin (Bkz.: İlk makaledeki tek tek ülkelerle ilgili grafikler) 2008 krizi sürecinde 1929-32 krizi sürecinde olduğundan daha geriye düşmediğini göstermektedir. (Bunun değişebileceğinin bir olasılık olduğunu bir daha belirtelim).
Bütün veriler; göstergeler, tarihsel benzerlikler/paralellikler, 2008 krizinin başladığı gibi bitmeyeceğini; bu krizin ekonomik, siyasi ve toplumsal etkileri 2007 öncesinin koşullarına, “normalliğine“ kolay kolay geri dönülemeyeceğini göstermektedir. Dünya ekonomisi, yıllarca sürebilecek küçük ölçekli bir ekonomik büyüme (inişli-çıkışlı durgunluk), yüksek oranda işsizlik, düşük seviyede ücret; dünya çapında artan bir yoksulluk ile karşı karşıya kalınacaktır. Bu kriz aynı zamanda Amerikan emperyalizminin çöküşünü ve Çin emperyalizminin yeni dünya hegemon gücü olarak yükselişini de hızlandıracaktır.

Başta Çin olmak üzere Asya'nın „yükselen“ ekonomileri dünyanın yeni büyüme merkezi olmuşlardır. Hindistan ve Brezilya da dahil bu ülkelerde ekonomilerin krizde olmamasından, başta Avrupa'nın emperyalist ülkeleri olmak üzere ekonomisi krizde olan ülkeler de yararlanmaktalar; Örneğin Almanya geçen yaz döneminde, bir önceki çeyreğe göre ihracatını yaklaşık yüzde 5 oranında arttırdı. Bir önceki yılın seviyesine uzaşılamamasına rağmen Avrupa Alanı ihracatı genel olarak arttı.
Ekonomideki kıpırdanmada şüphesiz ki teşvik paketlerinin de bir rolü olmuştur; ama alınan sonuçlar, bu kıpırdanmanın önemli boyutlarda olmadığını, evet yapay bir kıpırdanma olduğunu göstermektedir. Buna rağmen sanayi üretiminde dibe vurma gerçekleşmiş ve üretimde yeniden canlanma başlamış gözükmektedir.
Kriz sürecinde işletmeler sipariş üzerine üretimi durdurmuşlar, stokları eritmişlerdi. Şimdi stok olmadığı için üretime geçiliyor.
Bu durum, burjuva ekonomistlerin ve kurumlarının gelecek üzerine tahminlerinin de farklı olmasını beraberinde getiriyor. Bazılarına göre düşük oranlarda büyüme, 2010'un kışına kadar sürecek; bu dönem içinde ancak yüzde 0,75 oranında bir büyüme olacak.

Kapitalist ekonominin önümüzdeki birkaç yılı için yapılan tahminler neyi gösteriyor?
IMF, OECD, Dünya Bankası gibi kapitalist dünyanın uluslararası kurumları dünya ve ülke ekonomilerinin gelişmesi üzerine sürekli tahminler yapıyorlar. Son bir-iki yıl içinde yapılan tahminleri sürekli düzeltmek zorunda kaldılar; kriz koşulları düzeltmeyi kaçınılmaz kılıyor. Bu kurumların güncel tahmin verileri dünya ekonomisinin naslı bir süreçten geçeceğini göstermektedir. Burada önemli olan, yapılan tahminlerin aynen gerçekleşmesinden ziyade yaklaşık oranlarda gerçekleşmesidir veya konunun uzmanlarının nasıl bir ekonomik büyümeyi kafalarında canlandırdıklarıdır. Biz ilgilendiren meselenin bu yönüdür.

Temmuz 2009 itibariyle yaptığı değerlendirmesinde IMF, “dünya ekonomisi II. Dünya Savaşından bu yana emsali görülmemiş bir kriz içinde hareket etmektedir“. 'Ekonomide belli bir istikrara doğru gidilmekte, ama bu „bütünlüklü değil“, ağır, zor oluşan bir istikrar. Bunun ötesinde riskler de var' diyor.
İstanbul'daki toplantısında IMF, krizde çıkıldığından bahsediyor, 2009 yılında dünya ekonomisinin yüzde 1,1 oranında küçüleceğini 2010 yılında ise yüzde 2,5 oranında büyüyeceğini açıklıyordu (Daha önceki tahmin yüzde 2,5 idi).
Ekim 2009 itibariyle burjuva basında yer alan IMF'nin yeni bir değerlendirmesinde „küresel ekonomi yeniden büyümeye başlamıştır“ tespiti yapılıyor. Öyle ki, krizden beklenildiğinden daha hızlı çıkıldığı anlayışı dile getiriliyor; yeni değerlendirmede Temmuzdaki değerlendirmeden daha cüretli tahminler yapılıyor; Kötümserliğini yerini iyimserlik alıyor. Kriz sonlanıyor, ama ekonomide yükseliş zayıf olacak ve riskler taşıyacak deniyor.

Yapılan tahmine göre örneğin Japon ekonomisi 2009 yılında yüzde 5,4 mutlak küçülecek, ama 2010 yılında ancak yüzde 1,7 oranında büyüyecek. Rus ekonomisi 2009'da yüzde 7,5 oranında mutlak küçülecek, 2010'da ise ancak yüzde 1,5 oranında büyüyecek. Amerikan ekonomisi 2009 yılında yüzde 2,7 oranında mutlak küçülecek, 2010'da ise ancak yüzde 1,5 oranında büyüyecek. 2009 yılında Fransız ekonomisi yüzde 2,4 ve İngiliz ekonomisi de yüzde 4,4 oranında mutlak küçülmüş olacak, ama her ikisi 2010 yılında ancak yüzde 0,9 oranında büyümüş olacak. Alman ekonomisi 2009'da yüzde 5,3 oranında mutlak küçülecek, 2010'da ise yüzde 0,3 oranında büyümüş olacak. İtalyan ekonomisi 2009'da yüzde 5,1 oranında mutlak küçülecek ve 2010 yılında da yüzde 0,2 oranında büyümüş olacak.

OECD'ye göre de sanayi ülkeleri, „olağanüstü güçlü“ konjonktür programları sayesinde ağır krizden çıkmıştır. „En kötü olan artık geride kaldı“. Bu iyimser değerlendirmeler tahminlere de yansımaktadır:
Sanayi üretimindeki kıpırdanma OECD'nin de tahminlerinde düzeltme yapmasına neden oldu; birkaç ay öncesinin kötümserlik dolu tahminlerinin yerini şimdi iyimserlik dolu tahminler alıyor. OECD, dünya ekonomisinin büyüme tahminini 2010 için yüzde 3,4 oranına çekti; Haziran ayındaki tahmini yüzde 2,3 idi. Yine Haziran ayında dünya ekonomisinin 2009 yılında yüzde 2,2 oranında büyüyeceğini tahmin ediyordu, şimdiki tahmin yüzde 1,7. 2011 yılı için yüzde 2,8 oranında bir büyüme tahmin ediliyor.
OECD'ye göre Avro Alanı ekonomisi 2009'da yüzde 4 oranında daralacak, ama 2010 yılında yüzde 0,9 ve 2011'de de yüzde 1,7 oranında büyüyecek.





Tahmin olarak belirtilen büyüme oranlarına dikkat edelim. Bu oranların hepsi yüzde 0,2 ila yüzde 2,8 arasında bir bantta yer alıyor; yani en fazla yüksek-büyüme tahmini yüzde 2,8 oranıyla 2011 yılında Amerikan ekonomisi için yapılıyor. Bu tahminlerin hiçbirisi ekonominin krizden güçlü bir çıkışına işaret etmiyor; tersine 0 (sıfır) büyüme ekseninin biraz altında ve biraz üstünde zikzaklar çizerek seyreden bir ekonomik hareketlilik söz konusu. Konjonktürün yükseliş aşaması, bu büyüme oranları göz önünde tutulursa yok olmuş. Gerçekten de öyle. Aşağıda ele alacağımız gibi bu büyüme oranları çoğu ülke ekonomisinin ve dünya ekonomisinin krizden sonra inişli-çıkışlı bir durgunluk içinde kalacağını göstermektedir.

Ekonomide son aylarda görülen kıpırdanmada konjonktür programlarının bir rolü olmuştur. İradi tedbirler; hükümetlerin politikaları ekonominin seyrinde etkili olabilir, ama ekonominin nesnel yasalarını etkisiz kılamaz, ortadan kaldıramaz. Uygulanan konjonktür programları da dünya ekonomisinin daha şiddetli bir düşüşünü frenlemiş ve üretimde kıpırdanmaya yol açmıştır. Ama hepsi bu kadar. Ekonomi kendi dinamiğiyle değil de bu tedbirlerin etkisinden dolayı yönlendiği için son aylarda görülen üretimdeki kıpırdanma yapaydır; gerçek durumu yansıtmamaktadır. Mevcut kıpırdanmayı sağlamak için devletlerin yaptıkları harcamalar -konjonktür programları- trilyon dolarla ifade edilmektedir. “Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü” verilerine göre dünya çapında destekleme paketleri yaklaşık 3 trilyon dolar tutmaktadır; bu miktar dünya gelirinin yüzde 4,7'ne tekabül ediyor. Sadece Amerikan emperyalizminin harcadığı teşvik miktarı toplamın yüzde 35'ine, Amerikan brüt yurt içi üretiminin de yüzde 7,1'ine dek düşüyor (972 milyar dolar). Çin emperyalizmi ise konjonktür teşviki için toplam 586 milyar dolar harcamış; bu miktar Çin brüt yurt içi üretiminin yüzde 14'üne, dünya çapında toplam teşvik miktarının da yüzde 20'sine tekabül ediyor. AB ve Japonya'nın bu türden harcamaları ise her biri açısından dünya çapında toplam miktarın yüzde 15'ine denk düşüyor. Yani devasa boyutlarda harcamalar yapılarak ekonomi yapay olarak ayakta tutulmaya, canlandırılmaya çalışılıyor.
Bu yapaylığı da göz önünde tutarak dünya ekonomisinin ne türden gelişmelerle karşı karşıya olduğunu açıklamaya çalışalım. Önce borsalardaki olası gelişmeye bakalım.(Dow Jones-İndeksini esas alıyoruz).
Borsalardaki olası gelişme üzerine:
Dow Jones-İndeksinin 1900'den bu yana gelişmesine baktığımızda söz konusu bu 110 sene içinde indeksin belli aralıklarla basamaklı bir büyüme, yükselme içinde olduğunu görürüz: İndeks belli dönemlerde dik yükseliyor, belli dönemlerde de basamaklar çizerek; inişli-çıkışlı bir süreçte ilerliyor.




Dow Jones-İndeksinin bu gelişmesi nasıl yorumlanabilir? İndeks ortalama her 20 senede bir basamak yapıyor; dik yükselmiyor, bu yıllarda inişli-çıkışlı ama yaklaşık aynı düzeyde kalan bir seyir izliyor. Bu basamaklar içinde bazen -1919-1946 döneminde olduğu gibi- dik düşüyor veya yükseliyor. Ama yine de bir basamaklı seyir söz konusu oluyor. Yani 15-20 sene nispeten dik bir yükseliş, sonrasında da yine 15-20 sene boyunca yaklaşık aynı seviyede inişli-çıkışlı bir seyir içinde oluyor.
Örneğin 1920'li ve 1940'lı yıllarda -her iki dünya savaşı döneminde basamak oluşumunun biçimsel bozukluğu dikkate alınmazsa borsa değerinin şu veya bu biçimde aynı seviyede kalan inişli-çıkışlı bir gelişme sergilediği görülür. II. Dünya Savaşından sonra 1960'lı yılların başına kadar devam eden bir yükseliş gerçekleşiyor. Bu yükselişi 1980'li yıllara kadar devam eden yeni bir yaklaşık aynı seviyede kalan gelişme izliyor. Sonrasında, 2000 yılında sonlanan yeni bir yükseliş yaşanıyor. Şimdi yaklaşık aynı seviyede kalan yeni bir inişli-çıkışlı büyüme ile karşı karşıyayız. 1996'dan 2015'e veya 2016'ya kadar süren bir dönem yaşanacak gibi bir gelişme içindeyiz.
Borsa değerlerinin grafikte görüldüğü gibi basamaklı gelişmesi; inişleri-çıkışları da içererek yaklaşık aynı seviyede kalarak 2015'lere kadar gelişmesi ve sonrasında dik bir yükselişe geçmesi, bir ihtimaldir. Bu ihtimal maddi değerlerin üretimindeki gelişmeden; en kaba hatlarıyla inişli-çıkışlı durgunluk seyrinden pek bağımsız olarak ele alınamaz. Öyleyse sorun maddi değerlerin (sanayi) üretiminin nasıl gelişeceğidir, diğer bir ifadeyle krizden nasıl çıkılacağıdır. Bu konuda birden çok ihtimal vardır ve her ihtimal kaçınılmaz olarak beraberinde toplumsal sorunları ve politikaları da getirecektir. Örneğin, krizden üretimin hızlı büyüyerek, dik yükselerek çıkılmasıyla, birkaç sene süren, üretimin büyüme oranlarının küçük olduğu çıkış arasında burjuvazinin uygulayacağı politikalar, toplumsal sorunlar, işsizlik vb. konularda ve bunların ele alınışında mutlaka önemli farklar olacaktır. Şimdi söz konusu olabilecek politikalara maddi zemin teşkil edecek ihtimaller bakalım:

1-Gerçek durum:
(2005=100 bazında dünya/OECD-toplam sanayi üretimi-Ocak 2008'den Eylül 2009'a toplam 23 ay).
Sanayi üretimi Mart 2009'a gelindiğinde yüzde 10,2 oranında mutlak gerilemiş. OECD-Toplam ülkeler bazında dünya sanayi üretimi mevcut gelişmeye/verilere göre Mart 2009'da dibe vurmuş oluyor. Sonraki aylarda üretimde süreklilik arz eden bir artış söz konusu. Bu atış, krizden çıkmanın değil, en fazlasıyla mutlak büyümeye doğru gidişin bir ifadesi olarak görülmelidir.





2-Sanayi üretiminin V biçiminde gelişme seyri (olasılık I):





Böyle bir gelişmeyi; üretimin dibe vurmasından sonra -kısa zamanda- dik bir yükselişe geçmesini öncelikle dünya mali piyasası (mali sektör) kapitalistleri; mali kurumlar, spekülatörler vb. ummaktalar. Böyle bir gelişme, onların en kısa zamanda kumara kaldıkları yerden devam etmelerini mümkün kılacaktır. Ama nesnel durum; sanayi üretiminin seyri, mali piyasalardaki karamsarlık böyle bir gelişmenin olmayacağını; V biçiminde bir üretim artışının ve dolayısıyla kısa zamanda krizden çıkışın olanaksız olduğunu göstermektedir.

3-Sanayi üretiminin W biçiminde gelişme seyri (olasılık II):





Genel olarak sanayi kapitalistleri üretimin W biçiminde bir seyir izleyerek artacağı-yükselişe geçeceği ve krizden çıkılacağı beklentisi içindeler. Böyle bir gelişme mümkündür. Bu durumda Mart 2009 dünya sanayi üretiminin bu kriz sürecinde ilk dibe vuruş dönemi olur. Marttan sonra artan üretim mutlak büyüme sınırına varmadan yeniden düşer; Mart ayındaki seviyesinin gerisine de düşebilir ve sonra üretim yükselişe geçer ve krizden çıkılır. Dünya sanayi üretiminin mevcut seyri böyle bir olasılığın gerçeklik olmasına uygundur.

4-Sanayi üretiminin durgunluk içinde gelişme seyri (olasılık III)-Durgunluk (I):
Üretimde durgunluğun üç biçimi var. Burada I. durgunluk olarak tanımladığımız durgunluğu L durgunluğu olarak da tanımlayabiliriz. Japon ekonomisinin genellikle 1990-1994 dünya krizinden bu yana gösterdiği gelişme tam da bu durgunluğu ifade eder. Dolayısıyla ekonominin L biçimindeki seyrinin ne anlama geldiğini anlatmak için, Japon ekonomisinin 1990-1994 dünya krizinden bu yana gelişmesini anlatmak yeterlidir.

Japon sanayi üretiminin son 50 yılına (1960-2009 arası) baktığımızda şunu görüyoruz: 1960'dan 1991'e üretim 1974/75 dünya krizindeki önemli gerilemenin ötesinde önemsiz iniş-çıkış sürecinde sürekli artmıştır; yükselmiştir. 1991'de doruk noktasına varan sanayi üretiminin sonraki gelişme seyriyle 1991 öncesi gelişme seyri tamamen farklı olmuştur: 1991-2005 arasında sanayi üretimi yüzde 10 küçülme ila mutlak büyüne sınırı arasındaki bantta kalmıştır. Ama 2005'ten 2007'ye yüzde 7,2 oranında mutlak büyümüştür. Böylece 1991'den bu yana Japon sanayi üretiminin 1991'e kadarki yüksek büyüme oranları yerini, yüzde 10 küçülme ve yüzde 7 mutlak büyüme bandı içinde hareket eden; bazen mutlak büyüyen, bazen mutlak küçülen; ama her halükarda büyüme oranlarının küçük olduğu bir sürece bırakmıştır.

OECD-Toplamı bazında dünya sanayi üretimi Şubat 2008'deki en yüksek seviyesinden (2005= 100 bazında yüzde 8,9 oranında mutlak büyüme) Mart 2009'da yüzde 10,2 oranında mutlak gerileyerek dibe vuruyor. Şimdi üretimin bu seviyesinden yavaş yavaş; inişli-çıkışlı bir gelişmeyle; mutlak küçülerek ve mutlak büyüyerek yıllarca süren bir süreçten sonra çıkacağı bir ihtimal olarak kabul edilmektedir. Bu durumda “Japon hastalığı”, dünya sanayi üretimi hastalığına dönüşmüş olacaktır. Böyle bir gelişme de gerçekleşebilir bir olasılıktır.




-Sanayi üretiminin mutlak küçülme eğilimli durgunluk içinde gelişme seyri (olasılık IV)-Durgunluk (II):






Dünya ekonomisinin böyle bir durgunluk sürecinden geçmesi de olasıdır. Böyle bir gelişme 1929-32 krizi ve sonrasında yaşanmıştır. 1925/29=100 bazında kapitalist dünya üretimi ancak1936 yılında mutlak büyümeye geçebilmişti; yani krizden 3-4 yıl sonrasında da belli bir durgunluk aşaması yaşanmıştı. 1929'dan 1936'ya üretim aşama aşama gerilemiş ve sonra da artmaya başlamıştı. Bu kriz sürecinde üretim ancak 3 sene sonra dibe vurmuş ve sonra yükselişe geçmiştir.

6-Sanayi üretiminin inişli-çıkışlı durgunluk içinde gelişme seyri (olasılık V)-Durgunluk (III):


Yukarıdaki grafik üçüncü durgunluk biçimini göstermektedir. Burada söz konusu olan, konjonktür çevriminde (kriz-durgunluk-canlanma-yükseliş) yükseliş aşamasının çevrimin bir aşaması olmaktan çıkması ve yerini inişli-çıkışlı durgunluğun almasıyla konjonktür çevriminin üç aşamalı olmasıdır. Özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinden bu yana emperyalist ülkelerde konjonktür çevrimindeki bu değişim görülmektedir. Şu veya bu ülkede, örneğin bazen Japonya'da, Almanya'da veya ABD'de üretimin yüksek artışı bu değişim gerçeğini ortadan kaldırmaz. (Bu konuyu ileride ayrıca ele alabiliriz).
Dünya ekonomisinin mevcut durumu; özellikleri, şu veya bu faktörün karakteri üretimde bu türden bir seyir izleneceğini; dünya üretiminin muhtemelen 20011 yılından sonra konjonktür çevriminin inişli-çıkışlı durgunluk aşamasına varacağını göstermektedir. Yani veriler, dünya ekonomisinin bu türden bir durgunluğa girme olasılığının çok yüksek olduğunu göstermektedir.

Konjonktür, dünya ekonomisi nasıl gelişecek; mevcut durum hangi olasılıkların gerçeklik olmasına maddi zemin oluşturacak? Bu ve benzeri sorular, geniş bir yelpazede yer alan uzmanlar, iktisat kurumları vb. tarafından taraşılmaktadır. Birçok olasılık sıralanmaktadır. Ekonomi dergisi “Capital”de (Almanya) dört senaryodan bahsedilmektedir.(www. capital.de, 27.12.2009). Tabii bu senaryoların gerçekleşmesine maddi zemin oluşturabilecek gelişmelerin yanı sıra gerçekleşme olasılığını azaltan olgular da var.
Birinci senaryoya göre ekonomi hızla toparlanıyor ve yükselişe geçiyor ve buna paralel olarak da enflasyon artıyor; kredi muslukları açılıyor, yatırımlar yapılıyor, tüketim harcamaları artıyor, ama aynı zaman tüketici fiyatları da yükseliyor. Tekelci sermayenin sözcüsü bu dergiye göre böyle bir senaryonun gerçekleşme olasılığı yüzde 50.

Böyle bir gelişmenin olabilmesi için ön koşul olarak, bankaların bilançolarında temizliği tam yapmış olmaları gerekiyor.
Amerikan ekonomisinin 2009'un 3. çeyreğinde yüzde 3,5 oranında, Çin ekonomisinin yüzde 8,9 oranında büyümesi, bankaların yeniden kar yapmaya başlamaları, işletmelerin zorlukla karşılaşmadan borç para (kredi) bulabilmeleri böyle bir olasılığın gerçekleşmesi için maddi faktörler olarak görülüyor.
Yukarıda grafiklerle gösterdiğimiz I. ve II. olasılıklar (V ve W biçiminde büyüme) şu veya bu biçimde bu senaryoya tekabül etmektedir.
İkinci senaryonun adı „durgunluk“ veya „Japon ilişkileri“. Banka bilançolarında kara delikler var. Tüketiciler tüketmemek; satın almamak için adeta ortak karar almışlar. Söz konusu dergiye göre böyle bir senaryonun gerçekleşme olasılığı yüzde 15.
Bu „banka krizinden sonraki uzun dönem dermansızlığının nedenleri her şeyden önce iş piyasasındadır“ tespitini yapıyor söz konusu dergi; kriz uzun sürüyor, krizden sonra birçok işçi yeniden iş bulamıyor. Böylece iktisadi büyüme düşüyor. Diğer taraftan iş yerini kaybetme korkusu harcamaları (tüketimi) frenleyici bir rol oynuyor. Böyle bir süreç şu veya bu ölçüde deflasyona da zemin hazırlıyor; fiyatlar düşüyor, tüketiciler gereksinimlerini temin etmeyi erteliyorlar.
Diğer bir neden de krizin geriye bıraktığı yüksek borçlar. Bu borçları ödemek yılları alıyor, kredi muslukları açılmıyor ve devlet ekonomiyi sürekli, konjonktür paketleriyle desteklemek zorunda kalıyor.
Japon ekonomisi böyle bir senaryo için örnek olarak gösteriliyor (Yukarıda bahsettiğimiz III. olasılık -L biçiminde gelişme). 1980'li yılların sonunda spekülasyon balonunun patlamasından sonra Japonya, ağır bir banka kriziyle karşı karşıya kaldı Hisse senedi ve gayrimenkul fiyatlarının çökmesinden sonra bankalar ve başkaca mali kurumlar yığılmış batık kredilerle karşı karşıya kaldılar. Bilançoları temizlemek on seneden fazla bir zaman aldı ve Japon ekonomisi bu sorunla boğuşmaya hala deva etmektedir. Japonya bu süreçte olağanüstü borçlanmıştır; Borç miktarı 2008'de yurt içi brüt üretimin yüzde 172,1'ine ve 2009'da da yüzde 185,3'üne tekabül etmektedir.
Üçüncü senaryo derinleşen kriz; „krizden sonra kriz“. Önce ekonomide dibin görüldüğü sanılıyor; üretimde yeniden bir kıpırdanma, hatta yükseliş başlıyor ve belli bir noktadan sonra yeniden küçülüyor ve ilk küçülme noktasından da geriye düşüyor. Yukarıda bahsettiğimiz IV. olasılık böyle bir gelişmeye tekabül ediyor. 1929-32 krizinde bu türden kriz gelişmesi yaşanmıştır. Söz konusu dergiye göre böyle bir senaryonun gerçekleşme olasılığı yüzde 30.

Dördüncü senaryon hiper enflasyon (yüksek enflasyon). Bütçe açıkları daha da artar, para bolluğundan geçilmez olur. Söz konusu dergiye göre böyle bir senaryonun gerçeklik olma olasılığı ancak yüzde 5.
Bir ihtimale göre ekonomi beklenenden daha hızlı büyür. Bu süreçte açılmış kredi musluklarını kapatmak; piyasadaki parayı yeniden toplamak ekonominin büyüme süresinden zamansal olarak daha yavaş gerçekleşirse, piyasalardaki dolaşan para yükselen enflasyona neden olabilir; sendikalar yüksek ücret talep ederler, tekeller fiyatları yükseltirler, hammadde fiyatları artar, yatırımcılar/spekülatörler maddi değerler alanına kayarlar; böylece enflasyon kendi kendini ateşler (Capital).
Başka bir ihtimal de ekonomi dibi gördü, krizden çıkıyoruz diye iyimserlik havasının yayıldığı dönemde ekonominin ilkinden daha da geriye düşmesi; daha derin bir dibe yuvarlanmasıdır. Yani 1929-32 krizinde yaşanan durum. Böyle bir ihtimal düzene, alınan kararlara güveni sarsar. Devlet kötüye gidişi durdurmak için kapsamlı teşvik paketleri hazırlar; ekonomiye devasa miktarlarda para pompalar; devlet iflasları, paradan kaçış (değerli madenlere -örneğin altın- yöneliş), kağıt para krizi gündeme gelir.
Amerikan hükümetinin sadece 2009 yılında piyasaya 2,5 trilyon dolar sürdüğü göz önünde tutulursa böyle bir gelişmenin maddi koşulları hiç yok denemez.
(III. (son) makalede “Marksist kriz teorisine göre kriz çevriminde sabit sermayenin yenilenmesinin ve genişletilmesinin anlamı-krizden çıkış” konusunu ele alacağız).

1 Ocak 2010 Cuma

İŞÇİ SINIFININ DURUMU VE OLASI GELİŞMELER


İŞÇİ SINIFININ DURUMU VE OLASI GELİŞMELER

Marks ve Engels kapitalizmin değişmeyen bir yapı olmadığını, burjuva toplumun sürekli tarihsel bir akış içinde olduğunu vurgulamışlardır. Önemli olan bu akış içinde kapitalist üretim biçiminin yasallıklarını; değişenin ve değişmeyenin neye göre değiştiğini veya neden değişime uğramadığını görebilmektir. Buna da ancak ve ancak somut durumun somut analizi ile ulaşılabilir. Bu anlamda sermaye ilişkisinin seyri doğru analiz edilmezse ne işçi sınıfı içindeki değişim ve ne de yeni koşulların beraberinde getirdiği mücadele olanakları kavranmış olur.

Dünya ölçeğinde kapitalizmin gelişmesi, uğramış olduğu değişim; yeni olguların ortaya çıkması kaçınılmaz olarak bir taraftan işçi sınıfının yapısını etkilerken, diğer taraftan da örgütlenmesini ve mücadele anlayışını da etkilemektedir. Bütün bu değişim ve etkilenme ülkemiz işçi sınıfına da yansımaktadır.

II. Dünya Savaşı sonrasının “sosyal” özellikleri olan kapitalizmi, yerini geçen yüzyılın '80'li yıllarından itibaren neoliberal özellikleri belirleyici olan kapitalizme bırakmıştır. Sosyalizmin yükselen prestijinin etkisiyle de kaçınılmaz olan birtakım sosyal hak-kurallarına bağlı olan kapitalizm, neoliberal döneminde sosyal haklar sistemini yıkmış, kuralın yerini kuralsızlaştırma almıştır. Kapitalizmin asalaklığı ve çürümüşlüğü her zamankinden daha açık bir biçimde açığa çıkmış; çürüyen kapitalizm neoliberal dayatmalarıyla insanlığı ve de doğayı yıkıma sürüklemiştir. Buna karşı koyacak dinamiklerin, her şeyden önce de işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlenmesindeki yetersizlik, zaaf ve bu konuda önderlik etmesi gereken komünist partilerin olmaması, olduğu kadarıyla da güçsüzlüğü kapitalizmin dizginsiz hareket etmesini kolaylaştırmıştır.

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de işçi sınıfı neoliberalizmin, emperyalist küreselleşmenin özellikle üretim sürecinde beraberinde getirdiği yeniden yapılanmanın en ağır sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Toplumu mülksüzleştirme, insanların birbirine yabancılaştırılması, halk sınıf ve sosyal tabakalarının, özellikle de işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi devam etmektedir. Son yıllarda, diyelim ki 2000 yılından bu yana iş yasasında yapılan değişiklikler, çıkartılan yasalarla iş güvencesinin tamamen kuşa çevrilmesi hesaba katılmaksızın sınıfı örgütlemek için atılan adımlar yanlış, en azından eksik olur.

Özelde söz konusu yasalar ve genel olarak da sınıfın yapısındaki değişmeler -hizmet sektörünün giderek artan ağırlığı, fabrika gerçekliğindeki değişme (çok sayıda işçi esprisi)- işçi sınıfını birleştiren değil parçalarına ayrıştıran bir görünümün ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Tabii bu durumdan yararlanmak isteyen burjuvazi ve küçük burjuva çevreler, yok olan işçi sınıfından; sınıfın sınıfsal özelliklerini kaybetmesinden bahsetmekteler.

Önümüzdeki dönemin sorunlarına ışık tutan bazı gerçekleri belli bir tasnife tabi tutmadan sıralarsak:

Taşeronluk, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de başlı başına bir sistem olmuştur (4857 sayılı iş yasası).

Standartlaşmamış istihdam teşvik edilmekte, daha doğrusu dayatılmakta, esnek çalışma kural haline getirilmektedir (4857 sayılı iş yasasının 9. maddesi, 1475 sayılı iş yasası).

Büyük iş yerlerinde; fabrikalarda üretim süreci parçalanmakta ve parçalar başka alanlara kaydırılmakta veya küçük işletmelere devredilmektedir. Böylece belli bir iş yerinde işçi yoğunlaşması önlenmekte ve onun beraberinde getirdiği mücadele olanakları yok edilmektedir.

Bu yöntem büyük sermayeyi, arz-talep sorunundan dolayı belli dönemlerde fazla işçi birikiminden kurtarmakta, sorun taşeron firmaların sırtına yıkılmaktadır. Bu firmalar, yasal olanaklara da dayanarak (örneğin 4857 sayılı iş yasası) işlerine geldiği gibi işçi almaktalar ve çıkartmaktalar.

Taşeron sistemi işçi sınıfının örgütlenmesini oldukça zorlaştırmaktadır; aynı üretim alanında patronların değişik olması, örneğin sendikal faaliyette örgütlenme önünde önemli yasal engeller çıkartabilmekte ve emek yoğun sektörlerde oldukça yaygın olan taşeronluk (örneğin tekstil sektörü), büyük fabrikaların yerini atölyevari üretim birimlerinin aldığını göstermektedir. Bu da işçi sınıfını örgütlemede işçilerin yoğunlaştığı büyük fabrikaların olmadığı koşullarda başka yöntemler geliştirilmesi gerektiği anlamına gelmektedir; alan/havza örgütlemesi.

Üretim sürecinin parçalanması kaçınılmaz olarak işçi sınıfının da küçük parçalara bölünmesini; birbirinden kopuk olmasını, dağınıklaşmasını beraberinde getirmektedir. Bu bir taraftan işçi sınıfının örgütlenme kolaylığını elinden alırken, diğer taraftan da çalışma konusunda yasal denetimi zorlaştırmakta; yani taşeronlar kolaylıkla kaçak işçi, çocuk çalıştırma olanağına sahip olmaktalar.

Taşeronculuk sistemine göre bir iş yerinde az sayıda işçi bulunuyor; bu durum bir taraftan işçi-patron ilişkilerinde, örneğin işgücü pazarlığında işçinin konumunu zayıflatırken, örgütlenme olanağını da daraltıyor. Sendikal alandaki örgütlenmede görülen gerilemenin bir nedeni de budur.

Kamu sektöründe de özel sektördeki gelişmeyi görüyoruz: Devlet, kamuya ait iş yerlerinde esnek çalışma/üretim uyguluyor; ücretli-sözleşmeli gibi ayrımlarla; yeni iş ve işçi tanımlamalarıyla sınıfın yapısında ve çalışma koşullarında etkili olan değişimlere yol açıyor.

Uluslararası sermayenin IMF ve Dünya Bankası üzerinden neoliberal dayatmaları da, var olduğu kadarıyla “sosyal devlet”i, birtakım kamu hizmet-yardım olanaklarını, elde edilmiş hakları tasfiye etmekte önemli bir rol oynamıştır ve oynamaktadır; yani özelleştirme işçi sınıfının güç kaybında, sendikal örgütlenmesinin gerilemesinde önemli bir rol oynamıştır.

Sınıfsal ayrışma işçi sınıfına adeta unutturulmuş; sınıf milliyetçi, şovenist, faşist politikalarla, mezhep ayrımcılığıyla, laiklik-antilaiklik ayrımıyla burjuvazinin sınıfsal çıkarlarının aracı haline getirilmiş durumdadır.

Bunun böyle olmasını devrimci ve komünist hareketin sınıfla ilişkilenişi de kolaylaştırmaktadır; işçi sınıfıyla bağların oldukça zayıf olması, sınıfı ideolojik, siyasi, ahlaki, örgütsel vb. alanlarda dirençsiz kılmakta, burjuvazi tarafından yönlendirilir hale getirmektedir.

Devrimci ve komünist hareketin işçi sınıfıyla bağının zayıflığı, sınıfın sendikal örgütlenmesinde muhafazakar, sarı sendikalara alanın terk edilmiş olduğu anlamına gelmektedir; bu türden konfederasyonlar ve tekil sendikalar, işçi sınıfını kolaylıkla düzen sınırları içinde tutabilmekteler.

İşçi sınıfının sendikal örgütlenmesinde oldukça önemli boyutlara varan gerilemede sendikaların oynadığı rol de küçümsenmemelidir; günümüz koşullarında hiçbir konfederasyon, hiçbir sendika eylem ve politik gelişmeler, en azından işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren konularda işçi sınıfının çıkarlarını tutarlı bir biçimde savunmamaktadır. DİSK, Türk-İş ve başka konfederasyonlar ve bunlara bağlı sendikalar aralarında şüphesiz ki belli farklılıklar vardır, son kertede gerici, muhafazakar, genellikle “sarı sendika” diye tanımlanan burjuva sendikal anlayışın temsilcileri konumundalar. Onlar bu hal ve hareketleriyle işçi sınıfının çıkarlarını savunmaktan ve örgütsüz olan bölüklerini örgütlemekten çok uzaktır.

Son yıllarda işçi sınıfının sendikal örgütlenmesinde büyük kan kaybı yaşandığı bilinen bir gerçektir; öyle ki işçi sınıfının 1980'li yılların sonu, 1990'lı yılların başı döneminden kalma; işçi hareketinin o yükseliş döneminden kalma birikimlerinin özellikle 1990'lı yılların ikinci yarısından bu yana özelleştirme saldırısıyla elinden alındığı bir sürece girildi. Şüphesiz ki, özelleştirme; örneğin KİT'lerin özelleştirilmesi, sendikal harekete/örgütlülüğe darbe vurmak için yapılmamıştır, ama son kertede böyle bir etkisi de olmuştur.
Bu saldırıda sendika bürokrasisi de sermayeye sunması gereken hizmeti sunmakta kusur etmemiş, sendikal örgütlülüğün tasfiyesine adeta doğrudan katılmıştır. Amaç, sendikal mücadelenin etkisiz kılınması için sendikal örgütlülüğün eritilerek “kabul edilebilir” bir seviyeye indirilmesiydi. Bunda sermaye-sendika bürokrasisi ortaklığı başarılı olmuştur.

Devrimci ve komünist hareket işçi sınıfıyla bağ kurmak için her dönem çaba harcamıştır; işçi hareketi ve komünist hareketin ayrı ayrı kulvarlarda yürümesini parçalamak ve bu iki hareketi birleştirmek komünist hareketin sınıf bağının olduğunu ve sınıfı etkilediğini; yönlendirdiğini; örgütlediğini gösteren en önemli kıstastır. Bu mücadelenin; sınıfı kazanma mücadelesinin neresinde olduğumuzu kendimize sormamıza gerek yok. Bazı olumlu deneyimlere sahip olsak da ve bir zamanlar, şimdi olduğumuz yerden çok çok ileride olmuş olsak da henüz işçin başındayız.

Sendika konfederasyonlarının işçi sınıfına vereceği bir şey kalmamıştır; bu kurumlar mevcut politikalarıyla iflas etmelerine rağmen, tasfiyeci rollerinin işçi sınıfının hiç de küçümsenemeyecek bir bölümü tarafından görülmesine rağmen hala etkili olabiliyorlarsa bu, alternatiflerinin olmamasından kaynaklanmaktadır; dolayısıyla devrimci ve komünist hareketin bu alandaki yokluğundan kaynaklanmaktadır.

Bir taraftan burjuvazi ve diğer taraftan da sendika konfederasyonları, işçi sınıfının devrimci kimyasını bozmak, yok etmek ve düzenin uysal kölesi yapmak için elinden geleni yapmaktadır. O halde devrimci ve komünist hareket de işçi sınıfının mevcut kendine yabancı kimyasını bozmak için mücadele etmelidir. Sınıf bu mücadeleye hazır olduğunu ve bu doğrultuda mücadele edeceğini her zaman göstermiştir.

Devrimci hareketin işçi sınıfıyla bağı oldukça zayıftır. Bunun böyle olduğunu dönem dönem söylüyoruz. Bu anlamda da gerçeği tekrardan öteye geçmiyoruz. Devrimci hareketin işçi sınıfından kopuk olmasının tek nedeni yoktur. Ama ne kadar çok nedeni olursa olsun, esasta sorunun bizde olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Sınıf ile bağın kurulmasında ve geliştirilmesinde zaaflı olan işçi sınıf değil, biziz ve bunu anlamamakta da adeta direniyoruz.

Sendikaların oynadığı rol ve somut veri olarak üretim sürecinin parçalanması, şüphesiz ki işçi sınıfı ile bağ kurmayı ve geliştirmeyi engelleyici, zorlaştırıcı bir rol oynamaktadır. İşçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanmak, bu gücü harekete geçirmek kaçınılmaz olarak örgütlenmenin üretim sürecinde olması gerektiğini beraberinde getirir; sınıf ancak ve ancak iş alanında, üretim alanında örgütlenebilir. Bu da hücre örgütlenmesinden geçer.

İşçi sınıfının burjuva ideolojinin etkisinde olması; faşizm, şovenizm, din tarafından düşüncesinin köreltilmesi, var olduğu kadarıyla burjuva sendikal anlayışın etkisinde kalması, bir biçimde kendi ideolojisinden uzak olması; sınıf olarak kendine yabancılaştırılmış olması, bu sınıfın mücadeleci olmadığını, mücadele dinamiklerinin yok olduğunu göstermez. En azından 1 Mayıs için Taksim mücadelesi, son olarak Tekel işçilerinin direnişi bu sınıfın ne denli mücadele potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. O halde sorun, sınıfın mücadele isteğinden ziyade bizim sınıfa yaklaşışımızdadır.

Salt ekonomik haklar doğrultusunda yapılan propaganda ve ajitasyon ile işçi sınıfının bilinçlendirilmesi, örgütlenmesi ve mücadeleye seferber edilmesi imkansızdır. Sermayenin her alanda saldırısına karşı sınıfın her alanda eğitilmesi gerekir; bu eğitimin bir ayağı da sokaktır. Ekonomik taleplerle sınırlı bir eğitim ve örgütleme anlayışı, işçi sınıfının bilinçlenmesini sınırlandırmak demektir. Ekonomik taleplerde amaca ulaşılması durumunda birlikte hareket etmenin nedeni ortadan kalkacağı için sınıfın örgütlenmesi, bağların kopmasıyla dağılmış olur.
Bu konuda Lenin'in uyarısı unutulmamalıdır (1).
Yaşanan ekonomik krizden ve temel gıda maddeleri fiyatlarının astronomik artışından dolayı dünyanın birçok ülkesinde yükselen protestoları da göz önünde tutan dünya burjuvazisi adeta teyakkuzda. Doğal olarak Türk burjuvazisi de işçi sınıfı ve emekçi yığınlardan gelebilecek tehlikenin farkında. Bu nedenle sınıftan gelebilecek ve tehlike olarak gördüğü gelişmelere hazırlıklıdır. Ama işçi sınıfının sendikal çerçeveyi geçmeyen örgütlenmesi; siyasal öznesinden ayrı yürüyor olması gelişebilecek eylemlerin etkisini kırıcı olabilir.

Açık ki, işçi sınıfı bir bütün olarak sınıf bilincinden yoksun ve onun bu hali mücadelesinin kitlesel ve kalıcı olması önündeki en büyük engeldir.

İşçi hareketinin ve komünist hareketin ayrı ayrı kulvarlarda yürüdüğü dönemlerde bu durum “normal” karşılanabilir, ama coğrafyamızda bu ayrı yürüyüşün uzun zamandan bu yana söz konusu olması komünist hareketin soruna bakışı bakımından düşündürücü olmalıdır; niye böyle olduğu sorusu, işçi sınıf ile bağların zayıf olduğu ve giderek daha da zayıfladığı konusu üzerine düşünmek zorundayız.

Burjuvazi işçi eylemleri karşısında ne denli tahammülsüz olduğunu her seferinde göstermiştir; bu durumda mücadele biçim ve yöntemleri ve araçları konusunda sadece komünistlerin kafasının açık olması yetmiyor; işçi sınıfının sorunu mevcut düzeni yıkarak siyasi iktidarı ele geçirmek ise bu amaca uygun örgütlenmek ve mücadele araçları geliştirmek ve kullanmak zorundadır. Bu anlayışın yaygınlaştırılmadığı koşullarda burjuvazi sınıfın direncini kolay kırar.
Temel gıda maddeleri fiyatlarında spekülasyon sonucu astronomik artışa karşı dünyanın birçok ülkesinde yer yer sokak çatışmaları biçiminde sürdürülen kendiliğinden mücadeleden korkan dünya burjuvazisi, aynı dönemde patlak veren ekonomik krizden dolayı tüm korkuya kapılmıştır; emperyalizme bağımlı, yeni sömürge ülkelerde ve kapitalizmin merkezlerinde işçi sınıfı ve emekçi yığınların talana, yoğunlaştırılmış sömürüye, sosyal hakların yok edilmesine, işsizliğe karşı düzeni tehdit eden mücadelelere girişeceğinden korkmaktadır. Tam da bu nedenle iç savaşa karşı hazırlanmaktadır. Başta ABD olmak üzere birçok ülkede polisin ötesinde ordu birlikleri sokak çatışmaları için eğitilmektedir. Burjuvazi tehlikenin büyüklüğünü ve olasılık oranının yüksek olduğunu göstermek; korku salarak hazırlıklarını haklı çıkartmak için sürekli, kalkışma riski olan ve olmayan ülkeler diye dünya siyasi haritası yayımlamaktadır. “Economist” dergisinin arka arkaya yayımladığı harita buna hizmet etmektedir. Şu veya bu ülke konusunda risk tespitlerine derece doğru veya yanlış olursa olsun, emperyalist burjuvazinin korkusunun maddi nedeni vardır. 2010 yılı açlığın, sefaletin, işsizliğin doruk noktaya çıkacağı yıl olacaktır. Bu da sermaye düzenine karşı mücadeleye davetten başka bir anlam taşımamaktadır.


*
1)“... teşhirler, sadece belirli bir sanayi kolunda işçilerle işverenler arasındaki ilişkileri kapsıyordu ve bunların sağladığı tek şey işgücü satıcılarının “metalarını” daha iyi koşullarda satmayı ve salt ticari alışveriş konusunda alıcılarla savaşmayı öğrenmeleri oldu. ... Sosyal-demokrasi sadece iş gücünün daha uygun koşullarda satılması için değil, aynı zamanda mülksüzlerin kendilerini zenginlere satmaya zorlayan toplumsal düzenin kalkması için de işçi sınıfı mücadelesine önderlik eder. Sosyal-demokrasi, sadece belirli bir işverenler grubuyla ilişkilerde değil, modern toplumun bütün sınıflarıyla ve örgütlenmiş bir siyasal güç olarak devletle de ilişkilerde işçi sınıfını temsil eder. Demek ki sosyal-demokratlar, kendilerini sadece ekonomik mücadele ile sınırlamakla kalmamalı, iktisadi teşhirlerin örgütlendirilmesi işinin başlıca eylemleri haline gelmesine de izin vermemelidirler” (Lenin, Ne Yapmalı, Cilt 5, s. 412. Alm.).


12 Ocak 2010

18 Aralık 2009 Cuma

KRİZ KARŞILAŞTIRMASI VE KRİZDEN ÇIKIŞ SENARYOLARI (I)

(KİTAPLARDA YAZILDIĞI GİBİ KLASİK BİR EKONOMİK KRİZ SÜRECİ)

2009'un Haziran ayındaki bir makalede (”1929-1932 ve 2007/2008 Dünya Krizleri Karşılaştırması”) 1929-32 kriziyle şimdiki krizin karşılaştırmasını yapmıştık. O makalede şimdiki krizi, 1929-32 krizinin ancak ilk 14-15 ayıyla karşılaştırma imkanı vardı. Şimdi aradan biraz daha zaman geçtiği için daha uzun bir dönemi karşılaştırma olanağımız var. Aynı zamanda Mart 2009'dan itibaren sanayi üretiminde belli oranlarda bir artışın olması, dünya çapında bir kısım burjuvaziyi ve ekonomisti, “krizden çıkıldı” dedirtecek kadar heyecanlandırmıştı. Bu makalede yine söz konusu her iki krizi karşılaştıracağız ve kriz ve sonrası için üretilen senaryolardan bahsedeceğiz.
Karşılaştırmada dünya ve önde gelen emperyalist ülkelerde sanayi üretimini yılın çeyrekleri ve ayları bazında ele alacağız.

2008 krizi, kapitalist ekonomide 2000-2004 dünya krizinden sonra kurulmuş olan dengeleri yeniden sarstı; borsalarda değer kayıplarını, bankaların, özellikle de Amerikan yatırım bankalarının çökmesini sanayi üretiminde mutlak düşüşler izledi. 2008'den 2009'un ilk aylarına kadar dünya ekonomisinde geriye gidişin durması, son birkaç ayda borsa ve sanayi üretimi değerlerinde belli bir kıpırdanmanın; değer ve üretim artışının görülmesi burjuvaziyi heyecanlandırdı; fazla derinliğine inilmeden krizden çıkıldığı tespitleri yapıldı.

Doğru, borsa değerleri dibe vurdu, sanayi üretimi dibe vurdu ve son birkaç aydan buyana ekonominin her iki alanında da değerlerde belli bir yükselme var, ama bu, krizin sonlandığı anlamına asla gelmez. Borsa ve sanayi üretiminde söz konusu yükselme durumu sağlam temele dayanmamaktadır; burjuvazi, bırakalım ekonomik olarak, siyasi olarak da krizi henüz değerlendirememiştir; birtakım sonuçlar çıkartarak ona göre hareket edecek durumda dahi değildir. Neoliberal uygulamaların sonucunu gören dünya burjuvazisi, aynı politikalarla devam edilemeyeceğini de görmüştür; öyleyse göstermelik de olsa uluslararası tekellerin çıkarı için „yeni“ politikalar tespit etmek zorundadır. Ama G-20 ülkeleri toplantıları ve önde gelen hemen bütün ülkelerin; diyelim ki dünyanın en büyün 20 ülkesinin ekonomiyi korumak ve teşvik etmek için almış oldukları tedbirler, ortak hareket etmekten ziyade rekabetin, korumacılığın gündemde olduğunu göstermektedir. Öyleyse uluslararası alanda siyasal zemin oldukça kaygandır ve böyle kaygan bir zemin de kaygan ekonomik ilişkileri beraberinde getirir.

Konumuzu doğrudan ilgilendirmediği için burada, devlet borçlarının, bütçe açıklarının özellikle kriz sürecinde devasa boyutlarda artmış olduğunu belirtmekle yetinelim. Artan borçlar, devletlerin kendi sermayelerini korumak ve başka sermayeler karşısında rekabet gücünü yitirmemek için uygulanan teşviklerin, „paket“lerin doğrudan bir sonucudur: Kriz patlak verdiğinde dünya ekonomisinde belli bir rolü, ağırlığı olan hemen bütün devletler, yaygın bir para ve mali politika uygulamaya başladılar. Amaç, ekonomide etkili bir keynesçi canlanma sağlamaktı. Keynesçiliğe lanet okuyan neoliberaller, kriz sürecinde uyguladıkları para ve mali politikalardan dolayı en keskin keynesçi olmuşlardı. Ama umduklarını bulamadılar veya gerçek anlamda bulamadılar: Değerli kağıtların ve hammaddelerin fiyatları düşerken, en azından kredi ve üretim (sanayi) piyasası ucuz para ve düşük vergi ve artan devlet harcamalarıyla desteklenmeliydi ve böylece süreç içinde devletin yarattığı talebin yerini özel talep almalıydı diye düşünüyorlardı. Ama olmadı; doğru, belli bir kıpırdanma sağlandı, ama etkili, daha ziyade kalıcılığı ifade eden bir canlanma sağlanamadı.

Sonuç: Krizden dolayı yeni borçlanmalar artmıştır, vergilerde azalma olmuştur. Ekonomide kıpırdanma kaçınılmaz olarak vergilerde yeniden artışı beraberinde getirecektir ve bu süreç birçok ülkede başlamıştır. Kısa dönem çalışma, yatırım teşviki vb. türünden teşvikler kısa vadede kaldırılacak. Bu faktör de üretimi ve iş piyasasını doğrudan olumsuz etkileyecektir.

Dünya ekonomisinin veya dünya ekonomisinde belirleyici ağırlığı olan ekonomilerin kısa bir zaman içinde -diyelim ki 1-2 sene içinde kriz önceki seviyesine varması imkansız gözükmektedir; burjuvaziyi umutlandıran bu kıpırdanma böyle bir gelişmenin ipucu olmaktan çok uzaktır. Yakın geleceğe endişeli bakış, evet korku, tüketicilerde tasarrufa yol açmakta, işletmeler borçlu, iflasla karşı karşıya, kredi olanakları daralmış durumda vs. Bu koşullarda yatırım faaliyeti olsa olsa durgunluk içinde olabilir ve öyle de. Yani kriz aşılsa bile sonrasında yavaşlamış bir büyüme ile karşı karşıya kalınacaktır. Bunun adı, nispeten uzun süren bir durgunluktur.

Yaşanan gevşek para politikasının etkili olmadığı anlaşılmıştır veya beklenen sonucu vermeyecek kadar etkili olduğu anlaşılmıştır. Bu aşamasında da olsa kıpırdanma; üretimde belli artış devam ederken merkez bankaları faiz politikalarını kaçınılmaz olarak değiştireceklerdir; neredeyse faizsiz para alınamayacak, faizlerde belli bir yükselme olacaktır; enflasyonun önünü almak için bu yapılacaktır. Devletlerin/merkez bankalarının, „parasal veya nicel genişleme“ politikasını devamlı kılmaları; yani özel ve kamu borçlarını satın almaya devam etmeleri bir yerde sonlanacaktır. Sonrasının ne olacağı belli değil.

Kriz sürecindeki gelişmelerden dolayı merkez bankalarının hedefleri sürekli değişmektedir; krizden önce asli görevleri enflasyonu engellemekti. Kriz sürecinde enflasyon tehlikesi olmadığı için mali sistemi istikrarlaştırmayı asli görev olarak gördüler. Mali piyasalar çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalınca saldırgan bir politikayla borsalardaki çöküşe; hisse senetlerindeki burjuvazi açısından korkutucu düşüşe karşı etkide bulunan adımlar attılar; bu „zehirli“ kağıtlardan bolca satın aldılar. Bu varlık-fiyat-istikrar ve enflasyonu kontrol politikası, şimdiye kadar çatışmasız yürütüldü ama bunun böyle devam edeceğinin hiçbir garantisi yok. Üretimde kıpırdanma, devam eden gevşek para politikası, sonuçta enflasyona neden olabilir; bu durumda merkez bankaları enflasyonu engellemek için sıkı para politikasına baş vuracaklardır; bu da durgunluk aşamasında olan konjonktürü yeniden kriz sürecine sokabilir. Bu sefer de yeniden gevşek para politikasına baş vuracaklardır; yani sonu belli olmayan bir süreç.
Demek oluyor ki, burjuvaziyi sevindiren, umutlandıran ekonomideki kıpırdanma; konjonktürel hareketlilik sağlam olmayan zemin üzerinde yükselmektedir; böyle bir kıpırdanma ile dünya ekonomisi büyüme sürecine geçmiş olmaz. Sorunu ayrıntılaştırarak ele alalım.

I- MADDİ DEĞERLERİN ÜRETİMİNDE (SANAYİ SEKTÖRÜ) DURUM

1-2007'den 2009'a yılın çeyrekleri bazında toplam sanayi üretimi
Yaşanmakta olan kriz ne zaman patlak verdi?

Önde gelen emperyalist ülkelerde sanayi üretiminin seyri:
Fransız, Alman, Japon ve Amerikan toplam sanayi üretimi 2007'nin bütün ve 2008'in ilk çeyreğinde kesintisiz büyümüş ve sonraki çeyreklerde sürekli küçülmüştür. İngiliz sanayi üretiminde küçülme 2008'in son çeyreğinde başlamıştır. Aynı durum OECDE-Avrupa ülkeleri toplam sanayi üretimi için de geçerlidir.
Soruna 2009'un ilk 8-9 aylık dönemi -Ocak-Eylül- bazında baktığımızda bütün bu ülkelerde sanayi üretiminin dengesiz de olsa büyüme içinde olduğunu görmekteyiz. Aşağıdaki veriler bunu gösteriyor.


Alman (%117,4), Fransız (%103,2), Japon (%109,3) ve Amerikan(%104,5) toplam sanayi üretimi 2008'in ilk çeyreğine kadar büyüyor veya verili dönem içinde bu ülkelerde sanayi üretiminin artışı 2008'in ilk çeyreğinde en üst seviyesine ulaşıyor. İngiliz sanayi üretimi ise 2007'in son çeyreğinde üretim artışının en üst seviyesine(%100,6) ulaşıyor.
Bu ülkelerde sanayi üretiminin gelişmesini 2007 yılını da katarak ele alırsak, aşağıdaki grafikte de gördüğümüz gibi üretim, 2007 yılı boyunca ve 2008'in ilk çeyreğine kadar artış eğilimi içinde olmuştur.

Soruna OECD-toplamı, OECD-Avrupa, AB, Avro Alanı ve G-7 bazında baktığımızda, bir biçimde dünya sanayi üretimi ortalaması olduğu için daha isabetli sonuçlara varabiliyoruz.


OECD-Avrupa ve OECD-toplam, AB, Avro Alanı ve G-7 ülkeleri toplamında sanayi üretimi, 2007'nin bütün ve 2008'in ilk çeyreğinde sürekli büyümüştür. Sanayide büyüme 2008'in ilk çeyreğinde OECD-Avrupa'da yüzde 111,4; OECD-Toplamında yüzde 108,7; AB'de yüzde 109,9; Avro Alanında yüzde 110,1 ve G-7'de yüzde 106,4 oranlarında gerçekleşiyordu.
2008'in 2. çeyreğinde başlayan küçülme 2009'un 2. çeyreğinde de devam etmiştir.

Sanayi üretimi 2008'in diğer çeyreklerinde sürekli geriliyor ve OECD-Avrupa'da 2009'un ikinci çeyreğinde; OECD-Toplamda ilk çeyreğinde ve diğerlerinde de ikinci çeyreğinde dibe vuruyor. En azından bugünkü veriler bakımından durum böyle.
Aşağıdaki grafikte sanayi üretiminin bu seyrini görüyoruz.

Yukarıdaki örgütlenmelerde yer alan ülkelerin toplam üretimi, dünya üretiminin yüzde 95'ine varmaktadır. Dolayısıyla bu değerleri dünya üretimi değerleri olarak kabul edebiliriz. Bu durumda yukarıda beş ülke üretimindeki gelişmeye göre tespit ettiğimiz eğilim, bu örgütlenmeler bazında dünya ekonomisindeki gelişme eğilimi olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumda: Dünya sanayi üretimi 2008'in ilk çeyreğine kadar sürekli büyüme içinde olmuştur. 2008'in ilk çeyreğinden itibaren de küçülme eğilimi içinde olmuştur; yani 2008'in ilk çeyreği sonu, ikinci çeyreği başlangıcı dünya sanayi üretiminde kırılma noktasını; üretim artışının üretim gerilemesine dönüşünü göstermektedir.
Soruna bir de aylık üretimin gelişmesine göre bakalım.

2-Aylar bazında toplam sanayi üretimi

Önde gelen emperyalist ülkelerde sanayi üretiminin aylık gelişmesi, 2005=100:
Toplam sanayi üretimi Almanya, Japonya ve İngiltere'de 2008 Şubat ayında, Fransa'da Nisan ayında ve ABD'de de Ocak ayında doruk noktasına ulaşıyor; bu aylar bu ülkelerde üretim artışının kırılma noktasını oluşturuyor.
Aşağıdaki grafikte bu gelişmeyi görüyoruz.


Aylık bazda dünya sanayi üretimi:
(OECD-Toplamı, OECD-Avrupa, Avro Alanı, AB ve G-7 ülkelerinde toplam sanayi üretimi, 2005=100):

Bu örgütler bazında sanayi üretiminin kırılma noktası değişik aylarda gerçekleşiyor; sanayi üretimi OECD-Avrupa'da, Avro Alanında ve AB'de Nisan ayında; OECD-Toplamında ve G-7'de de Şubat ayında doruk noktasına ulaşmış oluyor. Sonrası aylarda üretim, değişik oranlarda sürekli küçülüyor.

Sanayi üretiminin seyrine daha uzun bir dönemi ele alarak bakalım.

Ocak 2007'den itibaren son 33-34 aylık gelişme:
(2005=100 bazında şimdiki krizin gelişme seyri)
Bazı ülkeler açısında 34, bazıları açısından da 33 aylık bir süreç, nispeten sağlıklı sonuç alabilmek, karşılaştırma yapabilmek için yeterlidir.

Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya ve ABD'de toplam sanayi üretimi, 2005=100:
(Ocak 2007'den Ağustos/Eylül 2009'a toplam 33/34 aylık dönemde sanayi üretimi)
Aylar bazında Alman sanayi üretimi verili dönem içinde 2008'in Şubat ayına kadar (117,6); Japon sanayi üretimi keza Şubat ayına kadar (110); Amerikan sanayi üretimi 2008'in Ocak ayına kadar (104,8), Fransız sanayi üretimi 2008'in Nisan ayına kadar (104,1) ve İngiliz sanayi üretimi de 2008'in Şubat ayına kadar (100,7) büyüyor. Bu aylar aynı zamanda bu ülkelerde sanayi üretiminin büyüme ekseninde kırılma noktasını gösterir; bu aylardan sonra üretim mutlak küçülme sürecine giriyor.

Soruna söz konusu örgütler bazında baktığımızda daha bütünlüklü bir eğilim tespit edebiliyoruz. Toplam sanayi üretimi OECD-Avrupa'da, Avro Alanında ve AB'de Nisan 2008'de; G-7 ülkelerinde Şubat 2008'de ve OECD bütününde ise Ocak 2008'de en üst seviyesine ulaşmış oluyor.
Üretimim en yüksek noktası/aynı zamanda kırılma; üretimde gerilemenin; krizin başladığı noktadır. Yukarıdaki ve aşağıdaki grafiklerde bunu görüyoruz.


3-Dünya ekonomik krizi ne zaman patlak verdi?

Peki dünya ekonomisini kasıp kavuran, 1929-32 kriziyle karşılaştırılan, ondan daha da derin olduğu söylenen bu kriz ne zaman patlak verdi? 2008 yılının ikinci yarısında sanayi üretimindeki gerilemenin geçici olmadığı; üretimde düşüşün aralıksız arka arkaya birkaç ay devam ettiği veya bir çeyrek devam ettiği görülünce krizin 2008 ortalarında patlak verdiği düşüncesi hakim oldu. Birçoklarına göre de kriz Amerikan yatırım bankalarının arka arkaya çökmeye başladığı dönemde, yani Eylül-Ekim 2008 döneminde patlak vermişti. Bunun gerçekle bir ilişkisi yoktur. Bu tarihin, en fazlasıyla krizin derinliğini ifade etmek bakımından bir anlamı vardır.
O günün verileri dünyanın önde gelen ekonomilerinin veya dünya ekonomisinin belirleyici önemi olan bölümünü oluşturan ülkelerde sanayi üretiminin 2008'in 2. çeyreğinden itibaren ekonomik krizde olduğu tespitini yapmaya uygundu. Dünya ekonomisinin 2008'in 2. çeyreğinden itibaren ekonomik krizde olduğu tespiti yanlış değildir, ama geneldir, bu gün -daha doğrusu 2009'un başından bu yana- krizin ne zaman başladığını tespit etmek için yeterli veri vardır.

Yukarıdaki grafiklerde görüldüğü gibi, söz konusu bu ülkelerde ekonomik krizin 2008'in I.- II. çeyrekleri arasında veya 2008'in I. çeyreğinden itibaren başladığı tartışma götürmez.
Verilere göre:

2007 yılı artan üretim yılıdır: 2007/I-2007/IV=artan üretim.
2008 yılı kriz yılıdır: 2008'in ilk çeyreği, aynı zamanda, artan üretimin kırılma sürecidir.
2009 yılı: Krizin devam ettiği yıl.
Bu durumda:
Krizin aşamaları:
1. aşama: 2008/I-2008/II=Kriz başlangıcı.
2.aşama: 2008/II-2008/III=krizin derinleşmesinin ilk aşaması.
3.aşama:2008/III-2009/I=krizin dibe vuruş süreci.
4.aşama:2009/I-2009/II=dip nokta ve durgunluk=üretimde kıpırdanmanın başlaması.

Yılın çeyreklerine göre krizin başlangıç tarihi böyle. Soruna aylar ve ülkeler bazında baktığımızda fazla bir farklılığın olmadığını görüyoruz:

Önde gelen emperyalist ülkeler bazında kriz başlangıcı:
Fransa: Nisan 2008.
Almanya: Nisan 2008.
Japonya: Mayıs 2008.
İngiltere: Şubat 2008.
ABD: Ocak 2008.

Örgütler bazında kriz başlangıcı:
AB: Nisan 2008.
Avro Alanı: Nisan 2008.
G-7: Ocak-Şubat 2008.
OECD-Avrupa: Nisan 2008.
OECD-Toplam: Ocak-Şubat 2008.

Yılın çeyrekleri bazında kriz başlangıcı:
Önde gelen emperyalist ülkeler bazında:
Fransa: 2008-I. çeyrek
Almanya: 2008-I. çeyrek
Japonya: 2008-I. çeyrek
İngiltere: 2008-I. çeyrek
ABD: 2008-I. çeyrek

Örgütler bazında:
OECD-Avrupa: 2008-I. çeyrek.
OECD-Toplam:2008-I. çeyrek.
AB:2008-I. Çeyrek.
Avro Alanı:2008-I. çeyrek.
G-7: 2008-I. çeyrek.

Dünya krizi başlangıcı: 2008/I-2008/II arası veya 2008'i I. çeyreğinden itibaren.

4- Kriz karşılaştırması:

Yaşanmakta olan dünya ekonomik krizinin 1929-1932 dünya ekonomik kriziyle şimdiye kadar sayısız karşılaştırması yapılmıştır. Değerlendirme, soruna bakıştan, ele alınan verilerden bağımsız olamaz. Her halükarda yaşanmakta olan krizin 1929-32 krizinden çok daha ağır; kapsamlı ve derin olduğu görüşünün yanı sıra öyle olmadığı; 1929-32 krizinden daha kapsamlı ve derin olmadığı görüşleri de savunulmaktadır. Bu iki görüşün yanı sıra yaşanan krizin bazı açılardan 1929-32 krizinden daha derin ve kapsamlı olduğunu; bazı açılardan ise hiç de öyle olmadığını savunanlar da var. Ben bunlardan birisiyim. Aşağıda sanayi üretimini ve borsalardaki hareketi, daha doğrusu Dow Jones değerlerini esas alarak bazı sonuçlara varmaya çalışacağım ve sonuç olarak da her iki krizin benzerlik ve ayrılık özelliklerinin kapitalist ekonomide belli değişime; belli olguların yerini yenilerinin alıp almadığına; yeni oluşuma neden olup olmadıklarına cevap aramaya çalışacağım.

-Dünya sanayi üretimi açısından:
Hazirandaki yazıda 1929-32 kriziyle 2008 krizinin ancak 17 aylık bir dönemini karşılaştırma olanağı vardı; daha doğrusu ele alınan değerlerin düşüş içinde olduğu bir süreçte değerlendirme yapılmıştı. Şimdi aradan birkaç ay daha geçti ve daha detaylı değerlendirme yapma olanağı var.
[Yaşanan kriz için OECD-Toplamı değerlerini, dünya ekonomisi değerleri olarak aldık. Her halükarda ölçek yanlışlığı yok. Diğer taraftan, karşılaştırmada kolaylık olsun diye, 2005=100 bazında elde edilen aylık veriler, OECD ve ABD Ocak 2008=100'e; Almanya, Fransa ve Japonya Şubat 2008=100'e çevrilmiştir.
Ayrıca belirtelim: Aşağıdaki grafiklerde her iki kriz döneminde sanayi üretimi bazında dünya ekonomisini ve önde gelen emperyalist ülke ekonomilerini krizin seyri bakımından karşılaştırdık. Her iki kriz için de üretimin kriz öncesindeki en yüksek seviyesi esas alınmıştır; 1929 krizi için Haziran ayı ve şimdiki kriz için de (Ocak-Şubat 2008) esas alınmıştır. (1929 kriziyle ilgili grafikler Kevin H. O’Rourke ve Barry Eichengreen'in çalışmasından alındı. Şimdiki kriz ile ilgili grafikleri de OECD verileri bazında kendimiz hazırladık)].
OECD-Toplamı bazında dünya sanayi üretimi, Ocak 2008=100'e göre, ancak 15. ayda -Mart 2009- yüzde 17,5 oranında mutlak düşüş ile dibe vuruyor ve sonrasından da yeniden yükselmeye başlıyor. Bugün açısından yükseliş trendi devam etmektedir. 1929-32 krizinin 15. ayında dünya sanayi üretimindeki mutlak gerileme şimdiki krizdekinden pek farklı değildi. Ama o zamanki krizde sanayi üretim sürekli mutlak gerileme eğilimi içindeyken, şimdiki krizde bu eğilim tersine dönmüş durumdadır; o zaman dünya sanayi üretimi dibe vurmamıştı, şimdi vurmuşa benziyor.

-Önde gelen bazı emperyalist ülkeler açısından:

ABD:

Amerikan toplam sanayi üretimi 2005=100 bazında Ocak 2008=100 olarak 18. ayda, yani Haziran 2009'da yüzde 14,8 oranında mutlak gerileyerek dibe vuruyor ve sonrası aylarda üretim yeniden artmaya başlıyor. 1929-32 krizinde ise Amerikan sanayi üretimi aynı ayda yüzde 30 civarında mutlak gerilemiş, sonrasında birkaç ay süresice artan üretim, krizin 36-40. aylarında yüzde 50'den fazla mutlak gerilemeyle dibe vurmuştu. Sanayi üretimi krizin 35.-50 aylarında W biçiminde bir gelişme göstermiştir.
Diğer bir ifadeyle: Haziran 1929'dan itibaren 20. ayda üretimde gerileme yüzde 30 civarında. 2008'de ise ancak yüzde 15 civarında. Haziran 1929'dan 1933'ün 3. çeyreğine kadar üretim mutlak geriliyor. Ancak sonrasında, grafikte de görüldüğü gibi W biçiminde gelişiyor. 2008'de ise böyle bir gelişme en azından şimdiye kadarki zaman içinde görülmedi.

Japonya:

Japon toplam sanayi üretimi 2005=100 bazında Şubat 2008=100 olarak kriz başlangıcından sonraki 13. ayda -Şubat 2009- yüzde 35,7 oranında mutlak gerileyerek dibe vuruyor ve sonrasında yeniden artma trendine giriyor. 1929-32 krizin aynı döneminde Japon sanayi üretimindeki mutlak düşüş yüzde 15 civarındaydı. Ancak krizin 20.-22. aylarında sanayi üretimindeki mutlak gerileme yüzde 25 civarındaydı ve bu dibe vuruştu.

Fransa:
Fransız toplam sanayi üretimi 2005=100 bazında Şubat 2008=100 olarak yaşanan krizin 15. ayında -Nisan 2009- yüzde 18 oranında mutlak gerileyerek dibe vuruyor ve sonrası aylarda sürekli artıyor. 1929-32 krizinin ilk 4-5 ayında mutlak gerileyen Fransız sanayi üretimi esas itibariyle 1931'de krize giriyor; Haziran1929=100 bazında Fransız sanayi üretimi 15. ayında krizde değildi; ancak sonraki aylarda sanayi üretimi düşüyor ve 36.-37. aylarında yüzde 35 civarında mutlak gerileyerek dibe vuruyor. Üretimde düşüş(dibe vuruş) ve yükseliş V biçiminde oluyor.

Almanya:
Alman toplam sanayi üretimi 2005=100 bazında Şubat 2008=100 olarak krizin 15. ayında -Nisan 2009- yüzde 25 oranında mutlak gerileyerek dibe vuruyor ve sonraki aylarda yeniden artıyor. 1929-32 krizinin 15. ayında Alman sanayi üretimindeki mutlak gerileme yaklaşık şimdiki gerileme seviyesindeydi.
Yılın çeyrekleri bazında sanayi üretimi karşılaştırması:
Yukarıdaki tabloda Amerikan sanayi üretiminin 1932'nin 2. çeyreğinde yüzde 54,3 oranında mutlak gerileyerek dibe vurduğunu görüyoruz. İngiliz sanayi üretimi 1932'nin 3. çeyreğinde yüzde 17,2 oranında; Alman sanayi üretimi keza 1932'nin 3. çeyreğinde yüzde 40,4 oranında ve Fransız sanayi üretimi de 1932'nin 3. çeyreğinde yüzde 26,8 oranında mutlak gerileyerek dibe vuruyor. Japon sanayi üretimi de Mayıs 1932'de yüzde 8,6 oranında mutlak geriliyor.

Aşağıdaki tabloda ise, Japonya sanayi üretimi hariç mutlak gerileme oranlarının 1929-32 krizi verileriyle neredeyse karşılaştırılamayacak derecede önemsiz olduğunu görüyoruz. Şimdiki krizde Amerikan sanayi üretimi 2009'un ilk çeyreğinde yüzde 7,6 oranında; İngiliz sanayi üretimi 2009'un 3. çeyreğinde yüzde 13,2 oranında: Fransız sanayi üretimi 2009'un 2. çeyreğinde yüzde 13,3 oranında ve Japon sanayi üretimi de 2009'un ilk çeyreğinde yüzde 26,6 oranında mutlak gerileyerek dibe vuruyor.

Her iki krizi oransal gerileme farkı açısından da karşılaştırabiliriz. Aşağıdaki tablo böyle bir karşılaştırmanın sonuçlarını göstermektedir: Sanayi üretiminin kriz dönemlerinde mutlak gerileme farkı, Amerikan sanayi üretimi açısında yüzde 46,7; İngiliz sanayi üretimi açısında yüzde 4; Alman sanayi üretimi açısından yüzde 31,8; Fransız sanayi üretimi açısından yüzde 13,5 ve Japon sanayi üretimi açısından da yüzde 18. Sadece Japon sanayi üretimindeki bu oransal fark, şimdiki kriz lehine; yaşanan krizin Japon sanayi açısından 1929-32 krizine göre oldukça ağır olduğunu; ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere ile ilgili veriler de, bu ülkeler açısından 1929-32 krizinin şimdiki krize göre oldukça ağır olduğunu göstermektedir.


Son olarak her iki kriz döneminde söz konusu bu ülkelerde sanayi üretimin seyrini grafikleştirerek verelim. Grafik her bir ülke açısında sanayi üretimi bazında krizin nasıl geçtiğini canlandırmaktadır.(Japonya açısından veriler 1928=100 bazında ve 1932/I=1930; 32/II=1931; 32/III=1932; 32/IV=1932/II; 33/I=1932/III ve 33/II= 1932/IV olarak hazırlanmıştır).



Ülkeler bazında sanayi üretimi karşılaştırması
Burada söz konusu olan 1928=100 bazında 1932/1 1932/II, 1932/III, 1932/IV, 1933/I, 1933/II ve 2005=100 bazında 2008/I, 2008/II, 2008/III, 2008/IV, 2009/I ve 2009/II çeyrekleridir.

ABD:
Sanayi üretimi bazında her iki krizin şiddeti arasındaki farkı grafikte görüyoruz: Amerikan sanayi üretimi 1928=100 bazında ilk 6 çeyrek içinde en azından 40 mutlak gerileme bandında seyrederken 2008=100 bazında ancak 4. çeyrekten itibaren yüzde 10 mutlak gerileme bandında kalmıştır. Ancak 8. çeyrekte üretimde düşüş oranları birbirine yaklaşmaya başlamıştır; 2008 krizi açısından üretim düşüyor; 1929-32 krizi açısında üretim artıyor.

İngiltere:

İlk 4 çeyrek sürecinde sanayi üretimi 1929-32 krizinde 2008 krizine nazaran daha büyük oranlarda mutlak geriliyor. Ancak üretimde düşüş oranları 4. ve 5. çeyreklerde birbirine yaklaşıyor, sonraki dönemde ise ilk 4 çeyrektekinin tersi bir gelişme oluyor; 1929-32 krizinde sanayi üretimi 5. çeyrekten itibarende artmaya başlarken, 2008 krizinde mutlak geriliyor.

Almanya:
1929-32 krizinin 2., 3. ve 4. çeyrekleri arasında Alman sanayi üretimi yüzde 40 mutlak gerileme bandında kalırken 2008 krizinin aynı döneminde sanayi üretimi yaklaşık yüzde 6 ila 17 arasında mutlak artış bandında kalıyor, yani krizde değil. Ancak 5. çeyrekten itibaren 1929-32 krizi sürecinde üretim arttığı ve 2008 krizi sürecinde de üretim gerilediği için üretim değerlerinde belli yakınlaşama temelinde bir paralellik oluşuyor.

Fransa:
Alman sanayi üretiminde her iki kriz sürecinde görülen gelişme, farklı oranlar temelinde Fransız sanayi üretiminde de görülüyor: 2008 krizinde üretim düştüğü ve 1929-32 krizinde de artmaya başladığı için 7. çeyrekte değerlerde bir orasal aynılık çakışması oluyor (1933/III= yüzde 87,4 ve 2009/II= yüzde 86,7).

Japonya:


(Japonya açısından veriler 1928=100 bazında ve 1932/I=1930; 32/II=1931; 32/III=1932; 32/IV=1932/II; 33/I=1932/III ve 33/II= 1932/IV olarak hazırlanmıştır).

Japon sanayi üretimi Mayıs 1932'de ancak yüzde 8,6 oranında mutlak gerilemiş, sonraki dönemde ise hızlı bir yükseliş sergilemişti. 2008 krizinde ise ancak 3. çeyrekten sonra üretim mutlak gerileme sürecine giriyor ve 2009'un ilk çeyreğinde yüzde 26,6 oranda mutlak düşerek dibe vuruyor. Bu derinlikte bir üretim gerilemesini Japon sanayi 1929-32 krizinde yaşamamıştır.

Sonuç itibariyle:
1929-32 dünya krizi, Almanya’yı 1923, 1920,1903 yılına; İngiltere’yi 1926, 1921-23 veya 1909 yılına; Fransa’yı 1923 yılına; İtalya’yı 1923 yılına; ABD’yi 1912 yılına; Japonya’yı da 1927 yılına ve kapitalist dünya ekonomisini de 1923 yılına atmıştır; geriletmiştir.
Tek tek ülkeler bazında baktığımızda üretim Japonya’da % 8-9; İngiltere ve Fransa'da %26-40; Almanya ve İtalya’da %41-50 ve ABD’de de %50’den fazla bir oranda düşerken, kapitalist dünyada üretim yaklaşık %45 oranında daralmıştır.

OECD-Toplamı bazında dünya sanayi üretimi ise Ocak 2008=100'e göre, ancak 15. ayda -Mart 2009- yüzde 17,5 oranında mutlak düşüşle dibe vuruyor. Dünya ekonomisinin her iki krizden etkilenmesi arasında oransal olarak muazzam bir fark var:
1929-32 krizi= yüzde 45.
2008 krizi= yüzde 17,5.
Fark: 27,5.
Sanırsam, bu olgular karşısında hangi krizin daha ağır olduğunu sormaya bile gerek yok.

Yaşanan krizde üretimin kırılma noktası:
Önde gelen emperyalist ülkeler açısından:
Aşağıdaki grafikte yılın çeyrekleri bazında söz konusu bu ülkelerde sanayi üretiminin 2007'nin 2. çeyreğinden 2009'un 3. çeyreğine gelişmesini görüyoruz. Sanayi üretimi Almanya, Japonya, ABD ve Fransa'da 2008'in ilk çeyreğine kadar sürekli (inişli-çıkışlı da olsa) artıyor. İngiltere'de ise 2007'nin 4. çeyreğine kadar artıyor. Sonrasında; İngiltere'de 2007'nin 4. çeyreğinden, diğer ülkelerde ise 2008'in ilk çeyreğinden itibaren üretim sürekli düşüyor. Bu verilere göre Alman, Fransız, Amerikan ve Japon sanayi üretiminde kırılma noktası 2008'in ilk çeyreğidir. İngiliz sanayi üretiminde de 2007'nin son çeyreğidir.
Aşağıdaki grafikte ise bir bütün olarak dünya ekonomisinde veya onun farklı ülke örgütlenmeleri bazında sanayi üretiminin kırılma noktasını görüyoruz. Bütün bu örgütlenmeler bazında dünya sanayi üretimi ve bu anlamda da dünya ekonomisi 2008'in ilk çeyreğinde krize girmiştir.

-Dünya ticaret açısından:

1929-32 krizi ve şimdiki kriz sürecinde dünya ticareti karşılaştırıldığında her iki krizin ilk 9-10 ayında dünya ticaretinin 1929-32 krizine nazaran şimdiki kriz sürecinde oldukça sert düşüş içinde olduğunu görüyoruz. Ancak 10. aydan sonra belli bir toparlanma ve yeniden yükseliş eğilimi görülüyor. 1929 krizi patlak verdikten sonra da; 1930'un yazında dünya ticaretinde belli bir yükseliş olmuş ama sonrasında, krizin 38-40. ayları döneminde dünya ticareti yüzde 30'un üzerinde gerilemişti.

-İşsizlik açısından:
Her iki kriz, işsizliğin yaygınlaşması bazında da karşılaştırılabilir. İşsizlikle ilgili sadece birkaç veri durumu açıklamak için yeterlidir.
1929-32 krizi ve sonraki yıllarda bazı ülkelerde işsizlik oranları:

Son yıllarda işsizlik oranı:

İşsizlik açısından 1929-32 krizi bütün krizlerin rekorunu kırmış durumdadır. Hiçbir kriz döneminde işsizlik oranı 1929-32 krizi döneminde olduğu kadar yüksek olmamıştı. Şimdiki krizin nasıl gelişeceği bilinmez, ama mevcut gelişmişlik sürecinde işsizlerin oranı 1929-32'dekinden oldukça düşüktür. Örneğin ABD'de işsizlik, 1933'te yüzde 25,2 oranına varıyordu; yani her dört çalışabilir olandan birisi işsizdi. Şimdiki krizde ise, 2008 itibariyle işsizlik oranı yüzde 7,5, 2009 itibariyle bu oranın yüzde 9,2'ye, 2010'da yüzde 9,9'a çıkacağı ve 2011'de de yüzde 9,1'e düşeceği tahmin ediliyor.
Almanya'da işsizlik oranı 1932'de yüzde 30,1 idi. 2008'de ise yüzde 7,2. Bu oranın 2011de yüzde 9,7'ye çıkacağı tahmin ediliyor. Her halükarda oranlar arasında büyük farklar var.

2008'den günümüze aylar bazında işsizlik oranı:
Avro Alanı, OECD-Avrupa, OECD-Toplamı, AB ve G-7 ülkelerinde işsizlik oranı 2008 başında yüzde 5 ila 7,5 arasındayken Ekim 2009'a gelindiğinde yüzde 8,5 ila yüzde 10 arasında değişen bir seviyeye çıkmıştır. Bu veriler en fazlasıyla söz konusu bu dönemde, yaşanan ekonomik krizde işsizliğin artışını; ama aynı zamanda 1929-32 krizi dönemindeki işsizlik oranlarıyla karşılaştırıldığında şimdiki krizin çok hafif kaldığını gösterir.

II-HİSSE SENEDİ PİYASASI AÇISINDAN DURUM

Dünya borsaları açısından 2008 yılı, gerçek anlamda bir felaket yılı olmuştur. 2009 yılına da borsalar umutlu başlayamadılar. Ancak Mart ayından itibaren borsalarda bahar havası esmeye başladı. Ama uzun bir bahar yaşanmadı; borsalarda görülen yükselme dinamiği yerini nişli-çıkışlı; nereye yöneleceği belli olmayan -iniş mi- çıkış mı sorusuna cevap vermeye elverişli olmayan bir trende bıraktı. Borsa dünyasında kafalar karışık; borsa kumarbazlarının kafasında 'beklenmeli mi yoksa mevcut gelişmeyi krizden çıkış olarak değerlendirilip yatırım mı yapılmalı' sorusu var. Kocaman bir acabası olan bir soru. Borsa analizcileri ve yatırımcıları arasında söz konusu bu acaba sorusuna verilecek cevap konusunda görüş ayrılığı şimdiye kadar bu boyutlarda olmamıştı.
Borsa değerlerindeki değişim bakımından yaşanan krizi 1929-32 kriziyle karşılaştıralım.

Dünya borsa hareketinde belirleyici önemi olduğu için önce Dow Jones-İndeksi hareketine bakalım:
1929-32, 197475, 1987, 2000-2004 ve şimdiki kriz dönemlerinde Dow Jones-İndeksinin yükseliş-çöküş serüveni:

Yukarıdaki grafikte 1929-32 dünya krizinin Dow Jones-İndeksini en çok olumsuz etkileyen kriz olduğunu görüyoruz.
8 Temmuz 1932'de dip noktaya varılıyor; bu tarihte Dow Jones-İndeksi 3 Eylül 1929'daki en yüksek seviyesinden (381,17 puan) yüzde 86,19 oranında geriye düştü (41,22 puan).
Nihayetinde Dow Jones, kriz başlangıcından 34 ay sonra dibe vuruyor. Değer kaybı yüzde 86,2 oranında.

Dow Jones 11 Ocak 1973'e kadar yükseliyor (1.051.70 puan). Sonrasında, 1973'de petrol krizi ve takiben dünya ekonomik krizi -1974- döneminde indeks 6 Aralık 1974'te yüzde 45,1 oranında gerileyerek 577,60 noktasına düşüyor.
Nihayetinde 1973 petrol krizinde Dow Jones, kriz başlangıcından 21 ay sonra dibe vuruyor. Değer kaybı yüzde 56,8 oranında.

19 Eylül 1987'de ("Kara Pazartesi") Dow Jones-İndeksi kısmen yüzde 25,3 oranında düşüyor (569,18 puan). Bu tarihten 15 ay sonra, 24 Ocak 1989'da indeks 2.256,43 puan ile borsa krizi öncesi seviyesine ulaştı.
Nihayetinde 1987 borsa krizinde Dow Jones, üç ay içinde yaklaşık yüzde 32 değer kaybediyor ve dibe vuruyor.

14 Ocak 2000'de Dow Jones 11.722,98 puan ile beş seneden fazla süren bütün zamanların en yüksek seviyesine ulaşıyor.
Ama spekülasyon köpüğünün patlamasından sonra indeks 9 Ekim 2002'de 7.286,27 puan ile dibe vuruyor; bu, 14 Ocak 2000'deki en yüksek noktaya göre yüzde 37,9 oranında bir gerilemeydi. 9 Ekim 2002'de çöküş duruyor; bu tarihten sonra indeks yeniden yükselmeye başlıyor; 11 Aralık 2003'te 10.008,16 noktasına ulaşıyor.
Nihayetinde 2000-2004 dünya krizi döneminde Dow Jones, kriz başlangıcından 33 ay sonra dibe vuruyor; değer kaybı yüzde 51,3 oranında.

19 Temmuz 2007'de Dow Jones-İndeksi 14.000,41 puan ile tarihinde ilk kez 14.000 puan seviyesini aşıyor; 9 Ekim 2007'de 14.164,53 puan ile yeni bir rekor kırıyor.
2007'nin yazında patlak veren Amerikan gayri menkul krizinden dolayı Dow Jones-İndeksi yeniden düşmeye başladı. 2008'de mali krizin sanayi sektörünü etkilemeye başlamasından sonra hisse senedi değerleri dünya çapında geriledi. 6 Ekim 2008'de Dow Jones 9.955,50 puan ile 26 Ekim 2004'deki 10.000 puan sınırının altına düştü. 13 Ekim 2008'de yüzde 11,08 oranında bir artışla 21 Eylül 1932'den bu yana en yüksek günlük kazanç sağladı. Ama iki gün sonra, 15 Ekim 2008'de yüzde 7,87 oranla 26 Ekim 1987'den bu yana en yüksek günlük zarar gördü. 14 Nisan 1997'den bu yana en derin noktasına 9 Mart 2009'da düştü (6.547,05 puan), dibe vurdu. Bu, 9 Ekim 2007'deki bütün zamanların en yüksek seviyesine göre yüzde 53,8 oranında bir kayıptı.

9 Mart 2009 çöküşün durduğu dönüm noktası oldu; bu tarihten sonra Dow Jones-İndeksi yeniden yükselmeye başladı. 1 Aralık 2009'a kadar yüzde 59,9 oranında artarak 10.471,58 noktasına ulaştı.
Şimdiki krizde Dow Jones, kriz başlangıcından 17 ay sonra dibe vuruyor. Değer kaybı yüzde 57,5 oranında. Krizin 17. ayından itibaren Dow Jones değeri yükselmeye başlıyor; krizin 26. ayında değer kaybı yaklaşık yüzde 32 civarında.
Nispeten hızlı bir yükseliş. Bu trend devam eder mi yoksa yeniden bir değer kaybı söz konusu olur mu veya krizin 17. ayındaki değer kaybını aratacak derecede, 1929-32 krizini anımsatan bir çöküş olur mu, burası bilinmez. Ama 1929-32 krizinde Dow Jones, öyle bir düşmüştü ki, kriz öncesinde, 1929'da ulaştığı en üst seviyeyi ancak 25 sene sonra, 23 Kasım 1954'te 382,74 puan ile aşabildi. Aşağıdaki grafik bu gelişmeyi gösteriyor.
Aşağıdaki tabloda kriz öncesi en yüksek noktanın ne kadar zaman sonra aşıldığını görüyoruz:
Dow Jones-İndeksinin düşüş ve yükselişe geçiş serüveni 1929-32 krizinde 303; 1987 borsa krizinde 23; “1. Asya” krizinde 8; “2. Asya” krizinde 7; 2000-2004 dünya krizinde 81 ay devam etmişti. Şimdiki krizin henüz 26. ayındayız ve Dow Jones Kasım 2007'deki en üst noktayı aşmaktan da oldukça uzak: Mayıs 2009 itibariyle Dow Jones bütün zamanların en yüksek noktası olan 14.165'in (9 Ekim 2007) yüzde 42 oranında altında; yani 5949,3 noktasında. Krizin 17. haftasındaki yüzde 57,5 oranında değer kaybından sonra yüzde 25 oranında değer kazanmasına rağmen böyle.

1929-32 krizinde Dow Jones İndeksi birbirini takip eden 6 düşüş/çöküş ve beş yükseliş sürecinden geçmişti. Bu çöküş ve yükselişin zamanını ve değer kayıp ve kazanç oranlarını aşağıdaki tabloda görüyoruz:

Her canlanmayı/yükselişi bir düşüş/çöküş takip etmiştir. Şimdiki krizde de böyle olur mu; yani 17. aydaki dip noktadan yeniden yükselişi yeni bir çöküş takip eder mi, bu bilinmez. Ama açık olan, dünya ekonomisinin krizden çıkmamış olduğu ve dolayısıyla yeniden değer kaybının olabileceği ihtimalinin yüksek olmasıdır. Japonya böylesi durum için bir örnektir: Japon ekonomisi 1990-1994 krizi sonuçlarından hala kurtulamamıştır; Nikkei 225 İndeksi 2008 yılı itibariyle 1980'den bu yana en derin noktasına düşmüş; 31 Mart 2009 itibariyle bütün zamanların en yüksek değerinin (31 Aralık 1989 itibariyle 38.916 sayı) ortalama yüzde 80'ni kaybetmişti.

„Ayı pazarı“ (Borsa değerlerinin düşüş eğilimi içinde olduğu dönemdeki borsa piyasasına verilen isim) ve „boğa pazarı“ında (Borsa değerlerinin yükseliş eğilimi içinde olduğu dönemdeki borsa piyasasına verilen isim) en yüksek değer kaybı ve kazancının listesini verelim (en yüksek değerden yüzde 20'ye kadar değer oluşumu):
“Ayı Pazarı”nda en fazla oransal zararda yüzde 20'ye kadar olanlar arasında şimdiki kriz ancak bir defa yer alıyor (Tabloyu yüzde 40 zarara kadar olanları kapsayacak şekilde kısalttık): 9 Ekim 2007'de Dow Jones-İndeksi 14.164,53 puandan 9 Mart 2009'da 6.547,05 puana düşerek yüzde 53,8 oranında kayba uğruyor.
1929-32 krizinde ise üç defa önemli değer kaybına uğruyor.

1929-32 kriziyle şimdiki krizi bir de Dow Jones-İndeksinin düşme eğilim içinde olduğu pazar koşullarında (“Ayı Pazarı”) yıllık ve aylık bazda karşılaştıralım.
En kötü 30 yıl içinde 1929-32 krizi dört defa yer alıyor (1931, 1930, 1932, 1929), şimdiki kriz ise -en azından şimdilik- bir defa yer alıyor (2008).


En kötü aylar içinde 1929-32 krizi 12 kere yer alıyor (Eylül 1931, Eylül 1931, Ekim 1929, Mayıs 1932, Haziran 1930, Aralık 1931, Şubat 1933, Mayıs 1931, Eylül 1930, Ekim 1932, Nisan 1931), şimdiki kriz ise bir kere yer alıyor (Şubat 2009).

Sonuç itibariyle:
Dow Jones-İndeksi bazında karşılaştırdığımız bu krizler içinde en ağır olanı 1929-32 krizidir. Yaşanan krizin günümüze kadarki döneminde değer kaybı, bu krizin 1929-32 krizinden daha ağır olmadığını göstermektedir.