deneme

4 Temmuz 2010 Pazar

NEOLİBERALİZM VE SOSYAL HAREKETLER-I



(AVRUPA SOSYAL FORUMU – CENAZE I)

ASF 1-4 Temmuz arasında İstanbul'da   6. kez toplandı. Bu vesile ile bu hareketin ne olup olmadığını belli açılardan ele almanın yararlı olacağına inanıyorum.

Kapitalist üretim biçiminin uluslararasılaşma boyutları, uluslararası tekellerin, “süper tekeller”in dünya politikasında belirleyici güç olduklarının ifadesidir. Dünya ekonomisini, emperyalist ülkelerde ekonomi ve politikayı bu tekeller belirliyorlar ve yönlendiriyorlar. Bu ekonomide ve politikada geniş işçi ve emekçi yığınların yeri yok. Ama kapitalist dünya sistemi, geniş yığınları hesaba katmaksızın işlevsel olamaz. Bir taraftan dünya ekonomisindeki ve politikasındaki gelişmelerden dolayı daha duyarlı olan geniş yığınlar, diğer taraftan da gelişmesinin, uluslararasılaşmasının sonucu giderek istikrarsızlaşan dünya kapitalist sistemi söz konusu. Birbirini tamamlayan bu iki olgunun sonucunda yeni bir hareket doğdu: Uluslararası Protesto Hareketi.

Emperyalist burjuvazi, özellikle Revizyonist Bloğun ve SB’nin dağılmasından sonra yeni bir çağa girildiğini ifade etmek için küreselleşme kavramını dilinden düşürmedi ve yeni dönemi tanımlamak için de kendisine özgü küreselleşme teorileri geliştirdi. Çünkü ona göre teoriler, sınıflar dünyası yıkılmıştı. Artık önemli olan, bütün dünyanın demokratikleşmesi, özgürleşmesi ve refahlaşmasıydı. Böyle bir süreçte de, ideolojinin, teorilerin ve sınıfların; sınıf kavgalarının yeri olamazdı, olmamalıydı. Bu nedenle emperyalist burjuvazi, Revizyonist Bloğunve SB’nin dağılmasından bu yana yaşanan sürecin sınıfsal karakterini gizlemek için küreselleşme kavramını kullanmaktadır. Doğrudan bu kavram üzerine ve bu kavramla ilgili olarak yazılan “bilimsel” kitapların sayısı belli değil. Ama burjuvazi bu konuda derinleştikçe teşhir oluyor, esas niyetini açığa vuruyor. Emperyalist burjuvaziye göre küreselleşmenin demokrasiyle, özgürlükle, kültürle doğrudan ilişkisi var. Ama yaşam göstermektedir ki, küreselleşmenin toplumların küreselleşmesiyle hiç bir ilgisi yok, ama sermayenin uluslararasılaşmasıyla doğrudan ilgisi var. Emperyalist burjuvazi, “küreselleşme” ile, sermayenin uluslararasılaşmasını, sermayenin uluslararası hareketinin gelişmesini, kapitalist üretimin uluslararasılaşmasını kastediyor, ama bunun böyle olduğunu söylemek istemiyor. Küreselleşme, aynı zamanda, sermayenin ve kapitalist üretimin “ulusal” ve uluslararası yeni koşullara göre örgütlenmesinin ifadesidir. Emperyalist burjuvazi bunun böyle olduğunu kabul etmek istemiyor. Aksi takdirde neoliberal dayatmaların küreselleşmenin bir yansıması olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır.

Küreselleşmeyen kapitalizm olamaz. Kapitalizm, küreselleşme sürecinde bütün çelişkilerini açığa çıkartır ve küreselleşme sürecinin gelişmesi de kapitalizmin çelişkilerinin keskinleşmesi anlamına gelir. Emperyalist burjuvazi, tam da bu gerçeği, ucube küreselleşme teorileriyle gizlemeye çalışıyor. Emperyalist burjuvazi, duruma göre, insan haklarından, demokrasiden, özgürlükten, ahlaki değerlerden, medeniyetten, kültürden vb. bahsediyor. Ama nedense bütün “iyi” olan, Batı kaynaklı!

Küreselleşme teorileri, burjuva ideolojisinin bir yansıma biçimidir ve antikomünisttir. Çünkü bu teorilerle, nihayetinde, sosyalizmin yegane alternatif olduğunu gizlemeye çalışılmaktadır.

Tekilleştirirsek, küreselleşme teorisi tutmamıştır, kısa ömürlü olmuştur. Bizzat yaşamın kendisi bu teorinin nesnellikle hiç bir ilgisinin olmadığını kanıtlamıştır ve kanıtlamaktadır. Bundan dolayıdır ki, teorinin savunucuları, küreselleşmenin zengin-fakir bütün ülkeler arasında bütün insanlara aynı derecede yararlı olmadığının; tersine zengin fakir-ülkeler arasındaki uçurumun derinleştiğinin, insan haklarını, demokrasiyi vb. sahiplenmenin kendi demagojileri olduğunun farkına varıldığını gördüklerinden dolayı, eksikliklerden, yetmezliklerden, olmaması gereken gelişmelerden, küreselleşmenin kontrol altına alınamamasından vb. bahsetmeye başlamışlardır. Açık ki bizzat küreselleşme , küreselleşme teorilerini çürütmektedir. Bu teorinin savunucularının, sermayenin ve üretimin uluslararasılaşmasının ve uluslararası örgütlenmesinin yıkıcı etkilerini itiraf etmeleri de, nesnel gerçekliğin çıplak gözle görülüyor olmasından dolayıdır. Artık,“yanlış gelişmeler”, daha “insancıl”, daha “sosyal” olunmalıdır vb. demagojiler, bu teoriyi kurtarmıyor.

Küreselleşme, karşıtlarını da doğurdu. ‘90’lı yılların başından bu yana sayısız küçük burjuva gruplar, sermayenin ve üretimin uluslararasılaşmasının sonuçlarına karşı mücadele etmek için örgütlenmeye başladılar. Böylece küreselleşmenin karşıtı olan, eleştirmeni olan Uluslararası Protesto Hareketi doğdu. Bu çevrelerin küreselleşme karşı eleştirileri, geliştirdikleri hareketin teorik temelini oluşturmaktaydı. Oluşan Uluslararası Protesto Hareketinin kendisi gibi, teorisi de kelimenin gerçek anlamıyla bir gök kuşağıydı ve gök kuşağıdır.

Bu hareketin bileşenleri oldukça kalabalık, sayısal olarak çok. Çünkü her bir grup, her bir inisiyatif, her bir komite vb. kendini bu hareketin bir bileşeni olarak görmektedir.

Bu hareket neyi savunuyor?
Bu hareketin bileşenlerinin her birinin görüşlerini ele almak, geniş hacimli bir çalışma yapmak anlamına gelir. Her bir bileşeninin ne dediğinden ziyade önde gelen bileşenlerinin ve bazı egzotik bileşenlerinin görüşlerini ele alarak bu gök kuşağı hareketinin teorik duruşunu gösterelim.

Bu hareketin, somutta da ASF'nin örgütsel bir yapısı yoktur. Tam bir takvim eylemciliği yapılmaktadır. Sorun, eylemden eyleme, şu veya bu bileşeni dışlayan tartışmalardan kaçınarak, en geniş kesimleri harekete geçirmek ve en kalabalık eylemi gerçekleştirmektir. Eylem öncesinde, esnasında ve sonrasında isteyen, istediğini söyleyebilir, propaganda yapabilir. Hal böyle olmasına rağmen bu hareketin temel çizgisi ve yönelişi hep aynı kalır. Çünkü bu hareketin önde gelen bileşenleri aynı anlayıştadır. Hazırlık tartışmalarını istedikleri gibi yönlendirirler. “Aykırı” düşüncelerin sızmasını engelleyen tedbirleri alırlar. Bu baylar için, çizgilerine uymayan her düşünce, özellikle de Marksistlerin düşünceleri, “aykırı” düşüncelerdir. Ama hazırlık toplantılarda demokrasi adına, farklı görüşlerin dile getirilmesine tahammül edilir. Sonuç değişmez. Yıllardan beri bu böyle. Özellikle Fransa’da ATTAC’ın (1998), Dünya Sosyal Forumu’nun DSF (2000) ve Avrupa Sosyal Forumu’nun (ASF 2002) oluşumundan buyana dünya kamuoyuna aynı görüşler pompalanır.

Hangi görüşler hangi perspektifle pompalanıyor?
ASF, emperyalist burjuvazinin pompaladığı ve avanak küçük burjuvazinin kabullendiği küreselleşme döneminin adil ve demokratik olmasını istiyor.
ASF, “sosyal devlet” kavramını çarpıtıyor.
ASF,demokrasi kavramını olduğundan farklı gösteriyor.
ASF veya Uluslararası Protesto Hareketi, burjuva devlet ile pazar arasında bir farklılık oluşturmaya çalışıyor.
ASF, devlete odaklanmıştır.
ASF,esas itibariyle mali sermayeyi eleştiriyor.
ASF, IMF, DB ve DTÖ’nden oluşan “üçlü kutsal ittifak”ı hedef alıyor.
ASF, “küreselleşme”nin aşırılıklarının törpülenmesini talep ediyor.
ASF, bırakalım kapitalist sistemi, emperyalizmi dahi bütünlüğü içinde hedef almıyor.
“Başka bir dünya mümkündür” anlayışıyla DSF, ASF veya Uluslararası Protesto Hareketi, kapitalizmin demokratikleştirilebileceğini, kontrol edilebileceğini, medenileştirileceğini savunuyor.
ASF, enternasyonalizmi değil, transnasyonalizmi savunuyor.

Bu ve benzeri temel düşünceleriyle ASF, antikomünisttir, gericidir, hayalcidir, reformisttir; eleştirisi küçük burjuva eleştiridir, tutucudur.

Dünyanın önde gelen tekel gruplarından Asea-Brown-Bavery’nin başkanı Percy Barnevik, küreselleşmeden neyi anladığını şöyle anlatıyor:

“Küreselleşmeyi, firmalar grubumuzun istediği yerde ve zamanda yatırım yapma, istediğini üretme, istediği yerde satma ve satın alma ve iş yasaları veya başka düzenlemeler nedeniyle (gündemde olan) bütün kısıtlamaların mümkün olduğunca az tutulması özgürlüğü olarak tanımlıyorum”.

Buna karşın küreselleşme eleştirmenleri, bir bütün olarak ASF neyi talep ediyor? Düzeltmeyi, kontrol etmeyi, yeni yasalarla sermaye hareketini dizginlemeyi, yani kapitalizmi kontrol altına almayı, tekellerin hakimiyeti yerine küçük üretim birimlerine dönmeyi vb. talep etmektedir. Bu hareket, emperyalizmi demokratikleştirmek istiyor; politikayı, ekonominin yoğunlaşmış bir ifadesi olarak görmüyor, burjuva politika ile ekonomiyi birbirinden ayırıyor ve emperyalist devlete, burjuva partilere “düzeltin”, “demokratikleştirin”, “dizginleyin” çağrıları yapıyor.

ASF'nin politikasını belirleyen bileşenleri, sermayenin ve üretimin uluslararası örgütlenmesine, bu örgütlenme çerçevesinde bağımlı ve yeni sömürge ülkelerin talan edilmelerine karşı değiller. Onlar, sadece, bu işin kuralsızlıklar içinde değil, belli kurallar çerçevesinde, “aşırılıklar”ın engellenerek yapılmasından yanalar.

Aslında emperyalist burjuvazi, uluslararası tekeller, Marks’ı, Uluslararası Protesto Hareketinden daha iyi anlıyorlar. Marks, “Grundrisse”de “dünya pazarı oluşturma eğilimi, kapital kavramında dolaysız bir şekilde vardır. Her sınır, aşılması gereken engeldir” tespitini yapıyor. Emperyalist burjuvazinin, süper tekellerin bugün veya yıllardan beri veya da bütün emperyalizm çağı boyunca yapmaya çalıştıkları ve yaptıkları da Marks’ın bu öngörüsünü doğrulamaktan ibarettir.

Ama Uluslararası Protesto Hareketi, ASF olmaz diyor, daha doğrusu böyle olmaz diyor. Bu iş, kontrollü olmalıdır, birtakım kurallar konmalıdır ve her şey kurallar içerisinde yapılmalıdır diyor. Bunu gerçekleştirmek için de emperyalist devlete, partilere, tekellere çağrılarda bulunuyor. Kundakçıya itfaiyeci elbisesi giydiriyor.
Frenleyelim, demokratikleştirelim, yasalarla düzenleyelim çağrısını yapan ASF ve DSF, bu konuda da Marks ve Engels’i, uluslararası tekellerin anladığı kadar anlayamamıştır. Niye anlasın ki?!

Komünist Manifesto’da şöyle deniyor:
“Burjuvazi, dünya pazarını sömürmekle, her ülkenin üretimine ve tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayin ayaklan altından üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve hâlâ da her gün yıkılıyorlar. Bunlar, kurulmaları bütün uygar uluslar için bir ölüm-kalım sorunu haline gelen yeni sanayiler tarafından, artık yerli hammaddeleri değil, en ücra bölgelerden getirilen hammaddeleri işleyen sanayiler, ürünleri yalnızca ülke içinde değil, yeryüzünün her kesiminde tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyorlar. O ülkenin üretimiyle karşılanan eski gereksinmelerin yerini, karşılanmaları uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinmeler alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılığın ve kendi kendine yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü ilişkilerinin, çok yönlü karşılıklı bağımlılığının aldığını görüyoruz. Ve maddi üretimde olan, zihinsel üretimde de oluyor. Tek tek ulusların zihinsel yaratımları, ortak mülk haline geliyor. Ulusal tek yanlılık ve dar kafalılık giderek olanaksızlaşıyor ve sayısız ulusal ve yerel yazınlardan ortaya bir dünya yazını çıkıyor.

Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile, son derece kolaylaşmış haberleşme araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Ucuz meta fiyatları, bütün Çin setlerini yerle bir ettiği, barbarların inatçı yabancı düşmanlığını teslim olmaya zorladığı ağır toplar oluyor. Bütün ulusları, yok etme tehdidiyle, burjuva üretim biçimini benimsemeye zorluyor; onları uygarlık dediği şeyi benimsemeye, yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, kendi hayalindekine benzer bir dünya yaratıyor.

Burjuvazi, kırı kentlerin egemenliğine soktu. Çok büyük kentler yarattı, kentsel nüfusu, kıra kıyasla, büyük ölçüde artırdı ve böylece, nüfusun oldukça büyük bir kısmını kırsal yaşamın bönlüğünden kurtardı. Kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı-barbar ülkeleri de uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğuyu Batıya bağımlı kıldı.

Burjuvazi, nüfusun, üretim araçlarının ve mülkiyetin dağınık durumuna giderek daha çok son veriyor. Nüfusu bir araya toplamış, üretim araçlarını merkezileştirmiş ve mülkiyeti birkaç elde yoğunlaştırmıştır. Bunun zorunlu sonucu, siyasal merkezileşme oldu. Ayrı çıkarlara, yasalara, hükümetlere ve vergi sistemlerine sahip bağımsız ya da birbirleriyle gevşek bağlara sahip eyaletler, tek bir hükümete, tek bir hukuk düzenine, tek bir ulusal sınıf çıkarına, tek bir sınıra ve tek bir gümrük tarifesine sahip tek bir ulus içinde bir araya geldiler” (1).

ASF, DSF veya Uluslararası Protesto Hareketi, kapitalizmin bu gerçekliğini anlayacak düşünce yeteneğinden yoksundur. Aksi takdirde, burjuvazinin dün ve bugün yapmış olduğunun, kapitalizmin gelişmesinin nesnel yasalarının sonuçları olduğunu görür ve sorunun, bu sonuçlarla uğraşmak olamayacağını, bu sorunlardan kurtulmak için eleştirinin ve mücadelenin kapitalist sisteme yöneltilmesi gerektiğini kavrayarak hareket ederdi.

Bu hareketin küreselleşme eleştirileri kapitalizmin nesnel gelişme yasalarını hiçe sayıyor. Bu baylar, kapitalist gelişmeyi, sermayenin ve üretimin yoğunlaşmasını ve merkezileşmesini, sermaye-tekel oluşumu ilişkilerini, kapitalizm-dış pazar ilişkilerini hesaba katmıyorlar. Sanıyorlar ki, çıkartılacak yasalarla özlemini duydukları “sosyal devlet” dönemine geri dönülebilir.

Amerikan hükümet dışı örgütlerinden (NGO) “Coup Watch” ve “Global Exchange”e göre “tekellerin olması gerekenden fazla iktidarı”na karşı mücadele edilerek “başka, demokratik bir dünya” kurulmalıdır. Yani tekellerin gücü sınırlandırılmalıdır. Bunların, “merkezi stratejik amaç”larından birisi, “tekeller ile devlet arasında ayrımı” sağlamaktır. Bu baylara göre, devlet ile tekellerin iç içe geçmeleri, “tekel fundemantalist devletler”in doğmasına neden olmaktadır ve bu da “demokrasiye karşıdır”. Bahsedilen ayrım, “IMF, DB, DTÖ, BM vb. uluslararası kurumlar bazında da” söz konusu edilmelidir.

DSF ve ASF içinde antitekelci eğilimler de oldukça yaygındır. Yukarıdaki örnekte de bunu görüyoruz. Ama bu hareket, bir bütün olarak antitekelci değildir. Ama bir bütün olarak tekel eleştirmenlerinden oluşmaktadır. Onun bir kısım bileşeni tekelciliğe karşıdır, küçük üretimin, tekelci olmayan sermayenin savunucusudur. Diğer kısmı, bu hareketin siyasi karakterini belirleyen kısmı ise tekele, sermayenin ve üretimin uluslararası örgütlenmesine, bir bütün olarak emperyalist talana karşı değildir, sadece, uluslararası tekellerin insaflı harekat etmelerini, faaliyetlerinin yasalarla sınırlandırılmasını, emperyalist talanın belli yasalar çerçevesinde yapılmasını savunur. Bundan dolayı da tekelciliği sadece bu düzeyde eleştiriyor.

ATTAC (“Yurttaşlar İçin Tobin-Vergisi Eylemi” veya “Vatandaşların Lehine Mali Transaksiyonların Vergilendirilmesi İçin Birlik”) ASF'nin en güçlü ve en popüler bileşenini oluşturur. “Le Monde diplomatique”in şef redaktörü Ignacio Ramonet’ın yoğun çabaları sonucunda Fransa’da kurulan (3 Haziran 1998) ATTAC, kısa zamanda dünyanın birçok ülkesine yayıldı. Fransa’da, Almanya’da bir çok senatörün, milletvekilinin, sosyal demokrasinin önde gelen Lafontaine gibi liderlerinin (Almanya) üye olduğu bu kuruluş, “sosyal devlet”i kurtarmanın çabası içindedir. Bu kuruluş, insanlığı, kapitalizmle, emperyalist talanla barıştırmanın çabası içindedir. Bu kuruluş, “başka dünya olasıdır” anlayışının “demokratik” emperyalist sistemde gerçekleşebileceğinin propagandasını yapmaktadır. Bu kuruluş, vahşi- aslında gerçek- Amerikan küreselleşme anlayışının karşısına Avrupai küreselleşme anlayışını koyan ve bu nedenle de Amerikan emperyalizmine karşı Avrupa, özünde de AB emperyalizmini ve küreselleşmesini savunan kuruluştur.

Le Monde diplomatique’in Aralık 1997 sayısında Ignacio Ramonet efendi çok kızgın ve ateşli bir şekilde “pazarlar silahsızlandırılmalı”, “mali pazarlar silahsızlandırılmalı”, “dayanışma vergisi” uygulanmaya konmalı şiarlarıyla start vermişti. Yani yeni bir dünyanın mümkün yapılmasına Tobin-Vergisi ile başlanacaktır. Ramonet efendi, “21. Yüzyılda dünyanın nihai olarak, haydutların söz sahibi olduğu balta girmemiş bir ormana dönüştürülmesi engellenmek isteniyorsa, mali pazarların silahsızlandırılması ilk yurttaşlık görevidir” diye yazıyordu (2).

Ramonet efendinin, “mali pazarları silahsızlandırmayı” “öncelikli vatandaşlık görevi” yapmasından sonra, eylemin pratik örgütlenmesi – ATTAC’ın örgütlenmesi- görevi Bernard Cassen’a (İngiliz edebiyatı profesörü ve söz konusu gazetenin direktörü) verildi. Böylece ATTAC doğdu ve bütün dünyada yaygınlaştı.

Devam etmeden önce ATTAC’ın en önemli silahı mali pazarları silahsızlandıracak(!) derecede güçlü sanılan silahı, Tobin-Vergisi’nin ne anlama geldiğini açıklayalım.

Küreselleşme ve sonuçlarıyla ilgili tartışmalar“çerçevesinde James Tobin’in 1972’den kalma önerisi giderek sempati toplamaya başladı. Nobel ödülü sahibi (J. Tobin), döviz transaksiyonlarının cüzi bir vergiye tabi tutulmasını öneriyordu. Tobin’e göre, kısa vadeli yatırımlar mali pazarlar üzerinde istikrar bozucu etkide bulunuyorlardı ve orada süreklilik arz eden kur dalgalanmalarına neden oluyorlardı. Her borsa gününde mali merkezler arasında gidip gelen 1,5 trilyon doların yüzde 80’i iki aydan daha az, hatta sadece 2 saatlik kısa vadeli yatırımlardır”(3).

Bu kadar basit. İşte her vatandaşın, “öncelikli vatandaşlık görevi” olarak kullanabileceği bir silah!

Bu verginin dünya çapında uygulanması sonucunda “yuvarlak olarak 90 milyon dolar elde edilecek”. Ve bu, “bütün sanayi ülkelerinin gelişme yardımının iki misli olan bu miktar, bazı iklim politikası, sosyal amaçlar veya gelişme politikası gibi anlamlı girişimlerde” (4) kullanılabilirmiş! Mali pazarlarda büyük kumar oynayanların vergilendirilmesine karşı değiliz. Ama bu vergilendirmeyle de aynı pazarların silahsızlandırılacağına, sermayenin dizginleneceğine inanacak kadar da hayalci değiliz. Bu talep, hayalci olduğu kadar gericidir de. Neden?

Bu vergiyle mali pazarlarda spekülasyonun önünün alınamayacağını bizzat ATTAC açıklıyor! “Tobin-vergisi, dünya ekonomisi üzerinde mekanizmayı durdurmadan mekanizma içinde kum etkisi yapar. Dövizleri vergilendirmek, her amaç için kullanılan silah değildir. Yüzde 10, 20 veya Asya krizinde olduğu gibi yüzde 40 ila yüzde 60 karın elde edileceği spekülatif saldırılar engellenemez” (5).

Demek ki Tobin-Vergisi spekülatif saldırılara karşı bir çare değil. Neye karşı çare? “Sadece ‘normal’ sıradan spekülasyona karşı” (6).
Değer mi diyeceksiniz! Değer! Değer, çünkü Almanya ve Fransa’da bu vergilendirmeyi doğru bulan reformist kesimler var. Şüphesiz ki bu vergi, karı sınırlıyor, ama anlaşılan o ki Almanya ve Fransa’da bir kesim tekelci burjuvazinin çıkarlarına hizmet ediyor. Bu nedenden dolayı olsa gerek birçok burjuva, sosyal demokrat politikacı ATTAC’cıdır.

Bu vergi, uluslararası tekelleri; mali pazarlardaki aktörleri etkiler mi? Etkilemez. Çünkü tekeller, bu vergi miktarını fiyatlara bindirirler (tekel fiyatı). Ancak, tekelci olmayan sermaye kesimini etkileyebilir.
Spekülatif sermaye, aşırı birikim sonucu oluşan sermayedir. Bu sermaye, maddi değerlerin üretimine yatırıldığında beklenen azami karı getirmeyecektir. Getirecek olsaydı başka yatırım alanı aramazdı. Azami kar elde etmek için “gözü dönmüş” bu sermayeyi Tobin-Vergisi hiçbir şekilde etkilemez. Çünkü;

“Sermaye, kar olmadığı zaman ya da az kar edildiği zaman hiç hoşnut olmaz, tıpkı eskiden doğanın boşluktan hoşlanmadığının söylenmesi gibi. Yeterli kar olunca sermayeye bir cesaret gelir. Güvenli bir yüzde 10 kar ile her yerde çalışmaya razıdır; kesin yüzde 20, iştahını kabartır; yüzde 50, küstahlaştırır; yüzde 100, bütün insansal yasaları ayaklar altına aldırır; yüzde 300 kar ile, sahibini astırma olasılığı bile olsa, işlemeyeceği cinayet, atılmayacağı tehlike yoktur. Eğer kargaşalık ile kavga kar getirecek olsa, bunları rahatça dürtükler. Kaçakçılık ile köle ticareti bütün burada söylenenleri doğrular” (7).

Ramonet efendinin silahı, azami kar için her şeyi göze alan, her türlü cinayeti işleyen sermayenin önünü alabilir mi? Alamaz. Sermayenin azami kar için yeni yatırım alanı araması ve azami kar için barbarlığı da göze alması onun; kapitalist üretim biçiminin yasal bir sürecidir. Kapitalizmi yok etmeden bu gerçekliği ortadan kaldıracak bir güç yoktur. Ramonet efendi, Tobin-Vergisi ile sermayeyi yeniden maddi değerlerin üretimi sürecine yöneltmeye çalışıyor. Ama sermaye Ramonet efendiyi dinlemiyor. Eğer dinleme yeteneği olsaydı Soros efendiyi dinlerdi.

Tobin-Vergisi ile bağlam içinde daha bir çok anlayış eleştirilebilir. Örneğin, bu vergiyi toplayan devlet, bu miktarı ne yapacak? Gerçekten sosyal amaçlar için mi kullanacak? Vergiyi toplayan devlet, bu miktarı yeniden,tekellerin hizmetine sunmayacak mı?

ATTAC, kapitalizmin/emperyalizmin dizginlenebileceği, yasalarla uygarlaştırılabileceği, reforme edilebileceği hakkında gerici, karşı devrimci hayaller yaymaktadır.

ATTAC, kendisini, “pazarların zincirlerinde boşanmış güçlerine karşı geniş toplumsal ittifak” olarak tanımlıyor. Ama günlük yaşadığımız kapitalizm üzerine; rekabet, ücret, yabancılaşma, barbarlaştırma, baskılar vb. üzerine hiç bir şey söylemiyor. Uluslar arası Protesto Hareketinin birçok bileşeni gibi ATTAC da, “ekonomi, sömürü, spekülasyon, işten çıkartmalar ve (ekonominin) ağırlık merkezini yurt dışına kaydırma ile mutlaka elele gitmek” zorunda değildir anlayışını savunuyor. ATTAC, “demokratik düzenleme” ve “küreselleşmenin medenileştirilmesini” talep ediyor, “siyasi sorumluların, ekolojik ve sosyal adaletli bir küreselleşme için” güçlü tavır koymaları çağrısı yapıyor.

ATTAC ve baş kurucusu Ramonetefendi “adaletli” bir kapitalizm istiyor.
Şimdilerde “sol”cu olan Alman sosyal demokratlarının önde gelenlerinden O. Lafontaine’in,ATTAC,“demokrasinin kurtarıcısıdır” anlayışı aslında her şeyi açıklıyor.

DSF veya ESF için sorun olan, “küreselleşme”dir, kapitalizmin kendisi değildir; sorun olan, spekülasyondur, kar, azami kar değildir, sorun olan, genel anlamda savaştır, haklı-haksız savaş ayrımı değildir; sorun olan, diktatörlüktür, ama sermayenin diktatörlüğü değildir; sorun olan, adaletsizliktir, ama onun kaynağı olan burjuva düzen, burjuva mülkiyet ilişkileri değildir. Bu baylar için, üretim araçlarının özel mülkiyette olması asla sorun değildir, ama bu mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanan ve uçurumlaşan yoksulluk-zenginlik ayrımı sorundur.

Bu baylara göre neoliberalizm, yanlış politikanın bir ürünüdür!
Ama neoliberalizm; burada kuralsızlaştırma ve özelleştirme politikası, yanlış düşüncelerin sonucu değildir. Kapitalist üretim biçiminin bütün çıplaklığıyla açığa çıkan çelişkileri, onun yapısal krizi, neoliberalizmin maddi temelini oluşturmaktadır ve bundan dolayıdır ki bugün emperyalist burjuvazi, uluslararası tekeller, talan ve sömürüyü, sınıfsal çıkarlarını, ancak ve ancak neoliberal uygulamalarla gerçekleştirebiliyorlar. Hal böyle olmasına rağmen Uluslararası Protesto Hareketi, hayal dünyasında geziniyor ve dünya kamuoyuna şu mesajı veriyor: Hakim güçler; politikacılar, tekeller, isterlerse bu yanlış politikayı uygulamaktan vazgeçebilirler, isterlerse sömürü ve talanı başka türlü; “demokratikçe”, “adalet”li olarak örgütleyebilirler. Yani “başka bir dünya mümkündür”!

Bu avanaklar, kendilerini izleyen milyonlarca işçi ve emekçiye, bugünkü yönetimlerin uyguladıkları politika yanlıştır, doğru politikaların uygulanması durumunda “küreselleşme”nin bu uç yönleri olmayacaktır. Kapitalizme alternatif olarak sosyalizmi unutun, yeğene alternatif, kontrol altına alınmış kapitalizmdir çağrısını yapıyorlar.
Eleştirilerinin özü bundan ibarettir.

Ramonet efendi ve hayal pazarlayıcısı S. George hanımefendi, evet bir bütün olarak DSF, ASF ve Uluslararası Protesto Hareketi, IMF, DB, DTO gibi uluslararası kurumları “demokratikleştirmek” ve “reforme etmek”,“uluslararası tekelleri” “uysallaştırmak” ve “küreselleşme”yi “adaletli yapmak” için mücadele ediyorlar. Böylece, sermayenin ve üretimin uluslararasılaşmasını ve uluslararası yeniden örgütlenmesini “demokratik” kontrol altına almak istiyorlar.

Bu baylar, “serbest ticaret” istemiyorlar, “centilmence ticaret” talep ediyorlar. Peki kimden istiyorlar? Burjuva devletten, uluslararası tekellerden ve adı geçen uluslararası kurumlardan. Bir kapitaliste, işçileri sömürüyorsun, kar etmek için üretiyorsun, bir emperyalist ülkeye veya tekele, sermaye ihraç ediyorsun diye atıfta bulunmak ne kadar doğruysa, yukarıdaki talepleri de o adreslere yöneltmek o kadar doğrudur.

P. W. Annenkow’a yazdığı 28 Aralık 1846 tarihli mektubunda Marks, şöyle der;
“Aslında o da (Proudhon’u kastediyor. çn.), bütün iyi burjuvaların yaptıklarını yapıyor. Bunların hepsi, rekabetin, tekelin vb. ilke olarak, yani soyut düşünceler olarak alındıklarında, yaşamın biricik temelini oluşturduklarını, ama pratikte ise kişiye bundan çok daha fazlasını arzulattıklarını söylerler. Bunların hepsi, rekabeti, rekabetin öldürücü etkileri olmaksızın isterler. Bunların hepsi de olanaksızı, yani burjuva varlığın koşullarını, bu koşulların zorunlu sonuçları olmaksızın isterler. Bunlardan hiçbiri, burjuva üretim biçiminin, tıpkı feodal üretim biçimi gibi, tarihsel ve geçici olduğunu anlamaz. Bu yanılgıyı doğuran şey, burjuva insanı, her toplumun mümkün biricik temeli olarak görmeleridir; bunlar, insanların artık burjuva olmayacakları bir toplum düşünemezler”(8).

Marks’in dediği gibi, ha Proudhon, ha şunu bunu düşünemeyen, “sonuçlarına katlanamayan” “onlar”! Ha Ramonet efendi, ha DSF, ASF!

Bu baylar, her şeyin demokratik olmasını istiyorlar; demokratik kapitalizm, demokratik emperyalizm, yani demokratik sömürü, demokratik talan, demokratik yoksulluk ve zulüm! Bunların istedikleri demokrasi nerede bulunur, nasıl uygulanır, bunu bilmiyoruz, ama bizler gibi bir dünyalı olan Lenin, durumu şöyle açıklıyor:

“Ekonomik açıdan emperyalizm (ya da mali-sermaye "çağı" — sözcükler önemli değil) kapitalizmin gelişmesindeki en yüksek aşamadır,üretimin çok büyük ve engin boyutlara ulaşmasıyla serbest rekabetin yerini tekele bıraktığı aşamadır. Emperyalizmin ekonomik özü budur. Tekel kendini, tröstlerde, birliklerde (syndicates), vb., dev bankaların mutlak kudretinde (omnipotence), hammadde kaynaklarının kapatılmasında, vb., banka sermayesinin birikiminde, vb. ortaya koyar. Her şey ekonomik tekele dayanır.

Bu yeni ekonominin, tekelci kapitalizmin (emperyalizm tekelci kapitalizmdir) siyasal üst yapısı, demokrasiden siyasal gericiliğe değişimdir. Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasal gericilik tekele tekabül eder. Rudolf Hilferding, Finance Capital'inde gayet haklı olarak "mali-sermaye, özgürlük için değil, egemenlik için çabalar" der“ (9).

Ne diyelim, bizim yol gösterenlerimizden birisi de Lenin. Her halükarda Ramonet efendi değil!

Belirttiğimiz gibi, ASF, DSF, bir gök kuşağı hareketidir. Bu hareketin her bir bileşeni, bulunduğu sosyal, sınıfsal konumdan hareketle küreselleşmeyi eleştiriyor. Kendi açılarından da haklılar. Ama hepsinin ortak temel yönlerinden birisi, belki de belirleyici olanı, emperyalizmin ekonomisini politikasından ayırmaktır.

Bu konuda Lenin.
„Asıl olan şu ki, Kautsky, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakta; ilhakların mali-sermayece "tercih edilmiş" bir politika olduğunu ileri sürmekte ve bu politikanın karşısına, güya olanaklı görünen ve gene mali-sermaye temeline dayanan başka bir burjuva politikası çıkarmaktadır. Buradan da, ekonomi içerisinde tekellerin, tekeli, zoru ve fethi dıştalayan bir politik tutumla bağdaşabileceği sonucunu çıkarmaktadır. Bu da, tam anlamıyla mali-sermaye döneminde tamamlanmış olan ve en büyük kapitalist devletlerin arasındaki rekabetin günümüzdeki biçimlerinin kendine özgü temelini meydana getiren "dünyanın paylaşılması olayının" emperyalist olmayan bir politikayla bağdaşabileceği demek oluyor. Böylece, Kautsky, kapitalizmin -bugünkü evresinin en temel çelişkilerini bütün derinliğiyle ortaya koyacağı yerde, bunları daha hafif göstermeye, gizlemeye çalışıyor. Vardığı sonunda, Marksizmin yerine, burjuva reformizmi oluyor….
Bankaların ve tröstlerin politikasına karşı yapılıp da bunların ekonomik temellerini kavramayan bir "mücadele", reformizmden ve burjuva pasifizminden başka bir şey değildir, masum ve iyi niyetli isteklerden öteye gidemez. Var olan çelişkileri bütün derinliğiyle ortaya koymak yerine onlardan kaçmak, en önemlilerini gözden kaçırmak, Kautsky'nin Marksizmle hiçbir ortak yanı olmayan teorisi böyledir işte“ (10).

Sonuç itibariyle:
Küçük burjuva idealist bir hareket olarak Uluslararası Protesto Hareketi, DSF, ASF, bir noktada gerçekten tutarlı ve radikaldir: Burjuva düzene, kapitalist sisteme sarsılmaz bir inançla bağlılık. Düzene inancının sarsılmazlığı, onu bu noktada tutarlı ve radikal yapıyor. Bu anlayışında asla taviz vermiyor ve her türlü karşı girişimi püskürtmenin tedbirlerini almış durumda. Burjuva toplumun ulusal/uluslararası kurumlarını ve sorumlularını tanıyor/kabulleniyor, ama fonksiyonlarının ne olduğunu sorgulamıyor, sadece, kendine göre yanlış olanın düzeltilmesini talep ediyor.

DSF ve ASF, hayal kırıklığına uğramış, ama düzenden umudunu kesmemiş yığınları, yeniden düzene kazandırmak için hakim sınıflara hitap ediyor; “demokrasi”, “adalet”, “kontrol” gibi kavramlarla düzen ile, düzenin hayal kırıklığına uğrattığı yığınlar arasında “toplumsal barışı” sağlamayı amaçlıyor. Bu alanda demagoji, “pazar ekonomisi de eşitlik üzerinde büyür” (Almanya ATTAC, Borchert) noktasına vardırılıyor.
Bu hareketin eleştirisi ehlidir, „terbiye edilmiştir“; düzenin sınırlarını zorlamaya yönelik değildir.

Bu hareketin geleceği ve antiemperyalist mücadelenin sorunları:
Gösterilerden,kongrelerden, karşı zirvelerden öte bu hareket milyonlara ne verdi? Sınıf bilinci mi taşıdı, onları örgütlemek için bir faaliyet mi sürdürdü? Veya siyasi ve teorik mücadeleyi mi göze aldı? Hayır. Revizyonizmin atası E. Bernstein’ın ilkesine göre hareket etti: Hareket her şey, sonuç hiçbir şey! Reformist de olsa, gerici de olsa, elde edilen bir sonuç var mı? Yok. Bu hareketin her tarafı, hakim sınıflara yönelik rica talepleri ile örülmüş.
Hareketin kendisi bir rica abidesidir!

Bu hareket, kapitalist düzeni aşmak, onu yıkmak isteyen, mücadele etmek isteyen, uzlaşmak istemeyen, bu düzenden umudunu kopartmak isteyen milyonlarca işçinin ve emekçinin önünde bir engeldir. Daha ileri gitmek isteyenleri, kapitalist sisteme karşı mücadele etmek isteyenleri, geriye, kapitalist düzenin sınırları içine çekmeye çalışıyor. Onun tarihsel görevi budur. Bundan dolayıdır ki, Avrupa’nın sosyal demokrat partileri tarafından destekleniyor.

Bu hareket, umudun, geleceğin sosyalizm olduğu gerçeğine karşı mücadele ediyor. Salt, umudu bu düzenle sınırlama anlayışı, onun bu gerçekliğini sergilemektedir.
Gök kuşağı olarak kalmayı ilke edinen bu hareket, şüphesiz ki, bırakalım Marksist olmayı, devrimci de değildir. Ama devrim üzerine oynuyor. Devrim yapacak güçleri yönlendirmeye çalışıyor. Bütün dünyada demokratik ve sosyalist devrim güçlerini reformizmin kuyruğuna takmaya, “demokratik’ emperyalizmin arabasına koşmaya çalışıyor. Hele şimdi, 2010 yılında dünya çapında işçi sınıfı ve emekçi yığınların işsizliği, baskıyı, sömürüyü, burjuva düzeni sorgulamaya başladıkları; dünyanın birçok ülkesinde devrimci mücadelenin mayalandığı günümüz koşullarında bu hareketin ileriye gidişin önünde bir engel olduğu daha açık görülmüyor mu? Mevcut halle dahi uluslararası işçi sınıfı ve emekçi yığınların kapitalizmi sorgulaması bu hareketinkinden daha ileridir. Bu durumda bu hareket ayak bağından başka bir anlam taşımamaktadır.

İşçilerin ve emekçi yığınların günlük yaşamı veya her gün yaşadığımız kapitalizm, bu hareketi zerre kadar ilgilendirmiyor. Onu ilgilendiren medyatik eylemler. Bu da ancak takvimsel oluyor.
DSF ve ASF, takvimsel eylemciliğin temsilcisidir.

İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde bu denli çok sayıda düşünce ve çevre, Uluslararası Protesto Hareketinde olduğu gibi bir arada görülmemiştir.

Kapitalist dünyanın kişi ve kurumları seviyesinde elitlerinin düzenlediği toplantılarının, zirvelerinin olmaması bu hareketin sonu demektir. Zaten hareketin kendisi, IMF, DB, ve DTO’nden oluşan “üçlü kutsal ittifak”ı protesto temelinde doğmuştur. Sonra işin içine savaşı protesto girdi, daha sonra da AB yanlılığı, ABD karşıtlığı gündeme geldi. Daha sonra merkezin neresi olacağı üzerine rekabet yapıldı (DSF-Porto Alegre mi, yoksa ASF mi, yani Amerika mı, Avrupa mı?). Sonun başladığı görüldüğü için Forumlarda seyre düzelemeye gidildi.

İstanbul'da düzenlendiği için birçoğumuz için izleme imkanı olacaktır. İsteyen, show nasıl yapılırı orada izleyebilir.
Medyanın da katılımıyla Show, doruk noktasına ulaşıyor. Sayısız “anti”ciler için gün doğuyor. Birçok aktifist açısından “hiç bir şey yapmamaktansa, yanlış da olsa bir şeyler yapmak” eylem motifi oluyor. Mücadele takvime bağlandığı için, hareket iniş ve çıkışlar gösteriyor. Takvimin boş olduğu eylemsizlik döneminde sanal dünyada –Internet- bolca tartışılıyor, takvimin dolu olduğu dönemde güçlerin seferberliğine girişiliyor. Takvimsel eylemi örgütleme,lojistik olanak sağlama ve teknolojiyi kullanma bakımından süper bir hareket!

Salt eylemcilik, eylemden eyleme bir araya gelmekle değişen bir şey olmuyor. Bu nedenledir ki sayısız aktivistlerde başlangıçtaki coşkunun yerini giderek umutsuzluk alıyor. Soruna eleştirel yaklaşanlar ise Lafontaine ile hangi demokrasiyi kurtaracaklarını kendilerine soruyorlar. Lafontaine, Almanya ATTAC üyesidir (Almanya’da daha önce Eyalet Hükümeti başkanıydı, bir ara Federal Hükümette bakanlık yaptı, Başbakan Schröder ile görüş ayrılığından dolayı hükümetten çekildi, Şimdi “Sol” partinin eşbaşkanlarından birisidir). İşte bu Lafontaine, ATTAC’ı,“demokrasinin kurtarıcısı” olarak görüyor.
Tabii birçok Fransız işsizi ve emekçisi de Fransa ATTAC üyesi milletvekili ve senatörlerle neden bir arada olduğunu sorguluyor.
Tabii “başka bir dünya mümkündür”den sosyalizmi anlayanlar, troçkistlerle ne türden bir sosyalizm kurulabileceğini sorguluyorlar.
Bu güçlerin siyasi yönünü belirlediği ASF'nin geleceği yoktur. İstanbul'un son durak olduğunu gördük.

Hareketin önderliğinin amacı, bir nevi parlamento dışı muhalefet olmaktır. Parlamento dışı muhalefet ise ancak ve ancak sokak eylemleriyle gelişir ve oluşur. Ama hareketin önderliği bu eylemleri de kontrol etmeye çalışmaktadır.
Eylemler takvimsel olduğu için, sokağa çıkış da takvimseldir.

Hareketin önderliği ve genel işleyişi asla demokratik değildir. ATTAC’ın yapısı, DSF ve ASF ve Savaş Karşıtı Konferanslarda (Kopenhag, Londra, Berlin) sorunların ele alınışı bunun böyle olduğunu göstermektedir. Örnekleyelim:

ATTAC (Fransa) bir kurcular heyeti tarafından kurulmuştur. Bu heyet, on tanınmış şahsiyetten ve hükümet dışı örgütlerin ve siyasi grupların temsilcilerinden oluşuyor. Bu heyet, 30 üyeden 18’ini idare meclisine (yönetim kurulu diyelim) seçme hakkını kendisine saklıyor. Sadece bu heyetin seçtiği 18 kişi, ATTAC’ın siyasi çizgisini belirliyor. Başkanı da bu 18 üye belirliyor. Bu 18 üye, yönetim kurulunda “sürekli çoğunluğu” oluşturuyor. Böylece Ramonet efendi, V. Forrester hanımefendi vb. ne buyuruyorlarsa o oluyor.
Her türlü düşünce, bu 18 kişilik çoğunluğun görüşü değilse reddediliyor. Bu antidemokratik yöntemi uygulamalarının nedeni ise, örgüte dışarıdan nüfuz edilmesinin önünü almakmış!

Sınırlandırma, dışlama, antidemokratik yöntemler başka biçimlerde de uygulanmaktadır. Örneğin Almanya ATTAC’ta herkes çalışabilir. Hristiyan veya başka dinden olanlar, hümanistler, ateistler, Marksistler bu örgütte çalışabilirler. Bu örgütte teorik, dini, ideolojik bağımlılık yoktur. Çeşitlilik, güç olarak görülüyor.
Ama ırkçılığa, yabancı düşmanlığına, şovenizme karşı mücadelede zoru siyasi araç olarak kabul eden kişi ve gruplara kapılar kapatılıyor (11).
Kapıların, ırkçılığa ve faşistlere kapatılması desteklenmesi/olumlanması gereken bir anlayıştır. Ama bir taraftan kapılar Marksistlere de açıktır deyip, diğer taraftan da zoru siyasi araç olarak kabul edenlerin dışlanması, Marksistlerin, kapitalist düzenin devrimle, ancak zor kullanılarak yıkılabileceğine inananların dışlanması anlamına gelmektedir.

Zaten “ATTAC’ın taleplerinden birisi, küreselleşmenin önünü almak değildir, aksine küreselleşmenin demokratik kontrolüdür. Bu, sermayenin kontrole ihtiyacı var talebinde doruk noktasına ulaşıyor” anlayışı(12) bu ve siyasi, teorik, ideolojik, dinsel çeşitliliğe yapılan vurgu, hangi güçlerin dışlanacağını, hangilerinin dışlanmayacağını açıkça göstermektedir.

DSF ve ASF'ye katılma önünde hiçbir engel yoktur. Öncelik, örgütlendikleri ülkelerdeki delegelere verilir. Ama X, Y örgütü olarak konuşmanın önünde engel yoktur. Ne var ki, konuşma süresi 3-5 dakikayı geçmez ve önerilerin doğru olmasının, toplantıya katılanlar tarafından benimsenmesinin hiçbir önemi yoktur, çünkü, önceden örgütlenmiş ve nedense birkaç kez konuşma hakkına sahip olan birtakım aktörler, durumu yeniden istenilen yöne yönlendirmek için sahne alırlar. Her şey önceden konuşulmuş ve karar altına alınmıştır. Belli aktörler de, bu kararları toplantılarda işleyerek kabul edilmesini sağlarlar. İş uzarsa, sorun çalışma gruplarına havale edilir ki, o grupların da nasıl toplandığını, kimlerden oluştuğunu ancak teşkilatın kendisi bilir.

DSF, ASF, ATTAC gibi kuruluşlarda pasifistler, önderlik hakkını tekeline almıştır ve aldığı tedbirlerle bu hakkı korumasını da biliyor; orada işlerin demokratik yürütüldüğünü ve bu hareketin mekanizmalarını kullanarak bu hareket üzerinde etkili olunabileceğini de unutalım.

DSF, ASF, Uluslararası Protesto Hareketi reformizmi ve pasifizmi örgütlüyor.
Bir taraftan ezenlerin, talan edenlerin dünyası, diğer taraftan da ezilenlerin ve talan edilenlerin dünyası.
Bir taraftan neoliberalizmin savunucuları ve uygulayıcıları,diğer taraftan buna karşı direnenler.
Bir taraftan, hizmetindeki uluslararası siyasi, askeri ve iktisadi örgütleri ve devletleriyle uluslararası tekeller, diğer taraftan buna karşı gelen milyonlar.
Bir taraftan uluslararası sermayenin ve üretimin yeniden örgütlenmesi, diğer taraftan bu örgütlenmenin zulmünü çeken yığınlar.

ASF,bu kavganın ortasında yer almıyor, “arabuluculuk” yapmıyor. Taraflı hareket ediyor. Bıçağın kemiğe dayandığına inanan işçi ve emekçi yığınlarını kapitalist düzenle, emperyalist küreselleşmeyle barıştırmaya çalışıyor.

ASF, bir taraftır. Emperyalizmin, reformizm ve pasifizm kılığına büründürdüğü bir truva atıdır. Henüz örgütsel olarak oluşmamış uluslararası işçi ve emekçi cephesini daha baştan içten fethetmek görevini üstlenmiş faaliyetin örgütsel biçimidir.

ASF, devrimci mücadelenin, devrimin önünde bir engeldir. İlericilik adına dünya emperyalist sisteminin en güncel, en modern savunucularıdır. Bu örgütlenmelerin bu karakteri, bu misyonları açığa çıkartılmadıkça, teşhir edilmedikçe, bunların peşine takılan dünya çapında milyonlarca işçi ve emekçi yığınları etkileme durumumuz söz konusu olamaz.

Uluslararası Protesto Hareketi, “üçlü kutsal ittifaka karşı protestolar sürecinde doğuyor. Porto Alegre ve Floransa (DSF ve ASF) onun başka biçimlerdeki görünümüdür. Savaş Karşıtı Konferans ise, bileşimi yine Uluslararası Protesto Hareketinden oluşmasına rağmen, daha dar kapsamlı. “Antiküreselci” olmak, mutlaka savaş karşıtı olmak anlamına gelmiyor. Savaş karşıtı hareketin, haklı-haksız savaş ayrımı diye bir sorunu da yok. Burjuva ve küçük burjuva pasifizminin hakim olduğu bu hareketin, haklı-haksız savaş ayrımı yapmaksızın her türlü zoru reddetmesinden dolayı, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerini desteklemesi beklenemez. Yansıyış biçimleri nasıl olursa olsun, esas olan, takvim eylemciliği olduğu için,Uluslararası Protesto Hareketinin belli takvimlerde (IMF, DB, DTÖ, G-8, AB toplantı ve zirveleri) eylem olanağı var. DSF ve ASF, “başka bir dünyayı olası” kılmak için en azından yılda bir toplanabiliyordu (Yanılmıyorsam şimdi 2 senede bir toplanıyor). Ama Savaş Karşıtı Hareketin bu şansı yok. Irak’a karşı emperyalist savaş bu hareket açısından bitmiştir. Bu bitiş, bu hareketin de bitişidir. Bir dahaki savaşa kadar Uluslararası Protesto Hareketinin, savaş karşıtı hareket olarak eylemini göremeyeceğiz.

Bu hareket, kendi sonunu bizzat kendisi hazırlamıştır. Çünkü savaş karşıtlığını, salt sürdürülen savaşla sınırlandırmış, sorunu, emperyalist tehdide ve emperyalist talana karşı mücadele etmek ve antiemperyalist bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi olarak algılamamıştır. Şimdi, döne döne “bundan sonra ne yapacağız” sorusuna cevap aramaktadır. Savaş varsa bu hareket var, savaş yoksa bu hareket de yok, anlayışının sonucu budur.

Uluslararası Protesto Hareketi, kendini tek yönlülükle, tanımını yapamadığı ve bundan dolayı da kapsam ve derinliğini göremediği “antiküresel” olmakla sınırlandırıyor. En genel anlamda antiküreselliğini de IMF, DB, ve DTÖ ile sınırlandırıyor (Neoliberalizm de bu üçlü ile sınırlandırılıyor). Emperyalist küreselleşmenin; sermayenin ve kapitalist üretimin uluslararasılaşmasının ve uluslararası yeniden örgütlenmesinin bütün boyutları bu hareketi asla ilgilendirmiyor. Öyle olsaydı, bu, emperyalizme karşı; emperyalist talana, ilhaka, savaşa karşı ve ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerinin yanında yer alan bir mücadele olurdu.

Bu hareketin tek yönlülüğünü eylemlerinin takvimselliğinden de görüyoruz. Emperyalizm, her gün, her saat talan ediyor, açlığa, sefalete mahkum ediyor. Başka ülkelerin doğal ve iş gücü zenginliklerini gasp ediyor. Baskısı ve talanıyla öldürüyor. Açlıktan, sefaletten, hastalıklardan ölen insanların sorumlusu emperyalizm değil mi? Emperyalist ülkelerde kronik kitlesel işsizliğin sorumlusu azami kar değil mi? Bırakalım bağımlı ve yeni sömürge ülkeleri, emperyalist ülkelerde de yoksullaşmanın, yabancılaşmanın, evet, açlığın sorumlusu demokratikleştirilmesi istenen emperyalizm değil mi? Bütün bunlar neyin sonuçlarıdır?Uluslararası Protesto Hareketi, gerçekten, küreselleşmenin ne olduğunu kavramış olsa, tek yönlü olamaz veya onun tek yönlülüğü, her alanda antiemperyalist mücadelenin bir bütünlük olarak ele alınması olarak görülür.

Bu hareketin öncelleri de veya ‘70’li, 80’li yıllarda görülen kitlesel silahsızlanma veya barış hareketi de kendini tek yanlı olarak sınırlandırmıştı. Dünyada olup biten başka gelişmeler onu pek ilgilendirmemişti. Sonucu ortada. Aynı tehlike Uluslararası Protesto Hareketi için de geçerli.

Evet, bu hareketi hiç bir şekilde göz ardı edemeyiz. Hareketin kendisi, öz itibariyle muazzam bir antiemperyalist potansiyel taşımaktadır.

Uluslararası Protesto Hareketi, tamamen kendiliğindenci bir harekettir. Kendiliğindencilik, bilinçsizlik olarak tanımlanamaz.
Kendiliğindencilik ve bilinç,mutlaka zıtlık anlamına gelmez. Her iki zıtlık arasında geçiş, birbiriyle ilinti vardır. Zaten toplumsal eylemin kendisi, bu iki uç arasında yer alır; dönem dönem uçlardan birisi veya diğeri hakim konumdadır. İşçi hareketi başlangıcında kendiliğindenci ve dağınık değil miydi? Bu hareket,ancak, gelişen Marksizmin etkisiyle bilinçli hareket karakteri almadı mı?
Kendiliğindenciliğin arka planında toplumsal eylemin olması, bu hareketin nihayetinde sınıf hareketi olduğunu ve dolayısıyla da sınıfsal karakter taşıdığını gösterir. Devrimci atılımların, alt üst oluşların genel olarak kendiliğinden patlak veren yığın hareketleriyle bütünleşmesi bunu gösteriyor. Bütün bu kendiliğinden patlak veren yığın hareketleri, toplumdaki derinleşmiş sosyal çelişkilerin, memnuniyetsizliğin ve mevcut yapıların değişimi için çabanın ifadesidir.

Bilincin ve örgütlülüğün gelişmesi için, komünist parti önderliğinde toplumsal ihtiyaç ve sınıfsal amaçlara uyumluluk içinde bilinçli eylemin geliştirilmesi için kendiliğindenci hareketler, uygun zemin oluştururlar. Lenin’in dediği gibi “kendiliğindenci unsur‘ esasen, bilinçliliğin embriyon biçiminden (aç.Lenin) başka bir şey değildir”(13).Ama buna rağmen kendiliğindencilik, yeterli örgütlenmemiş ve amaçsız harekettir. Bu hareket, bu özelliğinden dolayı çoğu kez zararlı etkide bulunur ve gerici ve karşı devrimcigüçler tarafından kullanılabilir.

“Komünistler, kendiliğindenciliği tavsiye etmezler. Komünistler, yığınları, örgütlü, amaçlı, bütünlüklü zamanında, olgun eylem için eğitirler“(14). Bundan dolayı veya bunun için komünistlerin görevi, “kendiliğindenciliğe karşı mücadeledir (a.ç. Lenin)... işçi hareketini burjuvazinin himayesine girmesini engellemek ve devrimci sosyal demokrasinin himayesi altına almaktır”(15).

Uluslararası Protesto Hareketinde kendiliğindenciliğin hakimiyetini görüyoruz. Bunun ötesinde karşı devrimci güçlerin, troçkistlerin, anarşistlerin, reformistlerin bu kitle hareketini siyasi ve ideolojik saplantıları için kullanmaya çalıştıklarını da görüyoruz.
Bazı troçkist ve anarşist gruplar, tarihte ellerine geçmemiş bir fırsatı değerlendiriyorlar: Komünist güçlerin, gerçek devrimcilerin zayıf ve örgütsüz olduğu bir dönemde, 100 binlerin örgütleyicisi ve yönlendirici havasına bürünüyorlar. Yığınların hareketini bilinç seviyesine çıkartmıyorlar, tam tersine anarşizm ve troçkizm gibi antimarksist siyasi ve ideolojik düzeye çekmeye çalışıyorlar.

'Uluslar arası komünist hareket, uluslararası planda örgütlenmediği ve her seviyede bu mücadelede etkileyici yer almadığı, bu hareketi örgütlemediği ve yönlendirmediği müddetçe bu hareket, bu unsurlar tarafından kullanılacaktır. Görünüm ne olursa olsun, burjuvazinin kontrolüne girecektir. Bu hareket içinde komünist öğe güçlendikçe, troçkistlerin ve anarşistlerin, burjuvazinin hizmetinde oldukları, gerici oldukları açığa çıkacaktır' anlayışı doğrultusunda hareket edilmedi.

Bu hareketi, enternasyonal alanda gerçek bir antiemperyalist mücadeleye dönüştürmek ve dünya devriminin bir öğesi yapmak, ancak komünistlerin faaliyetleriyle mümkün olurdu. Bugün bundan fersah fersah uzaktayız. Daha doğrusu bu olanak kullanılamadı. Bunun ötesinde bu hareketin kitleselliğine ve radikalliğine bakarak kendiliğindenciliğe tapacak duruma gelmiş olanlarımızın, anarşizm ve troçkizmde antiemperyalist keşfedenlerimizin olmadığını pek söyleyemeyiz.

Tarihin cilvesine bakınız; enternasyonal alanda 100 binler, milyonlar hareket içinde ve uluslararası komünist hareket, ne acı ki, seyirci konumunu aşamadı. Üç-beş kişiyle katılmak, eylemin örgütlenmesinde yer almamak, saptanmış eylem çerçevesinde hareket etmek„aktif“ seyircilikten başka ne anlama gelir. Resmen sürüklendik. Antimarksist, küçük burjuva düşünceler, yığınların sırtından Marksizme küfrederek “dünya devrimi” örgütlemeye çalışırken biz katılımcılıkla yetiniyorduk.

Revizyonist Bloğun ve sosyal emperyalist Sovyetler Birliği’nin dağılmasında sonra emperyalist burjuvazi, kapitalizmin nihai zaferini ilan etmişti. Sınıflar, ideolojiler dünyası geride kalmış, sosyalizm ölmüştü. Öyle ki hızını alamayan Fukuyama gibi aklı evveller de “tarihin sonu”nu ilan etmişti. Vaat edilen demokrasi, barış ve genel refah gelmedi, onun yerine neoliberal saldırılar, dayatmalar kapsamlaştı, derinleşti ve yoğunlaştı.
Emperyalistler arası çelişkiler keskinleşti. İki kutupluluğun yerini tek süper güçlü ve çok rekabet merkezli dünya aldı. Soğuk savaş dönemine özgü, uluslararası örgütler (NATO, BM) işlevsizleşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Emperyalistler, jeopolitikayı, alanı yeniden keşfettiler. Ülkeleri böldüler, taraf olarak savaştılar. İstila ve işgaller birbirini kovaladı. En son olarak Irak işgal edildi. Irak savaşının da gösterdiği gibi emperyalist ülkeler arasındaki çıkar çatışması yeniden bir gruplaşmanın işaretlerini verdi. 1990-1994 ve 2000-204 krizinden sonra dünya ekonomisi 2008'de yeniden bir fazla üretim krizine girdi. Emperyalist ülkelerde de işsizliğin, yoksullaşmanın önü alınamadı. Bağımlı ve yeni sömürge ülkelere dayatılan özelleştirme ve başka neoliberal tedbirler bu ülkelerde ulusallık, ulusal pazar ve kaynak adına ne varsa hepsini uluslararası tekellerin hizmetine sundu.

Bütün bu gelişmeler, tepkisiz kalmadı. Sosyalizm, yeniden umut oldu. Devrimin dağınık dinamikleri yeniden toparlanmaya başladı. Dünya çapında yığınların hareketliliği, dönem dönem Ekvator’da, Endonezya’da, Arjantin’de, Yunanistan'da ve başka ülkelerde olduğu gibi ayaklanmalara dönüşmüştü.

Bugün bu gelişmelerden hareketle, dünya çapında devrimci bir mayalanmanın, mayalanma eğilimin olduğu tespitini yapabiliriz. Bu durum, komünist güçlere muazzam bir görev vermektedir. Emperyalist burjuvazi uluslararası örgütlüdür ve devrimci ve komünist güçlere karşı, bir bütün olarak sosyalizme karşı mücadele etmek için örgütlüdür. Emperyalist burjuvazinin uluslararası örgütlülüğüne ulusal örgütlülükle cevap vermek, her geçen gün zorlaşmaktadır. Komünist güçler, uluslararası örgütlülüğünü gerçekleştirmek göreviyle karşı karşıyadırlar.

Sermayenin ve kapitalist üretimin uluslararasılaşma boyutları giderek bütün dünyada sınıf mücadelesinin sorunlarını aynılaştırmaktadır. Sermayenin ve kapitalist üretimin uluslararası örgütlenmesi, işçi sınıfının da bu örgütlülüğe karşı, ister sendikal, isterse de sınıfsal açıdan olsun ortak örgütlenmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Bugün enternasyonal dayanışma, ifadesini, artık örgütlenmede; işçi sınıfının uluslararası örgütlülüğünü gerçekleştirmede bulmaktadır.

Şu veya bu ülke bazında değil de, uluslararası ölçekte baktığımızda, uluslararası işçi sınıfının sınıf bilincinin, revizyonist sistemin çökmesinden sonra dumura uğratılması sürecinin geride kaldığını görüyoruz. Revizyonist artıklarla el ele emperyalist burjuvazinin, ‘90’lı yıllarda sürdürdüğü yoğun antikomünist propaganda artık beklenilen etkiyi yapmamaktadır. İşçi sınıfı ve emekçi yığınların şu veya bu ülkedeki bölükleri mücadeleyi göze alıyorlar, ayaklanıyorlar, öfkelerini, bu düzeni istemediklerini dile getiriyorlar. Emperyalizmi, yabancı sermayeyi, uluslararası tekelleri, IMF’yi, DB’ni, DTÖ`nü, NATO`yu vb. bunlarla işbirliği içinde olan yerli iktidarları doğrudan hedef alıyorlar. Bu mücadelenin de genel karakteri, kendiliğindenci. Ama bu mücadeleler, teslim olmamazlığın, çaresizliğe boyun eğmemezliğin, elde edilmesi gerekenin ancak ve ancak dişe diş mücadele ile elde edilebileceğine inancın açık ifadesidir. Uluslararası çapta işçi sınıfı ve emekçi yığınlar, görkemli çatışmalara girişmenin eşiğinde olduğunu gösteriyorlar. Önemli olan, bu yığınların mücadelesinin uluslararası koordinasyonunu sağlayabilmektir. İster gençlik mücadelesi, ister sendikal mücadele, ister antiemperyalist, antifaşist mücadele düzeyinde olsun, isterse de komünist güçlerin uluslararası örgütsel birliğini sağlama düzeyinde olsun, uluslararası örgütlü emperyalizme karşı uluslararası örgütlü mücadele vermenin koşulları oldukça olgunlaşmıştır.

Sermaye ve kapitalist üretimin uluslararası örgütlenmesi, bütün dünyayı bir ve aynı üretim, dağıtım ve tüketim (ticaret) sürecinde birleştirmesi, dünya işçi sınıfı ve emekçi yığınlarının uluslararası örgütlenmesinin maddi koşullarının ne denli olgunlaşmış olduğunu gösterir. Ulusal komünist dinamikler; partiler, gruplar, çevreler, bu tarihsel misyondan kaçamazlar. Bugün bu sorumluluğun farkında olmayanın, gelecek için umudu da olamaz. Önderlik etme tarihi misyonuna inanan, bunu bilince çıkartmış olan ulusal komünist güçlerin önünde, bu devasa potansiyeli maddi güce dönüştürmek için, genel geçerli ilkelerin ötesinde hiçbir anlayış engel olamaz, olmamalıdır.

Uluslararası komünist hareketin tarihi, işçi sınıfının uluslararası örgütlenme ilkeleri, biçimi ve pratiği konusunda, henüz gerçek anlamıyla değerlendirmediğimiz, analiz etmediğimiz deneylerle doludur. Bunu da bir kenara bırakalım, Uluslararası Protesto Hareketini, DSF’yi, ASF’yi örgütleyen o reformist ve pasifistlerin, kendi görüşleri doğrultusundaki çabaları da mı örnek alınamaz. Döne döne eleştirdiğimiz bu unsurların uluslararası örgütlenme doğrultusunda attıkları adımların ne kadarını attık?
Bu türden soruları çoğaltabiliriz. Ama gelinen noktada bunun bir anlamı olmayacaktır. ASF söz konusu olduğunda açık ki bir yol ayrımına gelinmiştir. ASF son birkaç yıldan bu yana tükenme sürecine girmiştir. I.(2002 Florensa), II. (2003 Paris) ve III. (2004 Londra) forumları ASF'nin yükseliş dönemini ifade eder. Londra forumunda sonra her yıl değil de 2 yılda bir forum düzenlemeye karar verilmiştir. IV. ASF (Atina 2006) özellikle Yunanistan ve Türkiye'den devrimci güçlerin etkisiyle oluşturulan “Antiemperyalist Alan” üzerinden ASF'ye belli bir dinamiklik vermiştir. 2 sene sonra, 2008'deMalmö'de toplanan V. ASF ölüm döşeğindeki ASF'ydi. İstanbul'da toplanan VI. ASF ise cenazedir. Devrimci güçlerin çabası onu kurtaramazdı. Çünkü kurtulmak istemiyordu; tarihsel misyonu sona ermişti. Ölmeliydi ve öldü.
Kısa bir zaman içinde, ön hazırlıklarıyla birlikte yaklaşık 10 sene içinde tükenme noktasına gelmesinin nedeni ASF'nin hatalarından kaynaklanmıyor. O görevini tam yaptı, ama Uluslar arası alanda gelişen sermaye-emek çelişkisi, emperyalistler arası çelişki, giderek yükselen ve kitleselleşen sınıf mücadelesi, sosyalizme yöneliş ASF'nin ufkunu aştı ve bundan dolayı da ayak bağı olaya başladı.
ASF'yi öldüren, yükselen sınıf mücadelesidir.
*
Kaynaklar:
1)Karl Marks/Friedrich Engels; (Bundan sonra Marks-Engels Toplu Eserleri -METE), C. 4, s. 466.
2)Bkz.: Ruth Jung;“Attac: Sand im Getriebe”, 2002, s. 18.
3) Peter Wahl; “Tobin Steuer”, “Besteuert die fünfte Gewalt!”, taz, 29.1.2001, s. 11.
4) Agy.
5) Agy.
6)Agy.
7)T. J. Dunning’den aktaran Karl Marks; METE, C. 23, Kapital, C. 1, s. 788.
8)KarlMarks; METE, C. 4, s. 555.
9) Lenin;C. 23, s. 34,(”Über eine Karikaturauf den Marxismus”).
10)Lenin; C. 22, s. 274/275, (“...Emperyalizm”).
11)Bkz.:Grefe/Greffoth/Schumann; “Zwischen Netzwerk,NGO und Bewegung, Das Selbstverstaendnis von ATTAC, 8 Thesen-internet ve “ATTAC- Was wollen die Globalisierungskritiker?”.
12)Bkz.:“Zwischen Netzwerk,NGO und Bewegung, Das Selbstverstaendnis von ATTAC”, 8 Thesen-internet.
13)Lenin; C. 5, s. 385, (“ Ne Yapmalı”).
14)Lenin; C. 29, s. 385,(“Bern Enternasyonali Kahramanları” makalesinden).
15)Lenin;C. 5, s. 396, (“ Ne Yapmalı”).
--
ASF ve DSF destekçilerinin resmi listesi:

1) Droits et Démocratie; Kanada Dışişleri Bakanlığına bağlı bir kuruluş;
2) FordVakfı; Alman Yeşiller Partisiyle ilişki içinde. Bu parti, Alman Başbakanı Schröder’in partisi (SPD) ile koalisyon yapmakta ve parti başkanı Fischer de Dışişleri Bakanıdır;
3)ICCO; bir kiliseler arası örgüt; Hollanda hükümeti ve AB tarafından finanse edilmektedir;
4) Le Monde Diplomatique;
5) Oxfam;
6) RITS;
7) Rede de Informações para o Terceiro Setor;
8) Rio Grande do Sul. Eyaleti;
9) Porto AlegreValisi.

DSF’nun destekleyen medya merkezleri:
 Le Monde Diplomatique ve IPS tarafından desteklenen “bağımsız” Medya Merkezi Ciranda. Inter Press Servisi. IPS’i destekleyenler:
-Kanada Uluslararası Gelyişme Ajansı (Canadian International Development Agency CIDA)
-Carl-Duisberg Cemiyeti (Almanya) (Carl-Duisberg-Gesellschaft - CDG)
-Charles Stewart Mott Vakfı (ABD),Charles Stewart Mott Foundation
-Danimarka Dışişleri Bakanlığı (Danish Ministry of Foreign Affairs)
-Avripa Komisyonu (European Commission)
-Finlandiya Dışişleri Bakanlığı (Finnish Ministry of Foreign Affairs)
-BM Gıda ve Tarım Örgütü (Food and Agriculture Organization of the United Nations FAO)
-Ford Vakfı (ABD), (Ford Foundation)
-Friedrich-Ebert-Vakfı (Almanya), (Friedrich-Ebert-Stiftung - FES)
-Almanya İktisadi Kalkınma ve İşbirliği Bakanlığı (German Ministry for Economic Development and Cooperation, BMZ)
-G-77 Grubu (Group of 77, G77)
-Uluslararası Çalışma Örgütü (International Labour Organisation – ILO)
-İtalya Dışişleri Bakanlığı (Italian Ministry of Foreign Affairs)
-John D. & Catherine T. MacArthur Vakfı (ABD), (John D. & Catherine T. MacArthur Foundation )
-Hollanda Dışişleri Bakanlığı (Netherlands Ministry of Foreign Affairs)
-Hollanda Uluslararası Kalkınma İşbirliği Örgütü (Netherlands Organization for International Development Cooperation, Novib)
-Güney-Kuzey Merkezi (Avrupa Konseyi), (North-South Centre (Council of Europe)
-Norveç Gelişme Ajansı (Norwegian Agency for Development – NORAD)
-Norveç Dışişleri Bakanlığı (Norwegian Ministry of Foreign Affairs)
-Helsinki Üniversitesi Öğrenci Birliği (Student Union, Helsinki University)
-İsveç Uluslararası Gelişme (Swedish International Development)
-İşbirliği Ajansı (Cooperation Agency – SIDA)
- BM, Çocuk Fonu (UNICEF (U.N. Children´s Fund)
- BM, Kadınlar İçin Kalkınma Fonu (UNIFEM (U.N. Development Fund for Women)
-BM, Kalkınma Programları (U.N. Development Programme – UNDP)
-UNESCO
-BM, Çevre Programları (U.N. Environment Programme – UNEP)
-BM, Nüfus Fonu (U.N. Population Fund – UNFPA)
-W. Alton Jones Vakfı (ABD), ( W. Alton Jones Foundation)

25 Mayıs 2010 Salı

REKABETİN TARİHİ HEGEMONYANIN TARİHİDİR- KAPİTALİZMİN TARİHİNDE YÜKSELEN VE ÇÖKEN GÜÇLER (II)


Eşitsiz gelişmenin sonuçları: 
Önde gelen emperyalist ülkelerin ekonomik gücü (dünya sanayi üretimindeki/yurt içi üretimdeki pay %)
Yıl ABD Alm. Fransa İng. İtalya Japonya Rusya* Çin Bu ülkeler toplamı
1900 31,4 16,4 7,0 18,4 2,6 1,0 - - 76,8
1937 38,7 12,7 4,6 10,5 3,1 3,8 - - 73,4
1950 48,7 6,3 5,9 8,6 2,3 1,6 - - 73,4
1970 37,8 10,9 6,3 5,4 3,6 9,5 - - 73,7
1980 24,5 8,3 5,9 4,1 4,2 17,0 2,3 0,8 67,1
1990 24,7 8,6 5,6 3,9 3,9 18,7 2,1 1,5 69,0
2000 26,4 7,9 5,1 3,8 3,5 16,7 1,0 3,6** 68,0
2005 28,1 6,3 4,8 4,9 3,5 10,2 1,7 5,4 64,9
-1900–1970 arası sanayi üretimi: 1980–2000 arası yurt içi brüt  üretim. *) 1990’a kadar SSCB. **) Hong Kong dâhil.

105 yıllık emperyalizm tarihinde güçler dengesinin gelişme seyrini yukarıdaki tabloda görüyoruz:
1-ABD, 20. yüzyılın başında ve sonunda dünyanın en büyük ekonomisi olma konumunu sürdürüyor.
2-20. yüzyılın başında 2. sırada olan İngiliz ekonomisi yüzyılın sonunda 5. sıraya düşüyor.
3-20. yüzyılın başında 3. sırada olan Alman ekonomisi yüzyılın sonunda da aynı  konumda kalıyor.
4-20. yüzyılın başında 4. sırada olan Fransız ekonomisi yüzyılın sonunda 6. sıraya düşüyor.
5-20. yüzyılın başında 5. sırada olan İtalyan ekonomisi yüzyılın sonunda 7. sıraya düşüyor.
6-20. yüzyılın başında 6. sırada olan Japon ekonomisi yüzyılın sonunda 2. sıraya çıkıyor.
7-20. yüzyılın başında hesapta olmayan Çin ekonomisi yüzyılın sonunda 4. sıraya çıkıyor.
Bu tabloya hızlı gelişme içinde olan Hindistan'ı da ekleyebiliriz.

2008'den 2013'e değişen güçler dengesi
2008 2013
ABD 14,2 ABD 17,9
Çin 7,8 Çin 13,8
Japonya 4,4 Hindistan 5,3
Hindistan 3,3 Japonya 5,3
Almanya 2,9 Almanya 3,5
Rusya 2,3 Rusya 3,4
İngiltere 2,2 İngiltere 2,8

GSYIH bazında 2008'den 2013'e değişen güçler dengesi şunu gösteriyor:
1-Verilen dönemde ABD, dünyanın en büyük ekonomisi olma konumunu koruyor (2008= % 14,2 ve 2013= % 17,9).
2-Verilen dönemde Çin, dünyanın 2. büyük ekonomisi konumuna yükseliyor (2008= %7,8 ve 2013= % 13,8).
3-2008’de 3. sırada olan Japonya'nın (2008= % 4,4 ve 2013= % 5,3) yerini 2013’de Hindistan alıyor.
4-2008’de 4. sırada yer alan Hindistan ekonomisi 2013'te 3. sıraya çıkıyor (2008= %3,3 ve 2013= % 5,3).
5-Verilen dönemde Almanya, dünyanın 5. ekonomisi konumunda kalıyor (2008= 2,9 ve 2013= %3,5).
6-Rusya 6. ve İngiltere de 7. sırada yer alıyorlar.  
Dünya pazarı, dünya zenginlikleri bu haydut emperyalist ülkeler tarafından paylaşılıyor. Bu süreçte  dünyanın paylaşılmışlık durumunu değiştirmek isteyen, kaçınılmaz olarak dünyayı yeniden paylaşmak isteyen Çin, Rusya ve Hindistan gibi güçler gelişmektedir.
Kapitalizmde eşitsiz gelişme, kapitalist ülkelerin gelişme seviyelerinin eşitlenmeyeceği; gelişmelerinin aynı seviyeye gelmeyeceği anlamına mı gelir? Ne de olsa yasanın adı „eşitsiz gelişme“? Bu soruya verilen cevap, Marksist kapitalizm, Leninist emperyalizm analizini kavrayışımızı ele verir. 
Diyalektik olarak gelişmede aynı seviyeye gelmek geçici bir durumun ifadesidir. Gelişmenin koşulları farklı olduğu için sürekli aynı seviyede kalma durumu olamaz. Dolayısıyla emperyalist ülkelerin gelişmelerinde aynı seviyeye gelme durumu geçicidir ve aynı seviyeye gelme durumu, söz konusu eşitsiz gelişme yasası ile çelişkili olduğu anlamına da gelmez. Tam tersine, gelişmede aynı seviyeye gelmek, eşitsiz gelişmeyi, rekabeti daha da keskinleştirir. Kapitalist gelişmede geri kalmış ülkelerin veya geri kalmış emperyalist ülkelerin en çok gelişmiş olanlara yetişmesi, aynı seviyeye gelmesi ve geçmesi, eşitsiz gelişmenin, rekabetin ne denli şiddetli olduğunun doğrudan bir ifadesidir. Demek ki, yetişme ve geçme, eşitsiz ve sıçramalı gelişmeyi teşvik etmektedir. Tam da bu nedenden dolayı bir ülke diğerini gelişmesinde geçmekte, onun pazar payını kapmakta ve böylece yeni paylaşım savaşlarının koşullarını oluşturmaktadır.
Farklı  kıstaslara göre 21. yüzyıla geçiş sürecinde önde gelen emperyalist ülkelerin ekonomik güç durumunu, değişen dengeleri aşağıdaki verilerde görüyoruz. 
EMPERYALİST ÜLKELERİN EKONOMİK GÜCÜ (%)
Ülke Yıl Yurt içi brüt üretim Sıra

İhracat

Sıra

En büyük 500 tekel

Sıra

En büyük 
500 tekelin sermayesi
Sıra

Mali
sermaye
Sıra
ABD 2005 28,1 1 8,7 2 34,0 1 26,5 1 41,6 1
2000 26,4 1 12,4 1 37,0 1 29,7 1 48,7 1
1990 24,7 1 11,5 2 32,8 1 37,9 1 35,3 1
Jap. 2005 10,2 2 5,7 4 14,0 2 10,8 3 11,5 2
2000 16,7 2 7,6 3 20,8 2 17,5 2 10,3 2
1990 18,7 2 8,4 3 22,2 2 18,2 2 33,3 2
Alm. 2005 6,3 3 9,3 1 7,0 5 9,5 5 2,9 7
2000 7,9 3 8,7 2 6,8 4 12,0 3 4,1 5
1990 8,6 3 12,0 1 6,0 4 7,1 4 4,0 4
Çin 2005 5,4 4 7,5 3 4,0 6 4,6 8 3,5 6
2000 3,0 6 7,2 4 2,4 7 4,1 8 2,0 10
1990 1,5 10 1,8 12 0,0 - 0,0 - 0,9 13
İng. 2005 4,9 5 3,7 7 7,8 5 11,7 2 7,4 3
2000 3,8 5 4,5 6 6,8 3 9,6 4 8,4 3
1990 3,9 5 5,4 5 8,8 3 7,8 3 9,7 3
Fransa 2005 4,8 6 4,4 5 7,6 4 10,0 4 6,5 4
2000 5,1 4 4,7 5 7,4 3 7,8 5 4,7 4
1990 5,6 4 6,3 4 6,0 5 7,0 5 3,5 5
İtalya 2005 3,9 7 3,5 8 2,0 10 3,3 9 1,9 11
2000 3,5 7 3,8 8 1,6 10 2,2 10 2,5 8
1990 3,9 6 5,0 6 1,4 12 3,4 6 1,7 6
Rusya 2005 1,7 10 2,3 11 1,0 15 0,4 16 - -
2000 1,0 12 1,7 12 0,4 16 0,1 15 - -
1990 2,1 8 3,0 10 0,0 - 0,0 - - -

Verili dönem içinde Amerikan emperyalizmi her bakımdan üstünlüğünü sürdürüyor. II. Dünya Savaşından bu yana sürekli düşen dünya sanayi üretimindeki payı -o dönem kapitalist dünya sanayi üretiminin yarıdan fazlasını üretiyordu-1990 sonrasında artıyor. Aynı şekilde dünyanın en büyük 500 tekelindeki ve dünya mali sermayesindeki payı da artıyor. Dünya ihracatındaki payı ve daha güçlü olarak da en büyük 500 tekelin sermayesindeki payı 2000'den sonra düşüyor. En önemli gerileme Japon emperyalizminde görülüyor. Almanya kısmen zayıflasa da konumunu koruyor. Ama her bakımdan sıçramalı gelişme Çin ekonomisinde görülüyor. 1990'dan 2005'e, 15 sene içinde Çin'in dünya yurt içi üretimindeki payı 1,5'ten 5,4'e; ihracatı 1,8'den 7,5'e; en büyük 500 tekeldeki payı yoktan yüzde 4'e; en büyük 500 tekelin sermayesindeki payı yoktan yüzde 4,6'ya ve mali sermayedeki payı da yüzde 0,9'dan yüzde 3,5'e çıkıyor. 
Bu verilerde rekabet eden güçler arasındaki eşitsizliğe dayanan “denge”yi görüyoruz. Göreceliğin ifadesi olan bu “denge”, aslında dünya hegemonyası için rekabette belli bir geçiş süreci yaşandığını; tarihsel olarak bir gücün yerini başka bir güce bırakmakla karşı karşıya kalacağını göstermektedir. Şimdi bu konuyu biraz açalım.
II. Dünya Savaşından sonraki bütün dünya krizleri (19741975, 1980/81-1983, 1990-1994 ve 2000-2004, 2008) içinde jeopolitika, dünya hegemonyası yeteneğine sahip rekabet merkezleri arasındaki ilişkileri, bazıları arasındaki dengeyi en çok bozan ve dolayısıyla bir hegemonya krizine yol açan veya bu krizin açığa çıkmasını sağlayan kriz yaşanmakta olan krizdir; 2008 dünya fazla üretim krizidir. Dünya hegemonyası için rekabet artık yeni bir aşamaya geçmiştir; bu aşama yeni bir dünya savaşı için somut hazırlığı içeren, emperyalist ülkeler arasından yeni ittifakların gerçekleşeceği; safların belirleneceği bir süreçtir veya Amerikan emperyalizmi mevcut hegemon konumunundan gönüllü olarak vazgeçecek ve yerini arkadan gelen, çok hızlı gelen ve dünyayı yeniden paylaşmayı talep eden güce; Çin emperyalizmine teslim edecektir. 
Kapitalizmin tarihi şimdiye kadar dünya pazarına üç hegemon gücün hakim olduğunu göstermektedir. 
İlk hegemon güç İspanya'dır; “Otuz Yıl Savaşı” (1618-1648), birçok tekil çıkarın yanı sıra İspanya'nın hegemon güç olarak tarih sahnesinden çekilmesini ve Hollanda'nın yükselişini beraberinde getirmiştir; daha çok kaynağı harekete geçiren Hollanda'nın erken kapitalist ekonomisi İspanyol ekonomisi üzerine zafer kazanmıştı. Hollanda, o zamanki dünya pazarına ve dolayısıyla bilindiği kadarıyla bütün dünyaya hakim olmuştur. (İkinci hegemon güç).
İspanya veraset savaşı (1702-1714), Avrupa'nın ötesinde sömürgelere de yayılmıştır. Savaşın tarafları, sorunun İspanya'nın mirasıyla ilgili olmadığının, aksine İspanya-Hollanda dünya hegemonyası için mücadele edildiğinin bilincindeydiler. Bu savaşta İngiltere yoğunlaştırdığı kaynaklarına dayanarak, dünya çapında dağınık olan Hollanda'nın ekonomik gücünü alt etmişti; Hollanda'nın ticaret sermayesi İngiltere'nin sanayi sermayesine yenik düşmüştü.  
Üçüncü hegemon güç Büyük Britanya olmuştur. “Üzerinde güneş batmayan” bu ülke, 1800'lerden 1913'e; yani I. Dünya Savaşına kadar dünyanın hegemon gücü olarak kalmıştır. 
Dördüncü  hegemon güç ABD'dir. ABD, I. Dünya Savaşından sonra kesin olarak dünya hegemon gücü olmuş ve 1917 Ekim Devriminden sonra da kapitalist dünyanın yegane süper gücü olarak gelişmiştir. Görece güç kaybına rağmen bu konumunu hala sürdürebilmektedir, ama yeni ve oldukça hızlı güçlenen  bir rakiple karşı karşıyadır (Çin).

Hegemon güç olmanın bazı kıstasları vardır:
1-En büyük ekonomik güce sahip olmak.
2-Bu ekonomik farklılığı askeri güçle teminat altına almak.
3-Dünya mali sektörüne hakim olmak; bu sektörün merkezi olmak. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak hegemon gücün parası dünya parası olur (Gulden'i, Sterlin ve onu da dolar takip etti, anlaşılan şimdi sıra Yuan'da).

Amerikan emperyalizminin hegemon dolduğu dönemi, daha öncekilerden, Hollanda ve İngiltere'nin hegemon dolduğu dönemlerden ayırt eden özellikler var. ABD'nin hegemon dolduğu süreçte  dünya üç farklı dönemden geçmiştir:
1-Dünya önce sosyalist ve kapitalist kamplara bölünmüştü (1917-1956 arası).
2- Sonra revizyonist ve kapitalist kamplara bölünmüştü (1956-1991 arası).
3-Nihayet 1991'de  Revizyonist Bloğun yıkılmasıyla kapitalist dünya pazarı yeniden bütünleşti. Şimdi bu dönemde yaşıyoruz.
Dünyanın siyasi haritasının bu özelliğinden dolayı Amerikan emperyalizmi, hegemon güç oluşunun ilk iki döneminde sadece ve sadece kapitalist dünyanın hegemon gücüydü. Ancak üçüncü döneminde bütün dünyanın hegemon gücü olmuştur. 
20. yüzyılın ikinci yarısında; II. Dünya Savaşı sonrasından Revizyonist Bloğun çöküşüne kadar olan dönemde -1945-1991 arasında- Amerikan emperyalizmi hegemon konumunu, diğer kapitalist ülkeleri Sovyetler Birliği'nin varlığıyla korkutarak, açıkçası sizi ancak ben koruyabilirim diyerek- onların kendisine karşı potansiyel rakip olarak gelişmelerini engellemeye çalışmıştır ve bunda başarısız olduğu da söylenemez.
Uzun zamandan beri Amerikan emperyalizminin gerileme sürecine girdiğinden; Amerikan dünya hegemonyasının çöküş sürecinde olduğundan bahsedilmektedir. Özellikle doların altına bağının kaldırılmasından bu yana (1971) bu konu sürekli tartışılır olmuştur. Doğru, doların altına bağlı olması dünya piyasalarında, dünya mali sisteminde belli bir istikrarı beraberinde getiriyor;Amerikan ekonomisinde görülen görece istikrar belli bir güvenin de ifadesi oluyordu. Ama bu durum giderek değişmeye başlamış, Amerikan ekonomisindeki görece istikrar yerini istikrarsızlığa bırakmıştır.
Açık ki Amerikan hegemonyasının  hızlı bir gerileme sürecine girmesini engelleyen yegane olgu, Revizyonist Bloğun dağılmasıydı. 1989-1991 arasında gerçekleşen bu dağılma/çöküş ve aynı zamanda Çin'in sorunsuz bir biçimde klasik kapitalist sisteme geçmesi, Amerikan emperyalizminin dünya hegemon güç olarak yeniden,  geçici de olsa güçlenmesini beraberinde getirmiş ve böylece gerileme süreci yavaşlamıştır.

Durumu rekabet merkezleri arasındaki güç değişimini ele alarak -güçler dengesindeki değişmeyi göstererek açıklamaya çalışalım:

1948-2007 arasında dünya ticareti ve önde gelen ülkelerin dünya meta ihracındaki payı
Ülke/Bölge 1948 1953 1963 1973 1983 1993 2003 2007
ABD 21,7 18,8 14,9 12,3 11,2 12,6 9,8 8,5
Kuzey Amerika 28,1 24,8 19,9 17,3 16,8 18 15,8 13,6
Almanya* 1,4 5,3 9,3 11,6 9,2 10,3 10,2 9,7
Fransa 3,4 4,8 5,2 6,3 5,2 6 5,3 4,1
İngiltere 11,3 9 7,8 5,1 4 4,6 4,1 3,6
Avrupa** 35,1 39,4 47,8 50,9 43,5 45,4 45,9 42,4
SSCB/Rusya/BDT 2,2 3,5 4,6 3,7 5 1,5 2,6 3,7
Çin 0,9 1,2 1,3 1 1,2 2,5 5,9 8,9
Japonya 0,4 1,5 3,5 6,4 8 9,9 6,4 5,2
Hindistan 2,2 1,3 1 0,5 0,5 0,6 0,8 1,1
Asya-Avustralya 14 13,4 12,5 14,9 19,1 26,1 26,2 27,9
Kaynak: WTO, World Trade Development, 2008 sayısı, Tablo 1.6. *) 1948-1983 sadece Batı Almanya. **)1948-1983 arası Comecon ülkeleri alanı da dahil bütün Avrupa.

-Verili dönemde Amerikan emperyalizminin dünya pazarlarındaki konumu giderek kötüleşmektedir; ancak Reagan döneminde kötüye gidiş durdurulsa da sonuç itibariyle Amerikan emperyalizminin dünya pazarlarındaki payı giderek düşmüştür.
-Verili yıllar bazında, 2003'ten bu yana Almanya meta ihracatında ABD'yi geçerek 1. sıraya çıkmıştır.
-2007 verileri itibariyle Çin de meta ihracında ABD'yi geçerek 2. sıraya çıkmıştır.
II. Dünya Savaşından bu yana dünya ihracatında Amerikan emperyalizminin hegemon güç olarak çok şey kaybettiğini görüyoruz: 1948'de veya genel anlamda 1950'li yılların başında dünya ihracatının beşte birini elinde tutan Amerikan emperyalizmi, sonraki yıllarda ve özellikle de 2000'den bu yana sadece önde gelen ihracatçı ülkelerden biri konumuna düşmüştür; bu alanda hegemon iddiası kalmamıştır.
Ama bu, sürekli küçülme süreci olarak görülmemelidir. Amerikan emperyalizminin ihracatında belli aşamalar var; örneğin 1953-1973 dönemi gerilemenin ilk aşamasıdır.  1973-1993 arasında gerileme durdurulmuştur. Bu dönemde, daha doğrusu 1974/75 dünya krizi eşliğinde önde gelen emperyalist ülkelerin ihracat alanındaki yoğun çabaları, dolayısıyla ABD'nin de çabası; vergilerde önemli boyutlara varan indirim vb. sonuçta ihracatın sürekli kan kaybetmesini durdurmuştur. 1973-1993 arasında ABD'nin dünya ihracatındaki payının yaklaşık aynı seviyede kalması bunu göstermektedir. Amerikan ihracatında ikinci gerileme aşaması 1993'ten sonra başlamıştır ve bu ülkenin dünya ihracatındaki payı yüzde 12,6'dan 1993-2007 arasında yüzde 8,5'e düşmüştür.
Amerikan ihracatının nispeten istikrarlaştığı 1973-1993 döneminde Japonya ihracatta önemli mesafe kaydetmiş ve dünya ihracatındaki payını  1973'te 6,4'ten 1993'te yüzde 9,9'a çıkartmıştır.
Amerikan ihracatının ikinci gerileme aşamasında ise Çin sıçramalı bir gelişme göstererek,  dünya ihracatındaki payını 1993'te yüzde 2,5'ten 2007'de yüzde 8,9'a çıkartmıştır.
Amerikan ihracatının ilk gerileme sürecinde ise Alman ihracatı sıçramalı gelişmişti. Örneğin bu ülkenin dünya ihracatındaki payı 1953'te yüzde 5,3'ten 1973'te yüzde 11,6'ya çıkmıştır.
ABD, ihracatının bu her bir döneminde farklı emperyalist ülkelerle öncelikle rekabet etmek zorunda kalmıştır.  
İki entegrasyon bölgesini ve Çin'i, iç ihracatı dışlayarak ele aldığımızda dünya ihracatında güç dengesinin tamamen değiştiğini görürüz. NAFTA (ABD, Kanada ve Meksika), AB ve Çin'i  (Hongkong ile dış ticareti) blok olarak ele alalım ve her birinin kendi bloğu içindeki ticaretini dünya ihracatının bir parçası olarak görmeyelim. Bu durumda dünya ihracatında güçler dengesinin tamamen değiştiğini görürüz. Bu durumda, 2007 itibariyle AB'nin dünya ihracatındaki payı yüzde 18,1; NAFTA'nınki yüzde 9,6, Çin'inki yüzde 13 ve Japonya'nın payı da yüzde 7,6 oluyor.
Bu hesaplamaya göre dünya ihracatı miktarı da 13.619 milyar dolardan 9.376 milyar dolara düşüyor; yani 2007 itibariyle her bir entegrasyon bölgesinin iç ticareti dünya ihracatının yüzde 31'ine denk düşüyor.
    Entegrasyon bölgelerinin iç ticareti hariç dünya ticaretinde, 2007, milyar dolar
    AB (27 ülke ihracatı) 1 698 18,1
    Çin 1 218 13
    NAFTA 902 9,6
    Japonya 713 7,6
    Dünya ihracatı (AB ve NAFTA ç ticareti hariç) 9 376 100
    Entegrasyon bölgelerinin iç ticaretinin dünya ihracatındaki payı 4 243 31,1
    Entegrasyon bölgelerinin iç ticareti dahil dünya ihracatı 13 619 100

Bu hesaplamaya göre dünya ihracatında 1. sırada AB; 2. sırada Çin; 3. sırada NAFTA ve 4. sırada da Japonya yer alıyor. 
Amerikan ihracatının dünya ihracatındaki payı 1948'de yüzde 21,7'den  2005'te yüzde 8,9'a düşerek, 2,4 misli azalıyor, ama aynı dönemde ithalatının payı da yüzde 13'ten yüzde 16,5'e çıkıyor; ABD, dünya çapında önde gelen ihracatçı olmaktan çıkarken, dünya çapında önde gelen ithalatçı ülke oluyor. 
Amerikan emperyalizminin dünya pazarlarındaki konumunun zayıflamasında -dünya çapında hegemon güç konumunun tehlikeye düşmesinde farklı faktörler etkili olmaktadır. Bu faktörlerin hepsinin sürecin başından sonuna birlikte etkide bulunup bulunmadıkları önemli değil; önemli olan etkide bulunmalarıdır. Bunun ötesinde yeni faktörler de oluşabilir ve eski faktörlerden daha güçlü etkide bulunabilirler. Buna Çin'in potansiyel hegemon güç olarak gelişmesi bir örnektir; sonradan oluşan ve başlangıçtaki faktörlerden daha etkili olan bir faktör.
Sanayisizleşmek bir ülkenin rekabet yeteneğini olumsuz etkileyen başlı başına bir faktördür. Yakın geçmişte İngiltere'nin başına geleni şimdi ABD yaşamaktadır; imalat sanayinde çalışanların Amerikan ekonomisinde toplam çalışanlar içindeki payı giderek düşmektedir; imalat sanayinde çalışanların toplam çalışanlara oranı veya toplam çalışanlar içindeki payı 1950'li yılların başında -1951-53 arasında yüzde 26 ila yüzde 27 arasındaydı. Bu pay 1950'li yılların sonuna kadar zikzaklı bir eğri çizerek düşer. Ancak 1960'tan itibaren artmaya başlar ve bu artış 1966-1967'ye kadar sürer. Bu tarihten itibaren de -1971-73 arasındaki artış eğilimi hariç-  sürekli düşer; Kasım 2009'da toplam çalışanların sadece yüzde 8,41'i imalat sanayinde çalışıyordu.
Bu veriler, Amerikan ekonomisinde sanayi üretiminin payının da azaldığını gösterr. Amerikan nominal brüt yurt içi üretiminde imalat sanayinin payı 1952'de yüzde 28 civarındaydı. Bu  pay, imalat sanayinde çalışanların payındaki azalmaya paralel olarak sürekli düşmüştür. 2008'de bu pay yüzde 11,48 idi. Aşağıdaki grafikte bu gelişmeyi görüyoruz. 


Neden öyle oldu? Küreselleşmenin itici gücü olan ABD'de maddi değer üretimi ve iş yeri kısa vadeli kazançlara “kurban”  edilmiştir; gelirin yerini kredi, sanayi üretimini yerini de mali sektörde sınırsız spekülasyon almıştır. Bu çarpıklıklar, tarihsel bakıldığında, en düşük faizlerle aşırı teşvik edilmiştir. Amerikan merkez bankasının mali yenilikleriyle, kredi senetlerini, derivatları, sınırsız kredi vermeyi uç noktaya sürükleyen bankaların, bu temeli çürük ekonomik işleyişte çıkarı vardı. Bilançolarını akıl almaz boyutlarda şişiren ve devasa hayali kazanç sağlayanlar o bankalardı. 
Bunun sonuçlarını  yukarıda belirttik; sanayi sektöründe brüt değer oluşumunun GSYH'daki payı 1950'li yılların başında yüzde 28'den 2008'de yüzde 11,48'e kadar düşmüştür. 
Sanayide iş  yeri sayısı da sürekli azalarak Mart 1941'deki seviyeye düşmüştür; Kasım 2009'da Amerikan sanayinde çalışan işçi sayısı 11,648 milyondu.
Yaşanmakta olan krizden dolayı, Aralık 2007'den bu yana Amerikan sanayinde 2,129 milyon iş yeri yok olmuştur; bu, Aralık 2007-Kasım 2009 arasında Amerika'da yok edilen iş yerlerinin yüzde 30'una denk düşmektedir.
2008 yılında Çin, 1,74138 trilyon dolarlık (cari fiyatlar üzerinden) brüt sanayi üretimi hacmiyle, 1,637671 trilyon dolarlık  Amerikan brüt sanayi üretim hacmini  geçmiştir. 1990'dan bu yana Amerikan imalat sanayinde değer artışı ancak yüzde 1,73 civarındadır; Çin'de ise bu artış 12,36 mislidir. 
Şüphesiz ki, 1,637671 trilyon dolarlık bir imalat sanayi üretimi küçümsenecek bir miktar değildir.(2008'de imalat sanayinde brüt değer üretimi bakımından Çin'den sonra 2. sırada ABD; 3. sırada Japonya; 4. sırada Almanya; 5. sırada İngiltere; 6. sırada Fransa; 7. sırada Rusya geliyordu).  Ama  bu miktarın 14,4414 trilyon dolarlık  nominal GSYH'ya oranı ancak yüzde 11,34'tür. 10,1299 trilyon dolara varan Amerikan özel tüketim harcamaları göz önünde tutulursa, sanayi üretimi hacminin ne denli önemsizleştiği görülür. Yani Amerikan'da tüketim devasa boyutlarda, ama yeterli üretim yok; tüketilen maddeler ithal edilmek zorundadır.  
ABD'nin Çin ile ticaretindeki açık, Amerikan sanayi üretimindeki yetersizliği ve dolayısıyla rekabet gücünün kaybedilmekte olduğunu gösteren başka bir kıstastır. 1985'ten bu yana Amerikan dış ticaretindeki yıllık açık toplamı  (meta ticareti) 2,0607 trilyon dolardır.
Bütün dünya ile ticareti göz önünde alınırsa ABD'nin 1976'dan bu yana sürekli açık verdiği görülür; sadece maddi değerlerin ithali bazında bu miktar 1976'dan Ekim 2009'a 9,1 trilyon dolara çıkmıştır. Devasa bir açık. Devlet borçlarındaki açık gibi dış ticaretteki bu açık da krediyle finanse ediliyor; tercih edilen de ABD'de mali alanlara yatırılan yabancı sermayedir.  
İkinci bir neden olarak da borçlanma görülebilir. 2009'un ortası itibariyle ABD'de hanelerin, özel işletmelerin ve kamu bütçelerinin toplam borcu ulusal gelirin yaklaşık yüzde 400'üne denk düşmekteydi. Barack Obama döneminde bu miktar dramatik olarak artmıştır. 

Başka bir faktör olarak da Amerikan tüketim anlayışı görülebilir. Bunda ABD ve Çin merkezi bir rol oynuyorlar.

Önde gelen emperyalist ülkelerde imalat sanayi üretimin ve özel tüketimin nominal GSYH'ya oranı çok şeyi açıklıyor:
Your browser may not support display of this image.



Çin'in GSYH'sında imalat sanayi üretiminin payı yüzde 41,46. Japonya'nınki yüzde 21,27; Almanya'nınki yüzde 21,01; İngiltere'ninki yüzde 12,11 ve ABD'ninki de ancak yüzde 11,48. 
Peki özel tüketim harcamaları hangi boyutlarda? Bunu da aşağıdaki grafikte görüyoruz:


 
Yukarıdaki iki grafik şunu gösteriyor:
1-Çin, adeta bir dünya fabrikası olmuş; bütün dünya için üretiyor; sanayi ürünleri ihraç ediyor.
2-Ama Çin'de özel tüketim dünya GSYH'sının ortalama olarak ancak yüzde 3'üne denk düşüyor. Toplam özel tüketim harcamalarının miktarı  1,613333 trilyon dolar.
3-ABD'de imalat sanayi üretiminin nominal GSYH'daki payı -Amerikan ekonomisinin gücü göz önünde tutulursa- oldukça düşük; yüzde 11,48.
3-Ama ABD'de özel tüketim harcamaları dünya GSYH'nın yüzde 16,63'üne denk düşüyor; toplam miktar 10,1299 trilyon dolar. Oldukça yüksek bir oran.
Sadece bu durum, neden Amerikan ekonomisinin hala dünya ekonomisinin motoru olduğunu ve Çin ekonomisinin de henüz olamadığını göstermektedir.
Ekonomisinin bu durumundan dolayı ABD, dünya ihracatında artık birinci sırada yer almıyor; Almanya ve Çin'den sonra geliyor. Ama dünya ithalatında birinci sırada yer alıyor. 2007'de dünya ithalatında ABD'nin payı yüzde 14,4 idi (1. sıra); 2. sırada yer alan Almanya'nın payı yüzde 7,4; 3. sırada yer alan Çin'in payı yüzde 6,7 ve 4. sırada yer alan Japonya'nın payı da yüzde 4,4 idi.
Açık ki dünya ekonomisindeki ve ithalatındaki payından dolayı ABD, dünya konjonktürü için lokomotif rolü oynayabileceği gibi konjonktürün gelişmesini frenleyen bir rol de oynayabilecek durumdadır.

Amerikan ekonomisinde yaşanan son konjonktür çevrimindeki yükselişin çok sayıda iç kaynaklarının (Gayrimenkul sektöründeki şişme; gelir dağılımının zenginlerin lehine yeniden düzenlenmesi; 2000-2008 arasında silahlanma ve güvenlik harcamalarının iki katına çıkması; yüksek gelirliler için vergilerin düşürülmesi; artan kitlesel tüketim -bunların sonuçları belli; konut sektöründe ipotek borçları, lüks tüketim; artan kamu borçları, kredi patlaması ve hanelerin borçlanması) yanı sıra belirleyici önemi olan bir dış kaynağı da vardı; Çin.
Dış faktörün, somutta da Çin'in rolünü şöyle anlamak gerekir: ABD, her geçen yıl ihraç ettiğinden daha çok ithal ediyor ve böylece ihracat ile ithalat farkından doğan açık her yıl artıyor; bütçe açığı giderek büyüyor. Bu açığı kapatmak için bolca kredi kullanılıyor; daha ziyade uluslararası pazarlardan temin edilen krediler, genel anlamda kredi pazarında patlamaya/şişmeye neden oluyor. ABD ile ticaretinde fazlalığı olan ülkeler bu fazlalığın karşılığı olarak dolar alıyorlar. Bu doların önemli bir kısmıyla da Amerikan devlet istikrazları satın alıyorlar.
Amerikan ekonomisinin finansörleri: Yukarıda belirttiğimiz bu ticari ilişki önce AB tarafından yürütüldü. Sonra Japonya Amerikan ekonomisinin baş finasörü  oldu. Şimdi onun yerini Çin aldı.
Gelişen/büyüyen Çin ekonomisinde temel birikim özelliği şöyle:  Yerleşik olmayan; geçici, gezginci işçilerin payının büyük olmasıyla ve toplam çalışanlar üzerinde  yerli ve yabancı sermayenin ortak baskısıyla ücretler görece düşük seviyede kalıyor. Sosyal harcamalar da oldukça düşük. Böylece Çin, ülke içinde yüksek boyutlarda yatırım yapabiliyor ve aynı zamanda ürünleri ihraç edebiliyor. Çin'in devasa ürün fazlalığının en önemli alıcısı ise ABD'dir.  
Amerikan hükümetinin Amerikan pazarlarını ardına kadar Çin ürünlerine açmasının ve Çin'in de elde ettiği dolarları başka bir para birimiyle değiştirmemesinin veya hemen elden çıkartmamasının -bu ticaretin- nedeni şu: Doların değeri görece yüksek ve özellikle de dolara göre Çin parasının değeri de görece düşük olduğu koşullarda; şimdiki koşullarda ABD-Çin arasındaki ticaret devam edebilir. Çin, büyük miktarlarda doları dünya piyasasına sürerse, doların değeri düşer ve aynı zamanda Çin parasının değeri artar. Bu durumda Çin'in ihracatı zorlaşır (pahalılaşır) ve ihracata dayalı Çin ekonomisi de zor durumda kalır.

Krizin patlak vermesinden bu yana bu ticaretin yapı taşları yerinden oynamaya başladı: 1)Kredi balonu patladı; 2)ABD'de tasarruf eğilimi güçlendi, yani Amerikan'da tüketim gerilemeye başladı; 3)Dünya ticareti geriledi. Ama bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen Çin ile ABD arsındaki yukarıda koşullarını belirttiğimiz ticaret devam etmektedir. Çin, hala doların yüksek değerde, nispeten istikrarlı kalmasından yana. Haziran 2009 itibariyle elinde birikmiş toplam   2131,6 milyar dolarlık bir rezerv var. Bu miktarın yaklaşık yüzde 65'inin dolar olduğu tahmin edilmektedir. Çin, doların değer kaybetmemesi için elinden geleni yapmaya hazır ve yapıyor da; hala dolara yatırım yapması, Amerikan devlet istikrazları almaya devam etmesi bunu göstermektedir. Doların hızla değer kaybetmesi iki ülke arasındaki bu ticaretin altüst olması anlamına gelir. Ama şurası da açık ki, Çin, dolara ve Amerikan ekonomisine nihai darbe vurmak için sadece ve sadece zaman ve fırsat kollamaktadır.

Yaşanan kriz ABD'nin, askeri potansiyeli hariç genel anlamda gerilemesini hızlandırmıştır. ABD ile dünya hegemonyasında söz sahibi olan güçler arasındaki ekonomik  mesafe giderek kısalmaktadır. Ama aynı şeyi askeri alandaki güç dengesi için söyleyemeyiz. Bu alanda ABD ve rakipleri arasındaki fark olağanüstü büyük.
Diğer taraftan Çin de dahil, Amerikan emperyalizmine meydan okuyan bir güç  henüz şekillenmemiş; ancak potansiyel güçler söz konusudur. Çin, ancak yakın gelecekte gerçek bir hegemon güç olabilir; bugün açısından ancak potansiyel bir hegemon güçtür. ABD ve Çin arasındaki ekonomik ve askeri fark çok büyük; bu fark azalmadan Çin'in ABD'ye meydan okuması söz konusu olamaz.
AB, bu yapısıyla hiçbir biçimde dünya hegemon gücü olamaz. AB, nihayetinde Avrupalı emperyalist ülkelerin rekabetlerine sahne olan bir ekonomik entegrasyondur. AB ne ortak bir iktisadi politikaya ne de genel ortak bir politikaya sahiptir; AB'de her bir üyenin, yani 27 üyenin ulusal politikası yarışmaktadır; etkili olmaya çalışmaktadır. Yaşanan kriz bu gerçeği çok açık bir biçimde göstermiştir.
Güç dengesinin değişmesi; bir hegemon gücün döneminin sonlanması, o zamana kadar hegemon olan gücün arkadan gelen güç tarafından ekonomide geçilmesiyle gerçekleşir; bu sürece dünyanın paylaşımını talep eden gücün, hegemon gücü askeri olarak da zorlaması eşlik eder. Yaşanan süreçte AB, ABD'yi ekonomik olarak geçmiştir ama AB, askeri olarak ABD ile boy ölçüşecek durumda olmadığı gibi ekonomik gücünü de bütünlüklü AB-çıkarına göre kullanacak yetenekte değildir; AB'nin 27 ulusal sermayeden/ülkeden oluşan bir entegrasyon olması, onun belirleyici zaafıdır. Çin, ekonomik olarak dev adımlarla ilerliyor, ama ancak yakın gelecekte ABD'yi geçebilir. O zamana kadar da dünyayı yeniden paylaşmayı talep eden  potansiyel güç olarak görülmelidir.
Kapitalizmin genel krizinin 4. aşamasında (1990 ve sonrası) Amerikan emperyalizmi, gerilemesinin geriye dönüşümü olmayan  aşamasına girmiştir. Amerikan emperyalizmi II. Dünya Savaşından bu yana oynadığı “dünya polisi” rolünü artık oynayacak durumda pek değil. Hala birçok alanda hakim konumda, ama bu, sarsılan bir hakimiyet. Bu sarsılan hakimiyetin arka planında ABD'yi diğer emperyalist güçlere oranla görece zayıflatan; güçsüzleştiren gelişmeler etkili olmaktadır.
Özellikle veya genel anlamda geçen yüzyılın son çeyreğinden bu yana önde gelen emperyalist ülke ekonomilerinde görülen üretici güçlerdeki genel durgunluk eğilimi, üretimde büyüme oranlarının küçülmesi, örneğin Japonya ve AB ile karşılaştırıldığında ABD'de daha az etkili  olmuştur. Açık ki Amerikan emperyalizmi, kapitalizmin genel krizinin 4. aşamasının başlangıcında iktisadi gerilemesini frenleyebilmiştir.  Amerikan GSYH'sı = 100 dersek, AB (15 ülke) GSYH'sının ABD'ninkine göre 1980'de yüzde 11; 1990'da yüzde 4,9 daha büyük olduğunu; 2000'de yüzde 5,5 daha küçük ve 2005'te de ancak yüzde 1,3 oranında daha büyük olduğunu görürüz. Japon GSYH'sı ise Amerikan GSYH'sının 1980'de yüzde 37,4'üne; 1990'da yüzde 40,3'üne; 2000'de yüzde 33,8'ine ve 2005'te de yüzde 36,2'sine denk düşüyordu. Bu veriler Amerikan emperyalizminin, söz konusu bu rakiplerinin ekonomik olarak kendini geçme sürecini 1990'lardan itibaren frenlediğini, yavaşlattığını göstermektedir.
Bu gelişmeyi aşağıdaki tabloda görüyoruz.
Amerikan GSYH=100 Çalışma saati başına Amerikan GSYH=100
  1980 1990 1995 2000 2002 1980 1990 1995 2000 2002
ABD 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100
AB-15 111 104,9 100,9 94,5 94,3 84,9 88,9 95,7 93,7 92,1
Almanya 24,3 24,7 24,3 21,8 21,4 96,2 89,2 102,5 103,4 102,5
Fransa 18,7 17,2 16,2 15,1 15,1 93,7 108,3 109,9 106,2 106,1
İngiltere 17,3 16,3 15,8 15 15,1 72,4 77,7 85,2 84,6 83,5
Japonya 37,4 40,3 38,4 33,8 32,5 61,4 71,3 73,6 74,9 72,7
EU Productivity and Competitiveness: An Industry Perspective (2003), s. 20.

Bu verimlilik artışı veya Amerikan emperyalizminin en yakın rakiplerinin ekonomik yükselişini kendine oranla görece frenleyebilmesi nasıl mümkün olmuştur? Açık ki Amerikan sermayesi Amerikan işçi sınıfını söz konusu bu rakiplerine nazaran daha yoğun sömürmüş, evet  daha çok çalıştırarak -sömürerek- iş gücünü acımasız talan etmiştir.
Sermaye ihracı  bakımından:
Amerikan sermayesi, dünya çapında sermaye ihracı açısından hegemon rolünü  kaybetmeye başlamıştır. 
Doğrudan yabancı yatırımları mevcudunun dünya çapında dağılımı  (% olarak)
  Ülke içi mevcut Yurt dışı  mevcudu
Ülke/bölge 1980 1990 2000 2005 1980 1990 2000 2005
AB 42,5 42,9 37,6 44,4 37,2 45,2 47,1 51,3
Japonya 0,6 0,6 0,9 1 3,4 11,2 4,3 3,6
ABD 14,8 22,1 21,7 16 37,7 24 20,3 19,2
Dünya 100 100 100 100 100 100 100 100
Kaynak: WIR 2006, s. 7 (UNCTAD).

Amerikan emperyalizminin doğrudan yabancı yatırımlar biçiminde yurt dışı mevcudunun dünya çapında doğrudan yabancı yatırımlar mevcudundaki payı  1980'de yüzde 37,7'den 2005'de yüzde 19,2'ye düşerken, aynı  dönemde AB'nin payı yüzde 37,2'den yüzde 51,3'e çıkmıştır. Yukarıdaki tabloda bunu görüyoruz.
Aşağıdaki tabloda ise yurt dışı doğrudan yatırım biçiminde Amerikan sermaye ihracının, dünya çapında yıllık akıştaki payının 1978-1980 döneminde yüzde 39,7'den 2003-2005 döneminde yüzde 15,7'ye düştüğünü ve aynı dönemde AB'nin payının da yüzde 44,8'den yüzde 54,6'ya çıktığını görüyoruz.
Her halükarda Japonya bu alanda AB ve ABD karşısında ciddi bir rakip konumunda değil, ama yurt dışı doğrudan yabancı sermaye mevcudu ve yıllık akışı bakımından AB, ABD'yi zorlamaktadır.
Doğrudan yabancı yatırımları  dünya çapında dağılımı-Yıllık akış (% olarak)
  Yurt içi yıllık akış Yurt dışı  yıllık akış
  1978-1980 1988-1990 1998-2000 2003-2005 1978-1980 1988-1990 1998-2000 2003-2005
AB 39,1 40,3 46 40,7 44,8 50,6 64,4 54,6
Japonya 0,4 0,04 0,8 0,8 4,9 19,7 2,6 4,9
ABD 23,8 31,5 24 12,6 39,7 13,6 15,9 15,7
Dünya 100 100 100 100 100 100 100 100
Kaynak: WIR 2006, s. 7 (UNCTAD).

Sermaye ve üretimin uluslararasılaşması, dünya ekonomisine ve politikasına bağımlılığı arttırır. Bunun ne denli önemli olduğunu önde gelen emperyalist ülkelerin jeopolitik açılımlarında açık bir biçimde görmekteyiz: Her bir emperyalist ülke kendi ekonomisi için ucuz hammadde ve yarı mamul ürün elde etmek ve sermayesi için yurt dışında karlı yatırım alanı bulmak için belli ülke ve bölgeleri kendi kontrolleri altına almaya çalışıyor; böylece aralarındaki rekabet keskinleşiyor. Bağımlı, yarı sömürge ülkeler üzerindeki baskılar artıyor, bu ülkelerin talanı kapsamlaşıyor. Neoliberal dayatmalar bunun açık ifadesidir.  
Amerikan ekonomisi günlük olarak yurt dışından gelen sermayeye bağımlı durumdadır; ABD'de ekonomi çarkının dönmesi için günlük düzenli olarak 2 milyar doların üzerinde bir yabancı sermaye girişinin sağlanması gereklidir. Örneğin ABD'de bütçe açığı 2009 yılında 1,42 trilyon dolara çıkarak rekor kırmıştır; bu, GSYH'nın yüzde 10'una denk düşmektedir. 
Bu açığını  kimin parasıyla finanse ediyor ABD? Bu parayı, Çin'den, OPEC ülkelerinden, Japonya'dan alıyor.
Amerikan emperyalizminin dış politikasıyla bu ülkelerden sermaye akışını sağlamak arasında diyalektik bağ vardır.  
ABD'nin dünya çapında alacaklı-borçlu eksenindeki konumu, durumun vahametini daha açık bir biçimde göstermektedir: 1985'e kadar ABD, bütün dünya karşısında alacaklı durumdaydı. Bugün ise dünyanın en büyük borçlusu durumundadır. ABD'nin devlet borçları miktarı örneğin 28 Mart 2009 itibariyle 11.052.680.260.176 dolardı; yani 11 trilyon doların üstünde. Alacaklılarına bakığımızda şu listeyi görüyoruz:
ABD'ye borç  verenler veya ABD'den alacaklı listesi (önem sırasına göre ve milyar dolara olarak):
1-Çin (681,9); 2) Japonya (577,1); 3) İngiltere (360); 4) Karaip “Banka-Ülkeleri”  (220,8); 5)Petrol ihraç eden ülkeler (220,8); 18)Türkiye (28,7). (Bkz.:http://www.trendsderzukunft.de). 
Amerikan emperyalizminin borç sorunundan dolayı önemli alacaklılarına bağımlılığı artıyor, doların dünya parası olmasından kaynaklı olarak da dünya ekonomisini talan edebiliyor ve aynı zamanda ülke içinde işçi sınıfını akıl almaz derecede yoğun sömürüyor.
Dolardan kaçışın dünya çapında etkili olmaya başlaması ve doların dünya parası olmaktan çıkartılması, Amerikan emperyalizminin gücüne vurulmuş uluslararası bir darbe olacaktır. Böyle bir süreçte ona borç para verenler, daha ne kadar vereceklerini düşüneceklerdir. Her halükarda doların önemsizleşmesi ve Amerikan devlet borçlarının seviyesi hegemon güç olarak ABD'nin durumunu sarsacaktır.
Durum böyle. Şimdi soru şu: ABD'nin yerini alabilecek başka bir hegemon güç var mı? Günümüz koşullarında iki güç söz konusu olabilir:  Çin ve AB. Rusya ve diğer bütün emperyalist ülkeler, günümüz koşullarında Amerikan emperyalizminin konumuna gelerek dünyanın ekonomik ve siyası haritasına damgasını vuracak durumda değiller; en azından yakın gelecekte değiller.  
Bu güçlerden AB'nin dünya hegemon gücü olması hemen hemen imkansızdır. Her şeyden önce AB, devletsel bütünlüğü olmayan, neredeyse salt ekonomik bir entegrasyondur. AB'de kural olan, önde gelen Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya gibi ülkelerin kendi çıkarları doğrultusundaki “it dalaşı”dır; orada alınacak her karar için acımasız bir rekabet kavgası verilir. AB'de önder güç yoktur; hegemon güç yoktur; önder güçler, hegemon güçler vardır. Bunlar da Almanya ve Fransa'dır. Ancak bu iki emperyalist ülkenin çıkar ortaklığı AB'yi güçlü kılmaktadır ve bu iki ülke arasındaki çıkar çatışması da AB'yi güçsüzleştirmektedir. İmkansızın mümkün olduğunu düşünürsek; yani Almanya ve Fransa'nın bütünlüklü bir devlet olarak kaynaştığını düşünürsek, AB'nin de ABD'nin yerini alabilecek hegemon güç olabileceğini düşünmüş oluruz. 
Geriye Çin kalıyor. Çin, bugün açısında değil, ama yakın gelecekte ABD'nin yerini alabilecek tek hegemon güç adayı. Bütün veriler, gelişmeler bunu gösteriyor.
Bir zamanlar, yükselen ülkelerin ekonomik gücünü ölçmek için İngiliz ekonomisi =100'ün yerini, daha ziyade II. Dünya Savaşından sonra Amerikan ekonomisi almış ve ekonomik güç tespitinde Amerikan ekonomisi = 100 kıstas olmuştu. Bu hala geçerli, ama yakında onun yerini Çin ekonomisi = 100'ün alacağı kesin gözükmektedir.
Şimdi bazı faktörleri karşılaştırarak gelişmenin yönünü göstermeye çalışalım:
Hegemon güç olmak için neye hakim olmak gerekir? Bu soruya yukarıda cevap vermiştik (“Hegemon güç olmanın bazı kıstasları vardır”). Orada belirttiğimiz üç noktayı açarak altı noktaya çıkartabiliriz:  En önemli faktörler şunlardır: 1)Uluslararası sermaye akışını kontrol etmek: 2) Yeni teknoloji tekeline sahip olmak; 3) Medya ve iletişim araçlarını kontrol etmek; 4)Yeraltı zenginliklerine sahip olmak veya bu zenginliklerin bulunduğu ülke ve bölgeleri kontrol etme; 5) Kitlesel imha silahlarına sahip olmak; 6)Siyasi, ekonomik ve askeri olarak stratejik ülke ve bölgeleri kontrol etmek vs.
ABD, bu faktörlerin hemen hepsine sahip; bazılarında (silahlarda olduğu gibi) rakipsiz sahip, diğerlerinde ise belirleyici öneme sahip. Ama her halükarda Amerikan emperyalizmi hegemon konumuna salt veya daha ziyade ekonomik gücünden dolayı sahip değildir. 
Belli emperyal güçler dar bir alanda tepişiyorlar: ABD, Çin, Rusya, AB (özellikle Almanya ve Fransa), kısmen İngiltere, Japonya, potansiyel olarak Hindistan, Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika, ötesinde özellikle Avrasya'nın, Kafkasya ve Hazar Havzası da dahil merkezinde tepişiyorlar. Jeopolitik “it dalaşı”nda belli bir mesafe alındığı görülüyor.
ABD ve Çin'den sonra jeopolitika üretme yeteneğine en çok sahip olan ülke Rusya'dır. Hem yer altı zenginliği bakımından hem de ülke derinliği ve nükleer silahlara sahip olma bakımında böyledir. Ama Rusya Putin döneminde yeniden toparlanmasına rağmen ekonomik güç bakımından zayıftır; şimdilik başta petrol ve doğal gaz olmak üzere yer altı zenginliklerinin pazarlanmasına dayanan bir ekonomisi var. Dünya politikasında söz sahibi olabilmek için iç bütünlüğünü sağlamış olması gerekir. Bu süreç henüz tamamlanmamıştır.

Çin'in gelişmesi, şimdilik ABD'yi geçmekten ziyade Japonya, Almanya gibi emperyalist ülkeleri geçmek olarak algılanmalıdır. Gerçekten de son birkaç yıllık süreç Çin'in birçok bakımdan bu ülkeleri geçtiğini ve uluslararası alanda güç dengesinin değiştiğini göstermektedir. Birkaç örnek vermekle yetiniyoruz: Örneğin 2007 itibariyle dünyanın en “değerli” 10 tekeli arasına üç Çin tekeli girmiştir. ABD'nin ise beş tekeli vardı. Aynı yıl itibariyle Çin'in yurt dışı rezervleri bir trilyon doları aşmış ve Japonya'nınkini geçmiştir. GSYH bakımında Çin, Almanya'yı geçerek ABD ve Japonya'dan sonra dünyanın en güçlü 3. ülkesi konumuna gelmiştir.

“Şanghay İşbirliği Örgütü”nde Çin, belirleyici bir rol oynamaktadır.
1 Ocak 2010 itibariyle Çin ve ASEAN-devletleri arasında serbest ticaret anlaşması yürürlüğe girmiştir. Çin, AB ve NAFTA'dan sonra dünyanın 3. büyük ekonomik entegrasyonunu yönlendirecek durumdadır. ASEAN entegrasyonu üzerinde Çin'in etkisi oldukça güçlüdür; öyle ki ABD'nin gözlemci olarak katılmasının reddedilmesini sağlayacak kadar güçlüdür.
2006 sonunda Çin 53 Afrika devletinden 48'inin devlet başkanlarını Pekin'e getirebilecek kadar bu kıta üzerinde nüfuz sahibi olmuştur. Bu türden diplomatik ilişkilerin; iktisadi “yardım”ların sonucunda bugün  Çin, Afrika'nın petrol, demir, bakır vb. madenlerinin çıkartılmasında; talan edilmesinde en çok söz sahibi olan emperyalist ülke konumuna gelmiştir. Birçok Afrika ülkesinde altyapı tesislerinin (karayolu, demiryolu, enerji barajları, okullar, komünikasyon sistemleri, limanlar vb.) yenilenmesinde, inşasında belirleyici rol oynamaktadır.
ABD ve AB, Baku-Ceyhan Boru Hattının ötesinde yeni boru hatlarını  tartışırken Çin, Özbekistan, Kazakistan petrol ve doğal gazını  Çin'e taşıyan boru hatlarını inşa etmeye başlamıştır.
Firma birleşmeleri ve satın almaları bazında Çin'in yurt dışı yatırımları 2009'da 46 milyar dolara çıkmıştır; 2005'e göre beş misli artmıştır. Dünyanın hemen her bölgesinde; Orta Asya'dan Latin Amerika'ya, Pasifik'ten Afrika'ya Çin, ABD ve AB'yi zorlamakta, mevcut dengeleri altüst etmektedir.
 
Çin'in ekonomik gelişmesi; sanayileşmesi ve modernleşmesi kaçınılmaz olarak ordusunun ve silahlanmasının da modernleşmesine yansımıştır. Örneğin Çin'in savunma bütçesinin 2007 yılı itibariyle yüzde 18 oranında artmış olması tesadüfi değildir.

Evet, ABD şimdilik dünyanın en büyük ekonomisi. Ama bu bir numara olmanın uzun sürmeyeceği de açık; bu yüzyılın başında Amerikan ekonomisi (GSYH) Çin ekonomisinden 8 misli büyüktü; 10 sene sonra ancak 4 misli büyük olma durumuna düşmüştür. Ekonomik büyüklük bakımından Almanya'yı da geçen Çin'in yakında Japonya'yı da geçeceği açık.
2009 yılında Çin, ABD'yi de geçerek dünyanın en büyük otomobil pazarı  ve üreticisi olmuştur.
Yaşanan ekonomik krizden dolayı ABD ve AB ekonomileri küçülürken, 2009 itibariyle Çin ekonomisinin dünya ekonomisinin büyümesine katkısı yüzde 50 olmuştur.
2009 yılında Çin, Almanya'yı da geçerek dünyanın en büyük ihracatçı  ülkesi olmuştur.  
Aşağıdaki grafikte 1970'den bu yana dünya ihracatında birkaç kez değişen güç dengesini görüyoruz:  




Verili dönem içinde dünya ihracatında esas rekabet ABD ve Almanya arasında sürdürülüyor. 2000'den itibaren bu rekabete Çin de dahil oluyor ve 2009'da ABD ve Almanya'yı da geçerek dünyanın en büyük ihracatçı  ülkesi oluyor.

Çin'in dünyayı satın alma turu:
1820'de Çin yüzde 28,7'lik payıyla dünyanın en büyük ekonomisi konumundaydı. Bu ülkeyi yüzde 16'lık payıyla Hindistan takip ediyordu. ABD'nin payı ise ancak yüzde 1,8 oranındaydı. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Asya ile Avrupa ve Amerika arasındaki güç dengesi tamamen Avrupa ülkeleriyle ABD lehine değişir. Hızla sanayileşen Batı Avrupa ülkeleri ve ABD, dünyanın önde gelen ülkeleri konumuna yükselirler. Bütün 20. yüzyıl boyunca hemen hemen aynı ülkeler dünyanın en güçlü ülkeleri olarak dünya hakimiyeti için birbirleriyle rekabet ederler. 21. yüzyılın başında durum yeniden değişmeye başlar. Güç dengelerini altüst ederek hızla yükselen Çin'i Hindistan takip ediyor. 2050'de dünyanın en büyük ekonomisi olacağı tahmin edilen Çin, adeta bu tahmini doğrularcasına dünyayı satın alma turuna çıkmış durumda. 

Çin sermayesi, yurt dışında  sürekli işletme satın almakta, yatırımlar yapmakta. Çoğumuzun Alman, Amerikan, İngiliz işletmesi, tekeli olarak bildiği, gerçekten de bir zamanlar öyle olan işletmeler Çin sermayesi tarafından satın alınmakta. Örneğin, IBM Thinkpad, Jaguar, Landrover, Morgan Stanley, Barcleys, Target, BP vs. artık ya doğrudan Çin firması ya da Çin sermayesinin ortak olduğu firmalardır. Aşağıdaki haritada 2005-2009 arasında Çin'in işletme satın alma turunda uğradığı ülke ve bölgeleri görüyoruz. 


Çin, devlet borcu olmayan bir ülke. Dış ticaret üzerinden devasa birikim sağlıyor. Bu miktarların büyük bir kısmını devlet istikrazlarına yatırıyor; yani başta ABD olmak üzere başka ülkelere kredi olarak veriyor. Ocak 2010 sonu itibariyle ABD'nin Çin'e olan borcu 877,5 milyar dolardı. Çin, kendi ekonomisi açısından , ABD gibi hayati öneme haiz olan ülkelerin kredi sıkıntısına düşmemeleri için elinden geleni yapıyor. Aksi taktirde bu ülkeler ya tasarruf yolunu tutacaklar ya da para basacaklar. Her iki durumda da son kertede zarar eden Çin olacak. Değeri olmayan para (dolar) ile Çin ürünleri satın alınamayacağına göre Çin, bu ticareti devam ettirmek zorundadır. Çin ekonomisi dünya ekonomisine sıkı bir bağımlılık içinde gelişmektedir.

Ama Çin, sadece devlet istikrazları satın almıyor; bu yolla kredi vermiyor. Aynı zamanda dünyanın her tarafında, emperyalist ülkelerde olduğu gibi, Batı  sermayesinin savaş, siyasi kriz vb. nedeniyle girmek istemediği ülke ve bölgelerde de işletme satın alıyor. (Yukarıdaki haritada bunu görüyoruz). 2005-2009 arasında Çin dünya çapında en azından 221milyar dolarlık yatırım yaparak başka işletmelere, bankalara ortak olmuştur. Bu türden yatırımlarının miktarı ABD'de 21,3; Avrupa'da 32,9 (İngiltere 8,2; Yunanistan 7,6; İsviçre 7,2); Batı Asya'da 35,1 (İran 10,8; Kazakistan 9,7; Rusya 5,7); Doğu Asya'da 18,4 (Singapur 7; Endonezya 3,6; Filipinler 2,6); Afrika'da 36,4 (Kongo Demokratik Cumhuriyeti 7,9; Güney Afrika 5,8; Nijerya 5,8;  Nijer 5); Peru'da 4,4; Kanada'da 4,4; Avustralya'da 31,4; S. Arabistan'da 8; Cezayir'de 6,6 ve Irak'ta 4,1 milyar dolardır. Batılı emperyalist güçlerin rekabet ettiği hemen her ülke ve bölgede Çin, sessiz sedasız yatırım yapmaktadır. Bu yatırımlar siyasi bağımlılığı da kaçınılmaz olarak beraberinde getirecektir.
Çin, GSYİH büyüklüğü bakımından Japonya'yı geçerek dünya ikinciliğini devralıyor:
Çin'in GSYİH'sı 1985'te ABD'ninkinin ancak yüzde 7'sine denk düşüyordu; bu oranın 2010'da yüzde 38'e yükseleceği tahmin ediliyor. Japonya'nın GSYİH'sı 1995'te ABD'ninkinin yüzde 71'ine denk düşecek kadar artıyor, ama sonraları hızla düşmeye başlıyor; 2010'da bu oranın yüzde 34'e düşeceği tahmin ediliyor. 2010'da Çin'in GSYH bakımından Japonya'yı da geçerek dünyanın ikinci büyük ekonomisi olacağı tahmin ediliyor.
Dünya ekonomisinde güç dengesi değişiyor:
20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başında veya 1990-2007 arasında dünya ekonomisinde güç dengesinin hızlı bir değişim sürecinde olduğunu görüyoruz. 1990'dan 2007'ye G-7 ülkelerinin dünya GSYİH'ındaki payı yüzde 49'dan yüzde 43'e düşerken, Bric-ülkelerinin payı nispeten hızlı artarak yüzde13'ten yüzde 21'e çıkıyor. Döviz rezervi bakımından ise hakimiyet Bric-ülkelerinde. 



Geleceğin güç dengesinde bazı ülkelerin yeri:
2000-2008 arasında dünya ekonomisinin büyümesine Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin'in katkısı (Bric-ülkeleri) yüzde 46,3 oranındaydı. G-7 ülkelerinin katkısı ise sadece yüzde 19,8 oranındaydı.
IMF, 2008-2014 arasında bu katkının Bric-ülkelerinde yüzde 61,3'e çıkacağını ve G-7 ülkelerinde de yüzde 12,8'e düşeceğini tahmin ediyor. 



Goldman Sachs'ın tahminine göre 12 sene içinde Bric-ülkeleri ekonomik güç bakımından G-7 ülkelerini geçecekler. Bunun ötesinde Çin, 10 sene içinde ABD'yi de geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olacak. 2050'ye doğru Çin ekonomisi Amerikan ekonomisinden yaklaşık yüzde 87 oranında ve Alman ekonomisinden de 14 misli daha büyük olacak. Bu süreç içinde Hindistan, Brezilya, Rusya gibi ülkeler Almanya'yı da geçecekler. Aşağıdaki grafikte güç dengesindeki olası değişimi görüyoruz:


Jeopolitika üretme yeterliliği ve yeteneği bakımından karşılaştırma:
(Aşağıdaki veriler bir ülkenin ekonomik ve askeri gücünü, başka ülkelere bağımlılık derecesini, jeopolitika üretme yeterliliğinin ve yeteneğinin olup olmadığını gösteren en genel kıstaslardır. Konu yukarıda yeteri kadar ele alındığı için bu verileri yorumsuz aktarıyoruz).
1-Nüfus  bakımından: 
Ülkeler               Nüfus                  Km2'ye düşen kişi sayısı
1)Çin:            1 330 045 000                      142,6
2)Hindistan:  1 147 996 000                       386,1
3)AB:               491 582 852                       114
4)ABD:            304 825 000                         33,2
5)Rusya:          140 702 000                          8,3
10)Japonya:     127 288 000                      339,9
(Bkz.:1)Berlin Atlantic Capital, Kasım 2008. 2) Spiegel; 03.02.2010, Süpermaechte in Zahlen). 
Çin'de nüfusun yüzde 43'ü; AB'de yüzde 67'si ve ABD'de de yüzde 82'si şehirlerde oturmaktadır. 
2-Yüz  ölçümü bakımından:  
Ülkeler:                                            Alan(km2)
1) Rusya:                                          17 075 400
2) Kanada:                                          9 976 140
3) ABD:                                              9 629 091
4) Çin:                                                9 572 419
7) AB:                                                 4 324 782
8) Hindistan:                                       3 287 263
60)Japonya:                                           377 930
Bkz.: 1)Berlin Atlantic Capital, Kasım 2008. 2) Spiegel; 03.02.2010, Süpermaechte in Zahlen. 
3-Ekonominin yapısı bakımından: 
Sektörlerin GSYH'daki payı (%): 
Ülke             Sanayi         Tarım     Hizmet sektörü
Çin                 48,6             11,3               40,1
ABD               19,2              1,2               79,6
AB                  27,1              2                  70,9
(Bkz.: Spiegel; 03.02.2010, Süpermaechte in Zahlen).
Bu tabloda sanayileşmiş bir Çin, sanayisizleşen bir ABD ve sanayisizleşme sürecinde olan bir AB görüyoruz. 
4-Dış ticaret bakımından: 
İthalat (milyar dolar)-Çin ve ABD 2008 itibariyle ve AB, iç ticaret dahil 2007 itibariyle:
Ülkeler                           İthalat                  Çin'in ABD'den ithalatı       ABD'nin Çin'den ithalatı
Çin                                  1074                                % 7,6                                         -
ABD                               2117                                       -                                       16,5
AB                                  1690                                       -                                           - 
İhracat (milyar dolar)-Çin ve ABD 2008 itibariyle ve AB, iç ticaret dahil 2007 itibariyle 
                                    İhracat            Çin'in ABD'ye ihracatı     ABD'nin Çin'den ihracatı
Çin                                1435                    17,7                                              -
ABD                             1227                        -                                               5,5
AB                                1925                        -                                                 -
(Bkz.:Spiegel; 03.02.2010, Süpermaechte in Zahlen). 
ABD-Çin arasındaki dış ticarette ihracat ve ithalat oranlarının Çin lehine olduğunu görüyoruz. 
5-Bazı  ekonomik kıstaslar bakımından:  
Döviz rezervi bakımından:
Çin:    1955 milyar dolar.
ABD: 77,65milyar dolar. 
Devlet borçlarının GSYH'daki payı bakımından:
Çin:     % 15,6.
ABD:  % 37,5. 
Devlet borcu:
Çin:         400 milyar dolar.
ABD: 13 750  milyar dolar.
Bkz.:Spiegel; 03.02.2010, Süpermaechte in Zahlen. 
Döviz rezervleri bakımından durum karşılaştırılamayacak derecede Çin'in lehine. Devlet borçlarının GSYİH'ya oranı bakımından da Çin'in durumu ABD'den oldukça daha iyi. Devlet borçlarının miktarı bakımından da durum Çin'in lehine. 
6-Ekonomik güç bakımından:   
Kişi başına GSYİH bakımından:
ABD: 47 500 dolar.
AB:    33 700 dolar.
Çin:     6 000 dolar.
GSYİH bakımından:
AB:    14,94 trilyon dolar.
ABD: 14,44 trilyon dolar.
Çin:      7,99 trilyon dolar. 
Veya 2009 tahminine göre GSYİH bakımından:
1)AB:              14,52 trilyon dolar.
2)ABD:           14,25 trilyon dolar.
3)Çin:                8,77 trilyon dolar.
4)Japonya:         4,14 trilyon dolar.
5)Hindistan:       3,55 trilyon dolar.
6) Almanya;       2,81 trilyon dolar.
9) Rusya:           2,103 trilyon dolar.
Kaynak: The CIA World factbook. 
Çin ekonomisi ihracata bağımlı bir ekonomidir; Çin ekonomisinin büyümesine ihracatın katkısı 1990-2000 arasında yüzde 15 civarındaydı; bu oran 2001-2008 arasında 2 misli artarak yüzde 30'a çıkmıştır.
7-Askeri güç bakımından:

Askeri bütçe bakımından:
ABD: 607 milyar dolar.
AB:    285 milyar dolar.
Çin:     84,9 milyar dolar.
Asker sayısı  bakımından:
Çin:    2 255 000.
AB:     2 000 000.
ABD:  1 506 000. 
Kullanılabilir atom silahları  sayısı bakımından:
ABD: 4075 adet.
AB:     492 (Fransa: 300 ve İngiltere: 192 adet).
Çin:    176 adet.
(Kaynak: Stockolmer Institut zur internationalen Friedensforschung (SIPRI), European Council on Foreign Relation ve Federal of American Scientists, The Guardian. Aktaran: Spiegel, 03.02.2010, Süpermaechte in Zahlen).
8-Araştırma ve geliştirme bakımından:
2006 itibariyle araştırma ve geliştirme için devletin yaptığı harcamaların GSYH'ya oranı ABD'de yüzde 2,6; AB'de yüzde 1,85 ve Çin'de de yüzde 1,4 idi. 
9-Yüksek teknoloji ihracatı bakımından: 
Yüksek teknoloji ihracatında dünya pazarlarındaki pay (2006):
Çin:      % 16,9 – değer; 217 632 milyon dolar.
ABD:    % 16,8 – değer; 215 780 milyon dolar.
AB:       % 15    - değer; 192 992 milyon dolar.

Yüksek teknoloji ihracatının yıllık ortalama artışı (2001-2006 arası):
Çin:  % 31,5.
AB:   % 0,5.
ABD: % -1,6.
(Kaynak: Eurosat 25/2009. Aktaran: Spiegel, 03.02.2010, Süpermaechte in Zahlen).
Yüksek teknoloji ihracatında dünya pazarlarındaki pay bakımından Çin, ilk sırada yer alıyor.  ABD ile pazar payında farkın açılacağı  Çin'in yıllık teknoloji ihracatının artış oranında görüyoruz.
10-Ekonominin konjonktür hareketinde farklılaşma bakımından:



Yukarıdaki grafikte yeni bir gelişmenin başlangıcını görüyoruz. 1970'den 2004'e kadar ABD ve dünya ekonomisinde büyüme oranları yaklaşık aynı paralelde seyrediyor; büyüme oranları kriz dönemlerinde küçülüyor, ekonominin canlanma dönemlerinde büyüyor. Açık ki Amerikan ekonomisi bu dönemde dünya ekonomisinin lokomotifi rolünü oynayabiliyor; dünya ekonomisinin gelişmesini etkileyebiliyor. Ama bu durumun 2004'ten sonra değişmeye başladığını; dünya ekonomisi ve Amerikan ekonomisi arasında büyümede ve küçülmede paralelliğin kalktığını; 2004'ten sonra ABD ekonomisinde büyüme oranları küçülürken dünya ekonomisinde büyüme oranlarının yükseldiğini görüyoruz. Bu durum, gelişmenin böyle devam etmesi durumunda, Amerikan ekonomisinin dünya ekonomisinin lokomotifi olmaktan çıkmaya başladığını; dünya ekonomisinin seyrini kendi durumuna göre etkileyemediğini gösterir. İzlenmesi gereken bir sürecin başında olduğumuzu sanıyorum.

Sonuç  itibariyle:
Marks'ın Kapital'inde, Engels'in ekonomi ile ilgili yazılarında ve sonra da Lenin ve Stalin'in ekonomi ile ilgili yazılarında tespit ettikleri eğilim; kapitalist üretimde uzun dönemi kapsayan durgunluk eğilimi, 100 yıllık emperyalizm döneminde tamamen doğrulanmıştır. Bu durgunluğun nedeni sermayenin, rekabetten dolayı durmaksızın yükselen organik bileşiminde ve sürekli artan tekelleşmede aranmalıdır. 
Sermayeye özgü  çelişkiler, sermayeler ve emperyalist güçler arasındaki çelişkiler de giderek kapsamlaşmış ve derinleşmiştir. Bunlar dünya çapında ekonomik ve siyasi istikrarsızlığın nedenidir.
Bütün bu gelişmeler, Lenin'in emperyalizm teorisini ve Stalin'in de bu teorinin uygulanışını doğru yorumladığını doğrulamıştır: Tekelci burjuvazi, modern teknoloji üretiminin bütün sektörleri üzerinde hakimiyetini kurmuştur; sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, kar oranının eğilimli düşüşünün güçlenmesi demektir. Sermayenin aşırı birikimi, kaçınılmaz olarak sermaye ihracına; borsa spekülasyonlarına; akıl almaz mali manipülasyonlara; derivatlar (türevler)  gibi yeni “mali araç”ların oluşumuna yol açar. Bu olgular ve neden oldukları para birimlerindeki dalgalanmalar;
başka bir biçimde ifade edecek olursak sermayeler arası ve emperyalist ülkeler arası çelişkilerin keskinleşmesi demektir; bu, güçlenen ve güçten düşen emperyalist ülkeler arasında dünyanın yeniden paylaşılması için sürdürülen mücadeledir. Kapitalizmde eşit olmayan gelişme yasası böyle işliyor.

Sovyetler Birliği ve Revizyonist Bloğun dağılmasından sonra tek süper güç olan ABD, bu konumundan yararlanmasını bilmiş; savaş ve işgal de dahil akla gelebilen bütün karşı etkide bulunan faktörleri harekete geçirerek; çok rekabet merkezli olmuş dünyada rakipleri üzerinde baskı da kurarak ve Amerikan işçi sınıfını daha kapsamlı sömürme yöntemlerini kullanarak kar oranının eğilimli düşüşünü durdurmanın ötesinde yükseltmeyi başarmıştır.  
Ama 2007 ortalarında konut spekülasyonuyla başlayan mali kriz ve sonrasında 2008'de patlak veren fazla üretim krizi, Amerikan emperyalizminin sergilediği bu dinamiğin geçici olduğunu göstermiştir. 20. yüzyıl sonunda dünyanın, aynı yüzyılın başındaki dünyaya benzer olması esprisi, Lenin'in emperyalizm analizinin doğru kavrandığının bir ifadesidir; hiç kimsenin şüphesi olmasın, önümüzdeki dönem dünya çapında istikrarsızlığın artacağı ve savaş ve devrimlerin devam edeceği bir dönem olacaktır. Ama yaşanan gerçekliğe rağmen, filisten küçük burjuva, Marksizm adına konuşan avanak küçük burjuva, hala sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasının geriye dönüşümünün olmadığından; dünya tekeline doğru gidildiğinden (teorik olarak bu doğrudur), yani emperyalist ülkeler arası çelişkilerin yumuşamaya başladığından (bu kaçınılmaz bir sonuçtur), dünya cumhuriyetinden vb. bahsedebilmekte; Leninist emperyalizm teorisinin karşısında Kautsky'nin “ultra-emperyalizmi”ni koyabilmektedir. 
19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Amerikan ve Alman kapitalizminin yükselişinin yakın gelecekte dünyanın hakim gücü olan B. Britanya'yı  zorlayacağı görülmeye başlanmıştı. Nitekim 19. yüzyılı son çeyreğinden I. Dünya Savaşına kadar olan dönem  -yaklaşık 35-40 yıllık bir dönem- dünyanın hegemon gücü olan B. Britanya'nın Amerikan ve Alman emperyalizmi tarafından geçildiği; güç dengesinin değiştiği süreç olmuştur. Bu süreç sonunda B. Britanya tahtından olmuş, Almanya savaştan yenik düşerek geçici olarak iddiasızlaşmış ve Amerikan emperyalizmi de dünyanın yeni hegemon gücü olarak yükselmeye başlamıştı.  I. Dünya Savaşıyla başlayan güç dengesinin zora dayalı değişimi II. Dünya Savaşıyla sonlandırılmıştı. Artık ABD, kapitalist dünyanın tek patronuydu, en güçlü ülkesiydi.
Şimdi de benzer bir sürecin başındayız; Amerikan emperyalizmi geriliyor, gitmek zorunda, ama bu güç dengesi değişimi daha öncekinden daha kolay olmayacaktır.

“Emperyalizm...” yapıtında Lenin, emperyalist güçler arasında dünya çapında kapitalizmin istikrarlı kalması için sürekliliği olan bir birliğin; anlaşmanın imkansız olduğunu açıklar. Rekabet eden ülkeler arasındaki eşitsiz gelişme böylesi uzun vadeli anlaşmaları imkansız yapar. Çöken güçlerle yükselen güçler arasındaki rekabet kaçınılmaz olarak savaşla geçici olarak sonlandırılır; dünya yeniden paylaşılır, çökenin yerini yükselen güç alır.  
Günümüzde uluslararası arenada çelişkilerin, gerginliklerin yumuşama eğilim taşımasından ziyade daha da güçlenmesinin temel nedeni, yeni bir dengenin kurulması için, Amerikan emperyalizminin II. Dünya Savaşından sonra o dönemde yeni dengeyi kurarken oynadığı rolü üstlenecek bir ülkenin henüz olmamasından kaynaklanmaktadır. Evet, Çin yükseliyor, ama adı üzerinde yükseliyor; dünya hegemon gücü olmak için siyasi, ekonomik ve askeri alanda  diğer rakipleri, özellikle ABD karşısında tam hakimiyet, tam üstünlük kurmuş değildir. Onun bu üstünlüğünü kurmaması için de özellikle ABD'nin savaş da dahil elinden gelen her yol ve yöntemi kullanacağından “ultra-emperyalizm” savunucularının da şüphesi olmamalıdır.
 
Dünyanın siyasi ve ekonomik güç dengesi hiçbir dönem 20. yüzyılda değiştiği sıklıkta değişmemiştir.
 
İlk denge değiştiren gelişme I. Dünya Savaşıyla başlamış ve Ekim Devrimiyle devam etmiştir.
I. Dünya Savaşında önce B. Britanya, ABD, Almanya, Fransa, kısmen Rusya önde gelen büyük ekonomik güçlerdi. En güçlü ve bu anlamda dünya hakimi olan B. Britanya bu gücünden çok şey kaybetmiş, birçok alanda ABD ve Almanya'nın gerisinde kalmıştı. B. Britanya'nın tek başına belirleyici hakim güç olma durumunu kaybetmesinden sonra, dünya hakimiyeti için rekabet koalisyonlaşmış bu emperyalist ülkeler tarafından başlatıldı. Savaş sonrasında kapitalist dünyada hegemon güç olarak ABD önplana çıkarken, 1917 Ekim Devrimi o zamana kadar bütünlüklü olan dünyayı ikiye böldü; bir tarafta kapitalist dünya, diğer taraftan da SCSB'nin kurulmasıyla oluşmaya başlayan sosyalist dünya.
 
II. Dünya Savaşı sonrasında Berlin-Roma-Tokyo ekseninden oluşan faşist cephe yenildi. Bu yenilgi aynı zamanda 20. yüzyılda dünyada güç dengesinin  ikinci defa değişime uğramasını ifade ediyordu; ABD'nin yanı sıra SSCB de savaştan dünya gücü olarak çıktı. Emperyalist-faşist Almanya, Japonya ve İtalya'nın yenilgisinin ötesinde,  “Anti-Hitler Koalisyonu”na katılmış olan Fransa ve B. Britanya da savaştan zayıflamış olarak çıktılar. 
II. Dünya Savaşı sonrası; “Soğuk Savaş” dönemi dünyanın iki kampa, iki sisteme bölündüğü dönem olmuştur. SSCB'nde XX. Parti Kongresinde (1956) iktidar değişiminin olması; proletarya diktatörlüğünün yıkılarak yerini revizyonist diktatörlüğün alması dünyanın ikiye bölünmüşlük gerçeğinde bir şey değiştirmedi.
1945-1960 arasında dünya dengesinde SSCB'nin lehine bir gelişme oldu. Ama sonrasında SCCB çöküş sürecine girdi.

Kapitalist dünyanın hakimi tek başına ABD oldu; savaş sonrasının koşullarından da yararlanarak; yenik düşen ve galipler arasında olmasına rağmen zayıf düşen emperyalist ülkeleri kendine bağlayarak, OECD, NATO, İMF, Dünya Bankası gibi örgütleri kullanarak, başka ülkeleri ekonomik olarak destekleyerek tartışılmaz hakimiyetini sürdürdü.
 
20. yüzyılın sonuna doğru üçüncü temel güç dengesi değişimi gerçekleşti; SSCB ve Revizyonist Bloğun 1989/91'de dağılmasıyla revizyonist sistem tarihe karıştı, dünyanın siyasi haritası temelden değişti. Dünya adeta 1917 öncesi dünya dönemine geri döndü; bir kısmı jeopolitika üretme yeteneğine sahip birden fazla rekabet merkezi ortaya çıktı: ABD, Çin, Rusya, AB (Almanya, Fransa, İngiltere), Hindistan vs.
20. yüzyılda dünya güç dengesindeki ilk iki temel değişimi oldukça kısa; birkaç  senelik bir zaman zarfında gerçekleşti. Ama son değişim henüz sonuçlanmadı; uzun sürecek bir sürece olarak devam etmektedir.
Şimdi süper güç konumunu devam ettirmek isteyen, askeri bakımdan diğerlerinden oldukça üstün olan, ekonomik bakımdan, AB karşısında kısmen üstün, ama diğerleri karşısında oldukça üstün olan veya entegrasyon olarak değil de ülkeler olarak ele aldığımızda bütün AB ülkelerinden üstün olan; hegemonyasını devam ettirme, jeopolitikacı Z. Brezinsk'nin anlayışına göre 21. yüzyılın en azından ilk yarısında devam ettirme kaygısından dolayı siyasi olarak “sağı-solu” belli olmayan bir dünya hegemonu ile karşı karşıyayız. 

Diğerlerinin durumuna gelince:
 
AB:
AB, Batı  Avrupa merkezli olarak hemen bütün Avrupa ülkeleriyle iktisadi formasyon olarak yapılandı. AB içinde çok sayıda devlet, çok sayıda çıkar farklılığı olarak kendini sürekli hemen her önemli uluslararası  veya Avrupa çapındaki gelişmelerde göstermektedir. AB'yi güçlü kılan Almanya-Fransa arasındaki çıkar ortaklığıdır; bu ortaklığın çatışmaya dönüşmesi AB'nin de sonu demektir. Bu haliyle AB, siyasi bir entegrasyon olmaktan oldukça uzaktır; tam da bu nedenle kendine özgü jeopolitika üretme yeteneğinden uzaktır.
Bu özelliklerinden dolayı AB, dünya çapında güç dengesi sorununda sadece ekonomik güç olarak ciddiye alınabilir. 
Japonya:
1990-1994 dünya ekonomik krizinden önce Japonya ABD ve AB'nin yanı sıra üçüncü  emperyalist güç olarak tanımlanırdı. Söz konusu bu krizden sonra Japonya'nın “yıldızı söndü”; ülke 20 seneden bu yana o krizin sonuçlarıyla uğraşmakta; dünya politikasında sürekli pasif kalmakta ve daha ziyade de Amerikan politikasının yanında yer almaktadır. Japonya, bugün iddiasız bir konumdadır.
 
Çin:
“Yıldızı parlayan” ülke her halde Çin'dir. 19. yüzyılın son çeyreğinde, 20. yüzyılın I. Dünya Savaşına kadar olan döneminde B. Britanya'yı arkadan gelerek zorlayan ve dünyayı yeniden paylaşmayı talep eden Almayan ve ABD gibi Çin de, 21. yüzyılın anlaşılan o ki ilk çeyreğinde ABD'yi zorlayan ve dünyayı yeniden paylaşmayı talep edecek olan dünya gücü olarak gelişmektedir. Çin, Jeopolitika geliştirme yeteneğine sahip ülkedir.   
SSCB'nden geriye kalan Rusya,  askeri gücünün ötesinde potansiyel bir dünya gücüdür. Veya ileride dünya gücü olabilir de olmayabilir de. Bu doğrudan doğruya Rusya içi siyasi gelişmelere bağlıdır. Tek başına  yeraltı zenginliği kullanılarak dünya gücü olunamayacağını Rus burjuvazisi de biliyordur.
 
Uluslararası güç dengesi güncel olarak böyle. Mevcut durum; gelişmelerin yönü belli bir dönem de böyle kalacağını göstermektedir. ABD'nin dünya hakimiyeti bugünden yarına yıkılamayacak derecede güçlüdür. Aynı zamanda arkadan gelen ve dünyayı yeniden paylaşmayı talep eden muhtemel güç Çin, bugünden yarına ABD'ye yetişip ve onu geçecek durumda değildir. Şüphesiz ki bu süreci kısaltan ve uzatan faktörler vardır. Örneğin ABD'nin dünyanın çoğunluğu tarafından çembere alınması; baskı altına alınması, Çin'in müttefiklik ilişkilerinin Rusya dışında diğer emperyalist ülkeleri de içine alarak derinleşmesi vs.
*
Bir de teorik bir yaraya dokunalım: İyi ki “küreselleşme” oldu; bolca sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasından; güçler dengesinin değişmesinden bahsedildi. Aksi durumda emperyalizme bağımlı, yeni sömürge ülkelerin de gelişerek dünya ekonomisinde ve politikasında söz sahibi olabileceklerini nasıl kabul ettirebilirdik? Neydi o dönemler: Bir defa emperyalistsen devamlı emperyalistsin; bir defa bağımlıysan, yeni sömürgeysen sürekli bağımlı ve yeni sömürgesin! Değil mi?

Neydi o günler...”yarı  sömürge, yarı feodal ülkemizde” veya yarı sömürge, yarı feodal ülkelerde kapitalizm gelişmez; bunun nedeni emperyalizme bağımlılıktır. Bu anlayışı, daha doğrusu  anlayışsızlığı Leninist emperyalizm analizine mal etmekten de çekinmemiştik; çağın karakterini Lenin “Emperyalizm...” yapıtında doğru analiz etmişti (Neredeyse söylenen tek doğru buydu). Ama sıra bu analizi yorumlamaya; ülkeler bazında uygulamaya gelince Leninizmin yerini Maoculuk alıyordu. O teorik anlayıştan geriye neyin kaldığından ve çağımızı hala öyle yorumlayanların olup olmadığından bağımsız olarak emperyalizme rağmen birçok ülkenin kapitalist gelişmede küçümsenemeyecek mesafe katettiğini ve emperyalist ülkelere meydan okumaya başladığını görmekteyiz. O teori, emperyalizme bağımlı ülkelerde kapitalizmin gelişmesini  yasaklıyordu; diyalektiğe, tarihsel materyalizme inanmamıza rağmen sorun bağımlı ülkelerde kapitalizmin gelişmesine gelince gelişmemezliği, değişmemezliği savunabiliyorduk.
“Emperyalizm her şeye muktedirdir” bilinçaltımıza yerleşmişti; sadece sömürmez, talan eder; sadece baskı altına almaz, işgal eder; sadece işine gelmeyen iktidarlara önerilerde bulunmaz, darbe yaptırır. Bunların hepsi doğrudur. Ama talanı, ekonomik gelişme kaynaklarını tekelleştirmesi ve böylece bağımlı ülkelerde bütün gelişme olanaklarını yok eden bir politika izlemesi örneğin K. Kore'nin, Tayvan'ın, Endonezya'nın, Meksika'nın, Arjantin'in, Brezilya'nın, Türkiye'nin, Hindistan'ın ve Çin'in kapitalistleşmesini durdurabildi mi? Emperyalist ülkelerle yükselen ülkeler, gelişmesinde belli bir mesafe kaydetmiş ülkeler arasındaki bir zamanlar -örneğin 55-60 sene önce- kapanamaz gibi görülen gelişme mesafesinin/avantajının hızla kapanıyor olması düşündürücü olmuyor mu? 
Örneğin Bric-ülkelerini (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) ele alalım. Bunların hangisi yarı sömürgedir, emperyalizme bağımlıdır? Bu ülkelerin dünya ekonomisinde oynadıkları rol, şimdilik Brezilya hariç diğerlerinin dünya hegemonyası için jeopolitika geliştirecek yetenekte olmaları ve Batının emperyalist ülkelerini korkutmaları çok şey açıklamıyor mu?
Aşağıdaki grafikte yaşlanmış ABD ekonomisindeki büyüme oranı ile Bric ülkeleri toplamında ekonomideki büyüme oranını görüyoruz. Büyüme oranlarındaki farklılık çok şeyi açıklamıyor mu? 





Bu ülkeler, yüz ölçümü bakımından derinliği olan büyük  ülkelerdir, aynı zamanda dünya nüfusunun yüzde 40'ı  bu ülkelerde yaşamaktadır ve dünya ekonomisindeki payları  da şimdilik yüzde 10'dur.
Leninist emperyalizm teorisini, kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasını bağımlı ülkelerde; biraz nostalji yaparak söyleyecek olursak “ yarı sömürge, yarı feodal ülkeler” bağlamında reddederek savunmanın sonucu ortada değil mi? 
 Öylesine sordum...!