deneme

15 Eylül 2017 Cuma

ZAMAN'IN RUHU! Almanya Türkiye'den ne istiyor veya da Türkiye Almanya'dan ne istiyor?



ZAMAN'IN RUHU!
Almanya Türkiye'den ne istiyor veya da Türkiye Almanya'dan ne istiyor?

Çok değil, 2 seneden bu yana Türkiye'yi en çok ziyaret eden yabancı devlet ve hükumet başkanları arasında A. Merkel herhalde ilk sırada yer alır. Savaştan kaçan ve göç yollarına düşen Afganistan'dan, Pakistan'dan, Irak ve Suriye'den göçmenlerin AB'ye girişinin engellenmesi gerekiyordu ve bu engellene işinde de Türkiye kilit rol oynuyordu ve oynuyor. Bu nedenle Merkel de aynen göçmenler gibi Türkiye yollarına düşmüştü. Göçmenlerin AB kapılarına dayanmasını engelleyen anlaşma AB ve Türkiye arasında imzalandı. Ama AB, anlaşma çerçevesinde mali yükümlülüklerini yerine getirmedi. Bu arada Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesi de gündeme geldi. Bunun ötesinde AB ülkelerinde seçimler de gündemdeydi ve gündemde. Bu arada diktatör Erdoğan diktatörlüğünü kurumsallaştırmak için anayasa değişikliğinden birtakım yasalara varana kadar yeni düzenlemelerini gerçekleştirmek için hiçbir engel tanımayacağını dünya aleme göstermeye başladı.

Erdoğan önderliğinde AKP'nin hükümet olmasına destek sunanlar yıllar sonra onun iktidar olmasından rahatsız olmaya başladılar. İktidar olmasın, gitsin veya Erdoğan'sız AKP vb. senaryonalar ve nihayetinde başarısız askeri darbe girişimi, faşist AKP rejimiyle Batılı “dost”ları arasındaki ilişkilerin bozulmasını ve çelişkiye dönüşmesini açığa çıkardı. “Gülen Hareketi”ni destekleyen Batılı güçler, başta da ABD ve AB, özellikle de Almanya “suçüstü” yakalanmışlardı. Sandılar ki, eskiden olduğu gibi havucu gösteririz sonra da kafasına vururuz. Olmazsa doğrudan kafasına vururuz; sustururuz, eskiden olduğu gibi itaatkar olmasını cebren sağlarız! Bunların hiçbiri olmadı. Hiçbir taraf, diktatör Erdoğan'ın yazılı-yazılmamış kuralların dışına çıkacağına pek ihtimal vermemişti. Buna Batılı güçlerin yanı sıra ne Rusya ne de Türkiye'de “sol” ihtimal vermişti. Batılı güçler, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Türkiye ile geliştirilen bağımlılık ilişkilerinin Türkiye'yi yeteri kadar bağladığını ve dün olduğu gibi bugün de istediklerini yaptırabileceklerini düşündüler. Rusya ise başlangıçta, Türkiye'nin “geleneklere aykırı” hareket edebileceğine pek akıl erdiremedi. Bu nedenle “Batı'dan uzaklaşan Türkiye en iyi Türkiye'dir” modunda bir süre kaldı. Ancak şimdilerde karşılıklı “güven” üzerinden Türkiye ile ilişkilerini kapsamlaştırıyor ve derinleştiriyor. Putin ve Erdoğan'ın dünya kamuoyu önündeki “domates geyiği” Astana sürecinin ağır ilerlemesinde bir neden olmadı; ama Astana süreci Türkiye ile Rusya'yı yakınlaştırdı. Bu arada domates ithalatının da yolu açıldı!

Bu işi neredeyse hiç anlamayan “sol” oldu. Kalıplaşmış düşüncelerle hareket etmenin sonucu bu olurdu, oldu da. Neydi o kalıplaşmış düşünce? Türkiye Batı'ya göbekten bağımlıdır; ayrılamaz, kopamaz. Bir defa bağımlı hep bağımlı! Batı, NATO, Türkiye'nin ipleri kopartmasına izin vermez veya Türkiye de zaten buna yanaşmaz! Avanak küçük burjuvazi, nesnel zeminde; gerçeklerin zemininde analiz edersem, sonuçta siyasi olarak Erdoğan ile aynı paralelde olurum korkusuna kapıldı. Batı ile ilişkiler resmen çelişkiye dönüşmüş durumda, yani Erdoğan, Batılı “dostları”na sadece bağırıp çağırmıyor, onları azarlamıyor; “kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” adımlarını atıyor. Atmıyor mu? Avanak küçük burjuvanın köhnemiş, ciddiyetten yoksun emperyalizm ve yeni sömürge, bağımlı ülkeler arasındaki ilişkileri kavrayışı ve yorumlayışı ruhunu köreltmiş. Uşağın da efendisine kafa tutmasını başka ülkeler için mümkündür diyebilecek olan küçük burjuva, söz konusu Türkiye olunca imkansızları oynuyor; yani Erdoğan emperyalizme karşı mücadele mi ediyor düşüncesi beynini kemiriyor! Söylemese de, durumu anlayamadığı için değil, Erdoğan'la aynı paralele düşerim korkusuyla emperyalizm ile yeni sömürge ülkeler arasındaki bağımlılık ilişkilerini donduruyor; değişmezliğe mahkum ediyor. Türkiye söz konusu olduğunda bu küçük burjuva için kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasının hiçbir hükmü yoktur.

Astana süreci Ortadoğu'da Batılı güçlere bir meydan okumaydı; şimdiye kadar içinde yer aldığı ittifakın dışına çıkmaydı. S-400 alımı ise işin “tuzu-biberi” oldu.

“Sol”un somut durumun somut analizini yapmadaki zafiyeti çok farklı biçimlerde yansıyordu, yansıyor. Öyle bir Erdoğan somutlaştırması yapılıyor ki, sanırsınız kişi olarak Erdoğan tek başına hareket ediyor; o giderse işler rayına oturur! Onu götürmek için de kendi gücüne değil, kendi dışındaki olgulara bel bağladı. Ekonomik kriz patlak verir, Erdoğan dayanamaz ve gider türünden görüşler vs.. Patlak vermesi bir yana ekonomi 2. çeyrekte yüzde 5'in üzerinde büyüdü. Tutmadı.

Erdoğan'ın Türk sermayesinin siyasette baş temsilcisi olduğu, onun adına konuştuğu hep geri planda kaldı. Erdoğan, kendi adına, ailesi, sülalesi, partisi adına değil, Türk sermayesi adına diktatörlük yapmaktadır; Erdoğan, Türk sermayesi adına bir savaş programıdır. Bu savaş programının bir parçası da ulusal güvenlik konseptidir. Bu savaş programının diğer bir parçası da askeri-sanayi kompleksidir. Bunlar birbirini besliyor; ulusal güvenlik konsepti “milli yerli” silahlanma sanayi olmaksızın bir hiçtir, içi boştur. Bu nedenle silahlanmada dışa bağımlılık yüzde 40'a indi, yakında yüzde 20'ye inecektir diye boşuna böbürlenmiyorlar.

Ulusal güvenlik konsepti askeri-sanayi kompleksi Erdoğan'ın savaş programının temelini oluşturmaktadır. Bu savaş programı, içte baskı, faşizm, dışta saldırganlıktır. Erdoğan'ı “tek”leştirme, toplumda emek-sermaye çelişkisini bir kenara koyarak başkaca çelişkilerin gelişeceği hesabı üzerinden Erdoğan'ı götürme senaryoları o kadar ağır bastı ki, Erdoğan'ın bir savaş programı olduğu gerçeği yeteri kadar analiz edilmedi.

Gelişmelere akıl erdiremeyen veya akıl erdirip de çaresizlik içinde kıvranan esas kesim AB'dir; AB içinde de Almanya'dır. Seçimlerde sağa kayan oyları toplamak için Alman sosyal demokratları da Erdoğan'a saldırmanın geçerli akçe olduğuna inanıyor. Alman muhafazakar kesimden hiç bahsetmeye gerek yok. Alman burjuva partileri, ağız birliği yapmış gibi, adeta bizim adımıza Erdoğan'a karşı “demokrasi” için mücadele ediyorlar.

Almanya'nın derdi gerçekten de sağa kaymış oyları toplamak için Erdoğan'ı eleştirmek olamaz. Bunun altında başka şeylerin olması gerekir. Öyle de.

Alman emperyalizminin de “günü geçti”; dünyanın yeniden paylaşılması rekabetinde Alman emperyalizminin ABD ve Rusya+Çin veya da kendi başlarına Rusya ve Çin karşısında; jeopolitika geliştirme ve uygulama gücüne sahip bu rakipleri karşısında hemen hiç şansı yoktur. Alman emperyalizmi, aynen Fransız ve İngiliz emperyalizmi gibi, tek başına önder dünya gücü olma durumunda değildir artık; o eskidendi. Bu nedenle Alman emperyalizmi, eskiden olduğu gibi (1. ve 2. paylaşım savaşlarında) artık blok oluşturmanın merkezinde değil. Bu nedenle siyasi olarak ölüm döşeğindeki ve ekonomik olarak da hala krizdeki AB'ye sarıldıkça sarılıyor. Büyük Britanya ayrıldı. Şimdi AB içinde İngiliz rekabeti olmaksızın Almanya, Fransa ile birlikte AB'yi yönlendirmeye çalışıyor. AB'siz Almanya (ve Fransa da) ABD, Rusya, Çin karşısında bir güç olamayacağı gibi, Türkiye gibi ülkelere de söz geçirme durumu pek olamaz. Bu nedenle her ikisi de ayrı ayrı olmanın dünya hegemonyası için rekabette kendi çıkarlarına hizmet etmeyeceğini, ancak beraber olurlarsa bir şey ifade edebileceklerini çok iyi biliyor. Bu nedenle AB saflarını sıkı tutmaya çalışıyorlar. AB genişlemesine paralel olarak NATO genişlemesi de AB'nin emperyalist ülkelerine, özellikle de Alman emperyalizmine şunu göstermiştir: Amerikan emperyalizminin, AB adı altında da olsa Alman emperyalizmine “boş” alan bırakmaya hiç niyeti yoktur. Nitekim AB'in orta ve doğu Avrupa'daki yeni üyeleri AB'den çok NATO'nun boyunduruğu altındaymış gibi hareket ediyorlar.

AB'nin gidişatı iyi değil, Almanya'nın ABD ile ilişkiler iyi değil. Ortadoğu'da da durum pek iç açıcı değil. “Bağdat demiryolu” dönemi artık kapandı; Alman emperyalizmi tek başına Ortadoğu'da, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı devleti üzerinden nüfuz alanı olarak gördüğü bu bölgede şimdi söz sahibi olmaktan çok uzaktır. Ortadoğu'da AB ve Almanya oldukça perişan (Fransa, ara sıra da olsa Suriye'de sağa sola bomba atabiliyor). ABD ve Rusya'nın yanında “birinci sınıf” oyuncu değil. En Batı yanlısı olan Türkiye'ye söz geçirecek; Ortadoğu'da onu yönetecek durumda hiç değil. Türkiye'nin de AB'ye veya Almanya'ya Ortadoğu politikasını kabul ettirme diye bir derdi yok (Bu işin “birinci sınıf” oyuncular ABD ve Rusya ile halledilmesi gerektiğini biliyor). Öyle ki, Ortadoğu'da Türkiye, İran. S. Arabistan, hatta Katar, AB ve Almanya'ya nazaran “birinci sınıf” oyuncu durumundalar; Ortadoğu'da Türkiye, İran, S. Arabistan Alman emperyalizminden daha fazla söz sahibidir. Alman emperyalizminin hazmedeceği bir durum değil, ama nesnel gerçeklik böyle. AB ve özelikle de Almanya Ortadoğu'da var olmak için bölgesel bir gücün elini tutması; yönlendirmesi gerekiyor, ama öyle bir güç de yok. Şu hale bakın: I. Dünya Savaşı'nda bölge, Fransa ve İngiltere tarafından nüfuz alanlarına bölündü (Sykes-Pico Antlaşması 16 Mayıs1916); yenik Almanya buna seyirci kalmak zorunda kaldı. Şimdi de yine başka güçler (Rusya ve ABD) yanlarına yerel aktörleri de çekerek bölgeyi çıkarlarına göre nüfuz alanlarına bölmenin oyunu içindeler. Almanya yine yok orada; uzaktan bakıyor. Afganistan işgalini meşrulaştırmak için o zaman Alman savunma bakanı Struck’un dediği gibi, Almanya’nın çıkarlarını “Hindikuşu”nda “savunmak” gerekiyordu. Şimdi bu savunma alanı en fazlasıyla Kapıkule'de son buluyor.

Almanya, en azından AB'ye bitişik denizlerde boy göstermek istiyor; tabii AB'nin sınırlarını güven altına almak için. Aslında ise göçmen akışını önlemek için. Ama bunu da beceremiyor. Burada söz konusu olan esasen Akdeniz'dir. Alman donanması Akdeniz'in bazı alanlarında dolaşabilir, ama emperyalistler arası ve kıyı ülkeler arası rekabette söz konusu olan Doğu Akdeniz'de, Eğe'de istenmez.

Şüphesiz ki, Alman ekonomisi dünyanın en güçlü ekonomilerinden birisidir. Ama artık bu yetmiyor; jeopolitikayı belirleyen başka güçler var.

Almanya Türkiye'den ne istiyor?
Alman emperyalizmi, şimdiye kadar olduğu gibi, gerekirse baskı uygularım, tehdit ederim ve istediğimi kabul ettiririm havasında. İncirlik'ten çıkmak zorunda kaldı. Bunu hazmedemedi. AB “yardımları”nı kestirme tehdidinin ötesinde Türkiye-AB ilişkilerini sonlandırmayı dile getirdi. Bu da tutmadı. Alman sermayesini uyardı, ama şimdilik dinleyen yok. Son olarak da işi silah ambargosuna getirdi. Tek istekleri, ilişkilerin eskisi gibi devam etmesidir. Ama ilişkilerin eskisi gibi devam edemeyeceğini, o dönemin geride kaldığını, dünyanın yeni bir Türkiye ile karşı karşıya olduğunu söyleyen ve uygulayan faşist bir iktidar var Türkiye'de. Batı'lı emperyalist güçler, başta da ABD ve Almanya Türkiye'ye eskisi gibi hükmetmek istiyorlar, ama hükmedemiyorlar; Türk burjuvazisini, eskisi gibi çıkarlarına koşmak istiyorlar, ama koşamıyorlar. Türk burjuvazisi “eşitler arası” ilişki talep ediyor. Batılı “dostları”nın tahammülsüzlüğü de buradan kaynaklanıyor.
Ama AB ve özellikle de Alman emperyalizmi, dananın kuyruğunun daha kopmadığını, kopacağı zamanın da pek uzak olmadığını bilmesi gerekir: Erdoğan, bir gece ansızın göçmen anlaşmasını rafa kaldırırsa hiç şaşmamak gerekir. Kaldırırsa ne olacağını AB'nin düşünüyor olması gerekir? Ege Denizi, boğulmuş insan denizine dönüşürse bunun tek sorumlusu Erdoğan olmayacaktır.

Diğer taraftan ne Almanya ne de ABD, Türkiye'den kolay kolay vazgeçmeyeceklerdir; kendi istedikleri Türkiye'yi yeniden kurmak için mücadelelerine devam edeceklerdir; bu anlamda Erdoğan şimdi Almanya seçimlerinde iç politikanın temel malzemelerinden biri yapıldı. Ama yarın, Türkiye'deki seçimlere (2019) hazırlanılacak; eski, uysal Türkiye talebi diri tutulacak vs.

Zamanın ruhu mu değişti, ruhun zamanı mı değişti, orası meçhul. Ama açık olan şu ki, o zamanın ruhu Erdoğan ve AKP'yi iktidara taşımak için çalıştı. Bugün ise zamanın ruhu Erdoğan ve AKP'yi iktidardan uzaklaştırmaya çalışıyor.