deneme

13 Temmuz 2015 Pazartesi

YUNANİSTAN'DA EZİLENLERİN HÜKÜMETİ SYRIZA'NIN SONU



YUNANİSTAN'DA EZİLENLERİN HÜKÜMETİ SYRIZA'NIN SONU

Bu yazı tamamlandığında AB maliye banaklarından sonra 12 Temmuzda AB hükümet ve devlet başkanlarının toplanacağı ve Yunanistan sorununu ele alacağı açıklanmıştı. Sonradan AB Bölgesi devlet ve hükümet başkanlarının toplanacağı açıklandı ve 12 Temmuzda başlayan bu toplantı 16 saatlik bir maraton pazarlıktan sonra 13 Temmuzda sonlandı. Avro Bölgesi Yunanistan'a “demek referandum, demek bana karşı gelmek” demeden kin ve nefretini kustu. Özellikle Almanya, Avro Bölgesi'nin ve para birimi olarak avronun geleceğini göz önünde tutarak, Yunanistan'dan yükselen direnişin diğer GIIPS ülkeleri tarafından örnek alınmasını engellemek, bir nevi ders vermek için acımasızca saldırdı ve Yunanistan'a dayatılan koşulların ağırlaştırılması için elinden geleni yaptı. Sonuç ortada: Yunanistan sömürge durumuna düşürüldü. Çipras, AB diktatörlüğüne, acımasız tasarruf tedbirlerine ve ülkenin AB komisyonu, Avrupa Merkez Bakası ve IMF'den oluşan “Üçlü”nün yönetimine verilmesine boyun eğdi. Böylece Yunanistan fiilen bu “Üçlü”nün sömürge hakimiyetine girmiş oldu.


Üçünü bir “kurtarma paketi”nin ele alınabilmesi için Çipras Çarşamba gününe kadar Yunan parlamentosunu dayatılan paketi oylayacak ve kabul edecek. Ancak bundan sonra paket üzerine görüşmeler başlayacak.

Yunan parlamentosu çarşamba gününe kadar (15 Temmuz) somut olarak şu tedbirleri onayacak:
1-KDV'nin oldukça artırılması.
2-Vergilendirme tabanının genişletilmesi; oldukça yüksek vergilendirme.
3-Emekli maaşlarında kapsamlı kesinti.
4-Ulusal istatistik dairesinin (ELSTAT) hukuksal bağımsızlığının garanti altına alınması.
5-Kamu harcamalarının otomatik kesintilerinin istisnasız uygulanması.
6-Elektrik enerjisi için nakliyat ağının özelleştirilmesi.
7-Özelleştirme kurumu TAIPED'in bağımsızlığı.
8-Yunan bürokrasisinin/idaresinin politikadan arındırılması.
9-AB-Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF kurumlarının Atina'ya geri dönmesi.

Toplantıdan sonra bir açıklama yapan Yunanistan Başbakanı A. Çipras şöyle dedi “6 aydır zorlu bir mücadele verdik. Yunan halkını ayaklarının üzerinde tutabilecek iyi bir anlaşma elde etmek için sonuna kadar mücadele verdik. Zorlu kararlarla karşı karşıya kaldık. Sorumlulukla hareket ettik ve zorlu bir anlaşmaya vardık. Kamu servetinin yurtdışına aktarılmasını ve mali dar boğazın uygulanmasını ve bankaların çöküşünü önledik. Borcun yeniden yapılandırılmasını başardık, halk egemenliğini yeniden kazandık. Önlemler durgunluk eğilimi yaratacak, ancak Grexit mazide kaldı. Bugünkü anlaşma ekonominin iyileşmesine imkan tanıyor. Önlemlerin yükü sosyal adaletle dağıtılacak. Yine aynı kişiler bedel ödemeyecek. Yunanistan'ın köklü reformlara ihtiyacı var. Savaşa devam edeceğiz. Bütün Avrupa'ya onur mesajı verdik.”

Lafa bak, “Bütün Avrupa'ya onur mesajı verdik”! Onur, kabul ettiğin AB tarzı Duyun-u Umumiye mi, Yunanistan'ı AB idaresine, sömürgeciliğine teslim etmek mi?
Onur buysa referandumdan çıkan yüzde 61'lik “hayır” oynu ne?
Madem ki, “halk egemenliği”, “yükün sosyal adaletli dağıtımı”, Avrupa'ya verilen onur mesajı” buysa neden daha başından bu mesajları verip şimdi dayatılan koşullardan daha hafif olan koşulları kabul etmedin?

Aşağıdaki makale bu yeni gelişme göz önünde tutularak okunmalıdır.

*
AB'nin dayattığı tasarruf veya kemerleri daha da sıkma politikasına karşı Yunan halkı verilmesi gereken cevabı verdi; halkın yüzde 61'inden fazlası 5 Temmuzda AB dayatmasına hayır dedi. “Hayır” diyen kitle AB'nin ve Yunan burjuvazisinin tehditlerine boyun eğmedi; ekonomik kriz ile uygulamaya konan ve giderek çekilmez olan; ülkeyi AB protektoratına çeviren AB dayatması kemer sıkıma politikasına karşı geldi.

Yunan halkının, Yunanistan'da ezilenler hükümetinin bu zaferi küçümsenmemeli, ama aynı zamanda da abartılmamalı: Neye “hayır” dedikleri çok açık. Ama bu “hayır”dan sonra AB ile pazarlıkların nasıl gelişeceği sayısız soru işaretleriyle yüklüdür. O melun “Üçlü” (AB Komisyonu, AMB ve IMF) ile sürdürülecek görüşmeler şimdiye kadar olduğundan daha da sert olacaktır. Bu görüşmelerde açık ki, sorun Yunanistan olmasına rağmen, sadece ve sadece onunla sınırlı kalmayacaktır. Daha şimdiden gündemde olan Avro Alanı'ndan, hatta AB'den çıkış tartışmaları alevlenecek veya Yunanistan AB'yi terk etmeye zorlanacak tartışmalarının yanı sıra AB, başka ülkeler tarafından örnek alınmasın diye Yunanistan'da kendine karşı beklemediği bu direnişi anlamsızlaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Yunanistan, “Üçlü” ve özellikle de Almanya için bulaşıcılık tehlikesi oldukça yüksek olan bir kabusa dönüşmüştür.

AB'nin krizden dolayı Yunanistan uygulaması, bu entegrasyonun hangi güçler tarafından hangi amaçla kurulmuş olduğunu oldukça açık bir biçimde göstermektedir. Burada AB-demokrasi kandırmacasını bir kenara koymak gerekir.

Son dünya ekonomik krizi patlak verdiğinde ve başta ABD olmak üzere uluslararasılaşmış mali sermayeyi yönlendiren asırlık çınarlar; bankalar batma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında yapılan şu olmuştu: Sayısız “kurtarma paketleri” ile batan, batmakta olan bankalar kurtarılmıştır. ABD'de bu yaşandı. Bu bankaların karlarına dokunulmadı; karları özel kaldı. Ama zararları topluma mal edildi; kamulaştırıldı. Krizde olan ülkelerde uygulamaya konan kurtarma paket ve programlarının sayısı herhalde oldukça kabarık olmalıdır. Bu paketlerin şekillenmesinde hükümetlerin yanı sıra, itfaiyeci olarak gelen IMF hep baş rollerde olmuştur. IMF'nin yaptığı ise kundakçılıktan başka bir şey değildi.

Yunanistan'ın bugün yaşananları bir biçimde yaşayacağı AB, IMF ve Yunanistan'a dayatılan bu politikanın başını çeken Almanya tarafından yıllar öncesi görülmüştü. Bu nedenle Yunanistan'ın iflası, baştan bugüne yönetilen bir süreç olmuştur. Sorun bilindiği için bu süreç, amacı, içeriği bakımından oldukça başarılı yönetilmiştir. Peki sürecin amacı, içeriği neydi?

Yunanistan'ın kamu borçları sürekli artmıştır. Örneğin bu miktara 1995'te 95 milyar avrodan 2011'de 355 milyar avroya çıkmıştır. Ancak 2012'de 304 milyar avroya düşmesine rağmen 2013'te yeniden artarak 319 milyar avroya çıkmıştır. 2014'te ise 317 miyar avroda kalmıştır. Burada önemli olan borç miktarının 2011'den sonra azalmaya başlaması değil, krizden dolayı AB, IMF ve AMB'nin, “Üçlü” (Troyka) olarak müdahalesidir.

2009'da Yunanistan'ın Avrupa bankalarına olan toplam borcu 253 milyar dolardı. Bu miktarın 78,8 milyar dolarlık kısmı Fransa'ya, 45 milyar dolarlık kısmı da Almanya'ya aitti. 2014'e gelindiğinde ise Yunanistan'ın Avrupa bankalarına olan toplam borcu 32 milyar dolara geriledi. Bu miktar içinde Fransa'nın payı ancak 1,8 milyar dolarken, Almanya'nın payı 13,5 milyar dolardı.
Aşağıdaki grafik Avrupa bankalarını kurtarma operasyonunun sonucunu göstermektedir.

2009'dan 2014'e, yani 5 sene içinde Avrupa bankalarının Yunanistan'a verdiği borç miktarı hemen hemen sıfırlanıyor; önemsiz bir miktara düşüyor. AB, Yunanistan'ı kurtarma adı altında kendi parasını kurtarma operasyonunu yönetti.

Bu operasyon nasıl yönetildi? Aynen ABD'de olduğu gibi “kurtarma paketleri”, mali yardım üzerinden. Yunanistan 2010-2011 arasında “mali kurtarma paketi” adı altında AB ve IMF'den toplam 240 milyar avro tutarında bir yardım aldı. Bu yardım Avrupa bankalarının alacakları için kullanıldı; Yunanistan'ın sadece alacaklısı değişti; borcu sahibi özel bankalar değil, AB ve IMF gibi kuruluşlar oldu.

Güncel durum itibariyle: Mart itibariyle Yunanistan'ın toplam borcu 312 milyar avro. Bunun yüzde 65,7 oranlık kısmı -205 milyar avro- AB'nin kurtarma fonu olan EFSF'ye (Avrupa Finansal İstikrar Fonu) ve IMF'ye ait. 81 milyar avroluk tahvil borcunun dörtte üçü ülke içinde ihraç edilmiş olan tahvillerdir. Bu tahviller, Yunan bankaları tarafından AMB'ye (Avrupa Merkez Bankası) teminat olarak veriliyor ELA (Acil Durum Likidite Yardımı) üzerinden avro olarak borçlanıyorlar.

Artık Yunanistan'a verilen özel kesim borcu falan pek kalmamıştır. 2009-2104 arasında borcun alacaklı yapısı tamamen değişmiştir; Almanya, Fransa, İspanya, İtalya, Hollanda özel bankaları Yunanistan'a verdikleri borcun hemen hemen tamamını AB ve IMF'nin Yunanistan için hazırladığı “kurtarma paketleri” sayesinde geri aldılar. Bu paketler AB ülkeleri tarafından kendi bütçelerinden ayrılan miktarlarla doldurulmaktadır.

Kriz süreci yönetmek böyle oluyor: Özel sektör bankaları zarar etmesin diye alacakları, kamu borcuna çevrilerek ödeniyor; yani borç transferi yapılıyor. Böylece AB'nin özel bankaları Yunanistan batağından kurtarılmış oldular. Her seferinde Yunanistan'a yardım dendi, ama sonuçta Avrupa bankaları; Almanya'nın, Fransa'nın, İtalya'nın vs. bankaları kurtarıldı. Kurtarılmayan ve kurtarılması amaçlanmayan Yunanistan ise ortada kaldı.

Söylenmese de Yunanistan iflas etmiş bir ülke konumundadır. AB, en fazlasıyla iki açıdan Yunanistan'la ilişkilenmek zorunda kalacaktır: Kendi prestijini kurtarmak, AB içinde krizin derinleşmesini neredeyse sadece Alman emperyalizmine yarayan avro para birimin kaldırılmasını ve böylece Avro Alanı'nda krizin derinleşmesini engellemek için Yunanistan'ı “su yüzünde” tutmaya çalışacak ve ikincisi de ekonomik bakımından Yunanistan'dan kadar olmasa da durumu iyi olmayan Portekiz, İspanya, İrlanda, İtalya gibi ülkelerin de Yunanistan'ı örnek almaması için (Yunanistan dahil bu ülkelere GIIPS deniyor) “bir şeyler” yapacak. AB, Yunanistan'ın boğulmasını engellemek, “su yüzünde” tutmak için “yardıma” bir biçimde devam edecektir; likidite olanaklarını arttıracaktır. Aksi taktirde, şimdi yaşanmakta olan banka kapatmanın arkasından sermaye kontrolü gelecektir. Yurt dışı ödemeleri, transferler, kredi kartı işlemleri kaçınılmaz olarak sınırlandırılacaktır. Sonuçta Yunanistan “ölmemek” için ulusal para birimi olan drahmiye geçmek zorunda kalacaktır.
AB, kurtarmak için Yunanistan'a, “özel muamele” çekemez. Sırada yukarıda adı geçen diğer ülkeler var. Onlar da AB'nin kapısına dayanarak “Yunanistan'a var da bize niye yok” diyeceklerdir. Her iki durumda da AB, kurtarıcı olamayacaktır, kendisinden de kaynaklı krizi, siyasi ve toplumsal alanlara da yayılarak derinleşecektir. Mevcut durum gelişmelerin bu yönde olacağını gösteriyor.
AB, AB olduğundan, avroya geçişten bu yana büyük bir felaket atlatmıştır. AB'nin başını çeken Almanya ve Fransa kendi özel bankalarını Yunanistan krizinden, süreci yöneterek kurtarmasalardı, oradaki kayıp kendi özel bankaları ve başkaca şirketleri için iflas anlamına gelebilirdi. Yönetilen süreçle artık bu ülkelerin özel bankaları değil, hazineleri alacaklı olmuştur. Diğer taraftan AB, kendi bankalarını kurtardığı için, kıyıda, Yunanistan'ın kendini kurtarmak için nasıl debelendiğini seyretme ve somut taviz karşılığı “el uzatma”, yeniden yardım etme konumundadır. Önceleri, bankalarını kurtarana kadar bugün olduğu gibi rahat değildi.

Şu referandum sonucunu, halkçı söylemlerden, zafer-yenilgi söylemlerden arındırarak ele almak gerekir. Tamam, “hayır” demekle Yunanistan'da ezilenler AB karşısında büyük bir zafer kazanmışlardır. Burası doğru. Referandum ile Yunanistan'da halk neyin artık yapılamayacağına, daha fazla kemer sıkılamayacağına karar verdi. Ama ne yapılması gerektiğine karar vermedi. Yani kemer sıkma, tasarruf politikasına değil, daha fazla kemer sıkmaya, daha fazla tasarruf politikasına hayır dedi. Böylece Çipras önderliğinde Syriza hükümeti, mevcut kemer sıkma dayatmalarını kabullenmiş oluyor. Ama bundan sonra ne yapılması gerektiği konusunda hiçbir şey söylemediği gibi, AB tarafından öne sürülebilecek yeni anlaşma koşullarına kapalı olduğunu da dile getirmiyor.

Kemer sıkmanın, tasarruf politikasının şu veya bu alandaki dozu konusundaki Syriza hükümeti ile Troyka arasındaki anlaşmazlık, önümüzdeki dönemde her iki taraf arasındaki görüşmelerin temel konusu olacak. AB-AMZ ve IMF'nin ne yapacağı, ne yapmak istediği belli, ama Syriza hükümetinin ne yapacağı henüz belli değil. Bu bakımdan aslında değişen pek bir şey de yok.

Yunanistan ekonomisinin yapısı bu görüşmelerde hükümetin elini güçlendirmeye hiç uygun değil. Öyle ki, Yunan ekonomisi üretmeye değil, dışarıdan borç alımına dayalıdır. Bu durumu açıklayabilmek için Yunan ekonomisinin son yıllardaki yapısına ve seyrine bakalım.

Yunanistan sanayi üretimi


2000-2010 arasında sanayi üretiminin en yüksek olduğu yıl 2007. Sonraki dönemde üretim sürekli geriliyor. 2007'yi, üretimin en yüksek olduğu yıl olduğundan dolayı baz olarak alırsak, yıllık üretim gerilemesinin önemli boyutlara varmış olduğunu görürüz. Üretim 2014'te, 2007'ye göre yüzde 26,7 oranında daralıyor.

Sanayi üretiminin gelişmesini yılın çeyrekleri bazında ele aldığımızda üretimin en yüksek olduğu 2008'in ikinci çeyreğine göre üretim 2015'in ilk çeyreğine kadar sürekli gerilemiştir. Bu gerileme 2008'in ikinci çeyreğine gör 2015'in ilk çeyreğinde 26,7 oranına varıyordu.

Yunan ekonomisi üretime dayanmayan bir ekonomi; bu ekonomide maddi değerlerin üretimi önemli değil. Dışarıdan sermaye transferine (borç), hizmet sektöründe elde edilen kazanca dayanan bir ekonomi. Bu anlamda da maddi değerlerin üretimine dayanan, kendi çevrimi olmayan, doğrudan dış ekonomik gelişmelerin etkisinde kalan bir ekonomi haline gelmiş durumda.

GSYH'da sektörlerin payı bu gerçeği göstermektedir. Örneğin Yunanistan'ın GSYH'sında sanayi sektörünün payı 1995'te yüzde 21,4'ten 2014'te yüzde 13,3'e düşüyor. Aynı dönemde tarım sektörünün payı yüzde 8,1'den 3,8'e düşüyor. Ama hizmet sektörünün payı sürekli artarak 1995'te yüzde 70,5'ten 2014'te yüzde 82,8'e çıkıyor. Bu demektir ki, örneğin 1995 yılında Yunanistan GSYH'sı 100 avro ise bunun 21,4 avrosu, sanayi üretiminden, 8,1 avrosu tarım sektöründen ve 70,5 avrosu da hizmet sektöründen kaynaklanmaktaydı. 2014'te ise sanayinin payı 13,3 avroya, tarımın payı 3,8 avroya düşerken, hizmet sektörünün payı ise 82,8 avroya çıkmıştır.


Yukarıdaki grafikte de görüldüğü gibi böyle bir ekonominin dış kaynak olmaksızın ayakta durması ve bahsettiğimiz yapısından dolayı da bu borç krizinden çıkması imkansızdır.
Yunanistan Kıbrıs (Rum kesimi) ve St. Lucia'dan sonra GSYH'da hizmet sektörünün payının en yüksek olduğu ülkedir. Bu oran 2014 itibariyle Kıbrıs'ta yüzde 87,1, St.Lucia'da yüzde 84,2 ve Yunanistan'da da yüzde 82,8 idi.

Yunanistan'ın borç kamburu

Yunan halkı hakkında olmadık yalanlar uydurulmuş, önyargılar oluşturulmuştur. Tembel, erken emekli oluyor, koşullarının üstünde yaşıyor, “ayağını yorganına göre” uzatmıyor vb. Bu türden uydurmalar AB kaynaklıdır. Yunanistan'ı AB, ama özellikle de Avro Alanı veya Avro kriterlerine uygun olmamasına rağmen bu entegrasyona ve para birimine kabul edenler şimdi onu bu hale getirenlerdir. Yunan burjuvazisi, uydurma hesaplarla AB'yi kandırmaya çalışmamıştır. AB, Yunan burjuvazisinin hazırladığı ülkeyi “güllük gülistanlık” göstermeye hizmet eden hesapların gerçekle ilişkisi olmadığın çok iyi biliyordu. Buna rağmen Yunanistan Avro para birimine alındı. Şimdi sadece kendisiyle sınırlı kalmayacak olan bir krizi tetikleyecek duruma geldiği için, yani avro olgusunu sorgular olduğu için, dün onu kabul edenler bugün farklı düşünebiliyorlar. Durumu bilindiği halde Yunan ekonomisini sürekli kredi vererek ayakta tutan, sahte bir refahın sorumluları olan AB'li sermaye çevreleri -özellikle de Alman, Fransız bankaları şimdi yukarıda belirtilen türden önyergıları kendi toplumlarında, kahve, birahane sohbetlerinde yayılabilecek biçimde medyatik yapıyorlar.

Sözün kısası, AB kapsamında Yunanistan'a sürekli sermaye akmıştır; devlet sürekli borçlanmıştır. Ve 2008'de başlayan dünya ekonomik krizi sürecinde Yunanistan bu borcun altında kalmış ve resmen açıklanmasa da bugün iflas etmiş bir ülke durumundadır. Durumun ne denli içinden çıkılmaz; yaşanmakta olan krizin ne denli derin ve kapsamlı olduğunu aşağıdaki grafik göstermektedir. 
 

Maastricht kriterine göre borçlanmanın GSYH'ya oranı en fazlasıyla yüzde 60 olmalı. Yunanistan bu oranı daha 1996/1997'de aşmış oluyor. 2014'e gelindiğinde bu borç, GSYH'dan yüzde 80 oranında daha fazla.

GSYH, en yüksek olduğu 2008'de 242 milyar avrodan 2014'te 179 milyar avroya düşerek yüzde 26 oranında azalıyor. Aynı dönemde devlet borcu 225 milyar avrodan 2011'de doruk seviyesi 355 milyar avroya çıkıyor ve 2014'te 318 milyar avro olarak gerçekleşiyor. Bu verilere göre kamu borcu 2006-2011 arasında yüzde 58 ve 2006-2014 arasında da yüzde 41 oranında artıyor. Bunun sonucu olarak kamu borçlarının GSYH'ya oranı giderek yükselmiş ve Yunanistan bu borcu ödeyemez hale gelmiştir. Bunun böyle olacağını AB, AMB ve IMF biliyorlardı. Bu nedenle de bankaların alacaklarını, Yunanistan'a verilen mali yardımlarla (“yardım paketleri”) Yunanistan'a ödettiler ve özel bankaları kurtardılar.

Yunanistan, ekonomi çarkını çevirmek için sürekli borç almak durumunda bırakıldı. Bu çark, kriz öncesine, 2007ye kadar döndürülebiliyordu. Ama krizin etkisiyle durum tamamen değişti. Bu, Yunanistan ekonomisinde ve toplumunda derin iz bırakacak, Yunanistan'da ekonomik ve toplumsal yaşamın artık eskisi gibi olamayacağını gösteren bir değişimdir.
AK, AMB ve IMF, Yunan ekonomisini yeniden yapılandırmak için dayattığı koşullarla, sadece ve sadece özel bankaların alacaklarını kurtardı. Bu “Üçlü”nün hiçbir tedbiri ekonominin kötüye gidişini engelleyemedi; GSYH sürekli geriledi; devlet borçları sürekli arttı. 2012'de borçların bir kısmının silinmesi de durumu değiştirmedi.

Yunanistan aslında çoktan beri iflas etmiş bir ülkedir. Bu “Üçlü” Yunanistan'ı yapay olarak ayakta tutu. Bunun birçok nedeni var. Özel bankaların verdikleri kredilerin geri ödenmesinin ötesinde AB ve IMF, Yunanistan krizinin özellikle AB-Avro Alanı'nda mevcut krizi şiddetlendirecek, derinleştirecek tetikleyici olmasını; bunun da dünya mali sistemi üzerinde olumsuz etkide bulunması olasılıklarını göz önünde tutarak Yunanistan'ı yapay olarak ayakta tutuyor. AB ve IMF, bunun ötesinde Yunanistan krizinden kazananları, o talancı yatırımcıları, spekülatörleri ve bankacıları temize çıkartmak için de Yunanistan'ı yapay olarak ayakta tutuyor. Bu “Üçlü” bunu yaparken, dayatmalarının da gösterdiği gibi krizin bütün yükünü halkın sırtına yıkıyor.

AB Komisyonu, AMB ve IMF'nin Yunanistan krizini, kurallarının ötesine ele alma, istisna tedbirlere baş vurma durumu olmadığı gibi buna niyeti de yok. AB, sırada başka üye ülkelerin beklediğini, bir de bize istisna diyeceklerini bilmiyor ve anlamıyor olamaz. Şimdi bir de AB'de Yunanistan olma adayı olan ülkelerin durumununa bakalım.

Avrupa Birliği'nde yeni Yunanistan'lar olma sırasında bekleyen adaylar

Kemer sıkma/tasarruf politikası – PIIGS devletlerinde ekonominin durumu ve devlet borçlanması

PIIGS kısaltmasıyla AB'nin devlet borcu yüksek ve iflas tehlikesiyle karşı karşıya olan ülkeleri (Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya) kastedilmektedir. (Bu kavramın versiyonları da var: PIIGS'in yanı sıra Portekiz, İspanya, İtalya ve Yunanistan'dan oluşan (PIGS) ülke grubu ve Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan, Büyük Britanya ve İspanya'dan oluşan (PIIGGS) ülke grubu kastedilmektedir).

AB Komisyonu'ndan, Avrupa Merkez Bankası'ndan ve IMF'den oluşan “Üçlü”nün “kurtarma paketleri” adı altında krizden dolayı ekonomisi sorunlu ülkeler için uyguladığı tasarruf politikaları; ekonomiyi iyileştirme tedbirleri aslında geniş anlamda AB'yi, dar ve esas anlamda da para birimi olarak avroyu kurtarmaya yönelik adımlardır. Bu nedenle söz konusu “Üçlü”nün “Avro kurtarıcısı” olarak tanımlanması daha doğrudur.

“Üçlü”nün programını uygulanması durumunda söz konusu ülkelerde kamu (devlet) borçlarından kaynaklı krizin (borçlanma krizi) üstesinden gelineceği ve ekonominin, krizde dip noktayı aştıktan sonra yeniden büyüme rotasına gireceği vaaz edilmektedir. Ne var ki, bu programın uygulandığı, “Üçlü”nün eline mahkum olmuş ülkelerin hiçbirinde söz konusu borçlanma krizinin üstesinden gelinemediği gibi, ekonominin de yeniden büyüme rotasına girdiği de görülmemiştir. Bu ülkelere, en son olarak Yunanistan örneğinde görüyoruz, dayatılan kemer sıkma politikasının veya “Üçlü”nün dayatmalarının istenilen bir sonuç vermediğini, bu ülkelerde ekonomilerinin seyrini ele veren birkaç paradigma temelinde gösterelim.

Devlet borçlarının seyri ve tasarruf politikası bazında PIIGS devletlerinde durum


Yunanistan'ı “kurtarmak” için 110 milyar avroluk ilk “yardım paketi” Mayıs 2010'da açıklandı. Bu pakete IMF'nin katkısı 30 milyardı. Yunanistan'ı “kurtarmak” için “yardımların” devamı geldi. Ama işin ilginç tarafı Yunanistan borç batağından çıkamadı, verilen yardımlar Yunanistan'a kredi açan AB'in özel bankalarının alacaklarını kapatmak için kullanıldı. Böylece borçlu aynı kalırken (Yunanistan) sadece alacaklı değişmiş oldu. Bu arada Yunan GSHY'sı 2008'den itibaren gerilemeye başladı. 2008'de kriz öncesinin en yüksek seviyesi olan 242,10 milyar avrodan 2014'te 179,08 milyar avroya düşerek yüzde 26 oranında daraldı. Bu daralma, yardımın verilmeye başlandığı 2010'dan bugüne yüzde 20,8 oranına varıyordu.

Bu arada devletin borçlanması da sıçramalı gelişti. 2006'da devlet borcu miktarı GSYH'yı aşıyor. 2008'de 264,62 milyar avro olan borç miktarı 2011'de 355,95 milyar avroya çıkarak yüzde 34,5 oranında arttı. 2011-2012 arasında borç miktarındaki düşüş, dayatılan kemer sıkma politikasının sonucundan dolayı değil, borçların bir kısmını silinmesinden dolayıdır. Nitekim 2012'den itibaren borç yeniden artmaya başlamıştır. 2012'de 304,69 miyar avrodan 2014'te 317,09 milyar avroya çıkarak yüzde 4,1 oranında artmıştır.

Paketler Yunanistan ekonomisinde büyümeye değil, küçülmeye zemin hazırladı; daha fazla kemer sıkma, daha fazla işsizlik, daha fazla sefalet dayatılırken, kazanan AB'nin Yunanistan'a borç veren özel bankaları oldu.
Bu paketlerle iyileşmenin olacağını, Yunanistan'ın kurtulacağını öngören IMF'nin ne denli yanıldığını kendi tahminleri doğrulamaktadır.


Grafikte IMF'nin şimdiye kadar hiç bir öngörüsünün gerçekleşmediğini görüyoruz; ne 2010'da, ne 2011, 2012, 2013 ve 2014'te GSYH bazında ekonomide iyileşme olmuştur. Tam tersi gerçekleşmiştir; Yunanistan GSYH'sı 2007'den bu güne sürekli küçülmüştür.




 
İrlanda'nın durumu


Konut krizinden dolayı İrlanda'da ekonomik kriz 2007 itibariyle patlak vermişti. GSYH bazında ekonomi 2007'ye kadar sürekli büyürken, devlet borçlanmasında da 2000-2007 arasında hemen hemen önemli bir değişim olmamıştı. Devlet borcunun miktarı 2000'de 39,09 milyar avrodan 2007'de 47,14 milyar avroya çıkarak 20,6 aranında artmıştı. 2007'den itibaren durum değişir; GSYH 2007'de 196,75 milyar avrodan 2010'da 164,95 milyar avroya gerileyerek kriz dibe vurur (yüzde 16,1 oranında bir daralma). Devlet borcu miktarı 2011'de GSYH'yı aşıyor. 2011'den itibaren GSYH'da artış olsa da 2014 itibariyle büyüme, 2007'deki seviyesini hala aşamamıştır. 2014'te GSYH 2007'deki seviyesinden yüzde 5,8 oranında geridedir.

Devletin borçlanması 2008-2013 arasında sıçramalı gelişmiştir; 2008'de 79,60 milyar avro olan borç, 2013'te 215,55 milyar avroya çıkarak yüzde 170,8 oranında artmıştır. Ancak 2013-2014 arasında borç miktarında bir gerileme olsa da bu, İrlanda'nın ekonomik durumunda bir şey değiştirmemektedir.

Her iki ülkede -Yunanistan ve İrlanda- kurtarma paketlerine rağmen GSYH ile devlet borcu arasındaki makas açıklığı kapanmamıştır. Şüphesiz, İrlanda değerleri Yunanistan değerlerine göre daha iyi, ama bu, İrlanda ekonomisinin düzlüğe çıktığı, yardım paketlerinin sonuç verdiği anlamına asla gelmez.

Portekiz'in durumu


Portekiz ekonomisinin yardım paketleriyle düzlüğe çıktığına inanılır. Bu ülkenin durumu her ne kadar Yunanistan'ınki gibi ağır olmasa da düzlüğe çıkmış, yeniden yapılandırılmış bir ekonomiden bahsedilemez. Verili dönem içinde borç miktarı sürekli artıyor. Krizin başlangıç yılı olan 2008'den sonra ise borçlanmada sıçramalı bir gelişme olurken, GSYH da 2010'daki artışın dışında 2014 itibariyle de 2008'deki seviyesine ulaşamıyor. 2008-2014 arasında borçlanma yüzde 75,7 oranında artıyor ve 20111'de GSYH değerini aşıyor. Aynı dönemde GSYH yüzde 3,3 gerilemiş oluyor.

İspanya'nın durumu
Yukarıda ele alınan ülkelerden farklı olarak İspanya, “Üçlü”nün dayatmasına tabi değildi. Kendi gücüne dayanarak, kendi tasarruf politikası doğrultusunda krizden çıkmaya çalışmıştır.


Bu çabanın sonuçlarını yukarıdaki grafikte görüyoruz. GSYH, kriz öncesindeki (2008) seviyesine 2014'te de ulaşamamıştır. 2008'e göre 2014'te GSYH'daki gerileme yüzde 5,1 oranında. Sanayi üretimindeki durum daha da felaket. Örneğin sanayi üretimi kriz öncesi en yüksek seviyesinden (2007) 2014'e yüzde 27,6 oranında gerilemiş durumdaydı.

Krizle birlikte devlet borçlanmasında sıçramalı bir artışın olduğunu görüyoruz. 2000-2007 arasında devlet borcu 374,56 milyar avrodan 383,80 milyar avroya çıkarak ancak yüzde 2,5 oranında artarken 2008-2014 arasında 439,77 milyar avrodan 1033,86 milyar avroya çıkarak 2,3 misli, yani yüzde 135,1 oranında artmıştır. 2014'te devlet borçları GSYH'nın yüzde 97,7'sine denk düşüyordu.

2008-2014 arasında GSYH geriliyor, aynı dönemde devlet borçları hızla artıyor. Bu sürecin böyle devam etmesi durumunda -etmemesi için bir neden yok (!)- İspanya'da devlet borçları GSYH'yı yakında aşacaktır. İspanyol burjuvazisinin uyguladığı tasarruf politikası yukarıdaki ülkelerde “Üçlü”nün uyguladığı tasarruf politikasından farklı sonuçlara götürmemiştir.

İtalya'nın durumu
Veriler, İtalyan ekonomisinde de durumun diğerlerinden pek farklı olmadığını göstermektedir.


Yukarıdaki diğer ülkelerden farklı olarak İtalya'nın borçlanma sorunu daha önceki yıllarda başlamıştır. Verili dönem içinde sadece 2007 yılında İtalyan GSYH'sı devlet borcundan biraz fazlaydı. O da ancak yüze 0,27 oranındaydı. 2000-2007 arasında GSYH ve devlet borçlanması büyük farklılık göstermeyen bir büyüme sergilemişti. Ancak durum 2008'den itibaren değişmeye başlar ve krizden dolayı GSHY'da takip eden yıllarda belli bir gerileme olurken devlet borçları sıçramalı gelişir. 2008-2014 arasında GSYH'da gerileme yaklaşık yüzde 1 iken, devlet borçlanmasındaki artış yüzde 27,8 oranına varıyordu. Bu durumdan 2008-2014 arasında devlet borçlarında hızlı bir artış olurken GSYH'da durgunluk söz konusuydu.

İtalyan sanayi üretiminin hala derin bir krizde olduğu; 2014'te 2007'deki en yüksek seviyesinden yüzde 23,2 oranında geride olduğu, devlet borçlarının GSYH'ya oranının yüzde yüzün üzerinde -132,9- olduğu göz önüne getirilirse İtalyan ekonomisinde geç başlayan tasarruf politikasının ve reformların pek işe yaramadığı açıkça görülür.

Muhtemel aday Fransa'nın durumu
GIIPS ülke grubundan olmayan Fransa'nın da durumu pek sağlam değil. Fransa'da devlet borçlanmasının GSYH'ya oranı diğer ülkelerde olduğu gibi yüksek değil. Ama bu ülkede de ekonomik krizin etkisiyle devlet borçlanması 2008'den itibaren sıçramalı bir artış göstermiştir. 2000-2007 arasında devlet borçları yüzde 43,9 oranında artarken 2007-2014 arasında bu artış yüzde 63,2 oranına varıyordu.

2000-2007 arasında GSYH'da büyüme oranı yüzde 31 iken 2007-2014 arasında bu oran ancak yüzde 10,2'ye varıyordu.
2007-2008'de devlet borçlarının GSYH'ya oranı yüzde 64,2 iken bu oran 2014'te yüzde 95'e çıkıyor. Neredeyse GSYH'ya eşit bir miktar.

Fransa'da GSYH 2009'dan itibaren sürekli artıyor; 2009-2014 arasında bu artış oranı yüzde 10,6'ya varıyor. Ama aynı dönemde borçlanmadaki artış yüzde 33,4 oranına varıyordu.


Fransız sanayi üretimi kriz öncesi en yüksek seviyesine göre (2007=100) 2014'te yüzde 14,2 oranında mutlak gerilemiş durumdaydı. Yani ekonomisi hala kriz içinde. Fransız sanayi üretiminin bu sefil hali ekonominin kolay kolay düzelemeyeceğini, bu anlamda devlet borçlanmasının artacağını göstermektedir.

Burjuvazi, her kriz sonrasında, ekonomiyi yeniden yapılandırma adına kriz sürecinde alınan kararlar doğrultusunda adımlar atar. Krizde olan ülke dışa, emperyalizme bağımlı durumdaysa, böyle bir ülkenin krizden çıkmak adına bağımsız program uygulaması da olmaz; emperyalist ülkeler, sermayelerini kurtarmak ve iflas durumunda kapitalist dünya sistemine vereceği zararları asgariye indirmek için, kendi çıkarlarını korumak için güya o ülkenin krizden çıkmasını sağlayacak kurtarma paketleri dayatırlar; bu tedbirleri alırsanız krizden çıkar, ekonomiyi yeniden yapılandırabilirsiniz derler. Daha önce, örneğin Türkiye'de 2001 krizi sürecinde Kemal Derviş nezdinde IMF'in dayatmalarını biz yaşarken, şimdi de 2008 krizi sürecinde İrlanda, Portekiz ve güncel olarak da Yunanistan yaşamaktadır.

Sunulan kurtarma reçeteleri, söz konusu ülke gerçekliği ile değil, uluslararası sermayenin çıkarıyla ilişkilidir; önemli olan, ne pahasına olursa olsun uluslararası sermayenin zarar etmesi engellenmelidir. Yunanistan'da olan da budur; bu ülkeye AB'nin Almanya, Fransa gibi ülkelerinin özel bankalarının verdiği krediler, Yunanistan'a mali yardım adı altında kurtarıldı. Bu yapılırken Yunanistan'ın yoksullaşmasını, varlıklarının talan edilmesini vb. temel alan kemer sıkma politikası uygulanması için “kurtarma paketleri” dayatıldı.

Yukarıda adı geçen diğer ülkelerde de (GIIPS) görüldüğü gibi bu tedbirlerin hiçbiri ekonomiyi yeniden yapılandırmaya yetmedi. Yunanistan'da ise hiç yetmeyecek. Bunun en basit nedeni bu ülke ekonomisinin maddi değerler üretimine dayanmamasıdır. Hangi toplum formasyonu olursa olsun, üreten ekonomi ayakta kalabilir, krizini aşabilir. Üretim olmaksızın veya yeterli olmaksızın borçlanma ve tasarruf politikalarıyla ekonomiyi yeniden yapılandırmak, bağımlı ülkelerde, özgün durum (yeraltı zenginliği vb.) yoksa olanaksızdır. PIIGS ülkelerinde devlet borçlanması ve GSYH'nın gelişme seyri, ekonomiyi yeniden yapılandırmak için uygulanan tasarruf politikası konseptinin ne denli yanlış olduğunu yeteri kadar göstermiyor mu? Yukarıdaki veriler bu ülkelerin hepsinde ekonominin güçlenmediğini, aksine zayıfladığını, devlet borçlarının hızla arttığını gösteriyor.

Özellikle Alman burjuvazisinin, AB'deki ağırlığına dayanarak Yunanistan'a dayattığı 'ya tasarruf politikasını uygularsın ya da avrodan çıkarsın' türünden utanmazlığı, bu avro mimarı ve ondan en çok yararlanan emperyalist ülkenin avroyu kurtarmak için ne yapabileceğini, neyi göze alabileceğini göstermektedir. Alman burjuvazisi, tasarruf politikasının alternatifsiz olduğunu, mutlaka başarıya götüreceğini savunuyor. Böylece krizde olan bir ülkenin, kendisine dayatılan tasarruf politikasının ötesinde alternatif olacak başka yol ve yöntemlere başvurmasını engellemiş oluyor. Yunanistan'a yapılan budur.

AB ve IMF bu ülkeleri verecekleri kredi (borç) ve uygulayın diye sundukları “kurtarma paketleri“ne mahkum etmek istiyorlar. Yapılan yardımlar içinde maddi değerlerin üretimine, örneğin sanayinin yeniden yapılandırılmasına ilişkin bir şey bulamazsınız. Üretim olmayınca da ekonominin çarkı dışarıdan sermaye akışıyla döner ve dışarıda bir kriz veya sermaye veren ülkelerde bir kriz bu akışı engeller ve ülke beklenmedik bir anda kendini krizi içinde bulur.

Aşağıdaki sanayi üretimiyle ilgili veriler, bu türden ülkelerin neden krizden kolay kolay çıkamayacaklarını; neden dış ekonomi dinamiklerinin gelişmesine bağımlı kalacaklarını anlamak bakımından önemlidir.

İrlanda hariç diğer ülkelerde sanayi üretimin sefilliğini aşağıdaki grafikte görüyoruz.


2007'ye, kriz öncesinde sanayi üretiminin en yüksek olduğu seviyeye göre 2014 sonu itibariyle bu ülkelerde sanayi üretiminin yüzde 15,1 ila yüzde 27,6 arası oranlarda küçülmüş olduğunu; 2007'deki üretimden geri olduklarını görüyoruz. Üretim olmayınca işsizlik devam eder; artı değer elde edilmez, yani sömürü; yeni değer yaratımı olmaz. Kapitalist mantık böyle der ve kendisi bakımından da haklıdır. Devlet olarak gider (harcama) geliri aşar; çarkı döndürmek için borç alınır ve borcu veren de koşullarını dayatır. Sonuçta alınan borç, ekonominin gücünü aşar. GIIPS ülkelerinde olan budur.

Aşağıdaki grafik, bu ülkeler nezdinde çoğu ülkelerde ekonominin ne türden bir çıkmaz içinde olduğunu göstermektedir. Maastricht Anlaşmasına göre devlet borçlanması GSYH'nın en fazla yüzde 60'ı kadar olmalıdır ve AB ülkeleri buna uymalıdır. Oran yüzde 60'ı aşınca tehlikeli bir gidiş başlıyor demektir. Ama görüyoruz ki, bu ülkeler, (daha başka ülkeler de var) bu kurala uygun hareket etmiyorlar veya bu kuralı tutturamıyorlar. Kriz öncesi süreçte devlet borçlanmasının GSYH'ya oranı, örneğin Portekiz ve Fransa'da pek de önemli olmayan boyutlarda artarken, İspanya ve İrlanda'da geriliyor, İtalya'da ise gerileme eğilimli olarak hemen hemen aynı kalıyor. 2000 itibariyle İtalya ve Yunanistan hariç diğer ülkeler yüzde 60 oranını tutturmuşlar. 2000'den kriz başlangıcına kadar olan dönemde devlet borçlanmasının GSYH'ya oranı Portekiz ve Fransa'da yüzde 60 kriterini aşma doğrultusunda gelişir ve bu oran aşılırken, İspanya ve İrlanda'da tam tersi oluyor; bu oran giderek küçülüyor. Ama krizle birlikte bu ülkelerin hepsinde devlet borçlanması sıçramalı bir gelişme gösteriyor ve sonuçta bu oran 2009'da İrlanda'da ve 2010'da da İspanya'da aşılıyor. Öyle ki, krizle birlikte bu ülkeler “GSYH üretme” yerine sürekli ve sıçramalı olarak devlet borcu üretiyorlar.

















Syriza, ezilenlerin Post-Marksist iktidarı ve yolun sonu

Yunan halkının AB'ye karşı isyanı haklı bir isyandır. Bugün maruz kaldıkları, aşağılanma, tembel olma, “siesta yapma” vb. türünden önyargılar Avrupa burjuvazisinin uydurmasıdır. Yunan halkı AB'ye isyan etmekte haklıdır, çünkü bugün yoksulluk, işsizlik içinde yaşamak zorunda bırakıldıkları durumun sorumlusu değildir. Bunun sorumlusu, AB'den akan sermaye ile ülkeyi talan eden Yunan burjuvazisidir. Yunan halkı, onurlu bir yaşam için AB'ye isyan etti. Ama sonuç hiç de beklediği gibi olmadı. Çünkü bu isyanında kendine önderlik eden hükümet, çabuk teslim oldu. Bu mücadeleyi sonuna kadar götüremedi. Referandumla “Üçlü”nün dayatmalarına yüzde 60 üzerinde bir çoğunlukla hayır demesine rağmen ona önderlik eden hükümet mücadeleden yan çizdi. Şimdi AB, tam bir sömürgeci güç olarak Yunanistan'ı avucunun içine aldı.

Syriza, tarihin önüne koyduğu “zamanın ruhu”nu okuyamadı. İspanya'da, Syriza'dan daha “sağ”da duran Podemos, borçların silinmesi, avrodan çıkış talepleriyle yerel ve bölgesel seçimlerde başarı elde ederken ve Portekiz'de halk, “Üçlü”nin dayatmalarına adeta sessiz kalırken ve bundan dolayı da Portekiz hükümeti bu dayatmaları dirençle karşılaşmadan uygularken, Syriza bu ülkelerdeki, kendi politikasını doğrudan ilgilendiren gelişmelerden ders çıkartmadı. Daha baştan AB'den, avrodan çıkma diye bir derdinin olmadığını açıklayarak, Avro Alanı içinde kalarak programı doğrultusunda mücadele edebileceği gafletine düştü.
Diğer taraftan uluslararası alanda Syriza'yı destekleyenlerin, Yunan halkının kafasındaki, mademki teslim olacaktın, neden “radikal demokrasi” şovu yaptın sorusu yanıt beklemektedir. Syriza birkaç gün içinde; referandumdan sonraki bir hafta içinde “hayır”ı “evet”e çevireceğine Yunan halkına, “yapacak bir şey yok” diyerek boyun eğmeyi önerebilir ve parlamentoda AB'ci partilerin oyuna dayanarak kendi kemer sıkma politikasını meşrulaştıracağına “Üçlü”nün dayatmalarını uygulayabilirdi.

“Radikal demokrat” Syriza, Yunan halkının direnmesinin siyasi sonuçlarını okuyamadı; onda bunu okuyacak sınıfsal dinamik de yok. Ama AB'li emperyalistler bu direncin ne alama geldiğini çok iyi biliyorlardı ve korkuyorlardı da. O referandumda AB'ye; tasarruf politikasına “hayır” demek, bunda ısrar etmek, krizin yükünü, onun sorumlularının sırtına yıkmak anlamına gelmekteydi ve bu “hayır” başka AB ülkelerinde örnek alınabilirdi, yaygınlaşabilirdi. GIIPS'in diğer ülkeleri böyle bir mücadelenin eşiğine yaklaşmıyorlar mı? AB'li emperyalistler bu tehlikeyi gördü, ama Çipras önderliğinde Syriza göremedi; o ülkelerdeki “hayır”a hazır güçlerle mücadeleyi uluslararasılaştırama -abartmayalım- Avrupalılaştırma alternatifini göremedi.

Yunanistan krizi farklı politik çevrelerin yoğun ilgisini çekti; her bir çevre kendi ideolojik-sınıfsal duruşuna göre Yunanistan-AB ilişki ve çelişkilerini açıklamaya yöneldiler; Yunanistan Avro Alanı'ndan çıkmalı mı'dırdan AB'nin ne denli demokratik bir yapılanma olduğuna; Yunan halkının nasıl devrim yapması gerektiğinden Syriza'nın ihanetine varana kadar yazılıp çizildi. Aynen, emperyalist burjuvazinin “Arap Baharı” diye tanımladığı halk ayaklanmalar döneminde olduğu gibi. Sorunun bir ucu doğrudan Alman emperyalizmini ilgilendirdiği için bu tartışmalar özellikle Almanya'da yoğunlaşmıştır.

Gerçek şudur ki, hangi versiyonun olursa olsun, Post-Marksizm, “radikal demokratizm”, kısa veya uzun vadede sınıf uzlaşmacılığından başka bir yere varmamaktadır. A. Çipras önderliğinde ezilenlerin hükümetini kuran Syriza, “Üçlü”nün dayatmalarına ancak beş ay dayanabildi ve sınıf karşıtlarıyla uzlaşma yolunu seçti. Çipras, şimdi Schäuble, Dijsselbloem, Sigmar Gabriel, Jean Claude Juncker ve bu soysuzların temsil ettiği güçlerle; Avrupalı emperyalist burjuvazi ile, AB ve IMF ile onların dayattıkları koşullarda masaya oturdu, uzlaştı. Bu, diz çökmekten başka bir anlam taşımıyor. 5 Temmuzda “hayır” diyen halka, mücadeleye hazırız, diren Çipras diyen halka, bizzat Çipras tasarruf politikalarıyla, “kurtarma paketleri”yle seni yoksulluğa mahkum eden, ülkenin talan eden AB önünde “diz çök”, ona boyun eğ dedi. Yoksa demedi mi?

AB ve özellikle de Almanya, Yunanistan'a dayattıkları programdan bir milim sapmayacaklarını sürekli açıkladılar ve bu nedenle de Syriza hükümetinin bu programdan sapan önerilerini reddettiler. Öyle ki, Almanya AB politikalarına karşı gelenin nelerle karşılaşabileceğini Yunanistan uygulamasıyla herkese göstermeye çalışmaktadır. Bu bir tehdittir, yoldan çıkanı yola getirmedir.
Referandumla Yunan halkı, AB'ye burada kararları biz alırız dedi ve bunun için de hükümete yetki verdi. Ama referandum sonrasında durum tam tersine döndü; Yunan hükümeti 2010'dan bu yana etkisiz bir kurum olduğunu ve Yunanistan'da “Üçlü”nün söz sahibi olduğunu bir kez daha ve bu sefer de “radikal demokrasi”in temsilcileri tarafından gösterdi.

Gerçekten de, hükümet olduğundan bu yana Syriza, “Üçlü”nün programına ilkesel olarak karşı gelmedi. Bunun tek bir örneği gösterilemez. Birtakım insancıl kolaylaştırmalar için mücadele etmiştir, örneğin temizlik sektöründe çalışan kadınları yeniden işe alınmaları gibi. Örneğin, asgari ücret ve emekli maaşlarının daha da düşürülmesini reddetmesi gibi. Ama Syriza bunun için değil, bunların da nedeni olan tasarruf politikasının sonladırılması sözünü verdiği için seçilmişti. Şimdi bu politikaya evet diyor. Referandumla halk “hayır” demişti. Öyle ki, IMF kredilerinin sonuncusu hariç daha önceki bütün taksitlerini, emeklilik kasasına el atma pahasına da olsa geri ödemişti.

Syriza'nın politikası kendi ayağına dolaştı; IMF'ye ödenmesi gereken 1,4 milyar avroluk kredi taksitinin ödenemeyeceği açığa çıkınca, “partnerlerimizin sözü verilen bütün taleplerini yerine getireceğiz” sözü de tutulamaz oldu. Bunun üzerine “Üçlü”, bunu yapamazsın, taksidi ödemelisin diyerek Yunan hükmetine ültimatom verdi. Syriza hükümeti de kurtuluşu referandumda gördü. Halkı, “Üçlü”nün dayattığı tasarruf politikasını reddetmeye, “hayır” demeye çağırdı. Referanduma katılanların yüzde 60'ından fazlası “hayır” dedi, ama hükümet, birkaç gün sonra o “hayır”ı “evet”e çevirdi.

Başbakan A. Çipras bir televizyon konuşmasında Yunan müzakerecilerinin AB ile tasarruf politikasının görüşmek için bir araya geleceklerini açıkladı. Böylece “hayır”, Yunan halkının tasarruf politikasını sonlandırmak ve mücadeleye devam etmek için cesaretini gösterirken, bu “hayır”ı hiçe sayan Çipras ve Syriza hükümetinin iflas ve korkaklığını, mücadele kaçkınlığını göstermiş oldu.

U”laşan Çipras ve Post-Marksizmin diyalektiği

“U”laşmadan önce Çipras Avrupa Parlamentosunda konuştu, adeta esti yağı: "Avro Bölgesi ve Yunanistan için kritik bir dönemden geçiyoruz. Referandum sonuçları çözüm konusundaki çabaları güçlendirdi. Yunanistan'ın sorunları beş yılı aşkın süreden bu yana devam ediyor. Son 5 aylık dönemde yaşananların sorumluluğu tamamıyla bana ve hükümetime aittir. Yunan halkının cesur tercihi Avrupa ile köprüleri atmak anlamına gelmiyor. Açıklanan programların hiçbiri Yunanistan'ınki kadar uzun ve sert olmadı. Referandum sonuçları sosyal ve ekonomik açıdan adil adımlar atmasını gerektiriyor. Reform programımızı uygulamaya devam edeceğiz. Ülkem kemer sıkma laboratuvarına döndü, bunu kabul edemeyiz" dedi.
Demesine dedi de Yunanistan'a döner dönmez de görüşmeler için sunduğu raporda Yunanistan'ın kemer sıkma laboratuvarına dönmüş olmasını kabul etti.

Yunanistan meclisi kemerleri daha da sıkma anlamına gelen 12 milyar avroluk (referandum öncesi kredi verenlere 8 milyar avroluk bir tasarruf paketi sunulmuştu) ‘reform’ paketini onadı. Meclisteki konuşmasında Çipras başaramadıklarını söyledi.

Syriza hükümetinin reform önerisi Avro Alanı'nı memnun etti. Reform paketi ana hatlarıyla şu önerilerden oluşuyor:

Yunanistan’ın alacaklılara gönderdiği 13 sayfalık belgede ana hatlarıyla şu taahhütler yer alıyor:
Vergi gelirlerinin ülkenin Gayri Safi Yurt İçi Hasılası’nın (GSYİH) yüzde 1’i oranında artırılması.
Bütçe fazlasının ülkenin GSYİH’inin bu yıl yüzde 1’i, önümüzdeki yıl yüzde 2’si, 2017’de ise yüzde 3’ü olması.
Bu kapsamda Katma Değer Vergisi’nin (KDV) yüzde 23’e varan oranlara yükseltilmesi (Bu oranın gıda ve su için yüzde 13, ilaç için ise yüzde 6 olması öngörülüyor).
Yunan Adaları için yıllardır geçerli olan yüzde 30’luk KDV indiriminin Ekim ayından 2016 sonunda dek kademeli olarak kaldırılması.
Kurumlar Vergisi’nin yüzde 26’dan yüzde 28’e yükseltilmesi. Lüks ürünlerden daha fazla vergi alınması, televizyon reklamlarına da vergi konması.
Emeklilik yaşının 67’de sabitlenmesi. Bu oranın 2022’ye dek sisteme 40 yıl katkı yapanlar için 62 olması.
Savunma harcamalarının bu yıl 100, önümüzdeki yıl 200 milyon avro azaltılması.
Ülkenin telekom şirketi OTE’nin tamamen özelleştirilmesi, Pire ve Selanik limanlarının özelleştirilmesinin de Ekim ayı sonuna dek tamamlanması.
Vergi kaçakçılığı ile etkin mücadele edilmesi, idari birimlerde reforma gidilmesi” (Bz: Sendika.Org, 11 Temmuz 2015)

Öneriler, tasarruf politikasının uygulanmaya konduğu 2009'dan bu yana en kapsamlı tasarruf tedbirlerini içermektedir. 9-10 milyar avroyu aşan kesintiler olacak; bu miktar AB tarafından görüşmelerin başlangıcında Syriza'dan talep edilmişti.

Son 5 yılda toplam 240 milyar avroluk 2 kurtarma paketi işe yaramadı. Daha doğrusu AB'den özel bankaların alacaklarının ödenmesi anlamında işe yaradı. Şimdi sırada 3. paket var; yukarıdaki tasarruf paketi karşılığında Yunanistan hükümeti, “Üçlü”den 53,5 milyar avro tutarında kredi, borçların yeniden yapılandırılmasını talep ediyor; Yunanistan iflastan kurtulmanın ve Avro Alanı'nda kalmanın ancak böyle olabileceğini sanmaktadır.

Referandumdan sonra Çipras'ın bu kadar çabuk ve örnek bir “U” dönüşü yapacağını AB dahi beklemiyordu. Çipras referandumu demokratik hesap vermenin örneği olarak göstermişti. Şimdi de teslimiyetin örneği olmuştur.
Her neyse, Avro Alanı Yunanistan'ın teslimiyetinden memnun olmasına rağmen, maliye bakanları cumartesi günkü toplantıda Yunanistan’ının teklifini yetersiz bularak reddetti. Yunanistan'ın kemer sıkma laboratuvarına dönmüş olmasını reddeden Çipras, Yunanistan kemer sıkma laboratuvarı olmaya devam etsin diye Avro Alanı'na 3 yıllık yeni bir kurtarma paketi için başvuruyor. Avro Alanı maliye bakanları Yunanistan'ın bu başvurusunda yer alan taahhütlerini yetersiz buluyor ve reddediyor!

Anlaşılan o ki, Avro Alanı'nın acelesi yok, nasıl olsa artık tavizler sıralanacak ve “Üçlü”nün talepleri eksiksiz yerine getirilecek. Şimdi,12 Temmuzda Almanya'nın inisiyatifiyle 28 AB ülkesi hükümet başkanları toplanarak Yunanistan'ın geleceğine karar verecekler.
Sonuç itibariyle:
Zirve fatihi, radikal demokrat, radikal “sol”, belki de bazıları için devrimci Aleskis Çipras'ta geriye ne kaldı diye sorarsanız, hiçbir şey kalmadı diyemeyiz. Çipras'tan geriye Almanya'daki Yeşiller Partisi önderleri kaldı. Eyalet ve federal düzeyde hükümete ortak olanlarla aynı çapta bir politikacı kaldı.
Syriza, AB'ye teslim olmanın, Yunan halkını AB-AMB ve IMF'ye pazarlamanın politikasını yapan parti konumuna geldi.
Gerek Çipras ve gerekse de Syriza açısından referandum ve arkasından gelen teslimiyet açıkça sınıfsal bir duruşun, niteliksel bir yönelişin ifadesi olmuştur. Bu kadar keskin bir “U”nun taktiksel yanı yoktur. Syriza, Yunan işçi sınıfının, emekçilerinin, evet ezilenlerin hükümeti olarak tüm ezilenlerin çıkarlarına ihanet etmiştir. “Hayır”dan geriye hiçbir şeyin kalmaması bunu göstermiyor mu?

Referandumdan öncekine nazaran daha ağır tasarruf tedbirlerini referandum sonrasında AB'ye sunan Syriza değil mi?

Syriza ile birlikte reformizm, radikal demokratlık, radikal “sol” bir kere daha öldü; ama reformizmiyle Syriza tümden öldü. İnandırıcılığı kalmadı. Bunca vaadden sonra, hem de birkaç günlük zaman zarfında tasarruf tedbirlerine karşı mücadele cephesinden tasarruf tedbirleri için mücadele cephesine geçmek tarihsel çapta bir yenilgiden başka bir şey olamaz. Tasarruf tedbirlerine karşı mücadele cephesinde Syriza, Yunan halkı ve uluslararası destekçiler yer alırken, tasarruf tedbirleri için mücadele cephesinde AB, IMF, AB'ci Yunan partileri ve Syriza yer alıyor. Böylece Syriza her iki cephede de yer almış oluyor.
Syriza'nın AB, Avro Alanı ve IMF önünde boyun eğişi; 2009'dan bu yana sürdürülen ve Yunan halkını, işçi sınıfını, emekçilerini, işsizlerini, esnafını, öğrencisini, emeklisini yoksulluğa ve geleceksizliğe mahkum eden tasarruf politikasını daha da kapsamlaştırarak, ağırlaştırarak kabul etmesi artık onun tasarruf tedbirleri için mücadele cephesinde yer aldığını gösterir.

Syriza'nın mevcut reformizmiyle; seçimden önceki anlayışıyla, talepleriyle ve seçimden sonraki hükümet olarak anlayış ve talepleriyle aslında yapacağı fazla bir şey yoktu; karşısında iki olasılık vardı: Alacaklılara istediğini vermek ve tasarruf politikasını uygulamaya devam etmek. “Üçlü” daha başından Syriza'ya bu iki olasılığı göstermiştir: Borcunu öde ve tasarruf politikasını uygula. Şimdi Syriza, AB hükümet başkanları kabul ederse, “Üçlü”nün dayattığı koşullarda borcunu ödemeye ve daha ağır olacak tasarruf politikasını uygulamaya devam edecek. Yani AB emredecek, radikal demokrat, Post-Marksist Syriza da uygulayacak.

Syriza anlamadı; sandı ki reformlarla, diyelim ki, “sol”cu reformlarla programını, taleplerini gerçekleştirebilir. Syriza günümüz kapitalizmde böylesi reformlar için pek alan kalmadığını, rüzgarın sol Keynesçilikten yana esmediğini göremedi. Syriza, AB'yi ikna edeyim derken kendisi ikna edildi!
Syriza “Üçlü”ye karşı mücadelesinde çok şey yapabilirdi. Hiç kimse Syriza'dan devrim, kapitalizme karşı ve sosyalizm için mücadele beklemiyor. Ama bu, mevcut koşullarda gerçekten radikal bir değişimi için mücadele edilemeyeceği anlamına gelmez. Syriza “Üçlü”ye karşı mücadelesini Avrupa çapında AB'ye karşı mücadele olarak genişletmek için çaba harcayabilirdi; AB ülkelerinde krizin yükünün sermayenin sırtına yıkılması için mücadeleye önderlik edebilirdi. Şüphesiz ki, AB'ye karşı tek başına veya Yunanistan'la sınırlı bir mücadele sonuç vermeyecektir. Ama AB'ye karşı Avrupa çapında, devrimci, demokratik güçleri birleştiren bir mücadele pekala sonuç verebilirdi.

Bu mücadelenin sonucu olarak Syriza Yunanistan'da sermayeyi “terbiye” eden, sınırlayan, belli koşullara göre hareket etmesine izin veren yapılanmalara gidebilirdi. En azından bunu yapmak için mücadele edebilirdi.

“Üçlü” nezdinde uluslararası sermaye en ufak bir tavizden yana olmadığını gösterdi. Şüphesiz ki, uluslararası sermaye, dizginsiz sömürü ve talanı önünde bir engel tanımayacaktır, tanımıyor da. Ama onu bu dizginsiz sömürü ve talanında genellemek için mücadele etmek gerekir.

Nihai kurtuluşun sosyalizmde olması, kapitalizmi, emperyalizmi yıkmanın ancak ve ancak onun varoluş koşullarının ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağı, sosyalist devrim için mücadelenin olgulaşmasına kadar hiçbir şey yapılmayacağı anlamına gelmez.

Sonuç olarak ne söylesek azdır. Syriza'ya umut bağlayanların, Türkiye'de Syriza görenlerin, onun gibi olalım diyenlerin veya onun gibi olmayı umanların, Syriza'nın seçim zaferinden dolayı neredeyse sevinç çığlığı atacak duruma gelenlerin sayısı herhalde az değildir.

Syriza bir akımdır; Post-Marksizm çerçevesinde ele alınması gereken bir siyasal yapıdır. Bu anlamda Syriza neye muktedir olduğunu, “radikal demokrasi”den ne anladığını; sonuç itibariyle hangi sınıfın, toplumsal düzenin temsilcisi olduğunu göstermekte gecikmemiştir. Syriza, reforme edilmiş, sosyal, insancıl yönü ağır basan bir kapitalizm talep etmektedir. En fazlasıyla “sol” Keynesçi bir anlayışın savunucusudur. Devletleştirmek ister, ama yeni özelleştirmenin yolunu açmıştır. Emeklileri korumak ister, ama maaşlarına göz dikmiştir, İşsize iş bulmak ister, ama işsizliği arttırmıştır. Gençliğe umut dolu bir gelecek vaat eder, ama gençliğin geleceğini elinden almıştır. Toplumsal refahtan bahseder, ama toplumsal yoksulluğu derinleştiren ve kapsamlaştıran adımlar atmıştır. Demokrasiden bahseder, ama demokrasiyi hiçe saymıştır. Beş aylık hükümeti döneminde dile getirdiği hemen hemen hiçbir talebini -birkaç istisna dışında- yerine getirmemiştir. Beş aylık iktidarı döneminde halkın kendisine bağladığı umudu, gösterdiği güveni adeta “bozuk para harcar gibi” harcamıştır ve kurtuluşu, diklendiği -diklendikçe de bizi sevindirdiği- AB'ye teslim olmakta görmüştür. İşte Syriza, onun nezdinde ezilenlerin Post-Marksist iktidar budur.
Açıkça kabul etmek gerekir ki, Syriza abartılmıştır, hem de temelsiz abartılmıştır.

Yunanistan'da AB diktatörlüğüne karşı direniş Syriza'dan ibaret değildir. Bu talana, bu sömürgeci idareye, dayatılan koşullara direnenler olacaktır. Onların yanında olmaya devam ederiz.