deneme

27 Ekim 2021 Çarşamba

TÜSİAD, AKP VE MUHALEFET ARASINDA...

 

TÜSİAD, AKP VE MUHALEFET ARASINDA...

Tüzüğünde (Madde 2) “insan hakları evrensel ilkelerinin, düşünce, inanç ve girişim özgürlüklerinin, laik hukuk devletinin, katılımcı demokrasi anlayışının, liberal ekonominin, rekabetçi piyasa ekonomisinin kurum ve kurallarının ve sürdürülebilir çevre dengesinin benimsendiği bir toplumsal düzenin oluşmasına ve gelişmesine katkı sağlamayı amaçlar. TÜSİAD, Atatürk’ün öngördüğü hedef ve ilkeler doğrultusunda, Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyini yakalama ve aşma anlayışı içinde, kadın-erkek eşitliğini siyaset, ekonomi ve eğitim açısından gözeten iş insanlarının toplumun öncü ve girişimci bir grubu olduğu inancıyla, yukarıda sunulan ana gayenin gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla çalışmalar gerçekleştirir.” amacını taşıdığı yazılan tekelci sermaye derneği birkaç gün önce, 19 Ekim 2021’de Yüksek İstişare Konseyi toplantısını yaptı. Bu toplantıda Konsey Başkanı Tuncay Özilhan ve Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu hukuksal, siyasal ve ekonomik sorunlara dikkati çekerek çözüm önerileri bağlamında açıklamalar yaptılar. Bu sorunların ayrıntıları Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa adlı raporda yer almaktadır (Bu makalede konumuz bu rapor değil).

Toplantının TÜSİAD’ın kuruluşunun 50. yılı ile ilişkilendirilmesinin vurgulanması da ayrı bir ilginçlik. Daha doğrusu büyük bir iddia. TÜSİAD’ın gönderdiği basın davetinde şöyle deniyor: “Toplantıda TÜSİAD’ın 50. yılı projesi olarak, Türkiye’nin geleceğinin inşası için bir yol haritası önerisi içeren ‘Geleceği İnşa’ başlıklı çalışmanın tanıtımı yapılacak.”

Anlaşılan TÜSİAD Türkiye’nin geleceğinin inşası için düşünüp taşınmış, “bir yol haritası” oluşturmuş ve bunu önermek istiyor. Kime önerecek? Kendi dışındaki sermaye kesimlerine, hükümete, muhalefete ve Türkiye’nin geleceği ile oldukça yakından ilgilenen Batı’nın (AB ve ABD) siyasal ve mali kuruluşlarına.

Aslında TÜSİAD bu raporuyla yeni bir şey yapmış olmuyor. Rapor hazırlama ve görüşlerini hükümete ve muhalefete iletme, alınacak ekonomik ve siyasi kararları etkileme bakımından TÜSİAD oldukça tecrübelidir. Bu tecrübe 50 yıllık bir tecrübedir; 2 Nisan 1971’de kurulan TÜSİAD o günden bugüne sermayenin çıkarlarını korumak için neler yapabileceğini göstermiştir. İşlerin yolunda gittiği dönemlerde; yani siyasette ve ekonomide olağanüstü bir durumun olmadığı dönemlerde sessiz sedasız çalışmasını bilen TÜSİAD, siyasette ve ekonomide işlerin sarpa sarması durumunda siyasete açıktan müdahale etmiştir. Onun müdahil olma durumlar listesi uzundur. Burada birkaçını belirtmekle yetinelim:

-Kuruluşundan birkaç hafta sonra gerçekleşen 12 Mart 1971 askeri faşist darbeyi destekleyenlerden birisi de TÜSİAD’dı.

-Sınıf mücadelesinin, devrimci kabarışın doruk noktası olan 1979’da gazetelere “Gerçekçi Çıkış Yolu” başlığıyla 4 gün boyunca ilanlar vererek Ecevit hükümetinin (5 Ocak 1978 - 12 Kasım 1979) düşürülmesi için kampanyalar düzenleyen TÜSİAD’dı.

-12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri faşist darbenin aktif destekçi ve örgütleyicilerinden birisi de TÜSİAD’dı.

-90’lı yıllarda TÜSİAD, 12 Eylül’ün kurguladığı çemberden kurtulmak için adımlar attı; Türkiye’nin AB üyeliği konusu günceldi, gerçekleşebilir gözüküyordu. En azından halkımızda bu umut yeşertilmişti. Bu nedenle anayasa hukukçusu Prof. Dr. Bülent Tanör’e “Türkiye’nin Demokratikleşme Perspektifleri” raporunu hazırlattı.

-”Demokrasi” ve “özgürlük” havarisi TÜSİAD, 28 Şubat 1997’de (Necmettin Erbakan'ın başbakan, Tansu Çiller'in başbakan yardımcısı olduğu dönem) olağanüstü toplanan Milli Güvenlik Kurulunun "irtica"ya karşı kararıyla harekete geçilmesine ve sonuçta Erbakan'ın istifa etmesine ve hükümetin dağılmasına ses çıkartmamıştı.

-2002’de AKP’nin iktidara gelmesinde AB ve ABD’nin yanı sıra TÜSİAD’ın da desteği vardı.

AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana TÜSİAD-AKP ilişkileri inişli çıkışlı olsa da TÜSİAD’ın AKP’ye sunduğu destek sürekli olmuştur.

AKP iktidarı veya AKP giderek devletleştikçe TÜSİAD, “kükreyen” Erdoğan karşısında susmak zorunda kalmıştı. Diktatör Erdoğan TÜSİAD’ı ekonomide kıskaca almakla, TÜSİAD-sermayesinin önünü kapatmakla tehdit ediyordu. Bunun ne denli etkili olduğunu TÜSİAD’ın kurumsal temsilcisi olan yönetim kurulu başkanlarının, TÜSİAD üyesi tekel sorumlularının dönem dönem yaptıkları Erdoğan’a övgü dolu açıklamalarından biliyoruz.

TÜSİAD at değiştirme hazırlığı yapıyor:

Ancak, aynen muhalefet gibi TÜSİAD da son dönemlerde ayrı bir cesaretlenmeye başladı. Kılıçdaroğlu, kendinden beklenmeyen bir cüretkarlıkla Saray’a karşı kılıç çekerken TÜSİAD da birşeylerin kokusunu almış olacak ki, başka havalara girdi. Ve sonuçta söz konusu raporunu yayımladı. TÜSİAD’ın böyle bir rapor yayınlaması için bir karara varmış olması gerekir. TÜSİAD, AKP artık gidici, muhalefet de gelici olabilir kararına varmış; her iktidar değişimi ve olağanüstü siyasal gelişmeler döneminde özlediği toplumsal ve ekonomik gelişmeyi ele aldığı raporunu, görüşlerini açıkladığı gibi bu sefer de “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” etmek için geleceğin iktidarı yanında yer almayı uygun görmüştür. Bu, geleceğin hükümetini etkilemek, burjuvazinin/sermayenin gelecek hükümet çerçevesinde çıkarlarını yönlendirmek için atılan bir adımdır. Açık ki, ne muhalefet ne de TÜSİAD bu konuda yalnızdır.

Son birkaç gün boyunca; özellikle TCMB’nin faiz indiriminden bu yana yaşanan gelişmeler, diktatör Erdoğan’ın uluslararası “komplo” veya benzer bir kavramla tarif edeceği bir inisiyatife işaret etmektedir. Kavala meselesi, onun serbest bırakılması için 10 ülke büyükelçiliğinin yazılı açıklaması, Erdoğan’ın bu elçilerin “istenmeyen kişi” olarak tanımlanması için Dışişleri Bakanlığına direktif vermesi, ABD ile ilişkilerin gerilim aşamasından çıkmaması; yoksulluğun, işsizliğin diz boyunu aşması vb. Erdoğan’ın gidici olduğuna dair umutları yeşertmiştir.

TÜSİAD neyin demokrasisini istiyor?

Veya TÜSİAD özgürlükçü müdür?

Unutulmamalı ki TÜSİAD Türk ekonomisinin en köklü, en “batı”lı, en “kültürlü”, en “burjuva” kesimini oluşturan kapitalistlerin derneğidir. Adının dernek olması, bu kurumun ekonomideki ağırlığını küçümsemeyi beraberinde getirmesin. Sürekli demokrasiden, toplumsal ilerlemeden bahsetmesi onun gerçekten demokratik, ilerici olduğu yanılgısına yol açmamalıdır. TÜSİAD, sermaye istediği, uygun gördüğü kadar demokrasiden yanadır. Onun istediği, sürekli savunduğu sermaye için demokrasidir, sermayenin çıkarları için toplumsal gelişmedir. TÜSİAD, işçi sınıfının çıkarları, sendikal faaliyet bağlamında hiçbir zaman demokratik olmamıştır. 1997’de “Demokrasi Perspektifleri” ve 2010’da anayasa çalışmaları yaparken de demokratik değildi. TÜSİAD, Türkiye’de faşist diktatörlükle beraber doğmuştur. Bu nedenle Türkiye’nin en “centilmen” sermaye sahipleri bugün uluslararası alanda faaliyet sürdürecek duruma gelmelerini “özlem” duydukları demokrasi koşullarında değil, faşizm koşullarında işçi sınıfını sömürmelerine borçludurlar.

TÜSİAD, işçi sınıfı ve emekçi yığınların müttefiki olamaz. Onun demokrasisi en fazlasıyla AB ve ABD ile ilişkileri düzeltmeye yarayan bir araç olur.

Bu nedenle işçi sınıfı ve emekçilerin istedikleri demokrasi ve özgürlük ilen TÜSİAD nezdinde kapitalist sınıfın istediği demokrasi birbirini dışlar. Kapitalist sınıfın istediği demokrasi, istediği kadar AB standartlarında olsun, nihayetinde burjuva demokrasisidir; acımasız sömürü, talan ve baskı demokrasisidir; neoliberal saldırıları meşrulaştıran demokrasidir.

TÜSİAD bugün at değiştirmek istiyor ve bu nedenle de yeni raporuyla muhalefeti kendi çıkarlarına göre dizayn etmek için demokrasiden bahsediyor.

Diyelim ki, “at değiştirmek” pek mümkün değil. TÜSİAD bunu anladığı an yeni bir rapor yazarak Erdoğan’a, onun politikalarına bağlı olduğunu açıklayanların başında geleceğinden emin olmalıyız. Şimdiye kadar bunu yapmadı mı? Örneğin son birkaç yıldır, TÜSİAD’ın rejime, daha doğrusu Erdoğan’a yönelik eleştirileri arttı. Ne oldu? Erdoğan sesini yükseltince sus pus oldu. Bu durumlarda TÜSİAD kendine sürekli şunu sormuştur: İhale mi, vergi indirimi mi, işçi haklarının tırpanlanması mı yoksa bu imkanlardan yararlanamamak mı?

AKP sermayenin bütününü örgütlemek istiyor:

AKP döneminde en çok nemalanan, en karlı çıkan sermaye TÜSİAD’da örgütlü sermayedir. Türkiye’de 500 büyük sanayi kuruluşu listesinin başında yer alan Tüpraş’ı Koç sermaye grubu AKP döneminde elde etmiştir. Bu sadece bir örnek. AKP, Türkiye’de yerli bütün sermayeyi ihya ederek iktidarını sürdüreceğini çok iyi biliyor. Bu nedenle son kertede MÜSİAD-TÜSİAD ayrımını pek yapmaksızın her iki tarafı da ihya etmiştir.

Şimdiye kadar Erdoğan cüretkardı, çünkü arkasında sermayenin bir kesimi değil bütünü vardı. AKP’nin iktidar olmasından bu yana bütün sermaye kesimleri diktatör Erdoğan’ı desteklemek için adeta sıraya girmişlerdir. Nihayetinde Erdoğan sermayeyi ihya eden, ihale dağıtan, vergi indirimi yapan, işçi haklarını tırpanlayan yegane güçtür. Türk sermayesinin tümü rejimin; faşist diktatörlüğün arkasında durmuştur. Diktatör, sermaye kesimlerini hemhalleştirmiştir. Bunu, adımlarını sermayenin tümüne dayanarak atmak istediğinden; güçlü olduğunu, uluslararası alanda sermayenin desteğiyle göstermeye çalışmak istediğinden dolayı yapmaktadır.

Türk burjuvazisi ve sermayesi, gelişmesinin belli bir aşamasından sonra iç ve dış siyasette; başka ülkelerle ilişkilerinde; müttefikleriyle ilişkilerinde; komşu ülkelerle ilişkilerinde şimdiye kadar olmadığı kapsamda sorunlar yaşamaya başlamıştır. Türkiye, bir taraftan sermeyenin yeni çıkarları doğrultusunda değişiyor, ama bu değişim içte ve dışta sorunsuz olmuyor, sancılı oluyor. Türkiye'nin ne mevcut bürokratik yapısı ne de bu yapıya şimdiye kadar hakim olan kesimlerin devleti yapılandırma anlayışı Türk sermayesinin önünü açmaktadır. Burjuvazinin belli kesimleri arasındaki iç kavga aslında bu yapılanma sorunundan kaynaklanmaktadır. Kimi bunu “Atatürkçülük”, “laiklik”, Avrupa yanlılığı adına sürdürmeye çalışırken, AKP'li ve AKP'ye yakın büyük sermaye, devletin, sermayenin dünyaya açılımını sağlayacak, teşvik edecek bir yapılanma içinde olması gerektiğini savunmaktadır. Bu, başka ülkelerle, sermayelerle rekabet ve çatışmadan başka bir anlam taşımamaktadır.

Türkiye'de devlet korumacılığı altında birikim, bu korumacılığı kalkan olarak kullanmak artık tarih olmuştur. Bu anlayışta olan bir sermaye grubunun “yeni” Türkiye'de fazla bir önemleri kalmayacaktır. TÜSİAD, AKP ile “yeni” Türkiye dönemine girildiğini görmüştür. Oluşan, güçlenen ve iktidarda AKP gibi sözcüsü olan yeni sermaye grupları, Türk burjuvazisinin ve kapitalizminin geleceğini belirliyorlar; bu geleceğin de sadece mevcut sınırlar içinde olmadığını, dünyaya açılarak belirleneceğini görüyorlar. Bundan en iyi yararlanan da ekonomideki gücünden dolayı TÜSİAD’dır.

TÜSİAD’ın 600 üyesi var ve bu üyelerin sahip oldukları şirket sayısı da yaklaşık 4.500’dür. Bu şirketler Türk ekonomisinde yaklaşık olarak;

Kamu dışı milli gelirin yarısını (yüzde 50) oluşturmaktalar.

Dış ticaretin yüzde 85’ini (enerji ithalatı hariç) gerçekleştirmekteler.

Kayıtlı istihdamın (kamu ve tarım hariç) yüzde 50’sini sağlamaktalar.

Kurumlar vergisinin yüzde 80’ini ödemekteler. (Kendisi hakkında bu bilgileri veriyor).

Diktatörün hesaba kattığı bu güçtür. Şunu da belirtmeliyiz ki, Erdoğan verdikçe, kamu değerlerinden yararlanmasını sağladıkça TÜSİAD içinde AKP ve Erdoğan’a karşı ses çıkartanların gücü zayıflayacaktır. Erdoğan bunu da hesaba katmaktadır.

Şimdi ne olacak? Dendiği gibi sermaye grupları arasında, somutta da TÜSİAD ile MÜSİAD arasında bir meydan muharebesi verilmeyecektir. Birkaç büyük tekeli içinde barındırsa da MÜSİAD sermaye gücü bakımından TÜSİAD ile henüz boy ölçüşecek durumda değildir.

Ancak TÜSİAD, şimdiye kadar ne ise o olduğunu önümüzdeki süreçte de gösterecektir. Erdoğan’ın duruma yeniden hakim olması durumunda geri adım atmaktan çekinmeyeceği gibi, daha da zayıflaması durumunda ona daha sert yüklenmekten de geri kalmayacaktır.