deneme

26 Kasım 2002 Salı

KİMİN “MALINI” SATIYORLAR?

Yeni hükümet de gözünü özelleştirmeye dikti. Bütçe açığını kapatmak veya başka cari giderlerini karşılamak için özelleştirmeye hız vereceğini açıkladı. Daha önceki hükümetler de benzeri açıklamalar yapmışlardı. Özelleştirme, özelleştirmeye karşı mücadeleyi de gündeme getirdi. Özelleştirme, aynı zamanda, özelleştirilen maddi değerlerin sınıfsal karakterini ve buna bağlı olarak başka kavramları da gündemleştirdi. Örneğin özelleştirme ve ulusal zenginlik arasındaki bağ. Sorun, maddi değerlerin üretimi ve bunun bir sonucu olarak ulusal zenginlik olduğuna göre bu konuda iki farklı sınıfsal yaklaşımın açıklamak gerekir. Kapitalizmde modern sınıfların; burjuvazi ve işçi sınıfının ve siyasi temsilcilerinin bu kavrama yükledikleri anlam farklı. Buna açıklık getirmek için şöyle de sorabiliriz: kapitalizmde sermaye ne derece ulusaldır, ne derece ulusal değildir? Emperyalist sermaye ile işbirliği içinde olan, ona tabi olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin sermayesi ne derece ulusaldır? Veya güncel konu olan özelleştirmeyi ele alalım. Burjuvazi, özelleştirme adı altında kimin “malını” satıyor? Özelleştirilen fabrikalar, işletmeler, bankalar, yani kapitalist devletin mülkiyetinde olan bu maddi değerler ne derece ulusaldır?
Bu soruya açıklık getirmeden önce bir açıklama yapalım: Ulus kavramını iki kapsamda ele almak gerekir: Birincisi, geniş anlamda ulus ve ikincisi de dar anlamda ulus: Geniş kapsamlı ulus kavramı içinde sınıf olarak burjuvazi yer alır. Ama onun işbirlikçi kesimi, yani hâkim sınıf konumunda olan, emperyalizmle işbirliği içinde olan kesimi bu kavramın dışındadır. Kozmopolit olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin Türk ve Kürt ulusuyla özdeşleşen (dil, isim vs. dışında) hiçbir yanları yoktur. Dar kapsamlı ulus kavramı içinde esas itibariyle işçi sınıfı ve emekçiler yer alırlar. Bu kapsamdaki ulus içinde sınıf olarak burjuvazinin yeri yoktur.
İster geniş, isterse de dar kapsamlı ulus kavramı açısından bakalım, soru şu: Sermaye ne derece ulusaldır ve özelleştirilen maddi değerlerin esas sahibi kimdir? Ulusu, geniş kapsamlı ele alırsak, ulusal zenginlikten bahsedemeyiz, ama dar kapsamlı olarak ele alırsak ulusal zenginlikten bahsedebiliriz anlayışında olanlar olabilir. Bu yanlış bir anlayıştır. Kapitalizmde maddi zenginlikler, değerler, bir bütün olarak üretim araçları, hâkim sınıf olan burjuvazinin elindedir, özel mülkiyettedir. Özel mülkiyeti, işbirlikçi tekelci burjuvazinin mülkiyeti, devlet mülkiyeti, ulusal burjuvazinin mülkiyeti diye ayırsak da sonuç aynı; kapitalizmde sermayenin sınıfsal adı burjuvazidir. Ama buna rağmen bu sınıfın elindeki/mülkiyetindeki sermaye ulusaldır. Hem de yüzde yüz ulusaldır ve hükümet, özelleştirme adı altında yüzde yüz ulusal olan maddi değerleri pazarlıyor.
Burjuvazinin ve devletinin elindeki sermaye neden yüzde yüz ulusaldır? Marksizm bunu şöyle açıklıyor:
Kapitalist üretim, ücretli işe dayanır. Her sermaye yola, belli miktarda para olarak çıkar. Ama para, para olarak, tek başına sermaye değildir. Para, ancak, yabancı işgücünü sömürmek için kullanılmaya başladığında sermaye olur. Demek oluyor ki sermaye sahibi; kişi, şirket veya devlet, kapitalist üretim yapabilmek için üretim araçları, hammaddeler (değişmeyen sermaye) ve değişken sermaye (işgücü) satın almak zorundadır. Diyelim ki bu kişi, şirket veya devlet biçimindeki kapitalistin sermayesi 100 TL olsun. Sermayesinin 70 TL'sini değişmeyen sermaye için harcarken, geriye kalan 30 TL'sini de işgücü satın almak için kullanmış olabileceğini düşünebiliriz. Düşünmeye düşünebiliriz. Ama birazcık yanılmış oluruz.
Çünkü kapitalist, işgücü ücreti olarak işçiye kendi kesesinden hiçbir şey vermez:
"Kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu bütün ülkelerde, sözleşmeyle belirlenen süre içinde işgücü kullanılmadan önce ödeme yapılmaz. Örneğin ödeme, hafta sonunda yapılır. Bundan dolayı, her zaman, işgücünün kullanım değeri, kapitaliste avans olarak verilir. İşçi, henüz karşılığını almadığı işgücünün, satın alıcı tarafından tüketilmesine izin vermekte ve bundan dolayı işçi, her tarafta kapitaliste kredi açmakta. Bu kredinin bir hayal ürünü olmadığı, yalnız kapitalistin iflası üzerine zaman zaman işçinin uğradığı ücret kayıpları ile değil, bir dizi uzun süreli sonuçlarla da görülür." (K. Marks, Kapital, C.I, s. 188, Alm. Not: A. Bilgi, buraya aktardığımız anlayışın ilk cümlesini şöyle çevirmiş:"Kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu her ülkede, …emek-gücü kullanımından önce ödemenin yapılmaması bir gelenektir." Sol Yayınları, 3. Baskı, s. 189. A. Bilgi bu yasayı gelenek haline getiriyor. Yani işçiler, çalışmadan önce de ücretlerini alabilirler, ama bu gelenek olmamış gibi bir havayı çevirisinde uyandırıyor. Marks'ın yasa olarak gördüğünü, A. Bilgi gelenek olarak görüyor ve olan da okura oluyor.)
Demek oluyor ki kapitalist, işçinin ücretini kendi cebinden ödemiyor. Yukarıdaki örneğimizde söz konusu olan 30 TL'yi, işçiye, ücret olarak vermiyor. Olan şu: İşçi, çalışmaya başlıyor, meta üretiyor ve kapitalist, bu metaları satıyor. Sonra da işçiye ücretini veriyor. Bu durumda işçi, kapitalisti finanse ediyor, dolayısıyla da kendi kendini finanse ediyor.
İşgücü için harcama yapmıyorsa, üretim araçları için harcama yapıyor diyebilirsiniz? Yani elindeki 100 TL tutarındaki sermayenin hepsini üretim araçlarına yatırmış diyebilirsiniz. Ama yanılmış olursunuz.
"Ama kapitalist her hangi bir yerde, her hangi bir zamanda başlamak zorundadır. Bundan dolayı, …kapitalistin bir zamanlar, ödenmemiş yabancı işten bağımsız olarak herhangi bir birikimin parasal sahibi olması muhtemeldir ve o bundan dolayı pazarda, işgücü satın alıcısı olarak görülebiliyordu." (K. Marks, Agk., s. 594)
Burada kapitalistin, kapitalist olmaya nasıl başladığını öğreniyoruz. Tabii ki bu, muhtemel bir başlangıç. Her kapitalist, kapitalist olmaya böyle başlar diye bir kural yok. Marks, burada sermayenin menşei hakkında muhtemel dürüstlüğe bir örnek vermiş. Ama bu "dürüst" kapitalistin çalıştırdığı işçiye ücretini nasıl ödediğini yukarıda görmüştük.
"İşgücünün tüketim süreci, aynı zamanda meta ve artı değerin üretim sürecidir" (Marks, Agk., s. 189). Bu süreç ise bir defaya mahsus olan bir hareket/eylem değildir. Kapitalist üretim sürecinde devamlılık esastır ve bu devamlılık, bütün sermayeyi etkileyen olağanüstü değişmeleri beraberinde getirir.
"Eğer, 1000 sterlinlik bir sermaye, yılda 200 sterlinlik bir artı değer yaratır ve bu artı değer her yıl tüketilirse, beş yılın sonunda tüketilen artı değer 5x200 sterline ya da başlangıçta yatırılan 1000 sterline ulaşacaktır. Yok eğer yalnız bir kısmı, diyelim ki yarısı, tüketilecek olursa, 10 yılın sonunda aynı sonuca varılacaktır. Çünkü 10x100=1000 sterlin eder. Genel olarak; yatırılan sermayenin değeri yılda tüketilen artı değere bölünürse, başlangıçta yatırılan sermayenin kapitalist tarafından tamamen tüketilmiş ve bu nedenle de yok olacağı yılların, ya da yeniden üretim dönemlerinin sayısı elde edilir. Kapitalist başkalarının karşılığı ödenmemiş işini, yani artı değeri ürettiğini ve ilk yatırdığı sermayesi ise olduğu gibi tuttuğunu sanır. Ama onun bu düşüncesi gerçekleri değiştirmez. Aradan belli sayıda yıl geçtikten sonra, o zaman sahip olduğu sermaye değeri, o yıllar boyunca elde ettiği artı değer toplamına ve tükettiği toplam değer ise başlangıçtaki sermayesine eşittir. Elinde toplam miktarı değişmeyen bir sermaye bulunduğu ve bunun bir kısmının, yani binaların, makinelerin vb. daha işe giriştiği zaman var oldukları doğrudur. Ama bizi burada ilgilendiren şey maddi öğeler değil, bu sermayenin değeridir. Bir kimse bütün varını yoğunu, bu varlığın değerine eşit bir borca girmekle tüketmiş olsa onun bu varlığının borçlarının toplamından başka bir şeyi temsil etmeyeceği açıktır. Kapitalist için de durum böyledir; ilk yatırdığı sermayenin eşdeğeri miktarında bir değeri tüketmiş olsa o günkü sermayenin değeri, karşılığını ödemeksizin elde ettiği artı değerin toplam miktarından başka bir şeyi temsil etmez. Eski sermayenin tek bir kuruşu bile artık var olmaya devam etmez.
Demek ki, her türlü birikimin dışında, salt üretim sürecinin sürekliliği, başka türlü ifade edilirse, basit yeniden üretim, eninde sonunda ve zorunlu olarak her sermayeyi, birikmiş sermayeye ya da sermayeleşmiş artı değere dönüştürür. Bu sermaye, başlangıçta onu kullanan kimsenin kişisel işi ile elde edilmiş bile olsa, er geç eşdeğeri verilmeksizin elde edilmiş bir değer, başkalarının parada ya da başka bir metada maddeleşen karşılığı ödenmemiş emeği halini alır"(Marks, Agk., s. 594-595).
Burada söz konusu olan kapitalistin yerine Koç’u, Sabancı'yı veya devleti koyalım. 1000 sterlin yerine de 1000 TL diyelim ve Koç veya devlet, bu miktarla (aynen ‘30’lu yıllarda olduğu gibi) üretime başlamış olsun. Bu durumda Koç veya devlet, sermayesinin ancak bir kısmını kişisel veya kamusal tüketmek ve geriye kalan kısmını yeniden yatırıma dönüştürmek koşuluyla –ki bu kapitalist üretimin 'olmazsa olmaz' koşuludur– bir kaç sene içinde kendine ait olan başlangıç sermayesini tüketmiş olacaktır. Koç veya devlet, 1000 TL ile işe başlamışsa ve bu sermaye ile yılda 200 TL tutarında bir artı değer elde ediyorsa ve diyelim ki, bunun 100 TL'sini kişisel veya kamusal olarak tüketiyorsa, geriye kalanını yeniden yatırımda kullanıyorsa, 10 sene sonra o, başlangıçtaki sermayesini, yani 1000 TL'yi tamamen tüketmiş olacak ve elinde var olan bütün zenginlikler, sermaye; makineler, fabrika binalar vb. yabancı işgücünün sömürülmesiyle elde edilmiş olacaktır. Burada, Marks'ın dediği gibi, Koç'un veya devletin "eski sermayesinden bir atomluk değer" dahi yoktur. Bütün değer, başkasına aittir. Bütün değer, onu üretene aittir. O halde zenginliğin kaynağı ne kapitalisttir, ne devlettir ve ne de başlangıç sermayesidir. Zenginliğin kaynağı, üretimde çalışan işçidir.
Ama Koç veya devlet, 10 işçi ile işe başladıysa bugün binlerce işçiyi çalıştırıyor, onların ücretini kendi sermayesinden ödemiyor mu diye düşünebilirsiniz. Ama yanlış düşünmüş olursunuz. Koç veya devlet, 100 bin işçi de çalıştırsa, ücret olarak onların hiçbirisine kendi cebinden beş para ödemiyor.
"Artı değer, kapitalistin malıdır; zaten hiçbir zaman bir başkasına ait olmamıştır. Şayet bunu, üretim amacıyla yatıracak olursa, bu yatırım, tıpkı pazara ilk gittiği gün olduğu gibi onun kendi fonundan yapılmış olur. Bu defa bu fonun, çalıştırdığı işçilerin, karşılığı ödenmemiş işinden toplanmış olması hiçbir şey değiştirmez. İşçi B'nin ücreti, eğer işçi A'nın ürettiği artı değerden ödenmişse, önce A, bu artı değeri, kendine ait metanın tam fiyatından tek bir kuruş kesilmeksizin sağlamıştır. Sonra bu alışveriş B'yi hiç mi hiç ilgilendirmez. B'nin isteyeceği ve istemeye hakkı olduğu şey, kapitalistin, işgücünün değerini kendisine ödemesidir“ (K. Marks, Agk., s. 612)
Örneğimiz üzerinden devam edelim: Koç veya devlet, üretime, örneğin 10 işçi ile başlamış olsun. O, bu 10 işçinin ücretini, bu 10 işçiyi belli bir süre, diyelim ki bir hafta, çalıştırdıktan sonra haftalık olarak veriyordu. Şimdi ise çalıştırdığı binlerce işçi, Koç veya devlet adına birbirlerinin ücretlerini finanse ediyorlar. Ali'nin ücreti, Veli'nin daha önce ürettiği artı değerden, Veli'nin ücreti de Ali'nin daha önce ürettiği artı değerden vb. kaynaklanıyor.
O halde Koç veya herhangi bir kapitalist veya devlet, kendi sermayesini değil, başkalarının, işçilerin ürettikleri artı değeri kullanıyor.
"Kaynağı ne olursa olsun, basit yeniden üretimde bile bütün sermayenin, birikmiş sermayeye, sermayeleşmiş artı değere dönüştüğünü… görmüştük. Doğrudan doğruya birikmiş sermaye ile yani ister biriktirenin, ister başkalarının elinde çalıştırılan, sermayeleşen artı değer ya da artı ürün ile karşılaştırıldığında, başlangıçta yatırılan bütün sermaye, bu üretim seli içinde, gittikçe yok olan bir miktar… haline gelir. İşte bu nedenle, politik ekonomi sermayeyi 'artı değer üretiminde tekrar kullanılan biriktirilmiş zenginlik' (dönüştürülmüş artı değer ya da gelir) olarak, kapitalisti ise 'artı değerin sahibi' diye tanımlar. Bu tanım, bütün mevcut sermaye, biriktirilmiş ya da sermayeleşmiş faizdir sözünün başka türlü ifade edilmiş şeklidir" (K. Marks, Agk., s. 613-614)
Demek oluyor ki, üretim süreci nasıl başlarsa başlasın, sermayenin menşei ne olursa olsun, belli bir zaman sonra bu sermaye, başlangıçtaki sermaye olmaktan çıkıyor. Başlangıçta yatırılan sermaye, işçinin sömürülmesiyle elde edilen sermayeye, "birikmiş sermaye veya sermayeleşmiş artı değer"e oranla giderek azalıyor. İşte bu "sermayeleşmiş artı değer", her bir kapitalistin (kişi, şirket, devlet olarak) sermayesinin esasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla o, aslında, onu üreten sınıfındır. Yani işçi sınıfının.
"Ama başlangıçta yalnızca hareket noktası olan bu şey, salt sürecin sürekliliği… ile kapitalist üretimin durmadan yenilenen ve yenilenen, kendine özgü bir sonucu halini alıyor. Üretim süreci bir yandan ardı arkası kesilmeden maddi zenginliği sermayeye, kapitalist için daha fazla zenginlik ve zevk yaratma aracına çeviriyor. Öte yandan işçi, üretim sürecine bir zenginlik kaynağı olarak girdiği halde, süreci kendisinin de zenginliğinin kaynağı olabilecek bütün araçlardan yoksun olarak terk ediyor. …üretim süreci, aynı zamanda, kapitalistin, işgücünü tükettiği bir süreç olduğu için, işçinin ürünü sürekli olarak yalnız metalara değil, sermayeye, değer yaratıcı gücü emen değere, işçiyi satın alan geçim araçlarına, üreticilere komuta eden üretim araçlarına da dönüşür. İşçi bu nedenle, durup dinlenmeden, sermaye biçiminde, kendisine egemen olan ve onu sömüren yabancı bir güç biçiminde, maddi nesnel zenginlik yaratır…"(Marks, Agk., s. 595-596) ve
"Kapitalist üretim, toplumsal üretim sürecinin tekniği ve kombinasyonlarını… aynı zamanda, bütün zenginliğin kaynağını –toprak ve işçi– kurutarak geliştirir" (Marks, Agk., s. 529-530).
İşçinin sürekli, nesnel zenginlik olarak sermaye üretmesi ve kapitalistin de işçide var olan öznel zenginlik kaynağı olarak işgücünü üretmesi, kapitalist üretimin olmazsa olmaz koşuludur (Marks).
Yukarıda, kapitalist üretim sürecinde başlangıçta kapitaliste ait olan sermayenin, artı değerin artmasına oranla nasıl azaldığını veya kapitalistin kendi sermayesini –örneğimizde olduğu gibi– 10 senede hangi nedenden dolayı tüketmiş olduğunu Marks vasıtasıyla gösterdik. Bu durumda ister geniş kapsamlı ulus kavramı dışında kalan kozmopolit burjuvazisinin (Türkiye somutunda da işbirlikçi tekelci burjuvazi) isterse de kapsamdaki ulus kavramı içinde yer alan ulusal burjuvazinin elinde/mülkiyetinde olsun sermaye, onu üretenin kaynağı açısından işçi sınıfınındır ve bu anlamda da ulusal zenginliğin doğrudan bir ifadesidir ve hükümet, özelleştirme adı altında bu ulusal zenginliğin tekellere peşkeş çekmektedir.
Burjuva hukuk anlayışı bu konuda çifte standartlıdır. Bir taraftan her şeyi ulusal varlık/zenginlik olarak görür, ama diğer taraftan da mülkiyet anlayışından dolayı bu zenginliklerin önemli bir kısmını kişinin özel mülkiyeti alarak değerlendirerek "adalet"ini bu mülkiyet temelinde yükseltir. Böylelikle işçi sınıfı, kendi ürettiği zenginliğe hukuksal olarak da sahip çıkamaz.
Bu zenginliğin nasıl üretildiğini ve sahibini biliyoruz. Bu işçi sınıfıdır. O halde işçi sınıfı, bütün ulusal zenginliği üretiyor ve onun esas sahibidir. Demek oluyor ki, Türkiye'de faal olan yerli ve yabancı sermaye, burjuva hukuk bazında emperyalistlerin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinindir. Ama onun esas sahibi işçi sınıfıdır.
Ayrıca soruna böyle bakmıyorsak, özelleştirme konusunda şunu demeliyiz. Devletin mülkiyetinde olan zenginliğin (fabrikalar, işletmeler, toprak, bankalar vs.) şu veya bu tekele satılması, peşkeş çekilmesi bizi ilgilendirmiyor. Bunu diyemeyiz. Aksi taktirde, ülkenin talan edilmesine seyirci kalmış oluruz. Seyirci kalamadığımız, talan edilmesine kayıtsız olmadığımızın şey, maddi değerlerdir, işçi sınıfının ürettiği artı değerin sermaye (fabrika, makine vs.) biçimidir.
İşçi sınıfı, hem geniş, hem de dar kapsamlı ulus kavramının en önemli bileşenidir. Bu sınıfın ulusallığından (buradaki ulusallığın herhangi bir ulusla; Türk ulusu, Kürt ulusu veya Alman ulusu kavramıyla bir ilgisi yoktur) şüphemiz yoksa onun ürettiği artı değerin, zenginliklerin ulusallığından da şüphemiz olamaz. Özelleştirmeye karşı mücadelede sorunun bu yönü açılmalıdır.

13 Kasım 2002 Çarşamba

SAVAŞ ÜZERİNE (V)

SAVAŞ KARŞITI MÜCADELENİN İÇERİĞİ VE ÖRGÜTLENMESİ SORUNLARI

Amerikan emperyalizminin Irak’a saldırı olasılığı, yeni bir kitle hareketinin gelişmesine neden olmuştur. Geçen yüzyılın ‘80’li yıllarının silahsızlanma ve barış hareketinin yerini, aynı yüzyılın ‘90’lı yıllarının başından itibaren gelişen ve bugünlerde doruk noktasına ulaşmış olan “antiküresel hareket” aldı. Şimdi, 1990’lı yıllardaki Balkan Savaşlarına karşı protestolarla gündeme gelen ve Irak’a karşı emperyalist savaşı protesto ile şekillenen yeni bir kitle hareketiyle karşı karşıyayız. Şüphesiz ki bu hareketi, sınıfsal bileşenleri ve siyasal yönelimleri; bir bütün olarak amaçları bakımından “antiküresel hareket”ten tamamen farklı olarak göremeyiz. Yakın geçmişte kendisini, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün oluşturduğu “üçlü kutsal ittifak”a karşı mücadele ile ifade eden ve bileşenlerinin büyük çoğunluğunun emperyalizme karşı mücadeleyi, bu “üçlü kutsal ittifak”a karşı mücadele ile sınırlayan ve daha ziyade antiamerikancı olan “antiküresel hareket” içinde yer alan akımlar, bugün bu hareketi, somut savaş olasılığından dolayı savaş karşıtı hareket olarak devam ettiriyorlar.

Amerikan emperyalizminin Irak’a karşı olası savaşı vesilesiyle oluşan ve özellikle ABD ve İngiltere’de görüldüğü gibi yüz binleri harekete geçiren savaş karşıtı hareketin, devrimci ve komünist güçlerin yönlendirici müdahalesi olmazsa, hangi yöne doğru gelişeceğini tahmin etmek kehanet olmaz. “Antiküresel hareket”in bugünkü durumu, savaş karşıtı hareketin geleceğini göstermektedir. Bu nedenle devrimci ve komünist güçlerin görevi, daha başından bu hareketi içeriklendirmek ve örgütsel bir yapıya kavuşturmak için mücadele etmek olmalıdır.

Nasıl ki “antiküresel hareket”te, antiküreselliği veya antiemperyalistliği, neredeyse salt antiamerikancılıkla ve antitekelcilikle sınırlandırma eğilimi belirleyici olmuşsa, savaş karşıtı harekette de genel olarak savaşa karşı olmak ve Amerikan emperyalizminin savaşına karşı olmak gibi eğilimlerin hâkim olma olasılığı oldukça güçlüdür.

“Antiküresel hareket”e bütün yönleriyle antiemperyalist öğe yüklemekten özellikle kaçınanlar ve kapitalizmi, birtakım hayallerden öteye gitmeyen “talepler”le reforme edeceğine inanan güçler, savaş karşıtlığını, genel olarak savaş karşıtlığı ve barışı da, savaşın olmadığı mevcut kapitalist düzen olarak algılayan ve bu doğrultuda mücadele eden güçlerdir. Burada, savaş karşıtı hareketi, genel olarak savaş karşıtı hareket olarak algılayanlarla, savaş karşıtı hareketi her türlü haksız savaşlara karşı, ama haklı savaşların yanında olan bir hareket olarak algılayanlar arasında ideolojik farklılık söz konusudur. Burada soruna yaklaşımda, görünümü nasıl olursa olsun reformizmle Marksizm-Leninizm arasında bir çatışma söz konusudur.

Savaş karşıtı hareketin, genel olarak savaşa karşı bir hareket olarak şekillenmemesi için komünist ve devrimci güçler, bu hareketi antimilitarist bir hareket olarak algılamak ve ona göre hareket etmek zorundadırlar.
Antimilitarizm, devrimci işçi hareketinin emperyalizme ve emperyalist savaşlara, haksız savaşlara karşı ve özgürlük ve sosyalizm için mücadelesinin esasını oluşturur. Yani antimilitarizm, genel olarak savaşa değil, haksiz savaşlara, emperyalist savaşlara ve dolayısıyla emperyalizme karşı duruşun ifadesidir. Bunun ötesinde antimilitarizm, özgürlük için (antiemperyalist, antifaşist) ve sosyalizm için (antikapitalist) mücadele demektir.
K. Liebknecht’in dediği gibi militarizm, “kapitalizmin barışı ihlal eden eğilimlerinin” toplamı ve içeriğidir. Militarizm, demokrasi karşıtlığıdır, hümanizm karşıtlığıdır ve savaş tehlikesini sürekli gündemleştirir.
Antimilitarizm;
a)daimi orduya,
b)halkların birbirlerine karşı kışkırtılmasına (şovenizme),
c)üretici güçlerin silah üretimiyle israf edilmesine,
d)emperyalist, haksız savaşlara,
e)kapitalist/emperyalist ülkeler arasındaki askeri ittifaklara (örneğin NATO) karşıdır.
Antimilitarizm;
a)kamu yaşamının militarizmden arındırılması,
b)silahsızlanma,
c)özgürlük ve demokrasi ve
d)nihai olarak militarizmi ortadan kaldırmak için emperyalizmi ortadan kaldırma mücadelesi demektir.
Bunu gerçekleştirmenin yegâne yolu, belirttiğimiz gibi, emperyalizme karşı mücadeledir; militarizmi ve emperyalizmi ortadan kaldırmak ancak ve ancak antiemperyalist demokratik ve sosyalist devrimlerle mümkün olabilir.
Demek oluyor ki militarizme karşı mücadele, gerçek antiemperyalist, antifaşist ve antikapitalist mücadeleleri; devrimleri ifade eden bir mücadeledir.

Gelişen savaş karşıtı hareketi, militarizm karşıtı harekete dönüştürmek için komünist ve devrimci güçlerin bu hareket içinde etkin bir şekilde yer almaları gerekmektedir.
Bu nedenle, antiküresel ve şimdi de savaş karşıtı hareketin bileşenleri, birbirlerine siyasal ve ideolojik yakınlık nedeniyle nasıl ki koordineli hareket ediyorlarsa, devrimci ve komünist güçler de bu hareket içinde güçlerini koordine etmek zorundadırlar. Bu kendiliğindenci harekete, sınıf bilinçli karakter vermek zorundayız.

Bu harekete koordineli katılmak, ona sınıf bilinçli karakter vermek ve yönlendirici gücü olmak için, hareketin gelişmesine yön verecek bir platformun oluşturulması gerekir. Böyle bir platform çabası, uluslararasında tek tek devrimci ve komünist oluşumların bir araya gelmesini sağlayabileceği gibi, mevcut “enternasyonal” karakterli gruplaşmaları da bir araya getirebilir. Böyle bir platformu oluşturma çabası, bölgesel antiemperyalist güçlerin ortak hareket etmelerinin yolunu açan bir vesile de olabilir.

Her halükarda Marksist Leninist Komünistler, gelişen savaş karşıtı bu harekete anti militarist karakter verme, bu hareket içinde devrimci; antiemperyalist, antifaşist ve komünist güçleri uluslararası bir antiemperyalist oluşumda bir araya getirme ve aynı zamanda bölgesel (örneğin, emperyalistler arası çelişkilerin en çok keskinleştiği ve ülkemizi doğrudan ilgilendiren Balkanlarda, Kafkasya’da ve Ortadoğu’da) antiemperyalist ve komünist güçlerin cephe oluşturmaları için mücadele göreviyle karşı karşıyadırlar. Amerikan emperyalizminin Irak’a saldırısı ve bu ülkeyi işgali durumunda alevlenecek antiemperyalist mücadelede güçlü olmanın, emperyalizmi bölgemizde kovmanın ve işbirlikçi düzenleri yıkmanın yolu, bölgemizin devrimci ve komünist güçlerinin ortak hareket etmesinden geçer.

5 Kasım 2002 Salı

SAVAŞ ÜZERİNE(IV)

SAVAŞTA MORAL FAKTÖRÜ

Savaşta moral faktörü veya moral güçleri, toplum düzeninin karakterine, geniş emekçi yığınlarının mevcut düzene bakışına, devletin politikasına, hâkim ideolojinin sınıfsal karakterine ve nihayetinde işçi sınıfı ve emekçi yığınların; bir bütün olarak halkın siyasi bilinçlilik derecesine bağlıdır.

Ordunun moral durumu, genelkurmayının ve hâkim sınıfların her zaman göz önünde tutukları bir faktördür. Sürekli etkileyici olan ordunun moral durumu kendini, subayların ve askerlerin bilinç derecesinde, zafere inançlarında, yurtsever duyguların ifade ediliş derecesinde, silahlı güçlere ve ülke yönetimine inançlarında, düşmanı yenme ve zaferi elde etmedeki kararlılıkta açığa vurur. Moral faktörüne önem vermeyen bir ordu ve ülke yönetimi düşünülemez. Tabii her bir hâkim sınıf moral faktörünü kendi çıkarları açısından değerlendirir ve kullanır. Moral faktörü, sınıfsal karakterli faktördür ve her hâkim sınıf ve orduları, bu faktörü savaşta bir birbirlerine karşı kullanırlar.

Moral faktörünün kendine özgüllüğünün, savaşın seyri üzerindeki etkisinin ve kaynaklarının açıklığa kavuşturulması, halk yığınlarının savaştaki rolünün doğru kavranmasıyla ve savaşın sınıfsal karakteriyle sıkı bağ içindedir.

Sömürüye dayanan toplum düzenlerinde hâkim sınıflar, tarihin gelişmesinde halk yığınlarının rolünü sürekli küçük görürler, önemsizleştirirler. Onların bu anlayışı, kaçınılmaz olarak askeri düşünce tarzına da yansır.

Çağımızda savaş tekniğinin devasa gelişmesi, burjuvazinin askeri ideologlarının bir dizi teoriler geliştirmelerine neden olmuştur. Bu teorilerin özü, teknolojinin abartılması ve savaşta insan faktörünün rolünün önemsizleştirilmesidir. Bu teorilere göre savaşta belirleyici olan, tekniktir, insan faktörünün rolü önemli değildir.

II. Dünya Savaşı öncesini düşünelim. Hemen bütün emperyalist ülkelerde askeri teorisyenler ve yazarlar, insan gücüne dayanan ordu anlayışının tarihe karıştığı, bunun yerini modern silah teknolojisiyle donatılmış, az insandan oluşan ordu anlayışının alması gerektiği üzerine bolca görüş açıklamışlardır.

Aynı anlayışı Amerikan askeri teorisyenlerinin atom bombasını savaşın kazanılmasında belirleyici faktör olarak değerlendirmelerinde de görüyoruz. Bugün de aynı veya benzeri teoriler yeniden ısıtılıyor. Burjuvazi, halk yığınlarından korkusundan dolayı savaşını, mümkün olduğunca az asker kullanma yöntemiyle kazanmaya çalışıyor. Burjuvazi, talancı, katliamcı savaş planlarını teknolojiye dayanarak gerçekleştireceğini sanıyor. Şüphesiz ki bir ordu, modern teknolojiyle donatılmamışsa, modern silahları yoksa savaşını kolay kolay kazanamaz. Ama bundan, teknik her şeydir sonucu çıkartılmamalıdır. Teknik, önemli bir faktördür, ama hiçbir zaman belirleyici faktör olamaz. Engels’in dediği gibi, muharebeyi silah değil, insan kazanır.

Tarih, savaşın, halk yığınlarına sadece yoksulluk, korku ve zulüm vermediğini, aynı zamanda onlarda siyasi bilinci uyandırdığını, saldırganlara, talancılara karşı mücadele isteğini geliştirdiğini de göstermiştir. Bunun böyle olduğunu I. ve II. Dünya Savaşlarında, Ekim Devriminde, bütün ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerinde görmekteyiz. Burjuvazi, savaşın bu yönünü de görüyor ve ordu ve savaş doktrinini geliştirirken bunu hesaba katıyor. Ama her seferinde de yanılıyor. Yanılıyor çünkü en modern teknik dahi, moral açıdan bitmiş insanlar, yani burjuva ordu kurmayları tarafından yönlendirilen savaşta hiçbir işe yaramıyor. Kahraman Vietnam halkının, modern Amerikan ordusu karşısında kazandığı zafer, bunun böyle olduğunu yeteri kadar açıklıyor.

Tarih, savaşta insanın öneminin, orduda moral öneminin azalmadığını, teknolojinin belirleyici yegâne faktör olmadığını göstermektedir.

Moral üstünlüğünün ve moral yoksunluğunun kaynağı sınıfsal karakterlidir, savaşın haklı, yoksa haksız savaş mı olduğuna bağlıdır. Niçin savaşıldığı, moral üstünlüğünün ve moral yoksunluğunun esas kaynağıdır.

Emperyalist burjuvazinin askeri uzmanları, yüksek moral özelliği olmayan orduların savaşta başarılı olamayacaklarını sık sık işlerler. Onların unuttukları temel nokta şu: Burjuvazinin ordusu, mevcut düzeni korumakla görevlidir. Emperyalist ordular, başka ülkeleri talan etmek, fethetmek için, ulusal ve sosyal kurtuluşu için mücadele edenlerin bu mücadelesini ezmek için, dünyanın emperyalist ülkeler tarafından yeniden paylaşımını gerçekleştirmek için kurulmuşlardır. Böylesi orduların morali olamaz. Bundan dolayıdır ki burjuvazinin ideologları, her araç ve yöntemi kullanarak askerlerini aldatmaya, ölüm makinesi olarak kullanmaya özel önem gösterirler. Burjuvazi, etiği, demokrasiyi, özgürlüğü, insan haklarını teorileştirerek, yücelterek askerlerini atlatmaya, ölüm makinesi yapmaya çalışır. Bugün Afganistan’da gördüğümüz ve Irak’a saldırı hazırlıklarının da gösterdiği gibi, emperyalist ordular, dolayısıyla askerler, insanları ”kötü”nün pençesinden kurtarmak için savaşıyorlar!

Burjuvazi bu demagojisinde de hiçbir zaman başarılı olamadı, olamaz da. Bu nedenle başka “moral” özellikler ön plana çıkartılıyor. Tarihi deneyler, haksız savaşlarda askerler arasında hırsın, açgözlülüğün, çapulculuğun, hayvani duyguların bilinçli bir biçimde “moral” olarak yaygınlaştırıldığını ve askerlerin beynine işlendiğini göstermektedir. Emperyalist saldırganlar, böylesi “moral” özelliklerle ordularını savaşa sürüyorlar.

İşgal edilen ülkelerde çapulculuk, talan, zora başvurma, tecavüz, katliam, burjuva emperyalist orduların geleneğinde vardır. F. Engels, Britanya ordusunu karakterize ederken, bu ordunun “dünyadaki en canavarca ordu olduğunu”, bu ordunun “talan, zora başvurma, katliam” anlamına geldiğini ve bütün bunların bu ordu açısından “çoktandır doğal bir imtiyaz, yasal bir hak anlamına geldiğini” tespit eder (New York Daily Tribune, 25.5.1858).

Diğer burjuva, emperyalist ülke ordularının da Britanya ordusundan aşağı kalır yanı yoktur. Emperyalist çıkarlarını savunmak, başka ülkeleri fethetmek ve katliamlar gerçekleştirmek için emperyalist propagandacılar, akla, bilince hitap etmekten kaçınırlar, bunun yerine askerlerde hayvani içgüdüleri geliştirmeyi esas alırlar.

Burjuvazi, haksiz savaşlara, talan ve fetih savaşlarına katılmaları için geniş yığınları yönlendirmeye çalışır. Son savaş karşıtı hareketin de gösterdiği gibi, burjuvazi bu çabasında da başarılı olamaz. Şüphesiz ki emperyalist burjuvazi, emekçi yığınların bir kısmını demagojiyle kendisi için kazanabilir. Ama bu durum geçicidir. Demagojiyle kazanılan “moral”in de ömrü uzun olmaz. Çünkü emperyalist burjuvazi, savaşının gerçek nedenini eylemiyle açıklamak zorunda kalır.
Emperyalist ülke orduları, talan ordularıdır, işgal ordularıdır, sömürgeci ordulardır. Bu ordularda davaya inanç yoktur, olamaz da. Bu nedenle de güçlüklerin üstesinden gelme yetenekleri yoktur.

Savaşta moral güçlerinin üstünlüğü, ancak ve ancak haklı amaçlar için savaşan ordularda; güçlerde vardır. Haklı savaş, baskıya, sömürüye, işgale karşı mücadeleye milyonlarca insanın katılmasını sağlar, onlarda dayanışma ve coşkuyu, siyasi bilinçlenmeyi geliştirir. Örneğin ulusal kurutuluş savaşı, sosyal kurutuluş savaşı, işçi sınıfı ve geniş emekçi yığınların; bir bütün olarak ülkenin bütün rezervlerinin harekete geçirilmesini ve bunların devasa maddi güce dönüşmesini ve zaferin elde edilmesini sağlayan moral faktörlerin bütününü kapsar. Tarih, haklı savaşın, haklı davanın yüce amaçlarıyla coşan orduların kendilerinden teknik olarak üstün olan orduları yendiğini göstermiştir. Çin halkının, Vietnam halkının Amerikan emperyalizmine karşı mücadelesi buna bir örnektir. Yıllarca savaştırılan, yorgun düşen, savaştan kaçan Anadolu insanının işgale karşı direnişi ve aynı zamanda Kürt halkının sömürgeciliği karşı direnişi de birer örnektir. Kahramanlıklar yaratan Kızıl Ordu’nun moral üstünlüğü, haklı davasında aranmalıdır.

Amerikan ve İngiliz orduları, Afganistan’ı bombaladılar. Muhtemelen Irak’ı da yeniden bombalayacaklar ve işgal edecekler. Ama bu geçici bir durumun ifadesi olacaktır. Geniş yığınlar, er veya geç, işgale karşı örgütlü direneceklerdir, bütün moral rezervlerini seferber edeceklerdir. Kahramanlıklar yaratan Filistin halkının direnişinde, davasında haklı olmasına inancının, moral gücünün etkisi inkâr edilebilir mi? İşgalcilere ve sömürgecilere, işgal edilen ülkelerin mezar edilmesinde, halkın bütün rezervlerinin harekete geçirilmesi anlamına gelen moral gücün etkisi göz ardı edilebilir mi? Silahlı Vietnam halkının modern silahlarla donatılmış Amerikan işgalcilerini kovalamasında, işgalcilerin son uçağa binmek için birbirlerini çiğnemesinde moral gücün etkisi göz ardı edilebilir mi?

Moral gücün kaynağı davada haklılıktır. Davada haklılık, sömürüye, baskıya, işgale, sömürgeciliğe karşı mücadeledir. Bu nedenle halk yığınlarının savaşa karşı alacağı tavır, savaşın seyrine etkide bulunan moral de dâhil bütün faktörler için belirleyici önemi haizdir.

Burjuva ideologlar, bütün olanaklarını kullanarak burjuva ordunun tarafsız olduğunu, sınıflar üstü olduğunu, sadece ulusal çıkarları koruduğunu anlatmaya çalışırlar. Tabii bunun gerçekle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Bugün dünyanın hemen her tarafında savaşan Amerikan ordularının ve başka burjuva orduların, devrimci gelişmeleri boğmak, emperyalizme direnenleri susturmak; ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerini bastırmak, tekelci sermayenin çıkarlarını korumak için birer araç oldukları artık gizlenmiyor bile. Sadece demagojinin adı değişti: emperyalist burjuvazi, ordularını artık “uluslararası terörizme karşı savaş”a sürüyor. Bu vesileyle ülkeler işgal ediyor, yeni silahlar deniyor, katliamlar gerçekleştiriyor.

20 Ekim 2002 Pazar

SAVAŞ ÜZERİNE (III)

SAVAŞ VE PASİFİZM

Pasifizm, gerici burjuva ideolojisinin bir bileşenidir. Pasifizm ve pasifizmden etkilenenler, geniş yığınların barış isteğini ve iradesini, haksız savaşlara karşı olmalarını kullanarak, genel anlamda savaşa karşı tavır alırlar. Pasifizm, emperyalist savaşların gerçek nedenlerini gizler, “zora başvurmamayı” vaaz eder ve böylece geniş yığınların emperyalist savaşlara karşı mücadelesini akamete uğratarak etkisizleştirmeye çalışır. Pasifizm, genel olarak savaşa karşı olduğu için, haklı savaşlara, devrimci savaşlara da karşıdır ve bu savaşların içeriğini çarpıtır.

“Pasifizm ve soyut barış propagandası, işçi sınıfı ve geniş emekçi yığınların yanlış yönlendirilmesinin bir biçimidir. Kapitalizm koşullarında savaşlar kaçınılmazdır…
Geniş yığınların, aynı zamanda, devrimci eylemlere çağrılmadığı barış propagandası, günümüzde sadece hayaller uyandırmaya yarar, proletaryayı, sadece, burjuvazinin insancıllığına inanmasını (talep ettiği için) ayrıştırır. Proletaryayı, sadece, savaş sürdüren ülkelerin gizli diplomasisinin oyuncağı yapabilir” (Lenin; Über den Kampf um den Frieden).

Genel olarak savaşa karşı olanların ötesinde bugün başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere bütün emperyalist ülkeler, “soyut barış propagandası” yaparak talancı savaş taleplerini gizlemeye çalışıyorlar ve geniş emekçi yığınlar nezdinde barışı sağlamak için ”güç kullanmak” zorunda kaldıklarını açıklıyorlar.
Dünya barışından en çok emperyalistler bahsediyorlar. Amerikan emperyalizmine göre, kuramadığı “yeni dünya düzeni”, dünya barışı üzerinde yükseliyor! “Küreselleşme”, aynı zamanda barış ve demokrasi demektir! “Uluslar arası terörizme karşı savaş”, dünya barışının sağlanması için mutlaka sürdürülmelidir!. Böylece emperyalistler, emperyalist savaşlarının, dünyayı yeniden paylaşmak için şimdilik bölgesel/lokal olarak sürdürdükleri savaşların, örneğin Irak (1991) Savaşının, Yeni Balkan Savaşlarının, Afganistan Savaşının ve şimdi de Irak’a olası yeni saldırının bir taraftan gerçek nedenlerini gizliyorlar ve diğer taraftan da geniş emekçi yığınlarına, dünya barışı için savaşımıza katılın, destek verin çağrısı yapıyorlar. Böylece pasifizm, emperyalist savaş hazırlıklarının bir aracı olarak açığa çıkıyor.

Pasifizm, aynı zamanda, oportünizmin de bir bileşenidir. Bütün 20. yüzyıl boyunca ve bugün görüldüğü gibi, özellikle savaş çığlıklarının yükseldiği dönemlerde yoğun olarak gündeme gelen “silahsızlanma düşüncesi”ne karşı da mücadele önemlidir. Özellikle oportünist, reformist, pasifist çevrelerin ideolojik silahı olan “silahsızlanma düşüncesi”, gerici bir karaktere sahiptir. Çünkü bu düşünce, genel olarak savaşa karşı oluşu, “zor kullanmaya” karşı oluşu içerdiği için, antiemperyalist, antifaşist savaşlar, antiemperyalist demokratik devrimler ve sosyalist devrimler açısından gericidir.

Oportünistlerin, reformistlerin pasifist “silahsızlanma düşüncesi”, sınıflı toplumlarda devrimci savaşların, yani iç savaşların sınıf mücadelesinin keskinleşmesinin doğal ve kaçınılmaz bir devamı ve sonucu olduğunu inkâr eder. Bu gerçeğin inkârı, hâkim sınıfların iktidarına, baskı ve talanına boyun eğmeyi vaaz etmekle, demokratik ve sosyalist devrimden vazgeçmekle eş anlamlıdır.

“Emperyalist pasifizm, savaş hazırlığının bir aracıdır ve bu hazırlığın, barış üzerine ikiyüzlü tanımlanmalarla gizlenmesidir” (Stalin; C.11, s. 200, 1949).

Böylece pasifizm, barış ve demokrasi adına emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki savaş, başka ülkelere karşı talan savaş ve demokratik ve sosyalist devrimini gerçekleştirmiş ülkelere saldırı hazırlıklarını gizlemeye çalışır, bu hazırlığın eyleme dökülmesini haklı çıkartmaya hizmet eder.

Pasifizm, kapitalizmde eşit olmayan siyasi ve ekonomik gelişme yasasının sonucu olarak tek ülkede veya birkaç ülkede gerçekleşecek devrimlerin emperyalist saldırıya karşı savunulmamasını vaaz eder.

Pasifizm, dişinden tırnağına kadar silahlanmış burjuvaziye karşı devrim perspektifinden; sınıf mücadelesinin keskinleşmesinin bu kaçınılmaz sonucundan vazgeçilmesini vaaz eder.

Pasifizm, emperyalist talana, işgale karşı ezilen uluslara ve halklara direnmekten vazgeçmelerini vaaz eder.

Sovyetler Birliği’nde proleter iktidarın Kruşçev revizyonistleri tarafından gasp edilmesinden (1956, XX. Parti Kongresi) sonra, kurulma aşamasında olan, kısmen de kurulmuş olan dünya sosyalist sistemi yıkıldı. O dönem güncel olan kavramlarla ifade edecek olursak, sosyalist, barış ve demokrasi cephesi yok oldu/yıkıldı. Bu nedenle o dönem gündemde olan “barışın aktif savunulması” sloganının bugün bir anlamı kalmamıştır. O dönem dünyanın bir bölümünde barış vardı ve o barış, bütün dünyada barış olarak kapsamlaştırılarak Amerikan emperyalizmi önderliğinde kapitalist dünyaya karşı aktif olarak savunuluyordu.
“Barışın aktif savunulması”, emperyalizme karşı aktif mücadeleyi, devrim perspektifli mücadeleyi esas alıyordu. Bugün böyle bir cepheden yoksunuz; hem fiziki alan bakımından ve hem de örgütlenme bakımından yoksunuz. Ama bu, bizim, emperyalist saldırganlığa karşı “barışın aktif savunulması”ndan vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmemelidir. Emperyalist savaşa, somutlaştırırsak Irak’a karşı olası emperyalist saldırıya karşı olmak ve barış talep etmek, mevcut dünya düzeninin barışçıl olduğu ve bu barışçıl ortamın devamını savunmak anlamına asla gelmez. Sosyalist Sovyetler Birliği’nin revizyonistleşmesiyle birlikte ne revizyonist kampta ve ne de emperyalist kampta hiçbir zaman barış olmamış ve bütün dünya barışın olmadığı bir sürece girmişti. Bugün de aynı süreç devam ediyor. Tek değişim, revizyonist bloğun yıkılmasıdır.

Barışın olmadığı bir dünyada barışı aktif olarak savunmak, mevcut emperyalist “barışı” savunmak anlamına gelmez. Pasifistler tam da bunu talep ediyorlar. Onların savaşa karşıyız söylemi, mevcut “barış” ortamının devamından yanayız demektir. Barışın aktif olarak savunulması, bugün her yerde, her koşul altında ve her alanda barış için mücadele, emperyalist savaşa karşı aktif antiemperyalist mücadele ve devrim mücadelesiyle; antiemperyalist, antifaşist ve sosyalist devrim mücadelesiyle bağlam içinde ele alınmalıdır. Aksi taktirde, Marksizm-Leninizm’in öğrettiği gibi, “geniş yığınların, aynı zamanda, devrimci eylemlere çağrılmadığı barış propagandası”, savaş karşıtlığı, “günümüzde sadece hayaller uyandırmaya yarar, proletaryayı, sadece, burjuvazinin insancıllığına inanması temelinde parçalar. Proletaryayı, sadece, savaş sürdüren ülkelerin gizli diplomasisinin oyuncağı yapar”.

Devrim perspektifli olmayan barış için mücadele veya savaş karşıtlığı, emperyalizmin işine yarar ve pasifistlerin vaaz ettiği mevcut durumu, emperyalist “barışı” korumaya hizmet eder.

Pasifizme; bu burjuva ideolojiye karşı en keskin ideolojik mücadele, pasifistler de dâhil bütün barış yanlılarını ve savaş karşıtlarını da kazanmayı içermelidir. Yeni bir emperyalist savaşa, yeni bir saldırganlığa, örneğin Irak’a karşı yeni bir saldırıya karşı olan bütün insanlarla böyle bir gelişmeyi engellemek için aktif mücadele geliştirilmeliyiz. Ve bu mücadele içinde, gerçek barışın, sadece, yeni bir emperyalist savaşın çıkmasını engellemekten ibaret olmadığını, tersine gerçek barışın, haksız savaşların nesnel nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla sağlanacağını, gerici, haksız savaşların iç savaşlara; devrimci savaşlara dönüştürülmesiyle elde edileceğini açıklamalıyız ve emekçi yığınları bu doğrultuda örgütlemeliyiz.

Emperyalist cephe örgütlü. Pasifist, reformist cephe örgütlü. Sadece antiemperyalist devrimci cephe örgütsüz. Pasifist cephe, örgütlü olduğu için güçlü. Antiemperyalist demokratik cephe, örgütsüz olduğu için etkisiz. Ülkemizde ve bütün dünyada Marksist Leninist Komünistlere düşen görev, bu cepheyi örgütlemektir. Uluslar arası antiemperyalist bir cephenin kurulması için mücadele etmektir.
Pasifizme karşı mücadeleyi de içeren böyle bir örgütlenmenin nesnel koşulları bütün dünyada mevcuttur.

(Gelecek yazıda savaşta moral faktörünü ve moralin savaş bazında sınıfsal içeriğini ele alacağız).

15 Ekim 2002 Salı

SAVAŞ ÜZERİNE (II)

HAKLI VE HAKSIZ SAVAŞLAR

Marksizm-leninizme göre iki tür savaş vardır: Haklı savaş ve haksız savaş.
“a) Fetih savaşı değil, bir kurtuluş savaşı olan, halkları yabancı saldırıya ve boyunduruk altına almaya karşı savunmak için, ya da halkları kapitalist boyunduruktan kurtarmak için ve en sonunda sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri emperyalizmin boyunduruğundan kurtarmak için yürütülen haklı savaşlar ve
b) Fetih savaşları olup, yabancı ülkeleri fethetmek için, yabancı halkları boyunduruk altına almak için yürütülen savaşlar” (SBKP(B), Kısa Tarih, s. 210).

Savaş da dâhil şu veya bu toplumsal fenomenlerin ilerici ve ya gerici olup olmadığı nesnel olmayan, “sınıflar üstü” olan bir bakış açısına göre değerlendirilmez. Bu değerlendirme için somut ve tarihsel koşullar, sınıfların; proletarya ve burjuvazinin, geniş emekçi yığınlarının, halkların çıkarları dikkate alınır.

Bir savaşın ilerici, haklı olabilmesi için, belli tarihsel koşullarda gerçekleşmesi; örneğin halk yığınlarının durumunu iyileştirmeyi hedeflemiş olması, insanlık tarihini ilerletici olması gerekir. Geniş yığınların ve de ezilen, sömürülen sınıfların durumunu bir şekilde iyileştirmek, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı savaşı içerebileceği gibi, faşizme karşı savaştı da içerir. İnsanlık tarihini bir adım ilerletmek için savaş, demokratik devrim olabileceği gibi, sosyalist devrim de olabilir. Böylesi savaşlar, geniş yığınlar açısından haklı savaşlardır.
“…Savaşın, ilerici, demokrasinin veya proletaryanın çıkarlarına hizmet edip etmeyeceğini ve bu anlamda haklı… vs. olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğini tespit etmek için her bir savaşın tarihsel analizi gereklidir” (Lenin; C. XIX, Wien-Berlin, 1930, s. 236).

Öyleyse savaşı, sınıfsal karakterine ve tarihsel koşullarına göre analiz etmek, her bir savaşın haklı ve haksız karakterde olup olmadığını tanımlamanın temel ilkesidir.
Aslında tarih, sınıf mücadelesi bazında haklı ve haksız savaşlardan ibarettir.

Tarih, sayısız haksız, talancı, fetihçi, gerici savaşlara şahittir. Bunlar, sömürücü sınıflar tarafından başlatılan, başka halkları, ulusları; ülkeleri boyunduruk altına almayı ve içte de emekçi yığınların devrimci hareketini bastırmayı hedefleyen savaşlardır. Köleci düzende köle sahipleri sınıfı, feodal düzende feodal beyler ve burjuva düzende de kapitalist/emperyalistler böylesi savaşları sürdürmüşlerdir. Osmanlı, sürdürdüğü haksız, fetihçi savaşlar sonucunda imparatorluk olmuştur. İngiltere, sürdürdüğü haksız, fetihçi savaşlar sonucunda sömürge imparatorluğunu kurmuştur. İngiltere gibi diğer emperyalist ülkeler de (Fransa, Almanya, Japonya, İtalya, ABD vb.) fetih ve talan savaşlarıyla sömürgeler elde etmişlerdir.

Emperyalizm, talan, katliam, savaş ve fetih demektir. Bu anlamda emperyalist ülkelerin tarihi en talancı, en kanlı tarihtir. Örneğin ABD, topraklarını sürekli, savaşlarla, fetihlerle, yerli halkları katlederek 10 mislinden fazla genişletmiştir.

Emperyalist çağda önde gelen emperyalist ülkeler, 19. yüzyılın sonu itibariyle paylaşılmış dünyayı yeniden paylaşmak için dünyayı kan gölüne çevirmişlerdir. I. ve II. Dünya Savaşları, değişen güçler dengesinin bir ifadesi olarak paylaşılmış dünyayı yeniden paylaşmak için başlatılmış fetih ve talan savaşlarıydı.
Dün olduğu gibi bugün de emperyalist ülkeler, hâkimiyetlerini, hegemonyalarını sürdürmek için sömürge ve bağımlı ülkelere; kendilerine şu veya bu nedenden dolayı direnen ülkelere karşı haksız savaşlarını sürdürüyorlar. Bu ülkelere saldırmak için her seferinde yeni bir vesile buluyorlar. Örneğin, müttefikleriyle birlikte Amerikan emperyalizmi Kore halkına, “komünizme karşı mücadele” vesilesiyle saldırdı. Bugün de Amerikan emperyalizmi, “uluslar arası terörizme karşı savaş” adı altında haksız savaşlar sürdürüyor ve böylesi savaşlara zemin hazırlıyor. Afganistan savaşı buna tipik bir örnektir. Irak’a karşı savaş hazırlığı buna bir örnektir.

Diğer taraftan tarih, sayısız haklı savaşlara da şahit olmuştur. Bunlar; haklı savaşlar, şu veya bu halkın dışarıdan saldırıya, köleleştirilmeye karşı veya emekçi yığınların sömürü ve baskı boyunduruğundan kurtulmak için veya şu veya bu sömürge, yeni sömürge ve bağımlı ülke halklarının ve ulusların sömürgeciliğe, emperyalist baskı ve talana karşı sürdürdükleri savaşlardır. Birkaç örnek verecek olursak: II. Dünya Savaşında bir dizi kapitalist ülkelerde halkların Hitler faşizmine karşı antifaşist mücadelesi haklı savaşlardı. Sovyetler Birliği’nin, sosyalist anavatanı Hitler faşizmine karşı savunması haklı savaştı. Kore halkının, Vietnam halkının antiemperyalist mücadeleleri haklı savaşlardı. Nasıl ki I. Dünya Savaşı sonrasında emperyalist ülkeler tarafından işgal edilen Anadolu’nun kurtuluşu için Türk ulusal burjuvazisi önderliğinde sürdürülen antiemperyalist mücadele, haklı bir savaşsa, Kürt ulusunun sürdürdüğü anti sömürgeci, antifaşist mücadele de haklı bir savaştır.

Sınıflı toplumların tarihi, sömürülenlerin, baskı altında tutulanların hâkim sınıflara karşı savaşlarına da tanık olmuştur, olmaktadır. İç savaş diye tanımlanan bu savaşlar, baskı altında tutan, sömüren; hâkim konumda olan sınıflara karşı ezilen sınıfların haklı savaşlarıdır. Bu türden savaşlar, insanlık tarihinin köleci toplum, feodal toplum ve bugün olduğu gibi burjuva toplum evrelerinde görülmüştür. Kölelerin, köle sahiplerine, bağımlı köylülerin feodal beylere, proletaryanın burjuvaziye karşı savaşları bu türden savaşlardır.
Başka türlü tanımlayacak olursak: Bütün haklı savaşlar devrimci savaşlardır. Bu anlamda savaşları, devrimci ve karşı devrimci (haklı ve haksız) savaşlar olarak iki kategoriye ayırabiliriz.

“Sömürenler ile sömürülenler arasındaki” emperyalist saldırganlar, emperyalist talancılar ile buna karış olan yığınlar arasındaki “en keskin sınıf mücadelesi, kapitalist toplum düzeninin temelini oluşturur” (Stalin, Fragen des Leninismus, s. 673, 1951).

Sömürülen sınıflar, baskı altında tutulan, sömürgeleştirilen halkalar ve uluslar arasındaki “en keskin sınıf mücadelesi”, hâkim sınıflara ve emperyalizme karşı devrimci, haklı savaşın kaçınılmazlığını gösterir. Kapitalizm/emperyalizm, var olmak için her cephede saldırmak ve nihayetinde savaşmak zorundadır. Bu, onun var oluş diyalektiğidir. Buna karşı ezilen ve sömürülenler de kapitalist/emperyalist sömürü ve boyunduruğu parçalamak için her cephede savaşmak zorundadırlar. Bu da onların mücadele diyalektiğinin doğrudan ifadesidir.

II. Dünya Barış Kongresi, saldırganı şöyle tanımlıyor:
“Hangi nedenden dolayı olursa olsun, silahlı güçlerini başka bir devlete karşı ilk önce kullanan devlet, saldırgan devlettir” (Einheit, Sayı 4, s. 220, Mart 1951).
Amerikan emperyalizminin şu veya bu bahaneyi öne sürerek şu veya bu ülkeye saldırması, onu saldırgan olmaktan kurtarmıyor.

İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar, halklar, Amerikan emperyalizmine “uluslar arası terörizme karşı savaşmak” için yetki vermediler. Bu nedenle Afganistan’a, Irak’a saldır demediler. Bu savaş, Amerikan emperyalizminin kendi çıkarları için sürdürdüğü savaştır. Bu, onun saldırganlığını gösterir ve ona karşı mücadele, kaçınılmaz olarak kurtuluş mücadelesidir, antiemperyalist mücadeledir.
Haksız savaşlar, fetih savaşları, geniş emekçi yığınlarında coşkuya neden olmaz. Tersine bu savaşlar, geniş yığınları emperyalizme, haksız savaşlara karşı mücadeleye yöneltir. Aynen bugün, bütün dünyada milyonlarca insanın Amerikan emperyalizminin Irak’a karşı olası saldırısızını protesto etmeleri gibi.
Gelecek makalede savaş ve pasifizmi ele alcağız.

10 Ekim 2002 Perşembe

SAVAŞ ÜZERİNE (I)

SAVAŞIN NEDENİ VE ÖZÜ


Savaş, toplumsal bir fenomendir ve tarihsel koşullu üretim biçimleriyle bağlam içindedir. Diyalektik ve tarihsel materyalizm kıstaslarına göre savaşlar, sömürüye dayanan toplumlara; sınıflı toplumlara özgü toplumsal bir fenomenin ifadesidir. Tarihsel materyalizm, özel mülkiyetin, insanın insan tarafından sömürüsünün toplumsal olgu olmasıyla; yani sınıfların oluşmasıyla birlikte sınıflar arasında ve sınıflı devletler arasında çatışmaların, zor kullanımının doğmasının kaçınılmaz bir gelişme olduğunu öğretiyor. Demek oluyor ki savaşların nedeni, doğrudan alt yapıda; gelişmesinin belli bir aşamasına varmış toplumun ekonomik sisteminde aranmalıdır; savaşın nedenleri antagonist sınıflı toplumun sosyal, ekonomik yapısında aranmalıdır. Ve böyle bir toplumda hâkim konumda olan sınıf veya sınıfların politikası da savaşın amaç ve karakterini belirler. Ezen ve ezilen; sömüren ve sömürülen ilişkisini ifade eden üretim ilişkilerinin belirleyici olduğu toplum düzenlerinde (köleci, feodal, burjuva) savaş, sömürücü sınıfların politikasının ifadesi olarak kaçınılmazdır. Hangi biçimde olursa olsun, savaşsız sömürü düzeni düşünülemez: köleci düzen, feodal düzen ve burjuva düzen savaşları nihai olarak aynı amaçlara hizmet ederler.; yeni alanların fethedilmesi, hammadde kaynaklarının elde edilmesi ve sömürmek ve talan etmek için insanların baskı altına alınması. Burada antagonist sınıflı toplumlarda savaşın üç temel nedenini görüyoruz: Birincisi; hakim sınıflar kendi ülkelerindeki emekçileri sömürmeksizin var olamazlar. Bu nedenle geniş yığınları baskı altında tutarlar, yani zora ve savaşa başvururlar. Bu da yığınların ayaklanmasına, devrimci gelişmelere ve nihayetinde devrime neden olur. (Sömürüden ve siyasal baskıdan kurtulmak için emekçi yığınların haklı savaşları). İkincisi; hâkim sınıfların fetih, talan, başka ülkeleri, dolayısıyla halkları boyunduruk altına alma politikası güderler. Böylece elde edilen hammaddenler ve başka maddi zenginliklerle güçlenirler ve iktidarlarını sağlamlaştırırlar. Bu durum; fetih savaşları kaçınılmaz olarak fethedilen, boyunduruk altına alınan ülkelerde yabancı güce karşı, baskı ve talana karşı baskı altında olan geniş yığınların kurtuluş için savaşlarına neden olur. Bu da haklı savaştır. Üçüncüsü; sömürüye dayanan devletler, güç dengesi durumuna göre, başka ülkeleri fethetmek için veya dünyanın mevcut paylaşılmışlık durumunu kendi lehlerine değiştirmek için birbirleriyle savaşırlar. Köleci düzende durum böyleydi. Feodal düzende durum böyleydi. Kapitalizmde de durum böyle.
“Savaş özel mülkiyetin temelleriyle çelişmez, bilakis savaş, bu temellerin doğrudan ve kaçınılmaz gelişme sonucudur” (Lenin; Über den Kampf um den Frieden, s. 64).
Öyleyse savaş, antagonist sınıflı toplumlarda kaçınılmazdır. Bu anlamda savaş, antagonist sınıflı toplumların; köleci, feodal ve kapitalist toplumların mutlak refakatçisi olan bir fenomendir.
“Yabancı toprakların talanı, sömürgelerin fethi ve talanı, yeni pazarların fethi, kapitalist devletlerin fetih savaşlarının sık nedenleri olmuştur. Kapitalist ülkeler için savaş, aynen işçi sınıfının sömürülmesi gibi, doğal ve yasal bir olgudur” (SSCB-KP(B) Tarihi, Syf. 204).
Dünya topraksal olarak emperyalist ülkeler arasında paylaşıldığı için en güçlü emperyalist devletler arasında, kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasının bir ifadesi olarak, dünyayı, yeni güç dengelerine tekabül edecek bir biçimde yeniden paylaşma mücadelesi alevlenir. Bütün emperyalist ve emperyalistler arası savaşların nedeni budur. 1991’deki Irak savaşının, Yeni Balkan Savaşlarının, Afganistan savaşının ve şimdilerde de Irak’a olası saldırının nedeni budur.
Savaş, “söz konusu ilgi duyan güçlerin –bu güçlerdeki çeşitli sınıfların- o andaki politikalarının devamıdır.” Yani savaş, şu veya bu sömürücü, hâkim sınıfın zor aracıyla politikasını devam ettirmesidir.
Savaşın özü, sömürücü sınıfların veya kapitalist devletlerin uğruna savaşmayı göze aldıkları hedeflerde somutlaşır. Savaşın amaçları ve dolayısıyla karakteri, proletarya partisinin somut tavrını belirler.
“Savaşın niçin sürdürüldüğü, hangi sınıflar tarafından hazırlandığı ve yönlendirildiği, savaşın nasıl değerlendirilmesinde” bütün dünyada Marksist Leninist komünistler için temel kıstasıdır.
Bütün burjuva savaş teorileri”nin sınıfsal içeriği, gerçek savaş nedenlerini gizlemeye, emekçi yığınları, savaşın gerçek neden ve sorumlularına karşı mücadeleden alıkoymaya, onların dikkatlerini başka yönlere çekmeye hizmet eder. Aynen bugün Amerikan emperyalizminin “uluslar arası terörizme karşı savaş” adı altında dünya üzerinde hegemonya politikasının ve Irak’a karşı olası savaşının gerçek nedenlerini gizlemeye çalışması gibi.
Gelecek makalede haklı ve haksız savaşları ele alacağız.

30 Eylül 2002 Pazartesi

AMERİKAN İMPARATORLUĞU HAYALİ VE SAVAŞ

Amerikan emperyalizmi açısından 20. yüzyılın sonu, 19. yüzyılın son dönemlerine benziyor. 19. yüzyılın sonunda ABD, diğer güçlü ülkelerle sömürge elde etme yarışına girmiş ve Asya’da, Karaipler’de, ve Pasifik’te katliamların izlediği işgallere girişerek, birçok ülke ve adayı kendine bağlamıştı. Zamanın önde gelen iktisat adamları, Amerika’nın dünya çapında sanayisel hâkimiyetinin planlarını kuruyorlardı. 1895’te senatör Henry Cabot Lodge, “19. yüzyılın hiçbir ülkesi, istilalarımızla, sömürgeci başarılarımızla ve genişlememizle boy ölçüşecek durumda değildir,… bize, şimdi hiçbir şey engel olamaz” diyerek Amerikan yayılmacılığının propagandasını yapıyordu.

Dönemin ABD Başkanı Theodore Roosevelt de “Birleşik Devletler’in Pasifik’te hâkim güç olmasını” ve “Amerikan halkı(nın) büyük gücüne yakışır işler yapmasını” istiyordu.

1896’da gazeteci M. Henry Wattereson, Amerikan yayılmacılığını şu sözlerle değerlendiriyordu:
“Biz, insanlık üzerinde belli bir nüfuza sahip olmak ve şimdiye kadar, Roma İmparatorluğu da dâhil hiçbir ulusa nasip olmayan dünyayı şekillendirme göreviyle karşı karşıya olan büyük bir emperyalist cumhuriyetiz”.

19. yüzyılın son dönemlerindeki ve 20. yüzyılın ilk yıllarındaki Amerikan başkanları Harrison (1889-1893), Cleveland (1893-1897); Mackinley (1897-1901) ve T. Roosevelt (1901-1909), Amerikan sermayesinin; Amerikan mali oligarşisinin çıkarlarını siyasi cephede savunurlarken, Mahan, Gilpen, Beveridge, Adams, Turner, Semple vb. ırkçı ve jeopolitikacılar da ideolojik cephede Amerikan emperyalizminin çıkarlarını savunuyorlar, Amerikan yayılmacılığını ve saldırganlığını haklı çıkartmaya çalışıyorlardı.

Aradan bir asır geçmesine rağmen Amerikan emperyalizminin dünya hakimiyeti anlayışından hiçbir şey değişmemiştir. Değişen, başkanlar ve ideologlar olmuştur. Harrison, Cleveland, Mackinley ve T. Roosevelt’in yerini Reagen, Bush, Clinton ve Bush (oğul), Mahan, Gilpen, Beveridge, Adams, Turner, Simple gibi ırkçı ve jeopolitikacı ideologların yerini de Brzezinski, Huntington gibiler, sayısız kalemşorlar almıştır. Bunlardan birisi, Charles Krauthammer; Amerikan saldırganlığının önde gelen bu ideologu, “Roma’dan buyana hiçbir ülkenin kültürel, iktisadi, teknik ve askeri açıdan böyle bir hâkimiyete sahip olmadığı gerçeği”nden bahsediyor, Washington Post’taki bir yazısında. Aynı ideolog 1999’da da şu tespiti yapıyordu: “Roma’nın Kartago’yu yıkmasından buyana hiçbir büyük güç böylesi bir zirveye ulaşamadı”.

20. yüzyılın sonunda/21. yüzyılın başında Amerikan emperyalizmi kendisini Roma İmparatorluğu ile ölçüyor. Amerikan emperyalizminin jeopolitik açılımını, yayılmacılığını ve bunun için savaşını doğrudan destekleyenlerin yanı sıra nispeten “ılımlı” olanlar da Roma ile ölçüşme hastalığına yakalanmışlar. Bunlardan birisi Joseph S. Nye(jr.) yeni kitabına şu cümleyle başlıyor: “Roma’dan buyana hiçbir ulus, diğer uluslar üzerinde bu denli hâkim konumda olmamıştı”. Tarihçi Paul Kennedy’ye göre de “ne pax Britanica, ne Napolyon’un Fransa’sı, ne Philipp’in İspanya’sı, ne Büyük Karl İmparatorluğu, evet Roma İmparatorluğu dahi” Amerika’nın bugünkü hâkimiyetiyle boy ölçüşecek bir hâkimiyete sahip olamamışlardı.

Son dönemlerin Amerikan literatüründe Roma ve imparatorluk, kavramlaştırılmış olarak kullanılıyor. Amerikan ideologlarına göre yeryüzünde hiçbir ülke ABD ile ölçüşemez, aşık atamaz, ABD’nin büyüklüğünü ölçmek için kıstas olamaz. Olsa olsa Roma İmparatorluğu olurdu. Öyleyse ABD’nin büyüklüğünü ve dünya üzerindeki hâkimiyetini gözler önüne serebilecek yegâne kıstas, Roma İmparatorluğudur. Bu anlayış savaş demektir; sürekli savaş demektir; Amerikan emperyalizminin dünya hegemonyası, buna tekabül eden jeopolitikası önündeki engelleri yıkmak için permanent (sürekli) savaş demektir.

Dünyada gelmiş geçmiş bütün imparatorluklar, sürekli, savaşlarla, sürekli, istilalarla, ezme, yok etme, katletme ve işgalle imparatorluk olmuşlardır. Roma, Roma imparatorluğu olana kadar sürekli savaştı. İngiltere, “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olana kadar sürekli savaştı. Osmanlı da, Osmanlı İmparatorluğu olana kadar sürekli savaştı. Amerikan emperyalizmi de Karaibler’de, Asya’da, Pasifik’te, Orta ve Güney Amerika’da sayısız savaşlarla, istilalarla, katliamlarla, işgallerle emperyalist çağa emperyalist ülke olarak girdi.

1994-1998 arasında bütün dünyada savaş ve çatışmaların sayısı 70 (Bu savaş ve çatışmalarda ölenlerin sayısı da 3 milyondan fazla). Bu savaş ve çatışmaların kaçında Amerikan parmağının olmadığını bilmiyorum. İsteyen araştırır. Ulusal kurtuluş mücadelesi; haklı savaşlar dışında hemen hemen hepsinde Amerikan emperyalizminin parmağı var. Amerikan emperyalizminin çıkarları; dünya hâkimiyeti jeopolitikası sürekli savaşmayı kaçınılmaz kılıyor. Bu savaşlarda Amerikan emperyalizminin önünde iki engel var: Bunlardan birisi, emperyalist ülkeler ve ona boyun eğmeyen geri ülkeler. Amerikan emperyalizmi bu engeli aşmak için emperyalist rakipleriyle birleşebileceği gibi, tek başına da hareket edebilir. 1991’de Irak’a karşı savaşta, Yeni Balkan Savaşlarında, Afganistan’a karşı savaşta olduğu gibi kendi önderliğinde emperyalist koalisyonlar kurabilir. Ama ekonomik ve askeri gücüne dayanarak savaş koalisyonu kurmayabilir de. Irak’a tek başına saldırıp, onu yenebilir de. Ama onun korkusu ikinci engeldir; dünya proletaryası, emekçileri, ezilen halkları ve uluslarıdır. Amerikan emperyalizmi, görece teknik gücüne dayanarak bu güçleri geçici bir dönem için sindirebilir, ama hiçbir zaman onların iradesini kıramaz.

Şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün imparatorluklar; Roması, Osmanlısı, Britanya’sı, iç çelişkiler ve dıştan gelen daha üstün bir gücün vuruşlarıyla yıkılmışlardı. Amerikan emperyalizminin de sonu böyle olacak. Tarih, bütün büyük imparatorlukların, en büyük biziz düşüncesine saplandıklarında yıkılma sürecine girdiklerini göstermektedir. Bunu en tipik örneğini sosyal emperyalist Sovyetler Birliği’nin çöküşü oluşturur. Bu emperyalist devlet, çöküş sürecinde bile “reel sosyalizm”in başarılı gelişmesinden, emperyalizme olan üstünlüğünden bahsetmekten, evet düpedüz yalan söylemekten geri kalmamıştır.

Şimdi 21.yüzyılın başında Amerikan emperyalizmi en büyük olma kompleksine kapıldı. Bu onun sonunun yaklaştığına bir işarettir. Amerikan emperyalizmi, imparatorluğunu kurmadan çökecektir. O, ya daha üstün, daha dinamik bir emperyalist güç tarafından geriletilecektir, ya da devrimci güçler tarafından tarih sahnesinden silinecektir.
21. yüzyılın sosyalizmin yüzyılı olacağını söylüyoruz. Bunun böyle olacağına inanıyoruz ve Amerikan emperyalizminin üstünlüğüne daha güçlü bir emperyalist ülkenin değil de, antiemperyalist, sosyalist güçlerin dünya çapında örgütlü irade ve eyleminin son vereceğine inanıyoruz. Gün bu yönde mücadelenin günündür.

25 Eylül 2002 Çarşamba

ALMANYA’DA SEÇİMLER

 
Seçim sürecinde burjuva partiler seçim programlarını bir kenara attılar ve işi popülizme döktüler. Medyalarının da doğrudan desteğiyle Alman halkının gerçeği görmemesi için adeta birbirleriyle yarıştılar. Tekelci sermayenin partileri, sorunları gizlemek için söz birliği etmişcesine hareket ettiler. Seçimler, iki büyük partinin Başbakan adaylarının TV-düellosuna dönüştürüldü. Milyonlarca seçmen, iki adayı, programlarının içeriğine göre değil, kıyafetlerine, mimiklerine; bir bütün olarak şov yeteneklerine göre değerlendirmeye zorlandı. Seçimlere, popülizm damgasını vurdu ve milyonlarca seçmen, “çaresizliğin seçim sonucunu” belirlemek zorunda kaldı.

Milyonlarca seçmenin sorunları ele alınmadı. Onların korku, his ve çaresizliğiyle oynandı. Hiçbirisi gerçeği seçmene açıklama cesaretini gösteremedi: Devam eden ekonomik kriz, borsalarda düşüş, kitlesel kronik işsizlik; 4 milyona varan işsiz sayısı, eğitim sorunu, sağlık sisteminin çalışanların aleyhine değiştirilme girişimleri vb.

Sosyal Demokrat Parti (SPD), 18,484 milyon oy aldı ve Hristiyan Demokratik Birlik/Hristiyan Sosyal Birlik (CDU/CSU) partilerinden kıl payı farkla mecliste çoğunluğu oluşturabildi. Yeşillerin de Hür Demokrat Partiden (FDP) daha fazla oy alarak üçünü parti olmasıyla eski koalisyon hükümeti yeni mecliste de çoğunluğu sağlamış oldu.

Geniş yığınlar, Stoiber’i Başbakan olarak kabullenemedikleri, tasavvur edemedikleri; onun Başbakan olmasını engellemek istedikleri ve Irak’a karşı olası bir savaşa katılmayı reddettikleri için onu seçmediler. Ama Schröder’i de, ülkenin sorunlarına çözüm getiremediği, özellikle işsizliğe çare bulamadığı için affetmediler. Ülke ortalamasında CDU/CSU biraz oy kazandı, SDP ise biraz oy kaybetti.

SPD, 1998 seçimlerine göre 1.7 milyon oy kaybetti. Özellikle işçiler arasında bu partinin oy kaybı oldukça büyüktü. İşçi sınıfının seçim bazında da olsa bu partiden kopuşu, burjuva düzenden kopuş sürecinin devam ettiğini gösterir. SPD de biliyor ki, sayısız işçi, Stoiber’i engellemek için, istemeye istemeye Schröder’i seçmiştir.

Tekelci sermaye, taleplerini gerçekleştireceğine inandığı Stoiber’i destekledi ve kaybetti. Schröder, popülizme oynadı ve kazandı. Doğu Almanya’da yaşanan sel felaketi, acımasızca kullanıldı, seçime malzeme yapıldı, insanların çaresizliği, yaşanan sefaleti hafifletmek için yapılan acil maddi yardım oya tahvil edildi.

Schröder, birdenbire anti savaş oldu. Amerika’nın Irak’a karşı olası savaşına karşı çıktı ve savaş karşıtlarından faşistlere varana kadar geniş bir yelpazenin oylarını aldı. Anketlere göre seçimleri kaybedeceğine kesin gözüyle bakılan Schröder/Fischer ikilisi, işi popülizme dökerek ipi önde göğüsledi.
CDU/CSU ‘nun adayı Stoiber, hükümetin sorunların üstesinden gelememesinden, özellikle işsizliğe karşı mücadele edememesinden dolayı yığınların bu hükümetten umutlarını kesmelerini kazanılmış oy olarak gördü. Özellikle işçi yığınlarının CDU/CSU’yu da seçmemeleri Stoiber’i hayal kırıklığına uğrattı. Bu birlik, faşist kesimden aldığı oylarla oyunu arttırabildi.
Partilerinden (SPD, FDP ve PDS) memnun olmayanların; hükümette daha “çevre bilinçli”, daha “barışa yönelik” bir potansiyelin olmasını isteyenlerin oyunu alan Yeşiller, görece en fazla oy kazanan parti oldu.
İşçi düşmanı programından, açıklamamasına rağmen CDU/CSU ile koalisyona hazır olmasından ve iç sorunlarından dolayı, orta tabakaların partisi olarak bilinen FDP, bu seçimlerde hedeflediği yüzde 18 oy oranının yarısına bile ulaşamadı ve yüzde 7,4 ile yetinmek zorunda kaldı.
Gerici, faşist partiler bu seçimlerde tam bir hezimete uğradılar. bu kesimdeki partilerin 1998 seçimlerine göre toplam oy kaybı 1,3 milyon.
PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi), kriz içinde, varlık nedeninin ortadan kalktığını görüyor. Burjuva mülkiyet ilişkilerine dokunmadan “demokratik sosyalizmin” kurulabileceği anlayışı bu partiyi eritti. Bu parti, revizyonist partinin bir uzantısı olarak, bir Doğu Almanya partisi olarak kuruldu ve bir Doğu Almanya partisi olarak da eriyor.
Tekelci burjuvazi, hükümetin değişmesini ve tekelci sermaye lehine reformların gerçekleştirilmesini talep ediyordu. Her ne kadar sermayeye hizmette kusur etmese de Schröder/Fischer hükümeti, bazı sosyal hakları rafa kaldırmada ve tekelci sermayenin taleplerini gerçekleştirmede beklenenden daha ağır hareket ediyordu ve aynı zamanda gereken sertliği ve kararlılığı gösteremiyordu.
Alman tekelci burjuvazisi bu seçimlerde umduğunu bulamadı; istediği güçlü hükümete bu sefer de sahip olamadı, zayıf ve istikrarsız bir hükümetle yetinmek zorunda kaldı.
Tekelci sermaye seçim sonuçlarını kabullenmek zorunda kaldı ve seçimin ertesi günü sürekli dile getirdiği taleplerini yeniden sıraladı; konjonktüre itici güç kazandırılmalıdır, iş piyasasında düzensizleştirme süratle gerçekleştirilmelidir. İşsizlikle mücadele için değil, işsizlere karşı mücadele için hazırlanmış olan Hartz-Komisyonu raporuyla yetinilmemelidir. Yaşlılık sigortası reformunun, sağlık sitemine vatandaşların katılımını sağlayan reformların çıkartılmasında kararlı hareket edilmelidir vs. vs.
Eski ve yeni hükümet arasında önemli fark olacaktır. Birkaç oydan ibaret bir çoğunlukla yeni hükümet, iktidarda kalabilmek için muhalefetin ve tekelci sermayenin önerileri karşısında “sosyal” olarak kalma şansına sahip değil.
Schröder/Fischer ikilisi, hükümet etmek için tekelci sermayenin reform taleplerini istenilen kapsam ve zamanında gerçekleştirmek zorundadır.