deneme

1 Kasım 1998 Pazar

TONY BLAIR’IN “ÜÇÜNCÜ YOL”U


TONY BLAIR’IN “ÜÇÜNCÜ YOL”U

“Third Way” (Üçüncü Yol) hikayesi aslında hiç de yeni değildir. Adı üçüncü yol konmasa da iki yol arasında yeni bir yol arayanlar hep olagelmiştir. Bernstein, revizyonizmini üçüncü yol olarak tanımlamadı, ama marksizme ihanet ederek, burjuva ve proleter ideoloji arasında bir ucube oluşturdu. Bu, revizyonizmdi ve marksizme ihanetti. Sonra sosyal demokratlar şekillendi, Bernstein’in yolunda ilerleyerek, onlar da, adını koymasalar da üçüncü bir yoldan yürüdüklerini lanse etmeye çalıştılar. Güya sermaye ile emek arasında yer alıyorlardı. Sonra bir Finlandiya politikası çıktı ortaya, SB ile kapitalist dünya arasında ayrı bir yol olarak. Sonra, adı konmasa da “Prag ilkbaharı” Dubçek “üçüncü yol”un yolcusuydu, ama revizyonist blokun tankları onu yolundan alıkoydu. Demek oluyor ki politik ve ideolojik alanda üçüncü bir yol arayışı hiç de yeni değil. Yeni olan, T. Blair’in kendi üçüncü yolunu adeta bir devrim diye yansıtmayı ve dünyanın önde gelen devlet adamları tarafından tartışılmasını talep etmesidir. “Üçüncü yol”, reformcu Blair’in kendi dünya görüşünü ifade eden bir kavram. Bu yolun izahına baktığımızda “başarı”nın sırrı görülüyor: Önce sol, sonra sağ ve sonra da sağ şerit üzerinde ileri!! Veya şöyle de diyebiliriz: Önce “sosyalizm”, sonra kapitalizm ve sonra da üçüncü yol adı altında kapitalizm kulvarında ilerlemek. T. Blair, sosyal demokratların başka ülkelere hükümet olmalarıyla “üçüncü yol”cuların çoğalacağına ve dünya politikasını yönlendirecek güce sahip olacaklarına inanıyor. Aslında AB içinde 12 ülkenin böyle olması gerekir. Ne de olsa bu 12 ülkenin çoğunda sosyal demokratlar hükümetteler. Bunların sonuncusu G. Schröder, “üçüncü yol”a yatkın. Öyle ki, uçkuru yüzünden zor günler geçiren Clinton da bu yola ilgi duyuyor. “Üçüncü yol”, ne de olsa “doğal düşmanları olmayan bir politika”, yani “ideolojisiz” bir politika, ideolojisiz bir politikaya da burjuvazi her dönem ihtiyaç duymuştur, yığınları ideolojisizleştirmek ve politik mücadeleyi sınıfsal içeriğinden kop artmak için. “Üçüncü yol” veya da “Blairizm”, belli bir ideolojik anlayış üzerinde yükselmiyor! Bu yol, “değer”ler üzerinde yükseliyor. Doğru veya yanlış, toplumun yarattığı değerler, sanki şu veya bu ideolojiden kopuk! Bay Blair’e göre ideolojilerin düşmanı vardır, modası geçmiştir. İdeolojinin düşmanı kim olabilir ki? Tabii ki diğer ideoloji. Örneğin burjuva ideolojinin düşmanı, proleter ideolojidir ve proleter ideolojinin düşmanı da tabii ki burjuva ideolojidir. “Blairizm”e göre böylesi ideolojilerin artık modası geçmiştir. Şimdi esas olan “değer”lerdir. Blair’in açıklamasına göre değerler, her şeyi kapsamına alırlar, yani ideolojilerin modası geçtiğine göre ve değerler de her şeyi kapsamına aldığına göre burjuva toplum da aynı değerler üzerine yükselmelidir; ideolojiye paydos, sınıf mücadelesine paydos, yaşasın sınıf işbirliği, sınıf uzlaşmacılığı! İşte Blair efendi bunu vaaz ediyor. Blair’e haksızlık etmeyelim: Tabii ki değerlerin de düşmanları var: “Kinizm, kadercilik, önyargı ve toplumsal dışlanma”! Buna karşın “yetenek, hırs, çaba ve umut” “değer”lerin “dostu” olan kavramlardır. Bay Blair’in “değer”leri üzerine yükselen toplumda bireycilik esastır. O, bireye kaderci, önyargılı olma, dışlanma, ama yetenekli, hırslı ol, çaba harca ve umutlu ol diyor. Blair’in değerleri toplumu atomize ediyor, örgütlenmeyi ve örgütsel mücadeleyi, sınıfsal ve grupsal çıkarların savunulmasının yerine kişisel çıkarlar için çabayı, mücadeleyi ön plana çıkartıyor. “Adaletli toplum” bu yolun anahtar kavramlarından birisidir. Bu toplumun veya “üçüncü yol”un “değer”leri üzerinde yükselen toplumun kurulması için Blair’in yöntemleri hiç de yeni değil: elastiki, akılcı, pragmatik. Yani işçi sınıfını ve emekçi yığınları “üçüncü yol” adı altında “adaletli toplumu” kurmak için sermayenin çıkarlarına koşmakta; yığınları kandırmakta nazik olacaksın, rafine olacaksın. Aksi takdirde emekçi yığınlar, o “halk” kavramı içine girenler “üçüncü yol”un daha önce uygulanan “yol”lardan hiç de farkının olmadığını anlayabilirler. “Üçüncü yol” broşüründe şöyle deniyor:

Doğru politikada pazarın mekanizmaları sosyal hedefler için belirleyicidir. İşletmeci coşku, sosyal adaleti teşvik edebilir ve yeni teknoloji, bu açıdan bir şanstır, tehdit değil. Üçüncü yol, modernleştirilmiş bir sosyal demokrasiden yanadır. Bu demokrasi, sosyal adaleti kabulde ve sol ortanın amaçlarına ulaşmasında ateşli olmalıdır, ama bunlara ulaşma yöntemlerinde elastiki, yenilikçi ve öngörülü olmalıdır”. Bu yolun politikası, “amacımıza ulaşmak için en iyi araçların sürekli aranmasıdır. Bu, gelişmiş sanayileşmiş toplumlardaki değişmeler üzerine berrak bakış üzerine kurulmuştur”. Niyet bundan daha da iyi formüle edilemez ve açıklanamazdı. Blair, burada eski sosyal demokrasinin tarihe karıştığını, uygulanmasının nesnel koşullarının kalmadığını, ama burjuva düzenin devamı için yeni bir sosyal demokratik anlayışa, evet bir “devrim”e ihtiyacın olduğunu açıklıyor. Şimdi bunun üzerinde duralım ve “üçüncü yol”un tekelci sermayenin yolu olduğunu göstermeye çalışalım. Özellikle II. Dünya Savaşından sonra emperyalist burjuvazi hakimiyetini, duruma bağlı olarak dönem dönem hükümete getirdiği sosyal demokratlarla ve dönem dönem de muhafazakar, neoliberal partilerle sürdürmüştür. Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin zaferi, emperyalist ülkelerde işçi hareketini etkilemiş ve emperyalist burjuvazi, bu etkiyi kırmak ve düzen içine hapsetmek için bir dizi reformların gerçekleştirilmesini kendi çıkarına uygun görmüştür. Bu dönemde eskiden beri süregelen klasik sosyal demokratik politikalar “altın çağı”nı yaşamışlardır. Devlet müdahaleciliği, devletin ekonomiye müdahalesi, sosyal hakların kapsamlaştırılması, yeni refah toplumu anlayışı, toplumsal eşitlik anlayışı, herkese iş şiarı ve başka bir dizi talepler klasik sosyal demokrasinin içeriğini oluşturuyorlardı. Emperyalist ülkelerde tekelci devlet kapitalizmi ‘70’li yıllara kadar klasik sosyal demokratik içerikli partilerin hükümet olmasını kaldırabiliyordu. Ama ‘70’lerden itibaren devlet tekelci kapitalizmi kendi içsel gelişmesinin sonucu olarak kronikleşen yapısal krizlerle, kriz devreviliğindeki değişimle ve buna bağlı olarak devletin ekonomiye daha yoğun müdahalesiyle; tekeller adına aldığı tedbirlerle karşı karşıya kaldı. II. Dünya Savaşı’nın korkunç yıkımı-tahribatı sonucu doğan pazar, ancak ‘70’li yıllara gelindiğinde doymuştu. Aynı zamanda, dev adımlarla gelişen teknoloji, sermayenin bileşimini etkiliyor, otomasyon tekniği vb. sonuçta milyonlarca işçinin sokağa atılmasına neden oluyordu. Bu süreçte emperyalist devletler, Uluslar arası planda keskinleşen rekabetin doğrudan sonucu olar ak, gelir ve harcamalarını tekellerin çıkarına tamamen uygun hale getirmek zorunda kalıyorlardı: emperyalist ülkelerde kazanılmış sosyal hakların, uygulanan bir dizi reformların özellikle ‘70’lerden itibaren rafa kaldırılmaları hiç tesadüfi değildir. Emperyalist burjuvazi hakimiyetini sürdürmek için arabasına yeni, değişik politik içerikli güçleri koşmaya başlamıştır. ‘70’li yılların sonundan itibaren birçok emperyalist ülkede (örneğin Almanya, İngiltere) muhafazakar, neoliberal partilerin hükümet olmaları bunun ifadesidir. Neoliberalizm ifadesini küçültülmüş devlette, piyasa ekonomisine tam özgürlükte, sosyal hakların mümkün olduğunca kısıtlanmasında, bir bütün olarak ekonominin rekabet gücüne sah ip olması için gerekli tedbirlerin alınmasında ve nihayet özelleştirmeye ağırlık verilmesinde buluyordu. Neoliberal politikaların uygulandığı ülkelerde (örneğin İngiltere) gerçekten de bir taraftan devletin bütün olanakları tekellerin güçlenmesine seferber edilirken, sosyal haklar mümkün olduğunca kısıtlanmış ve işsizlerin sayısı artmıştır. Her halükarda ‘80’lerden bu yana kapitalist dünya ekonomisinin gelişme seyri, emperyalist ülkeler arasındaki rekabet, en gelişmiş otomasyon teknolojilerinin üretim sürecine dahil edilmesi milyonlarca işçiyi sokağa atmıştır. Daha fazla üretmek için, giderek daha az sayıda işçi çalıştırmak kapitalizmin genel krizi sürecinde eğilim olmaktan çıkarak yasa olmuştur. Hiçbir kapitalist, hiçbir tekel modern teknoloji bazında daha az sayıda işçiyi harekete geçirerek daha ucuza ve daha çok üretim yapıyorsa, bundan geriye bir adım atmaz. Rekabet buna müsaade etmez. Dolayısıyla dünya ekonomisinin son 20-30 yıllık süreci, işsizliğin süreklileşme, kronik kitlesel işsizlik sürecidir. Bu, geriye dönüşümü olmayan bir süreçtir. Emperyalist burjuvazi, mezar kazıcısının proletarya olduğunu biliyor. Emperyalist devletin bütün sorunu şu: Nasıl bir yol izleyelim ki, bir taraftan tekeller ekonomik olarak daha da güçlenirlerken geniş yığınların daha da yoksullaşmasını bir nebze de olsun durduralım. Bir taraftan tekellerin daha da zenginleşmesi ve diğer taraftan da işçi sınıfının yoksullaşması kapitalizmin birikim yasasının bir gereğidir. Kapitalist birikimin mutlak genel yasasına göre, sermayenin – zenginliğin– birikimi ile birlikte a- sanayi yedek ordusunun büyümesi, b- proletaryanın yoksulluğu, c-kapitalistin/tekellerin işçi sınıfı üzerindeki zorbalığı kaçınılmazdır.

Bugünün koşullarında sermaye birikimi, işsizliği eğilim olmaktan çıkartarak yasa yapmıştır. Kapitalizmin, artık –normal koşullarda– kronikleşmiş kitlesel işsizlikten ve bunun beraberinde getirdiği toplumsal sorunlardan kurtulması imkansızdır. Emperyalist burjuvazi, düzenini klasik sosyal demokratik ve neoliberal politikalarla devam ettiremeyeceğini çok iyi biliyor.

Emperyalist burjuvazi, klasik sosyal demokratik politika arı gerçekleştirerek rekabet gücüne sahip olamayacağını çok iyi görüyor. O, neoliberal politikaların uygulanması sonucunda geniş yığınlar nezdinde teşhir olmuşluğunu da görüyor. Yani bu politikaları uygulamayı vaad eden partilerin seçilme ve hükümet etme şansı artık kalmamıştır. Emperyalist burjuvazi, klasik sosyal demokratik politikaları uygulayacak partilerin hükümet olmalarını kaldıracak durumda değil ve neoliberal, muhafazakar politikalar da iflas ettiğine göre, yığınları yeniden düzene bağlayacak, belli bir dönem daha uyutacak, yönlendirecek bir politikaya ihtiyaç vardır. İşte bunun adı “Blairizm”dir, “üçüncü yol”dur. Bu yol hakkında neler söylenmiyor ki, “ideolojisiz yol”, “artık tek yol yok”, “modern sosyal demokrasinin yenilenme yolu” vs. Blair’in “üçüncü yol”unun hangi değerler üzerinde yükseleceğine karar verecek olan Blair değil, emperyalist burjuvazidir, tekelci sermayedir. Blair’in misyonu, tekelci sermayenin dediğini yapmaktır. Blair, “adaletli toplum”u, “üçüncü yol”unun önemli değerlerinden birisi olarak görüyor. Peki sömürünün olduğu yerde, sömürü ve adaletsizliğin olduğu yerde “adaletli toplum” nasıl kurulacaktı? “Doğru politikada pazarın mekanizmaları sosyal hedefler için belirleyicidir” anlayışı “üçüncü yol”un da adaletsiz bir toplumu hedeflediğini ifade etmiyor mu? Kapitalist toplumun antagonist sınıflardan oluştuğunu, bu toplumda proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin yok olmayacağını, tersine toplumun geleceğini belirleyeceğini gizlemeye Blair’in gücü yetmez. Mevcut mülkiyet ilişkileri, burjuva mülkiyet ilişkileri koşullarında “adaletli toplum”un kurulamayacağını, kapitalist toplumda paylaşımın asla ve asla adaletli olamayacağını gizlemeye Blair’in gücü yetmez. Blair, sosyal demokrasiyi modernleştirmeyi hedefliyor. O, “üçüncü yol”unun “modernleştirilmiş sosyal demokrasi” olduğunu yazıyor, broşüründe. Bugünün koşullarında “modernleştirilmiş” sosyal demokrasi nasıl olabilir? Modernleştirilmiş sosyal demokrasiden veya “üçüncü yol”dan anlaşılması gereken -Blair ’e göre- klasik sosyal demokrasinin ötesine geçmek, klasik modern demokrasiden daha ileri olmak anlamına gelir. Öyle ya, modernleştirmek var olanı, çağın, sürecin koşullarına göre geliştirmek anlamına gelmez mi? Gelmesine gelir de, bu nasıl yapılacak? Bunun nasıl yapılacağı konusunda Blair demagoji yapıyor ve aynı zamanda susuyor. Demagoji yapıyor, çünkü o, önerdiği yolun klasik sosyal demokrasinin modernleştirilmesi olmadığını çok iyi biliyor. O, susuyor. Çünkü konuşursa, somutlaşırsa foyası açığa çabuk çıkacak. Bir konuda daha şimdiden çıktı bile: Blair, asgari ücret tespit etti, tabii ki “üçüncü yol” doğrultusunda, “adaletli toplum”u kurmak için. Buna en fukara işçil er ve sendikalar sevindiler, ama bu erken bir sevinmeydi. Tespit edilen asgari ücret çok düşüktü ve sonunda sevincini gizleyemeyenler kapitalistler oldu. Aslında Blair’in “üçüncü yol”unun sosyal demokrasi ve neoliberalizm karışımından oluşan bir yol olması gerekir. Yani bir parça sosyal demokrasi ve bir parça da neoliberalizm. Yani neo-sosyal demokrasi veya sosyal demokratik neoliberalizm! Her halükarda ortaya bir ucube çıkıyor. Yoksa Blair, kapitalizm ile sosyalizmin karışımı bir ucube mi yaratıyor. Mesela şöyle “Kapital-sosyalizm” veya da “sosyal-kapitalizm”!

Sosyal kapitalizm biraz mantıklı! Blair, belki tam da bunu kast ediyor. Blair, adaletli toplumdan, değerlerden, eşitlikten vb. bahsederken “sosyal” demagoji yapıyor. Bu türden demagojiyi Blair’in “üçüncü yol”undan çıkartırsak geriye bütün çıplaklığıyla kapitalizm kalıyor. Evet, Blair bu bilinen kapitalizmi yığınlara yeniden yutturmaya çalışıyor. Blair, işsizliği ortadan kaldıramayacağını, bırakalım kaldırmayı, işsizlerin sayısını önemli oranda azaltamayacağını biliyor. O, makaslanmış sosyal hakları yeniden uygulamaya koyamayacağını biliyor. Blair, eğitimde eşitliği sağlayamayacağını biliyor. O, ücretleri reel olarak artıramayacağını, ama düşüreceğini çok iyi biliyor. Blair, devletin olanaklarını, toplumsal yaratılan değerleri tekellerin hizmetine sunacağını çok iyi biliyor. O, sermayenin çıkarı için, İngiliz ordusunu savaşa göndereceğini de çok iyi biliyor. Blair, kendinden önceki hükümetlerin, neoliberal hükümetlerin politikalarının İngiliz emperyalizminin politikası olduğunu, bu politikalardan; saptama ve uygulamalardan geriye dönüşün olamayacağını, hükümet ede bilmek için ileriye gitmesi gerektiğini ve ileriye de ancak var olandan hareketle gidebileceğini çok iyi biliyor. Ayn en Almanya’da yeni başbakan Gerhard Schröder gibi. Schröder, yapacağı yeniliği, eskinin üstüne inşa edeceğini, eski hükümetin politikalarını (iç ve dış) öz itibariyle değiştirmeyeceğini, tersine uygulayacağını açıklamıştı. İşte, Blair’in “üçüncü yol” açısından umudu olan Schröder böyle. Blairizm/Schröderizm=emperyalizm!! T. Blair, Milliyet’e yazdığı mektupta “üçüncü yol”unu anlatırken bir dizi demagojinin yanı sıra şöyle diyor:

Eski sol ve yeni sağ, Avrupa kıtası çapında değişik şekiller aldı ve almaya da devam ediyor. Üçüncü yol içinde, tek bir klişe ya da reçete söz konusu değil. Ama Avrupa’nın ilerici partileri, ortak değerleri paylaşırlar ve hepimiz yeni görevleri yerine getirmek ve yeni işler başarmak çabasına uyum sağlıyoruz.” (27 Eylül ‘98 tarihli Milliyet) Blair, doğru söylüyor. Burjuvazi, işçi sınıfını ve geniş emekçi yığınları bugüne kadar “sol” ve sağ partileriyle kendi politikasına koşmaya çalıştı. Bunda başarı sız olmadı diyemeyiz. Ama artık bu “sol” ve sağ partilerin ipliği pazara çıktı. Mevcut politika ve pratikleriyle tükendiler. Şimdi söz konusu olan, “sol”suz ve sağsız olmak, günün koşullarına uymak ve “yeni görev”lerin üstesinden gelmek. Sermaye tam da bunu istiyor. Politikası, görünüşte ideolojisizleşmiş, “rengi” belli olmayan, ama sermayenin çıkarlarına en iyi hizmet eden partiler! Gelişme gerçekten bu yönde. Özellikle revizyonist blokun yıkılmasından sonra emperyalist burjuvazinin yoğunlaştırdığı antikomünist propaganda, sosyalizm “öldü” naraları göz önüne getirilirse Blairizmin mantıksal yönlerinin de olduğu görülür. “Üçüncü yol” toplumu ideolojisizleştirmeyi, antagonist sınıfları ortadan kaldırmayı(!), toplumu münferit bireylerden oluşan bir bütün olarak göstermeyi amaçlı yor. Böyle bir toplumda sınıfsal duruş, sınıfsal tepki ve mücadele değil, bireysel başarı (“müteşebbis coşku”), “yetenek”, “hırs”, “çaba” ve “umut” esastır. Böylesi değerlerle “üçüncü yol” “değer”ler üzerine yükseldiğine göre toplum atomize ediliyor, kişi ve kişisel çıkar, sınıf ve sınıfsal çıkarın önüne konuyor. Bu, toplumu, ezilen ve sömürülen sınıfları tekelci sermaye adına esir almaktan ve uyuşturmaya çalışmaktan başka bir anlam taşımıyor.

Aynı mektupta devamla Blair şöyle yazıyor:
Ekonomideki yaklaşımımız, ne laissez-faire, ne de devlet müdahaleciliğidir. Hükümetin rolü, makro-ekonomik istikrarı sağlamaktır.” Bir insan, sermayenin kölesi olduğunu bundan daha iyi açıklayamaz. Blair, devletçi değiliz ve devletin ekonomiye müdahale etmesini de istemiyor uz diyor. Peki ne istiyorsunuz? Makro-ekonomik istikrarı sağlamayı! Makro-ekonomik istikrarı sağlamak –devletçi ol veya olma– sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmek demektir. Ekonomi Blair’in değil tekellerin elinde ve hükümet, ancak ve ancak sermayenin çıkarlarını politik arenada savunmak zorundadır. Blair, devletçi olmayı veya olmamayı burjuva düzenin, kapitalizmin çelişkilerinin, krizlerinin, toplumsal çürümenin nedeni olarak göstermeye çalışıyor. Yani diyor ki, biz bu ikilem dışında kaldığımız için, o sorunlarla da karşı karşıya kalmayacağız. Geniş yığınları kandırmanın, bana güvenin diye susturmanın güncel çağrısı! Başta işçi sınıfı ve geniş emekçi yığınların burjuva partilerden fazla bir beklentilerinin olmadığını, seçimlere katılma oranlarından da anlıyoruz. Bu ülkelerde komünist partilerin olmaması, burjuvazinin daha rahat demagoji yapmasının bir nedeni. Ama emekçi yığınlar, “demokrasi” ve burjuva partilere güvenlerinin olmadığı da açık. Bunu Blair de biliyor ve “üçüncü yol, demokratik yenilenme ve siyasete olan güvenin yeniden tesisidir” diye yazıyor Milliyet’e gönderdiği mektupta. Acaba? “Demokratik yenilenme ve siyasete olan güvenin yeniden tesisi” baskı ve sömürü üzerine yükseleceği için “üçüncü yol” bunda hiç de başarılı olamayacaktır.

Proleter Doğrultu, Sayı 19, Kasım-Aralık 1998.