deneme

1 Kasım 1998 Pazar

75. YILINDA CUMHURİYET, HANGİ CUMHURİYET?



75. YILINDA CUMHURİYET

HANGİ CUMHURİYET?

Burjuvazi, cumhuriyetinin 75. yılını kutluyor. 75 yıllık cumhuriyet, 75 yıllık burjuva iktidar demektir. Bu anlamda burjuvazi 75. doğum gününü kutluyor. 75. yıl kutlamalarının, şimdiye kadarki yıllık kutlamaların hepsini gölgede bırakacak derecede “görkemli” olması için harcamalardan da kaçınmıyor. Başta Türk kökenli ülkelerden olmak üzere bir dizi devlet ve hükümet başkanları ve devi eti temsil eden “zevat” davet edilmiş.

Faşist diktatörlük gövde gösterisi yapıyor. Dünya ülkelerine ve bölge halklarına vermek istediği mesaj açık: el ele tutuşularak “birlik ve beraberlik “, “vatan “ın bölünmez bütünlüğü birkez daha ilan edilecek. 75 senelik ekonomik gelişme ve mevcut askeri güç, tehdit unsuru olarak sergilenecek. Bazı eksikliklerimiz olabilir, ama Türkiye “demokratiktir, “güçlü “dür, “bağımsız “dır vb. mesajı 75. yıl kutlamalarının esas mesajıdır. Bu kutlamalarda Türk şovenizmi doruk noktasında olacak. Olağanüstü bir durum olmazsa, kutlamalar boyunca şu veya bu ülke tehdit edilmeyecek, ama Türk ulusunun, Türk insanının ne denli kahraman, özverili, akıllı, zeki olduğu bir daha anlatılacak. Türk ulusu, Türk insanı, yeniden burjuva çıkarlara alet edilecek. Burjuvazi, 75. yılını kutladığı cumhuriyet konusunda devrimcilerin ve komünistlerin de söz sahibi olduklarını unutmamalıdır. Burjuvazinin kutladığı cumhuriyet, milyonlarca işçinin ve emekçinin; sözcüğün gerçek anlamında ulusun cumhuriyeti değildir. 75 yıl, bir sürecin ifadesidir. Her süreç gibi, bu sürecin de bir doğuşu ve gelişmesi söz konusudur. Bugünkü cumhuriyeti ve anlamını ele almadan önce, cumhuriyetin doğuş koşullarına değinmekte ve oluşumunun anlamını açıklamakta yarar görüyoruz. Çünkü cumhuriyet olgusu, burjuva iktidar olgusu, ulus ve uluslaşma olgusundan farklı düşünülemez. Yani cumhuriyetin kurulma koşulları, Türklerin uluslaşma ve ulusal devlet kurma koşullarını ifade eder. Bu diyalektik bağ görülmeksizin tarihsel süreç ve olaylar şu veya bu kahramanın eylemine indirgenir ve soruna salt o kahramanın sınıfsal karakteri açısından bakılmış olur. Bunun kaçınılmaz sonucu, Türkiye örneğinde olduğu gibi, tarihin toptancı değerlendirilmesi olur: Değişmeyen 75 yıllık cumhuriyet!

1- Cumhuriyetin İlanına Giden Yol: Anadolu’da Bağımsızlık Mücadelesi

Dünya Savaşı, aynı zamanda, Osmanlı Devleti’nin de sonu olmuştu. İtilaf Devletleri adına hareket eden İngiltere ile 30 Ekim 1918’de imzalanan “Mondros Silah Bırakışım Sözleşmesi “, altı yüz küsur yıllık Osmanlı Devleti’nin sonunu hazırlamıştı. Bu sözleşmenin 7. maddesine göre İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa ve Rusya), “kendi güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkı”na sahiptiler. 24. maddede de “altı Ermeni ilinde karışıklık çıkarsa, müttefikler bu illerin herhangi bir bölümünü işgal etme hakkını ellerinde tutarlar” deniyordu. Bu iki madde, İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin işgalci niyetlerini doğrudan ifade eden maddelerdi. Sözleşmenin bütün maddeleri emperyalizme teslimiyetin, köleliğin, ülke olarak yok edilişin ifadesiydi.

Yukarıya aktardığımız iki madde ise, fiili işgalin sadece bir zamanlama sorunu olduğunu gösteriyordu ve emperyalist devletler 7. ve 16. maddeleri çıkarlarının gerektirdiği şekilde yorumlayarak fiili işgale başladılar. Sözleşmede yer almamasına rağmen 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. Daha sonra da, Anadolu’nun önemli bir bölümü ve Trakya, İngiliz, Fransız ve İtalyan emperyalizmi ve Yunanistan tarafından işgal edildi. 1918/1919 döneminin nesnel durumu, yorumla değiştirilmeyecek tarihsel durumu böyleydi: Yabancı işgal. Daha sonra, örgütsüz olduğundan dolayı burjuvazinin önderliğini kabul eden ve bugün ezici çoğunluğu Türk şovenizmiyle zehirlenmiş olan halk; bu nedenlerden dolayı o günkü eylemi küçümsenen, hor görülen halk, emperyalist işgale karşı çıktı, kendiliğinden direnmeye başladı. Örgütleyici, mücadeleyi yönlendirici bir güç olmadığı için, kendi kendini bölgesel olarak örgütledi. Komünist partisi henüz kurulmamıştı ve yeni alevlenen Kurtuluş Savaşında onun önderliği söz konusu değildi. Böyle bir önderliğin olmadığı koşullarda ulusal burjuvazi, emperyalizme ve Yunan istilacılarına karşı yürütülen halk direnişinin önderliğini gasp etti. Stalin “Sun Yat-sen Üniversitesi Öğrencileriyle Bir Konuşma”sında, “Kemalist devrim, bir üst tabaka devrimidir; yabancı emperyalistlere karşı mücadele süreci içinde varılan ve daha sonraki gelişmesi içinde aslında köylülere ve işçilere karşı, evet bir tarım devrimi imkanlarına karşı yönelen, milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir.” (Eserler, Cilt 9, s. 204) diyordu. Gerçekten de Kemalistler, bir yandan emperyalist işgalden kurtuluş için mücadele ederken, bir yandan da çekirdek halinde de olsa her türlü bağımsız halk hareketini hile ve zorbalıkla ezmeye ve yok etmeye büyük özen gösteriyorlardı. Onların, başını Çerkez Ethem’in çektiği Kuva-yı Seyyare’ye, Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası’na, M. Suphi’nin TKP’sine ve Koçgiri Kürtlerine karşı izlediği politika bunu açıkça gösterir. Öte yandan kemalist burjuvazi, emperyalist istilaya karşı mücadelesini başından bu yana sağlam ve sarsılmaz bir biçimde destekleyen Sovyetler Birliği’ne karşı çeşitli dolaplar çevirmekten, emperyalistlerle birleşerek ona saldırı planları kurmaktan da geri kalmadı. 28-29 Ocak 1921’de M. Suphi ve yoldaşlarını katlederek emperyalistlere göz kırpan Kemalistlerin temsilcisi Bekir Sami 23 Şubat 1921’de, yani daha savaş sürmekteyken Londra’da düzenlenen en bir konferansa katılıyor ve emperyalistlerle anti-Sovyet bir ittifak oluşturmaya çalışıyordu. 28 Şubat 1921’de ise Kemalistler Sovyetler’den Artvin ve Ardahan’ı kendilerine bırakmalarını istemekte ve Batum’a asker sokmaktaydılar. Ama, bütün bunlara rağmen ulusal burjuvazinin, -I. Dünya Savaşı yıllarındaki güçlenmesinin, örgütlenmesinin de bir sonucu olarak- gelişen mücadeleye önderlik etmeye soyunduğu ve cılız da olsa objektif olarak anti-emperyalist bir rol oynadığı yadsınamaz. Yalpalayan ve kendi gücüne güvenmeyen ulusal burjuvazi, önce Sultan’ın ve işgalci güçlerin “iyi niyetine hitap etti. Kağıt üzerinde kalan protestolarla uğraştı. İstanbul’un burjuva aydınlarının bir kısmı, Türkiye’nin ABD mandası olmasını talep etti. Anadolu’daki burjuva politikacıları ve M. Kemal’in yakınındaki bazı kişiler arasında da bu anlayışta olanlar vardı. Ancak Sultan’a ve işgalci emperyalist güçlere bağlanan umutlar boşa çıkınca burjuvazi, doğuda ve batıda köylülerin; “Kuvayı Milliye” güçlerinin sürdürdüğü başarılı partizan savaşından da cesaret alarak, daha doğrusu yararlanarak ulusal kurtuluş mücadelesinden yana tavır aldı. Ancak bundan sonra bölgesel (yerel) sürdürülen mücadelenin ulusal çapta örgütlenmesi gündeme geldi. Kime karşı savaşılıyordu? Aynı cephede yer alan üç düşmana karşı; a- işgalci emperyalistlere karşı, b- onlarla işbirliği içinde olan azınlıklara karşı ve c- Osmanlı Devleti’ni “temsil eden” Sultan’a (İstanbul hükümeti) ve onun Anadolu’daki güçlerine karşı. Kuşkusuz bu savaşın içinde bir başka savaş -bir çeşit üstü örtülü ve gizli bir iç savaş- daha vardı. Ulusal burjuvazi, başından bu yana sistemli bir biçimde silahlı güç tekelini elinde bulundurmaya ve dolayısıyla özellikle de potansiyel rakip konumundaki partizan güçlerini tasfiye etmeye ve kendi denetimi altına almaya çalışıyordu. Emperyalist işgale, vatansızlaştırılmaya sadece halk karşı çıkmamıştı. Halkın “temsilcisi” ve Anadolu’da da örgütlenen mücadele ile bağı olan Meclis-i Mebusan’ın çoğunluk üyeleri de -ikiyüzlü ve kaypak bir biçimde de olsa- işgale karşıydılar. Bu son Osmanlı Meclisi, 12 Ocak 1920’deki son toplantısında, daha önce Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin aldığı kararları benimsemiş ve bu kararla Misak-ı Milli (Ulusal And) olarak kabul ve ilan etmiştir. Mutlaka gerekli olmadığından hareketle Misak-ı Milli’yi ifade eden talepleri (6 madde) buraya aktarmıyoruz. Ama şu kadarını belirtelim: Bu taleplerde belli bir toprak bütünlüğü anavatan olarak görülüyor. Çok içtenlikli bir biçimde olmasa da halkın etnik/ulusal duygu ve eğilimine saygı duyularak referandum talep ediliyor ve yeni Türkiye’nin sınırlarını belirlerken, sorunlu bölgelerde halkın görüşüne başvurmaya hazırız deniyor. Ortada Kürdistan yok. Ortada Irak yok (İngiliz mandası). Ortada Suriye yok (Fransız mandası). Ortada işgal edilmiş Anadolu, Fransa’nın işgalinde Suriye, İngiltere’nin işgalinde Irak ve emperyalist işgale hayır diyen Anadolu halkı var. Sonra ulusal devlet kurmak için yeni bir adım atılır; antiemperyalist mücadelenin merkezileştirilmesinin ilk adımı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi açılır. İstanbul’da Meclis-i Mebusan, 18 Mart 1920’de son toplantısında “mebusluk vazifesinin güven içinde yapılması imkanı oluncaya kadar meclis görüşmelerinin yapılmaması” kararını alır. Bu karardan bir gün sonra, 19 Mart 1920 tarihli ve M. Kemal imzalı genelge gereğince bütün ülkede; ulaşılabilir yerlerde seçimler yapılır. 22 Nisan 1920’de yapılan bir çağrı ile Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de toplanır. 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi, Türk ve Kürt ulusal burjuvazilerinin, çok uluslu burjuva devlet kurmaları için attıkları ilk ciddi adımdır; ilk ve son ortak adımdır. İtilaf devletleri, bir taraftan Anadolu’da örgütlenen mücadeleyi ve buna bağlı olarak Osmanlı hükümetinin bitişini görüyorlar, diğer taraftan da Osmanlı Devleti’nin nasıl paylaşılacağı konusunda anlaşamıyorlardı. Nihayetinde Fransa ve İngiltere, Anadolu’nun nasıl paylaşılacağı konusunda kendi aralarında anlaştılar. 10 Ağustos 1920’de Sevres’de imzalanan anlaşma, köleliğin belgesiydi. Ulusal burjuvazinin ilerici konumunu belli ölçüde abartsa da esasta doğru bir tarzda koyan bir pasajda şöyle deniyordu: “Türkiye’nin bağımsızlığını fiilen ortadan kaldıran köleleştirici Sevres Antlaşması, gerçekte siyasi iktidarını çoktan yitirmiş olan İstanbul hükümeti ile imzalanmıştı. Büyük ulusal meclisi temsil eden Ankara ’da yeni kurulmuş olan hükümet, Türkiye ’yi aralarında paylaşan emperyalistlere karşı kurtuluş savaşı çağrısında bulundu. Bu hükümet, Türkiye ’nin bağımsızlığının yeniden sağlanmasını, ulusal bir devlet çerçevesinde Türk topraklarının elde edilmesini ve kapitülasyonların kaldırılmasını talep ediyordu. Yeni hükümet, Boğazlar sorununun Karadeniz ülkelerinin düzenleyecekleri konferansta ele alınmasında, Anadolu ’da her türlü yabancı nüfuzun kaldırılmasında ısrarlıydı. Kemal Paşa’nın hükümeti, Türkiye ’de ulusal azınlıklara Avrupa’nın demokratik ülkelerinde azınlıkların sahip oldukları bütün hakları verme sözünde bulundu” (Geschichte der Diplomatie- Diplomasi Tarihi- C. 3, Bölüm 1, Berlin 1948, s. 122) Mücadelede kaypak ve tutarsız burjuvazinin önderliği altında yürüyen Anadolu insanı, Sevres Antlaşmasını tanımadı. Sevres’i tanıyanlar vatan haini ilan edildi. Sevres, Türklerin ulusal bilinçlenmesinde önemli bir sıçramanın ifadesi olmuştur. Sevres’ten Mudanya’ya; 10 Ağustos 1920’den 11 Ekim 1922’ye Anadolu’da sürdürülen antiemperyalist mücadele, ulusal bilincin sıçramalı gelişmesini sağlamıştı. 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Askeri Sözleşmesi, genel olarak Türkiye tarihinde ve özel olarak da kurtuluş mücadelesi tarihinde çok önemli bir anlam taşır. Bu anlaşma, Türk burjuvazisinin doğrudan dikte ettiği ilk anlaşmadır. Bir dizi savaştan sonra yenilen sadece Yunan ordusu olmamıştı. Esas yenilen, Yunanistan’ı öne süren İngiliz emperyalizmi olmuştu. Bu anlaşma ile vatan olarak algılanan toprakların batı kesimi yabancı işgalden kurtulmuş ve Anadolu’da silahlı çatışmalar da sona ermişti. Mudanya Askeri Sözleşmesi, ulus bilinçlenmesinde ve kendi gücüne güvenmede önemli bir mesafenin ifadesidir. Sıra, Mondros Sözleşmesi ile başlayan ve Mudanya Sözleşmesi ile sonuçlanan sürecin hesabının çıkartmaya gelmişti. Bu hesap, Lozan’da çıkartıldı.

Yeni Türkiye Lozan’a yenik olarak gitmedi. Tam tersine orada kendi gücüne güvenen, kendi gücünü kanıtlamış olan, bağımsızlık mücadelesini başarıyla sürdürmüş olan bir Türkiye vardı, oraya burjuvazi gitmişti. Ama onu oraya götüren, Anadolu halkının kahraman ve onurlu mücadele- siydi. Lozan’da, genç Sovyetler Birliği’nin de doğrudan desteğiyle; masa başında başta İngiltere olmak üzere emperyalist haydutlarla boğuşulmuştur. Buna pazarlık yapıldı da diyebiliriz. Bu durumda yeni Türkiye’nin, en güçlü emperyalist ülkelerle pazarlık edecek kadar güçlü ve önemli olduğunu da kabul etmek zorundayız. Her neyse, pazarlık veya siyasi boğuşma, nasıl telaffuz edersek edelim, nesnel gerçeklik değişmiyor. Lozan süreci, kesintili olarak 20 Kasım 1922’den 24 Temmuz 1923’e kadar sürer. Bu anlaşmanın, konumuzu doğrudan ilgilendiren üç maddesini buraya aktarıyoruz. - Suriye sınırı: Bu sınır, 20 Ekim 1921’de Ankara hükümeti ve Fransa arasında imzalanan Türk-Fransız Anlaşması’nın 3. maddesinde öngörüldüğü gibi tespit edilmiştir. - Irak sınırı: Türkiye ile Irak arasındaki sınır, dokuz ay içinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecektir (madde 3). Bu sorun, 1925’te Türkiye-İngiltere arasındaki anlaşma ile sonuçlanmıştır. - Kapitülasyonlar: “Bağılı yüksek taraftar Türkiye’de kapitülasyonların tümü ile kaldırılmasını, her biri kendisi ile ilgili olarak kabul ettiklerini açıklarlar” (madde 28). Lozan Anlaşması’nın imzalanmasından sonra, emperyalist işgalciler yeni Türkiye’yi tanımak ve ordularını geri çekmek zorunda kalmışlardır. Bu, dünya tarihinde ilk antiemperyalist mücadelelerden birinin sonucunda emperyalistlerin yenilgisinin belgesidir. “Britanya, Fransa ve İtalya’nın silahlı kuvvetlerince işgal edilen Türkiye topraklarının boşaltılmasına ilişkin protokol ve açıklama” 24 Temmuz 1923’te imzalanmış ve işgalciler “geldikleri gibi gitmişlerdir “. Bu, burjuvazinin, halkın gücü, halkın kendi gücüne güveni ve özverisi sayesinde kazandığı kısmi zaferin “protokol ve açıklama” olarak tanımlanmasıdır. Sevres, Anadolu’da tarafsız kalınamayacağını gösteriyordu. Ya Sevres’den yana olunacaktı ya da ona karşı olunacaktı. Ve Anadolu’daki antiemperyalist mücadele de Sevtes’e karşı olanlar ile Sevtes’i isteyenler arasındaki mücadeleydi. Lozan, ise bu mücadelenin sonucudur. Antiemperyalist karakteri cılız da olsa, sürdürülen savaş, haklı bir savaştı. Lozan, bu haklı savaşın bütün dünyaya kabul ettirilmesinin ifadesidir. Bu anlamda Lozan, a- Türk halkının uluslaşma sürecinde belirleyici önemi haiz bir dönüm noktasıdır. b- Türklerin ulusal devlet kurmalarının ifadesidir. c- Türklerin ulus, ulusal devlet olarak varlıklarını emperyalist dünyaya da kabul ettirmeleridir. 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanı, rejim biçiminin açıklanmasından başka bir anlam taşımıyordu: “Türkiye Devletinin şekli hükümeti cumhuriyettir“. Cumhuriyetin ilanıyla burjuvazi, burjuva cumhuriyetçi bir düzen kurmuş oluyordu. Daha doğrusu, mücadele içinde şekillenen anlayış ve devletsel kurumlaşmalar belli bir idare biçimiyle ifade edilme zorunluluğunun bir sonucu olarak cumhuriyet ilan ediliyordu. Bu anlamda cumhuriyet, kurtuluş mücadelesinin siyasi ve askeri sonuçlarının burjuvazinin amaçladığı bir rejim olarak şekillendirilmesidir. 75. yılında cumhuriyetin karakterini açıklamak için, 1923’te kurulan cumhuriyetin karakterini kısaca da olsa ele almak kaçınılmazdır.

2- Kurulan Cumhuriyetin Karakteri ve Anadolu Halkları (Esasen   
    Türkler ve Kürtler) Açısından Anlamı

Tarihi salt burjuvazinin rolü ile sınırlayarak ele alırsak -bu tarzda ele alışın yanlışlığı bir yana- kitlelerin tarihsel süreçteki sürekli bahsedilen rolünü küçümsemiş ve hatta reddetmiş oluruz. Bütün gelişmeler burjuvazinin hanesine kaydedildiğinde veya farkına varılmadan öyle yapıldığında, tarihsel eylemin karakteri de sadece burjuvazinin ölçüleri; ne derece demokratik olup olmadığı açısından değerlendirilmiş olur. Cumhuriyet olgusu, Türklerin uluslaşması ve ulusal devlet kurmaları olgusundan farklı ele alınamaz. Demek oluyor ki burada bir siyasi iktidar sorunu var. Mondros’tan Lozan’a Anadolu’da bir çifte iktidar süreci yaşanmıştır. Aslında bu dönem ikiden fazla iktidarlı bir dönemdi. Bir taraftan mücadeleyi örgütleyen Ankara hükümeti, diğer taraftan bu mücadeleye karşı, mücadeleyi örgütleyen Osmanlı hükümeti ve yabancı işgalci güçler. Ve bir taraftan da iktidar bilincine sahip olmayan ve esas itibariyle köylülüğe dayanan partizan güçlerinin temsil ettiği çekirdek halindeki halk iktidarı. Bu sonuncusu, son çözümlemede birincisinin bir uzantısı gibiydi. Bir taraf (ulusal burjuvazi ve onun yönettiği halk), niyet ve amacı ne olursa olsun fiilen antiemperyalist mücadele sürdürüyor, diğer taraf ise işgalci konumlarını devam ettirmek ve Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmak için burjuvazinin önderliğinde silahlı mücadele sürdüren halka karşı savaşıyor. Marksist literatürde bunun adına -siyasal ve sosyal içeriğinin ne denli güçlü olduğundan bağımsız olarak- devrim ve karşıdevrim denir. Çifte iktidar sorunu da bu iki güç arasındaki sorundur. Tabii, bu mücadelede halk yığınlarının -görece pasif ve burjuvazinin hegemonyası altındaki- bu rolünü göremez, sorunu sadece burjuvazinin rolüne indirgersek, ulusal burjuvazinin tutarlı bir devrim ne söz, tutarlı bir reform programı olduğunu savunmak abes olur. Her halükarda nesnel durum, farklı güçlerin, birbirini siyasi olarak yok etme mücadelesidir ve Anadolu’da bu mücadelenin sonucu olarak iktidar değişimi sağlanmamıştır, sadece ilan edilmiştir. İktidar değişimi mücadele sürecinde olmuştur. Anadolu’da devrim veya karşıdevrim ne Lozan’da ve ne de cumhuriyetin ilanında aranmalıdır. Lozan ve cumhuriyetin ilanı sonuçtur, değişim antiemperyalist mücadele sürecinde gerçekleşmiştir. Çifte iktidar dönemi, Osmanlı feodalitesinin siyasi iktidarının, burjuvazinin Anadolu’da zaten var olan siyasi iktidarına geçmesiyle kapanmıştır. Böylelikle 19181923 döneminde siyasi iktidar bir sınıfın elinden (feodaller ve komprador burjuvazi) ulusal burjuvazinin eline geçmesiyle antiemperyalist mücadele sonuçlanmış ve bu da ifadesini cumhuriyetin kurulmasında bulmuştur. Cumhuriyetin ilanı, daha önce verilen mücadelenin siyasi, rejim biçimi şeklindeki sonucu olduğuna göre, bunun uluslaşmak ve ulusal devlet kurmak açısından önemi nedir? Ulusal devlet (veya ulus-devlet) oluşumu hakkında Stalin şöyle der: “Batı Avrupa’da -İngiltere, Fransa, İtalya ve kısmen de Almanya- feodalizmin tasfiyesi ve insanların uluslar olarak birleşmeleri dönemi zamansal olarak şu veya bu şekilde, merkezi devletlerin doğuş dönemiyle çakışır. Böylelikle burada uluslar, gelişmelerinde devletsel biçimlere bürünüyorlardı. Bu devletlerde herhangi önemli ulusal gruplar olmadığı için burada ulusal baskı da yoktu” (Stalin; C. 5, s. 29, Der X. Parteitag der KPdSU(B)- SBKP(B)’nin X. Parti Kongresi).

Türk ulusal devleti böyle- si koşullarda doğmamıştı. Mondros Sözleşmesi ve Sevres, emperyalist ülkelerin Türkiye’yi parçalama girişimiydi. “Bu, emperyalist grupların, Türkiye ’yi parçalama ve devletsel varlığını sona erdirme çabasıydı. Müslüman halklar arasında devletsel bakımdan en gelişmiş ülke olan Türkiye, böyle bir perspektife razı olamazdı. O, mücadelenin bayrağını çekti ve emperyalizme karşı Doğu ’nun halklarını kendi etrafında topladı.” (Stalin; agk, s. 32) Sonuçlanmış şekliyle Misak-ı Milli sınırları içinde Türkiye, tek uluslu bir devlet değildi. Bu sınırlar içinde iki ana halk topluluğu vardı: Türkler ve Kürtler. “Durum, Doğu Avrupa’da biraz değişikti. Batı ’da uluslar, devlet olarak gelişirlerken Doğu’da milliyetler devletleri, birçok milliyetten oluşan devletler oluştu. Avusturya, Macaristan ve Rusya böylesi devletlerdir. Avusturya’da Almanlar, siyasi bakımdan en gelişmiş olarak ortaya çıktılar ve Avusturya milliyetlerinin bir devlette birleşmeleri görevini üstlendiler. Macaristan’da Macarlar, Macar milliyetlerinin çekirdeği olarak devlet oluşumuna en uygun olanlardı ve onlar, Macaristan’ı birleştirenlerdi. Rusya’da milliyetleri birleştirici rolünü Büyük Ruslar üstlendiler... Devlet oluşumunun kendine özgü bu cinsi, sadece, henüz tasfiye edilmemiş feodalizm ilişkileri koşullarında zayıf gelişmiş kapitalizm koşullarında; geri plana itilmiş milliyetlerin ekonomik bakımdan bütünlüklü uluslar olarak gelişme olanağına kavuşmadan gerçekleşebilirdi.”(Stalin; C.2, s. 278, Marxismus und Nationale Frage- Marksizm ve Ulusal Sorun). Statlin’in bahsettiği Avusturya-Macaristan ve Rusya’nın yanı sıra Türkiye de bu türden bir devlet olarak kurulmuştu. Osmanlı Devleti, yarı-feodal, görece az gelişmiş kapitalist ilişkiler içindeyken yıkıldı. Yani ne feodalizm tasfiye edilmişti ve ne de kapitalizmin hakimiyeti söz konusuydu. Böyle bir süreç içindeyken parçalanan Osmanlı Devleti’nde ana milliyet konumunda olan Türkler, yeni kurulan devlette de aynı konumlarını sürdürdüler. Türklerin yanı sıra Kürtler de, Misak-ı Milli sınırları içinde ulus olarak gelişebilecek güce sahip başka bir milliyetti. Çok milliyetli doğan Türkiye’de Türkler, hakim ulus olarak gelişirken, Kürtler de bağımlı ulus olarak geliştiler. Türkiye, Türk burjuvazisinin şekillendirdiği bir devlet olarak doğdu. Bu şekillenme cumhuriyetin ilanıyla devletsel-rejimsel olarak başlamıştır. Yeni Türkiye, ulusal sorunlu bir burjuva ulusal devlet olarak doğmuştu. Dolayısıyla ulusal baskı, daha devletin doğuşundan beri vardı. Mondros, Sevres, Mudanya, Lozan ve cumhuriyetin ilanı, bu devletin doğuşunda dönüm noktalarını ifade eden kavramlardır. Mondros ve Sevres, Stalin’in dediği gibi, “emperyalist grupların Türkiye’yi parçalama ve devletsel varlığına son verme denemesi“yken, Mudanya, Lozan ve cumhuriyetin ilanı da “emperyalizme karşı mücadele bayrağının çekilmesinin” ifadesi ve sonucuydu. Burjuvazi, Misak-ı Milli sınırları içinde tek uluslu değil, çok milliyetli ulusal bir devlet kurdu. Yeni kurulan devlet, ulus olmanın bütün unsurlarının -zaten var olan ve nispeten de gelişmiş durumda olan unsurlarının- Türkler açısından engelsiz gelişmesinin açık ifadesiydi. Cumhuriyet ise bu gelişmenin rejimsel biçimiydi. Ve Türkler, kökeni ve başlangıcı İttihat ve Terakki dönemine dayanıyor olsa da, esas olarak 1918-1940 döneminde, yani nispeten kısa bir süreç içinde, burjuva cumhuriyetçi bir düzen sürecinde bir burjuva ulus olarak şekillendiler. Özel mülkiyet koşullarında bir toplumun ulus olarak gelişmesi ekonomik gelişmeden; kapitalizmin gelişmesinden bağımsız olarak ele alınamaz. Burjuvazi, kapitalizm geliştikçe ekonomik açıdan güçlendi ve uluslaşma sürecinin ilerlemesiyle, yani toplumda sınıf antagonizmasının ilerlemesiyle de tarihsel misyonunu tamamladı. Bir toplumun feodal ilişkilerden çıkarak burjuva da olsa uluslaşmasında, ulusal devlet kurmasında, feodalizm karşısında kapitalizmde; feodal toplum karşısında kapitalist toplum da tarihsel bir ilericilik vardır. Türk burjuva cumhuriyetinin daha sonraki süreçte gericileşmesine ve bugününe bakarak Türklerin ulusal değerlerini, bir bütün olarak Türk ulusunu küçümsemek ve hor görmek, onu burjuvaziyle, onun eylemini burjuvazinin eylemiyle özdeşleştirmek yanlıştır. Stalin şöyle diyor. “Ulus, içten de, sınıf mücadelesinin keskinleşmesiyle de parçalanır. Kapitalizmin ilk aşamalarında proletarya ve burjuvazinin ‘kültür ortaklığı’ndan bahsedilebilir. Ama büyük sanayinin ve sınıf mücadelesinin gelişmesiyle ‘ortaklık’ da yok olmaya başlar. Aynı ulusun işveren ve işçileri birbirlerini anlamamaya başlamışlarsa orada ciddi olarak ulusun ‘kültür ortaklığı’ndan bahsedilemez. Burjuvazi savaş diye tutuşurken ve proletarya da ‘savaşa savaş’ açıklaması yaparken ‘kader ortaklığı’ndan bahsedebilir mi? Böyle birbirlerine zıt unsurlardan bütünlüklü, bütün sınıfları kapsamına alan bir ulusal birlik oluşur mu?” (Stalin; C.2, s. 298/299. Marksizm ve Ulusal Sorun).

Türklerin uluslaşmasına, Türk ulusunun gelişmesine; bir bütün olarak cumhuriyet olgusuna Stalin’in bu anlayışı açısından bakmak gerekir. Türkiye’de Türk proletaryası ve burjuvazisi arasındaki “kültür ortaklığı” ne zaman sona erdi? 75 yıllık cumhuriyet dendiğinde bu ortaklığın 1923’te sona ermesi gerekir. Yeni Türkiye’de proletarya ve burjuvazi arasında aynı “dil “i konuşmamak ve “kültür ortaklığı“nın sona ermesi 1923’te yeni cumhuriyetin ilanıyla başlamış oluyor. Stalin’in mantığıyla devam edersek, Türkiye’de büyük sanayinin gelişmesini ve sınıf mücadelesinin keskinleşmesini cumhuriyetin ilanıyla başlatmamamız gerekir. Ama nesnel gerçeklik tamamen farklı. Türkiye’de kapitalizmin büyük üretim aşaması ancak ‘30’lu yılların sonunda hakim olmaya başlamıştır. ‘30’lu yılların sonuna kadar ise -yine Stalin’in deyimiyle- “kapitalizmin ilk aşamaları“, yani küçük meta üretimi ve manifaktür aşaması hakimdi. Kurtuluş savaşı döneminde sadece Türk halkının değil, Kürt halkının da Türk burjuvazisiyle -bir dizi çelişme ve çatışmaya rağmen- esas olarak ortaklığı söz konusuydu. Bahsi geçen sürecin başında hakim olan, proletarya ile burjuvazi arasındaki “ortak kültür” idi, ulusun bu sınıflarının birbirlerini anlamalarıydı. (Bu, iki sınıf arasındaki mücadeleyi, hatta çatışmaları dışlamaz).

Bu süreç geliştikçe ve özellikle de ‘30’lu yılların başından itibaren proletarya ile burjuvazi arasındaki zaten zayıf olan “ortak kültür” yok olmaya, ulusun bu unsurları birbirlerini anlamamaya başlamışlardır. Bunun böyle olduğunu anlamak isteyen, burjuvazinin neden ‘30’lu yılların başında Türk şovenizmini göklere çıkartmak ve ona gövdesinden koptuğu Türk ulusunu şovenizmle zehirlemek için teoriler geliştirdiğine kafa yormalıdır. Bu teoriler neden ‘20’li yıllarda değil de ‘30’lu yılların başında gündeme getirilmiştir? Soru bu. ‘30’lu yıllardan itibaren Türkiye toplumunda burjuvazi ile proletarya ve emekçi yığınlar arasında ulusal birlikten ve ortak hedeflerden bahsetmek sınıf uzlaşmacılığını savunmaktır. Sosyal şoven olmaktır veya “Kemalist” burjuvazinin kuyruğuna takılmaktır. ‘30’lu yıllara kadar veya ‘20’li yıllarda cumhuriyet olgusu, burjuva düzenin gelişmesi açısından tarihsel olarak ilerici bir rol oynamıştır. Böyle bir ayrım yapmak mutlaka gerekli mi ve bu ayrımı yapmakla ‘20’li yıllardaki cumhuriyeti, o burjuva cumhuriyetçi düzeni savunmuş mu oluyoruz? Bu ayrımı yapmak gereklidir ve bu ayrımı yapmakla da söz konusu dönemi asla savunmuş olmuyoruz. Bir bütün olarak cumhuriyet olgusu, 75 yıllık cumhuriyet, işbirlikçi tekelci burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin elinde; faşist diktatörlüğün elinde milyonlarca işçi ve emekçinin Türk şovenizmi zehrinin etkisinde kalmaları için vazgeçilmez bir silahtır/araçlır. Bu sil ahı onun elinden almak, bu silahın gücünü görecelendirmek bütün devrimcilerin ve komünistlerin şovenizme karşı mücadelede kat etmek zorunda oldukları önemli bir mesafedir. Kemalist burjuvazinin, halka ve onun devrimci dinamizmine dayanarak cumhuriyet adına gerçekleştirdiği ilerici adımları birkaç noktada toparlayabiliriz: İşgalci emperyalist güçlerin ülkeden kovulması; feodal yönetimin ifadesi olan saltanat ve hilafetin kaldırılması, İslami-feodal Osmanlı hukuk anlayışının kaldırılması; dine dayalı eğitim ve yargı sisteminin kaldırılması; tekke ve zaviye ve türbelerin kapatılması, tarikatların yasaklanması; aşarın kaldırılması; kapitülasyonların kaldırılması ve bir burjuva devletin kurulmasıdır. Kemalist burjuvazi bunların ötesinde, nüfusun çoğunluğunun okur- yazar olmadığı koşullarda eğitime önem vermiş ve öyle ki, bunu Batı ölçülerine uygun bir biçimde gerçekleştirmeye çalışmıştır. Burjuvazi, Osmanlıca yerine Türkçe’yi egemen kılmış, Latin alfabesini vb. benimsemiştir. Burjuvazi tüm bu adımları ‘20’li yıllarda atmıştır. Burjuvazinin yaptıkları sadece bunlarla sınırlı değildir. Türk ulusal burjuvazisine pragmatizm yön vermiştir. Ulusal burjuvazi hiçbir dönem ne demokrat ve ne de devrimci olabilmiştir. Öyle ki, onun hiçbir dönemde tutarlı bir reform programı da olmamıştır. Onun mücadele eden kesimi şüphesiz ki yer yer emperyalizmle flört etmekle birlikte, sözcüğün burjuva anlamında ve burjuva sınıf çıkarlarının elverdiği ölçüde yurtseverdi. Ama yurtseverlik, mutlaka, her koşul altında devrimci ve demokrat olmak anlamına asla gelmez. Anti-demokrat ve devrim karşıtı olan ulusal burjuvazi, daha antiemperyalist mücadele döneminde TKP’nin seçkin önderlerini Karadeniz’de katlettirmiştir. Devrimci ve ilerici halk örgütlenmelerini ezmiştir. 1921’deki Kürt ayaklanmasını kana boğmuştur. Aramızda ayrım yok, kardeşiz diyerek Kürtlerin antiemperyalist mücadeleye katılmalarını sağlamış, ama Lozan’da verdiği sözü unutarak Kürt halkını baskı altına almış ve ‘20’li ve ‘30’lu yıllardaki bütün Kürt ayaklanmalarını kana boğmuştur. Kemalist burjuvazinin Kürt halkına karşı politikası, onu yok saymaktan, katletmekten, asimile etmekten ve sömürmekten ibaret olmuştur. Kemalist burjuvazi, fırsatını buldukça halk düşmanı yüzünü göstermenin ötesinde, iktidarını sağlamlaştırdıkça her cephede daha da gericileşmiştir. Kemalist burjuvazinin kurduğu burjuva-cumhuriyetçi düzen, ilk yıllarında dahi gerçek anlamda demokratik değildi. Kemalistlerin ‘demokrasi’ kıstası, kendilerine karşı olunup olunmamasından ibaretti. Bu anlamda Kemalistler, kendilerine karşı olan bütün toplumsal muhalefeti, komünist, devrimci ve başka burjuva örgütlenmeleri dağıtmak ve muhaliflerini katletmek için kurumlaşmalara da başvurmuşlardır. Onlar, Şubat 1925’te açılan Takrir-i Sükun dönemiyle yeni bir terör dalgası estirerek, bütün muhalefet güçlerini ezmeyi amaçlamışlardır. Bütün bunlar ulusal burjuvazinin; Kemalist burjuvazinin ikiyüzlülüğünü gösterir. Böyle bir harekette tutarlı bir ilericilik ve yurtseverlik, hele demokratlık ve devrimcilik aramak, tabii ki yanlıştır. 75 yıllık tarih, o cumhuriyet bir süreçtir. Bu süreç herkesin kabul edeceği gibi ve yukarıda da gösterdiğimiz gibi çeşitli aşamalardan oluşmaktadır. O halde, cumhuriyet olgusunu ve buna bağlı olarak Kemalist burjuva olgusunu değişmemiş/değişmeyen, her dönem aynı kalmış bir bütün olarak göremeyiz. Böyle bir anlayış tarihsel materyalizmin yasalarına aykırıdır. Hal böyle olunca, cumhuriyet veya Kemalizm derken hangi dönemdeki cumhuriyetten ve Kemalizmden bahsediliyor sorusu gündeme gelmektedir. Bunu açıklamak ve faşist diktatörlüğün elindeki 75 yıllık cumhuriyet silahını göreceleştirmek, Türk şovenizmine karşı mücadelemizin önemli bir çıkış noktası olmalıdır.

3- Burjuvazinin Savunduğu Cumhuriyetin Karakteri

Burjuvazi demagoji yapıyor. 75 yıllık bir tarihten bahsediyor, dolayısıyla 75 yıllık bir cumhuriyetten bahsediyor. Aslında bu demagojinin kendi içinde bir mantığı var. Burjuvazi açısından cumhuriyet, giderek mükemmelleşen, eksikliklerini aşan bir sürecin ifadesi. Tabulaştırılmış bir süreç. Başlangıcında bu sürece damgasını vuran şahsiyetle, yani M. Kemal ile özdeşleştirilen bir süreç, faşist diktatörlük açısından hem bir bütün olarak cumhuriyet süreci ve hem de M. Kemal bir tabudur. Taraf tutmak zorundasın. Ya bu tabuları kabul edeceksin ve faşist diktatörlükten yana olacaksın ya da reddedeceksin ki, bu durumda da cumhuriyet düşmanısın, laisizme karşısın vb. Faşist diktatörlük halka, milyonlarca proletere ve emekçi yığınlara bunu dayatıyor ve demagojisini bu anlayış üzerinde yükseltiyor. Burjuvazi, medyada milyonlarca insana şöyle sesleniyor: Görüyorsunuz ki, biz tarihimize, cumhuriyetimize, onun önderi Atatürk’e sahip çıkıyoruz. Bunlar, bizim varlık nedenlerimiz. Ama bölücüler vb. ise bu tarihi, bu olguları reddediyorlar vs. Faşist diktatörlüğün bu demagojisini boşa çıkartmak için onun cumhuriyet ve M. Kemal üzerinde oluşturduğu tabuyu parçalamak zorundayız. Bu tabuyu parçalamanın, cumhuriyetin şu veya bu dönemini savunmakla veya M. Kemal’in şu veya bu anlayışını olumlamakla ilgisi yoktur. Bugünkü mücadelemize doğrudan etkisi olmayan tarihsel gelişmenin şu veya bu dönemini savunmak veya savunmamak tamamen talidir. Önemli olan, 75 yıllık cumhuriyet tabusunun toplumsal bir gelişmenin ifadesi olduğunu, M. Kemal’in de bu gelişmenin belli bir döneminde etkili olduğunu gösterebilmektir. Burjuvazi 75 yıllık cumhuriyet derken neyi savunuyor? Cumhuriyetin kuruluş koşullarındaki politik anlayışı mı? 1923-1930 dönemi cumhuriyetini mi? 1930-1940 dönemi cumhuriyetini mi? 1945-1950 dönemi cumhuriyetini mi? 19501960 dönemi cumhuriyetini mi? 1960-1970 dönemi cumhuriyetini mi yoksa, 1970’lerden beri süregelen faşist diktatörlüğünü mü? M. Kemal derken burjuvazi hangi M. Kemal’i kastediyor? 1919’a kadarki M. Kemal’i mi? 1919-1923 dönemindeki M. Kemal’i mi? 1923-1930 dönemindeki M. Kemal’i mi yoksa, 1930-1938 dönemindeki Kemal Atatürk’ü mü savunuyor? Bu her bir dönemin kendine özgü olan özellikleri vardır. Ama burjuvazi aynı anlayışta değil. O, bu dönemlerin hepsini 75 yıllık cumhuriyet olgusuna sığdırıyor ve 1919-1923 döneminde, yani yabancı istilacılara karşı verilen mücadele döneminde neysem bugün de aynıyım demeye getiriyor. Bundan dolayıdır ki, “cumhuriyet “in ve “Kemalizm“in “neo“suna şiddetle karşı çıkıyor. Aynı anlayışı, “cumhuriyetin bekçisi şanlı Türk ordusu”na bakışta da görüyoruz. Bu ordunun gerçekten de az çok şanlı olduğu bir dönem vardı: Yabancı işgale karşı mücadele dönemi. Sonraki dönemde ise bu ordu, burjuva düzeni korumak için toplumsal mücadeleyi ezmenin, Kürt ulusunu katletmenin fiili aracı olmuştur. Faşist diktatörlük, ordusunun bugünkü gücüyle övünüyor ve Kürt ulusunu katledişini “vatan bekçiliği” olarak lanse ediyor. Ordu, korkunç bir tabu ve milyonlarca insan buna inanıyor. Baştan sona; o günden bugüne şanlı bir ordu! Burjuvazi cumhuriyetinin 75. yılını kutluyor. Marksist Leninist Komünistlerin görevi bu “kutlama” sürecine kutlananı; yani o cumhuriyeti teşhir ile katılmaktır. Teşhir, genel lafızlarla yapıldığında geriye teper. Teşhir, ele alınan konu ne olursa olsun, somut olmayı kaçınılmaz kılar. Teşhirde ayrıntı esastır. Hangi cumhuriyetin 75. yılı? O günkü cumhuriyet ile bugünkü cumhuriyet bir ve aynı değildir. O günkü iktisadi ilişkiler, üretim ilişkileri, bugünkünü ile bir ve aynı değildir. O günkü sınıfların cumhuriyete giden yoldaki konumları bugünküyle aynı değildir. O günkü burjuvazi bugünkü burjuvazi değildir. O günkü uluslararası ilişkiler, bugünkünün aynısı değildir. O günkü toplumsal şekillenme bugünkünün aynısı değildir. “O günkü” ile kastettiğimiz, bütün olguları ister tamamen doğru, tamamen yanlış veya kısmen doğru, kısmen yanlış bulalım, olumluyalım veya reddedelim, bu bugünkü ‘cumhuriyet’in faşist karakterini değiştirmeyecektir. Bunu biz biliyoruz. Ama bunu, devrimi gerçekleştirmek için, bu cumhuriyeti yıkmak için hitap ettiğimiz milyonların; işçi sınıfı emekçi yığınların ezici çoğunluğu bilmiyor. Onlar, Türk şovenizmiyle zehirlenmiş durumdalar ve genel lafızlarla değil, ayrıntıların anlatımıyla, somutlukla kazanılacaklardır. Bizim propaganda, ajitasyon ve teşhir çalışmamız bu gerçekliği dikkate almak zorundadır. Yeni Türkiye’nin kuruluş döneminde dahi demokrasi yaşanmamıştır. Türk burjuvazisi, kurtuluş savaşı döneminde ne denli “devrimci” ve yurtsever olursa olsun, asla demokrat olmamıştır. Onun kurduğu cumhuriyetin belirleyici özelliği, demokratik anlayıştan yoksunluğuydu. Bu yoksunluk, süreç içinde gerici diktatörlüğün ve faşist diktatörlüğün ifadesi olmuştur. Burjuvazi 75. yılında cumhuriyetini kutlarken, faşist diktatörlüğünü kutluyor. Temel üretim araçlarının özel mülkiyette olduğu koşullarda, yani kapitalizm koşullarında en iyi, en “demokratik” yönetim biçimi cumhuriyettir. Ama en “demokratik” burjuva cumhuriyeti de, nihayetinde burjuvazinin halk sınıf ve tabakaları; işçiler ve emekçiler, sömürülenler üzerindeki diktatörlüğüdür. Türkiye’de, burjuvazinin 75. yılını kutladığı cumhuriyet böyle bir cumhuriyet, burjuva-demokratik bir cumhuriyet değildir. Devletin, ülkenin resmi adı Türkiye Cumhuriyeti’dir, ama fiili yönetim, fiili idare, fiili devlet biçimi faşizmdir; faşist diktatörlüktür. Burjuvazi ülkemizde, cumhuriyet ve demokrasi adına faşizm uyguluyor ve onun dilinde cumhuriyet faşizmle eş anlamlıdır. - 75. yılı kutlanan cumhuriyet, işbirlikçi tekelci burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin iktidarıdır. Burjuvazi bu faşist iktidarını, bütün Anadolu insanına, bunun ötesinde bütün dünyaya barışın, kardeşliğin, demokrasinin ifadesi olarak kutlatmaya çalışıyor. O, bu kutlamayla, Türk şovenizmini daha da kapsamlaştırarak ve derinleştirerek milyonlarca işçi ve emekçiyi cumhuriyet dediği katliam idaresine/mekanizmasına sahiplenmeye çağırıyor. - 75. yılı kutlanan cumhuriyet, emperyalizme bağımlılığın idare biçimidir. Türkiye yeni sömürge bir ülkedir. Ara sıra şu veya bu emperyalist güçle (bugünlerde AB ile) kavgalı olsa da, bu onun emperyalizme bağımlı oluşuyla çelişmez. Türk hakim sınıflarının en has efendisi, Amerikan emperyalizmidir. Hakim sınıflar, emperyalizme kölece bağlıdırlar. İktidarda kalmaları, emperyalizmle işbirliğine ve yabancı sermayenin, emperyalist devletlerin çıkarlarını (mali, ekonomik, siyasi, askeri) ne derece yerine getirip getirmediklerine bağlıdır. Burjuvazi, 75. yılında cumhuriyeti kutlarken milyonlarca işçi ve emekçiye emperyalizme bağımlılığı, yeni sömürge statüyü kutlatmayı amaçlıyor. - 75. yılı kutlanan cumhuriyet, ulusal baskının, katliamın ve asimilasyonun idare biçimidir. Cumhuriyete giden yol ve cumhuriyetin kurulması, Türkler açısından ilerici yönleri olan bir süreçtir. Bunların önemi üzerinde durduk. Ama cumhuriyet, kurulmadan önce ve kurulduktan sonra da Türk halkı dışında diğer uluslar ve ulusal azınlıklar için bir cehennem olmuştur. Türk burjuvazisi, Anadolu’da ulusal-etnik farklara asla tahammül etmemiştir ve ulusal kurtuluş, bağımsızlık, ulusal kimlik için mücadeleyi vahşice bastırmış, kana boğmuştur. 1921-1940 arasındaki Kürt ayaklanmalarında bu böyle olmuştur. Günümüzde devam eden Kürt ulusal mücadelesinde de, burjuvazi aynı anlayışını devam ettirmektedir. Türk burjuvazisi, ülke ve dünya kamuoyuna, “biz terörü demokrasi kuralları içinde çözmeye çalışan tek ülkeyiz” diye, mücadelenin uzun soluklu oluşunu yurtsever hareketin gücüne değil de “demokratik” tavrına bağlama iki yüzlülüğünü gösterecek derecede çukur olmuştur. Burjuvazi, bütün kurumlarıyla (ordu, polis, mahkeme vb.) Kürt ulusunu katletme mekanizmasına dönüşmüştür. Türk burjuvazisi, Türk şovenizmini de körükleyerek milyonlarca işçi ve emekçiye işte bu katliam ve sömürge sistemini cumhuriyet olarak kutlatmayı amaçlıyor. 75. yılı kutlanan cumhuriyet, baskının, işkencenin, faili “meçhul“lerin, devlet terörünün, sokak ortasında infazların, insan haklarını ayaklar altına almanın, demokratik, devrimci ve sosyalist basını susturmaya çalışmanın cumhuriyetidir. 75. yılı kutlanan cumhuriyet, Susurluk cumhuriyetidir, çetelerin, kontrgerillaların, ordunun, MGK’nın cumhuriyetidir. Bu cumhuriyetin bütün gözeneklerinden pislik akıyor. Tamir edilecek, düzeltilecek, yeniden yapılandıracak bir yanı kalmamış. Bütün kurumlarıyla, bütün politikacı ve partileriyle burjuvazi, bu pisliğin içinde boğulmamak için debeleniyor. Susurluk cumhuriyeti “olmamak” için çaba harcıyor gözükerek, milyonlarca insanın gözünü boyamaya çalıştılar. Ama hiçbir sorunu çözemediler ve Susurluk cumhuriyeti olarak kaldılar. İşkence, faili meçhul sokak infazı yok dediler, ama hepsini kabul ettiler. Çeteleri dağıtacağız dediler, ama çeteler hükümetleri dağıtıyor, politikayı hükümet yapar dediler, ama MGK’nın kararlarını uygulamanın ötesinde bir şey yapılamıyor. İşkence-faili “meçhul “, sokak infazı, çeteler, kontrgerilla, ordu, polis, hepsi iç içe geçmiş. Susurluk, bu iç içe geçmişliğin ifadesiydi. Bunun içindir ki bugünkü idare biçimi, Susurluk cumhuriyetidir. İşte bu cumhuriyet: Susurluk, MGK, işkence, kontrgerilla cumhuriyeti, kendini “cumhuriyet kutlamaları” ile milyonlarca işçi ve emekçi nezdinde kanıksattırmaya çalışıyor. Burjuvazi, milyonlara şu mesajı veriyor: “Demokrasi, özgürlük budur, bunu kutlayın“. Yani Susurluk’u, kontrgerillayı, işkenceyi demokrasi ve özgürlük olarak kutlayın!! 75. yılı kutlanan cumhuriyet işgücünün sadece sömürüsünün değil, talanının, hırsızların, ulusal zenginliklerin yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmesinin, özelleştirmenin cumhuriyetidir. Sermaye, işçi sınıfının bütün mücadele olanaklarını/araçlarını boşa çıkartmaya çalışarak ve mevcut sistemin kendine sunduğu baskı araçlarına dayanarak işgücünü talan boyutlarında sömürüyor. Toplum, çoğunluğun en yoksul olanları, azınlığın ise en zengin olanları oluşturduğu bir bölünme içindedir. Hırsızlar, rantiyeciler, ülkenin zenginliklerini talan ediyorlar. Özelleştirme adı altında ulusal zenginlikler yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor. Aç olan, baklava, ekmek çaldığı için yıllarca hapis cezası alıyor. Çünkü “suç” işlemiş. Ama milyonları, trilyonları çalanlara, hırsızlığını “çıkın” ile açıklayanlara bir şey yapılmıyor. Çünkü bu cumhuriyet, hırsızların, talancıların, yerli ve yabancı sermayenin cumhuriyetidir. İşte burjuvazi “cumhuriyet kutlamaları” ile milyonlarca insana hırsızların, rantiyelerin, yabancı ve yerli sermayenin cumhuriyetini, hırsızlığı, talanı vb. kutsatmak istiyor. Burjuvazi, milyonlarca işçi ve emekçiye bu cumhuriyetin talan cumhuriyeti olduğunu, zengini daha zengin, fakiri ise daha fakir yapan cumhuriyet olduğunu kabul ettirmek istiyor. - 75. yılı kutlanan cumhuriyet, savaş ve tehdit cumhuriyetidir. Türkiye bölgedeki “vazgeçilmez” jeo-stratejik konumuna, ekonomik ve askeri gücüne dayanarak bölgesel güç oldu. Şimdi bununla yetinmek istemiyor. Avrasya sahasında kılıç sallamaya soyunuyor, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” kavramıyla rekabete soyunuyor. Bütün marifeti ise Amerikan emperyalizminin yayılmacı, hegemonyacı çıkarları doğrultusunda hareket etmek, ABD emperyalizminin çıkarlarına endekslenmek, yani taşeronluk yapmak ve karşılığında da kırıntılar kopartmaktır. Türk burjuvazisi, bu “ulusal” çıkarları için ülke içinde ortam hazırlıyor. Amerikan emperyalizminin çıkarlarına tabi çıkarlarını “ulusal” çıkarlar olarak tanımlıyor ve milyonlarca işçi ve emekçiyi bu “ulusal” politikalarla yönlendirmeye çalışıyor. Onları açıktan savaşa hazırlıyor. Modern ordu, deneyimli ordu, Suriye başta olmak üzere komşu ülkelere savrulan tehdit, İsrail ve ABD ile yapılan askeri stratejik anlaşma bu cumhuriyetin gözü dışarıda olan, savaşa ve ilhaka yönelik hazırlık içinde olan bir cumhuriyet olduğunu gösteriyor. Bu haliyle mevcut cumhuriyet, Anadolu insanına saldırganlığını, tehdit politikasını, savaş niyetini kanıksatmak, kutsatmak istiyor. 75 yıllık cumhuriyetin oluşum döneminde ve ilk yıllarında ilerici yönleri de vardı. Bu, onun bir burjuva cumhuriyet olmadığı anlamına gelmez. O, geliştikçe gericileşti ve nihayet faşistleşti. Başlangıcındaki tarihsel ilerici bazı yönlerinden dolayı bu cumhuriyeti savunmamız veya kutlamalar karşısında tavırsız kalmamız asla söz konusu olamaz. Geçmişi ne olursa olsun bugünkü cumhuriyet, yıkılacaktır. Marksist Leninist Komünistlerin asgari görevi budur. Bizim açımızdan, 75. yılı kutlanan cumhuriyetin önemi, yıkacağımız/parçalayacağımız hedef olmasından ibarettir. O, yıkılacaktır, onu yıkacağız .

4- Nasıl Bir Cumhuriyet İstiyoruz?

Bu cumhuriyetten devralıp devam ettireceğimiz hiçbir şey yok. Bu cumhuriyet, her döneminde Anadolu insanına sömürüden, baskıdan ve zulümden başka bir şey vermemiştir. En ilerici geçindiği dönemde dahi bu böyleydi. Bu cumhuriyet, bütün kurumlarıyla bitmiştir, tükenmiştir. Yeniden yapılanma çabaları da onu kurtaramayacaktır. Bu cumhuriyet, “demokratik” de olsa, bir burjuva cumhuriyettir, temel üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan, burjuvazinin hakim sınıf olarak iktidar gücünü ifade eden bir cumhuriyettir. İşçi-Emekçi Sovyet Cumhuriyetler Birliği, mevcut cumhuriyetin yegane alternatifidir. İşçi-Emekçi Sovyet Cumhuriyetleri Birliği (İESCB), Marksist leninist komünistlerin asgari programının içeriğidir ve kalıcı kurumlaşmanın değil, durmaksızın sosyalizme geçişin ifadesidir. İESCB, işbirlikçi tekelci burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin faşist diktatörlüğünü, 75. yılını kutladıkları o cumhuriyetlerini zora dayalı devrimle yıkarak yerine kuracağımız cumhuriyettir. İESCB, Anadolu coğrafyasında sosyalizme giden yolu açacak olan bir yapılaşmanın, geçici kurumlaşmanın ifadesidir. İESCB, temel üretim araçlarında özel mülkiyetin ve bu mülkiyete dayalı üretim ve dağıtım ilişkilerinin kaldırılmasının ifadesidir. İESCB, hakim sınıfların bütün üstyapı kurumlarının (devlet, ordu, polis, mahkeme, eğitim vs.) dağıtılmasının ve bunların yerine demokratik kurumların kurulmasının ifadesidir. İESCB, emperyalizmle ekonomik, siyasi, askeri anlaşmaların lağvedilmesini, dış dünya ile eşitlik, karşılıklı çıkar temelinde ilişkilerin kurulmasını esas alır. İESCB, Anadolu coğrafyasında yaşayan farklı ulus ve ulusal azınlıkların tam hak eşitliğini ve kardeşliğini savunur ve bunu yaşama geçirir. Asgari programımızın bütün noktalarını burada sıralamaya gerek yok. Her halükarda komünistlerin, 75. yılında cumhuriyeti eleştiri anlayışının merkezinde, geriye dönüşümlü değerlendirmelerden ziyade cumhuriyetin bugününü genel lafızlarla değil, somut ve ayrıntılarla teşhir etmek ve bu cumhuriyetin alternatifinin İESCB olduğunun ve İESCB’nin ne anlama geldiğinin propagandası yapılmalıdır. Milyonlarca işçi ve emekçiye bir alternatif sunuyoruz. Alternatif sunmak, mevcut olanı doğru bulmamak ve öneride bulunmak anlamına gelir. Burada söz konusu olan, milyonları ikna ve örgütleme mücadelesidir. O halde bu mücadelenin oldukça somut, ayrıntılı yürütülmesi gerekir. 75. yılında cumhuriyeti teşhir ederken de ve alternatif olarak İşçi-Emekçi Sovyet Cumhuriyetleri Birliği’nin propagandasını yaparken de aynı yöntemle hareket etmeliyiz.

Proleter Doğrultu, Sayı 19, Kasım-Aralık 1998.