deneme

1 Temmuz 1999 Perşembe

TÜRKİYE EKONOMİSİ, EKONOMİK PAKET VE TAHKİM


TÜRKİYE EKONOMİSİ, EKONOMİK PAKET VE TAHKİM

Burjuva partilerin, medyanın ve sermaye kuruluşlarının (buna IMF, Dünya Bankası vb. gibi uluslararası olanlar da dahil) ve de emperyalist ülkelerin Türkiye ekonomisi üzerine yaptıkları değerlendirmeleri -ister alt alta koyarak, isterse de yan yana koyarak- karşılaştırdığımızda, ancak, bir şeylerin ifade edildiğini, ama somut hiçbir şeyin ifade edilmediğini anlıyoruz. Aşağıda da ele alacağımız gibi, kimilerine göre, ekonomi az kalsın batıyordu, çöküşün, uçurumun eşiğine gelinmişti; kimilerine göre durum hiç de öyle değildi ve bazıları da işlerin yolunda olduğu anlayışındaydı. Dış dünya, emperyalist ülkeler ve mali kurumlar ise öyle pek karamsar gözükmüyorlar. Devrimci basında ise son dönemde hızı biraz kesilmiş olma sına rağmen en derin kriz ve çöken ekonomi edebiyatı yapılıyor.

Yapılan bütün değerlendirmeler, sorunun şu veya bu yönünü ele alıyor olsalar da, yanlış. Yanlış; çünkü, ağaçtan ormanı görmeyen bir değerlendirme yapılıyor. Bir şeyler anlatılıyor, ama sorunun esası yanlış ele alınıyor. Az kalsın batıyorsunuz, uçurumun kenarına gelinmiş! Devrimci basında da bunun adı en derin kriz! Soru şu; madem ki, durum bu denli vahim, o halde Dünya Bankası, IMF, niçin kredi veriyor? Türkiye’nin kredi notu niçin düşürülmüyor? Madem ki bu denli durum vahim, o halde, örneğin Türkiye’nin stratejik kıymetini bilen ABD, neden bu önemli mevzisini kurtarmak için on milyarlarca dolar tutarında bir sermaye transferi yapmıyor, başka ülkelerde yaptığı gibi? Bu sorular çoğaltılabilir. Ama her halükarda ortada bir “sakatlık” var. Buna açıklık getirmek için önce bir durum tespiti yapmak gerekiyor.

1 - Türk Ekonomisinin Son Durumu

Burjuvazi; sınıf olarak bir bütünü ifade eder. Ama bu bütün, ekonomik çıkar bakımından kendi arasında tabakalara ayrılır. Burjuvazinin her bir tabakası/kesimi kendi çıkarlarını ifade eden bir hükümeti işbaşına getirmek için çalışır. Hükümetin, en azından kendi çıkarlarını da ifade eden tedbirler ve kararlar almasını sağlamaya çalışır. Bu nedenden dolayı da bizimkiler siyaha beyaz ve beyaza da siyah demekten çekinmez. Medya onların hizmetindedir. Türk medyasına baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Sanki dünya batıyor. 56. Hükümet’in de Başbakanı olan Ecevit, IMF ile yürütülen görüşmelerin içeriğini bildiğinden, bugün son şekli verilmiş olan ekonomik paketi kamuoyuna kabul ettirmek için dönem dönem “az kalsın çöküyorduk” ve dönem dönem de “sorunlarımız var, ama aşacağız” edebiyatı yaptı. Duruma göre nabza şerbet verdi. Şimdiki koalisyon hükümeti de aynı taktiği uyguladı: Ya bu paket kabul edilir ya da çökeriz/batarız! Bu mesaj öncelikle işçi sınıfına ve bütün halka veriliyordu.

Sanayiciler de, TÜSİAD’a aynı doğrultuda yaygara kopartıyordu.

Yaman Törüner’e göre ekonomi daha Mayıs ayında “krizi atlatıyor”du. (Hürriyet, 5 Mayıs, 1999). Bu bayın verilerine göre “29 Nisan itibarıyla ekonominin genel gidişi kötü görünmüyor”. Gerçekten de öyle veriler sıralamış ki, onlara bakarak ekonominin krizde olduğunu hiç kimse savunamaz. Veriler doğru. Ama ekonominin krizde olup olmadığını saptamaya yetmez.

Osman Ulagay’a göre, ekonomi çöküşün eşiğine gelmiş (Milliyet, 1 Nisan 1999). Bu bayın derdi de işçilere verilen ücretlerin daha da düşürülmesi, her şeyin özel sektöre devredilmesi.

Burada tek tek ele almamıza gerek yok. Hükümetin paketi hazırladığı dönemde ve açıkladıktan sonra başta TÜSİAD olmak üzere diğer sermaye kuruluşlarının yaptıkları açıklamalar biliniyor. Pakette kendini görenler, geleceğe iyimser bakarken, kendini göremeyenler çöküş edebiyatını devam ettiriyorlar.

Bütün bunlar olurken, bir de bakıyorsunuz “çatlak sesler” çıkıyor, olacak iş değil!

Türkiye sanayiinde otomotiv sektörü motor güce sahiptir. Ne gariptir ki burjuvazinin bir kesimi özellikle rantçılar ekonomiyi çökertmeye devam ederken, otomotiv sanayi sektöründe ihracat son yedi ayda %47.1 oranında artmış.

Burjuva basında çıkan haberlere göre, “Dünya Bankası zor durumdaki Türk ihracatçısına kredi desteği veriyor”. Toplam 407 milyon dolar. IMF ise kredi musluklarını açıyor. Dünyanın önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarından standard and poors’s (S+P), Türkiye’nin ‘B’ olan kredi notunu değiştirmediğini ve sonbaharda bu notu yükseltebileceğini açıkladı. Bankalar, kârlarına kâr katıyorlar ve borç batağında olan Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu, 1998’de 60 trilyon lira kâr ediyor.

Koç’a göre, piyasalar Eylül’den sonra düzelecekmiş ve TOBB’ye göre de hükümete zaman tanınması gerekiyormuş ve Net Holding’in en büyük hissedarı Besim Tibuk da “ekonomide kriz var diyen yalan söylüyor” anlayışında. (Hürriyet, 5 Ağustos, 1999)

Bu türden, ekonominin seyrini olumlu ve olumsuz değerlendiren açıklamaları çoğaltabiliriz. Ama bu bizi sonuca götürmez.

Bilim olarak istatistiğin de kendine özgü araştırma konusu ve yöntemi vardır. Tabii biz burjuvaziden istatistik bilimini Marksistlerin anladıkları gibi anlamalarını talep edemeyiz ve dolayısıyla Marksist teoriye göre istatistik yöntemini kullanmalarını bekleyemeyiz. Bir bütün olarak burjuvazi ve onun her bir bölümü ekonomiyi “düzeltmek” için siyasi söylemi, işçi sınıfı ve emekçi yığınlara karşı bir silah olarak kullanıyor. Burjuvazi, hiç kimse bir şey anlamasın, toplumun üzerine bir karamsarlık düşsün ve benim tespitlerimi yegane kurtuluş olarak görsün diye, habire kıyamet günü tellallığı yapıyor. Türkiye’de olan budur.

Ekonominin gelişme seyrini gerçek durumundan farklı göstermenin bir yolu daha var. İstatistik verileri yorumlamasını bilenler, bu yöntemi de bilirler: Bir ekonominin durumunu ve gelişmesini olumlu göstermek istiyorsan, ele alınan değerlerin en düşük olduğu yılı baz yılı olarak alırsın ve çok büyük oranlara ulaşırsın. Örneğin, 1994 yılına göre 1999’da otomobil üretimi %20 artmış diyebilirsin. Her sektör, her üretim dalı için uygun baz yılları seçilerek ekonominin şimdiki durumunun çok iyi olduğu gösterilebilir. Stalin, burjuvazinin gerçekleri gizlemek için bu yönteme başvurduğunu yazar. Bu yöntem, ekonominin durumunu tamamen kötü göstermek, batışı ve çöküntüyü ispatlamak için de kullanılabilir. Yani şu veya bu sektörde üretimin en yüksek olduğu yıl, baz yılı alınır ve karşılaştırma yapılır. Sonuç mutlaka mutlak küçülmeyi ifade edeceği için en derin kriz, batış ve çöküş kanıtlanmış olur!

Coğrafyamızda aklı başında olan hiç kimse, Türk ekonomisinin durumunun “iyi” olduğunu, kriz içinde olmadığını savunamaz. Aşağıda ele alacağımız gibi, paketin içeriği emperyalizme bağımlılığın ifadesidir. Ekonominin durumu, özellikle yapısal sorunlarından dolayı “berbat”tır. Ekonomi bir kriz içindedir. Ama bu iddia edildiği gibi, kendi koşulları içinde patlak veren bir fazla üretim krizi değil, bir ara krizdir. Ara krizden anlaşılması gerekeni şöyle özetleyebiliriz: Ara kriz, kapitalist ekonomide yasal bir gelişmenin ifadesi değildir. Bazı koşulların bir araya gelmesinden dolayı iki fazla üretim krizi arasında patlak veren ve tali özellik taşıyan krize ara kriz denir. Ara kriz, ekonominin; reel üretimin periyodik hareketini böler ve etkisi, “normal” fazla üretim krizine göre daha azdır ve süresi de kısadır. Bundan dolayı da ekonominin her bir devrevi hareketin de mutlaka görülmez. Bilindiği gibi, ekonominin devrevi hareketi farklı aşamalarda oluşur; durgunluk, canlanma, yükseliş ve kriz. Ekonomik devrevilik, bu dört aşamanın toplamından oluşur. Ama günümüz kapitalizminde bu klasik devrevilik deforme olmuş ve yükseliş aşaması yerini inişli-çıkışlı bir durgunluk aşamasına bırakmıştır. Kriz, devrevi hareketin en önemli aşamasını oluşturur. Kriz aşamasının gücü, yani krizin etkisi, devreviliğin gelişme seyrini belirler. Ara krizin ise, bütün bu gelişmelerle ilgisi yoktur. Çünkü, ara kriz belirttiğimiz gibi, kapitalizmde belli bir yasallığın, fazla üretim krizinde olduğu gibi bir yasallığın ifadesi değildir. Ara kriz, olağanüstü dengesiz bir gelişmeden dolayı patlak verebilir ve patlak verdikten sonra da, esas krize neden olan çelişkileri, en fazlasıyla, kısmen çözer ve ekonominin yeni bir devrevi hareketine çıkış noktasını oluşturmaz.

Türkiye ekonomisinin gelişme seyri de bütün bu anlattıklarımızı doğrulamıştır. Sınıf Pusulasının 2. sayısında (Mayıs-Haziran 1999) “Türkiye Ekonomisi ve Ekonomik Kriz” yazısında mevcut krizin karakterini, ekonominin genel durumunu ve kriz olgusuna farklı yaklaşımları ele almıştık. Küçük burjuva çevreler, yayın organlarının her sayısında krizi biraz daha derinleştirirlerken, biz bunu şiddeti kırılmış bir ara kriz olarak açıklamıştık. Hükümetin ekonomik paketinin kapsam ve derinliği de böyle bir krizin sorunlarını çözmeye yöneliktir.

Hükümetin ekonomik paketine geçmeden önce bir noktaya daha açıklık getirelim. Ara kriz de bir krizdir. O da bir fazla üretim krizidir. Yalnız “normal” patlak veren fazla üretim krizinin tabi olduğu yasallıktan dolayı patlak vermiyor. Aradaki fark bu. Ara kriz tespiti, ne ekonominin içinde bulunduğu vahim durumu hafifletiyor, ne de kriz olgusunu reddediyor. Ve ya da derinleşen kriz demekle, gerçek durum olduğundan daha da vahimleşmiyor.

2 - Hükümetin Ekonomik Paketi

Ekonomik paket, hükümetin ve sermaye kesimlerinin “az kalsın çöküyorduk, batıyorduk” türünden açıklamaları eşliğin de hazırlandı ve açıldı. Hükümet, IMF ile görüşmelerinde paketin içeriğini tespit ettiğinden dolayı, karşı tavır alacak olan kesimleri psikolojik baskı altına almayı düşündü. Onlara göre, bütün toplum şuna inanmalıydı; uçurumun eşiğine geldik. Bu paketle düze çıkacağız ve bundan dolayı hiç kimse sesini çıkartmamalıdır. Yapılan propaganda buydu. Ama bu propagandayı yapan hükümet ve bir kısım sermaye çevresi, özellikle de sanayici/ihracatçı kesimi durumun hiç de öyle olmadığını çok iyi biliyorlardı. Paket açıldı ve durumdan memnun olan tek kesimin sanayiciler, ihracatçılar olduğu anlaşıldı. İkinci olarak; paketin içeriğinin, hiç de batan bir ekonomiyi kurtarmaya yönelik olmadığı görüldü. Paket, yapısal sorunları değil, konjonktürel sorunları ortadan kaldırmaya yönelikti. Paketin salt bu özelliği batıyoruz, çöküyoruz demagojisinin niçin yapıldığını gösterme ye yetiyor. Yani paketin amacı, ağır, giderek derinleşen bir ekonomik krizde olan ekonomiyi kurtarmak değil, ekonomiyi canlandırmaktı. Paket açıldığında memnuniyetini ilk açıklayanlar sanayicilerdi. Sabancı’sından, Koç’una, TÜSİAD’ından TOBB’una önde gelen holdingler ve sermaye kuruluşları paketin uygulanmasından ve hükümetin desteklenmesinden yana tavır belirlediler. Hükümet bu kesime birtakım kolaylıklar sağlıyor; kaynak aktarıyor, üret ve ihraç et diyor. Nitekim bu amaç için 1.8 milyar dolarlık bir kaynak sağlanıyor. Bakıyorsunuz aynı dönemde IMF, Dünya Bankası, Japonya ve Kanada gibi ülkeler Türkiye’ye kredi açıyorlar. Paket, ara krizden etkilenen ve ödeme sıkıntısı içinde olan şirketlere de durumlarını düzeltmeleri için kolaylıklar sağlamayı hedefliyor.

Paket, burjuvazinin farklı kesimleri arasındaki çatışmayı da yansıtıyor. Rantçılar, mali sektör unsurları, kara para aklayıcıları, kayıt dışı ekonomi unsurları adeta ayaklandılar ve hükümete istediklerini kabul ettirdiler. Mali milat ertelendi. “Nereden buldun” kaldırıldı, borsada oynayanlara vergi kolaylığı sağlandı.

Nereden buldun” artık sorulmayacak

Ecevit, 56. hükümetin de başkanıydı. O dönem “nereden buldun” sorusuna çok önem vererek(!), bu soru esasına göre “reform” yapan Ecevit, şimdi 57. Hükümet’in başbakanı olarak “nereden buldun”u sormama kararı almak zorunda kaldı. Bir kaç ay içinde “nereden buldun” temelindeki “reform”, “nereden buldun”un sorulmadığı “reforma” dönüştü! Acaba ne değişmişti, bu bir kaç ay içinde? Birbirini takip eden hükümetler, ne oldu da farklı kararlar almak zorunda kalmışlardı? Önce, “nereden buldun” deme cesaretini gösterenler, sonra “nereden buldun”u sormama “cesareti”ni gösterdiler. Anımsatacak olursak, ekonomi çöktü, Türkiye battı çığırtkanlığını yapanların başında bu kesim, “nereden buldun” sorusuyla karşı karşıya kalmak istemeyenler geliyorlardı. Bunlar; rantçılar, kara para sahipleri, mali spekülatörler vs. çığırtkanlar korusunu oluşturmuşlardı. Bütün amaçları, sahip oldukları servetin kaynağını açıklamamak ve vergi vermemekti. 56. hükümet “nereden buldun”u yasallaştırmıştı ve literatürümüze de “mali milat” kavramı girmişti. Ama şimdi 57. Hükümet, bu sefer, “nereden buldun”u sormamayı yasallaştırarak “mali milat”ı da rafa kaldırdı. Böylece, yurt dışına kaçmış olan, menşei belli olmayan, yastık altında tutulan, spekülatif ve vurgun kaynaklı, kara vs. olan ne kadar para varsa ekonomiye yeniden çekilmek isteniyor. Rivayete göre bu miktar en azından 30 milyar dolar civarında. Demek oluyor ki, hükümet “nereden buldun”u sormamakla 30 milyar dolara teslim olmuş oluyor. Diğer bir ifadeyle; istediğin gibi çalabilirsin, devleti ve vatandaşı dolandırabilirsin, ormanları yakıp rant alanı açabilirsin, uyuşturucu ticareti yapabilirsin. Artık “nasıl büyüdün”, “devleti ve vatandaşı nasıl soydun”, “vurgunu nasıl yaptın” vb. sorular sorulmayacak.

57. Hükümet’in ekonomik paketi kara paraya yasal güvence veriyor. Bu pakette devlet, kara parayı resmen onaylıyor.

Ekonomik paket ve kayıt dışı ekonomi

Kayıt dışı ekonominin hacmi konusunda da rivayet çeşitli. 23 Haziran 1998 tarihli Hürriyet’te çıkan bir habere göre Türkiye, kayıt dışı ekonominin en büyük olduğu ülke. Bu habere göre, Türkiye’de kayıt dışı olan ekonomi %40, İtalya’da %26, İsviçre’de %7. Tabii bu konuda başka hesaplar da var. Ama genel kanı, Türkiye’de kayıtlı ekonomi ile kayıt dışı ekonomi aynı ağırlıkta. Bu akla yatkın. Çünkü, her şeye rağmen ayakta kalmanın, görünmeyen işsizliğin bir nedeni olmalı. Türkiye’de yurt içi brüt üretimin tutarı 1998’de 204.5 milyar dolardı. Bu, kayıtlı ekonomi. Bir bu kadar da kayıt dışı olanı var. Yani toplam yurt içi brüt üretim 410 milyar dolar civarında. Demirel’in sık sık telaffuz ettiği ekonomik gücümüz 400 milyar dolar civarında sözünün boşuna olmadığı açık.

Hükümet, bu kesimi kabulleniyor. 56. Hükümet “mali milat” ve vergi ile bu kesimi kayıtlamayı amaçlamıştı. şimdi ise tam tersini yapıyor.

57. Hükümet’in ekonomik paketi kayıt dışı ekonomiyi meşrulaştırıyor. Türkiye ekonomisinin yarısının kayıtdışılığını tescil ediyor.

Borsacıların da gönlü alındı

Hükümet, borsa yatırımlarının vergilendirileceğini açıkladı ve aksi haberleri günlerce yalanladı. Ama sonuçta anlaşıldı ki, borsacılar da vergiden muaf tutuluyorlar. Yeni vergi yasa tasarısında hisse senedi kazançlarına, 1999 yılı dahil olmak üzere 2002 yılı sonuna kadar vergi muafiyeti sağlandığı yer alıyor. Yani 4 yıl boyunca borsada istediğin gibi kumar oynayıp, vurgun yapabilirsin. Senden bunun hesabı sorulmayacak.

Sosyal Güvenlik” adına söylenenler de sosyal güvensizliğin ve soygunun ifadesidir

Hükümetin ekonomik paketi, tam anlamıyla bir pandora kutusu. Çalışana, üretene, işçi sınıfı ve emekçilere hiçbir kolaylık, hiçbir ekonomik iyileştirme ve sosyal hak yok. Ama tam tersi söyleniyor. Ecevit, SSK’yı kurtaracağız, sosyal güvenlik konusunda geçmişte yapılan hataları düzelteceğiz, diyor. Sav bu. Ama ortaya çıkan durum tamamen farklı. Ekonomiyi ve sosyal güvenliği düzeltme adı altında işçi sınıfına ve emekçilere, düşük ücret, açlık, sefalet, vergi, sesini yükseltme durumunda tehdit ve mezarda emeklilik reva görülüyor. İşçi sınıfından ve emekçi yığınlardan alınıyor, kapitalistlere kaynak olarak sunuluyor. Mezarda emekliliğin bir ayağı, ölecek üzereyken emekliye ayırmaksa, diğer ayağı da biriken fonun kapitalistlere, kaynak olarak sunulmasıdır. Hükümet bu paketiyle işçi sınıfı ve emekçilerin cebinden daha disiplinli bir şekilde alacak ve kapitaliste kaynak olarak verecek; sosyal güvenlik yasasıyla, enflasyon vergisiyle alacak. Bunları toplayacak. Bu miktarı ve yukarıda belirttiğimiz gibi sağlanan kolaylıklar sonucunda doğan miktarı topluca kapitaliste kaynak olarak aktaracak. Hükümet böylece reel üretim ve mali sektördeki şirketleri ihya edecek.

Bu anlamda 57. Hükümet’in ekonomik paketi, işçi sınıfını ve emekçileri soyma/talan etme paketidir.

Her ne kadar paketin, “reform” olduğundan bahsediliyorsa da, bu paketin reformla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Burjuvazinin her kesimi, paketten memnun olacak duruma gelmiştir. Yani paket, şu veya bu şekilde bütün burjuvazinin onayını almıştır. şimdi işçi sınıfının da onaylaması için uğraşılıyor.

Bu haliyle de olsa ekonomik paket, sonuçta ekonomide belli bir rahatlama sağlayacak ve ara krizden çıkışı hızlandıracaktır. Paketin sonuçları gelir dağılımını daha da derinleştirecek ve zengin daha çok zengin olacaktır.

Paketin hazırlanmasına katılan IMF, sonuçlarının da nasıl olacağına mutlaka kafa yormuştur. Paket açılmadan önce hükümetin ve sermaye çevrelerinin, kopardıkları yaygaraya IMF’nin Türk ekonomisini çökmekten kurtarmak için kolları sıvaması gerektiği sonucuna varmamız gerekirdi. Türkiye, emperyalizm açısından paha biçilmez bir stratejik konuma sahip. Bunun ötesinde ülke büyük, nüfus kalabalık. Yani önemli bir pazar alanı. Böylesi stratejik bir öneme sahip olan bir ülkenin, örneğin Amerikan emperyalizmi açısından 21. yüzyıl stratejisinde vazgeçilmez bir konuma sahip olan Türkiye’nin ekonomik çöküntüye girmesini, ABD ve IMF kesinlikle istemez ve seyirci kalmaz. Durumu kurtarmak ve çıkarlarının devamını sağlamak için müdahale ederler. Aynen Meksika’da, Güney Kore’de olduğu gibi. Ama bakıyoruz ki, bütün çığırtkanlığa rağmen, öyle bir müdahale; yani çöken ekonomiye müdahale yok. Bu anlamda dağ, fare doğurdu. Bağıranların, bittik-tükendik edebiyatı yapanların sesi çıkmadı. IMF ve Dünya Bankası, 10, 20, 30 milyar doların sözünü vermedi. Hiç kimse de bundan rahatsız olmadı. Rahatsız olmayı bir kenara bırakalım, bizzat Ecevit, IMF’nin paketi olumlu bulmasının yeterli olduğunu açıkladı. Demek oluyor ki, “işin içinde iş” vardı. Önceden anlaşmışlardı. Ekonomiyi canlandırmak için kredi muslukları biraz açılacaktı. Bu arada ise hükümet, Türk ekonomisine IMF’nin, yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda çekidüzen verecekti. IMF, Türk ekonomisinin bir dizi konjonktürel ve yapısal sorunlarına dikkati çekti, enflasyona karşı mücadeleden, sosyal güvenlik yasasından vb. sorunlardan bahsetti. Açılan paket üzerine tartışmalar sürerken, IMF Genel Direktörü M. Comdessus ve Dünya Bankası Başkanı J. Wolfenson, S. Demirel ile Saraybosna’da görüştüler. Bu görüşmede J. Wolfenson; Türk ekonomisi hakkında değerlendirme yaparken şöyle diyordu: “Türk ekonomisinin ciddi sorunları var. Ama sorunların bu kez de aşılacağına inanıyoruz. Bunun temel nedeni, Türk ekonomisinin alt yapısının sağlam olmasıdır.” Comdessus da “doğru yoldasınız” dedikten sonra, bilinen beklenilenin yerine getirilmesini sıralıyor. ‘Sosyal güvenlik reformu’, ‘sermaye piyasası reformu’ ve nihayet ‘tahkime ilişkin anayasa değişikliği’. Demek oluyor ki, yabancı sermaye açısından Türk ekonomisinde öyle pek çöküntü işaretleri falan yok. Biraz sermaye/kredi şırıngasıyla halledilmesi mümkün olan konjonktürel olumsuzluklar var. Esas sorun anayasada. Esas sorun anayasanın tahkimle ilgili maddesinin değiştirilmesinde. Son olarak ekonomik paket çerçevesinde bir de tahkim sorununa bakalım.

3 - Tahkim, Yabancı Sermaye ve Ulusal Zenginlik

Emperyalist tahkim konusunda burjuva basında kopartılan yaygara, giderek yaygınlaşıyor ve derinleşiyor! Emperyalist tahkimi savunanlar, reddedenler ve koşullu savunanlar diye kamplaşmalar oluyor. Coğrafyamızda yabancı sermayenin gelişini tahkime bağlayanlardan, onu modern kapitülasyon diye tanımlayanlara kadar uzanan bir yelpaze var. Her kafadan bir ses çıkıyor, ama bu arada kıyısından köşesinden de olsa doğru şeyler de söyleniyor. Ama bu tartışmalarda esas olan, satılmış kalemlerin birbirlerini “vatan hainliği” ile suçlamalarıdır.

Tahkim, bir anlaşmazlık durumunda, anlaşmazlığın çözülmesi için hakem tayin etmek ve mekanizmayı sağlamlaştırmak anlamına geliyor. Hakem tayin etme, yani tahkim, ulusal ve uluslararası diye ikiye ayrılır. Uluslararası tahkime gidilebilmesi için taraflardan birisinin yabancı olması gerekir.

Türkiye’de tahkim yıllardan beri uygulanıyor. Örneğin 1927’den kalma Hukuk Usulü Muhakemeler Kanunu’nun bir bölümü tahkimle ilgilidir. Yani Türk hukukunda benimsenmesi ve uygulanması hiç de yeni olmayan bir hukuki çözüm yolu.

Türkiye emperyalist tahkimi de 1958’deki New York Anlaşması ile kabul etti. Daha sonra uluslararası Ticaret Odası Tahkim Divan Anlaşması ile Devletler ve Diğer Devletin Vatandaşları Arasındaki Yatırım Uzlaşmazlıklarının Çözülmesi Hakkındaki Sözleşmeyi de imzaladı. Türkiye son olarak, henüz TBMM’nde onaylanmamış olsa da, emperyalist tahkimi öngören Avrupa Enerji Sözleşmesi’ni imzaladı. Türkiye’nin bugüne kadar uluslararası tahkime gitme hakkını tanıdığı ülke sayısı 41. Yani Türkiye 41 ülkenin yatırımcısına, sana haksızlık ettiğim kanısına varırsan uluslararası tahkime gidebilirsin diyor.
Tahkime modern kapitülasyon diyenlerin aklına “ulusal” olmak, ulusal değerlere sahip çıkmak veya anti-çokuluslu tekelci olmak yeni mi geldi? Hükümet ve muhalefet partilerinin hepsi anlaştılar ve bu yasa değişikliğini gerçekleştirecekler. Çünkü bunu IMF, Dünya Bankası, ABD, bir bütün olarak yabancı sermaye istiyor. Bu konuda özellikle IMF açık hareket ediyor. Türkiye’ye yabancı sermaye akışını bir yasa değişikliğine bağlıyor. Evetçilerin başını çekenlerden birisi olan E. Özkök’e göre yabancı sermaye temsilcileri Ankara Sheraton otelinde bekliyorlar. New York’un, Frankfurt’un, Londra’nın mali yatırımcıları, yasanın çıkmasını bekliyorlar. Evetçilerin silahı, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye miktarının azlığı. Türkiye’deki doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının miktarı, örneğin 1996’da 722 milyon, 1997’de 805 milyon ve 1999’da da 940 milyon dolar olarak gerçekleşiyor. Bu üç yılda Polonya’ya yapılan doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının miktarı 4.5, 4.9 ve 5.1 milyar dolar. Aynı yıllarda bu miktar Macaristan açısından, 2, 2.1 ve 1.9 milyar dolar ve Yunanistan açısından da 5.8, 3.5 ve 3.7 milyar dolar olarak gerçekleşiyor. Evetçilere göre uluslararası tahkimin yolu istenildiği biçimde açılırsa yabancı sermaye yatırımcıları Türkiye’de yatırım yapmak için kuyruğa girecekler! Kuyruğa girip girmeyeceklerini bilmiyoruz, ama emperyalist tahkimle ilgili anayasa değişikliği yapılınca Türkiye’ye girecek yabancı sermaye miktarında önemli değişmenin olacağı açıktır.

Bu konunun üzerinde, yabancı sermaye temsilcilerinin bu denli durmalarının ve yasa değişikliği yapın diye, hükümete dayatmada bulunmalarının iki nedeni vardır. Bu nedenlerden birisi, emperyalist tahkime konu olacak veya olabilecek miktarın çok yüksek olmasıdır. Sadece acilen yapılması gereken enerji ve telekomünikasyon alanındaki yatırım tutarının 60 milyar dolar olduğu hesaplanıyor.

Sorunun esas yönünü, emperyalist tahkime konu olabilecek alanların stratejik öneme sahip olmalarıdır. Yani, tam anlamıyla “ulusal zenginliği” ifade eden alanlar. Bu alanlar Anayasa tarafından bir nevi “koruma altına” alınmıştır. Hükümetin uluslararası tahkimle yapmak istediği bu korumayı yani “kamu hizmeti” ve “kamu yararı” gerekçesiyle anayasanın koyduğu bazı kısıtlamaları kaldırmaktır. Bu durum, Danıştay’ın müdahalesini sınırlıyor ve sorun, uluslararası hakeme devrediliyor. Demek ki sorun, kamusal alanlarda yapılacak yabancı sermaye yatırımlarında, özellikle de “yap-işlet-devret” sözleşmelerinde -ki bunlar uzun vadeli sözleşmelerdir- çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümünde “ulusal hukuk”un; Danıştay’ın devreden çıkartılması ve yabancı hakem kurullarına tabi kılınmasıdır.

Aslında sorun, tahkimin kendisinden kaynaklanmıyor. Bu, zaten yıllardan beri kabul edilmiş bir olgu. Sorun, kamu hizmeti anlamında imtiyaz sözleşmelerinde yabancı sermaye ile olası anlaşmazlıklarda Danıştay’ın devre dışı bırakılmasında ve uluslararası hakemin devreye sokulmasındadır.

Anayasanın söz konusu maddelerinde yapılacak değişiklik ve Danıştay’ın devre dışı bırakılmasıyla her alanda özelleştirmenin ve yabancı sermayenin istediği gibi hareket etmesinin önündeki engeller tamamen kaldırılmış olacak. Bu saldırının diğer adı neoliberalizm ve MAI koşullarının yerine getirilmesidir. Uluslararası tahkimin konusu, emperyalizme bağımlılığın daha da kapsamlaştırılmasıdır.

Emperyalizmin neoliberal saldırısı ve talan hedefi

Emperyalistler ve yerli işbirlikçileri, özellikle ‘90’lı yılların başından bu yana, bağımlı, yeni sömürge ülkelerde geniş yığınları sözde yeni bir iktisat politikasıyla; neoliberalizmle yanıltmaya çalışıyorlar. Neoliberalizm, yoksulluktan refaha dönüş politikasını ifade ediyormuş. Tabii bu tam bir demagoji. Kavram olarak liberalizm, serbest rekabeti, ekonomi güçlerinin serbest gelişmesini ifade ediyor izlenimi uyandırıyor. Bu, sadece bir izlenim ve gerçekle hiçbir ilişkisi yok. Neoliberalizm, bağımlı ülkelerde rekabet ortamını/olanağını ortadan kaldırıyor ve bu ülkelerde ekonomiyi tamamen uluslararası tekellerin çıkarlarına entegre etmeyi hedefliyor. Tabii, emperyalizme bağımlılığı ve yeni sömürgeciliği kavramayanlar açısından, yeni sömürge ülkelerde hâlâ emperyalizmin; yabancı sermayenin, uluslararası tekellerin tümüyle ele geçiremedikleri sektörlerin olması ve bunların doğrudan “ulusal değerleri/zenginliği” temsil ediyor olmaları, akıl alacak bir iş değildir. Bunlara göre böyle bir şey asla olamaz ve düşünülemez de! Ama böyle bir durum bir gerçekliktir ve emperyalizmin neoliberal politikası, bağımlı, yeni sömürge ülkelerdeki tam da bu sektörleri daha fazla yağmalamayı hedefliyor.

Özellikle Dünya Bankası’nın ‘80’li yılların ikinci yarısından itibaren yoğun bir şekilde dayatmaya başladığı yapısal uyumluluk programları, bağımlı ülkelerde özelleştirmeyi ve henüz yabancı sermayeye açılmamış alanların uluslararası tekellerin çıkarlarına entegre edilmesini hedefliyor. Bağımlı, yeni sömürge ülkelere dayatılan şu: Kredi almak, borç ertelemek istiyorsan özelleştirmeye hız vereceksin. Devletin elinde olan, “kamu hizmeti” gören işletmeleri özelleştirme adı altında uluslararası tekellere peşkeş çekeceksin. Türkiye’de bir çok kamu hizmeti gören işletmelerin özelleştirilmesinde doğan sorunlar, bir çok adımın Danıştay’dan dönmesi biliniyor. Yabancı sermaye anayasada yapılacak değişiklik ile bu engelin aşılmasını yeni hükümetten talep ediyor. Ve kapsamlı kredileri ve genel olarak sermaye akışını bu engelin ortadan kaldırılmasına bağlıyor. Böylece; yapısal uygunluk politikası, engelsiz özelleştirme ile uluslararası tekeller, bağımlı, yeni sömürge ülkelerde hâlâ var olan kaynakları; giremedikleri alanları ele geçirmeyi ve kendi çıkarlarına entegre etmeyi amaçlıyorlar. Türk ekonomisinde böylesi alanlar/sektörler hâlâ belli ölçülerde varlığını koruyor.

Sermayenin uluslararasılaşması ve MAI

Uluslararası sermayenin/tekellerin anayasası olan MAI, henüz bir girişim olmaktan çıkmadı. Yükselen itirazlar, ona karşı mücadele ve emperyalistler arası (ABD -Fransa) çelişkiler nedeniyle MAI (Multilateral Agreement on Investment), hazırlanmış haliyle rafa kaldırılmış olsa da fiilen uygulanmaktadır. Sermayenin uluslararasılaşmasının, burjuva kavramla “küreselleşme”nin varmış olduğu boyutlar, emperyalistler açısından bir takım düzenlemenin, talan ve bağımlılığın hukuksal bir tabana oturtulmasını, hukuksal olarak da meşrulaştırılmasını kaçınılmaz kılmıştı. Uluslararası tekeller, bütün yerküreyi kendi mülkiyetlerine/tasarruflarına geçirmek için işlemeyecekleri cinayetin olmadığını sergiliyorlar. Uluslararası en güçlü tekellerin hemen hemen hepsi, ABD, Kanada, Japon ve AB kökenli. Bu tekeller, hemen hemen bütün enformasyon ve telekomünikasyon araçlarını kontrol ediyorlar ve bütün faaliyetleri hükümetler ve uluslararası kurumlar tarafından destekleniyor. Önemli olan, bölgesel direnişleri kırmaktır. Yani şu veya bu ülkede bu tekellerin faaliyetini engelleyen güçlerin ve yasal durumların ortadan kaldırılmasıdır. Önde gelen emperyalist devletler ve onlarla birlikte, onların politikalarını uygulayan OECD, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, kârın, en fazla kârın acımasız mantığına göre hareket ederek bütün dünya halklarını köleleştiriyorlar ve talanı akıl almaz boyutlara çıkartıyorlar. MAI bütün bunların hukuksal kılıfı. MAI, küresel yoksullaştırmanın, talanın ve boyun eğdirişin meşrulaştırılması için bir hukuksal kılıf. Uluslararası tekeller, anayasalarında eksik olan bir şey bırakmamışlar. Öyle ki, uyuşmazlık durumunda sorunun meşru zeminlerde çözümünü sağlayacak kurumlaşmalara da yer vermişler. Hakemlik, arabuluculuk. Yani tahkim sorunu. Ama sanılmasın ki tahkim, MAI ile gündeme geldi. Baş tarafta da belirttiğimiz gibi tahkimin tarihi eskidir ve uygulanmaktadır. Yeni olmamasına rağmen uluslararası tekeller, MAI’de bu konuya da kendilerine göre açıklık getirmişlerdir. Şöyle; diyelim ki, yabancı sermaye ile Türk devleti arasında yapılan bir yatırım sürecinde belki bir anlaşmazlık çıktı. Bu sorunun çözümü için, uluslararası hakem kuruluna gidiliyor. Güya bağımsız hakem kurulu, anlaşmazlığı çözüyor. Bu hakemlerin gelişigüzel seçildikleri, herkesin kendi isteğine göre tahkim heyeti oluşturacağı söylenemez. Bunların hepsi MAI’de tespit edilmiş. MAI, üç tahkim kurumundan bahsediyor: “ICSID”, “UNCITRAL” ve “ICC”. Bunlar MAI’den çok önceleri faal olan kurumlar.

ICSID Konvansiyonu (“Devletler ve Diğer Devletlerin Vatandaşları Arasındaki Uyuşmazlıkların Çözülmesi Hakkında Sözleşme”): 14 Ekim 1966’dan beri yürürlükte olan bu sözleşme, Dünya Bankası çatısı altında faaliyet sürdürmektedir. Bu kurumun aldığı kararlar, devletleri doğrudan bağlar. Türkiye bu sözleşmeye 1988 yılında katıldı. Türkiye, bu sözleşmeyi kabul ederken, ticari konularla sınırlı kalacağı konusunda şerh koymamıştır. Yani sözleşmeyi olduğu gibi kabul etmiştir. Böylelikle ticari sayılmaya, idari hukuk alanına giren konularda sözleşme dahiline girmiş oldu. Bu durumda ICSID, imtiyazlı sözleşmelerde; yap-işlet-devret ve yap-işlet sözleşmelerinde de uygulanır. Türk devleti, ICSID hakem kurulunun alacağı karara kayıtsız şartsız uymak zorundadır.

UNCITRAL (Birleşmiş Milletler Uluslararası Ticaret Hukuku Komisyonu): 1966 tarihinde kurulan bu komisyon, diğer şeylerin yanı sıra ticari anlaşmazlık ve uyuşmazlıklarda hakemlik görevi yapar.

ICC (Uluslararası Ticaret Odası Tahkim Divanı): 1914 yılında kurulan ICC’nin görevi, ticaret, mal ve hizmetler ve yatırımlar alanında serbest piyasa koşullarını ve sermayenin serbest dolaşımını geliştirerek, iş dünyasına hizmet etmektir. ICC’nin bünyesinde faal olan çok sayıda komisyon vardır. Bunlardan birisi de Tahkim Divanı’dır.

Daha başka tahkim kurumları da var. Bu kurumlara baktığımızda şunu görüyoruz. Hiçbiri bağımsız değil. Her biri, şu veya bu alanda, şu veya bu oranda güçlü, önde gelen emperyalist ülkelerin ve tekellerin hizmetinde. Dünya Bankası çatısı altında, BM çatısı altında veya Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında faal olan bir tahkim kurumunun, örneğin Amerikan, Alman veya Japon tekellerinin çıkarlarına aykırı bir karar alacaklarını düşünebilir miyiz? Örneğin anayasa değişikliğinden sonra Bergama’da siyanür altın arayan “Eurogold” şirketini, artık Bergama köylüleri de durduramaz. Ama şimdiye kadar durdurmuşlardı.

Yabancı sermaye; bağımlı, yeni sömürge ülkenin bütün zenginliklerini, buna işgücü de dahil istediği gibi kullanmak, yeniden yatırım yapmak veya yapmamak, elde ettiği kârı transfer etmek veya etmemek, çevreyi kirletmek veya kirletmemek, işçileri sokağa atmak veya atmamak hakkını özgürce kullanmak istiyor. Bulunduğu ülkede hükümetin ve yasaların hiçbir şekilde ve koşulda engel olmasını istemiyor. Bu olduğu taktirde herhangi bir engelle karşılaştığı taktirde işi kılıfına uydurarak davacı olabiliyor. Yani tahkim kurumuna gidiyor. Oluşturulan tahkim kurumu, “bağımsız” hakemler, yabancı sermayeyi değil, yabancı sermayenin faaliyeti önündeki engelleri kaldırmadığı için o devleti cezalandırıyor. Bunun uluslararası planda çok örneği var: Her seferinde yabancı sermaye haklı, dava edilen devlet haksız çıkartılmıştır.

IMF’nin özelleştirme, tahkim, sosyal güvenlik konularında bastırması ve hükümete yaptığı dayatma; bu adımları atarsan hem bolca kredi alırsın hem de bolca yabancı sermaye gelir anlayışı, doğrudan uluslararası tekellerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Uluslararası tekeller, uzun vadeli yatırımlarda herhangi bir risk ile karşılaşmak istemiyorlar ve aynı zamanda Türkiye açısından stratejik önemi olan alanlara enerji “kamu hizmeti” gören alanlara girmek ve bu “iç pazarı”da ele geçirmek için adeta taarruza geçmişler. Burjuvazi ve partileri elbirliği içinde bütün alanları yabancı sermayeye açıyorlar. İşçilerin ve emekçilerin alınterlerinin ürünü olan zenginliklerimiz yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor.

Bu talanın ve boyun eğişin en çok milliyetçi geçinen partilerin (DSP, MHP) hükümette oldukları bir dönemde gerçekleşiyor olması da dikkate değer ayrı bir konu.

Amerikan emperyalizmi, Türkiye’nin altyapı yatırımlarının ve özellikle enerji alanındaki yatırımlarını, yıllardan beri sistematik olarak gündeme getiriyordu. Tahkim ve özelleştirmeyi ilgili anayasa değişikliğinden ve dolayısıyla Danıştay’ın devre dışı bırakılmasından sonra ülkenin geriye kalan kısmının; ekonominin devlet sektöründe olan bölümünün de nasıl talan edildiğini, yabancı sermayeye koşulsuz olarak nasıl peşkeş çekildiğini göreceğiz.

Tahkim ve özelleştirme bağımsızlık ve antiemperyalist mücadelenin doğrudan konusudur. Antiemperyalist devrimin gerekliliğinin somut ifadelerinden biridir. Tahkim ve özelleştirme sadece işçi sınıfını değil, hangi etnik kökenden olursa olsun bütün halk sınıfı ve tabakalarını doğrudan ilgilendirmektedir. Tahkim ve özelleştirmeye karşı mücadele yabancı sermayeye, uluslararası tekellere, bir bütün olarak emperyalizme ve onun işbirlikçisi olan tekelci burjuvaziye; emperyalizmin uşağı faşist diktatörlüğe karşı mücadele demektir.

Sınıf Pusulası, Sayı 3, Temmuz-Ağustos 1999.