deneme

21 Haziran 2005 Salı

Tam da Adamını Buldunuz!


 
AB, en üst düzeyde temsilcileriyle Bush’u ziyaret etti. Washington-Zirvesi, AB-krizinin ne denli derin olduğunun ifadesidir. AB, şimdiye kadar, en azından SB ve Revizyonist Bloğun dağılmasından bu yana veya daha genel anlamda ifade edersek, AB’nin ABD ile dünya pazarları ve nüfuz alanları için açıktan rekabete giriştiği ve bu niyetini açıklamaktan geri durmadığı son 15-10 yıllık süreçte kendi iç krizinden sonra Bush’u ziyaret etmesi ve sorunun çözümü için çaba harcanmasını talep etmesi oldukça ilginç. Şüphesiz, böyle bir talepte bulunulduğu basına yansımıyor, dile getirilmiyor, ama AB’de krizin çözümünde veya daha da derinleşmesinde Amerikan emperyalizminin oldukça etkili olduğu biliniyor.

AB-Komisyon Başkanı José Manuel Barroso, AB-Konsey Başkanı Jean-Claude Juncker ve AB şef diplomatı Javier Solana ile birlikte Bush’u ziyaretten sonra yaptığı açıklamada, krizim varlığını kabul ediyor, ama AB’nin inisiyatif gücünden bir şey kaybetmediğini vurguluyordu.
Barroso’ya göre AB ve ABD arasında “iktisadi politika” ve “çevre politikası” konularında görüş ayrılıkları varmış ve diğer bütün konularda düşünceler ortakmış; her iki taraf da “aynı değerleri paylaşıyorlar”mış ve aralarındaki “ortaklık, ortak değerlere ve gelecek için ortak umutlara dayanıyor”muş. Ve her iki taraf, „transatlantik iktisadi entegrasyonunun daha da iyileştirilmesi için inisiyatif“ geliştirilmesi kararı almışlar.

Her zaman olduğu gibi bu seferde Bush, güçlü bir Avrupa istediklerini açıkladı.
Ama Amerikan emperyalizmi nasıl bir Avrupa istiyor ki, AB’nin krizinin çözümünde yardımcı olsun?
Amerikan emperyalizmi, dünya hegemonyası kurmak ve bu hegemonyayı, en azından 21. yüzyılın ilk yarısına kadar devam ettirmek amacında. Bu amacına ulaşmak için, ülkeler işgal ediyor, baskılarla, “post modern devrim”ler gerçekleştiriyor… Amerikan emperyalizmi dünya hegemonyası planında; o Avrasya jeopolitikasında AB’ne “ demokratik köprübaşı” görevi verdi. ABD’nin istediği, AB, bu görevini yerine getirecek derecede birlik içinde ve güçlü olmalıdır. Bu çerçeveyi aşan veya Amerikan emperyalizminin isteklerine karşı gelen bir AB, güçlenmemelidir, gerekirse bölünerek zayıflamalıdır. Amerikan emperyalizmi bu konuda ne denli ciddi olduğunu Irak Savaşı öncesinde AB’den umduğu desteği alamadığı zaman gösterdi ve AB, NATO ülkeleri bazında Amerikan emperyalizminin Irak savaşını destekleyenler ve desteklemeyenler olarak ikiye bölündü. Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Avrupa’yı “eski” ve “yeni” olarak ikiye bölerek tanımladı ve bu gerçeklikte bugün de değişen bir şey yok.

Bunun ötesinde Amerikan emperyalizminin istediği “güçlü Avrupa”da İngiltere önemli bir rol oynamalıdır. İngiltere de ABD yardımıyla Almanya ve Fransa gibi AB’nin önde gelen güçleri karşısında rekabette güçlü olma planı gütmektedir. Bu nedenle ABD, İngiltere vasıtasıyla AB içi gelişmeleri her zaman yönlendirecek durumdadır.

Dolayısıyla ABD-İngiltere ortaklığı, Amerikan emperyalizminin İngiltere’yi destekleyerek Avrupa’yı siyasi olarak zayıflatma ve İngiltere’nin de Amerikan desteğiyle AB’de hakim Almanya-Fransa ortaklığı karşısında güçlü olma anlayışı üzerine kurulmuştur.

Durumun böyle olduğunu bilen AB, önde gelen sorumlularını Bush’a göndererek İngiltere üzerinde etkisini kullanmasını ve AB’nin krizden kurtulmasını talep etti. Bu ziyaretin başka bir anlamı olamaz.

Böylesi bir girişim, esas rakibin önünde diz çökmekten başka bir anlam taşımaz. AB, Amerikan emperyalizmi önünde dize çökecek kadar zayıf mı? AB, ekonomik bir entegrasyon olarak güçlü. Öyle ki ekonominin şu veya bu sektöründe Amerikan emperyalizminden daha güçlü. Ne var ki, AB’nin siyasal bir bütün olarak hareket etmesinin hiçbir olanağı yok. AB ekonomisi, üye ülkelerin ekonomileri toplamından; Alman, Fransız, İngiliz, İtalyan vb. ülke tekelleri, sermayeleri toplamından ibarettir. Dolayısıyla AB, farklı siyasal bileşenlerden; çıkarları farklı olan siyasal güçlerden, yani devletlerden oluşmaktadır. Bu nedenle bir ülke, bir devlet gibi karar alma ve ona göre hareket etme yeteneğinden yoksundur. Bu özelliğinden dolayı AB, dünya hegemonyası için bir jeopolıtaka oluşturabilecek durumda değildir. Ancak bu entegrasyon içinde en güçlü ülkeler, diğer ülkeler kabul ettikleri oranda etkili olabilirler. Bu nedenledir ki, Alman Savunma Bakanı, AB’nin değil, Almanya’nın çıkarlarını “Hindikuşu”nda savunulduğunu açıklamıştır.

Avrupa veya bugünkü sınırları içinde AB, başta Almanya ve Fransa olmak üzere İngiltere ve İtalya gibi emperyalist güçlerin adeta sıkıştırıldığı dar bir alanadır. “Barışçıl” gelişme dönemlerinde bu ülkelerin sürtüşmesi pek olmuyor ve sorunlar bir şekilde çözülüyor. Ama kriz dönemlerinde veya biriken çelişkilerin krize dönüştüğü dönemlerde, örneğin bugünlerde, bu ülkelerin birbirine zıt çıkarları çarpışmaktadır. Amerikan emperyalizmi, II. Dünya Savaşından sonra hem kendi ekonomik çıkarları, hem de SB’ne karşı cephe oluşturmak için Avrupa’nın birleşmesini desteklemiştir. AB bu politikanın bir ürünüdür. Bu birleşme, ekonomik entegrasyon olarak SB ve Revizyonist Bloğun dağılmasına kadar adeta sorunsuz gelişmiştir. Ama söz konusu dağılmadan sonra Amerikan emperyalizminin genel olarak Avrupa, özel olarak da AB politikası değişmiştir. Amerikan emperyalizmi, AB’nin kendine rakip olarak gelişmesini engellemek için onu zayıflatma politikası uygulamaya başlamıştır.

Amerikan emperyalizminin bu politikasını bile bile AB’nin Bush’u ziyareti, AB açısından durumun oldukça ciddi olduğunu gösterir.