deneme

17 Mayıs 2022 Salı

YENİ BİR CEPHE KIŞKIRTMASI


YENİ BİR CEPHE KIŞKIRTMASI


FİNLANDİYA VE İSVEÇ’İN NATO ÜYELİĞİ VE GERÇEKLER


Bir savaş ittifakı olan NATO genişliyor. Finlandiya ve İsveç’in üyeliğiyle NATO kuzeyde yeni bir cephe açıyor. Katılımda acele eden Finlandiya ve İsveç katılım başvuruları için son hazırlıklarını da tamamladılar. Bir zamanlar NATO'ya şüpheyle bakan Finlandiya Sosyal Demokratları, Başbakan Sanna Marin'in partisi Cumartesi günü yeşil ışık yaktıktan sonra, Marin ve Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö Pazar günü resmi olarak başvuruyu Brüksel'e sunacaklarını duyurdular. Finlandiya parlamentosunun en kısa zamanda onay vermesi bekleniyor. Aynı hızlı gelişmeyi İsveç'de de görüyoruz. Stockholm'de de hükümet, birkaç gün içinde çıkacak meclis kararından sonra üyelik başvurusunu Brüksel'e iletecek. Bu iki ülkenin NATO üyeliği için geriye kalan adımlara artık bir formalite olarak bakılıyor.

NATO ülkelerinin dışişleri bakanları, hafta sonu Berlin'de gerçekleştirdikleri ilk gayri resmi toplantıda, savaş ittifakının planlanan kuzey genişlemesini de tartıştılar. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock (Bündnis 90/Die Grünen), Finlandiya ve İsveç'in üyeliğinin kabulünde sorun yaşanmamasının önemli olacağını açıkladı. Bu nedenle Alman hükümetin bu konuda dersine çalışmış, hazırlıkları yapmıştı; Almanlara göre onay sürecinin "çok, çok hızlı" gerçekleşmesi gerekiyordu. Ancak Türkiye bu iki ülkenin üyeliğine itiraz ediyor. Belki de Türkiye’den veya herhangi başka bir NATO üyesinden bir itirazın gelmeyeceği düşünülmüştü. Türkiye, NATO'nun kuzeye doğru genişlemesine karşı itirazda bulundu. Bunun NATO tarafından bilinmesi gerekirdi. Ne de olsa diktatör geçen Cuma günü bu konuda "olumlu bir görüşü olmadığını" açıklamıştı. Sadece Türkiye değil Hırvatistan Cumhurbaşkanı Zoran Milanoviç de geçtiğimiz günlerde NATO'nun kuzey genişlemesine "evet" cevabı karşılığında, Bosna-Hersek'teki seçim yasasında Hırvat nüfusu lehine değişiklik yapılmasına ilişkin anlaşmazlıkta taviz talep edeceğini açıklamıştı. Her ne kadar hükümet bunu reddetse de böyle bir talep ortada. Bu iki ülke NATO üyesi olabilmek için bir “at pazarlığı” sürecinden geçecek. Bu açık. Ancak soru şu: Kim neyin karşılığında neye “evet” diyecek, pazarlık ne kadar sürecek?

Putin, hafta sonunda Finlandiyalı mevkidaşı Niinistö ile yaptığı telefon görüşmesinde Finlandiya ve İsveç'in NATO'ya katılmasına karşı çıktığını, Rusya'nın Finlandiya için bir tehdit oluşturmadığını açıkladı. Ancak, gerçek şudur ki, bu iki ülkenin NATO üyeliği bu iki ülkenin Rusya korkusuyla, ‘Ukrayna’nın başına gelen yarın sizin de başınıza gelir, Rusya size de saldırı’ türünden üretilen demagojilerle açıklanamaz.

Türkiye’nin Pazarlığı

Türkiye’nin itirazında iki nokta ön plana çıkmaktadır:

Türkiye bir yandan “açık kapı” bırakarak NATO’nun genişlemesine karşı olmadığını açıklarken diğer taraftan da ‘savunma sanayi ihracatı konusunda kısıtlamaları devam ettirdiğini, Türkiye’ye yönelik bu tür politikalar izleyen ülkelerin NATO müttefiki olmaması gerektiğine inandığı için bu tutumu açıkça sergilediğini’ ve ‘özellikle bu iki ülkenin PKK/YPG terör örgütleri ve mensuplarıyla yaptığı görüşmeler ve özellikle de İsveç'in yaptığı silah yardımı dahil tüm rahatsız olduğu konuları’ dile getirmiştir.

Bu her iki “rahatsızlık” konusu aslında ABD’ye yöneltilmesi gerekirdi. Ama faşist diktatörlük ABD’yi, NATO’yu doğrudan muhatap almadan bu iki ülkenin üyelik sorununda kaygılarının ABD/NATO’dan, hatta kısmen Almanya’dan kaynaklandığını açıklıyor. Mesaj dolaylı olarak ABD’ye veriliyor.

Türkiye’nin itirazından sonra, genellikle böylesi durumlarda yabancı olmadığımız Türkiye “sevgisi”, Türkiye’in ne denli “önemli” olduğu üzerine açıklamalar art arda gelmeye başladı, Türkiye ile görüşeceğiz, sorun halledilecektir, Türkiye’nin kaygılarını anlıyoruz türünden söylemlerden geçilmez oldu ortalık. Gerçekten de diktatörün evet demesi için Finlandiya ve İsveç yetkilileri, NATO Genel Sekreteri, Amerikan Dışişleri Bakanı ile mutlaka görüşmeler yapılacaktır. Hatta Erdoğan-Biden görüşmesi de gündeme gelir. Ama Erdoğan-Putin görüşmesi de mutlaka olacaktır.

İsveç ve Finlandiya'nın NATO'ya üyelikleri ile ilgili Türkiye'nin tutumunu değerlendiren NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, "Türkiye önemli bir müttefikimiz. Türkiye, bazı endişelerini dile getirdi ve NATO'da her zaman olduğu gibi, endişeler mevcut olduğunda ortak bir zemin bulabileceğimizden eminim" dedi. Ama kaçıncı sefer böyle demiştir orasını bilmiyorum.

Bir taraftan Finlandiya devlet başkanı Edoğan ile görüşmeye hazır olduğunu açıklarken, diğer taraftan da "Türkiye'nin endişelerinin giderilmesi için çalışma önerisi geldi" deniyor. Bu arada da acil olarak Türkiye ve ABD arasında NATO görüşme yapılıyor.

Almanya'nın Başkenti Berlin'de düzenlenen NATO Dışişleri Bakanları Gayriresmi Toplantısı’nın ardından basın toplantısı düzenleyen Blinken, Çavuşoğlu ile yaptığı görüşme bağlamında “Konu İsveç ve Finlandiya'ya ve onların NATO'ya muhtemel üyeliklerine gelince, bu bir süreçtir. Ve NATO bir diyalog yeridir, tartışma yeridir. Sahip olabileceğimiz farklılıklar hakkında konuşmak için bir yer. Finlandiya ve İsveç için çok güçlü bir destek duydum. Eğer ittifaka katılmayı seçerlerse bu konuda fikir birliğine varacağımızdan çok eminim” dedi.

Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Kalın ise “kapıyı kapatmadık” diyerek niyetin pazarlık olduğunu açıklamış oludu.

Ancak, yıllardan beri süregelen onca atıflardan; diktatörün deyimiyle “terör örgütlerine misafirhane” sunduğunu düşündüğü İsveç ile Finlandiya gibi ülkelerin NATO’ya üyeliğine Türkiye’nin gözü kapalı olumlu yaklaşacağı düşünülemez. Diktatör “terörle mücadele” konusundaki hassasiyetinin müttefiklerince anlaşılmadığını düşünmektedir, öyle ki, müttefiklerinin yaptırımlarıyla yıpratılmak istendiğine inanmaktadır. Diktatör, pazarlık çıtasını yükseltecektir. Nitekim RTE, Cezayir Cumhurbaşkanı A. Tebbun ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Finlandiya ve İsveç heyetlerinin Türkiye'ye gelmelerine ilişkin “Pazartesi günü Türkiye'ye geleceklermiş. Bizi ikna etmeye mi gelecekler, kusura bakmasınlar yorulmasınlar. Her şeyden önce Türkiye'ye yaptırım uygulayanların bu süreç içerisinde bir güvenlik örgütü olan NATO'ya girmelerine biz 'evet' demeyiz.” açıklamasıyla pazarlık çıtasının yüksek tutulacağını açıklamış oldu.

Böylelikle diktatör, beklenmedik bir anda eline fırsat geçtiğini düşünerek ABD/NATO ile Türkiye arasındaki ilişkileri daha da germe pahasına somut adımlar görmeksizin bu iki ülkenin üyeliğine onay verilmeyeceğini açıklıyor. En azından burjuvazi daha öncesi böylesi durumlarda ufak-tefek tavizlerle veya “asker” sözüyle neler kaybettiğini hatırlamış gözükmektedir. Bu nedenle faşist diktatörlük NATO’nun kapısını çalan İsveç ile Finlandiya’ya kolay kolay buyurun demeyecektir. Demeyecektir, ama Türkiye’nin son kertede “evet” demenin ötesinde başka bir seçeneği de yok. Çıtayı mümkün olduğunca yükseltecektir, “evet”ini imtiyazlara, tavizlere bağlayacaktır. Kendine göre istediğini alınca da “evet” diyecektir.

Ancak, Türkiye’nin gerçek niyeti yukarıda belirttiğimiz açıklamalarındaki iki sorun mudur, değil midir bunu göreceğiz. O konularda taviz koparmak için çıta yükseltmeye, pazarlık yapmaya pek gerek yok. Belirtilen “terör” örgütlerini desteklemek ve savunma sanayisine ambargo koymak yıllardan beri süregelen bir durum. Kanımca işin esasını başka yerde aramak gerekir.

ABD/NATO Kuzeyde Yeni Bir Cephe Açıyor

Bu cepheyi bugün açmanın, bu iki ülkenin bugün NATO üyeliğine baş vurmasının zemini nasıl oluştu? Önce bu soruya cevap vermek gerekir.

Ukrayna-Rusya savaşı Rusya açısından bir felakete dönüştü. Yenilmez Rus ordusunun, güçlü Rus silahlarının, Rus genelkurmayının savaş ustalığının kof olduğu ve Ukrayna’nın uzun bir süredir bu savaşa hazırlandığı açığa çıktı. Ukrayna’da Rus devlet aklı dumura uğramadıysa, Ukrayna’yı, Batı müdahale etmez diye hafife alacak derecede küçümsedi. Bunun sonuçları ortada:

-Amerikan emperyalizmi, Avrupa’da hortlattığı Rusya korkusu ile NATO’yu yeniden örgütledi, Almanya’nın öne çıkmasını sağladı.

-Ukrayna üzerinden istediğini aldı ve aldığını pekiştirmek için de bu savaşın bitmemesi, devam etmesi, öyle ki, uzun yıllar sürmesi için elinden geleni yapmaktadır. Yani Rusya’nın askeri gücünün bir kısmını buraya bağladı.

-Rusya’yı uluslararası ekonomik ve siyasi ilişkilerde tecrit etmek, özellikle ekonomik darbeler vurarak zayıflatmak için ambargolar uygulamaya başladı. Örneğin Rusya’dan petrol ve doğal gaz akımını yasakladı, ama enerji ambargosunun tam uygulanması için başka koşulların yerine getirilememesi veya kısa zamanda yerine getirilememesi Rusya’dan enerji temininin tamamen kesilmesi önünde engel olarak ortaya çıktı. AB, Rusya’dan enerji almama konusunda hala görüş birliğine varamamıştır.

-Sonuçta ABD/NATO ve NATO üyeleri olarak ABD baskısı altında AB, Amerikan çıkarlarına koşulacak duruma geldi. Bu ne kadar sürer orası ayrı bir sorun ama şimdilik AB, ABD’nin dediği gibi hareket ediyor.

Bu hamlesiyle ABD/NATO Rusya’yı çevreleme ve bağlama bakımından Baltık bölgesinden Karadeniz’e uzanan hattı tahkim etti.

Ancak bu hat, Amerikan emperyalizminin yeni jeopolitik doktrininde sadece bir alanla sınırlı kalıyor. Amerikan emperyalizminin yeni jeopolitik doktrini esasında Çin’i çevrelemektir. İşte burada Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği ve Kuzey kutbunun kapatılması ve bu bölgedeki zengin yatakların en fazlasıyla Batılı emperyalist ülkeler arasında bir rekabet olması gündeme gelmektedir.

Çin’in Bir Yol Bir Kuşak projesinin dünyaya açılan dört güzergahı var:

-Bering Boğazı’ndan geçerek buzların eridiği dönemde Kuzey kutbundan Avrupa’ya ulaşmak. (Deniz yolu)

-Kazakistan-Rusya-Ukrayna-Polonya üzerinden Avrupa ya ulaşmak. (Kara yolu)

-Orta Asya Türk Cumhuriyetleri-Hazar Denizi-Azerbaycan-Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşmak (Kara yolu).

-Güneyden Ortadoğu-Afrika- Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmak (Deniz yolu)

Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği üç nedenden dolayı önemlidir?

Birincisi bu bölgede ikinci bir çevreleme hattı kurmak ve Rusya’nın bir kısım askeri gücünü buraya bağlamak.

İkincisi bu iki ülkenin NATO üyeliği Baltık Denizi’nin Rusya’ya kapatılması anlamına gelir. Bu durumda Baltık Denizi NATO’nun bir nevi iç denizi olacaktır. Rus deniz gücü NATO kontrolü olmaksızın Baltık Denizi’nden çıkamaz, hareket edemez hale gelecektir.

Üçüncüsü de bu cephe üzerinden Çin’in burada geçişini engellemektir. Bu rotanın Çin emperyalizmi açısından ne kadar önemli olduğunu aşağıdaki haritada görmekteyiz. (https://www.intell4.com/gelecegin-ortadogusu-arktik-haber-183051)


Çin ürünleri Busan (Çin) -Akdeniz rotasını izlerse Rotterdam’a varmak için 20.100 km’lik yol katetmek zorunda kalacak. Ancak, Bosan-Bering Boğazı-Arktik Denizi-Rotterdam rotasını izlerse 12.700 km’lik yol katetmiş olacak.

Aradaki 7.400 km’ilk farkı hesaba katmayan, bunun için savaş da dahil rekabet etmeyen bir güç jeopolitika üretemez. ABD, Çin ve Rusya bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlar.

Rusya’nın Ukrayna hamlesine Finlandiya ve İsveç bir cevaptır. Ancak bu cevabın gerçeklik olması önünde tek engel Türkiye’dir.

Daha doğrusu ABD/NATO’nun Finlandiya/İsveç hamlesi Rusya ve Çin’e karşı bir hamledir. Gerçekleşmesi için de bağlayıcı engel Türkiye’dir.

Faşist diktatörlük bu iki ülkenin NATO üyeliği üzerinden hem Rusya ve hem de ABD ile pazarlık yapma imkanına sahip olmuştur. Pazarlık konusu Rojava olabilir.

Rusya, Ukrayna savaşından ve karşı karşıya kaldığı zorluklardan dolayı Suriye’den de bir kısım güçlerini çekmiştir veya çekiyor. Burada doğacak boşluk üzerinde en sıkı rekabet İran ve Türkiye arasında olacaktır. Ön almak için Putin, diktatör ile bu iki ülkenin üyeliğine onay verilmemesi veya sürecin uzatılması için anlaşabilir, Rojava’da hakimiyeti altında olan bölgelerin Türkiye tarafından işgaline göz yumabilir.

Keza bu iki ülkenin üyeliğinin en kıza zamanda sonuçlandırılması için diktatör ABD ile de pazarlık yapabilir. ABD “Barış Pınarı Harekatı”nın planlandığı gibi sonlandırılmasına göz yumabilir.

Bu iki olasılık Türk burjuvazisinin pazarlık çıtasını en yüksek seviyede tuttuğu pazarlık olur.

Diktatör, eline geçen bu fırsatı daha “ucuza” satmaz, satacak durumu da yok. Enflasyon, yoksulluk... Memleketin hali bu gidişle diktatörün seçimi kazanamayacağını göstermektedir. Ancak, yeni bir işgal, yeni bir “Vatan-Millet-Sakarya” çıkışı, kaşınan ve köpürtülen yeni bir şovenizm dalgası seçimi kazanmasını oldukça kolaylaştırabilir.

Fehim Taştekin Duvar gazetesinde yayımlanan 16 Mayıs tarihli yazısında (“NATO’da çelme! Bakalım taklayı kim atacak?”) diktatörün takla atabileceği üzerinde duruyor. Doğru şimdiye kadar çok takla atmıştır. Ama bu sefer durum biraz değişik. Ayakta kalmak istiyorsa takla atma şansı yok. Diktatöre takla attırmazlar, devirirler, en azından böyle düşünüyordur. Diğer taraftan bu iki ülkenin üyeliğine ”çelme” atması daha önce ABD-AB ve Rusya ile rekabetinden daha zorlu değildir. Güney Kafkasya’da o Azerbaycan-Ermenistan savaşında; Rojava’daki işgallerinde; Doğu Akdeniz’deki hak aramasında; Libya seferinde; ABD ile S-400 gerginliğinde direndi, takla atmadı. Şimdi, ‘boşuna gelmesinler, zahmet etmesinler’ dedikten sonra kırıntıya razı olan bir diktatörü kimse takmaz. Bu nedenle pazarlık çetin olacaktır.

Gerisi ABD ve NATO’ya tavizdir. Şimdiye kadar “gürleme”nin, “kükreme”nin boş olduğunun ispatıdır. Emperyalistler buna alışkındır: Türkiye eser, ama yağmaz. Dediğimizi kabul eder!

Bu sefer de öyle olur mu göreceğiz. Nihayetinde burada söz konusu olan sadece iki ülkenin üyeliği değildir. Söz konusu olan diktatörün de geleceğidir. Belirttiğimiz gibi, bu gidişle seçim kazanması mucizedir. Ama “Vatan-Millet-Sakarya”yla körüklenen şovenizm eşliğinde Rojava’da işgale girişmek yoksulluğun, enflasyonun üstünü örtebilir, diktatöre yeni bir dönem için yol açabilir.

RTE, buna oynayacaktır büyük bir ihtimalle.