deneme

AFGANISTAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AFGANISTAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2021 Pazartesi

BİTMEYEN AFGANİSTAN SAVAŞI


JEOPOLİTİKA VE BİTMEYEN AFGANİSTAN SAVAŞI -

1001 DÜŞMANLI AFGANİSTAN


Ne Olmuştu ve Niçin Olmuştu?

Afganistan’da 18., 19. ve 20. yüzyıllarda dönemin hakim güçleri arasında oynanan “büyük oyun” 21. yüzyılın başında tekrarlanıyor. Afgan halkı, ülkenin stratejik konumundan ve dolayısıyla jeopolitik öneminden dolayı sürekli, “büyük oyunculara” karşı bağımsızlığı için mücadele etmek zorunda kalmıştır. Rusya ile İngiltere arasındaki rekabetin bir sonucu da Afganistan’ın işgal edilmesi olmuştu. Afganistan, 20. yüzyılın son çeyreğinde Sovyet sosyal emperyalizmi ile Amerikan emperyalizmi arasındaki rekabetin bir sonucu olarak Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişti. Sovyet işgaline karşı direnen Afgan halkı, Sovyet işgalcilerini ülkeden kovdu ve kukla rejimini de yıktı. 21. yüzyılın başında ise Afganistan, 11 Eylül saldırısı bahane edilerek ABD tarafından NATO aracılığıyla işgal edildi. Sanıldı ki, Afgan halkı bu işgale boyun eğecek, kendini Taliban rejiminden “kurtaran” işgalcileri selamlayacak.

20 Eylül 2014 Cumartesi

IŞİD – YARATILAN CANAVAR



IŞİD – YARATILAN CANAVAR
CİN ŞİŞEDEN ÇIKTI”

4-5 Eylülde Cardiff'te (Galler) gerçekleştirilen NATO zirvesinin gündeminde esasen iki konu vardı. Birisi Ukrayna ve ikincisi de IŞİD eksenli olmak üzere Ortadoğu’ydu. Ukrayna üzerine konuşuldu ve bir biçimde NATO'nun Doğuya yönelişi, bu bağlamda yeni stratejisi resmi olmasa da yeniden belirlenmiş oldu. Ama zirvede esas konu IŞİD bağlamında Ortadoğu'ydu.

22 Nisan 2007 Pazar

Afganistan Direnişi


 
Afganistan’da 18., 19. ve 20. yüzyıllarda dönemin hakim güçleri arasında oynanan „büyük oyun“ 21. yüzyılın başında tekrarlanıyor. Afgan halkı, ülkenin stratejik konumundan ve dolayısıyla jeopolitik öneminden dolayı sürekli, „büyük oyunculara” karşı bağımsızlığı için mücadele etmek zorunda kalmıştır. Rusya ile İngiltere arasındaki rekabetin bir sonucu da Afganistan’ın işgal edilmesi olmuştu. Afganistan, 20. yüzyılın son çeyreğinde Sovyet sosyal emperyalizmi ile Amerikan emperyalizmi arasındaki rekabetin bir sonucu olarak Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişti. Sovyet işgaline karşı direnen Afgan halkı, Sovyet işgalcilerini ülkeden kovdu ve kukla rejimini de yıktı. 21. yüzyılın başında ise Afganistan, 11 Eylül saldırısı bahane edilerek ABD tarafından NATO aracılığıyla işgal edildi. Sanıldı ki, Afgan halkı bu işgale boyun eğecek, kendini Taliban rejiminden “kurtaran” işgalcileri selamlayacak.

Afgan halkı teslimiyeti değil, direnişi seçti. Afganistan direnişi, işgalciler için önemli bir sorun olmaya başladı. Beş yıllık işgal ve buna karşı mücadeleden sonra Afganistan’da direniş yeni bir sürece girmektedir. Bu süreç, direnişi bütün ülke sathına yayma ve küçük gruplarla saldırı yerine büyük formasyonlarla saldırma ve kurtarılmış bölgeler oluşturma aşamasıdır. Direniş, bölgesel olmaktan çıkmakta, ulusal çapta sürdürülen bir ayaklanma aşamasına girmektedir. NATO’nun Afganistan’daki komutanının direnişin ülkenin Kuzeyinde de yayılması olasılığından bahsetmesi boşuna değil. Bu, işgalci güçlere karşı sürdürülen bir ulusal kurtuluş mücadelesidir. Direnişçilerin Pakistan’dan gelerek eylemler düzenledikleri ve sonra geri döndükleri de gerçeği yansıtmamaktadır. Artık direnişçi güçlerin ülkede konuşlanacak ve mücadele edecek derecede güçlenmiş olduğu gerçeğin işgalciler bile inkâr edemiyorlar. Kukla rejimin başı Karzai’nin direnişçilerle görüşme trafiğini başlattığını açıklaması bu gerçeğin bir ifadesidir.

Irak direnişiyle karşılaştırıldığında Afganistan direnişi, uluslararası alanda gereken desteği, dayanışmayı görmemektedir. Bu da Taliban’ın ideolojik duruşuyla açıklanmaktadır. Afganistan direnişi söz konusu olduğunda İslam motifi daha ziyade önplana çıkartılıyor. Aynı ideolojiden güçlerin Irak direnişinde de yer aldıkları görmezlikten geliniyor. Öyle ki, Afganistan’da direnişe Taliban güçlerinin önderlik etmesi ile Irak’ta direnişe yine İslami güçlerin ve Baascıların önderlik etmesi arasında sanki çok önemli bir fark varmış gibi hareket edilerek, Irak direnişinin yanında yer alınırken, Afganistan direnişi ya geçiştiriliyor ya da reddediliyor. Bunu yapanlar da kendilerini “sol”, “komünist”, “Marksist-Leninist” olarak tanımlayanlardır. Dahası, Afganistan işgalini „medeniyetin savunulması“ diye destekleyenler de var. Bunlar, bu ülkede sürdürülen emperyalist savaşı, nihayetinde tarihsel olarak “ileri” bir adımdır diye destekliyorlar. Yani Amerikan emperyalizminin bu ülkeye “demokrasi” götürdüğüne inanılıyor.

Sol geçinen hareketlerin çoğunluğu Taliban rejimini gerici olarak niteliyor, Afganistan’a saldırıyı emperyalist bir saldırı ve savaşı da emperyalist bir savaş olarak tanımlıyor. Bu doğrudur. Ama bu savaşla herhangi bir şekilde ilgilenmek, ilişkilenmek istemiyorlar. Bunlara göre Afganistan’da sürdürülen savaş, ortaçağ ile emperyalizm arasındaki bir savaştır. Bu savaşta tarafsız kalmak tercih ediliyor ve eylemlerde –kongrelerde, bildirilerde, savaş karşıtı gösterilerde „Dünya çapında barış ve adalet“, „Savaş durdurulsun“, „Hemen barış“ gibi sloganların gölgesinde tarafsızlık ilan ediliyor. Bu türden tavırlar tabii ki, pasifizmle oldukça uyumluluk içinde olan tavırlardır.

Böylesi tarafsızlığı yetersiz bulanlar da var. Bunların sorunu da Taliban yanlısı gözükmeden Afganistan’daki savaşa karşı gelmek, Amerikan emperyalizminin savaş politikasına karşı tavır alabilmektir. Bu bulmacanın yegâne çözümü de „ilerici güçler“ bulmaktır; Afganistan’da savaşa karşı gelmenin, Amerikan emperyalizminin savaş politikasını mahkûm etmenin ve aynı zamanda Taliban ve direniş ile ilişkilenmemenin veya ilişkilendirilemeyecek bir politika izlemenin yegâne yolu, kendi „ilerici güçler“ini desteklemekten geçmektedir. Bu görüşte olanların „ilerici güçleri“, Afganistan’da „ulusal ve sosyal mücadeleyi yükseltecek“ kadar güçlenmişler. Bu nedenle de „Afganistan halkının kurtuluş mücadelesini desteklemek“ için çağrı yapılabilirmiş ve „ABD’ye hayır, Taliban’a hayır, özgür Afganistan“ denebilirmiş.

Hangi „ilerici güçler“den bahsedildiği bilinmez. Açık ki, Afganistan’da tanımı yapılmayan „ilerici güç“ bulmak, emperyalist savaşa ve işgale karşı İslami motifin ağır bastığı direniş karşısında durumu kurtarmaya yaramaktadır. Deniyor ki, Afganistan’da bir tarafta Taliban’ın temsil ettiği ortaçağ karanlığı ve diğer tarafta da emperyalist işgal söz konusudur. Burada tarihsel ilericiliğin (yani burjuvazinin) gericiliğe, işgale karşı mücadelesi söz konusu değildir. Öyleyse her iki tarafın da kendi perspektifi bazında gerici olduğu bu savaşta ve direnişte „taraflı“ olmanın gereği de yoktur. Mesele bu kadar basit!
Aynen Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da direniş, uluslararası çapta antiemperyalist mücadelenin bir bileşenidir. Direniş önderliğinin ideolojik yapısı yanıltıcı olmamalıdır. 1919’da Afgan Emiri’nin İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesi ile bugünkü direnişçilerin emperyalist işgale karşı mücadelesi arasında zamandan öte pek bir fark yoktur.

Afgan Emiri’nin Afganistan’ın bağımsızlığı için mücadelesi, Emir’in ve yandaşlarının kraliyetçi niteliğine karşın, nesnel olarak devrimci bir mücadeleydi. Çünkü bu mücadele emperyalizmi zayıflatıyor, parçalıyor, baltalıyor”. Bugün de Afganlı direnişçilerin mücadelesi, onların ideolojik niteliğine karşın nesnel olarak emperyalizme, başta da Amerikan emperyalizmine darbeler vuruyor, dünya çapında emperyalist tahakkümü zayıflatıyor, dünyayı çıkarları temelinde yeniden paylaşmak isteyen emperyalist güçlere bu işin kolay olmayacağını, her onurlu halkın ulusal bağımsızlık için direneceğini gösteriyor.


23 Şubat 2007 Cuma

AFGANİSTAN DİRENİŞİ BÜYÜYOR


 
Afganistan’da 18., 19. ve 20. Yüzyılın „büyük oyunu“ 21. yüzyılın başında da tekrarlanıyor. Ülkenin stratejik konumundan ve dolayısıyla jeopolitik öneminden dolayı Afgan halkı sürekli „büyük oyuncu”lara karşı ülkenin bağımsızlığı için sürekli mücadele etmek zorunda kalmıştır. Rusya-İngiltere arasındaki rekabette işgal edilen ülke Afganistan olmuştur. 20. yüzyılın son çeyreğinde Amerikan emperyalizmine karşı rekabetin bir sonucu olarak Sovyet sosyal emperyalizmi Afganistan’ı işgal etmişti. Mücadele sonucunda Afgan halı, Sovyet işgalcilerini ülkeden kovdu. 21. yüzyılın başında ise, dünya hakimiyeti kurmak isteyen Amerikan emperyalizmi bu amacına ulaşmak için stratejik öneminden dolayı Afganistan’ı müttefikleriyle birlikte işgal etti. 300 seneden bu yana Afgan halkı uzun yıllar süren mücadeleler sonucunda işgalci güçleri ülkeden kovmayı başarmıştır. Bu sefer de başaracaktır.

11 Eylül saldırısını bahane ederek Afganistan’ı işgal eden ve böylece dünya hakimiyeti stratejisini uygulamaya koyan Amerikan emperyalizmi, Afganistan’da kendi yetiştirmesi olan Taliban rejimini devirdi. Taliban rejiminin güçleri işgalcilere karşı mücadele içinde yeniden örgütlendi. Önceleri vur-kaç eylemleri düzenleyen direnişçiler bugün hiç de küçük olmayan yerleşim birimlerinde yönetimi ele geçirecek derecede güçlendiler. Öyle ki, direnişçi güçler helikopter düşürebiliyorlar, binlerce direnişçiden oluşan formasyonlarla karşı saldırıya geçebiliyorlar. İşgalden beş sene sonra emperyalist koalisyon, ülkenin en azından güneyinde ve güneydoğusunda savaşı kaybetmiş durumda. İşgalci güçler artık Kabul’de ve ülkenin kuzeyinde de rahat hareket edemiyorlar. Irak direnişinin gölgesinde kaldığı için pek bilinmeyen veya duyulmayan gerçek şudur ki, köylerini savunan, işgalcilere karşı mücadele eden binlerce Afganistanlı NATO askerleri tarafından katledilmekteler. Mevcut gücüyle ve yapılanmasıyla direnişle baş edemeyeceğini anlayan Amerikan emperyalizmi, koalisyon güçlerinden (NATO’dan) daha fazla asker göndermelerini ve sıcak savaşın sürdüğü güneyde ve güneydoğuda da görev almalarını talep etmek zorunda kalmıştır.

Afganistan direnişi, NATO içinde önemli bir sorun olmaya başlamıştır. Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra, Soğuk Savaş döneminin askeri bir örgütlenmesi olan NATO’nun asıl görevinin ötesine geçerek dünya çapında faaliyet sürdürmesi için Afganistan’da aldığı görev, üye ülkeler arasında derin çelişkilerin çıkmasına neden olmuştur. Çıkarlarını Hindikuş’ta savunma gereğini duyan Alman emperyalizmi, hem bu nedenden dolayı hem de Amerikan emperyalizminin baskıları karşısında Afganistan’daki askeri varlığını güçlendirme kararı alırken, çoğu NATO üyesi ülke, ülkenin güneyine ve güneydoğusuna asker göndermeye yanaşmamıştır. Bunun ötesinde Afganistan işgalinin yenilgiye doğru gittiği değerlendirmesi yapan Kanada, güçlerini geri çekilmeyi düşünecek duruma gelmiştir.

Beş yıllık işgal ve buna karşı mücadeleden sonra Afganistan’da direniş yeni bir sürece girmektedir. Bu süreç, direnişi bütün ülke sathına yayma ve küçük gruplarla saldırı yerine büyük formasyonlarla saldırma ve kurtarılmış bölgeler oluşturma aşamasıdır. Direniş, bölgesel olmaktan çıkmakta, ulusal çapta sürdürülen bir ayaklanma aşamasına girmektedir. Bu, işgalci güçlere karşı sürdürülen bir ulusal kurtuluş mücadelesidir. Direnişçilerin Pakistan’dan gelerek eylemler düzenledikleri ve sonra geri döndükleri de gerçeği yansıtmamaktadır. Gerçek olan, artık direnişçi güçlerin ezici çoğunluğunun ülkede konuşlanacak ve mücadele edecek derecede güçlenmiş olmalarıdır.

Aynen Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da direniş uluslararası çapta antiemperyalist mücadelenin bir bileşenidir. Direniş önderliğinin ideolojik yapısı yanıltıcı olmamalıdır. 1919’da Afgan Emiri’nin İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesi ile bugünkü direnişçilerin emperyalist işgale karşı mücadelesi arasında zamandan öte pek bir fark yoktur.
“Afgan Emiri’nin Afganistan’ın bağımsızlığı için mücadelesi, Emir’in ve yandaşlarının kraliyetçi niteliğine karşın, nesnel olarak devrimci bir mücadele(ydi)dir. Çünkü bu mücadele emperyalizmi zayıflatıyor(du), parçalıyor(du), baltalıyor(du)”. Bugün de Afganlı direnişçilerin mücadelesi, onların ideolojik niteliğine karşın nesnel olarak emperyalizme, başta da Amerikan emperyalizmine darbeler vuruyor, dünya çapında emperyalist tahakkümü zayıflatıyor, dünyayı çıkarları temelinde yeniden paylaşmak isteyen emperyalist güçlere bu işin kolay olmayacağını, her onurlu halkın ulusal bağımsızlık için direneceğini gösteriyor.

14 Temmuz 2002 Pazar

1001 DÜŞMANLI AFGANİSTAN!



Afganistan Başkan yardımcısı Abdul Kadir’in öldürülmesi, Taliban’a karşı savaşın askeri olarak kazanıldığını, ama savaşın henüz sonuçlanmadığını bir kez daha göstermiştir. Aşiretler ve etnikler mozaiği Afganistan’da “ulusal” çaplı siyasetçilerin ve komutanların ortadan kaldırılması pek zor bir iş değil. “Kuzey İttifakı”nın önde gelen komutanlarından Tacik asıllı Mesud’un öldürülmesi ve bu yılın Şubat ayında Afganistan Turizm Bakanının havaalanında linç edilmesi buna birer örnektir.

Amerikan emperyalizmi önderliğinde emperyalist ittifak, “Kuzey İttifakı”nın da doğrudan katkısıyla Taliban rejimini devirdi. Bu anlamda Afganistan Savaşı askeri olarak kazanılmış oldu. Afganistan, şimdilik emperyalist koalisyonun kontrolü altında. Ama Afganistan’da ve Afganistan üzerinde mücadele/savaş değişik biçim ve yoğunlukta devam etmektedir.

Afgan “ulusal” meclisi Loya Jirga’nın oluşumu ve toplanması bu ülkede ulusal birliğin olmadığını, ülke bütünlüğünün feodal ve etnik yapıları arasında dengenin sağlanmasıyla ancak sağlanabileceğini göstermiştir. Henüz kapitalist uluslaşma sürecinde dahi olmayan bir ülkede “ulusal bütünlüğün” etnik ve feodal güçler dengesi göz önünde tutularak sağlanıyor olması, sadece, toplumsal durumun nesnelliğini ifade eder.

Afganistan’ın son birkaç on yıllık tarihine baktığımızda bu nesnelliği görürüz. Sovyet istilasına karşı savaşanlar, Afganistan’ın ulusal birliğini ve ulusal kurtuluşu için savaşmamışlardı. Çıkarları zedelendiği için esas düşmana; bu zedelenmenin nedeni olan güce karşı birleşmişlerdi. Sovyetler Birliği’nin çekilmesinden –daha doğrusu zorlu mücadele ile ülkeden kovulmasından- sonra etnik yapılar ve feodal güçler arasında yıllarca devam eden kanlı çatışmalar, Taliban rejiminin kurulmasıyla zora dayanan kontrol altına alınmıştı. 11 Eylül saldırısını bahane eden Amerikan emperyalizmi, Avrasya jeopolitikasında çok önemli stratejik bir konuma sahip olan Afganistan’a saldırmakta ve bu ülkeyi işgal etmekte gecikmedi. Bu savaşı da destekleyen ve desteklemeyen etnik yapılar ve feodal güçler vardı/var.

Loya Jirga’da siyasi güçler dağılımında temel ilke, bütün etnik yapıların ve feodal güçlerin nüfuzuna göre memnun edilmeleriydi. Bu meclisteki yetki dağılımında memnun olan etnik yapılar ve feodal güçlerin yanı sıra memnun olmayan, ama yoğun Amerikan, Türkiye (örneğin Özbekler üzerinde) baskısı ve tehdidiyle şimdilik sesini çıkartmayanlar da var.

Ulusal” hükümet; Karzai önderliğindeki Afganistan hükümeti, işgal güçlerinin varlığından dolayı hükümet olarak var. Bu hükümetin siyasi nüfuzunun Kabil dışında geçerli olduğunu söylemek olası değildir. Afganistan’da her etnik grubun, her aşiretin önderi bir savaş ağasıdır. Kendi “meclis”lerinde Afganistan’ın değil, kendi çıkarlarını esas alan kararlar alırlar ve uygularlar. Afganistan’ın esas yönetim bu güçlerin elindedir. Çıkarlarının zedelendiğini gören veya sanan her savaş ağası, savaş başlatabilir.

Sorun, etnik grupların ve feodal güçlerin çıkarlarının ön plana çıkartılması olduğu için bu ülkede merkezi hükümetin ve yerel savaş ağalarının 1001 düşmanı vardır. Hangi güçlerin, hangi biçimde niçin birlikte hareket edecekleri ile “ulusal” çıkarlar arasında hiçbir ilişki yoktur.

Son gelişmeler, özellikle Amerikan uçaklarının bir köyü bombalamasından (48 ölü, 170 yaralı, Urusgan eyaleti, Kakarak köyü) ve Başkan yardımcısının Kabil’de öldürülmesinden sonra bölge valisi statüsünde olan ve de olmayan savaş ağaları, kendi yerel askeri güçlerini güçlendirmeye yöneldiler. Bunların hiçbirisi, hakimiyet bölgelerini terk etmiyorlar.

Bu gelişmeler Amerikan varlığına karşı tepkilere neden oluyor ve işgalci güçlere karşı güvensizliği arttırıyor. Geçen Perşembe günü Amerikan işgaline/varlığına karşı tepkisini dile getirmek isteyen 200 Afgan Kabil’de gösteri yaptı. Amerikan Askerlerine karşı ilk saldırı Urusgan eyaletinde gerçekleştirildi. İşgalcilerin varlığı Afgan halkının tepkisine neden oluyor. Bu tepkinin gerçekten ulusal düşünebilen, gerçekten demokratik ve antiemperyalist güçler tarafından örgütlenmesi Afganistan’da ulusal ve antiempeeryalist demokratik devrimin örgütlenmesi anlamına gelecektir.

Böyle bir gelişmenin olasılığını gören Amerikan emperyalizmi, savaş ağalarını yumuşatma ve askeri varlığını, tepki çekmeyecek biçimde yeniden örgütleme çabası içinde. ABD, askeri varlığıyla merkezi hükümete yardımcı olmak istediğini, Afgan güçlerini de katarak Taliban güçlerine karşı nokta operasyonları düzenleyeceğini, ama Afganistan’ı terk etmeyeceğini açıklıyor. Yani ABD, 7000 mevcutlu askeri gücüyle Afganistan’da kalacak, askeri operasyonların sorumluluğunu Afgan güçleriyle paylaşacak, işgalci güç sorumluluğunu, komutanlığı Türkiye’de olduğu için, görünüşte hiç taşımayacak. Yerel savaş ağalarıyla anlaşmaya çalışacak, onların merkezi hükümete angaje olmalarını sağlayacak ve Orta Asya ülkelerinde konuşlandırdığı askeri güçleriyle ve dünya hegemonyası iddialı diğer güçlerin (örneği Rusya ve Çin) bölgedeki faaliyetlerini kontrol edecek.
Bu plan Amerikan emperyalizminin Balkanlarda uyguladığı tahakküm planıdır.

19 Ocak 2002 Cumartesi

WASHINGTON VE SONRASI



Washington'da sürdürülen Türkiye-ABD görüşmeleri sonuçlandı. Yapılan açıklamalara göre, taraflar arasında Kafkasya, Afganistan, Azerbaycan, Ortadoğu, Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkileri, Türkiye-AB ilişkileri, Baku-Ceyhan boru hattı, ekonomik ilişkiler tartışıldı. Bunun ötesinde Türk tarafı, IMF ve DB ile de görüşmeler yaptı.

Yapılan açıklamalara göre, ele alınan konuların hiç birinde sorun, herhangi bir pürüz çıkmadı ve tam anlamıyla bir anlayış birliğinin olduğu vurgulandı. Bu demektir ki, ele alınan konular üzerine daha önce tartışılmış ve belli sonuçlara varılmıştır. Anlaşılan o ki, Washington'da sonuçları çoktan belli olan konular üzerine diplomasi gereği görüşülmüştür.

Görüşmelerin ele alınış tarzı, ele alınan sorunlara veya Türkiye'nin gündeme getirmekte yarar gördüğü sorunlara acil perspektif açısından değil, orta ve uzun vadeli perspektif açısından yaklaşıldığını göstermektedir. Yani görüşmelere bir kaç milyar dolarlık kredinin verilip verilmeyeceği damgasını vurmamıştır. Demek oluyor ki, günü kurtarmaya değil, Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Türkiye'nin geleceğine ilişkin konuşulmuştur. Zaten IMF ile kredi konusu dışındaki ele alınan bütün konular, acil sorun kapsamında görülmeyecek içerikli konulardır.

Türkiye bugüne kadar ve hala, siyasi ve askeri alanda Amerikan emperyalizminin, iktisadi alanda da AB'nin nüfuzu altında. Türk burjuvazisi bu duruma son verilmesini, Amerikan emperyalizminin/sermayesinin iktisadi alanda da belirleyici konuma gelmesini talep etmiştir. Bu talep şöyle de anlaşılmalıdır: Siyasi ve askeri olarak istediğiniz doğrultuda hareket ediyoruz, bu alanda "stratejik ortak" olduğumuzu söylüyorsunuz, buna ekonomik ortaklığı da eklemeliyiz. Siyasi ve askeri ortaklık, iktisadi alana yansımalıdır. Bu nedenle bize birtakım ticari kolaylıklar sağlamalısınız. Bu talebi Amerikan tarafı -şimdiye kadar olduğu gibi- anlayışla karşılamış, ama adım atılacağının işaretini de vermiştir. Sorun, Şubat ayında kurulacak bir komisyon tarafında ele alınacak.

Türk tarafının uzun vadeli, kalıcı iktisadi ilişkilerden bahsetmesi, Türkiye üzerinde Amerikan ve AB sermayesi arasındaki rekabeti kışkırtması anlamına da gelir. Bu, ülke çıkarlarının pazarlanması demektir. Türkiye'ye yatırım yapan, kredi veren, sermaye yönlendiren başka alanlarda da desteğimizi alır; bu, bir garantidir deniyor.

Irak'a saldırı konusunda, görünüşte de olsa, görüş ayrılığı kalmadı. Amerikan emperyalizmi, saldırıdan birkaç dakika önce de olsa Türkiye'ye haber verecekmiş. Aslında bu haber verme-danışma işi, sorunun tali yönüdür. Esas olan şu: Türk burjuvazisi, Amerikan emperyalizminin Irak'a saldırısı durumunda bu saldırıya ve Ortadoğu'daki Amerikan çıkarlarına katkısından dolayı Musul ve Kerkük'ü işgal edip, buradaki petrole sahip çıkıp çıkamayacağı konusunda Amerika'nın gerekli garantisi konusunda endişeli. Türk tarafı, Amerikan basınında bu konuda yer alan görüşlerin ne derece bağlayıcı olduğunu henüz kestiremiyor. Nazlanmasının esas nedeni bu. Kürt devleti sorunu sadece göstermelik bir itiraz. Çünkü Türk burjuvazisi de biliyor ve açıkladığı gibi, Güney Kürdistan'da kurulacak böyle bir devleti, ne Iran, ne de Suriye yaşatır. Böyle bir devletin yaşamaması, Türkiye, Iran ve Suriye'nin ortak çıkarıdır ve bu sorunu ortadan kaldırmak için birleşirler.

AB, Kıbrıs, Türkiye-Yunanistan ilişkileri konusunda bilinen anlayışlar tekrarlandı. Keza Baku-Ceyhan petrol boru hattının inşası için gerekli kredi konusunda da görüşme, bilinen olumlu hava içinde geçti. 
 
Önemli olan, belki de görüşmelerin en önemli konusu, Afganistan sorunuydu. Afganistan, Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitikasını gerçekleştirmesinde oldukça önemli bir stratejik mevzidir. Avrasya'nın güneyinde yer alan bu ülkeye yerleşmek, Amerikan emperyalizmi açısından bir taşla birkaç vurmak anlamına geliyor; olası Rusya-Çin-Hindistan üçlüsüne karşı aynı alanda bulunmak veya Afganistan ve komşu ülkelerde; Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Pakistan, inşa edilen ve planlanan hava üsleriyle bölgeye yerleşmek. 
 
Amerikan emperyalizmi, Afganistan'daki ve Afganistan üzerinden Orta Asya'daki faaliyetlerinde Türkiye'ye özel önem verdiğini sürekli vurguluyor. Türkiye, Afganistan'a asker göndermekle sadece, bu ülkede ve bölgede Amerikan çıkarları doğrultusunda hareket etmiş olmuyor. Aynı zamanda, Amerikan çıkarlarıyla çatışmamak koşuluyla, kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda adım atmış oluyor. Ne de olsa Afganistan'ın kuzeyi; Özbekistan-Afganistan-Tacikistan sınır bölgesi, Enver Paşa'nın Turan'ı kurmak için Kızıl Ordu'ya karşı savaştığı bölgedir.
Türk burjuvazisi, geliştirdiği jeopolitikasına tekabül eden fırsatları değerlendiriyor. Batıda Amerikan emperyalizminin gölgesinde Kafkasya ve Azerbaycan üzerinden, güneyde de Afganistan üzerinden Orta Asya'ya nüfuz etmeye çalışmak. Afganistan -böyle bir Jeopolitikanın ne derece realist olup olmadığından bağımsız olarak- Türk burjuvazisi açısından oldukça önemli olduğu için, ABD-Türkiye görüşmelerinde, ortaklığın en çok vurgulandığı bir konu olmuştur.

28 Aralık 2001 Cuma

BÜYÜK OYUNUN AFGANISTAN PERDESI


 
11 Eylül saldırısı, Amerikan emperyalizminin bir taşla birkaç kuş vurması için vesile oldu.
"Uluslararası terörizme karşı yeni savaş" bir şekilde başlatılmalıydı. 11 Eylül bu savaşın başlatılmasına vesile oldu. İnsanı hayrete düşürecek bir hızla bütün emperyalist ülkeler, neredeyse bütün bağımlı ülkelerin hükümetleriyle bu "yeni savaş"ı başlatmak için anlaştılar. 
 
W. Bush'un "Yeni Savaş"ı, bütün dünyaya karşı sürekli, uzun yıllar sürecek olan bir savaş ilanından başka bir anlam taşımıyordu. Bu, önde gelen emperyalist ülkelerin, bütün dünyada bütün araçları kullanarak istenmeyen rejimlere, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerine karşı savaşıydı.

Son dönemlerde, daha doğrusu 11 Eylülden bu yana bütün Orta ve Yakındoğu NATO'nun yığınak bölgesine dönüştürüldü. 7 Ekimde Afganistan'a karşı başlatılan emperyalist saldırı, Taliban rejiminin devrilmesine rağmen hala devam ediyor. Bugün gelinen aşamada "uluslararası terörizme karşı yeni savaş"ta emperyalist ülkeler arası ittifaktan da artık pek söz edilemez. Bunun nedeni, her bir emperyalist ülkenin, terörizme karşı mücadele adı altında kendi aralarındaki çelişkileri kaçınılmaz olarak ön plana çıkarmalarıdır.

Rusya, Çin gibi emperyalist ülkeler, kendi etnik sorunlarından dolayı 11 Eylülden sonra ABD'nin yanında yer aldılar. AB ülkeleri, başta da Almanya ve İngiltere keza "uluslararası terörizme karşı yeni savaş"ta müttefikleri ABD'yi yalnız bırakmak istemediler(!). Ama her bir emperyalist ülkenin esas niyeti, bu savaşta yer alarak Amerikan emperyalizminin kendi çıkarlarını zedelemesini engellemeye çalışmak ve dünyanın yeniden paylaşımında yeni mevziler elde etmekti.

Neden Afganistan ve emperyalist ülkelerin amacı ne?
Emperyalistler arası çelişkilerin günümüzde en çok keskinleştiği üç bölgede (Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya/Hazar Havzası) önde gelen emperyalist ülkeler karşı karşıya geliyorlar. Genellikle ortak hareket eden bu ülkeler, aslında kendi çıkarlarını ifade etmenin peşindeler. 1991'de Irak'a ittifak kurarak saldırdılar, ama kısa zamanda çıkar çatışması ön plana çıktı. Balkanlar'da NATO+Rusya ittifakı söz konusuydu. Ama bu bölgede de nihayetinde kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiler. Aynı gelişmeyi Afganistan savaşında da görüyoruz. Taliban rejimine karşı ortak hareket edildi, ama bu rejim daha yıkılma sürecindeyken kendi çıkarlarını ön plana çıkardılar.

Afganistan, söylendiği kadarıyla yer altı zenginliğinin ötesinde, Avrasya jeopolitikası açısından oldukça önemli bir konuma sahiptir. Revizyonist blokun ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Amerikan emperyalizmi tarafından yeniden geliştirilen Avrasya jeopolitikası, Amerikan emperyalizminin 21. yüzyıl dünya hakimiyetinin esasını oluşturur. Bu jeopolitikanın içeriği, Hazar Havzası/Orta Asya yer altı zenginliklerine, dünya pazarlarına sürmek de dahil, hakim olmaktır.

Böyle bir jeopolitikanın uygulanabilmesi bir çok faktöre bağlıdır. Her şeyden önce, bölgede gücü olan, aynı amacı güden emperyalist güçlere ve potansiyel rakiplere karşı mücadele gerekmektedir. Bölgede iddialı ve potansiyel iddialı olan ülkelerin başında ABD, Rusya, Çin, AB ülkeleri (özellikle de Almanya, İngiltere ve Fransa), Japonya, Hindistan, Türkiye, Iran ve Pakistan geliyor.

Afganistan, Orta Asya yer altı zenginliklerinin (petrol ve doğal gaz) dünya pazarlarına taşınmasında düşünülen geçit güzergahlarından birisi olmasının ötesinde, Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitikasının gerçekleşmesi için uygulanan stratejinin önemli bir ayağını oluşturur. Orta Asya'nın güneyinde yer alan bu ülkeye yerleşmek veya onu kontrol etmek, Amerikan emperyalizmi açısından Kafkasya/Hazar Havzası'nı kuşatmada Türkiye'den sonra ikinci önemli bir üsse sahip olmak ve Rusya, Çin ve muhtemelen Hindistan gibi ülkelerin bölgedeki faaliyetlerini, olası Rusya-Çin-Hindistan yakınlaşmasını ve "Şanghay Beşlisi"nin faaliyetini yakından takip etmek anlamına gelmektedir. Afganistan bu açıdan Amerikan emperyalizmi için önemlidir.

Orta Asya'dan, Afganistan'dan kovulan Rusya, ABD'nin veya "uluslararası terörizme karşı savaş"ın safında yer alarak bölgeye yeniden yerleşme niyetinde. Bölgede bugün için Amerikan emperyalizmine karşı askeri açıdan meydan okuyabilecek yegane güç, Rus emperyalizmidir. Çin ve Japonya, şimdilik izliyor gözükmekle yetiniyorlar. AB ülkeleri, özellikle İngiltere ve Almanya, bölgede var olabilmek için ABD ile ortak hareket etmek zorundalar. Bu iki ülkenin bu bölgede tek başlarına Rusya, Çin ve ABD'ye karşı hegemonya mücadelesi sürdürecek potansiyelleri yoktur.

Emperyalist ülkeler, Balkanları "barış"a kavuşturdular- kendi aralarında paylaştılar. fiimdi sıra Orta Asya'ya geldi. 11 Eylül saldırısı, bir vesile oldu ve Orta Asya'da emperyalistler arası hegemonya çatışması silahlı biçimini Afganistan savaşında buldu.

Taliban rejiminin yıkılması ve geçici hükümetin kurulmasıyla önde gelen emperyalist ülkelerin dünya hegemonyası için mücadelelerin yeni bir boyut kazanacak; Balkanlar'da uygulanan emperyalist "barış" Afganistan'da da uygulanmaya konacak ve Amerikan emperyalizmi "uluslararası terörizme karşı yeni savaş"ını başka ülkeleri bombalayarak, işgal ederek sürdürecek. Amerikan ve dünya basınında Irak'ın işaret edilmesi, saldırının hangi ülkeye olacağını gösteriyor