deneme

22 Nisan 2007 Pazar

Afganistan Direnişi


 
Afganistan’da 18., 19. ve 20. yüzyıllarda dönemin hakim güçleri arasında oynanan „büyük oyun“ 21. yüzyılın başında tekrarlanıyor. Afgan halkı, ülkenin stratejik konumundan ve dolayısıyla jeopolitik öneminden dolayı sürekli, „büyük oyunculara” karşı bağımsızlığı için mücadele etmek zorunda kalmıştır. Rusya ile İngiltere arasındaki rekabetin bir sonucu da Afganistan’ın işgal edilmesi olmuştu. Afganistan, 20. yüzyılın son çeyreğinde Sovyet sosyal emperyalizmi ile Amerikan emperyalizmi arasındaki rekabetin bir sonucu olarak Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişti. Sovyet işgaline karşı direnen Afgan halkı, Sovyet işgalcilerini ülkeden kovdu ve kukla rejimini de yıktı. 21. yüzyılın başında ise Afganistan, 11 Eylül saldırısı bahane edilerek ABD tarafından NATO aracılığıyla işgal edildi. Sanıldı ki, Afgan halkı bu işgale boyun eğecek, kendini Taliban rejiminden “kurtaran” işgalcileri selamlayacak.

Afgan halkı teslimiyeti değil, direnişi seçti. Afganistan direnişi, işgalciler için önemli bir sorun olmaya başladı. Beş yıllık işgal ve buna karşı mücadeleden sonra Afganistan’da direniş yeni bir sürece girmektedir. Bu süreç, direnişi bütün ülke sathına yayma ve küçük gruplarla saldırı yerine büyük formasyonlarla saldırma ve kurtarılmış bölgeler oluşturma aşamasıdır. Direniş, bölgesel olmaktan çıkmakta, ulusal çapta sürdürülen bir ayaklanma aşamasına girmektedir. NATO’nun Afganistan’daki komutanının direnişin ülkenin Kuzeyinde de yayılması olasılığından bahsetmesi boşuna değil. Bu, işgalci güçlere karşı sürdürülen bir ulusal kurtuluş mücadelesidir. Direnişçilerin Pakistan’dan gelerek eylemler düzenledikleri ve sonra geri döndükleri de gerçeği yansıtmamaktadır. Artık direnişçi güçlerin ülkede konuşlanacak ve mücadele edecek derecede güçlenmiş olduğu gerçeğin işgalciler bile inkâr edemiyorlar. Kukla rejimin başı Karzai’nin direnişçilerle görüşme trafiğini başlattığını açıklaması bu gerçeğin bir ifadesidir.

Irak direnişiyle karşılaştırıldığında Afganistan direnişi, uluslararası alanda gereken desteği, dayanışmayı görmemektedir. Bu da Taliban’ın ideolojik duruşuyla açıklanmaktadır. Afganistan direnişi söz konusu olduğunda İslam motifi daha ziyade önplana çıkartılıyor. Aynı ideolojiden güçlerin Irak direnişinde de yer aldıkları görmezlikten geliniyor. Öyle ki, Afganistan’da direnişe Taliban güçlerinin önderlik etmesi ile Irak’ta direnişe yine İslami güçlerin ve Baascıların önderlik etmesi arasında sanki çok önemli bir fark varmış gibi hareket edilerek, Irak direnişinin yanında yer alınırken, Afganistan direnişi ya geçiştiriliyor ya da reddediliyor. Bunu yapanlar da kendilerini “sol”, “komünist”, “Marksist-Leninist” olarak tanımlayanlardır. Dahası, Afganistan işgalini „medeniyetin savunulması“ diye destekleyenler de var. Bunlar, bu ülkede sürdürülen emperyalist savaşı, nihayetinde tarihsel olarak “ileri” bir adımdır diye destekliyorlar. Yani Amerikan emperyalizminin bu ülkeye “demokrasi” götürdüğüne inanılıyor.

Sol geçinen hareketlerin çoğunluğu Taliban rejimini gerici olarak niteliyor, Afganistan’a saldırıyı emperyalist bir saldırı ve savaşı da emperyalist bir savaş olarak tanımlıyor. Bu doğrudur. Ama bu savaşla herhangi bir şekilde ilgilenmek, ilişkilenmek istemiyorlar. Bunlara göre Afganistan’da sürdürülen savaş, ortaçağ ile emperyalizm arasındaki bir savaştır. Bu savaşta tarafsız kalmak tercih ediliyor ve eylemlerde –kongrelerde, bildirilerde, savaş karşıtı gösterilerde „Dünya çapında barış ve adalet“, „Savaş durdurulsun“, „Hemen barış“ gibi sloganların gölgesinde tarafsızlık ilan ediliyor. Bu türden tavırlar tabii ki, pasifizmle oldukça uyumluluk içinde olan tavırlardır.

Böylesi tarafsızlığı yetersiz bulanlar da var. Bunların sorunu da Taliban yanlısı gözükmeden Afganistan’daki savaşa karşı gelmek, Amerikan emperyalizminin savaş politikasına karşı tavır alabilmektir. Bu bulmacanın yegâne çözümü de „ilerici güçler“ bulmaktır; Afganistan’da savaşa karşı gelmenin, Amerikan emperyalizminin savaş politikasını mahkûm etmenin ve aynı zamanda Taliban ve direniş ile ilişkilenmemenin veya ilişkilendirilemeyecek bir politika izlemenin yegâne yolu, kendi „ilerici güçler“ini desteklemekten geçmektedir. Bu görüşte olanların „ilerici güçleri“, Afganistan’da „ulusal ve sosyal mücadeleyi yükseltecek“ kadar güçlenmişler. Bu nedenle de „Afganistan halkının kurtuluş mücadelesini desteklemek“ için çağrı yapılabilirmiş ve „ABD’ye hayır, Taliban’a hayır, özgür Afganistan“ denebilirmiş.

Hangi „ilerici güçler“den bahsedildiği bilinmez. Açık ki, Afganistan’da tanımı yapılmayan „ilerici güç“ bulmak, emperyalist savaşa ve işgale karşı İslami motifin ağır bastığı direniş karşısında durumu kurtarmaya yaramaktadır. Deniyor ki, Afganistan’da bir tarafta Taliban’ın temsil ettiği ortaçağ karanlığı ve diğer tarafta da emperyalist işgal söz konusudur. Burada tarihsel ilericiliğin (yani burjuvazinin) gericiliğe, işgale karşı mücadelesi söz konusu değildir. Öyleyse her iki tarafın da kendi perspektifi bazında gerici olduğu bu savaşta ve direnişte „taraflı“ olmanın gereği de yoktur. Mesele bu kadar basit!
Aynen Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da direniş, uluslararası çapta antiemperyalist mücadelenin bir bileşenidir. Direniş önderliğinin ideolojik yapısı yanıltıcı olmamalıdır. 1919’da Afgan Emiri’nin İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesi ile bugünkü direnişçilerin emperyalist işgale karşı mücadelesi arasında zamandan öte pek bir fark yoktur.

Afgan Emiri’nin Afganistan’ın bağımsızlığı için mücadelesi, Emir’in ve yandaşlarının kraliyetçi niteliğine karşın, nesnel olarak devrimci bir mücadeleydi. Çünkü bu mücadele emperyalizmi zayıflatıyor, parçalıyor, baltalıyor”. Bugün de Afganlı direnişçilerin mücadelesi, onların ideolojik niteliğine karşın nesnel olarak emperyalizme, başta da Amerikan emperyalizmine darbeler vuruyor, dünya çapında emperyalist tahakkümü zayıflatıyor, dünyayı çıkarları temelinde yeniden paylaşmak isteyen emperyalist güçlere bu işin kolay olmayacağını, her onurlu halkın ulusal bağımsızlık için direneceğini gösteriyor.


12 Nisan 2007 Perşembe

BÜYÜYEN EKONOMİ, İŞSİZLİK VE YOKSULLUK





Ekonominin durumu açısından burjuvazinin keyfine diyecek yok. Geçen hafta burjuva basında ekonominin gelişmesi son veriler ışığında değerlendirildi. 

Devlet Bakanı Ali Babacan’ın yaptığı değerlendirmeye göre ekonomi son 20 çeyrekte kesintisiz büyümüş. 2006 yılında büyüme oranı yüzde 6 ve 2003-2006 döneminde de ortalama büyüme oranı yüzde 7,3 olarak gerçekleşmiş. Bu verilerle Türkiye yeni bir rekora imza atmış.  

Özel sektörde yatırımlar, 2002’de 20,6 milyar dolar iken 2005 yılına göre 2006’da reel olarak yüzde 17,4 artarak 66,9 milyar dolara çıkmış.  

Kişi başına ulusal gelir 2002'de 2 bin 598 dolardan 2006'da 5 bin 477 dolara yükselmiş.  
Ulusal gelir ikiye katlanmış. GSMH, 2002’de 181 milyar dolardan 2006’da 399 milyar dolara çıkmış.

Cari açıkta olumlu gelişmeler olmuş. Ekonominin büyümesinden dolayı cari açığın GSMH'ya oranı yüzde 7,9’a düşmüş.  

2007 itibariyle ilk üç ayda doğrudan yabancı yatırım miktarı 12 milyar doları geçmiş.
Borç stoku azalmış.   Borçların GSMH'ya oranı yüzde 44,8’de kalmış. Borç stoku içinde dış borçların oranı 2002'de yüzde 32,2’den, 2006'da yüzde 5,2’ye düşmüş.  

2007 itibariyle Türkiye'nin toplam dış borç tutarı 206,5 milyar dolar olarak gerçekleşmiş. Bu miktarın 121 milyar doları özel sektörün ve geriye kalanı da kamunun borçlarıymış.

Tabii hükümet ekonomik göstergelerdeki bu olumlu gelişmeyi kendi hanesine önemli bir artı olarak kaydetti ve propaganda malzemesi olarak da kullanmakta.
İnkâr edilemeyen bir gerçek de ekonominin büyümesinin her zaman işsizliğe çare olmayacağı ve toplumda zengin-fakir veya sermaye birikimi-yoksulluk arasındaki uçurumu kapatmayacağıdır. Nitekim yapılan açıklamalarda ekonomideki büyümenin istihdama pek yansımadığından bahsedilmektedir. Şüphesiz ki, ekonomideki her büyüme şu veya bu şekilde istihdama da yansır. Ama rekabet edebilmek için Türkiye gibi ülkelerde de teknolojinin yoğun bir biçimde üretimde ve dolaşımda kullanılması; daha az işgücü kullanarak üretim yapılması, ekonomi ne kadar büyürse büyüsün bu büyümenin istihdama gerçek anlamda yansımayacağını ve işsiz sayısını önemli oranda azaltmayacağını ve ekonominin krizde olduğu ve olmadığı her dönemde belli bir işsizler ordusunun var olacağını göstermektedir.

Kapitalist üretim biçimi bugünkü gelişme aşamasında, geçen yüzyılın 20’li yıllarından buyana izlenen kronik kitlesel işsizliğin artık bu üretim biçiminin nesnel bir yasası olduğunu göstermektedir. Bundan kurtuluş yok. Bu olgu, işsizlik sorununu kapitalizm koşullarında çözmeye çalışan reformist anlayışları da tamamen çürütmüştür. Ekonomik büyümeden dolayı işsizlik oranı, diyelim ki yüzde 10’dan yüzde 9’a veya yüzde 8’e düşebilir. Bu dönemde çalışma sürecine katılan yeni iş gücü sayısı da yerinde sayabilir. Böyle bir şey olmaz, ama olduğunu kabul edelim. Ama sermayeler arasındaki rekabet, daha çok ve daha modern teknoloji kullanımını sürekli kaçınılmaz kılar. Her modern teknoloji belli sayıda işçinin sokağa atılması demektir. Bu nedenle kapitalist üretim biçimi, rekabet-üretim-teknoloji-işsizlik bağlamında geriye dönüşümü olmayan gerçekliğiyle yüz yüze gelmiştir ve dolayısıyla burjuvazinin, ekonomi gelişirse işsizliğe çare bulunur savının da bir demagoji olduğu inkar edilemez olmuştur.

Ekonominin büyümesi ile işsizlik arasındaki diyalektik bağ kendini sermaye birikimi ve yoksulluk bağlamında ortaya koymaktadır.

2002 yılı başından bu yana ulusal gelir reel olarak yüzde 43 oranında artmış ve kişi başına ortalama gelir 5,500 dolara varmış.  Ama gelir dağılımında dengesizlik korkunç boyutlarda.
Yapılan bir araştırmada hane halkı aylık geliri, 300 YTL altı, 300-700 YTL, 700-1200 YTL, 1200-3000 YTL ve 3000 YTL üstü olarak belli gelir dilimlerine göre sınıflandırılıyor. Bu sınıflandırmaya göre en düşük gelir diliminde yer alanlar (ayda 300 YTL ve altında kazananlar) yüzde 16,40,   ikinci gelir diliminde yer alanlar (300-700 YTL kazananlar)   yüzde 44 oranında. 3 bin YTL üstü gelir diliminde yer alanların toplam nüfusa oranı sadece yüzde 2.  Varılan sonuçlar, toplam nüfusun yüzde 87’sinin “orta gelir düzey”inin altında olduğunu, yani ayda 1200 YTL’den daha az bir gelirle yaşamak zorunda kaldıklarını göstermektedir.

TÜİK, 2005 yılında dört kişilik bir ailenin aylık açlık sınırının 190 YTL ve yoksulluk sınırının da 487 YTL olduğundan hareketle açlık sınırının altında yaşayanların nüfusa oranın yüzde 0,87 (yüzde 1'in altında), yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranını ise yüzde 20,5 olarak tespit ediyor. Tabii burada kıstas alınan 190 YTL ve 487 YTL gerçeği yansıtmamaktadır. Ama buna rağmen varılan sonuçlar Türkiye’de gelir dağılımındaki uçurumu göstermeye yetmektedir.  
Dünya Bankasının 2004 yılı verilerine göre yaptığı yoksulluk araştırmasında ise Türkiye'de bu oran yüzde 25’ti.

2004’te en yoksul yüzde 10'luk kesimin kullanılabilir toplam gelirden aldığı pay yüzde 2,3 ve en zengin yüzde 10'luk kesimin aldığı pay ise yüzde 30,9 oranındaydı. 2004’te en zengin ile en yoksul arasındaki gelir farkı, bir yıl öncesine göre 14,4 kattan 13,4 kata düşüyor. Bu “önemli” değişim, burjuvazi açısından böbürlenmenin bir nedeni olabilir. Ama gelir farkının bir uçurum olduğu gerçeğini gizleyemez.

Devletin verileri 2005 itibariyle nüfusun yüzde 20'sinin yoksul olduğunu, yani 15 milyon insanın yoksul olduğunu göstermektedir. 

Kapitalist sistemde işçi sınıfının ve emekçi yığınların yoksulluktan kurtulmaları nesnel olarak mümkün değildir. Şu veya bu dönemde işçi sınıfı ve emekçi yığınlar mücadele sonucu yaşam koşullarında birtakım iyileşme sağlayabilirler. Ama bu görecedir. Bu sistem; kapitalizm yoksulluk üretmeksizin var olamaz: Sermaye birikimi işçi üretir; işçilerin sayısını çoğaltır. Teknolojinin üretimde kullanılması ve buna bağlı olarak iş verimliliğinin artması, sayısı giderek artan işçilerin daha çok sayıda işsiz kalmalarını beraberinde getirir. Yani sermaye birikimi aynı zamanda işsizlik üretir. Ve işsizlerin çalışan işçilere oranı ne kadar büyük olursa toplumda sefalet ve yoksulluk da o derece büyük, yaygın olur. “Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, bilisizliğin, zalimliğin, aklı yozlaşmanın birikimi ile aynı anda olur”.
Bundan kurtulmanın yegâne yolu da sistemi değiştirmektir.

3 Nisan 2007 Salı

SERMAYE BİRİKİMİNİN VE YOKSULLUĞUN BOYUTLARI






Rahmetli De Gaulle’ün bir söz var: „Ortak yanları olan iki politikacı tipi vardır; her ikisi de yalan söyler. Aralarında sadece bir fark vardır: Bunlardan birisi, söylediği yalanlara inanıldığına şaşıp kalır. Diğeri ise söylediği yalanlara bizzat inanır“. Bu türden politikacıların karşılaştıkları yegâne zorluk, her gün yalan söylemekten ziyade, „körün“ de gördüğü gerçeklerin üstünü kapatmak için nasıl yalan söylemek gerektiğinden ibarettir. Nesnel gerçeklik en kabadayı yalancıları bile zorda bırakmakta. Bundan 10-15 sene önce ne denmişti? Küreselleşme demokrasidir, iştir, özgürlüktür vs. Sonra ne oldu? Nesnel gerçeklik veya diyelim ki, geçen yüzyılın ‚90’lı yıllarının başından buyana geçen süreç küreselleşmenin demokrasi olmadığını, ama emperyalist savaş olduğunu; iş olmadığını ama işsizlik olduğunu; özgürlük olmadığını ama işgal ve baskı olduğunu gösterdi. Bolca adaletten bahsedilmişti. Her anlamda eşitlik sözünü duya duya eşitlik sarhoşu olmuştuk! Nesnel gerçeklik gösterdi ki, eşitlikten bahsedenler veya tüm bunlardan bahsedenler; „yenilikleri“ dillerinden düşürmeyenler bir gerçeği gizlemeye çalışıyorlar: Kapitalizmin tarihsel ve moral açısından ömrünü doldurmuş olmasını. Tabii ki, böylesi tarihsel dönemeçlerde birtakım küçük burjuva avanak takımına da iş düşüyor. Hani emperyalist burjuvaziyi ve onunla işbirliği içinde olanları anlıyoruz. Onların mesleği, bütün çabaları, sistemlerinin ömrünü uzatmaktır. Ya şu hep „yenilik“ten bahseden „radikal“ küçük burjuvaziye ne demeli? Bunlar da „nema”larının hakkını vermek için „kraldan çok kralcı“ olmaya çalışıyorlar. Bu unsurlar, dünya çapında yüz milyonlarca işçiye ve emekçiye; diyelim ki, çalışabilir dünya nüfusunun yüzde 90’ına kapitalizmin tarihsel olarak bittiğini anlamamaları için yeni ufuklar göstermeye çalışıyorlar. Burjuva hâkimiyet, mülkiyet ve üretim ilişkileri dönemi bitti, şimdi sıra sizde deme yerine „İmparatorluk“ düzeninden, işçi sınıfı yerine, emekçiler yerine „çokluk“tan bahsederek yeni bir „çağ“ açıyorlar ve tarihsel misyonunu yerine getirmesi gereken sınıfın, yani işçi sınıfının bu misyonunu yerine getirmesinin gereksiz olduğunu, bunun koşullarının kalmadığını anlatmaya çalışıyorlar. Bunlar, olsa olsa dönemin „Sülün Osman”ları olabilirler. Bu rahmetli bugün Negri ve ona inananlar nezdinde yaşamaktadır. Devrinin kapanmadığını bilse ne yapardı bilemeyiz, ama bildiğimiz bir şey varsa o da, burjuvazi ve kalemşorları yalan söylüyorlar; bahsetmek zorunda kaldıkları sefaletin gerçek nedenlerin; bahsettikleri sefaletin işçi sınıfının yoksullaşmasının bir ifadesi olduğunu gizlemeye çalışıyorlar. Şimdi bu unsurları bazı gerçeklikle baş başa bırakalım:

Dünya çapında mevcut yoksulluk, işsizlik kapitalistlerin; burjuvazinin hatalarının bir sonucu değildir. Bunların hatası en fazlasıyla daha az yoksulluk üretmek olabilir. O da iyi niyetli olduklarından dolayı değil, sermaye hareketinin gereğini yerine getirememekten dolayıdır. Yani yoksulluk ve işsizlik sorunu hata sorunu değil, sistem sorunudur. Daha 1848’de şöyle deniyordu: “Yoksulluk, nüfustan ve servetten daha hızlı gelişiyor“, “Modern işçi ise, tersine, sanayinin gelişmesiyle yükseleceği yerde, gittikçe daha çok kendi sınıfının varlık koşullarının altına düşüyor. Yoksul bir kimse oluyor”.“Burjuvazinin artık toplumda egemen sınıf olarak kalacak ve kendi varlık koşullarını topluma belirleyici yasa olarak dayatacak durumda olmadığı burada açıkça ortaya çıkıyor“. “Egemen olacak durumda değildir, çünkü kölesine köleliği çerçevesinde bir varlık sağlayacak durumda değildir, çünkü kölesini, onun tarafından besleneceği yerde, onu beslemek zorunda kaldığı bir duruma düşürmeden edemiyor. Toplum bu burjuvazinin egemenliği altında artık yaşayamaz, bir başka deyişle, onun varlığı toplumla artık bağdaşmıyor“.  

İşçi sınıfı ve emekçilerin görece ve mutlak yoksullaşması bütün dünyada diz boyu. Bir kutupta servet toplanırken, diğer kutupta da yoksulluk toplanıyor. Sermaye birikimine paralel olarak, bu birikimden bağımsız olmayarak yoksulluk birikiyor: “Toplumsal zenginlik, işleyen sermaye, bu sermayenin hacmi ve enerjisi ve dolayısıyla proletaryanın mutlak kitlesi ve işinin üretkenliği ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Sermayenin gelişme gücü gibi mevcut işgücü de aynı nedenler vasıtasıyla gelişir. Bundan dolayı sanayi yedek ordusunun görece büyüklüğü, zenginliğin gücüne göre artar. Ama bu yedek ordunun faal orduya oranı ne kadar büyükse, sefaleti, çalışma sırasında katlandığı ıstırapla ters orantılı olan toplam artı-nüfusun kitlesi de o kadar büyük olur. Nihayet, işçi sınıfının düşkünler tabakası ile yedek sanayi ordusu ne kadar yoğun olursa, resmi yoksulluk da o kadar yaygın olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak, genel yasasıdır” ( Kapital C.1).

Sermaye birikimi, dünya ekonomisinde uluslararası tekellerin konumu ve yoksulluğun Boyutları: Unctad’ın tanımına göre uluslararası tekel, bir ana işletmeden ve yurtdışında faal olan en azından bir bağımlı işletmeden oluşmaktadır. Ana işletmenin, bağımlı işletmedeki payı en azından yüzde 10’dur.
Unctad verilerine göre (WIR 2005) bu tanımlama kapsamına giren 69.727 uluslararası tekel var. Bunlara bağımlı işletmelerin sayısı da 690.391. 2005 verileri ana tekellerin sayısının arttığını, bağımlı işletmelerin sayısının ise azaldığını göstermektedir: 1969’da uluslararası tekel sayısı 7200’den 1990’da 37.000’e, 1995’te 44.000’e, 2001’de 65.000’e ve 2005’te de 69.391’e çıkıyor. Bu tekellere bağımlı işletmelerin sayısı da 1969’da 27.000’den 1990’da 170.000’e, 1995’te 280.000’e ve 2001’de de 850.000’e çıkıyor. 2005’te ise bu türden işletmelerin sayısı 690.391’e düşüyor.
Uluslararası tekellerin 50.520’sinin ve bağımlı işletmelerin de 247.241’inin merkezi sanayi ülkelerinde bulunuyor. Bunların arasında Avrupa’da olan uluslararası tekel sayısı 41.461 ve bunlara bağımlı işletme sayısı da 209.788. ABD ve Kanada merkezli olan uluslararası tekel sayısı 3.857 ve bunlara bağımlı işletme sayısı da 28.332. Japonya ve Avustralya’da olanların sayısı da sırayla 5.202 ve 9.121.
Merkezi “gelişen” ülkelerde bulunan uluslararası tekel sayısı 18.029 ve bunlara bağımlı olan işletme sayısı da 335.338.
Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde bulunanların sayısı da sırayla 1.178 ve 107.812.
Bu tekeller arasında en büyük olanlar, onbinlerce küçük tekelin toplamından daha güçlü konumdalar.

En büyük 100 uluslararası tekelin gücü: En büyük 100 uluslararası tekel içinde 90 tekelin her birinin yurtdışındaki kendine bağımlı işletme sayısı 100’den fazladır (Hisse senedi çoğunluğu ana tekelde olan bağımlı işletmeler dikkate alınıyor). Her bir uluslararası tekelin kendine bağımlı işletme sayısı ortalama olarak 342. Bunların yüzde 66’sı, yani 225’i yurtdışındadır. Her bir uluslararası tekel, ortalama olarak 40 ülkede temsil edilmektedir. En büyük 100 uluslararası tekel içinde “liman”ı “gelişen” ülkeler olanların sayısı sadece 4.  

2003 yılı itibariyle uluslararası tekellerin dünya ekonomisindeki konumları:
En büyük 100 uluslararası tekel açısından: En büyük 100 tekelde çalışanların toplam sayısı: 14.626.000. Yurtdışında çalışanların sayısı: 7.242.000. Yurtdışında çalışanların payı: % 49,5. Sermaye varlığı: 8.023 milyar dolar.  Yurtdışındaki varlık: 3.993 milyar dolar. Yurtdışının payı: % 49,8.

Bütün uluslararası tekeller (69.727) açısından: Yurtdışında çalışanların sayısı: 53.196.000;
69.727 uluslararası tekel içinde en büyük 100’ün payı:% 13,6; 69.727 uluslararası tekelin sermaye varlığı toplamı: 32.186 milyar dolar.   Bunda en büyük 100’ün payı: % 12,4; 69.727 uluslararası tekelin ihracat miktarı: 3.073 milyar dolar. 69.727 uluslararası tekelin yarattığı yeni değer miktarı: 3.573 milyar dolar.

Dünya ekonomisi: Toplam ihracat: 9.216 milyar dolar. Toplam yeni değer üretimi: 36.327 milyar dolar.

Uluslararası tekellerin yurtdışı acentelerinin dünya ekonomisindeki payı: Dünya ihracatındaki payı: % 33,3. Yeni değer üretimindeki payı: % 9,8. En büyük 100 uluslararası tekel, 69.727 tekelin ancak yüzde 0,143’ünü oluşturmasına rağmen, bütün tekellerin yurtdışı toplam üretim potansiyelinin yüzde 12 ila yüzde 14’ünü kontrol ediyor.
Bütün tekellerin sadece yurtdışı acenteleri, toplam dünya ihracatının üçte birini yapıyorlar ve dünya GSH’ının da onda birini üretiyorlar. 20 sene önce bu pay yüzde 5 civarındaydı (WIR 2000).
Dünya üretiminin dörtte biri uluslararası tekeller tarafından üretilmektedir. Mali sektör dışındaki, sanayi ve ticaret alanındaki bu tekellerin toplam ekonomik gücü, neredeyse ABD’nin ekonomik gücüne eşittir.

En büyük 100 tekelden her birinin yurtdışındaki sermaye varlığı ortalama olarak 40 milyar dolardır ve her birinde çalışanların sayısı da 70 binden fazladır. Bütün uluslararası tekellerin yurtdışındaki sermaye varlığı toplamı 32.000 milyar dolardır. Bu miktar, yurtdışı doğrudan yatırım miktarından (9.000 milyar dolar) üç misli fazladır.  

Dünya çapında işsizlik ve sefalet patlaması: Emperyalist burjuvaziye göre “küreselleşme”, herkese iş olanağı sağlıyor ve refah getiriyor. Gerçek durum ise tamamen başka: 2004 yılı itibariyle kayıtlı (resmen bildirilmiş) işsiz sayısı ILO verilerine (2005) göre 185 milyon. İşsizlerin sayısını olduğundan daha az göstermek için işsizlik istatistikleri üzerine ne denli oynandığı biliniyor. Buna rağmen dünya çapında işsizlerin sayısı son 15 sene içinde ikiye katlanmıştır. Ama kayıtlı işsiz sayısı, gerçeği yansıtmaktan oldukça uzaktır. Sadece Çin’de işsizlerin sayısı 200 milyondan fazladır. Emperyalizme bağımlı, yeni sömürge ülkelerin hemen hepsinde kayıtlı işsizlik, sorunun sadece görünen tarafıdır. Kayıt dışı ekonomide çalıştığı için veya çalışıyor kategorisinde olduğu işin işsizlik istatistikleri dışında kalanların sayısı bir milyarın çok üstündedir.
Dünya çapında çalışan 2,8 milyar insanın yarısı günde iki dolardan daha az kazanıyor. Bunların içinde 550 milyonu günde bir dolardan daha az bir miktarla geçinmek zorunda kalıyor. (Tarımda (köylüler) ve şehirlerde “serbest meslek” sahipleri bu kategori dışında).

Günlük kazanç bakımından:
Günde bir dolardan daha az kazanan 550 milyon insanın bölgesel dağılımı:
Latin Amerika’nın payı: 1990’da yüzde 16,1 ve 2003’te yüzde 13,5.
Doğu Asya’nın payı: 1990’da yüzde 35,9 ve 2003’te yüzde 17.
Güneydoğu Asya’nın payı: 1990’da yüzde 19,9 ve 2003’te yüzde 11,3.
Batı Sahra ve Kuzey Afrika’nın payı: 1990’da yüzde 3,9 ve 2003’te 2,9.
Sahranın güneyi ve Afrika’nın payı: 1990’da yüzde 55,8 ve 2003’te yüzde 55,8.
Ortadoğu, Avrupa ve eski SSCB’nin payı: 1990’da yüzde 1,7 ve 2003’te 5,2.
Dünya toplamındaki pay: 1990’da yüzde 27,5 ve 2003’te yüzde 19,7.

Günde iki dolardan daha az kazanan 1.387 milyar insanın bölgesel dağılımı:
Latin Amerika’nın payı: 1990’da yüzde 39,3 ve 2003’te yüzde 133,1.
Doğu Asya’nın payı: 1990’da yüzde 79,1 ve 2003’te yüzde 49,2.
Güneydoğu Asya’nın payı: 1990’da yüzde 69,1 ve 2003’te yüzde 58,8.
Batı Sahra ve Kuzey Afrika’nın payı: 1990’da yüzde 33,9 ve 2003’te 30,4.
Sahranın güneyi ve Afrika’nın payı: 1990’da yüzde 89,1 ve 2003’te yüzde 89,0.
Ortadoğu, Avrupa ve eski SSCB’nin payı: 1990’da yüzde 5,0 ve 2003’te 23,6.
Dünya toplamındaki pay: 1990’da yüzde 57,2 ve 2003’te yüzde 49,7.

Dünya nüfusunun, geliri en yüksek yüzde 10’unun geliri, en fakir yüzde 10’un gelirinden 103 misli daha fazladır. Bugün dünyanın en zengin 500 insanının geliri, 416 milyon en fakir insanın gelirinden daha fazladır. Araştırma yapılan 73 ülkenin 53’ünde (dünya nüfusunun yüzde 80’inin yaşadığı ülkeler) gelir dağılımındaki eşitsizlik son 20 sene içinde daha da derinleşmiştir. Bu alandaki eşitsizlik eski revizyonist ülkelerde uçurum boyutlarına varmıştır.
Sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasının ve birikiminin bazı sonuçları böyle.

26 Mart 2007 Pazartesi

50. YILINDA AVRUPA BİRLİĞİ




AB'nin kuruluşunun 50. yılı, dönem başkalığı yapan Almanya'nın ev sahipliğinde kutlanıyor.  Törene 27 üye ülkenin liderleri katılırken, müzakerelerin sürdürüldüğü Türkiye ve Hırvatistan davet edilmedi. 
Avrupa Birliği’nin temeli, 1951'de Batı Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Hollanda ve Belçika arasında kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Birliği ile atılmıştı. 1957'de Roma Anlaşmasıyla bu altı ülke, ortak iç pazara dayanan Avrupa Ekonomik Topluluğunu (AET) kurmuş oldular. Birlik, 1967'de Avrupa Topluluğu (AT) adını aldı. Bugünkü yapısına ise 1992'deki Maastricht Anlaşmasıyla ulaştı.  
1968'de iç gümrükler kaldırılarak ortak dış gümrük sınırı oluşturulmasına geçildi. 1979'da ilk defa Avrupa Parlamentosu seçildi. 1990'da iç sınırları kaldıran Schengen Anlaşması yürürlüğe kondu. 1993'te AB iç pazarı kapsamlaştırıldı. 1998'te Avrupa Merkez Bankası kuruldu. 2002'de avro ortak para birimi oldu. 2004’te Polonya, Estonya, Lituanya, Letonya Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya, Slovenya,  Kıbrıs (Rum kesimi) ve Malta, 2007'de de Romanya ve Bulgaristan Birlik üyesi oldular.

Kuruluşundan hemen sonra, ‘60’lı yıllardan itibaren AB olarak bağımlı ülkelerde siyasal ve ekonomik gelişmelere müdahil olmak, bu ülkeleri özellikle ekonomik ilişkilerle kendine bağlamak Birliğin merkez politikalarından birisi oldu. AB, bu politikasının adını “barış politikası” koydu. “Barış politikası” “barışçıl” bir dış politika demek olduğu için “AB, barışçıl dış politika”da ısrarlı oldu. Bunun nasıl bir “barışçıl dış politika” olduğunu AB’nin uluslararası açılımlarında görmekteyiz. AB, “barışçıl dış politika”dan bağımlı ülkeleri talan etmeyi ve kendine bağlamayı anlamaktadır. AB, “barış”tan bahsederek savaştı. Örneğin AB üyesi ülkelerden Fransa ve İngiltere bu dönem içinde sömürgelerindeki ayaklanmalara, ulusal kurtuluş mücadelelerine karşı Afrika ve Asya’da kanlı savaşlar sürdürdüler.
Revizyonist Sovyetler Birliği ve dolayısıyla onunla birlikte Revizyonist Bloğun çökmesi ve aynı dönemde daha etkili olmaya başlayan sermayenin ve üretimin uluslararasılaşması, yani eski revizyonist ülkelerde ifadesini bulan yeni pazarlar ve “eski” pazarlar üzerine keskinleşen rekabet, uluslararası tekeller arasındaki rekabeti de keskinleştirdi. Almanya’nın birleşmesi, Alman tekellerini daha da güçlü kıldı ve AB içinde Alman tekellerinin saldırgan egemenlik çabalarını kışkırttı.
Bugün itibariyle 27 üyeden oluşan AB, dünyanın en büyük/gülü ekonomik ittifakıdır: 25 üyeli AB’nin 2005 yılındaki ekonomik gücü 10,794 milyar avroydu. Aynı yılda ABD’nin ekonomik gücü de 10,036 milyar avroydu (Ülke içi brüt üretim ve cari fiyatlara göre). 25 üyeli AB’nin 2004 yılındaki ihracatı (mal ve hizmetler) 969 milyar avroydu. Aynı yılda ABD’nin ihracatı ise 639 milyar avroydu. Bu veriler, dünya ihracatında AB’nin payının yüzde 19,2 ve ABD’nin payının da yüzde 12,6 oranında olduğunu gösteriri. 2005 yılı itibariyle 25 üyeli AB’de işsizlerin sayısı 19 milyondu.
25 üyeli AB’nin 2004 yılındaki askeri harcamaları 187 milyar avroydu. AB, kendi sınırları dışında; AB’ye göre yurt dışında görev yapmak, acil müdahalede bulunmak için 60 bini kara kuvvetlerinden ve 20 bini de hava ve deniz kuvvetlerinden oluşan bir ordu kurdu. Bu ordu, 2010 yılına kadar, merkezi Brüksel olmak üzeren 5 bin km’lik bir alanda görev yapacak.
AB’nin dış politikası üye ülke tekellerinin dünya pazarlarında hâkimiyetini kollama politikasıdır. AB’nin dış politikası, Yugoslavya’da, Irak’ta, Afganistan’da, Somali’de, Lübnan’da, Kongo’da görüldüğü gibi, savaş politikasıdır, silahlanma politikasıdır, kendi ordusunu kurma politikasıdır.
II. Dünya Savaşından sonra Avrupa’da milyonlarca insan barışçıl ve demokratik bir Avrupa talebini yükseltmişlerdi. AB’yi kuran ülkelerde emperyalist burjuvazinin amacı ise tamamen başka bir Avrupa’ydı. Emperyalist burjuvazi, tekellerin AB’sini kurmayı amaçlıyordu. Bundan dolayı AB, daha başından, öncelikle Alman ve Fransız tekelleri olmak üzere AB’ye dâhil ülkelerin tekellerinin dünya pazarlarında rekabet gücünü artırmanın aracı olarak kuruldu. Bundan dolayıdır ki, AB barışçıl, demokratik ve silahsızlandırılmış olarak düşünülemez.
Kuruluşunun 50. yılını kutlamak için bir araya gelen üye ülkeler, dönem başkanı Alman Başbakanı Merkel’in ağzından “sosyal boyutlu barışçıl bir Avrupa”, rafa kaldırılmış “AB-Anayasası”nın yeniden canlandırılması mesajını veriyorlar.  Başbakanının ağzından Alman tekelci burjuvazisi nasıl bir AB istediğini de açıklamıştır:"50 yıl içinde federal Avrupa devleti olmayacaktır. Ulus devletler çeşitliliğini muhafaza etmeye devam edeceğiz”.
Her üye ülkenin, örneğin Çek Cumhuriyeti ve Büyük Britanya’nın açıktan kabul etmediği, “kolektif” hazırlanmamıştır diye reddettiği “Berlin Açıklaması” özellikle Almanya inisiyatifinde bir AB’ye vurgu yapmaktadır. Dönme Başkanı Merkel, “ortak bir Avrupa ordusu için daha da yakınlaşmalıyız” diyerek AB’nin önümüzdeki dönemde silahlı müdahalelere hazırlanması gerektiğini vurgulamaktadır.
Refah, özgürlük ve demokrasi adına işsizliğin, yoksulluğun diz boyu olduğu, demokratik hakların kısıtlandığı, faşizmin kurumlaştırıldığı AB, Almanya ve Fransa önderliğinde emperyalist ülkelerin gerici bir ittifakından başka bir şey değildir. Bu ittifakta geçerli olan, güç ilkesidir. Kim güçlüyse diğerleri ona tabi olmak ve onun çıkarları doğrultusunda hareket etmek zorundadır. 50. yıl kutlamaları bu ilkeye göre düzenlenmiştir.

5 Mart 2007 Pazartesi

BORSALARDAKİ PANİK NEYİN İFADESİDİR?





İşin gerçeği şudur ki, dünya çapında ne yapacağını “bilmeyen” ve serseri mayın gibi yerküreyi kısa günde kırk kere kat eden muazzam miktarda sermaye vardır. Bu sermaye, bir yere gitmek için sürekli azami kar kollamaktadır. Azami karın elde edildiği yerde, cinayet pahasına da olsa, kendini yok etme pahasına da olma konaklamaktadır. Ve azami kar elde etmenin tehlikeye girdiği veya sadece bunun hissedildiği durumlar da ise o alanı (ülkeyi, şirketi) derhal terk ederek geriye enkaz bırakmaktadır.

Ekim 1929’da borsalarda yaşanan “kara Cuma” aynı yıl patlak veren dünya ekonomik krizinin habercisi oldu.

19 Ekim 1987’de Dow-Jones-İndeks’i tarihinin en derin çöküşünü yaşadı. Bu, bir „kara Pazartesi“iydi. O gün ABD’de 500 milyar dolar buhar oldu. Bütün yerkürede panik satışlar yapıldı. Ama dünya ekonomisinin yeni bir krize girme koşulları olmadığı için bu borsa krizi, borsa krizi olarak atlatıldı.

Nisan 1990’da Japon Nikkei-Hisse Senedi-İndeks’i, işlem gören değerin neredeyse üçte biri kadar geriledi. Bu borsa krizi Japonya’da ekonomik krizin (fazla üretim krizinin) doğrudan tetikleyicisi oldu. Dünya ekonomisi 1990-1994 döneminde bir fazla üretim krizi yaşadı.

Asya Krizi, 2 Temmuz 1997’de Tayland parası Baht’ın önemli derecede değer kaybıyla patlak verdi. Bu borsa krizi 1998 sonuna kadar Asya’nın başka ülkelerini de etkisi altına aldı. Sonra bu kriz, Rusya’yı da etkilediği için Asya-Rusya krizi oldu. Bu süreçte, tekelci sermaye bankaları, başka mali kurumlar, kredileri kestiler, korkunç denecek boyutlarda iflaslar yaşandı, yurtdışı borçları şişti ve bu ülkelerde, özellikle „Asya Kaplanları“ denen ülkelerde derin bir ekonomik kriz patlak verdi. Tayland’da patlak veren borsa krizi, bu ülkeleri kasıp kavuran ekonomik krizin tetikleyicisiydi. Emperyalist ülkelerde 1990-1994 ekonomik krizinden sonra yeni bir ekonomik krizin olgunlaşmış maddi koşulları olmadığı için bu kriz bölgesel kaldı, yeni bir dünya ekonomik krizine dönüşemedi.

2000 yılında Internet-balonu patlamıştı. Bu da 2000-2004 ekonomik krizinin bir tetikleyicisi oldu.

2000-2004 dünya krizinden sonra dünya ekonomisinde yeni bir kriz faktörleri giderek çoğaldı ama yeni bir krizin patlak vermesi için bu faktörlerin/çelişkilerin keskinlik derecesi henüz yeterli değil. Ama yaşanan borsa paniği, dünya ekonomisinin hiç de iyiye gitmediğini göstermektedir. Çin ekonomisinin “kriz tanımaz” büyümesi hep devam edecek sanılmıştı. Ucuz yuan Çin ekonomisi için önemli. Çin’in değerlenmiş yuan’dan yana olmadığını ve aynı zamanda ABD Merkez Bankası eski Başkanının da “Amerikan ekonomisi durgunluğa girebilir” açıklaması, borsa dünyasını paniğe sürüklemek için yetti. Ne de olsa ABD, Çin için en büyük pazar durumunda. Bu ülkede ekonominin kötüye gidişi Çin ekonomisinin doğrudan etkileyecektir. Sonuçta Çin borsasında yüzde 9’u aşan düşüş yaşandı. Çin borsasındaki düşüşü önemli borsalardaki düşüşler takip etti. Frankfurt Borsasında yüzde 2.34’lük; Londra'da Financial Times Eurotop 100’de yüzde 2.3; Paris'te CAC 40’da yüzde 2.75 değer kaybı yaşandı.  İMKB ise 14 ayın en geri seviyesine düştü.

Birkaç gün sonrasında borsalarda yeniden canlanma oldu. Ama bu geçicidir. Dünya ekonomisinin motoru konumunda olan Amerikan ekonomisinden belli bir zamandan beri büyüme oranlarında gerileme görülmektedir. Birçok meta açısından pazarda doyum söz konusudur. Bunun ötesinde Çin hariç diğer önde gelen veya dünya ekonomisinde belli bir ağırlığı olan ekonomilerde de büyüme oranları yüzde 2 civarında kalmıştır. Aslında bu ekonomilerde yaşanan, ekonomik bir canlılıktan ziyade açık bir durgunluktur. Bu durgunluk, bazı dönemlerde daha fazla büyüme, bazı dönemlerde daha da küçülme olarak görülmektedir. 

Dünya çapında firma birleşmeleri ve devralmaları rekor seviyeye çıkmıştır. 2006 yılında uluslararası alanda birleşmelerin ve devralmaların sayısı 29 000 idi. Bu birleşmeler ve devralmaların değeri 3610 milyar dolardır. Yani 2000 yılındaki rekor değer olan 3410 milyar dolardan 200 milyar dolar daha fazladır.

Uluslararası tekeller arasındaki rekabet, uluslararası alanda birleşmeleri veya devralmaları kaçınılmaz kılmaktadır. Uluslararası alanda rekabet etmek isteyen, dünya pazarlarında payını korumak ve de artırmak isteyen her tekel, alanındaki başka tekelleri (sermayeyi) yutmak zorundadır, yani birleşmek zorundadır. Bu durum, kaçınılmaz olarak devasa boyutlarda sabit sermaye kıyımına, yok edilmesine neden olmaktadır. Teknolojinin yoğun bir şekilde üretim sürecinde kullanılması, bir taraftan “eski” teknolojiyi ifade eden sermayenin yok edilmesine neden olurken, diğer taraftan da üretimde verimliliğin sıçramalı artışını beraberinde getirmektedir. Sermaye kıyımı ve modern teknoloji, aynı zamanda işçilerin sokağa atılması anlamına gelir. Tüketici konumunda olan insanların işsiz kalması, alım gücünün düşmesi demektir. Alım gücünün düştüğü bir toplumda, verimliliğin sıçramalı artışı da göz önünde tutulursa, pazarlar satılmayan mallarla dolup taşar. Dünya ekonomisi böyle bir süreç içindedir.

Şubat sonu/Mart başı dünya borsalarında yaşanan panik, her ne kadar çok yakın gelecekte patlak verecek bir dünya ekonomik krizinin habercisi olmasa da dünya ekonomisinin yeni bir krize doğru ilerlediğinin açık bir ifadesidir.

1 Mart 2007 Perşembe

BORSALARDAKİ DALGALANMALAR


 
BORSALARDAKİ DALGALANMALAR 

Şubat sonu Mart başı (2007) itibariyle dünya borsalarında sert düşüşler oldu. Borsa değerleri Arjantin’de yüzde 12,6; Brezilya’da yüzde 11,9; ABD’de yüzde 5,8; Japonya’da yüzde 8; İngiltere’de yüzde 6; İspanya’da yüzde 8,1; Rusya’da yüzde 20,1; Tayland’da yüzde 13,8; Türkiye’de yüzde 11, Çin’de yüzde 9 oranlarında geriledi.

23 Şubat 2007 Cuma

AFGANİSTAN DİRENİŞİ BÜYÜYOR


 
Afganistan’da 18., 19. ve 20. Yüzyılın „büyük oyunu“ 21. yüzyılın başında da tekrarlanıyor. Ülkenin stratejik konumundan ve dolayısıyla jeopolitik öneminden dolayı Afgan halkı sürekli „büyük oyuncu”lara karşı ülkenin bağımsızlığı için sürekli mücadele etmek zorunda kalmıştır. Rusya-İngiltere arasındaki rekabette işgal edilen ülke Afganistan olmuştur. 20. yüzyılın son çeyreğinde Amerikan emperyalizmine karşı rekabetin bir sonucu olarak Sovyet sosyal emperyalizmi Afganistan’ı işgal etmişti. Mücadele sonucunda Afgan halı, Sovyet işgalcilerini ülkeden kovdu. 21. yüzyılın başında ise, dünya hakimiyeti kurmak isteyen Amerikan emperyalizmi bu amacına ulaşmak için stratejik öneminden dolayı Afganistan’ı müttefikleriyle birlikte işgal etti. 300 seneden bu yana Afgan halkı uzun yıllar süren mücadeleler sonucunda işgalci güçleri ülkeden kovmayı başarmıştır. Bu sefer de başaracaktır.

11 Eylül saldırısını bahane ederek Afganistan’ı işgal eden ve böylece dünya hakimiyeti stratejisini uygulamaya koyan Amerikan emperyalizmi, Afganistan’da kendi yetiştirmesi olan Taliban rejimini devirdi. Taliban rejiminin güçleri işgalcilere karşı mücadele içinde yeniden örgütlendi. Önceleri vur-kaç eylemleri düzenleyen direnişçiler bugün hiç de küçük olmayan yerleşim birimlerinde yönetimi ele geçirecek derecede güçlendiler. Öyle ki, direnişçi güçler helikopter düşürebiliyorlar, binlerce direnişçiden oluşan formasyonlarla karşı saldırıya geçebiliyorlar. İşgalden beş sene sonra emperyalist koalisyon, ülkenin en azından güneyinde ve güneydoğusunda savaşı kaybetmiş durumda. İşgalci güçler artık Kabul’de ve ülkenin kuzeyinde de rahat hareket edemiyorlar. Irak direnişinin gölgesinde kaldığı için pek bilinmeyen veya duyulmayan gerçek şudur ki, köylerini savunan, işgalcilere karşı mücadele eden binlerce Afganistanlı NATO askerleri tarafından katledilmekteler. Mevcut gücüyle ve yapılanmasıyla direnişle baş edemeyeceğini anlayan Amerikan emperyalizmi, koalisyon güçlerinden (NATO’dan) daha fazla asker göndermelerini ve sıcak savaşın sürdüğü güneyde ve güneydoğuda da görev almalarını talep etmek zorunda kalmıştır.

Afganistan direnişi, NATO içinde önemli bir sorun olmaya başlamıştır. Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra, Soğuk Savaş döneminin askeri bir örgütlenmesi olan NATO’nun asıl görevinin ötesine geçerek dünya çapında faaliyet sürdürmesi için Afganistan’da aldığı görev, üye ülkeler arasında derin çelişkilerin çıkmasına neden olmuştur. Çıkarlarını Hindikuş’ta savunma gereğini duyan Alman emperyalizmi, hem bu nedenden dolayı hem de Amerikan emperyalizminin baskıları karşısında Afganistan’daki askeri varlığını güçlendirme kararı alırken, çoğu NATO üyesi ülke, ülkenin güneyine ve güneydoğusuna asker göndermeye yanaşmamıştır. Bunun ötesinde Afganistan işgalinin yenilgiye doğru gittiği değerlendirmesi yapan Kanada, güçlerini geri çekilmeyi düşünecek duruma gelmiştir.

Beş yıllık işgal ve buna karşı mücadeleden sonra Afganistan’da direniş yeni bir sürece girmektedir. Bu süreç, direnişi bütün ülke sathına yayma ve küçük gruplarla saldırı yerine büyük formasyonlarla saldırma ve kurtarılmış bölgeler oluşturma aşamasıdır. Direniş, bölgesel olmaktan çıkmakta, ulusal çapta sürdürülen bir ayaklanma aşamasına girmektedir. Bu, işgalci güçlere karşı sürdürülen bir ulusal kurtuluş mücadelesidir. Direnişçilerin Pakistan’dan gelerek eylemler düzenledikleri ve sonra geri döndükleri de gerçeği yansıtmamaktadır. Gerçek olan, artık direnişçi güçlerin ezici çoğunluğunun ülkede konuşlanacak ve mücadele edecek derecede güçlenmiş olmalarıdır.

Aynen Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da direniş uluslararası çapta antiemperyalist mücadelenin bir bileşenidir. Direniş önderliğinin ideolojik yapısı yanıltıcı olmamalıdır. 1919’da Afgan Emiri’nin İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesi ile bugünkü direnişçilerin emperyalist işgale karşı mücadelesi arasında zamandan öte pek bir fark yoktur.
“Afgan Emiri’nin Afganistan’ın bağımsızlığı için mücadelesi, Emir’in ve yandaşlarının kraliyetçi niteliğine karşın, nesnel olarak devrimci bir mücadele(ydi)dir. Çünkü bu mücadele emperyalizmi zayıflatıyor(du), parçalıyor(du), baltalıyor(du)”. Bugün de Afganlı direnişçilerin mücadelesi, onların ideolojik niteliğine karşın nesnel olarak emperyalizme, başta da Amerikan emperyalizmine darbeler vuruyor, dünya çapında emperyalist tahakkümü zayıflatıyor, dünyayı çıkarları temelinde yeniden paylaşmak isteyen emperyalist güçlere bu işin kolay olmayacağını, her onurlu halkın ulusal bağımsızlık için direneceğini gösteriyor.

19 Şubat 2007 Pazartesi

İSRAİL’İ TANIMAK

Mekke'de, Sefa Sarayı'nda çekilen fotoğraflara bakılacak olursan Hamas ve Fetih arasındaki görüşmeler samimi bir atmosferde geçmiş. Hamas lideri Halid Meşal coşku içinde. Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas'ın keyfi yerinde. Abbas, ABD ve İsrail'in teşvikiyle Hamas hükümetini devirme planları yaptığını ve Hamas lideri Meşal de Siyonizm’e karşı mücadeleyi unutmuş gözüküyorlardı.

Sorunun güçlüğü bilindiği için, Suudiler, ulusal birlik hükümeti anlaşması sağlanana dek Abbas ve Meşal’in geniş uzmanlar heyetini sonuç alınana kadar bir arada tutmaya özen gösterdiler. Baskı altında elde edilmiş bir anlaşma sağlandı. Tabii bunda özellikle Suudilerin mali yardım vaatleri de belli bir rol oynadı. Ama her şeye rağmen ulusal birlik hükümeti kurmak için anlaşmaya varıldı. Bütün mesele şimdi, verilen sözlerin yerine getirilip getirilmeyeceğinde. Sözlerin yerine getirilip getirilmemesinde, anlaşmanın fiiliyata geçirilip geçirilmemesinde tarafların şu veya bu konudaki farklı görüşleri, önemli olsa da belirleyici bir rol oynamayacaktır. Filistin-İsrail sorununda çözüm arayışları son kertede İsrail’in Filistin tarafından tanınması noktasında tıkanıp kalmıştır. Bu seferki anlaşmanın da neden sonuçsuz kalacağı şimdiden belli. Görüşmeler başlamadan bir hafta önce Hamas lideri Halid Meşal Şam’da yaptığı bir açıklamada İsrail’i tanımanın imkânsız olduğunu belirtiyordu.

Konunun nerede düğümlendiğini İsrail ve ABD de çok iyi biliyorlar. Şu günlerde Ortadoğu’da olan Amerikan Dışişleri Bakanı C. Rice, seyahate çıkmadan önce yaptığı açıklamada “gelecekteki birlik hükümetinin İsrail’in tanınması gibi uluslararası talepleri yerine getireceğine dair bir veri henüz ortada yok” diyordu.

Beyaz Saray sözcüsü Tony Snow da geçen Perşembe günü yaptığı açıklamada taleplerimiz hep aynıdır, değişen bir şey yok diyerek Filistin-İsrail sorununun çözümünün neye bağlı olduğunu belirtiyordu: “İsrail’in tanınmasının yanı sıra…”. Yani Amerikan emperyalizminin birçok talebi var, ama taleplerin hepsi ancak, “İsrail’in tanınmasının yanı sıra” önemli oluyorlar. Demek ki, bağlayıcı olan “İsrail’in tanınması”. Bu tanıma olmazsa ABD, Filistin hükümetini; kurulacak olan birlik hükümetini boykot edecek. Filistin de İsrail’i, Siyonizm’in ve Amerikan emperyalizminin talep ettiği gibi tanımayacağı için yeni kurulacak hükümetin başta ABD ve İsrail olmak üzere emperyalist ülkeler, özellikle de AB tarafından boykot edileceğinin garantisi var.
O halde daha başından beri Filistin-İsrail sorununda çözüm, İsrail’in Filistin tarafından tanınıp tanınmayacağında düğümleniyor. İsrail’i tanımak ne anlama gelir?

Başta İsrail, ABD ve AB olmak üzere Siyonist ve emperyalist güçler ve çoğu devlet, Ocak 2006’da Filistin halkı Hamas’ı seçmekle yanlış yaptı anlayışından hareket ederek Filistin halkına kolektif bir suç atfında bulunuyorlar. Yanlış iş yaptınız, başınıza gelenler, mali boykotumuz, Hamas’ı seçmenizden dolayıdır diyorlar. Nedeni açık: Hamas, dün olduğu gibi bugün de İsrail’i tanımıyor.

İsrail’i tanımayı içeren farklı kavramlar, formülasyonlar var: “İsrail’i tanımak“, bunlardan biri. İkinci kavram „İsrail’in varlığını tanımak“. Üçüncü kavram ise „İsrail’in varoluş hakkını tanımak“. Bu kavramlar, bilerek veya bilmeyerek, ama burjuva medya, politikacılar ve diplomatlar tarafından bilerek yanlış, farklı kullanılıyor. Oysa bu kavramlar bir ve aynı anlama gelmiyor.

„İsrail’i tanımak“: Bu, herhangi bir devleti tanımaktan başka bir anlam taşımaz. İsrail devleti, bir gerçekliktir. Elle tutulur, gözle görülür bir yapıdır. Filistin halkının düşman olarak gördüğü bir yapıdır. Filistin’in bu yapıyı tanıması, düşmanının varlığını kabul etmesi anlamına gelir. Bu doğaldır. Böyle bir İsrail’i tanımada Hamas da dâhil hiç bir Filistin örgütünün veya genel olarak Filistinlinin herhangi bir sorunu yoktur. Bu tanıma, İsrail’i diplomatik olarak tanıma veya tanımamadır. Diplomatik olarak tanımamak da bir tanımadır, var oluşun olumsuz kabulüdür.

„İsrail’in varlığını tanımak“: „İsrail’in varlığını tanımak“ kavramı, ilk bakışta „İsrail’i tanımak“ kavramının aynısı gibi, aynı içerikli iki kavram gibi gözüküyor. „İsrail’in varlığını tanımak“, var olan bir devleti tanımak gibi geliyor. Ama bu kavramı kullanarak İsrail’i tanımak, Filistin kurtuluş mücadelesini hiçe saymak anlamına gelir. Sorular şöyle: Hangi İsrail’in varlığı tanınıyor? Böylelikle hangi sınırlar içindeki İsrail tanınmış oluyor? BM tarafından 1947’de tespit edilen Filistin’in yüzde 55’ini işgal eden İsrail’in varlığı mı tanınmış oluyor? Yoksa 1948’de Filistin’in yüzde 78’ini işgal eden Siyonist İsrail devletinin varlığı mı tanınmış oluyor? Veya da 1967’den bu yana Filistin’in hepsini işgal eden, İsrail okul kitaplarında yer alan ve çoğu devletler tarafından kabul edilen Siyonist İsrail’in varlığı mı tanınmış oluyor?

Görüyoruz ki, İsrail, sınırları belli olmayan bir devlettir. Gerçekten de İsrail, hiçbir zaman sınırları tanımlamamıştır. İsrail’in varlığını tanımak, bilerek sınırlarını tanımlamayan, sürekli işgal ve genişleme peşinde olan bir İsrail’in varlığını tanımak anlamına gelmiyor mu?

Sınırları belli bir İsrail’i tanımak mümkündür. 1947’de BM tarafından belirlenen sınırları içindeki İsrail, varlığı tanınması gereken İsrail’dir.

Ama Siyonizm ve Amerikan emperyalizmi açısından bu talep geri bir taleptir. Bunların öne sürdükleri gerçek talep „İsrail’in varoluş hakkını tanıma“ talebidir.

„İsrail’in varoluş hakkını tanıma“: Bu talebin, diplomasıyla ve mevcut gerçeklikle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Bu talebi kabul etmek veya „İsrail’in varoluş hakkını tanımak“ ahlaki bir sorundur, Filistin halkını mahkûm etme sorunudur.

Var olma hakkının tanınması istenen İsrail, Filistin’i işgal eden İsrail’in var olma hakkının tanınması anlamına gelir. Bu, Filistin halkını ikinci sınıf insan olarak gören, ona insanca yaşama hakkını tanımayan, hor gören, evet katleden bir devletin var olma hakkını tanımak anlamına gelir. Hangi Filistinli böyle bir devleti tanır. Yani bağımsızlığını, ülkesini elinden alan, onu insan yerine koymayan, her gün katleden bir devletin var olma hakkını hangi Filistinli, hangi ahlaki norm çerçevesinde tanıyabilir? Böylece Filistin halkı, kendini köleleştirme, yok etme, katletme hakkını tanımış olmuyor mu? Böylece İsrail’in öldürme, katletme, işgal etme hakkı tanınmış olmuyor mu? Böylece Filistin halkı, İsrail tarafından vatan topraklarından kovulmayı, on yıllarca göçmen olarak yaşamayı hak ettiğini ve başka yerlerden gelenlerin kendilerini ezen bir devlet kurma hakkını tanımış olmuyor mu?

İsrail’i tanıma konusunda Arafat suçlanabilir. Ama haksızlık edilmiş olur. Arafat, 1988’deki konuşmasında (Stockholm) “İsrail’in barış ve güvenlik içinde var olmasını” tanımıştır. Yani ilk kavram -„İsrail’i tanımak“- içerikli bir tanıma. Burada Arafat, fiilen var olan bir devletin var oluş koşullarını formüle etmekten öte bir şey söylememiştir. Arafat burada ikinci ve üçüncü kavramların içeriğine ilişkin bir şey söylemiş olmuyor.

„İsrail’in var olma hakkını tanımak“ ve bunu Filistin halkına dayatmak, zamanın İsrail lehine gelişmesini istemekten başka bir anlam taşımaz. Böylece İsrail’e şu deniyor: Kovmaya, işgal etmeye devam et. Duvar çekmekte haklısın. Filistinlinin elinden topraklarını alarak yeni yerleşim birimleri kurmaya devam et. Bombala. Yeni oldu-bitti yarat. Senin İsrail olarak var olma hakkın tanındığında yaptıkları da; işgallerin, katliamların, hemen her gün Filistinli çocukları öldürme de meşru olarak görülecektir, tanınmış olacaktır. Amerikan emperyalizmi ve Siyonizm bu anlayış temelinde bir çözümden yana.

Filistin, İsrail’i tanımaz mı? Tanır. Ama ancak Filistin, bağımsız, hükümran bir devlet olarak var olduğunda İsrail’i tanır. Şimdiki Filistin yönetimi bağımsız bir devlet değil, işgal edilmiş topraklarda var olma mücadelesi veren ucube bir yapı. Sınırı belli değil, çünkü İsrail sınırını belirlemiyor. Ve böyle bir yapının, sınırı belli olmayan bir devleti tanıması, her an yok olmayı kabullenmesi anlamına gelir. Çünkü İsrail genişledikçe Filistin ve komşu ülkeler küçülecek ve yok olacaktır.

Peki, İsrail var oluş hakkının tanınmasıyla neyi kast ediyor? İsrail, herhangi bir devlet olarak tanınmak istemiyor. İsrail, var oluş hakkının tanınmasıyla, sadece Yahudilerden oluşan bir devlet olarak tanınmayı kastetmektedir. Şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Filistin, İsrail’i, onun talep ettiği anlamda tanırsa, yani İsrail’in var olma hakkını tanırsa, böylece İsrail’in sadece Yahudilerden oluşan bir devlet olduğunu ve bu devlet içinde Yahudi olmayanların, yani Arapların, bu durumda da Filistinlilerin yerinin olmadığını tanımış oluyor. İsrail’e, senin böyle bir devlet olma hakkın var ve ben bu hakkı sana tanıyorum demiş oluyor. Böylece İsrail devleti içindeki Filistinliler, Yahudilerin birinci sınıf, kendilerinin de ikinci sınıf insan olma hakkını tanımış oluyorlar.

Filistinlilere bu talebi dayatan İsrail, Filistin’in var olma hakkını tanımıyor. Sen beni, benim istediğim gibi tanı, ama ben seni tanımıyorum diyor. Tanımaz. Çünkü bu durumda işgali, katliamı “meşru” olmaktan çıkar. İsrail, genişlemek, işgal etmek, Filistin’i Filistinlilerden arındırmak için beni, seni yok etme karakterimle tanı, ben de seni tanımamaya devam edeceğim diyor.

Devlet olarak var olma hakkı, emperyalizm ve İsrail: Uluslararası hukuka göre her devletin var olma hakkı vardır. Faşist de olsa, kendi vatandaşlarını katletse de her devletin var olma hakkı vardır. Tabii bir devlet olmanın özelliklerini taşıyorsa. Ama bu var olma hakkı, kendi başına bir hak değildir. Bu hakkı, güçlü olan devletler, emperyalist ülkeler kendi çıkarlarına göre yorumlayabiliyorlar ve birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu hakkın nasıl kullanılacağı hakkını kendilerinde görüyorlar. Örneğin Yugoslavya’nın devlet olarak var olma hakkını bu ülkenin elinden aldılar. Keza Sırbistan ve Karadağ’dan oluşan Yugoslavya’nın da var olma hakkını istedikleri gibi kullandılar. Kosova örneğinde olduğu gibi, devlet olarak var olma veya olmama hakkını protektorat olarak var olma hakkına dönüştürdüler. Şimdi Irak’ın devlet olarak var olma hakkını kendi çıkarlarına göre kullanıyorlar. Irak’ı üçe bölme hakkını kendilerinde görüyorlar.
İsrail, sınırları olmayan veya belli olmayan bir devlettir. Bu anlamda, aslında, uluslararası hukuka göre devlet bile değildir. Çünkü sınırlarının nerede başladığı, nerede bittiği belli değildir. Hangi sınırları içinde İsrail sorusu açıkta kalmaktadır. İsrail’in sınırları doğu veya batı Kudüs’ten mi, Golan Tepelerinden mi geçiyor? İsrail’in sınırları Batı Şeria’nın neresinden geçiyor? Çekilen duvarlar sınır mıdır? İsrail’in bu sorulara vereceği bir cevap yok ve cevap vermeye de niyeti yok.

Sınırları belli olmayan İsrail, işgal altındaki Filistin’de yaşayan Filistinlilere ve İsrail’de yaşayan Araplara kişisel ve vatandaş olarak var olma hakkını dahi tanımıyor. Yani İsrail’de tanımlanmış bir vatandaşlık hakkı da yok. Bütün vatandaşlık haklarına sahip olanlar sadece ve sadece Yahudilerdir. Bunlar asker olabilirler, her türlü meslek eğitimi görebilirler. Ama Yahudi olmayanlar, asker olamazlar, her meslekte çalışamazlar. Kimliklerde kimin Yahudi olduğu, kimin Yahudi olmadığı belirtilmiştir. İşgal altında yaşayan Filistinliler, İsrail’de yaşayan Filistinlilere göre köle durumundalar. Bunların birey olarak var olma hakları dahi yok: Her an tutuklanabilirler, öldürülebilirler.
İsrail’de kimin gerçekten vatandaş olduğu sadece ve sadece Yahudiler bakımından tanımlanmıştır.

Dünyanın neresinde doğmuş olursa olsun her insan, geçmiş neslinin Yahudi kökenli olduğunu kanıtlarsa sorunsuz bir şekilde İsrail vatandaşı olabilir. Ama Filistin’i terk etmeye zorlanan ve terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin ne geriye dönme ve nede vatandaş olma hakları vardır.
İsrail, anayasası olmayan bir devlettir. Her devletin bir anayasası vardır, ama İsrail’in anayasası yoktur. Siyonist devlet, sadece 8 temel yasa ve bu temel yasalardan kaynaklanan yasalarla (insan ve vatandaş haklarını açıklayan yasalar) yönetilmektedir.
Bu haliyle İsrail, Filistin halkına var olma hakkımı tanı diye dayatmaktadır.