deneme

19 Nisan 2009 Pazar

DARWİN-PANELİNDEKİ KONUŞMA METNİ





Burjuvazinin bilimden anladığı…
Günümüzde burjuva bilim, çöküşe doğru giden kapitalist toplumun ideolojik refleksi olarak dünya çapında irrasyonalizm, antikomünizm, bütün cephelerde çürümüşlük, yozluk, gericilik yaymaktadır; gerçeklerden kaçışı, kıyamet günü ruh hali içinde dine sığınışı temsil etmektedir.
Buna karşın yükselen burjuvazinin bilimi, bütün ilerici bilimlerin toplamını, feodalizme karşı mücadelede doğada ve toplumda bilimsel düşünceleri temsil etmekteydi.
Yükselen burjuvazi, orta çağ karanlığına karşı aydınlanma bayrağını, her alanda bilime sahip çıkma temelinde yükseltmişti.
Gerici, antibilimsel, çoğu kez idealist dünya görüşü, tarihsel olarak ömrünü doldurmuş, anakronik olmuş sınıfların iktidarının devamına ve işçi sınıfı ve emekçi yığınların baskı altında tutulmasına ve kandırılmasına hizmet ederken, yükselen burjuvazinin; gelişen sınıfların dünya görüşü, zamanının bütün ilerici düşüncelerinin toplamı olarak ileriyi temsil ediyordu ve materyalist içeriğe sahipti.

Bilimin tarihi, ilerici bilim adamları ve filozofların cehalete, siyasi ve ideolojik gericiliğe karşı durmaksızın sürdürdükleri bir mücadele tarihidir.

Sömürüye dayanan sınıflı toplumlarda, dolayısıyla bugün de, ilerici dünya görüşüne karşı mücadele eden güçler sürekli var olmuştur. Bu güçler, toplumun gerici sınıflarını oluştururlar. Bu unsurlar, bilime karşı ya doğrudan mücadele ederler ya da ilerici bilim adamlarını, filozofları baskı altına alarak, işkenceden geçirerek, zindanlara atarak, öldürerek tarihsel ilerlemeye karşı gelirler. Bu da olmazsa bilimsel bulguları, keşifleri çarpıtarak, kendi çıkarlarına hizmet edecek hale getirirler. Bu durum sadece orta çağ karanlığıyla ilgili değildir. Bugün de, kapitalizmin emperyalist aşamasında da; sosyalizmin arifesinde de aynı durum söz konusudur. Darwin ve düşüncelerinin başına gelen de bundan başka bir şey değildir.

Burjuva toplumda ancak en cüretkâr, en tutarlı bilim adamları felsefi materyalizmi kabul ediyorlar. Diğerleri, burjuva ideolojinin, idealist felsefenin etkisinde kalarak materyalist tavır alamamaktalar.  Darwin de bunlardan birisiydi.

Evrim teorisi: 
Evrim üzerine düşünceler, en azından MÖ. 6.yüzyıldan buyana vardır; örneğin bu türden düşüncelerin Yunan filozof Anaximander tarafında savunulduğu bilinmektedir. Bu türden düşünce çeşitliliği 18. yüzyılda oldukça yaygındı. Öyle ki İngiltere'de mevcut siyasal sistem ve kilise tarafından tehlikeli olarak görülmeye başlandı ve gericiliğin baskısına maruz kaldı.
...
Ama her şeye rağmen, başlangıçta büyük tepki görmesine rağmen Darwin’in 1859’da yayımlanan TÜRLERİN KÖKENİ yapıtı, evrimin gerçek olduğu düşüncesini reddedilemez olarak kanıtladı. 

Charles Darwin’in teorisi felsefi olarak ne anlama gelmektedir? Bunu birkaç cümleyle ifade edebiliriz: 

Darwin’in TÜRLERİN KÖKENİ yapıtı doğada başlı başına bir devrimin önünü açmıştır.    Yani doğa yasalarının keşfinde çığır açıcı bir ilerlemenin ifadesi olmuştur.
Darwin, doğa tarihinde karmaşık biçimlerin oluşmasını sağlayan diyalektik yasaları keşfetmiştir. Bu yasalar kutsal kitapların okunmasıyla değil, gözlemle keşfedilen yasalardır.
Doğumundan 200 sene sonra da Darwin’in doğal seçime dayanan evrim teorisi,  günümüzde biyoloji bilimlerinin geniş bir yelpazesinde hala teorik temeli oluşturmaktadır.   Gericiliğin, dini çevrelerin, idealist felsefenin Darwin’e saldırması, onun öğretisine karşı her yol ve yöntemi kullanarak mücadele etmesi boşuna değildir. 

Evrim teorisi, insanın doğuşu konusunda Adem ve Havva tezini masala çevirmekle kalmamış, insanlar da dahil bütün doğanın oluşumunun maddenin hareketinden kaynaklandığını ortaya koymuştur.  Darwin’in dediği gibi, “doğada her şey belli yasaların sonucudur”.
Darwin’in teorisi bugün daha da canlıdır; bilimin olmazsa olmazı olmuştur. Biyoloji, mikro-biyoloji,  biyo-kimya, genetik, modern tıp evrim teorisi olmaksızın bir hiçtir.

Marx, Engels, Lenin ve Stalin Darwin’in bilim dünyasına kazandırdıklarını;   onun teorisinin önemini materyalist felsefe açısından değerlendirmişler ve düşüncelerine eleştirel sahip çıkmışlardır.

Birkaç örnek:
Engels, Marks'ın mezarında yaptığı konuşmada Darwin'in evrim teorisi hakkında şöyle der:
“Darwin, organik doğanın gelişme yasasını keşfetmiştir. Marks ise insanlık tarihinin gelişme ve seyrini belirleyen temel yasanın kâşifidir”. “Darwin’in gelişme teorisini kabul ediyorum…”

Engels, Anti-Dühring’de Darwin ile ilgili olarak şu tespitleri yapar:
“Darwin bilimsel gezilerden... bitki ve hayvan türlerinin değişmez değil, değişir oldukları fikrini getirmişti”. 
...
“Darwin, … yetiştirmenin aynı türden hayvanlar ve bitkiler arasında, yapay olarak, herkes tarafından farklı kabul edilen türler arasında görülenden daha büyük farklar meydana getirdiğini buldu. Böylece bir yandan türlerin belirli bir dereceye değin değişkenliği, öte yandan da farklı özgül niteliklere sahip organizmalar için ortak atalar olanağı tanıtlanmış bulunuyordu”.
“Darwin'in bunu yaparken, bulgusuna ölçüsüz bir etki alanı tanımasına, bunu türlerin değişmesinin tek nedeni durumuna getirmesine ve yinelenen bireysel değişikliklerin içinde genelleştikleri biçimi göz önünde tuta tuta, bu değişikliklerin nedenlerini savsaklamış olmasına gelince bu, onun gerçek bir ilerleme yapan kimselerin çoğu ile ortaklaşa sahip olduğu bir hatasıdır”.  F. Engels, Anti-Dühring, MEW 20, 63-65.
 
Darwin'in bilimsel önemi:

Marks'tan: ”Darwin’in yazısı oldukça anlamlıdır ve tarihsel sınıf mücadelesinin bilimsel verisi olarak bana uygun düşmektedir”
“Bütün yetersizliğine rağmen burada öncelikle teleolojiye doğa bilimlerinde sadece ölümcül bir darbe vurulmamış, bilakis onun rasyonel anlamı da ampirik olarak darmadağın edilmiştir”. K. Marks'ın  Lassalle'a mektubundan, 16.01.1861. C. 30, s. 578.  

Stalin: “Hareketin biçimlerine gelince… Diyalektiğe göre küçük, nicel değişmeler nihayetinde büyük, nitel değişmelere neden olurlar. Bu yasa doğada da geçerlidir… Darwinizm’in gösterdiği gibi bu biyolojide de söz konusudur” (Anarşzm mi veya Sosyalizm mi?)

“Darwin bir materyalist doğa araştırmacısıydı” ama onun  “hatası, doğal seçim veya en uygun olanın yaşaması sorununda birbirinden faklı iki olguyu birbirine karıştırmasıdır:
1-Nüfus fazlalığından dolayı seçim- burada güçlünün zayıfa göre yaşama şansı daha büyüktür.
2-Değişen koşullara büyük uyum yeteneğinden kaynaklanan seçim. Burada çevredeki değişime en iyi uyum sağlayanın yaşama şansı daha büyüktür.  s. 564-565.

“Darwin, bugünkü bütün organik doğa; bitkiler, hayvanlar ve dolayısıyla da insanlar milyonlarca yıl süren bir gelişme sürecinin ürünüdür der” (Engels, s. 608).

Darwin, hayvan ve bitki türlerinin birbiriyle bağı olmadığı, tesadüfen oluştukları, bir doğaüstü güç tarafından yaratıldıkları ve değişmez oldukları anlayışına son vermiş ve türlerdeki değişimi ve devamlılık tespiti ile biyolojide devrim gerçekleştirmiştir. (Lenin)

Marks ve Engels, Darwin öğretisini 19. yüzyılda doğa biliminin üç büyük keşiflerinden birisi olarak gördüler ve onda dünya görüşlerinin bilimsel dayanağını buldular.

Öyleyse:
Darwin denince aklımıza şunlar gelir:
-Materyalist biyolojinin ve türlerin evrimi öğretisinin kurucusu.
-Organik dünyanın gelişmesi basit biçimlerden karmaşık biçimlere doğrudur anlayışı.
-Yeni biçimlerin doğması, eskilerin yok olması gibi doğasal gelişmenin sonucudur anlayışı.
-Türlerin doğuşu doğal seçimle gerçekleşir.
-Değişim ve kalıtım organizmalara özgüdür. Bu değişim ve kalıtım başka türlerin doğmasına yol açar.

Kabul etmek gerekir ki, Darwin’in düşüncelerinden ve hatasından burjuvazi sınıfsal çıkarları için yararlanmıştır ve yararlanmaktadır:
Bu anlamda burjuva ideolojisi olarak sosyal darwinizm:
Doğa bilimleri,  toplum bilimleri gibi sınıfsal karakter taşımazlar; işçi sınıfının veya burjuvazinin fiziği, kimyası, biyolojisi diye bir ayrım söz konusu değildir. Ama doğa bilimlerinde elde edilen sonuçların kullanımı ve yorumu sınıfsaldır, sınıfsal çıkarlara tabidir.
Darwin’in teorisine de bu açıdan bakmak gerekir. Sosyal darwinizm doğa biliminin bu özelliğini göstermektedir.

Sosyal darwinizm,  toplum ve tarihini Darwin’in biyolojik gelişme öğretisine dayanarak açıklamaya çalışır. Bu açıklama çabasında Darwin’in özellikle varoluş için mücadele ve doğal ayıklanma ilkeleri kullanılır.

Sosyal darwinistlerin temel tezlerini birkaç noktada toparlayabiliriz:
Birincisi:
İnsanlar doğadan kaynaklı olarak eşit değildirler: Sosyal darwinistler, bu eşitsizlikten hareketle ırkların farklılaşmasına varıyorlar ve bu farklılığın kaynağını da kalıtıma, fiziki yapıda, tinsel halde ve değişik karakterde arıyorlar.

İkincisi:
Sosyal darwinistlere göre, Darwin’in organik doğada kanıtladığı doğal seçim, varoluş mücadelesi ilkeleri, evrensel doğa yasaları olarak toplumsal alanda da geçerlidir.
Bu yasalar, siyasi, hukuki normlar da dâhil bütün sosyal görünümlerin gelişmesini belirliyorlar.
Sosyal darwinistlere göre doğasal seçim, her türlü ilerlemenin koşuludur.

Bu düşüncelerden hareketle sosyal darwinistler, kapitalist toplumun bütün görüngülerini doğa yasalarının etkisinin sonucu olarak, yani doğal olarak açıklamışlardır, yani baskı, sömürü, işsizlik, ekonomik kriz, savaş, başka ülkeleri işgal vb. doğaldır.

Acımasız kapitalist rekabet seleksiyon mekanizması olarak sunulmaktadır ve tekelci yoğunlaşma süreci de bu mekanizmanın işleyişinin bir sonucu oluyor:
Rockefeller şöyle diyordu:
“Büyük bir ticari işletmenin büyümesinde, en uygun olanın varlığını devam ettirmesi ifade edilmiş olur. Ticarette bu kötü bir eğilim değildir. Bu sadece doğa ve tanrısal yasanın açığa çıkmasıdır”.

Bu düşüncelerden hareketle başka neyi haklı çıkartıyorlar?
1-Başka ülkeleri ele geçirmeyi, işgal etmeyi ve
2-Başka halkları, toplumları talan etmeyi, sömürmeyi “yüksek ırkların geri ırkları yok etme hakkı” olarak haklı çıkartıyorlar.

Üçüncüsü:
Sosyal darwinistler, gelişmiş halkların yozlaşmasını “ırkların kötüleşmesine” bağlıyorlar. Irk antropologları bu durumu ırkların karışımıyla açıklıyorlar.
Sosyal darwinistlere göre, genel olarak hastalıklı olanları, zayıf olanları yok etme özelliğine sahip olan açlık, kolera, verem, tifüs gibi salgınların “fevkalade seleksiyon etkisi” sosyal kazanımlar tarafından güçlü bir biçimde engellenmektedir.

Dördüncüsü:
Sosyal darwinistler hastalar ve zayıflar için her türden sosyal yardımı/bakımı kaldırarak “katı seleksiyonu” “bilinçli seleksiyon” olarak mükemmelleştirmek için vahşi programlar geliştirmişlerdir; devlete yetenekli olanları üremelerini kolaylaştırmayı, diğerlerinin üremelerini ise aşamalı olarak zorlaştırmayı önermişlerdir.

Sosyal darwinist öğreti, kapitalizmi doğal görür ve Marksist teori ve işçi sınıfının bütün sosyal ve siyasi kazanım ve taleplerini doğal olmayan, doğaya aykırı olarak tanımlar.

İşçi sınıfına karşı mücadelede burjuvazinin mücadele aracı olarak öjeni ve sosyal darwinizm:
Sosyal darwinizm sadece, doğanın kendi hareketini esas alırlarken, öjenik ise iyi genli insanların sayısını çoğaltmayı ve kötü genli insanların sayısını azaltmayı hedeflemektedir.   Her iki anlayış da Malthus'tan kaynaklanmaktadır; T. Malthus, 1798'de yayımlanan “Nüfus Yasası”nda, kendi gücüyle ayakta kalma, yaşama şansı olmayan kişilerin ve insan gruplarının desteklenmiş olacağından dolayı yoksulların bakımı için tedbirleri ilkesel olarak reddediyordu.

Sosyal darwinizmin oluşmasında Darwin’in de bir parça rolü olmuştur:
Şu anlayışlarından dolayı:
-“Yabaniler arasında fiziki ve ruhi zayıf olanlar hemen elenirler. Varlığını sürdürenler genellikle sağlıklı olanlardır”.
-“Buna karşın biz medeni insanlar, bu ayrışımı engellemek için elimizden geleni yapıyoruz. Deliler, engelliler, hastalar için bakım evleri yapıyoruz”.
-“Yoksullar yasası çıkartıyoruz ve doktorlarımız hastaların yaşamını mümkün olduğunca uzatmak için bütün yeteneklerini sergiliyorlar”.
-Direnci zayıf olduğundan dolayı çiçek hastalığından ölmekle karşı karşıya olan binlerce insanın aşıyla korunduklarını kabul etmeliyiz.”
-Bundan dolayı medeni halkların zayıf bireyleri de üremelerini sürdürebiliyorlar” (Darwin, 1982, s.  171)

Sosyal darwinist düşüncelerin Almanya’da da temsilcileri vardı. Burada F. Nietzsche önplana çıkmaktadır.  Nietzsche, “insan ıslahı ve üstün insan yetiştirme” konusunda bütün yeteneğini sergilemiştir. Faşizmin, ırkçılığın babası, sosyal darwinist Nietzsche, Almanya'da öjeninin felsefi yorumcusu olarak öne çıkmıştır.
Bazılarının varoluşçu, ilerici olarak tanımak, bilmek istediği, üstün insan savunucusu, baldırı çıplak, ayak takım dediği işçi sınıfı ve emekçi yığınların düşmanı Nieztsche’den bahsediyorum. Bu sözüm ona filozof, 19. yüzyıl sonunda yükselen Marksizme, materyalist felsefeye karşı burjuvazinin öne sürdüğü kalemşordu. Burjuvazi bula bula bu şahsı bulmuştu.

Bu “varoluşçu, bu ilerici filozof”   şöyle diyordu:
"Güçsüzlerin, durumu kötü olanların, yozlaşmışların… kronik hastaların ve 3. derecede sinir hastalarının… üremeleri engellenmelidir”. (Nietzsche, 1887, s. 401/402)

Sosyal şovenizmin çekirdeği olan öjeni, toplumda güçlü ve zayıf olanların varlığını ekonomik ilişkilerde değil, biyolojik nedenlerde arar; güçlü, zayıfı horlar, onu yok etmek ister ve sadece güçlü olanlardan oluşan bir toplum kurmayı amaçlar. Bu nedenle sadece güçlü olanlar üremelidirler, diğerlerinin üremeleri engellenmelidir.

Sosyal darwinizmin aksine Marks ve Engels, insan toplumunun özgün hareket yasalarını ve sosyal eşitsizliğin yasalarını üretim koşullarında aramışlar ve keşfetmişlerdir: İnsanlar arasındaki eşitsizlik, uzlaşmaz sosyal sınıflar, sınıf mücadelesi, insanın insan tarafından sömürülmesi özel mülkiyete dayanan üretimin belli tarihsel gelişmesine tekabül eder.

Üretim araçlarının toplumsal mülkiyette olduğu toplumlarda –örneğin ilkel komünal toplumda, sosyalizmde toplum üyeleri arasında antagonist sınıfsal farklılık yoktu; sömürü ve baskı yoktu.
“Sınıfların ve sosyal tabakaların üretim araçlarıyla ilişkisi sınıf ve sosyal tabaka olarak onların özelliklerini belirler, biyolojik yapıları değil.” Karl Marx: Zur Kritik der Politischen Ökonomie. C. 13, s. 8/9).

Bir tarafta sosyal eşitsizliğin, sömürünün, baskının, açlığın ve yoksulluğun; diğer tarafta da zenginliğin ve tumturaklı bir yaşamın, kapitalist toplumda kapitalistler arasında rekabetin, sınıfların, halkların ve ırkların karşılıklı çekişmesinin biyolojik özellikler ve ilkelerle bir ilişkisi yoktur. Bunlar kapitalist üretim biçimine özgüdür.

İşçi hareketinden duyulan korku:
Sosyal darwinizm, hem kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde ve hem de tekelci kapitalizm (emperyalizm) döneminde işçi hareketine ve sosyalizme karşı burjuvazinin ideolojik bir silahı olarak hizmet görmüştür; sosyal darwinizm, diğer şeylerin yanı sıra esasen, insanların kapitalist ilişkilere tabi kılınmalarını teşvik ve işçi sınıfının mücadelesini felç etmelidir.
Faşist ideolojinin bileşeni olarak sosyal darwinizm: Bu çok bilinen konuda söylenecek fazla bir şey yok. Şu belirtmeyle yetinelim. Faşist ideolojinin bileşeni olarak sosyal darwinizm, antifaşistlerin, devrimcilerin, komünistlerin, başka ulustan, ırktan insanları en vahşi kitlesel kıyımını haklı çıkartmaya hizmet etmiştir.

Jeopolitikanın bileşeni olarak sosyal darwinizm:
Amerikan emperyalizminin dünya hegemonyası stratejisi, sosyal darwinist anlayışların uygulanmasına da dayanmaktadır: Burada söz konusu olan ırkçılıktır, başka ulusların yaşama, var olma hakkına saldırıdır. Medeniyetler çatışması, demokrasi ve insan hakları adı altında başka ülkelerin işgali günümüzde sosyal darwinizmin bir yansımasıdır. Bu anlamda Huntington ve Brezinski, aynı zamanda birer sosyal darwinisttirler.

Sosyal darwinizmin Markist eleştirisi:
Marks ve Engels, Darwin’in evrim teorisini dünya görüşlerinin önemli bir bileşeni olarak görmüşler ve bu teoriyi saldırılara karşı savunmuşlardır. Ama aynı zamanda bu teorinin toplumsal alanda uygulanmasına da şiddetle karşı çıkmışlardır. Lange ile tartışmasında Marks, Darwin’in ‘varoluş mücadelesi’ kavramının bütün toplumsal görüngülere bilimsel olmayan aktarılmasıyla bilimsel biyolojik kavramların esas içeriğinden koparıldığını, böyle kullanımıyla sadece safsataya dönüştürüldüğünü vurgular. Yani ‘varoluş mücadelesi’nin farklı belli toplum biçimlerinde tarihsel olarak nasıl vücut bulduğunu analiz etmek yerine, her somut mücadeleyi ‘varoluş mücadelesi’ safsatasına dönüştürmekten başka bir şey yapılmıyor. Bunun, tumturaklı, güya bilimsel cahillik ve düşünce tembelliği için oldukça verimli bir yöntem olduğu kabul edilmelidir” (Marx'ın Ludwig Kugelmann'a mektubu. , 27. Haziran 1870. C. 32, s. 685/686).

“Seleksiyon, asimilasyon… gibi kavramların toplum bilimleri alanında kullanılması safsatadan başka bir şer değildir. Gerçekte ise bu kavramlarla toplumsal görüngülerin araştırmasını yapmak, toplum bilimleri yöntemine açıklık getirmek imkânsızdır. Biyolojik-sosyolojik… bir etiketi krizler, devrimler, sınıf mücadelesi vb. gibi görünümlerin üzerine yapıştırmaktan kolay bir şey yoktur. Ama bu ölçüde ölü, verimsiz bir şey de yoktur…
Marks’ın Lange’ye eleştirisinin esası, biyolojik kavramların toplum bilimleri alanına aktarılmasının safsatadan başka bir şey olmadığıdır. Bu taşımanın iyi niyetten dolayı veya yanlış sosyolojik sonuçları güçlendirmek amacıyla yapılıp yapılmadığı safsatayı, safsata olmaktan çıkartmaz”. (W.I. Lenin: Materialismus und Empiriokritizismus. C. 14, s. 331/332).

Darwinist toplum teorisinin eleştirisi:
İnsan ve hayvanın var oluş tarzındaki nitel fark üzerine Engels şöyle der:
“Darwin’in iş bölümüyle, rekabetle, yeni pazarlarıyla, buluşlarıyla ve Maltus’un ‘var olma mücadelesi’yle İngiliz toplumunu canavarlar ve bitkiler arasında bulması gariptir… Bu,  ‘fenemoloji’de burjuva toplumu ‘tinsel hayvanlar âlemi’ olarak, Darwin’de ise hayvanlar âlemini burjuva toplum olarak rollendiren Hegel’i anımsatmaktadır”. K. Marx'ın Engels'e mektubu, 18.06.1862. C. 30, s. 249).
“Ölü ve canlı doğa cisimlerinin karşılıklı etkilemesi, ahenkliliği ve çarpışmayı, mücadeleyi ve işbirliğini içerir. Bundan dolayı güya bir doğa bilimcisi toplumsal gelişmenin bütün farklı zenginliğini bir ve etkisiz ‘varoluş mücadelesi’ safsatası altında,  esası doğa alanında da tartışmalı olan bir safsata altında toplamaya kalkışırsa, bu yöntem zaten kendi kendini mahkûm etmiş olur”.

”Darwin’in varoluş mücadelesi öğretisi, ‘herkesin herkese karşı savaşı’nın, Maltus’un nüfus teorisi ile birlikte burjuva ekonomide rekabetin toplumdan canlı doğaya aktarılmasından başka bir şey değildir. Bu maharet gerçekleştirildikten sonra… aynı teori bu sefer de organik doğadan tarihe aktarılır ve böylece insan toplumunun ebedi yasaları olarak geçerliliğinin kanıtlandığı iddia edilir…”.
“İnsan ve hayvan toplumu arasındaki temel farklılık, en fazlasıyla hayvanlar toplarken, insanlar üretirler. Tek başına bu yegâne ve belirleyici fark, hayvan toplulukları yasalarının sorgusuz sualsiz insan toplumlarına aktarılmasını imkânsız kılmaktadır” Engels'in P.I. Lawrow'a mektubu. 12-17 Kasım 1875.  C. 34, s. 169-171).


Darwin’in, türlerin gelişmesinde kullandığı diyalektiğin kavramları ve yasaları:
1-“Doğanın sonsuz hareketi…”. 
2-“Hareket maddenin varoluş biçimidir” .
3-Evrim, “zaman ve mekân” gerçekliğini tanır.
4-Görüngülerin birbiriyle genel bağıntısı…
5-Nedensellik….
6-Karşılıklı etkilenme.
7-Toplumda ve doğada nicel ve nitel değişmeler… Nicel gelişmenin/birikimin nitel gelişmeye sıçraması: Eski özelliklerle birlikte yeni özelliklerin kazanılması. Nicel değişimlerin nitel değişime dönüşmesi… Türlerin gelişmesi… yeni nitelik…
8-Sıçrama… Türlerin gelişmesi…
9-Basitten karmaşığa doğru gelişme… Türlerin gelişmesi…
10-Diyalektik inkar (yadsıma)…Türlerin gelişmesi…

Sonuç:
Darwin’e sahip çıkmak veya bugün Darwin’i anmak ne anlama gelir?
Nokta nokta belirtecek olursak:
İşçi sınıfı, onun dünya görüşü, ilerici olan her düşünceye ve eyleme sahip çıkar.  Bu, bilime sahip çıkmak demektir. Bu, diyalektiğe sahip çıkmak demektir. Bu, materyalist felsefeye sahip çıkmak demektir. Bu, nihayetinde Marksizm-Leninizme sahip çıkmak demektir...
Darwin’e sahip çıkmak aynı zamanda materyalist dünya görüşü, bu görüşün öznesi olan işçi sınıfı yanında yer almaktır. O halde, Darwin’e sahip çıkmak taraflı olmanın doğrudan ifadesidir...
Karanlığa, idealizme karşı mücadelede insanlığın önünde birkaç alternatif yok. Tek alternatif vardır; o da karanlığı ortadan kaldırmaktır...
Darwin’i savunmak sosyal darwinizme, emperyalizme, ırkçılığa karşı, evet bir bütün olarak emperyalizme ve faşizme karşı mücadele etmek demektir... 


MARKSİZM VE KRİZDEN ÇIKIŞ YOLLARI VEYA KÜÇÜK BURJUVAZİNİN KAPİTALİZM ANALİZİ





R. Luksemburg, kapitalizmin varlığı veya da geleceği için belirleyici sorunu üretim aşamasından çıkartarak dolaşım aşamasına taşır. Marks ise kapitalizmin geleceğini üretim süreciyle ilgili bir sorun olarak görür.
Ekonomik kriz henüz dibe vurmadı, ama daha şimdiden krizden çıkışın yolları üzerine tartışmalar başladı. Aslında bunlar her ekonomik kriz döneminde gündeme gelen tartışmalardır. Ne bu bakımdan ne de ele alınan konuların içeriği bakımında yeni olan bir şey var. Sorunun esası, 'tarihsel olarak ömrünü doldurmuş, üretici güçlerin gelişmesi önünde engel olan kapitalizm, kendiliğinden çöküşüyle karşı karşıya mıdır, yoksa her seferinde olduğu gibi bu krizinden de kendi gücüyle; kendi çelişkilerini çözerek çıkacak mıdır'dan ibarettir. Kimilerine göre kapitalizm artık bu güce -kendi çelişkilerini çözerek krizinden çıkma gücüne sahip değildir. Marksistlere göre ise kapitalizm -öznel gücün etkisiz olduğu; sistemi yıkma mücadelesine girişemediği koşullarda- kendi çelişkilerini çözerek dönemsel krizinden çıkar. Nasıl ki ekonomik kriz, kapitalizmin bir nesnelliği ise -öznel gücün etkisi olmadığı koşullarda da kapitalizmin kendi gücüyle krizinden çıkması da onun bir nesnelliğidir. Lenin'in bir tanımlamasını kullanacak olursak, „filisten“ kafa; dar kafalı unsur kapitalizmin bu diyalektiğini anlamaz. Saflaşma şöyledir:  Kapitalizmin geleceği; kendi kendine çökeceği veya çökmeyeceği konusunda Rosa, Marks'ın karşısına konur ve Rosa'nın ne denli haklı olduğu ve Marks'ın yanıldığı anlatılır.  Bu konuda Rosa'yı öne sürerek Marksist politik ekonomiye, ötesinde Leninist emperyalizm analizine saldıranların ve bunu bilinçli olarak yapan siyasal akım sayısı hiç de az değildir.
Rosa'nın teorisine göre pazarın sınırı vardır ve kapitalist üretim bu sınıra gelip dayanmıştır, bundan dolayı da kaçınılmaz olarak çökecektir.
Marksizme göre pazarın sınırı yoktur ve kapitalizm kendiliğinden çökmez.
Rosa'ya göre kapitalizmin, artı değeri realize etmek için kendi hâkimiyet sınırları dışında kalan tüketiciye ihtiyacı vardır; Marks’ın Kapital, Cilt 2’de geliştirdiği yeniden üretim şemasının yanlışlığından hareketle kapitalizm için tipik olan ve Marks tarafından analiz edilen üretici güçlerin sınırsız gelişmesi toplumun tüketim kapasitesinin genişlemesiyle temel bir çelişki içindedir anlayışına varır. Bunun sonucu olarak Rosa'ya göre katışıksız kapitalizmde genişletilmiş yeniden üretim, kendi sınırlarına varıp dayanır. Bu koşul altında da kapitalizm kaçınılmaz olarak kendiliğinden çöker. (Kapitalizmin kendiliğinden çöküş teorisi).

Böyle bir sonla karşı karşıya kalmamak için kapitalizm, „kapitalist olmayan çevre“de (geri kalmış ülkelerde, bölgelerde) yayılmaya yönelir. Böylece Rosa, kapitalizmin iç çelişkilerinden kendini kurtarmasını „kapitalist olmayan çevre“de yayılmaya başlamasında görür. Rosa’ya göre kapitalizm, fazlalık artı değeri realize etmek için; ürünlerini satmak için; var olmak ve varlığını sürdürmek için kapitalist olmayan üretim biçimlerine; „kapitalist olmayan çevre“ye ihtiyaç duyar.  Kapitalist olmayan çevre ilişkilerinde kapitalizm, kapitalist olmayan çevreyi; sömürgeleri, kapitalizm öncesi üretim ilişkilerini yıkar ve buraları kapitalist üretim ilişkilerine bağlar/entegre eder. 
“Oluşumuyla birlikte kapitalist üretim ile kapitalist olmayan çevre arasında bir mübadele ilişkisi gelişmek zorundadır“ (Rosa).

Sermayenin aşırı birikiminden bahsetmek için sermayenin en azından bir kısmının atıl kalması, kendini değerlendirememesi gerekir (Bkz.: Marks; Kapital, C. III, s. 262). İşte tam da bu durumda olan sermayenin önünde iki yol vardır: Ya düşük kar oranına razı olarak üretim de kalmak ya da spekülatif alana kaymak.
Sermaye hareketinin diyalektiği aşırı sermaye birikiminin sürekli olmadığını/olamayacağını göstermektedir. Kapitalizmde sermayenin aşırı birikimine neden olan koşulların yanı sıra, sermayenin aşırı birikimini engelleyen koşullar da vardır. Örneğin dünya ekonomisini doğrudan etkileyen bir savaş, çok etkili bir doğa felaketi ve her şeyden önce tekelci sermayeyi doğrudan etkileyen bir ekonomik kriz; belirtilen bu nedenlerden dolayı değişmeyen sermayenin (makineler, fabrika binaları vs.) tahrip olması veya kriz dönemlerinde görüldüğü gibi bizzat kapitalist tarafından imha edilmesi (bunun adı sermaye kıyımıdır), sermayenin aşırı birikme koşullarını ortadan kaldırır ve üretim sektöründe kar oranları yeniden yükselmeye başladığı için sermaye yeniden yoğun olarak işgücünü -Marks'ın deyimiyle “adamakıllı”- sömürerek artı-değer, kar üretmeye yönelir.

Fazla üretim krizi nasıl aşılır sorusuna Marks ve Engels Komünist Manifesto'da şu cevabı veriyorlardı:
„Burjuvazi krizleri (fazla üretim krizleri kast ediliyor) nasıl aşarlar? Bir taraftan zorunlu olarak üretici güçlerin kitlesel yok edilişiyle; diğer taraftan da yeni pazarların fethedilmesiyle ve eski pazarların da adamakıllı sömürüsüyle“.

Üretici güçlerin kıyımı, sermaye kıyımıdır; fabrikaların kapatılması, makinelerin hurdaya çıkartılması, savaşlar vs. Bunu krizde olan her sermaye yapar, yapmak zorundadır, aksi taktirde rekabet iddiası kalmaz. Bu, krizi aşmanın sadece bir yanıdır. Diğer yanı ise eski pazarların adamakıllı sömürüsü ve yeni pazarların fethedilmesidir. İşte bunu her sermaye yapamaz. Bu, giderek keskinleşen rekabet demektir. Yeni pazarları fethetmek, başkasının elindeki pazarı almak demektir. Çünkü dünyada sermayenin girmediği, talan etmediği, nüfuz etmediği alan kalmamıştır. Demek ki, emperyalist ülkeler yaşanan bu fazla üretim krizinin üstesinden gelebilmek için üretici güçlerin kıyımının yanı sıra birbirlerinin pazarlarına göz dikmek ve elde etmek için her bakımdan silahlanmak zorunda kalacaklar. Korumacılık da buna dâhildir.  

Kapitalizm, dönemsel krizinden o aşamada krize neden olan çelişkilerini bir sonraki krize kadar geçici olarak çözerek çıkar. Çelişkilerinin geçici çözümüyle, sermaye kıyımıyla (aşırı birikmiş sermayenin yok edilmesi); yeni yatırımlarla kapitalizm, yeni konjonktür dönemine hazırlanmış olur. Bu ise kapitalizmin krizinden bir dahaki krize kadar güçlenerek çıkması demektir. Her kriz dönemi veya krizin dibe vurduğu süreç, kar oranlarının en düşük seviyede olduğu dönemdir. Ekonominin krizden çıkmaya başlaması, kar oranlarının eğilimli düşüşünün yükselişe dönüşmesi; kar oranlarında belli bir artışın olması demektir. Her fazla üretim krizi kar oranlarının en düşük seviyede olduğu dönemde patlak verir ve her fazla üretim krizinden çıkış da kar oranlarında belli bir yükselmenin olduğunu gösterir. İlk fazla üretim krizinin patlak verdiği 1825'ten bu yana bu böyledir.

Kapitalizm kendi çelişkilerinden dolayı çökmez; bu, sistemin doğasına; iç diyalektiğine aykırıdır. Kapitalizmde sermayenin genişletilmiş yeniden üretim koşulları da hiçbir zaman yok olmaz. (Bu da onun doğasına aykırıdır.  Sermayenin genişletilmiş yeniden üretim koşullarının ortadan kalktığı, yani artı değer üretmenin koşullarının ortadan kalktığı bir kapitalizm düşünebiliyor musunuz?)   Her kriz döneminde sermaye kendi kendini kıyıma uğratmakla-değersizleştirmekle genişletilmiş yeniden üretiminin kanallarını açar. Ötesinde savaş veya büyük yıkıma neden olan bir doğa felaketi de aynı etkide bulunur.
Kar oranlarında belli bir yükseliş, kapitalizmin bir sonraki fazla üretim krizine kadar güçlendiğinin doğrudan ifadesidir. Bunu bir dar kafalı anlamaz ve onun fazla üretim krizinden güçlenerek çıkışını tarihsel çöküşüyle; ömrünü doldurmuş olmasıyla birbirine karıştırır. Bu unsurlar için bu iki olgunun birbiriyle ilişkisinin olmaması pek önemli değildir.
Demek oluyor ki, fazla üretim krizi, kapitalizmin çelişkilerini geçici çözdüğü için onu geçici olarak dinamikleştiriyor. Gerçekten de kar oranı yasası eğilimli düşüş içinde değil de doğrudan düşerek geçerli olsaydı; yani o yasayı eğilimli yapan nesnel faktörler olmasaydı, kapitalizm en fazlasıyla bir defa bir fazla üretim krizi yaşar ve o krizle birlikte kendiliğinden çökerdi. Ama kriz süreci; kar oranlarında yeniden yükselme, krizinden dolayı kapitalizmin güçten düştüğünü göstermez. Olsaydı şimdiye kadar olurdu. Çöküşü savunanlar hayal kırıklığına uğradılar.
Ancak öznenin bilinçli faaliyeti kapitalizmin nihai geleceğini belirler.

Marksist kriz teorisini reddetmek çok kolaydır; reddedildiğini söylemeye de gerek yok; Rosa'nın karikatürleştirilmiş kendiliğinden çöküş teorisi öne sürülür; kapitalizmin her fazla üretim krizinden daha da zayıflayarak çıktığı söylenir; çıkılan krizden öbür krize kadar varabilmek için güçlendiği söylenmez; yani her kriz sonucunda kar oranlarında belli bir yükselmenin güçlenme anlamına geldiği reddedilir.

Günümüzde Kapital'in içeriğiyle, Marksist kriz teorisiyle, kapitalizmin geleceğiyle “oynayanlar”ın sayısı hiç az değildir. Bu oyuncular cephesinde yeni olan bir şey de yok. Rosa'nın bilinen görüşünden bu yana tezlerini güçlendirmek için öne sürülen bir şey yok. Bütün söylenen, sermayenin kendini yenileme, genişletilmiş yeniden üretim olanağının artık kalmadığıdır. Yani yaşanan kriz sadece bir fazla üretim krizi değildir, aynı zamanda bir sistem krizidir. (Böyle  diyenler, ekonomik krizin kapitalizmde nesnel bir olgu olmadığını, en azından şimdiye kadar olmadığını ve şimdi olduğunu söylemiş olmuyorlar mı veya ne zamandan beri ekonomik kriz/fazla üretim krizi sistem krizi değildi de şimdi sistem kriz oldu?!) Bu, troçkistlerin, kapitalizmin kendiliğinden çökeceği teorisini veya sürekli kriz teorisini savunanların en “vurucu” savıdır. Bu unsurlar, insanın gözünün içine baka baka kar oranı sıfırlanma noktasına gelmiştir ve bir daha da yükselme olanağı kalmamıştır diyerek, bir çırpıda Kapital'i çöpe atabiliyorlar. Kim diyor bunu? Rosa'yı karikatürleştirenler: Örneğin bazı troçkistler, örneğin D. Harvey gibileri veya örneğin kapitalizmin bittiğini çoktan ilan etmiş olan “Emeğe Karşı Manifstocular” vb. Öyle ki bunların arasında O. Bauer ve H. Grossmann türünden hesaplar yapıp kapitalizmin çöküş tarihini tespit edenler de var. Bu kıyamet günü tellallarına göre kapitalizm 10-15 sene içinde çökecek ve insanlık “mübadele ekonomisine” geçecek.
Bu makalenin yazıldığı tarihte kapitalizm 10-15 sene içinde kendiliğinden çökecektir tespitini yapanlar şimdi kapitalizmin çöktüğün tespitini yapıyorlar. Yani “mübadele ekonomisi”ne geçiş sürecinde yaşıyoruz! Pili bitmiş küresel “entel” takımından ancak bu kadar beklenirdi! Onlar da kendilerinden bekleneni yapıyorlar.

Çok görmeyelim! Her ekonomik kriz döneminde ortaya atılan bu görüşler, kriz dibe vurduktan ve canlanma sürecine girdikten sonra, bir dahaki krize kadar bir kenara atılır. Yaşanan ekonomik krizin aynen kitaplarda yazıldığı gibi kendi yasaları doğrultusunda gelişiyor olması bu unsurları pek ilgilendirmemiştir ve ilgilendirmeyecektir de. Genel tecrübe bunu gösteriyor.




1 Nisan 2009 Çarşamba

SİYONİZMİN DEVLET İDEOLOJİSİ OLARAK GELİŞMESİ



Eser kalmadı çölde bizden, çölün kendine sakladığından gayri” 
 (Mahmud Derviş)


Filistin’de devlet kuracak kadar bir Yahudi nüfus yoktu ve bunun ötesinde bir kaç bin sene önce yaşamış oldukları topraklara geri dönme hakkını nasıl temellendireceklerdi? İnandırıcı olmak için bu soruya cevap verilmeliydi ve cevap, tarihin çarpıtılmasıyla; gizemselleştirilmesiyle verildi. Siyonizme göre Yahudiler, bir zamanlar yaşadıkları topraklara dönebilirler, orayı vatan olarak görebilirler. Çünkü Yahudi tarihi, “tamamen kendine özgüdür, “bütün tarihsel yasalarla çelişki içindedir” (Bkz: Abba Eban; “Dies ist mein Volk. Die Geschichte der Juden”, s. 9, Zürih 1970). İstisnai, kendine özgü bir durum denmese tarih anakronik -çağ dışı- taleplerle dolup taşardı: Tarihin tekerleği geriye doğru çevrilirdi; örneğin Türkler, Anadolu’dan kovulur, Orta Asya’ya sürülürdü. Kürtler, kabile olarak geldikleri yerlere sürülürdü vs. vs. veya Türkler, bugün faşist diktatörlüğün jeopolitikasının; jeostratejisinin (Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar) dışında kalan ve Osmanlılar tarafından ilhak edilen Arap ülkelerini, Kuzey Afrika’yı, Hindistan’ı talep edebilirler. Anlayışlarının böyle bir saçmalığa yol açacağını gören siyonistleri, kurtuluşu, bizim tarihimiz hiç kimsenin tarihine benzemez, bir istisnadır, tamamen kendine özgüdür anlayışında buldular.

Siyonizm kavramını Nathan Birnbaum, 19. yüzyılın sonlarına doğru “Yahudi Sorununun Çözümü İçin Araç Olarak Kendi Ülkesinde Yahudi Halkın Ulusal Yeniden Doğuşu” yazısında işlemiştir. Moses Hess (1812-1875), Leo Pinsker (1821-1891) ve Theodar Herzl (1860-1904) Siyonizmin teorik geliştirilmesine önemli katkıları olanların başında gelirler.

31 Mart 2009 Salı

“KOSTAKLANMA, KOSTAK DEĞİLSİN”!




  
Cumhurbaşkanlarının ve Başbakanların ABD ziyaretlerini hatırlayalım. 10-15 dakikalık, bilemedin 30 dakikalık bir görüşme için beklenirdi. Görüşme süresi uzarsa, dakika sayısına göre görüşmenin önemi üzerine değerlendirmeler yapılırdı. Şimdi durum biraz değişmişe benziyor; Obama’nın Türkiye’yi ziyareti burjuvaziyi ve özellikle hükümeti kostaklandırıyor. Nasıl kostaklanmasınlar ki!? Kanada’dan sonra resmi olarak ziyaret edilen ikinci ülkedir. Bütün dünyanın gözü üstümüzde olacak! Bu ziyaret haberi Yunanistan’da kalp krizine neden olmuş! “Stratejik ortaklık”  Barack Hüseyin Obama “bey kardeşimiz” ile ebedi dostluğa dönüşecek gibi gözüküyor! Ne de olsa Obama gelmeden rüzgârı geldi. Bilmem kaç bin km. uzaktan “Türkiye’nin bölgede lider” olduğunu açıkladı. Böylece birinci elden bütün dünyaya Türkiye olmaksızın bölgedeki gelişmelere müdahale edilemeyeceğini ilan etmiş oldu!   

Stratejik Analiz’de Obama’nın ziyaretiyle ilgili bir yazıda diğer şeylerin yanı sıra şu değerlendirme de yapılıyor: “Obama’nın gezisini bir tanışma, Türkiye’nin önemiyle ilgili olarak Ankara’ya ve üçüncü taraflara “mesaj verme”, kamu diplomasisi, karşılıklı tartma, Bush döneminin hoyrat politikaları için bir tür “özür” ve Türkiye’nin Orta Doğu’da artan aktivizmine yönelik bir saygı, ihtiyaç ve hatta belki de takdir ifadesi olarak görmek mümkün olabilir. Bu gezinin aynı zamanda sıkı pazarlıklara sahne olup olmayacağını söylemek ise kolay değildir. Bir başka yoruma göre ise ABD hemen bir jest yapmazsa Türkiye’yi kaybetmek üzere olduğundan endişelenmektedir ve gezinin zamanlaması bu süreci bir an önce durdurmak isteğiyle ilgilidir. Türkiye elbette ABD dış politikasının en önemli önceliklerinden biri değildir. Ama Bush döneminde Washington’un en fazla yara alan ikili ilişkilerinin başında gelen Türk-Amerikan münasebetleri yeni yönetim için “farkını kanıtlamak” için uygun konulardan biri gibi görünmüş olabilir. Obama, başarılı olması beklenen ve ilişkideki iletişim, güven, saygı ve yaratıcılık açığını kapatabilecek böyle bir geziden sonra, “Bush Türkiye’yi küstürmüş ve kaybetmenin eşiğine getirmişti, bense Türkiye’yi tekrar kazandım ve onunla işbirliğinin ve dostluğun derecesini artırdım” diyebilecektir”.
Bunlar “hafif” düşünceler, “küsmüş” olanın gönlünü almaya yöneliktir. Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler ise hiç de küskünün gönlünü alma türünden ilişkilere benzemiyor. Anlaşılan o ki, emperyalistler arası çelişkiler, dünyayı yeniden paylaşmak için sürdürülen rekabet ve nihayetinde dünya hegemonyası için “it dalaşı”, Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin jeopolitikasında düne nazaran daha önemli bir konuma oturtmuşa benziyor. Aslında Türkiye’nin bu jeopolitikadaki konumlandırılmasında bir değişme yok. Değişim Türkiye’nin ele alınış yöntemindedir. Bush döneminde yaşanan “hot-zotçuluk” Obama döneminde pek yaşanmayacağa benzemektedir. Dışişleri bakanı Babacan’ın açıklamasına göre her iki ülke arasında başlayan bu sıcaklığın maddi nedeni belli konularda her iki ülkenin aynı düşüncede olmasıdır; çıkarların aynı olmasıdır.
 
R. T. Erdoğan'ın Dış Politika Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye-ABD çıkar ortaklığının hangi alanlarda olduğu üzerine oldukça somut konuşuyor. A. Davutoğlu’na göre B. Obama yönetimiyle birlikte ikili ilişkilerde yeni bir dönem başlıyor ve ABD ile çıkar ortaklığını "Ortadoğu, Kafkas, Balkan, enerji güvenliği gibi konulara yaklaşımımız ve ilkelerimiz neredeyse aynı, çok benzer. O yüzden önümüzde işbirliğinde altın bir dönem olduğunu umuyoruz" diyerek dillendiriyor. 

Davutoğlu, Türkiye’nin dış politika ekseninin NATO, AB ve Transatlantik sürecine yönelik olmasına rağmen çok boyutlu coğrafi yapıya sahip olduğunu ve çok boyutlu dış politika izlediğini, böylesine bir coğrafyada yer alan Türkiye'nin bölgesindeki sorunlara kayıtsız kalamayacağını dile getiriyor. Demek oluyor ki Türkiye ve ABD Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Balkanlar’da, enerji güvenliğinde aynı politikalara sahipler.

Anlaşılan o ki bu çıkar ortaklığı Türkiye’nin 2003’te açıklanan “yeni” dış politikasıyla uyumluluk içindedir. “Yumuşak diplomasi” üzerinde yükselen bu dış politika, Davutoğlu’nun ifadesiyle  ‘coğrafi ve tarihi derinliğe sahip olan Türkiye'nin stratejik derinliğe de sahip olması gerektiği’ eksenlidir ve beş temel ilkeden oluşmaktadır:
-"Güvenlik ve özgürlük arasında yeni bir dengenin kurulması”
-“Komşularla sıfır sorunlu ilişkilerin geliştirilmesi”
-“Proaktif diplomasi”
-“Küresel güçlerle uyumlu ilişkilerin geliştirilmesi ve
-Uluslararası kurumlarda daha çok temsil edilmek".

Çıkar alanlarının kapsamı ve “aktif” dış politika anlayışı, burjuvazinin Enver Paşa ile birlikte tarihe gömülen o jeopolitikayı yeniden geliştirme hevesinde olduğunu göstermektedir. O jeopolitikanın nasıl bir jeopolitika olduğundan ve Türk burjuvazisinin jeopolitika geliştirme yeteneğine (gücüne) sahip olup olmamasından bağımsız olarak, söz konusu ortak çıkarları gözeten böyle bir dış politika anlayışı, “yumuşak” ve “barışçıl” olamaz. Kapitalist sistemde aktif dış politika, sermayenin çıkarları gerektirdiği için başka ülkelere saldırmak, baskı altına almak, talan etmek için sürdürülen politikadır veya da “aktif” dış politika, birtakım kırıntılar uğruna başka güçlerin; “stratejik” ortağın çıkarlarına koşulmak demektir.

Burjuvazinin jeopolitika uzmanı Davutoğlu’na göre Obama ile birlikte ilişkiler yeni bir döneme giriyor; "Orta Doğu, Kafkas, Balkan, enerji güvenliği gibi konulara yaklaşımımız ve ilkelerimiz neredeyse aynı, çok benzer”. Ve bundan dolayı da “işbirliğinde altın bir dönem”in başlayacağı umuluyor. “Başkan Obama'nın ilk ziyaretlerinden birini Türkiye'ye yapma kararını vermesi de son derece akıllıca" değerlendirmesi yapılarak kostaklanılıyor.

Çıkarların aynılaştığı alanlara ve sorunlara baktığımızda öyle pek de kostaklanacak bir durumun olmadığını görüyoruz:  Açık ki ABD ile Irak sorunu, Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Afganistan sorunu, Ermenistan sorunu masaya yatırılacak ve Türkiye’nin istekleri de göz önünde tutularak Amerikan çıkarlarının gerçekleştirilmesi için Türkiye’nin atması gereken adımlar üzerine konuşulacak.

Amerikan emperyalizmi dünya hâkimiyeti stratejisini uygulamada büyük zorluklarla karşı karşıyadır. Irak yenilgisini Irak’tan çekiliyoruza dönüştürmek istiyor. Afganistan yenilgisinden, Taliban’la uzlaşarak sıyrılmaya çalışıyor. Bu yenilgileri “zafer”e dönüştürmek için Türkiye’nin katkısını bekliyor; örneğin Afganistan’a ek asker göndermek, Irak’tan çekilişi kolaylaştırmak ve çekilişten sonra bu ülkede Amerikan çıkarlarını kollamak vs. Tabii Türkiye’nin bunları yapması için Kürt sorununun istediği şekilde “çözülmesi” gerekmektedir. Bu alanda ABD’nin doğrudan müdahalesi talep edilmektedir. Keza Kıbrıs sorununda ABD’nin Türkiye lehine daha aktif olması istenmektedir. ABD ve AB arasındaki Ortadoğu ve Akdeniz havzası üzerine rekabet, ABD’nin Kıbrıs konusunda bundan sonra daha açık bir biçimde Türkiye yanlısı hareket edeceğini göstermektedir.

Her halükarda Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu ve Kafkaslarda konumunu güçlendirmek; güç dengesini yeniden kendi lehine çevirebilmek için Türkiye’nin katkılarına ihtiyacı vardır. Beklediği katkıyı alabilmek için de Türkiye’nin belli talepleri doğrultusunda adım atmak zorundadır. Burjuvazinin hesabı böyle. Bu hesap ne kadar gerçekçidir, ne kadar tutar, burası pek bilinmez. Ama dünya politikasındaki gelişmeler; emperyalist ülkeler arasındaki ilişkiler; güçler dengesinin seyri, önümüzdeki dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinde ABD’nin Avrasya jeopolitikası eksenli ittifak adımlarının gündeme gelebileceğini göstermektedir. 

Emperyalist ülkeler, özellikle de jeopolitika üretme yeteneğine sahip emperyalist ülkeler arasındaki ilişki ve çelişkilerin giderek kapsamlaştığı ve keskinleştiği bir süreçten geçilmektedir; öyle ki emperyalist ülkeler arasında bütün emperyalistlerin ittifakı eğilimi, ittifakı dışlayan eğilime dönüşmüştür. Rekabet merkezlerinin kendi çıkarları doğrultusunda stratejiler oluşturarak hareket etmeleri söz konusudur. Bunların hepsi bir biçimde ve doğrudan dünyayı yeniden paylaşma strateji ve jeopolitikalarıdır. Ve bu stratejilerin hemen hepsi bir biçimde,   Balkanlardan, Ortadoğu’dan ve Kafkasya’dan oluşan üçgensel alanı ve bu alanın merkezinde yer alan Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin bu süreçte geçmişe nazaran daha çok ve kalıcı adımlara açık ilgiyle karşı karşıya kalması kaçınılmaz gözükmektedir. Türkiye-ABD, Türkiye-AB, Türkiye-Rusya, Türkiye-Çin ilişkilerine bu açıdan bakmak gerekir. Bu nedenle Amerikan emperyalizminin Türkiye ile ilişkilerinde yeni bir döneme girme çabaları olacaktır ve bu bedelsiz olmayacaktır; ABD amacına ulaşmak için Türk burjuvazisinin çıkarlarını, taleplerini hesaba katmak zorunda kalacaktır. Açıkçası ABD, Avrasya jeopolitikasında; en somut haliyle de yeni Ortadoğu, İran ve Afganistan politikalarında Türkiye’ye daha fazla ve aktif bir rol biçmiştir. Obama Türkiye’de bu rol üzerine konuşacaktır. Bölgemizde, hangi yöne bakarsa baksın Türkiye’yi gören Amerikan emperyalizm,  çıkarlarının gerçekleştirilmesinde bu kozunu, konjonktür sorunlara feda etmeden değerlendirme eğilimindedir. Obama’nın, Türk burjuvazisini kostaklandıran atıfları bunu göstermektedir.

Her halükarda Türk-Amerikan ilişkilerinde sonu Türkiye için felaketle sonuçlanabilecek bir sürece giriliyor.   
5 Nisanda Obama Türkiye'ye “felaket paketi”yle geliyor.

12 Mart 2009 Perşembe

SONUÇ ALAMAYACAKSINIZ, YENİ BİR DÜNYA EKONOMİ DÜZENİ KURAMIYACAKSINIZ!





2 Nisan’da Londra’da gerçekleştirilecek olan G–20 zirvesi için son hazırlıklar da tamamlanmış.
26 ülkenin Merkez Bankaları, Maliye Bakanlıkları, banka yönetim kurulları tarafından hazırlanan öneri paketi, cumartesi günü toplanacak olan G–20 ülkeleri maliye bakanları ve merkez bankaları başkanları tarafında ele alınacak.
Bu türden toplantılar daha önce mali kriz sürecinde de yapılmıştı. O zaman gerçekleştirilen G–7 grubu ülkeleri toplantısında, daha sonraki dönemde gerçekleştirilen AB ülkeleri ve G–20 ülkeleri toplantılarında bir sonuç alınamamıştı. Gerçi her bir ülke veya her toplantı sonunda mali ve sonra da ekonomik krizin tahribatını engellemek; daha doğrusu krize karşı ortak tavır geliştirmek istendiği açıklanmıştı, ama sonrasında her bir ülke kendi ekonomisini; kendi mali sektörünü, bankalarını, başkaca mali kurumlarını, sanayisini kurtarmak; bir bütün olarak ulusal sermayesini kurtarmak için destek paketleri hazırlamış ve uygulamaya koymuştu. ABD’nin başlattığı bu destek paketiyle krizi önleme tedbiri çok sayıda başka ülkede de uygulamaya konmuştur. 15 Şubat 2009 itibariyle 30’dan fazla devletin planlanmış ve gerçekleştirilen destek paketlerinin toplam hacmi 11.178 milyar İsviçre frankı (11.000.000.000.178 Frank) tutmaktaydı.

Londra’daki toplantıda destek paketlerinin belli bir koordinasyon içinde ele alınması üzerine konuşulacak. Yani her bir ülkenin kendi sermayesini destekleme paketi, başka bir ülkenin ekonomik çıkarıyla veya destekleme paketiyle uyumluluk içinde olmasına dikkat edilecekmiş. Yani bu efendiler kendi aralarında uyumlu rekabet etmeye dikkat edelim demek istiyorlar.
Bunun ötesine bir araya gelen bu devletler, dünya mali sistemini reforme etmek için hazırlanan önerileri tartışacaklar; yani uzun vadeli reformlar hazırlayacaklar. Her iki durumda da; birbirine uyumlu destek paketleri ve uzun vadeli reformlar, amaç rekabetin belli kurallara bağlanmasıdır. Diğer bir ifadeyle amaç, korumacılığa karşı ortak mücadele etmektir.
Kapitalizmde, her kriz sonrasında olmasa da uygulanan ekonomi-politik sistemin, belli bir dönem sonrasında ağır sonuçları olan bir ekonomik krizle iflasının açığa çıkması, yeni bir başlangıç; eskiyi düzelterek yeni bir başlangıç için çıkış noktasını oluşturur. 1929–1932 dünya ekonomik krizinde sonra böyle olmuş ve Keynescilik, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünya ekonomisine damgasını vurmuştur. 1970’lerden itibaren de Keynesciliğin iflası, umudun monetarizm, neoliberalizm olduğu üzerine yoğun tartışmalar yapılmış ve neoliberal uygulamalara ‘80’li yıllarda ABD ve Büyük Britanya’da başlanmıştı.

1981–1983 ve 1990–1994 dünya ekonomik krizleri doğrudan neoliberal kuralların etkisi altında gelişen krizler değildi, ama 2000–2004 dünya ekonomik krizi doğrudan neoliberal uygulamaların etkisinde patlak vermiş olan bir krizdi. Bugünkü kriz ise neoliberalizmin sonuçlarının doğrudan ve en ağır bir biçimde yaşandığı bir dünya ekonomik krizidir. Nasıl ki bir zamanlar, 1970’li yıllara gelindiğinde Keynescilik iflas etmişse ve yeni-keynescilik uydurmasının tartışması dahi tutmamışsa, şimdi de neoliberalizm iflas etmiştir ve dünya burjuvazisinin alacağı yeni tedbirler de tutmayacaktır. Herhalde alınacak tedbirlerin adı “yeni”-neoliberalizm olacaktır. “Eski”, “normal” neoliberalizm veya “yeni” “neo-liberalizm”, en fazlasıyla dünya burjuvazisinin kapitalizmi kurtarmak için sergilemekte olduğu çaresizliği gösterir.

Alacakları tedbirlerin en kabadayısı, şimdiye kadar ekonomide kurallaştırılan kuralsız uygulamalardan yeniden kurallara bağlanmış uygulamaya geçmek olabilir. Ama bunun Keynescilik olacağına inanmak saflık olur. Çünkü birtakım kuralsızlığa dayanan uygulamanın kaldırılması ve yerine kurallara bağlı uygulamanın geçerli kılınması Keynescilik olamaz.
Ekonomik kriz sürecinde emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiler hem artar hem de daha çok keskinleşir, derinleşir. Şimdi, bu kriz sürecinde tam da böyle bir gelişme yaşanmaktadır. Amerikan emperyalizmi, Irak ve Afganistan’da yeni bir tarihsel yenilgi ile karşı karşıyadır. Merkezinde dünya hâkimiyeti duran Avrasya jeopolitikasını gerçekleştirmesinin önünde öncelikle Rusya ve Çin gibi jeopolitika geliştirme yeteneği olan ülkeler durmaktadır. Avrasya kıtasında; Lizbon’dan Wladiwostok’a kadar uzanan alanda dünyanın önde gelen bütün emperyalist ülkeleri, ayrıca Türkiye ve İran gibi ülkeler de itişip-kakışmaktalar. Şimdilik sessizliğe bürünmüş olsa da Balkanlarda emperyalistler arası çelişkiler, Kafkasya’daki gelişmelere bağlı olarak yeniden gündemleşecektir. Kafkasya’da, örneğin Rusya-Gürcistan savaşında olduğu gibi, esas güçler Rusya ve ABD neredeyse karşı karşıya geleceklerdi. Ortadoğu’nun durumu açık. Bunun ötesinde Latin Amerika ve Afrika’daki gelişmeler Amerikan emperyalizmini köşeye sıkıştırmaktadır. Buralarda ABD, doğrudan ve dolaylı olarak öncelikle Çin ve Rusya ile sonra da AB ile karşı karşıya geliyor.

Emperyalist ülkeler arası ilişkilerin gergin olduğu; dünya hâkimiyeti için rekabetin keskinleştiği günümüz koşullarında, öncelikle bu rekabeti yürüten ülkelerin ekonomik krizden çıkış için ortak karar almaları ve adımlar atmaları düşünülemez.
1929–1932 dünya krizinden sonra dünya ekonomisi ilk defa böylesi ağır bir krize girmiştir; borsalarda buharlaşan sermaye miktarı –son hesaplamalar göre- 50 trilyon dolardır. Sanayi üretimi birçok ülkede yüzde 10’ların altında bir mutlak küçülme içindedir. IMF’nin açıklamasına göre dünya ticareti 80 yıl gerilemiştir. Bu, sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasının 80 yıl geriye atılması demektir. Yani sermaye ya yurt dışına çıkmamaktadır ya da “vatanı”na –ulus devletine- geri dönmektedir. Sadece tekelci olmayan sermayeyi değil, doğrudan uluslararası tekelleri vurarak emperyalist merkezlerde başlayan bu kriz koşullarında her bir ülkenin kendi sermayesinin derdinde olacağı açık değil mi?
Şüphesiz ki söz konusu toplantıda birtakım kararlar alınacaktır. Bu kararların bir kısmı “şöyle yapalım-böyle yapalım”ı geçmezken bir kısmında da –satır aralarında da olsa- önde gelen emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin ne denli keskin olduğunu göreceğiz.

20 Şubat 2009 Cuma

TEORİYİ KRİZ KURTARDI!





Şu ekonomik kriz patlak vermeden önce, hemen her siyasi çevre değilse de, en azından kendini „sol“da görenlerden komünist görenlere kadar uzanan belli bir yelpazede yer alanlar, kapitalizm ve tabii ki emperyalizm üzerine „desteksiz atışın“ mükemmel örneğini oluşturmuşlardı. Gerçi şimdi sesleri-solukları kesildi, süngüleri düştü, ama gerçekten de desteksiz atmışlardı. Fazla üretim krizi, hesap sorarcasına önce bunları mahkûm etti. Bunların kim oldukları ve ne dedikleri tabii ki, krizin umurunda değil. Nasıl olsun ki, kriz konuşma ve düşünme yeteneğine sahip değil. Bu yeteneğe sahip olsaydı, her halde durum değişirdi. Her halükarda, sürekli olamam, belli aralıklarla gelirim, bankaları, mali kurumları, sanayi işletmelerini iflas ettiririm, işçileri işsiz bırakırım, ortalıkta dolaşan sermaye bırakmam; benden korkacağı için sermaye uluslararası alandan çekilir; devletinin korumacılığına sığınır derdi. Daha çok şey söylerdi, ama konuşma ve düşünme yeteneği olmadığı için kusurundan saymayalım. Ama ya şu konuşma ve düşünme yeteneği olanlara ne demeli?

Krizle birlikte her türden medya tarafından günde sayısız defa beynimize pompalanan kriz üzerine bilgilendirme kirliliği yetmiyormuş gibi, dün söylediğini bugün unutarak, sanki hiçbir şey olmamış gibi hareket ederek insanların kafasını karıştıranlara ne demeli? Böylesi yoğun bilgilendirme bombardımanı karşısında en sağlam kaleler bile belli bir zaman sonra yıkılır. Toz dumana karışır. Tam da böyle bir süreçten geçerken, krizin patlak vermesini gayet „bilimsel“ olarak analiz edenler, şimdi de sadece krizin değil, sistemin akıbeti üzerine zaman belirlemesi yapmaya başladılar; kıyamet günü tellallarının sayısı çoğalmaya başladı. Ne düşünürsünüz bilemem, ama mademki, kapitalizmin sonu yakın – ben diyeyim 30 sene, belki siz 25 sene dersiniz- ama bazıları var ki, sağlam hesap yapıyorlar ve en fazla 10, bilemediniz 15 sene içinde bu sistem; yani kapitalizm çökecek diyorlar. Düşünüyorum da acaba Marks yanılmış olamaz mı? Niçin olmasın, o da bir insandı! Hem o, günümüzün koşullarındaki kapitalizmi analiz etmemişti; hesap makinesi yoktu, Engels'in bir notuna göre de matematikten pek anlamıyordu. Belki bundan dolayı kapitalizmin ne zaman kendiliğinden çökeceğini üzerine hesap yapmamıştır. Kim bilir belki de kar oranının eğilimli düşüş yasası yanlıştı veya da o zaman doğruydu da şimdi yanlış oldu. Belki de sermaye ve üretimin uluslararasılaşması üzerine; yani kapitalist üretim biçiminin iç dinamiği; gelişme yasaları üzerine yanlış değerlendirmeler yaptı. Kim bilir, belki de bugün bazı insanların „gördüm“ dediğini göremedi. İşimiz zor, bir biçimde bende de bu konu üzerine düşünce bulanıklığı başladı!
Ama her şeye rağmen söylemler üzerinde bir gezinti yapmakta yarar var, belki faydalı olur!

Ekonominin yüksek oranlarda büyüme süreci tarihe karıştı:
Son yüz yılda, ama en azından II. Dünya Savaşından itibaren emperyalist ülkelerde ekonominin büyüme oranları, başka çok şeyin yanı sıra bir gerçeği daha göstermektedir: Ekonomide büyüme oranları giderek küçülmektedir. Bu gelişmeyi ABD ve Alman ekonomisini örnek alarak gösterelim:


Amerikan ekonomisi 20. yüzyıldaki büyüme oranlarının seyri bakımından iki döneme ayrılabilir: Yaklaşık 1950'ye kadar olan dönemde Amerikan GSH'sı sert iniş ve çıkışların olduğu bir süreçten geçiyor; ekonomi yüzde 13 oranında mutlak küçülürken yüzde 18 oranında mutlak büyüyebiliyor. 1950'den sonra durum değişmeye başlıyor; sert iniş ve çıkışların yerini büyüme oranlarının giderek küçüldüğü bir süreç alıyor; büyüme oranları ortalama yüzde 7-8'den yüzde 3'e düşüyor.
Alman ekonomisi:




1951-2008 arasında Alman ekonomisinde büyüme oranları yüzde 12'den 2000'li yıllarda yüzde3 ila 4'e düşüyor.

İstisnai dönemler hariç, genel seyir, sadece bu iki emperyalist ülkede değil, bütün emperyalist ülkelerde büyüme oranlarının 1970'lerden itibaren sürekli küçüldüğünü göstermektedir. Yani kapitalist ekonomide bir taraftan büyüme oranları küçülürken, diğer taraftan da aşırı birikimle karşı karşıya kalan sermaye, azami kar alanı aramaya başlıyor. Özellikle de 1970'li yıllardan itibaren.

Kafam tam da burada karışmaya başladı! Marks ve Engels daha Komünist Manifesto'da, yani 1848'de sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasından; burjuva kavramla ifade edecek olursak küreselleşmeden bahsediyorlardı. Marks, Kapital'de ve başka yazılarında dış pazarsız kapitalizmin, sermaye hareketinin olamayacağından bahsediyordu. Geçen yüzyılın '70'li yıllarından bu yana ise emperyalist ülkelerin üniversitelerinde ve „düşünce fabrikaları“nda „küreselleşme“nin '70'li yıllarda başladığı ve hızla geliştiği öğretiliyordu.

„Küreselleşme“, neoliberalizm vb. derken az kalsın devlet de ortadan kaldırılıyordu. Şu kriz patlak verdi de devleti yok edenlerin veya önemsizleştirenlerin süngüsü düştü. Sürekli yeniyi keşfetme peşinde koşan uluslararası küçük burjuvazi, emperyalist küreselleşmeyi öne sürerek devleti bir çırpıda ekonomiden çekti; abartmayalım, en azından devleti küçülttü! Ve devletin küçülüyor olduğu üzerine üretilen teoriler, sayısız versiyonlarda çoğaltıldı; bütün dünyaya yayıldı. Bunun böyle olmadığını anlamak, en azından görmek, olmazsa da hissetmek için bir ekonomik krizin patlak vermesi gerekiyormuş. Öyle de oldu. Bir örnek:




Yönlendirdikleri ekonominin toplam ekonomideki payına bakacak olursak grafikte adı geçen devletler hiç de küçülmüşe benzemiyorlar.
Grafikte oranlar tam gözükmüyor, bir de tablo olarak verelim:

Ülkeler
Yıllar

2003
2004
2005
Belçika
 51,1
 49,3
52,4
Danimarka
55,3
55,1
53,1
Almanya
 48,5
47,1
 46,8
Finlandiya
 50,0
50,3
50,1
Fransa
53,4
53,2
 53,8
Büyük Britanya
 42,8
43,1
 44,0
İtalya
 48,3
47,8
 48,2
Hollanda
 47,1
46,3
45,5
İsveç
58,2
56,7
 56,3
Kaynak: Statistisches Bundesamt 2005, % olarak

Tabloda söz konusu devletlerin harcamalarının ulusal ekonomideki payını görüyoruz. (Bu oran 2004'te Japonya'da yüzde 38 ve ABD'de yüzde 34 idi).
Kimin küçüldüğü belli değil; devleti küçülten, önemsizleştiren teori mi küçüldü, yoksa gerçekten de devlet mi küçüldü, buna siz karar verin.
Ah, şu kriz olmasaydı!

Evet, evet, bir de mali kriz vardı?
Veya buna spekülasyon, borsa, banka, kredi krizi de diyebilirsiniz.
Kafamın en çok karıştığı nokta tam da burası. Ya Marks'ın analizlerinde, Kapital'de anlattıklarında bir sorun var ya da...! Marks bu konuda da yanılmış olmaz mı?!
Hesaplıyorum, ama işin içinden çıkamadım. İsterseniz beraber hesaplayalım: 

Yukarıdaki verilerden de anlaşılacağı gibi 1800-2000 arasında 250 banka-mali kriz yaşanmış. 1800'de değil de 1620'den itibaren ve mali kriz-fazla üretim krizi ayrımı yapmadan sayacak olursak başka bir sonuca ulaşıyoruz. 1620-1799 arasında toplam 16 borsa krizi ve 1825'ten bu yana da, 2008 krizi de dâhil 15 fazla üretim krizi yaşanmış. Bunların toplamı 31 eder. Burjuva ekonomistler ise 1800'den bu yana 250 krizden bahsediyorlar. Tabii bunlar tek tek ülkelerde patlak veren krizler değil. Grafikte de bu görülüyor. Kesin bildiğim: Marks'a inanacak olursak, kapitalizmde fazla üretim krizleri 1825'ten itibaren görülmüştür. Bunların toplam sayısı da,1825-2009 arasında, ancak 15. Burjuva ekonomistlerin 250 rakamını yarıya indirsek ve 125 kriz desek, olmazsa onu da yarıya indirsek ve 62,5 kriz desek, buçuklu kriz olamayacağı için yuvarlak hesap 63 kriz desek yine olmuyor. Olmuyor, çünkü her mali krizi fazla üretim krizi olarak değerlendirenler var. Bu durumda sayısı her halükarda 15'den fazla olan fazla üretim krizleri söz konusu oluyor. Anlaşılması zor bir hesap.
Biz yine Marks'a dönelim ve her borsa, spekülasyon, mali, banka krizinin mutlaka fazla üretim krizi olmayacağına dair uyarılarını göz önünde tutarak bir hesap yapalım. Bu durumda fazla üretim krizi sayısından çok fazla olan bir mali kriz sayısıyla karşı karşıya kalıyoruz. Burjuva ekonomistler abartıyorlar diyerek bu krizlerin sayısını 63'e indirsek de yine bir fazlalık var. O zaman şöyle düşünebiliriz: Her mali kriz, mutlaka fazla üretim krizi anlamına gelmez. Bazen mali krizler patlak verir ve sanayi üretimini etkilemesi engellenebilir. Yanılmış olabilirim, ama mali kriz ile ekonomik (fazla üretim) krizi arasında diyalektik bağ ve farklılıkların olduğundan eminin; bunlar her koşul altında bir ve aynı krizler olamazlar. Bu bir yanılgıysa sorumlusu Marks ve Engels'tir. Şöyle:

Krizlerin olasılığı basit meta üretimi ve para dolaşımının gelişmesiyle başlar. Bu bir olasılıktır ve bu olasılığın ne zaman başladığı konusunda F. Engels şu tespiti yapıyor:
“Öyleyse Marksist değer yasası, ürünleri metalara dönüştüren değişimin başlangıcından, 15. yüzyıla kadar süren bir dönem için, genel bir ekonomik geçerliliğe sahip olmuştur. Ne var ki meta değişimi, yazılı tarih öncesi dönemlere kadar uzanır... Şu halde değer yasası beş ile yedi bin yıllık bir dönem boyunca egemenliğini sürdürmüştür.” (F. Engels’in Kapital’in III. cildine eki. Marks-Engels. C. 25, Kapital III, s. 909).

Demek oluyor ki Marks tarafından keşfedilen değer yasası, yazılı tarihin başlangıcından bu yana etkide bulunuyor; krizlerin doğuşu için genel koşullar veya olasılıklar varsa ve özellikle de ödeme aracı olarak paranın fonksiyonu gelişmişse başka teşvik edici faktörlerin de olması durumunda krizin patlak vermesinde şaşılacak bir şey olmaz. Henüz kapitalizme gelmedik, ama krizler patlak veriyor. Aynen antik Yunanistan ve Roma imparatorluğunda görüldüğü gibi. Bu birinci nokta; ödeme aracı olarak para ve kriz; para dolaşımında patlak veren kriz. Ama bu krizleri, modern periyodik (devrevi) ekonomik krizlerle aynı göremeyiz. Bu da ikinci nokta.
Birinci noktada belirtilen krizler ile orta çağda patlak veren ve ticaret ve tefeci sermayesinin, kredinin kapsamlı gelişmişlik durumunu koşul yapan spekülasyon krizleri arasında oldukça önemli farklar vardır.
Yukarıya aktardığımız anlayışında Engels, basit meta üretiminde ticari-kapitalist iktisadi dönüşümün tarihini 15. yüzyıl olarak belirliyor. Yani 15. Yüzyıl, ticaret sermayesinin zaferinin/hâkimiyetinin başladığı yüzyıl. Bu sermaye (ticaret sermayesi), 17. yüzyılda krediciliğin bankaya benzer örgütlenmesine yol açıyor. Bu örgütlenmeyle de; kredinin bankavari örgütlenmesiyle de spekülasyon, borsa oyunu ve bununla bağlam içinde krizlere neden olmuştur. Bu üçüncü nokta.
17. ve özellikle de 18. Yüzyılda görülen krizler; yani spekülasyon, borsa-kredi krizleri antik çağın krizlerinden ne denli farklıysalar, sanayi kapitalizminin devrevi krizlerinden de o denli temelden farklıdırlar. Neden?
17. ve 18. Yüzyılda görülen spekülasyon, kredi, borsa-para krizleri banka ve kredi sisteminin; bir bütün olarak para ekonomisinin ve hisse senedi ticaretinin gelişmesinin sonucu olarak doğan krizlerdi. Ama bu krizlerin gerçeklik olabilmesi, yani patlak verebilmesi için ekonomi dışı faktörün, çoğunlukla da siyasi faktörün etkide bulunması, tetiklemesi gerekiyordu. Bu krizler, dönemsel olarak patlak veren krizler değildi. Periyodik (devrevi olarak) patlak veren krizler, Marks’ın deyimiyle “mekanik sanayiin bütün ulusal ekonomi üzerinde belirleyici etkile bulunacak kadar geliştiği” zamanda; “kapitalizmin kendi ayakları üzerinde durmaya başladığı” zamanda gündeme gelmişlerdir. Yani kapitalizmin makineli büyük üretim aşamasına girdiği zamandan itibaren. Bu dönem de 18. yüzyılın sonunda 19. yüzyılın başında İngiltere’de sanayi devriminin sona erdiği dönemdir. Bu, dördüncü nokta. Biraz açalım;
“Yaşamlarının toplumsal üretiminde insanlar, aralarında zorunlu, iradelerinden bağımsız belli ilişkilere girerler; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun ekonomik yapısını, belli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasi üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur” (Marks, Politik Ekonominin Eleştirisine Katkı. Önsöz. C.13 s. 8).

Tarihsel materyalizmin bu temel tezinin doğruluğunu ekonomik krizlerin tarihi de gösteriyor. Aynı zamanda, krizler arasında fark görmeyen anlayışların yanlışlığını da; 19.yüzyılda iktisadi krizlerin karakterindeki temel değişimin nihai nedenini maddi üretici güçlerin gelişmesi, yani sanayi devrimi oluşturuyor. Sanayi devrimi, modern sanayinin doğmasıydı. Modern sanayi ile yani makineli büyük üretim ile birlikte çözümü periyodik krizlerde bulan ve sanayi kapitalizmine özgü olan çelişkiler doğuyor ve gelişiyordu.
-Kapitalizmin temel çelişkisine neden olan üretimde toplumsallaşma, ancak sanayinin gelişmesiyle başlayabiliyordu.
-Ancak sanayinin gelişmesiyle birlikte üretim araçları üretimi ile tüketim araçları üretiminin ayrışması (toplam toplumsa sermayenin I. ve II. bölümleri) başlayabiliyordu. Böylece bu bölümler arasında farklılaşmanın(oransızlığın) olasılığı ve zorunluluğu da doğuyordu.
-Ancak sanayinin gelişmesiyle birlikte değişmeyen sermaye, değişken sermayeye nazaran daha hızlı büyüme olanağına sahip oluyordu. Bu farklı büyüme kar oranının eğilimli düşüş yasasına neden oluyordu.
-Ve nihayet ancak sermayenin gelişmesiyle birlikte sabit sermaye, ekonominin devrevi gelişmesine temel teşkil edecek kapsama gelebiliyordu.
Bütün bu gelişmeler; makineli büyük üretimle başlayan bu gelişmeler periyodik (devrevi) krizleri zorunlu yapıyordu. İşte tam da bu krizlerin, 17. ve 18. yüzyıldaki krizlerle ilişkisi yoktu veya aynı karakterde değildiler. 17. ve 18. yüzyılın krizleri -belirttiğimiz gibi- ekonomi dışı faktörlerin tetiklediği safi para-kredi-borsa-spekülasyon krizleriydi. Bu krizler, üretim üzerinde onu sekteye uğratarak etkide bulunabiliyorlardı. Yani üretim azalmasına neden olabiliyorlardı. Buna karşın devrevi krizler ise fazla üretim krizleridir. Ve bu krizler, kapitalist ekonominin iç yasallığından kaynaklanırlar. Şüphesiz ki borsa-kredi-para-spekülasyon krizleri fazla üretim krizlerinin refakatçisidirler. Ama bu krizlerin nedeni değildirler. Birçok kriz araştırmacısının ve Marksizm adına konuşan avanak küçük burjuvazinin anlamadığı nokta, görünüm biçimleriyle özü birbirine karıştırmalarıdır.
Toplayalım;
Kapitalist ekonomide söz konusu olan, devreli olarak patlak veren ekonomik krizlerdir:
-Bu krizler, kapitalist yeniden üretim sürecinde doğarlar.
-Bu krizler üretimin toplumsal karakteriyle ona özel el koyuş arasındaki temel çelişki üzerinde yükselen yasal bir görünümdür.
-Fazla üretim krizleri ancak ve ancak kapitalizmin makineli büyük üretim aşamasında söz konusu olurlar.
Buna karşın:
-Para-kredi-borsa-spekülasyon; banka-mali krizler, ticaret krizleri, fazla üretim krizlerine refakat eden, fazla üretim krizlerini ancak etkileyebilen krizlerdir.
-Bu krizler fazla üretim krizlerinin nedeni olmadıkları gibi önemli yönlerini de oluşturmazlar.
-Bu krizler, kapitalist yeniden üretim sürecinden kaynaklanmazlar ve dolayısıyla kapitalist üretim biçiminin yasal görünümleri de değildirler.
Şimdi biraz anlaşılır gibi oldu:
-Her borsa, spekülasyon, banka, kredi krizi mutlaka bir fazla üretim krizinin başlangıcı değildir. Ama olabilir de.
-Kendi başına borsa, spekülasyon, banka, kredi krizleri kapitalist yeniden üretim sürecinden kaynaklanmadıkları için kapitalist üretim biçiminin yasal görünümleri de değillerdir. Yani bunu şöyle de ifade edebiliriz: Kendi başına borsa, spekülasyon, banka krizi olmadan da kapitalizm olur. Ama fazla üretim krizi olmayan bir kapitalizm düşünülemez.
Demek ki çağımızda da her borsa, spekülasyon, banka krizini fazla üretim kriziyle eş anlamlı görmenin hiçbir mantığı yoktur. Var mı dediniz? O zaman aşağıdaki krizlerin fazla üretim kriziyle ilişkisini kurar mısınız?


 1987 borsa krizi patlak verdiğinde ne Amerikan ve ne de dünya ekonomisi krizdeydi.
1988-1990 krizinde de aynı durum söz konusuydu.
1994-1995 Meksika krizi patlak verdiğinde dünya ekonomisi 1990-1994 fazla üretim krizinden henüz çıkmıştı.
Bu dört krizin fazla üretim kriziyle bir ilişkisi yoktu.
Ama 2000-2001'de ve 2007'de patlak veren mali krizler onları takiben gelen fazla üretim krizlerinin habercisiydiler.
Demek ki koşullar göz önünde tutulmadan her bir krizi genelleştirerek açıklamak gerçeği yansıtmıyor.

Genel anlamda mali (spekülasyon, bosa, banka krizleri) kriz, kapitalizmin krizi değildir, ama fazla üretim krizi kapitalizmin kriz desem, Marks ve Engels tarafından yanlış anlaşılmam. Ama her mali krizi sistem krizi olarak görenler tarafından mutlaka yanlış anlaşılırım. Bundan eminim.
Ah, şu kriz olmasaydı!

Evet, evet bir de mali sektörde artı değer üretimi vardı!
Bu konuda da kafam karıştı. Nasıl karışmasın ki! Örneğin 2006 yılında dünya gayri safi hâsılası toplamı 48 trilyon dolar ve aynı yıl içinde bütün mali varlıkların tutarı da 167 trilyon dolar. 2007 yılında dünya gayri safi hâsılası 50 trilyon dolara ve bütün mali varlıkların tutarı da 500 trilyon dolara çıkıyor. Bir taraftan sermaye, sanayiye yatırımdan kaçıyor -azami kar olanağı olmadığı için- mali sektöre yöneliyor; paradan para kazanıyor; yani kar ediyor deniyor, ama öbür taraftan da gerçek maddi değerlerdeki değişim mali sektördeki sermaye hareketine göre değil, sanayideki sermaye hareketine göre belirleniyor. Marks, artı değer ancak ve ancak işgücü sömürüsüyle elde edilebilir diyor, ama bazıları da mali sektörde artı değer üretmekten ve sermaye çoğaltmaktan geri kalmıyor. Önce, acaba Marks bu konuda da yanılmış olamaz mı diye düşünmeye başlamıştım. Ama sonra „Marksistler“in mali alanda artı değer üretme öğretilerini bir kenara iterek bankacılara, borsacılara kulak verdim ve mali alanda artı değer üretilmediğini, hissedilen sermaye, hissedilen varlık çoğaltıldığını anladım. Hesapları oldukça basit. Bunu sizlerle paylaşmak isterim:

Hisse senedi spekülasyonu: Diyelim ki, itibari değeri 10 YTL olan bir hisse senedi piyasaya sürüldüğü gün 44 YTL'ye satılsın. Bu 44 YTL'yi, işletme sermayesinin bir kısmını pazarlamış olduğu için işletme sahibi alır. Fiyat, talebe göre değişir.
Hisse senedini satın alan, işletmeye 10 YTL'lik katılımını gösteren 44 YTL karşılığında bir belge almış olur. Satın alan, hisse senedinin fiyatları yükselir, kar ederim düşüncesindedir.

Bu aşamada sonuç:
İşletmeci: +44 YTL
Satın alan (şahıs A): -44 YTL

Diyelim ki, hisse senedinin fiyatı yükselsin. Bu durumda sahibi, hisse senedini belli bir zaman sonra kar yaparak satabilir. 55 YTL'ye sattığını düşünelim. Bu durumda, hisse senedini satın almak için 44 YTL vermişti, şimdi 55 YTL'ye sattığına göre karı (55-44= 11 YTL'dir). İşletmenin bu ticaretle bir ilişkisi yoktur.
Bu aşamada sonuç:
İşletme: 0
Satan (şahıs A): + 55 YTL
Satın alan (şahıs B): - 55 YTL.

Diyelim ki hisse senedinin fiyatı düşsün. Sahibi (şahıs B), paraya ihtiyacı olduğu için elindeki hisse senedini, diyelim ki 35 YTL'ye satsın. Satın almak için 44 YTL harcamıştı. Bu durumda şahıs B'nin zararı (44-35= 9 YTL) 9 YTL'dir.
Bu ticarete ne şahıs A ve ne de işletme katılmıştır.
Bu aşamada sonuç:
İşletme: 0
Şahıs B: +35 YTL.
Şahıs C: -35 YTL.

Sonuç:
İşletme: +44 YTL.
Şahıs A: +11 YTL.
Şahıs B: -9 YTL.
Şahıs C: -35 YTL (Şimdi bu son satın alan kişi hisse senedinin fiyatının yükseleceği umuduyla yaşamaktadır). Bütün borsalarda oynanan, şu veya bu biçimde bu oyundur.

Bankalarda “hissedilen sermaye” artışı veya paradan para kazanma sahtekârlığı:
Örnek: 100 liranız var ve bunu bir bankaya yatırıyorsunuz. Banka bu paranızı rezerv olarak depoluyor (ve T cetvelinin sol tarafına -aktif- işliyor). Aynı zamanda banka size 100 lira borçlu durumda (bu da T cetvelinin sağ tarafına borç olarak işleniyor). Ortada 200 lira gözüküyor, ama gerçek miktar 100 lira.
Zamanla bankacının aklına bir fikir geliyor: Bu miktarın bir kısmını ihtiyacı olana kredi olarak veremez miyim, karşılığında belli bir faiz alırım vb. diye düşünmeye başlıyor. Ve paranızı yatırdığınız banka (1. banka), 100 liralık miktarın bir kısmını -diyelim ki yüzde 10'nu- nakit çekimlerde sıkıntısı çekmemek için rezerv olarak tutuyor ve 90 lirasını da kredi olarak veriyor. Miktar hala bankaya yatırdığınız 100 liradır. (Aktif tarafında 10, pasif tarafında 100 ve kredi olarak 90 lira).
Bankada 100 liranız var, ama T cetvelinin sol tarafında da iki pozisyon var: nakit olarak tutulan 10 lira ve kredi olarak verilen 90 lira; bunların toplamı 190 lira yapar. Banka parayı 100 liradan 190 liraya çıkartmış oldu.
90 lirayı kredi olarak alan vatandaş, bu miktarla herhangi bir ihtiyacını giderir (mal veya hizmet satın alır). Mal veya hizmet satan kişi de aldığı bu 90 lirayı bankaya yatırı (2. banka). Şimdi 2. bankanın da T cetvelinin sağında ve solunda 90 lira kaydedilmiştir. Bu banka da 90 liralık miktarın yüzde 10'nu rezerv olarak tutar ve geriye kalanını (81 lira) kredi olarak verir. Başlangıçtaki 100 lira 2. bankada 271 liraya çıkmış olur: 100+90+81=271 lira.

1.adım: Bir mudi bankaya 1000 lira yatırıyor:..........................100 lira.
2. adım: 1. banka bunun 90 lirasını kredi olarak veriyor:. …......90 lira.
3.adım: 2. banka bunun 81 lirasını kredi olarak veriyor:............81 lira.
4. adım: 3. banka bunun 72,90 lirasını kredi olarak veriyor:......72,90 lira
4. adımda/işlemde başlangıçtaki 100 lira 343,90 liraya çıkmış olur.
Kâğıt üzerinde de olsa „hissedilebilir“ paraya ihtiyacınız varsa bu miktarı 1000 liraya da çıkartabilirsiniz. Bankanın kayıtlarında para miktarı artmıştır, ama gerçek varlıkta herhangi bir değişme olmamıştır. Kredi alanlar, geri ödeme yükümlülüğüyle karşı karşıyalar. Aldıkları krediden dolayı zengin olmamışlardır/paraları çoğalmamıştır. Kredi borçları geri ödenmezse sistem tıkanır veya bütün müşteriler bankadaki paralarını çekmeye kalkışırlarsa baka iflasla karşı karşıya kalır.
Paradan para kazanmak böyle oluyor!
Bu konuda Marks haklıymış!
Ah, şu kriz olmasaydı!

Sahi bir de kar oranı vardı!
Bu konuda da kafamda sorular oluşmaya başladı ve Marks kendi dönemindeki kapitalizmi incelemişti, şimdi ise tamamen başka bir kapitalizmle karşı karşıyayız. Kapitalizm bu denli değiştiğine göre yasaları da değişmiştir diye düşünmeye başladım. Nasıl düşünmeyeyim ki? Burjuva medyanın günlük „bilgilendirme“ bombardımanı yetmiyormuş gibi, sağdan soldan türeme Marksistler de kapitalizm artık kendi olanaklarıyla ayakta kalacak durumda değil; kendini yenileme imkânı kalmamıştır; yani kar oranlarının bir daha yükselmesi söz konusu değildir diye Marks'ın tespit ettiği kapitalist üretim biçiminin en önemli nesnel yasalarından biri olan „kar oranının eğilimli düşüş“ yasasını geçersiz ilan ediyorlar. Bu durumda; mademki sermaye kendini yenileme; genişletilmiş yeniden üretimi hareketini gerçekleştirecek durumda değil, o halde ya kapitalizm, kapitalizm olmaktan çıkmıştır ya da „ha çöktü ha çökecek“ duruma gelmiştir; yani can çekişmektedir. Ama diğer taraftan da bu iddianın hiç de yeni olmadığını ve her kriz döneminde aynı iddianın savunulduğunu ve kapitalizmin ise her fazla üretim krizinden çıktığını gördüğüm için „ya Marks doğruyu söylemişse“ diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Bu unsurlar, düşünülmesi dahi ürkütücü olan yeni bir toplumsal düzeni dizaynlıyorlar. Kapitalizmin kendiliğinden çökeceğinden o kadar eminler ki, sonraki toplumun nasıl olacağı üzerine kesin konuşuyorlar. Örneğin, kar oranı, eğilimli düşüşünün sıfır noktasına vardığında kapitalizm çöküyor ve yerine „mübadele ekonomisi“ kuruluyor. Yani herkes küçük üretici oluyor ve ürünlerini karşılıklı olarak değiştiriyorlar. Diyelim ki bir apartman sakinleri ekmek üretiyorsa, ayakkabı üreten apartman sakinleriyle ürün değişimi yapıyorlar. Veya tuza ihtiyacı olan peynirini tuzcuya veriyor vb. „Mübadele ekonomisi”ne geçildikten sonra yeni mahallelerin, sülale isimlerinin ortaya çıkacağından emin olabiliriz. Örneğin ekmekçiler mahallesi, ayakkabıcılar mahallesi veya tuzcuzadebeyler veya karabibercizadebeyler türünden isimler...

İşin ilginç tarafı adamlar çöküşü saniyesine, saatine, gününe, haftasına, ayına kadar hesap edemeseler de yılına kadar hesap edebiliyorlar: Bulundukları nokta ile pazarın sınırının en uç noktası arasındaki mesafe biliniyor olmalı ki bu denli emin hesaplar yapabiliyorlar. Gerçi bu hesabı daha önce yapılmıştı. Bu hesabı 1920'li yıllarda H. Grossmann yapmıştı. Ama yanlış olmuş olacak ki kapitalizm çökmedi. Sonra, on yıllar sonrası Türkiye'de bir gazete ve dergi çevresi de kapitalizmin ne zaman sürekli kriz dönemine gireceği hesabını yapmıştı; aslında böyle bir hesap yapmak istememişti, ama anlatımları bu çevreyi o noktaya götürdü.
Bazıları, zaten kapitalizmi çoktan tarihin çöplüğüne attılar. Şimdilerde ise, en son hesapçılara göre, kapitalizm 10-15 seneden daha önce bir zaman içinde çökecek ve „mübadele ekonomisi“ne geçilecek. Tabii bu hesabı yapan troçkist efendi, şimdiki krizi kast ederek, Marksistlerin çoğunluğu bu krizi „sadece bir fazla üretim krizi olarak“ görüyorlar, oysa bu, bir fazla üretim krizinden daha fazla bir şeydir; bu bir sistem krizidir diyerek durumu açıklamış oluyor. Bazen de görüşünü güçlendirmek için „bu çürümüş sistem daha ne kadar ayakta tutulacak“ türünden sorular aktarıyor.
Senaryo korkunç: Aynen bir deprem gibi, çöküş aniden gelmek zorundaymış; kaçınılmaz olarak aniden gelecekmiş. Bundan dolayı, „mübadele ekonomisi“ çağında aç kalmamak için şimdiden birçok mesleği birden öğrenmekte yarar vardır diye düşünmeye başladım!
„On parmağında on marifeti“ olan, „mübadele ekonomisi“ düzeninde geleceğin burjuvazisi olma şansına sahip olur!

Her ne kadar „bir kaç yıl içinde dünya pazarında üretim araçlarına talep azalacaktır ve bundan dolayı da 'geriye dönüşümü olmayan noktaya' gidişi hiç bir şey engelleyemez“ tespiti yapılarak -bunun diğer adı sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi olanaklarının kalmamasıdır- karamsar bir tablo çizilse de, acaba her şeye rağmen Marks doğruyu söylemiş olamaz mı diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Yani Marks kapitalist üretim biçimini doğru analiz ettiyse, bu sistem kendiliğinden çökmez ve şimdiye kadar olduğu gibi bu ve bundan sonraki ekonomik krizlerinden de kendi çelişkilerini çözerek çıkar diye düşünüyorum. Kapitalizm, fazla üretim krizini nasıl aşar sorusuna ilk doğru cevabı onlar vermemişler miydi K. Manifesto'da:
„Burjuvazi krizleri (fazla üretim krizleri kast ediliyor) nasıl aşarlar? Bir taraftan zorunlu olarak üretici güçlerin kitlesel yok edilişiyle; diğer taraftan da yeni pazarların fethedilmesiyle ve eski pazarların da adamakıllı sömürüsüyle“.
Demek ki kapitalizmin her fazla üretim krizinden çıkması için; krizini aşması için nesnel koşullar kapitalist sistemde verili olarak var.
Ah, şu kriz olmasaydı!

Ya korumacılığı ne yapacağız?
Kafamın en çok karıştığı konulardan birisi de korumacılık. Emperyalist küreselleşmenin geriye dönüşümü olmayan bir süreç olduğuna o kadar inanıştım ki, bu sürecin inişli-çıkışlı olabileceğini; iki adım ileri bir adım geri atılabileceğini ve bunda kapitalist ekonominin nesnel yasalarının belirleyici olabileceğini hiç düşünmemiş olmam gerekir. Şimdi durumun hiç de öyle olmadığını düşünüyorum, ama „acaba yanılmış olamaz mıyım“ düşüncesi de kafamın bir tarafında duruyor. Gerçekten de aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi daha 1984'e gelindiğinde sanayileşmiş ülkelerin sanayi ürünlerine konan gümrükler 1950'de yüzde 40'tan 1984'te yüzde 5 küsura düşmüş. Sonraki yıllarda „şaha kalkan küreselleme“, o neoliberal saldırılar veya dayatmalar gümrük duvarlarını açık ki delik deşik etmiştir. Yani ülke sınırları, insan geçemez ama ürün geçer duruma gelmiş. Tabii ki böylesi koşullarda korumacılık da ortadan kalkmış olur. Öyle olması gerekir. Ama pek de öyle olmadığını görüyoruz. Sermayenin ve üretimin gelişmiş uluslararasılaşmasına rağmen anlaşılan o ki, dünya pazarı bütünleşmemiş ve Kautsky'nin hayali gerçekleşmemiş. Bütün bunları anlamamız, en azından benim anlamam için şimdi olduğu gibi nispeten etkili bir ekonomik krizin patlak vermesi gerekiyormuş?



































Gerçekten de krizin kaçınılmaz olduğu anlaşılınca dünya pazarını paylaşan ülkeler „her koyun kendi bacağından asılır“ı gerçekleştirmek için olsa gerek (!) her bir ülke kendi sermayesini, sadece ve sadece kendi sermayesini kurtarmak için paketler hazırlamaya başladılar. Ortalıkta korkunç boyutlara varan miktarlar dönüyor:

Planlanmış ve gerçekleşmiş devlet yardımları (milyar İsviçre Frangı)
ABD
4, 668
Almanya
843
İrlanda
743
Çin
690
Büyük Britanya
672
Japonya
617
Fransa
579
Rusya
505
İskandinav ülkeleri
407
Hollanda
365
İspanya
299
Avusturya
152
Güney Kore
141
Doğu Avrupa ülkeleri
112
Kanada
108
İtalya
100
Güney Amerika ülkeleri
50
İsviçre
47
Yunanistan
42
Portekiz
39
Avustralya
38
Güneydoğu Asya ülkeleri
38
Belçika
23
Toplam

11.178 milyar Frank veya da:
11'000'000'000'178 Frank.
Kaynak: Bernerzeitung, 15.02.2009

Yani dünya çapında her bir insan -kapitalistlerin zararı devlet tarafından karşılansın diye- istatistik olarak 1665 Frank ödemiş olacak; ödemiş olacak çünkü bu miktar bütçeden karşılanmakta ve bütçeler de halktan alınan vergilerle oluşturulur.
Korumacılık sadece ve sadece gümrük duvarlarının yeniden çekilmesiyle gerçeklik olmaz. Şüphesiz, kriz derinleştikçe bu yönde de adımlar atılabilir, ama bugün açısından korumacılık, her bir ülkenin kendi sermaye, ürün ve yatırımlarını kollaması biçiminde yansımaktadır ve bu açıktan yapılmaktadır. Örnek ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin vb.

Şu kriz yok mu, her şeyi altüst etti! Neoliberalizm, korumacılığı ortadan kaldırmıştı, gümrük duvarları yıkılmıştı. Gerçekten de öyle oldu, ama kriz baş gösterince korumacılık da hortladı ve sermaye ve üretimin uluslararasılaşması önünde nesnel bir engel olarak ortaya çıktı. Anlaşılan o ki, sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasını adeta konjonktürel bir gelişme olarak karşımıza koydu; geriye dönüşümün olmayacağı üzerine kurulan teorileri güneş altında kalmış kar gibi eritti. Tabii bu arada benim bu konudaki görüşüm de değişti!
Ah, şu kriz olmasaydı!

Bir de sermaye ve üretimin uluslararasılaşması vardı!
Bir de uluslararasılaşmış sermaye geri çekilmez, bu sermayenin „ulusal“ vatanı yoktur diye uluslararası alanda sürdürülen yoğun propagandanın etkisinde kalarak kafamda yanlış düşünceler gelişmeye başlamıştı. Ne de olsa revizyonist blok yıkılmış, kapitalizm nihai zaferini ilan etmiş, demokrasi ve özgürlük dünyanın her tarafına gitmek için start almaya hazır olmuş, sınırlar delik deşik olmuş, sermaye dünyanın her tarafında cirit atmaya başlamış; sermaye ve üretim uluslararasılaşmış; Lenin'in analiz ettiği emperyalizmin yerini başka bir düzen; sermaye ve üretimin sistemleştirdiği bir düzen almış! Tabii ki böylesi koşullarda bu “güçlü” savlara, analizlere inanmaktan başka ne yapılabilirdi ki? Ama sadece bir ekonomik kriz ortalığı karıştırdı. Her ne kadar daha önceki krizlerde de aynı gelişmeler yaşanmış olsa da, uluslararası teori dünyasının o çok çeşitliliği içinde bu klasik görüşe kim rağbet ederdi ki?

Ama uzun sürmedi, ekonomik kriz bu konuda da teorinin imdadına yetişti. Ne olmuştu? Gayet basit: Sermaye ve üretimin uluslararasılaşması ve uluslararasılaşmasının gerilemesi kapitalist üretim biçiminin nesnel yasalarına bağlıdır; ekonomik konjonkürün krizde olmadığı dönemlerde sermaye ve üretim uluslararasılaşmasının önünde ekonomik bir engel yoktur ve uluslararasılaşma devam eder. Ancak konjonktürün kriz aşamasında durum tersine çevrilir ve nesnel bir faktör olarak kriz, sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasını geriletir. Aynı rolü etkili savaş ve deprem de oynayabilir. Bu durumlarda da sermayenin uluslararasılaşmasında olağanüstü gerilemeler olur. Bu gelişmenin örneği çoktur; hemen her kriz ve etkili savaş dönemlerinde görülür. Örneğin aşağıdaki grafiklerin de gösterdiği gibi sermaye ve üretim, krizin olmadığı dönemlerde güçlü uluslararasılaşır, ama kriz döneminde güçlü bir biçimde geri çekilir. Aşağıdaki grafikte 2000-2005 arasında doğrudan yatırımlar bazında sermayenin uluslararasılaşması oldukça gerilemiştir. Öyle ki 2000'e göre 2003'de 3 misli gerilemiştir. Benzer gelişmeyi 1926-1938 arasında da görüyoruz. Dünya üretimi ve ticareti 1929'daki seviyesine göre 1932 ve 1933'te oldukça düşmüştür.








































Sermaye 1913'te ne kadar uluslararasılaşmışsa 1965'te, 1991'de ve 2006'da da o kadar uluslararasılaşmıştı. Yani 1913'teki uluslararasılaşma boyutuyla 2006'daki uluslararasılaşma boyutu arasında bir fark yok. Topu topu yüzde 25. Sermaye 1913'te ve 2006'da ancak yüzde 25 oranında uluslararasılaşmıştı. Bu onun uluslararasılaşmadaki en yüksek oranıdır. (Aslında bu oran 24 ve virgülden sonrasıdır, yani 24'ten fazla ama 25'te azdır; 2006’da ihracat bazında sermaye ve üretimin uluslararasılaşma derecesi ancak yüzde 24,547916667...idi; yüzde 25'ten azdı).

Şimdi bu kriz, bu yüzde 25'i de geriye çekti. Aynen II. Dünya Savaşı döneminde olduğu gibi. Bu savaş yıllarında sermaye ve üretimin uluslararasılaşma derecesi 1850'nin altına düşmüştü.
Sermaye ve üretimin uluslararasılaşma derecesi kapitalizmin bütün tarihi boyunca yüzde 25'in üstüne çıkmamıştır. Yani uluslararasılaşmanın azami çapı ancak yüzde 25'tir ve o da belli dönemlerde.
Şu kriz patlak vermeseydi, uluslararasılaşmış sermayenin, İsrail oğullarının Mısır'dan çekildiği gibi, ulusal limanına geri dönüşünü kolay kolay yaşayamazdık. Kriz dönemi uluslararası sermaye için ricat dönemidir!
Değindiğimiz konularda Marksizm-Leninizmin pek inandırıcılığı kalmamıştı! Yeni olana cevap veremiyor deniyordu. Marksist teori ağzıyla kuş tutsa kimseyi inandıracak durumda değildi! Teorinin söylediği neydi? (Yukarıda bunların bazılarına değindik).
Uluslararası teori korosu, artık bunlar geride kalmıştır; yeni olanın teorisi yapılmalıdır demeye başladı. Peki, yeni olan neydi? Eskinin inkârı. Peki, eski olan neydi? Marksist teori; konumuzla ilgili olarak da kapitalist üretim biçiminin analizi, ekonomik krizin analizi; emperyalizmin analizi.
Lafın hükmü kalmamıştı; tek çıkar yol pratikti; konuşma ve düşünme yeteneği olmayan ekonomik kriz pratiğin kendisiydi. Onun gösterme yeteneği vardı ve göstermeye devam ediyor. Neyi gösteriyor? Görüngüler farklı da olsa, evet evet yeni de olsa, üzerinde yükseldikleri taban aynı.
Kriz patlak vermeseydi ne olurdu bilmiyorum, ama patlak verdiğine göre yazı boyunca değindiğim konularda artık kolay kolay desteksiz atıp benim gibilerinin kafasını bulandıramayacaklar!
Ah, şu kriz olmasaydı!