deneme

israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2009 Çarşamba

SİYONİZMİN DEVLET İDEOLOJİSİ OLARAK GELİŞMESİ



Eser kalmadı çölde bizden, çölün kendine sakladığından gayri” 
 (Mahmud Derviş)


Filistin’de devlet kuracak kadar bir Yahudi nüfus yoktu ve bunun ötesinde bir kaç bin sene önce yaşamış oldukları topraklara geri dönme hakkını nasıl temellendireceklerdi? İnandırıcı olmak için bu soruya cevap verilmeliydi ve cevap, tarihin çarpıtılmasıyla; gizemselleştirilmesiyle verildi. Siyonizme göre Yahudiler, bir zamanlar yaşadıkları topraklara dönebilirler, orayı vatan olarak görebilirler. Çünkü Yahudi tarihi, “tamamen kendine özgüdür, “bütün tarihsel yasalarla çelişki içindedir” (Bkz: Abba Eban; “Dies ist mein Volk. Die Geschichte der Juden”, s. 9, Zürih 1970). İstisnai, kendine özgü bir durum denmese tarih anakronik -çağ dışı- taleplerle dolup taşardı: Tarihin tekerleği geriye doğru çevrilirdi; örneğin Türkler, Anadolu’dan kovulur, Orta Asya’ya sürülürdü. Kürtler, kabile olarak geldikleri yerlere sürülürdü vs. vs. veya Türkler, bugün faşist diktatörlüğün jeopolitikasının; jeostratejisinin (Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar) dışında kalan ve Osmanlılar tarafından ilhak edilen Arap ülkelerini, Kuzey Afrika’yı, Hindistan’ı talep edebilirler. Anlayışlarının böyle bir saçmalığa yol açacağını gören siyonistleri, kurtuluşu, bizim tarihimiz hiç kimsenin tarihine benzemez, bir istisnadır, tamamen kendine özgüdür anlayışında buldular.

Siyonizm kavramını Nathan Birnbaum, 19. yüzyılın sonlarına doğru “Yahudi Sorununun Çözümü İçin Araç Olarak Kendi Ülkesinde Yahudi Halkın Ulusal Yeniden Doğuşu” yazısında işlemiştir. Moses Hess (1812-1875), Leo Pinsker (1821-1891) ve Theodar Herzl (1860-1904) Siyonizmin teorik geliştirilmesine önemli katkıları olanların başında gelirler.

19 Temmuz 2006 Çarşamba

"Kendini Savunma Hakkı“ mı Katliam ve İşgal mi?


 
1982’den bu yana İsrail, Lübnan’a karadan, denizden ve havadan en ağır ve kapsamlı saldırısını sürdürüyor. Bu saldırılarda yüzlerce masum insan katledildi. Ülkenin altyapısı tahrip edildi ve bombalamalarla yıkımına devam ediliyor. Hizbullah’a saldırı adı altında Beyrut mahalleleri bombalanıyor. Daha şimdiden ülkenin dünya ile kara, hava ve deniz bağlantısı kesildi.

Daha öncesinde Filistin’e saldıran İsrail, Gazze Şeridi’nde altyapıyı bombalayarak tahrip etmişti. Her iki saldırıda da esir alınan İsrail askerlerinin kurtarılması neden olarak gösterilmişti. Asker kaçırma olayı olmasaydı, bu saldırıları gerçekleştirmek için İsrail başka bir vesile bulacaktı. Çünkü bu saldırıların önceden planlandığı tartışma götürmez bir gerçekliktir. Açık ki, Amerikan emperyalizminin uzmanlarıyla birlikte hazırlanan bu saldırı, kaçırılan askerleri bulmasının çok ötesinde amaçların gerçekleştirilmesine hizmet edecektir.

İsrail, daha önce de vesileler bularak hazırlanmış saldırı planlarını uygulamaya koymuştu. İsrail’in Londra’daki elçisini öldürme girişimi bu ülkenin 1982’de Lübnan’a saldırmasının vesilesi olmuştu. O dönemki Amerikan Dışişleri Bakanı A. Haig, kasap A. Şaron’a, “açık seçik bir provokasyona” ihtiyaç var diyordu. 1982 saldırısı sonrasında Lübnan yıkıma uğratıldı ve ülkenin güneyi İsrail tarafından işgal edildi. Ama İsrail amacına ulaşamadı.

İsrail, Hizbullah’ı sınırlarından uzaklaştırmak ve kullandıkları füzelerin İsrail topraklarını vurmasını engellemek istiyor. Daha önce de, 1982’de Katyuşa füzelerinden korunmak için ülkenin güneyine girdiğini açıklamıştı. O zaman sonuç alamadığı gibi, bugün de sonuç alamayacak.

Amerikan emperyalizminin açıklanmış hedefi, Ortadoğu’da çıkarlarına hizmet etmeyen rejimleri değiştirmektir. Bunun bir sonucu olarak Lübnan’da ABD’nin onadığı hükümet işbaşına gelmişti. Anlaşılan o ki, Lübnan’daki mevcut rejim, ABD ve İsrail’in anlayışına göre Suriye ile ilişkileri gerçek anlamda kesmemiş ve Hizbullah’ı etkisizleştirememiştir. Bu saldırılarla İsrail ve ABD, Lübnan’da kendileri ile doğrudan işbirliği içinde olan, Amerikan ve İsrail çıkarlarını gözeten bir rejim istiyorlar ve bu saldırılar sonucunda Lübnan hakim sınıflarını istedikleri işbirliğini kabul edecek kadar yumuşatacaklarını sanıyorlar.

İsrail’in saldırıya devam kararlılığı ve Amerikan emperyalizminin açık desteği, bunun yanı sıra önde gelen, dünya politikasında söz sahibi olan ülkelerin susması, G-8 toplantısında sulandırılmış bir açıklamanın çıkması İsrail’i cesaretlendiriyor ve bu saldırının sadece Lübnan ve Filistin ile sınırlı kalmayacağını, başka ülkelere de sıçrayacağını veya başka ülkelere saldırı ve daha yoğun baskı için kullanılacağını gösteriyor.

Bölgede „yeni gerçeklik“ oluşturmaktan bahseden İsrail’in bu saldırılarla ulaşmak istediği asgari amaç, Hizbullah’ın fiziki yok edilmesi olabilir. Ama Hizbullah’ı fiziki yok etmek, başka güçlerin hareketlenmesini de gündeme getirecektir. Bu nedenle bu saldırılar sonucunda Lübnan, Amerikan-İsrail ortaklığı temelinde askeri işgal altına alınabilir. Bu durumda, Amerikan emperyalizminin anlayışına göre Hizbullah-Suriye ve Hizbullah-İran ilişkileri kesilmiş olur. Veya, yine bir vesile bulunarak Suriye ve İran, ABD ve İsrail hava güçleri tarafından bombalanabilir.

Amerikan emperyalizmi, Irak bataklığından kolay kolay çıkamayacağını anlamış durumda. Yenilgiden kurtulmak ve bölgeyi çıkarlarına göre şekillendirmek için Ortadoğu’da işgal ve savaş alanını genişletme yolunu seçebilir. Amaca ulaşmak için “sorunu kapsamlaştırmak” Amerikan Dışişleri Bakanı R. Rumsfeld’in anlayışıdır.

Amerikan emperyalizminin Ortadoğu politikası maceracı boyutlar almıştır. Bu nedenledir ki, AB, Rusya ve Çin gibi rakip emperyalist güçler, fazla ses çıkartmadan ABD’nin bölgeden kovulmasını adeta bekliyorlar. Revizyonist Blokun dağılmasından sonra dünya hegemonyası kurmak isteyen ABD, bu amacına ulaşmak için sürekli savaş içindedir. Özellikle Bush hükümetinin dış politikası askeri güç üstünlüğüne, en modern teknoloji ürünü olan silahlara dayanmaktadır. Bu politikanın iflas ettiğini görmemek siyasal körlüktür. Afganistan, Irak, Filistin işgallerine ve direnişlerine şimdi de muhtemelen Lübnan, Suriye ve İran işgalleri ve direnişleri eklenecektir.

Filistin, Afganistan ve Irak işgali, Amerikan emperyalizminin ve Siyonizm’in bütün vahşetine rağmen bölge halklarının direnme iradesinin kırılmadığını, bu iradeyi kıramayacaklarını göstermektedir. Afganistan’da 28 milyonun, Irak’ta 26 milyonun direnme iradesini kıramayan Amerikan emperyalizmi Suriye’de 18 milyonun ve İran’da da 75 milyonun iradesini kıramayacaktır.

10 Temmuz 2006 Pazartesi

”Stratejik Ortaklık” mı?


 
Türkiye Dışişleri Bakanı A. Gül ile ABD Dışişleri Bakanı C. Rice bir araya geldi.
Görüşmeden sonra gerçekleştirilen basın toplantısında her iki bakan, Türkiye ile ABD’nin stratejik ortak olduklarını ve iki ülke arasında hazırlanan Ortak Vizyon Belgesi'nin tamamlandığını açıkladılar.

Dışişleri Bakanı Rice’a göre Türkiye ile ABD stratejik ortaklık boyutunda güçlü bir dostluk ilişkisi içinde ve bu ilişki veya stratejik ortaklık, bölgesel ve küresel istikrara katkı sağlayacak kapasitede.

Söz konusu belgede “Bölgesel ve küresel hedeflerimiz bağlamında aynı değer ve idealleri paylaşıyoruz. Bunlar: barış, demokrasi, özgürlük ve refahın yayılmasıdır” deniyor. Belgede Amerikan emperyalizminin dünya hakimiyeti jeopolitikasına hizmet eden her şey var. ABD, işbirliği veya “stratejik ortaklık” adına Türkiye’yi yerine getirmekle yükümlü kıldığı çıkarlarını sıralıyor.

“Geniş Ortadoğu'da barış, istikrar ve demokrasi; İsrail-Filistin ihtilafına iki-devletli çözüm; Birleşik bir Irak'ta istikrarın, demokrasinin ve refahın teşviki; İran'ın nükleer programına ilişkin diplomatik çabaların desteklenmesi; Karadeniz, Kafkaslar, Orta Asya ve Afganistan'da istikrar, demokrasi ve refaha katkı; Kıbrıs'ta BM gözetimi altında adil ve kalıcı çözüm ve Kıbrıs Türklerinin üzerindeki izolasyonun kaldırılması; Enerji güvenliğinin geliştirilmesi; Transatlantik ilişkilerin güçlendirilmesi ve NATO'nun dönüşümü; PKK ve buna bağlı örgütler dahil terörizme karşı konulması; Kitle imha silahlarının önlenmesi; Ekonomik, ticari, askeri, teknolojik işbirliği; ABD'nin, Türkiye'nin AB üyeliği ve üyelik sürecini kuvvetle desteklemesi” vs.

Görüyoruz ki, ABD’nin “Avrasya” jeopolitikası ve onun bir ayağı olan BOP veya genişletilmiş BOP ile ilgili ne kadar sorunu varsa hepsi bu “stratejik ortaklık” belgesinde sıralanmış. Filistin sorununun İsrail’in çıkarlarına göre sonlanması, Irak’ta Amerikan hakimiyetinin sağlanması ve direnişin kırılması, İran’ın teslim alınması, Amerikan jeopolitikasının geleceğini ilgilendiren Karadeniz, Kafkasya, Afganistan ve Orta Asya’da rakiplerin dışlanmasına dayanan bir “istikrar”ın sağlanması, dünya hakimiyetinde olmazsa olmaz olan enerji güvenliğinin ABD lehine geliştirilmesi, AB’de ABD’nin çıkarlarının savunulması için Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesi, Kıbrıs’ta AB’nin Güney Kıbrıs üzerinden sağladığı etkinin Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’nin hakimiyet alanında kalarak kırılması ve BOP açısından stratejik önemi olan bu adanın elden çıkartılmaması.

Amerikan emperyalizmi dünya hakimiyeti bakımından yaşamsal öneme sahip olan bu ve benzeri taleplerinin gerçekleştirilmesi için stratejik ortağının çıkarlarını da göz önünde tutuğunu açıklıyor. Bu alanda bilinen talepler sıralanıyor: “PKK ve buna bağlı örgütler dahil terörizme karşı konulması, Ekonomik, ticari, askeri, teknolojik işbirliği”.

Yazılı hale getirilmiş “yeni” “stratejik ortaklık” belgesinde Türkiye’nin talepleri açısından yeni olan hemen hiçbir şey yok, ama Amerikan emperyalizmi açısından yeni olan, sıralanan taleplerin kapsamının genişletilmiş olmasıdır. ABD, dünya hakimiyetini gerçekleştirmek; başka ülkeleri işgal etmek, tehdit etmek, rakiplerini stratejik ve hammadde kaynakları bakımından önemli alanlardan uzak tutmak için suç ortağı aramaktadır. Bu nedenle söz konusu belge “stratejik ortaklık” belgesi değil, “suç ortaklığı” belgesidir. 

Söz konusu bu belge, çıkarların paylaşımında ortaklık değildir. En fazlasıyla Amerikan çıkarlarının gerçekleştirilmesi için mayın tarlasına sürülmektir. Bu belge, ABD adına Ortadoğu halklarına, Kafkasya halklarına karşı ve bu alanlarda gözü olan başka emperyalist ülkelere karşı savaşmayı, Amerikan emperyalizminin katliamlarına, işgaline ortak olmayı emrediyor ve Türkiye bu belgeyi imzalamakla Amerikan çıkarlarını savunmaya hazır olduğunu açıklamış oluyor.

1 Nisan 2002 Pazartesi

DİREN FİLİSTİN!


 
Terörist İsrail devleti, Filistin Otonomi Yönetimi’ne karşı sürdürdüğü savaşı resmen de açıkladı. Siyonist başı Şaron, Arafat’ı da resmen düşman ilan etti. İsrail ordusu her fırsatı değerlendirerek saldırıyor. Tankıyla, uçağıyla, füzesiyle yakıyor, yıkıyor, Filistin halkını katlediyor. Güç gösterisi, Arafat’ın karargahını ablukaya alarak sürdürülüyor.

Filistin halkı çaresiz olmadığını, teslim olmayacağını gösteriyor. Her İsrail saldırısına, katliamına intihar komandolarının eylemiyle, genel direnişiyle cevap veriyor.

Filistin-İsrail sorununun, sadece Filistin-İsrail ile sınırlı olmadığını Ortadoğu’daki son gelişmeler de göstermektedir. Oslo sürecinin sonlanması, İsrail tarafından da tanınan bir Filistin devletinin kurulması anlamına geliyordu. Siyonist başı, Beyrut Kabası Şaron, böyle bir gelişmeyi engellemek için her fırsatı değerlendirdi. Daha başbakan olmadan önce, Filistin-İsrail görüşmelerini engellemek için provokasyonlara girişti. Böylece görüşme sürecinin önünü tıkadı.

11 Eylül saldırısı, siyonist başı Şaron tarafından da kullanıldı/kullanılıyor. Amerikan emperyalizminin “uluslar arası terörizme karşı savaşı”nı İsrail, Filistin halkını teslim alma savaşına dönüştürerek sürdürüyor. İsrail, dünya kamuoyunun dikkatinin Afganistan Savaşı’na çevrilmiş olmasını da kullandı. Afganistan’da Taliban rejimine karşı uluslararası emperyalist koalisyon savaşını sürdürürken İsrail de, Filistin’i yakıp yıkmaya, onlarca Filistinliyi katletmeye devam etti.

Afganistan’dan sonra sıra Irak’a geldi. En son olarak ABD Başkan Yardımcısı Ortadoğu’yu turladı. Umduğunu bulamadı, Ortadoğu ülkelerini Irak “seferi” için kazanamadı. Amerikan emperyalizmi şimdi Arap ülkelerini Irak’a karşı savaşında müttefik olarak kazanabilmek için Filistin sorununu kullanıyor. Söylenmek istenen şu: Oslo sürecine dönülmesini, Filistin-İsrail sorununun sonlanmasını istiyorsanız Irak’a karşı savaşımda yanımda yer alırsınız, en azından sesinizi çıkartmazsınız!

İsrail’in pervasızlığının, dünya kamuoyunu hiçe saymasının altında yatan gerçek budur. İsrail, Amerikan emperyalizminin bu taktiğini biliyor ve desteğinden emin olduğu için de katliama devam ediyor.
Şaron, şu veya bu biçimde bir Filistin devletinin kurulmasını engelleyemeyeceğini biliyor. Siyonist başı, yakıp yıkma, katletme ve teslim alma politikasıyla Filistin devletinin kuruluşunu zorlaştırmayı ve aynı zamanda kişiliksizleştirilmiş bir önderlikle masaya oturarak istediğini kabul ettirmeyi hesaplıyor. Öncelikle de Camp David sürecinde uzlaşama sağlanamayan bazı konuların kendi lehine çözümünü hesaplıyor.

Filistin halkı, İsrail’in bu hesabını bozuyor. Filistin halkı, Arafat’ın teslimiyetini aşarak, teslim olmayacağını, kişiliksizleşmeyeceğini gösteriyor. Filistin direnişinin anlamı budur. Filistin halkı, Oslo sürecinin, Arafat’ın teslimiyetçi politikasının sonuç vermediğini veya bugünkü sonucu verdiğini, siyonizme ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadele edilmeksizin sonuç alınamayacağını bir kez daha gördü.
Siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele Ortadoğu’da yeniden Filistin’de örülüyor.
Filistin halkının bu mücadelesini kendi mücadelemiz olarak görüyoruz.
Diren Filistin!

19 Ağustos 2001 Pazar

HAZAR HAVZASI-ORTADOĞU EKSENINDE NE OLUYOR?


 
Kosova’dan sonra şimdi Makedonya da NATO çerçevesinde emperyalist ülkeler tarafından fiilen işgal ediliyor, paylaşılıyor. Bir “gece operasyonu” ile Priştina havaalanını işgal eden Rusya, bu sefer de Üsküp havaalanına iner mi, bunu bilmiyoruz. Ama her halükarda Makedonya’nın işgaline seyirci kalmaz. Aynı dönemde Hazar Havzası’nda sular Iran tarafından ısıtıldı. Diğer taraftan ABD ve Ingiltere, yeni bir bahane ile Irak’ı bombaladı. Bunun ötesinde Suriye üzerinden Filistin-Israil sorununa fiilen katılmak isteyen Irak’ın bu niyetine Suriye’nin olumlu yaklaşmaması için İncirlik'ten kalkan uçaklar Suriye üzerinden Irat’a yöneldirildi. Kısa bir zaman önce de Israil başbakanı A. Şaron Türkiye’yi ziyaret etti. Türkiye-Israil görüşmelerinde, Türkiye’nin Filistin sorunundan dolayı Israil’i uyarısının yanı sıra askeri konular konuşuldu ve Israil, Hazar Havzası’ndaki çelişkilerde, somutta da Azerbaycan-Iran arasındaki sorunda Türkiye üzerinden Iran’a karşı tavır alma isteğini açıkça dile getirdi. Bu gelişmeler günümüzde emperyalistler arası çelişkilerin en çok keskinleştiği Balkanlar-Hazar Havzası-Ortadoğu üçgeninde belli bir hareketliliğin olduğunu ve bundan Türkiye’nin doğrudan etkilendiğini ve Amerikan emperyalizmi yanında taraf olduğunu göstermektedir.

Emperyalistler arası çelişkilerin bugün açısından en çok keskinleştiği bu üç alan ve onun ortasında yer alan Türkiye, Amerikan emperyalizminin 21. yüzyıl hakimiyet stratejisi açısından; Avrasya jeopolitikası açısından bağlayıcı önemi haiz bir ülkedir.

Bu dönemde hangi akla hizmetten dolayı veya ne türden bir durumu fırsat olarak değerlendirdiğini sanarak Azerbaycan’a tehdit savuran Iran, cevabını almakta gecikmedi. PKK’ye verdiği destekten dolayı Iran’a Türkiye’nin tepkisi nispeten “ılımlı” kalmışken, bu sefer iş, nota vermeye ve tehdide kadar vardırıldı. Verilen mesaj açıktı: Azerbaycan’a dokunan bana dokunur! Aynı dönemde ABD ve İngiltere de tepkilerini gösterdiler.

Ortadoğu’da (Körfezde) ABD ve İngiltere, Irak’ı havadar kontrole ve ara sıra da bombalamaya devam ediyor. Bu iki emperyalist ülke, ambargo devam ettiği müddetçe diğer emperyalist ülkelerin ve tekellerinin Irak ile yaptıkları petrol üzerine anlaşmaların geçersiz kalacağını biliyor. Bu nedenden dolayı Irak’ı taciz ve Arap ülkeleri arası ilişkilerde ve Filistin-Israil sorununda tecrit etmeye devam ediyor.

Filistin-Israil arasındaki çatışmalar, kontrollü çatışmalar olarak devam ediyor. Her iki taraf da şiddetin dozajını o anki duruma göre tespit ediyor. Şiddet, her halükarda kontrollü. 
 
Y. Arafat, Oslo anlaşması koşullarında veya Camp David görüşmeleri koşullarında İsrail ile yeniden “barış” masasına oturmaya hazır. Ama İsrail buna hazır değil. İsrail, Y. Arafat ve Filistin Otonomi Yönetimi nezdinde Filistin’i teslim almaya, Y. Arafat’ın koşulsuz ve evet diyecek bir ruh hali içinde masaya oturmasını istiyor. İsrail, biz Filistin ile anlaşırız, ama bizim koşullarımızda anlaşırız. Şimdiye kadar uzlaşılmayan konularda tartışmayız ve Filistin’in bu konularda İsrail'in görüşlerini onaması gerekir dayatmasında bulunuyor.

Filistin tecrit edilmiş durumda. Filistin sorununda ılımlı Arap ülkeleri; Ürdün, Mısır, S. Arabistan vs. İsrail'in saldırılarından rahatsız olduklarını ifade ediyorlar. Ama daha da ileri gideni yok. Filistin’i güya destekleyen Türkiye ve AB’nin tavrı da aynı. Irak, Iran ve Suriye’nin soruna müdahaleleri olanaksız (gerçekten müdahale edip etmeye niyetli olup olmadıkları da ayrı bir sorun). Duyarlı dünya kamu oyunun tepkisi ve desteği de verbal olmaktan öteye geçmiyor. Bu durumu İsrail de görüyor ve acele etmeksizin kontrollü şiddetle Filistin yönetimini, bazen fiziki olarak da yok ederek, teslim almaya çalışıyor.

Hazar Havzası-Ortadoğu hattındaki gelişmelerde Türkiye ve İsrail'in konumu, gelişmelere müdahale istekleri göz önünde tutulursa Amerikan emperyalizmi patronluğunda kurulan yeni Türkiye-İsrail ilişkilerinin ne denli derinleşmiş olduğu anlaşılır. ABD+Türkiye+İsrail stratejik ortaklığı, ayrıca Türkiye+ABD ve ABD+İsrail stratejik ortaklığı Amerikan emperyalizminin çıkarlarına en iyi hizmet edecek bir şekilde gelişiyor.

Hazar Denizi’nin paylaşımı konusunda kıyıdaş ülkeler arasında anlaşma henüz sağlanamadı. Konuya ilişkin gerginlikte Iran, dönem dönem ortak hareket ettiği Rusya’nın desteğini bile alamadı. Yalnız kalınca -belki, bunu bahane ile Türkiye’nin doğal gaz anlaşmasını iptal eder tedirginliğiyle de- geri adım attı. Bölgedeki çelişkiler, henüz, yerel çatışmaları gündeme getirecek kadar keskinleşmemiştir. Keza Ortadoğu’da da, Körfez ve Filistin-İsrail sorunundan dolayı çelişkiler, bölge ülkelerinin savaşmalarını beraberinde getirecek kadar keskinleşmemiştir. Ama her iki bölge barut fıçısı olma özelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir.

Amerikan emperyalizmi 21. yüzyıl hakimiyet stratejisini; Avrasya jeopolitikasını her iki bölgede üssü olan Türkiye ve İsrail üzerinden adım adım örüyor. Bu ve diğer “dost” ülkeleri kendi çıkarlarına koşuyor. İsrail'in pervasızlığının ve Türkiye’nin birdenbire Iran’a kükremesinin altında yatan, Amerikan politikası ve desteğidir.

6 Mart 2001 Salı

Ortadoğu’da Amerika’nın İflası


 
Filistin-İsrail ilişkilerinin ve Oslo sürecinin sonuçsuz kalmasından bu yana Ortadoğu’da, adeta eski günlere dönüldü. Filistinlilerle İsrail arasındaki çatışma her türlü araç kullanılarak sürüyor. Aylardan beri süren çatışmalarda yüzlerce Filistinli katledildi. bütün bunlar Filistin ile İsrail arasındaki “Pax Americana”nın; Amerikan “barışı”nın sonuçlarıdır.

Filistin yarası kanarken Amerikan emperyalizmi Irak’ı bombaladı. 16 Şubat’ta Irak’ın güneyinden yapılan saldırıyla Bağdat’ın bombalanması ve sonra kuzeyden bombalama, yeni Amerikan yönetiminin saldırgan dış politikasının sadece bir ifadesidir.

Teknik açıdan modernleştirilmiş Irak radarları uçuşa yasak bölgelerde devriye uçuşu yapan Amerikan ve İngiliz uçaklarının tehdit ediliyormuş! Daha önceki saldırılarda da aynı demagoji öne sürülmüştü.

Kuzeyde 36. paralel ve güneyde de 33. paralel doğrultusunda çekilen çizgiyle Irak, fiilen üçe bölündü. 33. ve 36. paraleller arasında kalan bölgede S. Hüseyin’in diktatörlüğü hakim, kuzey ve güneydeki bölgelerde ise Amerika hakim. Amerika, bu bölgeler üzerinden Irak’ı kontrol ediyor.
Yeni Amerikan yönetimi S. Hüseyin’i devirmeyi Ortadoğu’daki esas hedefi olduğunu açıkladı. Amerikan Dışişleri Bakanı Powell; “Irak sorunu öncelliğe sahiptir, İsrail ile Filistinliler arasında yoğun arabuluculuk rolü“ söz konusu değildir açıklamasıyla bundan sonra Ortadoğu’da nelerle karşı karşıya olunacağını gösteriyor.

Bir bütün olarak Ortadoğu, Amerikan emperyalizmi açısından birbirini tamamlayan iki nedenden dolayı oldukça önemlidir. Birincisi, bilindiği kadarıyla dünya enerji rezervinin üçte birinden fazlası körfez bölgesinde bulunuyor. İkincisi, bölge olarak Ortadoğu, Amerikan emperyalizminin Avrasya jeostratejisinin güney ayağını oluşturuyor. Bu iki nedenden dolayı Amerikan emperyalizmi, 21. yüzyılda dünya hakimiyetini gerçekleştirmek için bölge üzerinde mutlak hakimiyet kurmak istiyor.

Irak’a yapılan hava saldırısının nedeni bölge üzerinde hakimiyet için mücadeleden başka bir anlam taşımıyor. Körfez Savaşı’ndan bu yana Amerikan emperyalizminin Irak üzerinde estirdiği terör, bugünlerde delik deşik olan ambargo, Saddam rejiminin yıkılmasına değil, tersine güçlenmesine ve Irak halkının yoksulluğa ve sefalete sürüklenmesine neden olmuştur. Bu durum ve Filistin-İsrail “barışı”nın fiyaskoyla sonuçlanması Amerikan emperyalizminin bölgedeki nüfuzunu yıpratmıştır. Yeni Amerikan yönetimi bu gelişmeyi durdurmayı hedefliyor ve ne pahasına olursa olsun Saddam rejimini devirene kadar saldırı ve baskıyı yoğunlaştırarak sürdüreceğini açıklıyor. Sorunların çözümsüz kalması, yani Amerika’nın Ortadoğu politikasının iflası, başka emperyalist ülkeleri cesaretlendirmiş ve onlar da bölgedeki faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır.

Son yıllarda AB, bu entegrasyonunun üyesi olan Almanya, Fransa gibi ülkeler, Çin, Japonya, Rusya, ABD kontrolünde Türkiye ve başka ülkeler, Ortadoğu’da etkili olmak için faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Irak’a uygulanan ambargoyu delik deşik eden ülkelerin başında Fransa, Çin, Rusya ve bizzat ABD’nin kendisi geliyor. Amerikan şirketleri, Körfez Savaşı’ndan hemen sonra, özellikle Ürdünlü işadamlarıyla, Ürdün mülkiyetinde kurdukları şirketlerle Irak’a ihracatı sürdürdüler. Fransa, Çin, Rusya ve Japonya gibi emperyalist ülkeler de Irak ile, petrolün çıkartılması ve işletilmesi üzerine bir dizi anlaşma yaptılar. Ama bu anlaşmaların uygulanması için tek koşul, ambargonun kalkmasıdır. Ambargo devam ettiği müddetçe bu ülkelerin Irak petrolüne uzanmaları engellenmiş oluyor. Bu nedenden dolayıdır ki bu ülkeler, adeta ABD’ye nazire yaparcasına ambargoyu “tıbbi yardım” uçaklarıyla deliyorlar. ABD ise ne pahasına olursa olsun ambargonun devamından yana. Çünkü ambargonun kalkması durumunda Irak petrolü üzerinde kontrolü kalkmayacak. Bu durum gösteriyor ki, Amerikan emperyalizmi, ambargo sürdüğü müddetçe Irak’ta var.

Amerikan emperyalizmi Irak’ı bombalayarak rakiplerine gözdağı veriyor, mücadelesiz Irak’tan ayrılmaya niyeti olmadığını gösteriyor.
Aynı taktiği Amerikan emperyalizmi Filistin-İsrail sorununda da uyguluyor. Rakiplerini bu sorundan da uzak tutmaya çalışıyor. Geçen yılın son aylarından, Arafat-Barak-Clinton görüşmelerinin sonuçsuz kaldığı dönemden bu yana Fransa’dan, Almanya’dan, Rusya’dan devlet ve hükümet başkanları, dışişleri bakanları ve AB temsilcileri İsrail ve Filistin’de görüşmeler yaparak “barış”ı kurtarmaya çalışmışlardır. Bu görüşmelere Amerikan tarafı seyirci kalmamış, o da adamlarını göndererek sorunu, çözersem ben çözerim, başkaları müdahale edemez mesajını vermiştir. Amerika’nın dediği oldu. Diğerleri geldikleri gibi gittiler, ama ABD orada kaldı. 

Irak’a saldırısı, Filistin-İsrail “barış” görüşmelerini sürüncemede bırakması -ki bununla Filistin’in soluğunu kesmeyi, Arap ülkelerini kendi pozisyonuna getirmeyi amaçlıyor- ABD’nin Ortadoğu ve Yakındoğu politikasının iflası anlamına geliyor.

Filistin’de intifadanın yeniden canlanması, bir halkın iradesi kırılmadıkça kolay kolay teslim alınamayacağını göstermektedir. İsrail’in Filistin üzerinde estirdiği terör, yüzlerce Filistinliyi katletmesi ve ABD’nin Irak’a saldırısı, komşu Arap ülkelerinde antiamerikancılığı güçlendirmiş ve kitlesel protestolara yol açmıştır. Yeni intifadanın dünya çapında etkisi olur mu, ulusal ve sosyal kurtuluş için mücadeleyi yeniden ve daha güçlü olarak etkiler mi, bunu önümüzdeki süreç gösterecek.

13 Şubat 2001 Salı

İSRAİL’DE SEÇİM


 
1993 Oslo anlaşmasına göre beş yıl içinde Filistin Özerk Yönetimi bağımsız Filistin devletine dönüşecekti. İsrail tarafı bu sürecin varılan anlaşmalar doğrultusunda ilerlememesi için elinden geleni yaptı. Oslo’dan bu yana şüphesiz birçok adım atıldı. Ama Filistin, özlemini duyduğu sonuca varamadı.

Filistin-İsrail barışı, dünyanın stratejik önemi olmayan herhangi bir bölgesinde iki halk arasındaki çatışmanın sone erdirilmesi ve barışın sağlanması olarak görülemez. Filistin-İsrail arasındaki çelişkilerin kökeninde, gelişmesinde ve süren bu haliyle durumunda birçok faktörün belirleyici etkisi vardır. Bölge, emperyalizm açısından stratejik bir öneme sahiptir. Petrol kaynaklarına yakındır. Hazar Havzası enerji kaynağından ve bu enerjinin dünya pazarlarına taşınması için düşünülen Bakü-Ceyhan boru hattından uzak değildir. Bu hattın inşası durumunda Ceyhan’ı kontrolde Kıbrıs kadar önemlidir. Bu ve başka nedenlerden dolayı Filistin-İsrail barışı, emperyalist ülkelerin, başta da Amerikan emperyalizminin kontrolünde bir “barış” görüşmesi olarak gelişmiştir. Şaron’un seçimleri kazanmasıyla bu görüşmelerin yeniden şekillendirileceği açıklanıyor.

Şaron, geçen yılın sonbaharında Haremi Şerif provokasyonuyla o zamana kadarki “barış” çabalarını sıfırladı. Filistinliler, yeni bir intifada ile haklı taleplerine sarıldılar. Karşılıklı tehdit, birbirini kovalayan Arap ülkeleri zirvesi ve Clinton ile görüşmeler sonuç vermedi. Veremezdi de. Clinton gidiciydi. Barak’ın siyasi durumu belli değildi. Keza Arafat da zayıflayan siyasi konumunu yeniden güçlendirmek zorundaydı. Şaron da seçime oynuyordu. Oyunu kazandı ve şimdi başbakan.

Kim bu adam? “Buldozer” denilen A. Şaron, bir katildir. Filistin halkının amansız, yeminli düşmanlarından birisidir. 1953’te “komando 101” ile Filistinli kadınları ve yaşlıları katlettiren odur. 1982’de Lübnan’a saldıran, Beyrut’a giren ve bu ülkenin güneyini işgal eden odur. Lübnanlı falanjistlerin (faşistlerin) Sabra ve Şatila kamplarında Filistinlileri katletmelerine yol gösteren aynı Şaron’dur. Bakanlık yaptığı dönemde Filistin topraklarını işgal edenler tarafından “baba” diye anılan Şaron, bir işgalcidir.

Şimdi bu katil –45 gün içinde güvenoyu alınca- Filistin-İsrail “barış” görüşmelerinde yeni bir sayfa açacağını ilan ediyor. Oslo anlaşması, Şarm el Şeyh, Camp David ve son olarak da Taba görüşmeleri beni bağlamaz, Kudüs bölünmez, İsrail’in bütün zamanlar için başkentidir diyor. Barak’ın tavizkar davrandığını açıklıyor. Ariel Şaron’un barış anlayışı tam teslimiyet anlamına geliyor. Benim belirleyeceğim şekilde “barış” olur diyor.

Likud partisi tek başına hükümet olamadığı ve İşçi Partisi ile (Barak’ın partisi) koalisyon yapmaya çalıştığı için bu sözlerin ne derece ciddi, ne derece retorik olduğunu zaman gösterecektir.

Şaron, Filistin-İsrail ilişkilerinin, “barış” görüşmelerinin nasıl gelişeceği konusunda istediğini söyleyebilir. Esas olan bu değil. Esas olan Amerikan emperyalizminin soruna nasıl baktığıdır. ABD’nin yeni başkanı W. Bush’un Filistin-İsrail “barış” görüşmelerini eski yönetimin bıraktığı yerden devam ettirip ettirmeyeceği henüz bilinmiyor. Mutlaka ki girilen “barış” yolundan çıkılmayacaktır. Çünkü Amerikan emperyalizminin çıkarları bunu; “barış”a devamı gerekli kılıyor. Bugünkü aşamaya gelmiş ilişkileri bir kenara atmak, “barış”tan yana gözükmemek, başka emperyalist ülkeleri kendi nüfuz alanına müdahaleye davet etmekten başka bir anlam taşımaz. Amerikan emperyalizmi, bölgenin Amerikan çıkarları açısından jeopolitik ve stratejik öneminden dolayı Arap dünyasını tamamen karşısına alarak, Filistin Özerk Yönetimi’ni tamamen yok sayarak bir “barış” görüşünde bulunamaz ve Şaron’un bu yönde adım atmasına da müsaade etmez.

Gelişmenin bu yönde olacağını bilen Arap ülkeleri ve Arafat önderliğinde Filistin idaresi, temkinli olmayı elden bırakmadan bekleyelim-görelim, ama görüşmelerden yana da olalım tavrını sergiliyorlar. Nitekim Arafat, Şaron ile de görüşmeye hazır olduğunu açıkladı. Arafat, Filistin halkı nezdinde durumunu güçlendirmek, tartışmasız liderliğini sürdürmek için Filistin-İsrail “barışı”nda ABD’nin, başka güçlerin, tabii bu arada İsrail’in de kendisine duyduğu güveni bir şekilde açıklamalarını bekliyor. Her iki taraf, iç sorunlarını hallettikten sonra yeniden masaya oturacaklar. O zamana kadar da çatışmalar, kontrollü bir şekilde sürecektir.

Filistin-İsrail ilişkilerinde veya bir bütün olarak Ortadoğu’da Türk devleti de söz sahibi olduğunu her fırsatta açıklıyor. Faşist diktatörlük, her ne kadar tarafsız gözükse ve dönem dönem, Filistin’in yanında yer alıyor havasını uyandırsa da o, esas itibariyle bütün Ortadoğu bölgesinde Amerikan emperyalizminin global çıkarlarına, onun jeopolitik ve stratejik anlayışına koşulmuştur. ABD-Türkiye-İsrail arasındaki stratejik önemi olan askeri anlaşma, revizyonist blokun dağılmasından sonra bölgemizde yapılan ve Ortadoğu-Hazar Havzası enerji kaynaklarının kontrolü açısından önemi olan ilk ittifaklaşmadır. Türkiye, bu anlaşmanın gereği doğrultusunda hareket ediyor ve bu nedenle Filistin’e destek adı altında Amerikan “barışı”na evet demesine “yardımcı” oluyor. Türkiye, Filistin’in siyonizme ve emperyalizme, somutta da Amerikan emperyalizmine karşı direncini kırmaya/törpülemeye çalışan bir rol üstlenmiştir.

Filistin-İsrail “barış” görüşmelerinin nasıl şekilleneceğini İsrail hükümetinin güvenoyu almasından sonra göreceğiz.


18 Ekim 2000 Çarşamba

FİLİSTİN-İSRAİL ÇATIŞMASI

Filistin-İsrail sorunu, eski bir sorundur. 19.yy’ın son çeyreğinden bu yana siyonizm, Filistin’de İsrail devleti kurmanın ideolojisi olarak gelişti. I. Dünya Savaşı sonuna kadar bu bölgenin Osmanlı hegemonyası altında olması, savaş sonrasında Ortadoğu’da İngiliz ve Fransız emperyalizminin rekabeti, siyonizmin gelişmesinde belirleyici olumsuz etkide bulunmadı. İsrail devletinin kurulmasını amaçlayanlar, bir taraftan Yahudi diasporasıyla dünya kamuoyunu etkilemeye çalışırken, aynı zamanda, özellikle İngiliz emperyalizmiyle çatışmaya girmeden Filistin’i, dışarıdan göçlerle doldurmaya başladılar. Nitekim 19. yy’ın sonundan itibaren İsrail devleti talebine uyarak Filistin’e göç eden Yahudiler, bu topraklarda devlet olarak örgütlenebilecek bir nüfus oluşturdular. İsrail devleti, işgal edilen Filistin topraklarında kuruldu. Özellikle II. Dünya Savaşı döneminde “Holocaust”tan kurtulanlar, Nazi katliamından kaçanlar ve geriye kalanlar, örgütlenmiş göçle Filistin’i doldurdular. Yahudi nüfusu yarım milyonu geçmiş ve Yahudi terör örgütleri, Filistinlileri ve İngiliz işgalcilerini yıldırma ve varlıklarını kabul ettirme eylemlerini yoğunlaştırmışlardı. Çatışmaların yoğunlaşması üzerine BM, Filistin’in bölünmesini öngören bir plan hazırladı. Bu plana göre Filistin topraklarında iki devlet kurulacaktı; Filistin ve İsrail. Araplar bu plana; Filistin ve İsrail devletlerinin kurulmasına karşı çıktılar.
Ben Gurion’un 14 Mayıs 1948’de İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmesinden bir gün sonra Filistin ve İsrail arasındaki ilk Ortadoğu savaşı patlak verdi. Komşu Arap ülkelerinin saldırılarını püskürten İsrail ordusu, Filistin devleti için öngörülen toprakları da işgal etti. Bunun ötesinde, 1949’da, savaşın sona erdiğinde yaklaşık 800 bin Filistinli, komşu Arap ülkelere göçmek zorunda kaldı. Böylece Filistinlilerin hala süren göç ve kamp dramı/yaşamı başladı.
1949 yılı sonunda yayımlanan bir BM bildirgesinde Kudüs’ün uluslar arası statüye sahip olması ve göçmenlerin geri dönmeleri ve kendilerine tazminat ödenmesi talep ediliyordu. İsrail’in buna cevabı, Kudüs’ü başkent ilan etmesi oldu.
İsrail’in kurulmasından bu yana İsrail-Arap ülkeleri ilişkileri, hemen hemen hep savaş ilişkileri oldu. 1956’da (Ekim sonu) İsrail, Süveyş savaşında İngiltere ve Fransa’nın yanında yer aldı ve bu emperyalist devletlerin desteğiyle Mısır’a saldırdı.
Altı Gün Savaşı’nda (Haziran 1967) Filistin haritası yeniden değişti: İsrail, Gazze Şeridi’ni, Batı Şeria’yı ve Kudüs’ün merkezini işgal etti. Bu işgal sonucunda bir milyondan fazla Arap, siyonist diktatörlüğün hâkimiyeti altında kaldı. İşgal edilen bölgeler aynı yıl içinde yerleşime açıldı. Bu bölgeler, İsrail’den ve dışarıdan gelen Yahudi göçmenlerle dolduruldu.
Ekim 11973’te Suriye ve Mısır, İsrail’e saldırdı. Bu Ortadoğu savaşı altı ay kadar sürdü ve savaş sonrasında sağlanan uzlaşma hala tartışma konusu.
Arafat’ın 1974’te BM’de ki konuşmasından sonra bu kurum, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını tanıdı.
1978’de Amerikan emperyalizminin patronluğunda Mısır ve İsrail, Camp David’de kendi aralarında barış ve Ortadoğu barışının genel ilkeleri üzerine anlaştılar. Bu barış anlaşması, işgal bölgelerinde İsrail askeri hâkimiyetine (idaresine) son verilmesini ve buralarda (Batı Şeria ve Gazze Şeridi) Filistin otonom idaresinin kurulmasını öngörüyordu.
1980’de İsrail parlamentosu çıkardığı bir yasayla Kudüs’ü “İsrail’in ebedi başkenti” ilan etti.
1982’de İsrail, Lübnan’a saldırdı. Beyrut’a kadar ilerleyen İsrail ordusu, Lübnanlı Hıristiyan milislerle (Falanjistler) birlikte Filistinlileri katletmeye başladı. Filistin göçmen kamplarında toplu katliamlara girişildi.
İsrail ordusu 1985’te Lübnan’dan çekildi, ama ülkenin, İsrail sınırı bölgesini işgal etti. Bu işgal birkaç ay öncesine kadar devam etti.
Revizyonist bloğun yıkılmasından sonra, başka bölgelerde olduğu gibi Ortadoğu’da da “barış” sorunu iki süper gücün (SB ve ABD) hegemonya çatışması kıskacından çıkmış oldu. Ama bu sefer de Amerikan emperyalizmi, Yeni Dünya düzeni perspektifiyle, dünyanın tek hâkim gücü perspektifiyle Ortadoğu’da hâkimiyetini öngördüğü gibi pekiştirmek için İsrail/Filistin arasındaki sorunun “barışçıl” çözümüne yöneldi. Diğer emperyalist ülkelerden daha erken davranarak inisiyatifi eline aldı.
Ortadoğu barış konferansı 1991’in sonunda Madrid’de başladı. İsrail, bazı komşu Arap ülkeleriyle ilk defa, başlayan bu yeni süreç içinde ilişki kurdu.
Uzun ve gizli görüşmelerden sonra Oslo’da (1993) Filistin-İsrail “barış”ının temeli atıldı (!). Her iki taraf, birbirini tanıma ve işgal bölgelerine otonomi statüsü verme konusunda anlaştı.
Oslo ilke anlaşmaları tam anlamıyla uygulanmadı. Şüphesiz İsrail, Netenyahu döneminde bile bazı bölgeleri (Hebron’un önemli bir bölümünü) Filistinlilere devretti.
Oslo ilke anlaşmasına, o zaman yapılmış olan açıklamalara uyulmadığından dolayı, Oslo’dan sonra, Oslo kararlarını uygulamak için, İsrail tarafından çıkartılan sorunların üstesinden gelmek için yeni toplantılar/zirveler düzenlendi. Wye 1 ve 2 buna bir örnektir.
Oslo anlaşmalarına göre, beş yıl sonrasında Filistin devletinin kuruluşu ilan edilecekti. Ama olmadı.
Barak ve Arafat, Şarm El Şeyh’deki ilk görüşmelerinde (Eylül 1999) barış anlaşması için nihai tarihin 13 Eylül 2000 olması konusunda anlaştılar. Ama sonuç alınamadı. Son Camp David görüşmesi de fiyasko ile sonuçlandı. Ve barut fıçısına dönen Filistin, A Şaron’un provokasyonu sonucunda patladı.
Filistin-İsrail sorununu hangi politikalar bu durumla getirdi?
İki süper devlet döneminde; dünyanın sosyal emperyalist Sovyetler Birliği ve ABD önderliğinde ikiye bölünmüş olduğu dönemde sorunlu taraflardan birisinin arkasında ABD varsa, diğerinin arkasında da SB vardı. Güçler dengesinde olağanüstü bir eşitsizlik söz konusuysa güçlü olan yeniyor, diğeri de bu yenilgiyi geçici olarak kabulleniyordu. ABD ve SB de, bir dahaki dalaşmaya kadar sonucu anlayış(!) karşılıyorlardı. Güçler dengesinde eşitsizliğin önemli olmadığı durumlarda ve bölgenin önemi de göz önünde tutularak, ABD ve SB arasındaki dünya barışı adına it dalaşı, dünyanın çeşitli bölgelerinde haklı ve haksız çatışma içinde olan güçlere perspektif olarak sunuluyordu. Revizyonist bloğun dağılmasından sonra bu durum da ortadan kalktı. En güçlü emperyalist ülke ABD, dünya “barış”ını 21. Yy stratejisinin gereksinimlerine göre düzenlemek için harekete geçti. Ortadoğu “barış”ı da bunun bir sonucudur. Amerikan emperyalizmi, ne pahasına olursa olsun inisiyatifi elinde tutmaya çalışıyor. Başka emperyalist ülkelerin bu sorunla fazla haşır-neşir olmasını istemiyor veya bunu engelliyor. Amerikan emperyalizmi “barış” görüşmelerini, her iki taraf karşısında bağımsız, tarafsız konumda kalarak sürdürmüyor. Tersine, görüşmeleri ve “barış”ı hep İsrail lehine yontarak ele alıyor. Bunu yapabiliyor, çünkü Suriye ve Irak dışında bölgenin diğer Arap ülkeleri (Mısır, Ürdün, S, Arabistan ) Amerikan emperyalizmine bağımlı konumdalar. Bu ülkeler, aynı zamanda, Arafat için de önemli, hem genel olarak dünyada ve özel olarak da Arap dünyasında kamuoyu oluşturmak ve maddi destek sağlamak bakımından.
Diğer taraftan, mücadele anlayışı değişmiş, reformist olmuş, emperyalizme teslim olmuş bir Arafat da Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in işini kolaylaştırıyor. Arafat, Oslo görüşmelerinden bu yana sürekli sürüklenmiştir, etkin, inisiyatifli değil, edilgen olmuştur Önce gürlemiş, esmiş, ama yağmamıştır! Asarım, keserim demiş, ama ABD patronluğunda, Mısır’ın –son zamanlarda bazen de Türkiye’nin telkinleriyle- İsrail ile masaya oturduğunda kuzu olmuştur. Son 8/10 yılın Arafat’ı, uzlaşan, taviz veren, Filistin davasını Amerikan emperyalizminin çıkarlarına peşkeş çeken, gerçek/tutarlı barış ve özgürlüğü “pax Americana” uğruna rafa kaldıran Arafat’tır.
İsrail ve ABD, barış adına Arafat’ı oyalıyorlar, oynatıyorlar ve kendi koşullarını dayatıyorlar. Ama Filistin halkı bu oyuna tahammülünün kalmadığını son intifadasıyla gösterdi. Bu son irtifada aslında sadece İsrail’e karşı değil. Bu intifada, Arafat ve Otonomi idaresini de hedef alıyor. Bir taraftan İsrail işgali, baskısı, onur kırıcı yaşama mahkûm edilmek, verilen özlerin tutulmaması, diğer taraftan Arafat’ın teslimiyeti, Otonomi yönetiminin yeteneksizliği, yolsuzluklar, işsizlik vb. Filistin halkını patlayacak duruma getirmişti. Ve o, patladı: 100’den fazla ölü ve binlerce yaralı.
Bundan sonra ne olacak? Ortada bir belirsizlik yok. Görünüş, aldatıcı. Ne olacağı belli; kalınan yerden devam edilecek. Önce, taraflar birbirlerini kınayacaklar. Bir araya gelmek için biraz naz edecekler, ama ABD patronluğunda yeniden bir araya gelecekler. Belli bir süre –bu, birkaç gün olabileceği gibi, birkaç hafta, hatta ay da olabilir. İç politik ortama bağlı olan bir sorun- uzlaşmaz, taviz vermez, sonuna kadar hakkını savunan bir tavır sergileyecekler, ama sonra yeniden uzlaşacaklar. Arafat ve yönetimi Filistin halkını temsil ettiği müddetçe bu oyun böyle oynanacak ve Şarm El Şeyh’de bu oyun başladı bile.

31 Ağustos 2000 Perşembe

ANKARA’DAKİ SİYASİ TRAFİK YOĞUNLUĞU


 
Camp David başarısızlığı Ankara’nın siyasi trafiğine de yansıdı. Filistin-İsrail “barış” süreciyle ilgili olarak 5 Ağustosta Türkiye’ye gelen Y Arafat’tan sonra İsrail Dışişleri Bakanı Sh. Ben-Ami, ABD’nin Ordadoğu’dan sorumlu Dışişleri Bakan yardımcısı E. Walker ve son olarak da İsrail Başbakanı E. Barak, Ankara’yı ziyaret etti.
Bütün bu “bilinen” ziyaretlerde aynı konu çeşitli açılardan; tarafların görüşleri açısından yeniden ele alındı. Sadece, Barak’ın günü birlik ziyaretinde ele alınan konular yelpazesinin genişliği basına da yansıdı.

Amerikan emperyalizmi, bölgemizdeki en önemli üssü olan Türkiye’yi, Ortadoğu’daki çıkarlarına angaje etmeye devam ediyor. Körfez Savaşı’na, “bir koyup üç alma” sevdasıyla dolaylı katılan Türkiye, burjuvazinin kendi hesabına göre bu maceradan 30-40 milyar dolarlık zararla çıktı. Amerikan emperyalizmi, şimdiki Ortadoğu “barış” sürecine de Türkiye’yi katıyor. Böylelikle Türkiye, bir defa bu sürece katıldıktan sonra, Arap ülkeleri-İsrail veya ABD/İsrail-Arap ülkeleri arasındaki ilişkilere de taraf olarak katılmış olacak.
ABD-Türkiye-İsrail üçlüsü, Ortadoğu’yu kendi çıkarlarına, somutta da Amerikan emperyalizminin çıkarlarına göre şekillendirmek için yoğun çaba harcıyor.

Amerikan emperyalizmi, “barış” anlayışını kabul ettirmek için bütün gücünü kullanıyor. Çünkü sorun, sadece Filistin-İsrail ile sınırlı değil. Sorun, Ortadoğu’nun bütününü ilgilendiriyor; sorun, bölgemizdeki petrol, enerji kaynakları üzerine hegemonya sorunudur. ABD, bölgede gözü olan diğer emperyalist güçleri, başta da AB ve Rusya'yı’ "iş”e karıştırmak istemiyor. Bu nedenle, fiyasko ile sonuçlanan Camp David görüşmelerini, yeni olanaklar/araçlar devreye sokarak devam ettirmek ve “barış” sürecinin kesintisiz devam ettiğini göstermek istiyor.

Tabii Barak’ın ziyareti sadece bu konudaki görüş teatisiyle sınırlı kalmadı. İsrail, Türk ordusunun modernleşme pastasında pay almak istediğini de dile getirdi. Şimdiye kadar ki bir kaç milyar dolarlık ihalelerde –örneğin saldırı helikopteri ihalesinde- umduğunu bulamayan İsrail, mevcut modernleştirme (tank ve uçak) siparişleriyle yetinmek istemiyor. İsrail, Türk ordusunun silah ve başka araç kapasitesinde/sisteminde söz sahibi olmak istiyor. Bunun yolu bir defa açıldı mı, artık arkası gelir. Çünkü silah sistemi, bu alanda bağımlılığı beraberinde getirir. İsrail sermayesinin önemli bir amacı da bu. Türkiye’yi çevreleyen ülkelerdeki uzun menzilli füze yoğunluğu göz önünde tutulursa, İsrail’in neden füze savunma sistemi satmak için büyük çaba harcadığı anlaşılır.

İsrail, silah siparişinde kendisine pay verilmesi durumunda bazı silah teknolojilerinin Türkiye tarafından üçüncü ülkelere satılmasına itirazı olmayacağını açıklıyor. Burada da güdülen amaç açık; Türkiye üzerinden Türk cumhuriyetlerine ve bazı İslam ülkelerine silah satmak ve böylece birçok ülkeyi ve Türk silah sanayini kendine bağımlı kılmak!
Görünen o ki Türkiye, Amerikan emperyalizmi çıkarları doğrultusunda Filistin-İsrail “barış” görüşmelerine giderek daha kapsamlı olarak taraf edilmek isteniyor.

Türkiye’yi taraf yapmak istemenin arkasındaki bir neden de su sorunudur. Bölgeyi susuzluktan kurtarabilecek olan yegane ülke, Türkiye’dir. Sınır aşan ve aşmayan mevcut su kapasitesinin “ortak” kullanımı için ortam oluşturulmaya çalışılıyor. Hemen bugün olmasa da yakın gelecekte, örneğin Suriye’nin, suyu da ön koşul yaparak ABD ve İsrail ile “barış” görüşmesi talep etmeyeceğini kim söyleyebilir? Türk burjuvazisinin böyle bir talebe ne derece karşı çıkabileceği soru götürür. A. Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesinde ve Kürt ulusal mücadelesinin yenilgisinde Amerikan emperyalizminin payı, İsrail’in katkısı, Türk burjuvazisinin karşısına, sınır aşan su konusunda bir taviz olarak çıkabilir. Su sorunu, Filistin-İsrail “barış”ında olmasa da, Suriye-İsrail/ABD “barış”ında önemli bir sorun olacak. Bu nedenle de Türkiye, Ortadoğu sorunlarından uzak tutulmuyor.

15 Ağustos 2000 Salı

CAMP DAVID SONRASI

Camp David görüşmelerinin fiyasko ile sonuçlanmasından sonra taraflar (İsrail ve Filistin) pozisyonlarını savunmaya devam ettiler. Amaç, bu fiyaskoyu iç politika açısından “başarı”ya çevirmekti. Görüşmelerden sonuç alınamaması tarafları arayışa itti ve uluslar arası planda kamuoyu oluşturmak için Filistin ve İsrail görüşlerini anlatmak için dünya turuna çıktı.
Amerikan emperyalizminin dayattığı “nihai barış”ın İsrail ve Filistin tarafından kabul edilmemesinin nedeni, her iki tarafın anlaşmaya ve kurumlaşacak sonuçlarına hazır olmamalarında aranmalıdır. Şu veya bu şekilde yüz seneden beri süre gelen sorunun ve bu soruna göre siyasi olarak şekillenmiş toplumların, ön yargının ötesinde, duyarlılığı ve talepleri bir nebze de olsun yerine getirilmeden “barış”ın sağlanması olanaksızdı. 1993’te Oslo’da sadece bir başlangıç yapılmış ve FKÖ-Arafat önderliğinde Filistin halkının antiemperyalist (daha ziyade antiamerikancı ve antisiyonist) direnci kırılmış ve teslim alınmıştı. Bu teslimiyeti Filistin halkına kabul ettirmek için Arafat ve FKÖ, çok çaba harcamışlardı. Filistin açısından zorlukların karakter ve çapını bilen İsrail, bu durumu, Oslo anlaşması kararlarını uygulamayı savsaklamak için kullandı. Oslo'dan sonra yapılan anlaşma ve görüşmeler, ara anlaşma ve görüşme özelliğini taşıyorlardı. Bu ara anlaşma ve görüşmeler, daha önce alınan kararların uygulanması üzerine yeni kararların alındığı görüşmelerdi.
Kararları uygulamayarak veya uygulamayı geciktirerek sorun çıkartan taraf, İsrail olmuştu. Oslo anlaşması, otonomi idaresinden sonra “bağımsız” Filistin devletinin kurulmasını öngörüyordu. Camp David de böyle bir devletin kurulmasının önündeki bütün engellerin aşıldığı bir zirve olacaktı. Amerikan emperyalist burjuvazisi böyle düşünüyordu ve Clinton, tarihe “barış” güvercini olarak da geçmek istiyordu. Ama olmadı ve Camp David, başarının değil, fiyaskonun zirvesi oldu.
Zirvenin fiyasko ile sonuçlanmasından hemen sonra Clinton, Arafat’ı sorumlu tuttu. Arafat, uzlaşmaz tavrıyla zirvenin başarısız sonuçlanmasına neden oldu dedi ve aynı zamanda, görüşmelerin kesintisiz devamı için çaba harcanacağını ve bu amaç için Filistin ve İsrail’e bir görevlinin gönderileceğini de açıkladı.
Camp David öncesinde olduğu gibi sonrasında da Arafat, Eylülde bağımsız Filistin devletinin kurulacağını ilan edeceğini açıkladı ve uluslar arası destek almak için, başta Arap ve AB devletleri olmak üzere, görüşme turlarına başladı. Türkiye, İran ve Rusya da dâhil bir dizi devlet ve hükümet başkanlarıyla görüştü ve bu türden görüşmelerini sürdürmeye devam ediyor. Ne var ki bu görüşmelerde Arafat, umduğunu bulamadı. Hiçbir devlet ve hükümet başkanı, ‘devletin kurulduğunu açıkla, seni destekleriz’ demedi. Arafat’ın, özellikle Arap zirvesi ve bu zirvede Filistin devletinin kurulması ve Kudüs sorununda destek umudu, Arap ülkeleri tarafından kabul görmedi. Öyle ki Mısır devlet başkanı Mubarak, “devlet kurma ilanının ertelenmesini düşünüyorum” açıklamasını yaptı. ABD-AB, ABD-Rusya çelişkilerinden yararlanmak için kapısını çaldığı bir kısım AB devletleri ve Rusya da Arafat’ın önerisini geri çevirdiler. Arafat, her gittiği yerde “tek taraflı devlet ilanı”ndan sakın“ tavsiyesi aldı. Her ne kadar henüz anlaşma olmasa da, Amerikan emperyalizminin ipleri sıkı bir şekilde elinde tuttuğu bir alanda; ilişkiler yumağında Arafat’ın bu girişimiyle söz sahibi olunamayacağını bilen emperyalist ülkeler, başta da AB ve Rusya, onun niyetine mesafeli yaklaştılar.
Arafat, turlarına devam ederken İsrail ve ABD de boş durmadılar. İsrail’in yeni Dışişleri Bakanı Ben-Ami, özellikle AB ülkelerini ziyaret ederek konuya ilişkin anlayışlarını açıkladı. Bugünlerde Ortadoğu’ya gelecek olan Amerikan özel elçisi Ross, yeni bir zirvenin koşulları hakkında nabız yoklaması yapacak. Amerikan Dışişleri Bakanı yardımcısı Walker’a göre “her iki tarafı da memnun eden bir çözüme ulaşmak için önümüzdeki aylar zarfında çetin bir çalışma” yapılacak.
Sözün kısası, Arafat, 13 Eylülde “bağımsız” Filistin devletinin kurulduğunu ilan etme sözünü geri almak, ilanı ertelemek durumuyla karşı karşıya.
Bundan sonra ne olabilir? Dönem dönem intifadadan bahsedilmesi, bir zamanların doğru mücadele biçimlerine dönülebileceğinin dillendirilmesi, Filistin halkının dinamik güçlerini aldatmaktan öte bir anlam taşımıyor. Antiemperyalist, antisiyonist mücadeleden vazgeçen, gerçekten bağımsız Filistin mücadelesini rafa kaldıran ve sorunun çözümünü emperyalizme, somutta da Amerikan emperyalizmine havale eden bir anlayışın devrimci bir özü olamaz. Amerikan barış anlayışı ve hegemonyasını kabul eden ne devrimci olabilir ne de devrimci güçleri harekete geçirebilir. Bu anlamda Arafat ve FKÖ önderliği, devrimci özünü kaybetmiş ve reformizmi, emperyalizmle uzlaşmayı temsil eden simgeler konumundalar. Emperyalizm ve başta da Amerikan emperyalizmi, Arafat’ın tehlikeli olamayacağını, teslim alınmış ve dayatılan koşullar çerçevesinde kalmaya mahkûm edilmiş bir simge olduğunu biliyor. Bu nedenle emperyalist burjuvazi, onun tehdidvari çıkışlarına aldırmıyor. Emperyalizmi korkutan, sorunun sürüncemede kalmasından dolayı Filistin halkının kendi içinde yeni dinamik, devrimci güçler çıkartabileceğidir. Emperyalistleri korkutan bu olasılıktır. Benzeri bir gelişmeyi Kürt sorununda ve başka ulusal kurtuluş hareketlerinde de görüyoruz. Emperyalizm, “barış” adına teslim aldığı ve reformizmin bataklığına gömdüğü güçleri eritiyor, tamamen uşak yapıyor. Latin Amerika’da birçok ulusal kurtuluş örgütü, bölgemizde FKÖ ve PKK, aynı yolun yolcusu olmuşlardır. Mücadele edilen güçlere; devlete ve emperyalizme teslim olduktan sonra, teslim eden, uşaklaşan, yenilgiyi kabul eden anlayışın yeniden devrimcileşeceğini beklemek ciddiyetsizliktir. Otonomi bazında devletsel kurumlaşan, polis olan, memurlaşan Filistinli eski gerillaların yeniden silaha sarılacağını düşünmek ne derece doğruysa, silahlarını teslim eden Honduraslı gerillaların yeniden silaha sarılacaklarını düşünmek de o derece doğrudur. Aynısı Apo ve Arafat için de geçerlidir. “Demokratik Cumhuriyet” anlayışını kültürel haklara indirgeyen ve yeni cumhurbaşkanına övgüler dizen A. Öcalan’ın “antiemperyalist”liğiyle Arafat’ın “antiemperyalist”liği arasında zerre kadar fark yoktur. Her ikisi de halklarına sırt çevirmiş ve sorunu ABD ve AB’ye havale etmiştir. Böylesi “önderler” emperyalizmin hesabına çalışıyorlar ve Kürt ve Filistin halklarının çilesi, bağımsızlık isteği, artık onları ilgilendirmiyor. Filistinliler ve Kürtler, bu durumda olan başka halklar, eski önderlerinin teslimiyetini anladıkça, onlardan umutlarını kesecekler ve artık onların kaderiyle ilgilenmeyecekler. Böyle bir süreç, devrimci mücadelenin yeniden başladığı süreçtir. Bağımsız Filistin ve Kürdistan’ın önündeki engel sadece emperyalizm, Türk devleti ve İsrail değildir. Bu güçlere, yani düşmana teslim olan FKÖ ve PKK önderlikleri, Arafat ve Öcalan da gerçekten bağımsız Filistin ve Kürdistan’ın önündeki engel durumundalar. Bu engellerin aşılması, antiemperyalist, devrimci mücadelenin gelişmesi anlamına gelir. Biz böyle bir mücadelenin bütün dünyayı yangın alanına çevirmesinden yanayız ve bu mücadelenin içindeyiz.

19 Temmuz 2000 Çarşamba

FİLİSTİN-İSRAİL-BU KAÇINCI GÖRÜŞME!


 
Dünya ve Ortadoğu siyasi konjonktürünün hiç de uygun olmadığı bir dönemde ABD Başkanı B. Clinton’ın inisiyatifi sonucu İsrail-Filistin sorunlarını nihai olarak çözümlemek için yedi günden beri Camp David’de görüşmeler, daha doğrusu pazarlık sürdürülüyor.

B. Clinton’ın günleri sayılı. Bir daha seçilme olanağı olmadığı için gidecek. Bu anlamda da fazla bir siyasi olanağı kalmadı. E. Barak’ın parlamentodaki durumu hiç iç açıcı değil. 52 parlamenter yanında, ama 50’si de karşısında. Sadece Filistin tarafı, görüşmelerin nihai anlaşmayla sonuçlanmasını talep ediyor, Oslo’da başlayan sürecin artık sonuçlandırılması gerektiğini dile getiriyor, verilen sözlerin tutulmasını ve “bağımsız” devletin kurulması önündeki engellerin yıkılmasını talep ediyor.

Filistin-İsrail görüşmeleri, Y. Arafat önderliğinde FKÖ’nün, Filistin’in geleceğini Amerikan emperyalizminin “barış” anlayışına havale etmesinden; anti-emperyalist, anti-siyonist mücadeleden vazgeçmesinden sonra Oslo’da başladı (1994). Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu’daki hakimiyetini pekiştirmek ve kapsamlaştırmak için sadece İsrail-Filistin değil, bir bütün olarak İsrail-Arap sorununu çözmeyi amaçlıyor. Amerikan emperyalizminin dilinde barış, Ortadoğu’da diğer emperyalist ülkelerin dışlanması ve kendi hegemonyasının sürekli kılınmasıdır. ABD-Mısır, ABD-Ürdün, ABD-Suriye, kısmen de ABD-Türkiye ve Türkiye-İsrail ilişkileri hep Amerikan emperyalizminin çıkarlarına göre gelişen ve şekillenen ilişkilerdir.

Oslo’dan bu yana ABD’nin patronluğu gözetiminde İsrail ve Filistin arasında çok sayıda görüşme gerçekleştirildi. Her seferinde, bir önceki görüşmede alınan kararların yerine getirilmesi için kararlar alındı. Görüşmelerin, esasa ilişkin sonuçsuz kalması ve yılan hikayesine benzemesi, ABD ve Filistin açısından, dünya ve iç politika bağlamında olumsuzluğun ifadesiydi. Arafat, Otonomi’nin bir an önce bağımsız Filistin devletine dönüşmesi için Filistin halkına söz vermişti. Filistin halkı, Arafat’tan verdiği sözü tutmasını bekliyor. Bu baskı altında ve gerçekleşmemesi durumunda doğacak muhalefetten çekinen Arafat, bir an önce bağımsızlık ilan etmek için çabalıyor. Nitekim, son görüşmeler sonuçsuz kalırsa Filistin devletinin kurulduğunu ilan edeceğini açıkladı.

Amerikan emperyalizmi, İsrail-Filistin görüşmelerinin başarısız kalmasının uluslar arası politikada kendisi açısından olumsuz algılanacağını, “barış” sağlayıcı güç olmadığı şeklinde yorumlanacağını ve İsrail-Filistin ilişkilerinde ve dolayısıyla Ortadoğu’da başka güçlerin, öncelikle de AB’nin devreye gireceğini ve böylece bölgedeki hegemonyasının sarsılacağını görüyor. Esasen bu nedenlerden dolayı Amerikan emperyalizmi, Filistin-İsrail görüşmelerinin her iki tarafı tatmin edici bir şekilde sonuçlanmasından yana.

İsrail de görüşmelerin sonuçlanmasından yana. O da bu saatten sonra Arap dünyasını karşısına almak istemiyor. Niçin istesin ki? Arap ülkelerinin bir kısmıyla “iyi komşuluk” ilişkileri kurmuş. Suriye ile de “barış” görüşmesinden yana. Yani devlet olarak varlığını kabul ettirmiş durumda. FKÖ, İsrail’i devlet olarak tanıyor. İsrail de, Filistin’de Filistinlilerin devlet kurmalarına karşı değil artık. Ama onun bütün sorunu, Filistin devletinin kuruluşunu mümkün olduğunca geciktirmek, birkaç parçadan kurulmuş (zaten daha şimdiden iki parçadan oluşan bir otonomi durumunda), sürekli İsrail'in “hüsnü niyeti”ne bağlı bir devlet olması için ortam hazırlamaktır. İsrail, ‘bana bağımlı Filistin devleti, en iyi devlettir’ anlayışından hareket ediyor. İsrail, iç politika açısından hazır olduğunda böyle bir devletin kurulmasını onaylayacak ve tanıyacaktır. Ama gelişmeler, İsrail’in bu adımı atmaya henüz hazır olmadığını gösteriyor. Kudüs ve başka bölgelerin statüsü üzerine görüşmelerin çetin olması, detayda anlaşamama, işin sadece görünen yönü. Esas olan, hükümetin güçsüzlüğü, bir kısım İsraillinin işgal edilen Filistin topraklarını terk etmek istememesi vb. nedenlerin İsrail iç politikasının seyrini belirliyor olmasıdır.

ABD Başkanı Clinton, giderayak Ortadoğu’nun “barış meleği” olmak sevdasıyla zorladığı bugünkü görüşmelerden istenilen sonucun alınamayacağını görüyor. Ama en azından yeni başkan ve ABD’nin bölgedeki çıkarları bakımından başka güçlerin (örneğin AB’nin) devreye girmesini engelleyen bir ortam hazırladı.

İsrail’de ve Filistin’de, görüşmelerin olumlu ve de olumsuz sonuçlanması için gösteriler yapılıyor. Filistin’de, gerekirse yeniden mücadeleye, intifadaya döneriz sözleri ve eylemler yükseliyor. Buna karşın İsrail’de kamuoyu ikiye bölünmüş durumda; Filistin ile barışı isteyenler ve istemeyenler.

Camp David görüşmeleri, büyük bir ihtimalle, İsrail ve Filistin’deki muhalefeti yatıştırıcı, gelecek için umut verici birtakım vaatler ile sonuçlanacaktır. ABD’nin, İsrail’in ve FKÖ nezdinde Arafat’ın istediği “bağımsız” Filistin devleti Camp David’de kurulmayacak ve ilan edilmeyecektir.

31 Mayıs 2000 Çarşamba

KİM KAZANDI?


 
İsrail ordusu ilk kez 1978’de Lübnan’a girdi. Filistin Kurtuluş Ordusu’nun (FKÖ) kuzeyden saldırılarını engellemek amacıyla işgal ettiği Lübnan topraklarından tamamen çekilmedi. FKÖ’nün 1982’de Lübnan’ı terk etmek zorunda kalmasından sonra da Lübnan’da kalan İsrail ordusu, 1985’te “Güvenlik Bölgesi” adı altında Lübnan’ın güney sınır bölgesini (İsrail’in kuzey sınırı) işgal altında tuttu. Bu bölgedeki Hristiyan Lübnanlılarla da işbirliği yapan İsrail ordusu, kuzeyden gelecek saldırıya karşı bir savunma şeridi oluşturmuş oluyordu.

FKÖ çekildikten sonra onun yerini zamanla İran ve Suriye güdümünde hareket eden Hizbullah aldı ve özellikle raket atışlarıyla İsrail’e karşı savaşını sürdürdü.
90’lı yılların başında revizyonist blokun çökmesi ve sonra Arafat önderliğinde FKÖ’nün Filistin sorununun çözümünü Amerikan emperyalizminin girişimine bırakması, yani Filistin davasına ihanet ve İsrail-Filistin yakınlaşması; Amerikan emperyalizminin bölgedeki hakimiyetini pekiştirmeye hizmet eden “barış” girişimleri sonucunda bölgedeki siyasi ve askeri şekillenmeler, “soğuk savaş” döneminin şekillenmeleri olarak yıkıldı. “Güvenlik bölgesi”ni, Lübnan’ın güney kısmında İsrail sınırı boyunca belli bir şeridi işgal altında tutmanın anlamı kalmadı.

Mayıs ayının ikinci yarısından itibaren işgal bölgesinden çekilme hazırlığı ve apar-topar çekiliş Arap dünyasının belli kesimlerinde zafer olarak algılandı. Öyle ki Hizbullah, İsrail ordusunu Lübnan’dan kovduğuna, onu yendiğine inanacak kadar zafer sarhoşu oldu ve boşalan alanlara yerleşti. Hizbullah’ın bu “askeri zaferi” Şam ve Tahran’da da kutlandı mı, bunu bilmiyoruz. Ama Suriye ve İran’da reel politikacılar bu çekilişin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlar.

İsrail, öncelikle ABD, AB, Rusya ile, hemen hemen bütün emperyalist ülkeler ile ve BM ile durumu konuşarak, anlaşarak işgal bölgesinden çekildi. Bu çekilme ile BM-Güvenlik Konseyi’nin 425 numaralı bildirgesinin gereğini yerine getirmiş oldu. Yani sınırın her iki tarafında “uluslar arası barış ve güvenliğin yeniden sağlanması”nda payına düşeni yapmış oldu.

İsrail, hemen hemen bütün Arap devletleri tarafından devlet olarak tanındı. Bunun ötesinde komşu Arap ülkeleriyle, örneğin Ürdün ve Mısır ile çok yönlü sıkı ilişkiler kurdu. Her şeyden önce işgale neden olan FKÖ ile anlaşma masasına oturdu. Her ne kadar, 1993’te Oslo’da başlayan görüşmeler ağır-aksak ilerliyorsa da, esas itibariyle amacına ulaştı: FKÖ, İsrail’i devlet olarak yok etme mücadelesinden vazgeçtiğini, onu devlet olarak tanıdığını, ona karşı mücadelesinin masa başında sürdüreceğini çoktan açıkladı. Filistin ile İsrail arasındaki çatışma esasa özgü olmaktan çıkarak ayrıntıya özgü oldu.

Bütün bunlar İsrail’i uluslar arası politikada ve ilişkilerde “haklı” konuma getirdi. İsrail, kendisine yönelen siyasi silahları etkisiz hale getirdi. Siyonizm, “barış” isteğini dünya kamuoyuna açıkladı. Bakın, çekiliyorum, ama buna rağmen saldırıyla karşı karşıya kalırsam kendimi savunurum ve bunu için de çok şiddetli saldırıya geçerim dedi/diyor.

İsrail’in bu politikası, Amerikan emperyalizminin politikasıdır. Şimdi, Amerikan emperyalizmi bu “barış” politikasını İsrail vasıtasıyla Ortadoğu’ya dayatıyor. Aslında Rusya’ya, AB’ye ve doğrudan da Suriye ve İran’a dayatıyor. Mevcut haliyle bu ülkelerden hiçbirisi İsrail’in güney Lübnan’dan çekilme politikasına karşı olamaz. Ama aynı zamanda ve bu koşullarda hiçbir güç, Hizbullah’ın İsrail’e saldırısını destekleyemez. Şimdi Suriye ve İran, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki “barış” politikasının önündeki bu iki lokal güç, köşeye sıkışmış durumda. Bu durumda Hizbullah’ı desteklemek barıştan yana olmamak, tamamen tecrit olmak ve Amerikan emperyalizminin, ‘Suriye ve İran terörizmi destekleyen ülkelerdir’ tespitini onaylamak, bölgedeki Amerikan girişimini onaylamak anlamına gelecektir. Bu durumda Ortadoğu’da Amerikan “barış” politikası, İran ve Suriye’yi köşeye sıkıştırıyor. Suriye, ya Hizbullah’ı İsrail’e karşı destekleyecek, ya da İsrail ile masaya oturacak. En yakın destekçisi olan Rusya’nın, Çeçen “terörizmi”ne karşı mücadele eden Rusya’nın , Suriye’nin Hizbullah’ı desteklemesini isteyemeyeceğine göre Suriye, İsrail ile “barış” görüşmesine başlamak zorunda kalacak. Suriye buna yanaşır mı, yanaşmaz mı, bunu bilmiyoruz. Ama başka bir seçeneği de yok. Aynı durum İran için de geçerli. “Reform” rüzgarlarının estiği İran, ya Hizbullah’ı desteklemeye devam ederek bütün dünya kamuoyu önünde “terörist devlet” olma özelliğini pekiştirecek, ya da dolaylı olarak Amerikan “barışı”nın bir unsuru olmak zorunda kalacak. Ayrı durum AB ve Rusya için de geçerli. Hiçbir emperyalist ülke veya bölgede söz sahibi olmak isteyen ülke, İsrail’in ABD güdümlü “barış” girişimine karşı gelecek, bu girişimi baltalayacak durumda değil. Aksi taktirde teşhir olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

İsrail, bu ve benzeri hesaplar sonucunda işgal bölgesinden çekildi. İşgalin kalkması, Lübnan’ın devletsel bütünlüğü açısından önemlidir, olumludur. Ama bu, bir kısım Arap dünyasının ve Hizbullah’ın zaferi değildir. İlla da zafer aramak gerekiyorsa bu çekilme uzun vadede İsrail siyonizminin ve Amerikan emperyalizminin bölgemizdeki “barış” politikasının “zaferi”dir.