deneme

oslo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oslo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2009 Çarşamba

SİYONİZMİN DEVLET İDEOLOJİSİ OLARAK GELİŞMESİ



Eser kalmadı çölde bizden, çölün kendine sakladığından gayri” 
 (Mahmud Derviş)


Filistin’de devlet kuracak kadar bir Yahudi nüfus yoktu ve bunun ötesinde bir kaç bin sene önce yaşamış oldukları topraklara geri dönme hakkını nasıl temellendireceklerdi? İnandırıcı olmak için bu soruya cevap verilmeliydi ve cevap, tarihin çarpıtılmasıyla; gizemselleştirilmesiyle verildi. Siyonizme göre Yahudiler, bir zamanlar yaşadıkları topraklara dönebilirler, orayı vatan olarak görebilirler. Çünkü Yahudi tarihi, “tamamen kendine özgüdür, “bütün tarihsel yasalarla çelişki içindedir” (Bkz: Abba Eban; “Dies ist mein Volk. Die Geschichte der Juden”, s. 9, Zürih 1970). İstisnai, kendine özgü bir durum denmese tarih anakronik -çağ dışı- taleplerle dolup taşardı: Tarihin tekerleği geriye doğru çevrilirdi; örneğin Türkler, Anadolu’dan kovulur, Orta Asya’ya sürülürdü. Kürtler, kabile olarak geldikleri yerlere sürülürdü vs. vs. veya Türkler, bugün faşist diktatörlüğün jeopolitikasının; jeostratejisinin (Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar) dışında kalan ve Osmanlılar tarafından ilhak edilen Arap ülkelerini, Kuzey Afrika’yı, Hindistan’ı talep edebilirler. Anlayışlarının böyle bir saçmalığa yol açacağını gören siyonistleri, kurtuluşu, bizim tarihimiz hiç kimsenin tarihine benzemez, bir istisnadır, tamamen kendine özgüdür anlayışında buldular.

Siyonizm kavramını Nathan Birnbaum, 19. yüzyılın sonlarına doğru “Yahudi Sorununun Çözümü İçin Araç Olarak Kendi Ülkesinde Yahudi Halkın Ulusal Yeniden Doğuşu” yazısında işlemiştir. Moses Hess (1812-1875), Leo Pinsker (1821-1891) ve Theodar Herzl (1860-1904) Siyonizmin teorik geliştirilmesine önemli katkıları olanların başında gelirler.

1 Nisan 2002 Pazartesi

DİREN FİLİSTİN!


 
Terörist İsrail devleti, Filistin Otonomi Yönetimi’ne karşı sürdürdüğü savaşı resmen de açıkladı. Siyonist başı Şaron, Arafat’ı da resmen düşman ilan etti. İsrail ordusu her fırsatı değerlendirerek saldırıyor. Tankıyla, uçağıyla, füzesiyle yakıyor, yıkıyor, Filistin halkını katlediyor. Güç gösterisi, Arafat’ın karargahını ablukaya alarak sürdürülüyor.

Filistin halkı çaresiz olmadığını, teslim olmayacağını gösteriyor. Her İsrail saldırısına, katliamına intihar komandolarının eylemiyle, genel direnişiyle cevap veriyor.

Filistin-İsrail sorununun, sadece Filistin-İsrail ile sınırlı olmadığını Ortadoğu’daki son gelişmeler de göstermektedir. Oslo sürecinin sonlanması, İsrail tarafından da tanınan bir Filistin devletinin kurulması anlamına geliyordu. Siyonist başı, Beyrut Kabası Şaron, böyle bir gelişmeyi engellemek için her fırsatı değerlendirdi. Daha başbakan olmadan önce, Filistin-İsrail görüşmelerini engellemek için provokasyonlara girişti. Böylece görüşme sürecinin önünü tıkadı.

11 Eylül saldırısı, siyonist başı Şaron tarafından da kullanıldı/kullanılıyor. Amerikan emperyalizminin “uluslar arası terörizme karşı savaşı”nı İsrail, Filistin halkını teslim alma savaşına dönüştürerek sürdürüyor. İsrail, dünya kamuoyunun dikkatinin Afganistan Savaşı’na çevrilmiş olmasını da kullandı. Afganistan’da Taliban rejimine karşı uluslararası emperyalist koalisyon savaşını sürdürürken İsrail de, Filistin’i yakıp yıkmaya, onlarca Filistinliyi katletmeye devam etti.

Afganistan’dan sonra sıra Irak’a geldi. En son olarak ABD Başkan Yardımcısı Ortadoğu’yu turladı. Umduğunu bulamadı, Ortadoğu ülkelerini Irak “seferi” için kazanamadı. Amerikan emperyalizmi şimdi Arap ülkelerini Irak’a karşı savaşında müttefik olarak kazanabilmek için Filistin sorununu kullanıyor. Söylenmek istenen şu: Oslo sürecine dönülmesini, Filistin-İsrail sorununun sonlanmasını istiyorsanız Irak’a karşı savaşımda yanımda yer alırsınız, en azından sesinizi çıkartmazsınız!

İsrail’in pervasızlığının, dünya kamuoyunu hiçe saymasının altında yatan gerçek budur. İsrail, Amerikan emperyalizminin bu taktiğini biliyor ve desteğinden emin olduğu için de katliama devam ediyor.
Şaron, şu veya bu biçimde bir Filistin devletinin kurulmasını engelleyemeyeceğini biliyor. Siyonist başı, yakıp yıkma, katletme ve teslim alma politikasıyla Filistin devletinin kuruluşunu zorlaştırmayı ve aynı zamanda kişiliksizleştirilmiş bir önderlikle masaya oturarak istediğini kabul ettirmeyi hesaplıyor. Öncelikle de Camp David sürecinde uzlaşama sağlanamayan bazı konuların kendi lehine çözümünü hesaplıyor.

Filistin halkı, İsrail’in bu hesabını bozuyor. Filistin halkı, Arafat’ın teslimiyetini aşarak, teslim olmayacağını, kişiliksizleşmeyeceğini gösteriyor. Filistin direnişinin anlamı budur. Filistin halkı, Oslo sürecinin, Arafat’ın teslimiyetçi politikasının sonuç vermediğini veya bugünkü sonucu verdiğini, siyonizme ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadele edilmeksizin sonuç alınamayacağını bir kez daha gördü.
Siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele Ortadoğu’da yeniden Filistin’de örülüyor.
Filistin halkının bu mücadelesini kendi mücadelemiz olarak görüyoruz.
Diren Filistin!

6 Mart 2001 Salı

Ortadoğu’da Amerika’nın İflası


 
Filistin-İsrail ilişkilerinin ve Oslo sürecinin sonuçsuz kalmasından bu yana Ortadoğu’da, adeta eski günlere dönüldü. Filistinlilerle İsrail arasındaki çatışma her türlü araç kullanılarak sürüyor. Aylardan beri süren çatışmalarda yüzlerce Filistinli katledildi. bütün bunlar Filistin ile İsrail arasındaki “Pax Americana”nın; Amerikan “barışı”nın sonuçlarıdır.

Filistin yarası kanarken Amerikan emperyalizmi Irak’ı bombaladı. 16 Şubat’ta Irak’ın güneyinden yapılan saldırıyla Bağdat’ın bombalanması ve sonra kuzeyden bombalama, yeni Amerikan yönetiminin saldırgan dış politikasının sadece bir ifadesidir.

Teknik açıdan modernleştirilmiş Irak radarları uçuşa yasak bölgelerde devriye uçuşu yapan Amerikan ve İngiliz uçaklarının tehdit ediliyormuş! Daha önceki saldırılarda da aynı demagoji öne sürülmüştü.

Kuzeyde 36. paralel ve güneyde de 33. paralel doğrultusunda çekilen çizgiyle Irak, fiilen üçe bölündü. 33. ve 36. paraleller arasında kalan bölgede S. Hüseyin’in diktatörlüğü hakim, kuzey ve güneydeki bölgelerde ise Amerika hakim. Amerika, bu bölgeler üzerinden Irak’ı kontrol ediyor.
Yeni Amerikan yönetimi S. Hüseyin’i devirmeyi Ortadoğu’daki esas hedefi olduğunu açıkladı. Amerikan Dışişleri Bakanı Powell; “Irak sorunu öncelliğe sahiptir, İsrail ile Filistinliler arasında yoğun arabuluculuk rolü“ söz konusu değildir açıklamasıyla bundan sonra Ortadoğu’da nelerle karşı karşıya olunacağını gösteriyor.

Bir bütün olarak Ortadoğu, Amerikan emperyalizmi açısından birbirini tamamlayan iki nedenden dolayı oldukça önemlidir. Birincisi, bilindiği kadarıyla dünya enerji rezervinin üçte birinden fazlası körfez bölgesinde bulunuyor. İkincisi, bölge olarak Ortadoğu, Amerikan emperyalizminin Avrasya jeostratejisinin güney ayağını oluşturuyor. Bu iki nedenden dolayı Amerikan emperyalizmi, 21. yüzyılda dünya hakimiyetini gerçekleştirmek için bölge üzerinde mutlak hakimiyet kurmak istiyor.

Irak’a yapılan hava saldırısının nedeni bölge üzerinde hakimiyet için mücadeleden başka bir anlam taşımıyor. Körfez Savaşı’ndan bu yana Amerikan emperyalizminin Irak üzerinde estirdiği terör, bugünlerde delik deşik olan ambargo, Saddam rejiminin yıkılmasına değil, tersine güçlenmesine ve Irak halkının yoksulluğa ve sefalete sürüklenmesine neden olmuştur. Bu durum ve Filistin-İsrail “barışı”nın fiyaskoyla sonuçlanması Amerikan emperyalizminin bölgedeki nüfuzunu yıpratmıştır. Yeni Amerikan yönetimi bu gelişmeyi durdurmayı hedefliyor ve ne pahasına olursa olsun Saddam rejimini devirene kadar saldırı ve baskıyı yoğunlaştırarak sürdüreceğini açıklıyor. Sorunların çözümsüz kalması, yani Amerika’nın Ortadoğu politikasının iflası, başka emperyalist ülkeleri cesaretlendirmiş ve onlar da bölgedeki faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır.

Son yıllarda AB, bu entegrasyonunun üyesi olan Almanya, Fransa gibi ülkeler, Çin, Japonya, Rusya, ABD kontrolünde Türkiye ve başka ülkeler, Ortadoğu’da etkili olmak için faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Irak’a uygulanan ambargoyu delik deşik eden ülkelerin başında Fransa, Çin, Rusya ve bizzat ABD’nin kendisi geliyor. Amerikan şirketleri, Körfez Savaşı’ndan hemen sonra, özellikle Ürdünlü işadamlarıyla, Ürdün mülkiyetinde kurdukları şirketlerle Irak’a ihracatı sürdürdüler. Fransa, Çin, Rusya ve Japonya gibi emperyalist ülkeler de Irak ile, petrolün çıkartılması ve işletilmesi üzerine bir dizi anlaşma yaptılar. Ama bu anlaşmaların uygulanması için tek koşul, ambargonun kalkmasıdır. Ambargo devam ettiği müddetçe bu ülkelerin Irak petrolüne uzanmaları engellenmiş oluyor. Bu nedenden dolayıdır ki bu ülkeler, adeta ABD’ye nazire yaparcasına ambargoyu “tıbbi yardım” uçaklarıyla deliyorlar. ABD ise ne pahasına olursa olsun ambargonun devamından yana. Çünkü ambargonun kalkması durumunda Irak petrolü üzerinde kontrolü kalkmayacak. Bu durum gösteriyor ki, Amerikan emperyalizmi, ambargo sürdüğü müddetçe Irak’ta var.

Amerikan emperyalizmi Irak’ı bombalayarak rakiplerine gözdağı veriyor, mücadelesiz Irak’tan ayrılmaya niyeti olmadığını gösteriyor.
Aynı taktiği Amerikan emperyalizmi Filistin-İsrail sorununda da uyguluyor. Rakiplerini bu sorundan da uzak tutmaya çalışıyor. Geçen yılın son aylarından, Arafat-Barak-Clinton görüşmelerinin sonuçsuz kaldığı dönemden bu yana Fransa’dan, Almanya’dan, Rusya’dan devlet ve hükümet başkanları, dışişleri bakanları ve AB temsilcileri İsrail ve Filistin’de görüşmeler yaparak “barış”ı kurtarmaya çalışmışlardır. Bu görüşmelere Amerikan tarafı seyirci kalmamış, o da adamlarını göndererek sorunu, çözersem ben çözerim, başkaları müdahale edemez mesajını vermiştir. Amerika’nın dediği oldu. Diğerleri geldikleri gibi gittiler, ama ABD orada kaldı. 

Irak’a saldırısı, Filistin-İsrail “barış” görüşmelerini sürüncemede bırakması -ki bununla Filistin’in soluğunu kesmeyi, Arap ülkelerini kendi pozisyonuna getirmeyi amaçlıyor- ABD’nin Ortadoğu ve Yakındoğu politikasının iflası anlamına geliyor.

Filistin’de intifadanın yeniden canlanması, bir halkın iradesi kırılmadıkça kolay kolay teslim alınamayacağını göstermektedir. İsrail’in Filistin üzerinde estirdiği terör, yüzlerce Filistinliyi katletmesi ve ABD’nin Irak’a saldırısı, komşu Arap ülkelerinde antiamerikancılığı güçlendirmiş ve kitlesel protestolara yol açmıştır. Yeni intifadanın dünya çapında etkisi olur mu, ulusal ve sosyal kurtuluş için mücadeleyi yeniden ve daha güçlü olarak etkiler mi, bunu önümüzdeki süreç gösterecek.

13 Şubat 2001 Salı

İSRAİL’DE SEÇİM


 
1993 Oslo anlaşmasına göre beş yıl içinde Filistin Özerk Yönetimi bağımsız Filistin devletine dönüşecekti. İsrail tarafı bu sürecin varılan anlaşmalar doğrultusunda ilerlememesi için elinden geleni yaptı. Oslo’dan bu yana şüphesiz birçok adım atıldı. Ama Filistin, özlemini duyduğu sonuca varamadı.

Filistin-İsrail barışı, dünyanın stratejik önemi olmayan herhangi bir bölgesinde iki halk arasındaki çatışmanın sone erdirilmesi ve barışın sağlanması olarak görülemez. Filistin-İsrail arasındaki çelişkilerin kökeninde, gelişmesinde ve süren bu haliyle durumunda birçok faktörün belirleyici etkisi vardır. Bölge, emperyalizm açısından stratejik bir öneme sahiptir. Petrol kaynaklarına yakındır. Hazar Havzası enerji kaynağından ve bu enerjinin dünya pazarlarına taşınması için düşünülen Bakü-Ceyhan boru hattından uzak değildir. Bu hattın inşası durumunda Ceyhan’ı kontrolde Kıbrıs kadar önemlidir. Bu ve başka nedenlerden dolayı Filistin-İsrail barışı, emperyalist ülkelerin, başta da Amerikan emperyalizminin kontrolünde bir “barış” görüşmesi olarak gelişmiştir. Şaron’un seçimleri kazanmasıyla bu görüşmelerin yeniden şekillendirileceği açıklanıyor.

Şaron, geçen yılın sonbaharında Haremi Şerif provokasyonuyla o zamana kadarki “barış” çabalarını sıfırladı. Filistinliler, yeni bir intifada ile haklı taleplerine sarıldılar. Karşılıklı tehdit, birbirini kovalayan Arap ülkeleri zirvesi ve Clinton ile görüşmeler sonuç vermedi. Veremezdi de. Clinton gidiciydi. Barak’ın siyasi durumu belli değildi. Keza Arafat da zayıflayan siyasi konumunu yeniden güçlendirmek zorundaydı. Şaron da seçime oynuyordu. Oyunu kazandı ve şimdi başbakan.

Kim bu adam? “Buldozer” denilen A. Şaron, bir katildir. Filistin halkının amansız, yeminli düşmanlarından birisidir. 1953’te “komando 101” ile Filistinli kadınları ve yaşlıları katlettiren odur. 1982’de Lübnan’a saldıran, Beyrut’a giren ve bu ülkenin güneyini işgal eden odur. Lübnanlı falanjistlerin (faşistlerin) Sabra ve Şatila kamplarında Filistinlileri katletmelerine yol gösteren aynı Şaron’dur. Bakanlık yaptığı dönemde Filistin topraklarını işgal edenler tarafından “baba” diye anılan Şaron, bir işgalcidir.

Şimdi bu katil –45 gün içinde güvenoyu alınca- Filistin-İsrail “barış” görüşmelerinde yeni bir sayfa açacağını ilan ediyor. Oslo anlaşması, Şarm el Şeyh, Camp David ve son olarak da Taba görüşmeleri beni bağlamaz, Kudüs bölünmez, İsrail’in bütün zamanlar için başkentidir diyor. Barak’ın tavizkar davrandığını açıklıyor. Ariel Şaron’un barış anlayışı tam teslimiyet anlamına geliyor. Benim belirleyeceğim şekilde “barış” olur diyor.

Likud partisi tek başına hükümet olamadığı ve İşçi Partisi ile (Barak’ın partisi) koalisyon yapmaya çalıştığı için bu sözlerin ne derece ciddi, ne derece retorik olduğunu zaman gösterecektir.

Şaron, Filistin-İsrail ilişkilerinin, “barış” görüşmelerinin nasıl gelişeceği konusunda istediğini söyleyebilir. Esas olan bu değil. Esas olan Amerikan emperyalizminin soruna nasıl baktığıdır. ABD’nin yeni başkanı W. Bush’un Filistin-İsrail “barış” görüşmelerini eski yönetimin bıraktığı yerden devam ettirip ettirmeyeceği henüz bilinmiyor. Mutlaka ki girilen “barış” yolundan çıkılmayacaktır. Çünkü Amerikan emperyalizminin çıkarları bunu; “barış”a devamı gerekli kılıyor. Bugünkü aşamaya gelmiş ilişkileri bir kenara atmak, “barış”tan yana gözükmemek, başka emperyalist ülkeleri kendi nüfuz alanına müdahaleye davet etmekten başka bir anlam taşımaz. Amerikan emperyalizmi, bölgenin Amerikan çıkarları açısından jeopolitik ve stratejik öneminden dolayı Arap dünyasını tamamen karşısına alarak, Filistin Özerk Yönetimi’ni tamamen yok sayarak bir “barış” görüşünde bulunamaz ve Şaron’un bu yönde adım atmasına da müsaade etmez.

Gelişmenin bu yönde olacağını bilen Arap ülkeleri ve Arafat önderliğinde Filistin idaresi, temkinli olmayı elden bırakmadan bekleyelim-görelim, ama görüşmelerden yana da olalım tavrını sergiliyorlar. Nitekim Arafat, Şaron ile de görüşmeye hazır olduğunu açıkladı. Arafat, Filistin halkı nezdinde durumunu güçlendirmek, tartışmasız liderliğini sürdürmek için Filistin-İsrail “barışı”nda ABD’nin, başka güçlerin, tabii bu arada İsrail’in de kendisine duyduğu güveni bir şekilde açıklamalarını bekliyor. Her iki taraf, iç sorunlarını hallettikten sonra yeniden masaya oturacaklar. O zamana kadar da çatışmalar, kontrollü bir şekilde sürecektir.

Filistin-İsrail ilişkilerinde veya bir bütün olarak Ortadoğu’da Türk devleti de söz sahibi olduğunu her fırsatta açıklıyor. Faşist diktatörlük, her ne kadar tarafsız gözükse ve dönem dönem, Filistin’in yanında yer alıyor havasını uyandırsa da o, esas itibariyle bütün Ortadoğu bölgesinde Amerikan emperyalizminin global çıkarlarına, onun jeopolitik ve stratejik anlayışına koşulmuştur. ABD-Türkiye-İsrail arasındaki stratejik önemi olan askeri anlaşma, revizyonist blokun dağılmasından sonra bölgemizde yapılan ve Ortadoğu-Hazar Havzası enerji kaynaklarının kontrolü açısından önemi olan ilk ittifaklaşmadır. Türkiye, bu anlaşmanın gereği doğrultusunda hareket ediyor ve bu nedenle Filistin’e destek adı altında Amerikan “barışı”na evet demesine “yardımcı” oluyor. Türkiye, Filistin’in siyonizme ve emperyalizme, somutta da Amerikan emperyalizmine karşı direncini kırmaya/törpülemeye çalışan bir rol üstlenmiştir.

Filistin-İsrail “barış” görüşmelerinin nasıl şekilleneceğini İsrail hükümetinin güvenoyu almasından sonra göreceğiz.


18 Ekim 2000 Çarşamba

FİLİSTİN-İSRAİL ÇATIŞMASI

Filistin-İsrail sorunu, eski bir sorundur. 19.yy’ın son çeyreğinden bu yana siyonizm, Filistin’de İsrail devleti kurmanın ideolojisi olarak gelişti. I. Dünya Savaşı sonuna kadar bu bölgenin Osmanlı hegemonyası altında olması, savaş sonrasında Ortadoğu’da İngiliz ve Fransız emperyalizminin rekabeti, siyonizmin gelişmesinde belirleyici olumsuz etkide bulunmadı. İsrail devletinin kurulmasını amaçlayanlar, bir taraftan Yahudi diasporasıyla dünya kamuoyunu etkilemeye çalışırken, aynı zamanda, özellikle İngiliz emperyalizmiyle çatışmaya girmeden Filistin’i, dışarıdan göçlerle doldurmaya başladılar. Nitekim 19. yy’ın sonundan itibaren İsrail devleti talebine uyarak Filistin’e göç eden Yahudiler, bu topraklarda devlet olarak örgütlenebilecek bir nüfus oluşturdular. İsrail devleti, işgal edilen Filistin topraklarında kuruldu. Özellikle II. Dünya Savaşı döneminde “Holocaust”tan kurtulanlar, Nazi katliamından kaçanlar ve geriye kalanlar, örgütlenmiş göçle Filistin’i doldurdular. Yahudi nüfusu yarım milyonu geçmiş ve Yahudi terör örgütleri, Filistinlileri ve İngiliz işgalcilerini yıldırma ve varlıklarını kabul ettirme eylemlerini yoğunlaştırmışlardı. Çatışmaların yoğunlaşması üzerine BM, Filistin’in bölünmesini öngören bir plan hazırladı. Bu plana göre Filistin topraklarında iki devlet kurulacaktı; Filistin ve İsrail. Araplar bu plana; Filistin ve İsrail devletlerinin kurulmasına karşı çıktılar.
Ben Gurion’un 14 Mayıs 1948’de İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmesinden bir gün sonra Filistin ve İsrail arasındaki ilk Ortadoğu savaşı patlak verdi. Komşu Arap ülkelerinin saldırılarını püskürten İsrail ordusu, Filistin devleti için öngörülen toprakları da işgal etti. Bunun ötesinde, 1949’da, savaşın sona erdiğinde yaklaşık 800 bin Filistinli, komşu Arap ülkelere göçmek zorunda kaldı. Böylece Filistinlilerin hala süren göç ve kamp dramı/yaşamı başladı.
1949 yılı sonunda yayımlanan bir BM bildirgesinde Kudüs’ün uluslar arası statüye sahip olması ve göçmenlerin geri dönmeleri ve kendilerine tazminat ödenmesi talep ediliyordu. İsrail’in buna cevabı, Kudüs’ü başkent ilan etmesi oldu.
İsrail’in kurulmasından bu yana İsrail-Arap ülkeleri ilişkileri, hemen hemen hep savaş ilişkileri oldu. 1956’da (Ekim sonu) İsrail, Süveyş savaşında İngiltere ve Fransa’nın yanında yer aldı ve bu emperyalist devletlerin desteğiyle Mısır’a saldırdı.
Altı Gün Savaşı’nda (Haziran 1967) Filistin haritası yeniden değişti: İsrail, Gazze Şeridi’ni, Batı Şeria’yı ve Kudüs’ün merkezini işgal etti. Bu işgal sonucunda bir milyondan fazla Arap, siyonist diktatörlüğün hâkimiyeti altında kaldı. İşgal edilen bölgeler aynı yıl içinde yerleşime açıldı. Bu bölgeler, İsrail’den ve dışarıdan gelen Yahudi göçmenlerle dolduruldu.
Ekim 11973’te Suriye ve Mısır, İsrail’e saldırdı. Bu Ortadoğu savaşı altı ay kadar sürdü ve savaş sonrasında sağlanan uzlaşma hala tartışma konusu.
Arafat’ın 1974’te BM’de ki konuşmasından sonra bu kurum, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını tanıdı.
1978’de Amerikan emperyalizminin patronluğunda Mısır ve İsrail, Camp David’de kendi aralarında barış ve Ortadoğu barışının genel ilkeleri üzerine anlaştılar. Bu barış anlaşması, işgal bölgelerinde İsrail askeri hâkimiyetine (idaresine) son verilmesini ve buralarda (Batı Şeria ve Gazze Şeridi) Filistin otonom idaresinin kurulmasını öngörüyordu.
1980’de İsrail parlamentosu çıkardığı bir yasayla Kudüs’ü “İsrail’in ebedi başkenti” ilan etti.
1982’de İsrail, Lübnan’a saldırdı. Beyrut’a kadar ilerleyen İsrail ordusu, Lübnanlı Hıristiyan milislerle (Falanjistler) birlikte Filistinlileri katletmeye başladı. Filistin göçmen kamplarında toplu katliamlara girişildi.
İsrail ordusu 1985’te Lübnan’dan çekildi, ama ülkenin, İsrail sınırı bölgesini işgal etti. Bu işgal birkaç ay öncesine kadar devam etti.
Revizyonist bloğun yıkılmasından sonra, başka bölgelerde olduğu gibi Ortadoğu’da da “barış” sorunu iki süper gücün (SB ve ABD) hegemonya çatışması kıskacından çıkmış oldu. Ama bu sefer de Amerikan emperyalizmi, Yeni Dünya düzeni perspektifiyle, dünyanın tek hâkim gücü perspektifiyle Ortadoğu’da hâkimiyetini öngördüğü gibi pekiştirmek için İsrail/Filistin arasındaki sorunun “barışçıl” çözümüne yöneldi. Diğer emperyalist ülkelerden daha erken davranarak inisiyatifi eline aldı.
Ortadoğu barış konferansı 1991’in sonunda Madrid’de başladı. İsrail, bazı komşu Arap ülkeleriyle ilk defa, başlayan bu yeni süreç içinde ilişki kurdu.
Uzun ve gizli görüşmelerden sonra Oslo’da (1993) Filistin-İsrail “barış”ının temeli atıldı (!). Her iki taraf, birbirini tanıma ve işgal bölgelerine otonomi statüsü verme konusunda anlaştı.
Oslo ilke anlaşmaları tam anlamıyla uygulanmadı. Şüphesiz İsrail, Netenyahu döneminde bile bazı bölgeleri (Hebron’un önemli bir bölümünü) Filistinlilere devretti.
Oslo ilke anlaşmasına, o zaman yapılmış olan açıklamalara uyulmadığından dolayı, Oslo’dan sonra, Oslo kararlarını uygulamak için, İsrail tarafından çıkartılan sorunların üstesinden gelmek için yeni toplantılar/zirveler düzenlendi. Wye 1 ve 2 buna bir örnektir.
Oslo anlaşmalarına göre, beş yıl sonrasında Filistin devletinin kuruluşu ilan edilecekti. Ama olmadı.
Barak ve Arafat, Şarm El Şeyh’deki ilk görüşmelerinde (Eylül 1999) barış anlaşması için nihai tarihin 13 Eylül 2000 olması konusunda anlaştılar. Ama sonuç alınamadı. Son Camp David görüşmesi de fiyasko ile sonuçlandı. Ve barut fıçısına dönen Filistin, A Şaron’un provokasyonu sonucunda patladı.
Filistin-İsrail sorununu hangi politikalar bu durumla getirdi?
İki süper devlet döneminde; dünyanın sosyal emperyalist Sovyetler Birliği ve ABD önderliğinde ikiye bölünmüş olduğu dönemde sorunlu taraflardan birisinin arkasında ABD varsa, diğerinin arkasında da SB vardı. Güçler dengesinde olağanüstü bir eşitsizlik söz konusuysa güçlü olan yeniyor, diğeri de bu yenilgiyi geçici olarak kabulleniyordu. ABD ve SB de, bir dahaki dalaşmaya kadar sonucu anlayış(!) karşılıyorlardı. Güçler dengesinde eşitsizliğin önemli olmadığı durumlarda ve bölgenin önemi de göz önünde tutularak, ABD ve SB arasındaki dünya barışı adına it dalaşı, dünyanın çeşitli bölgelerinde haklı ve haksız çatışma içinde olan güçlere perspektif olarak sunuluyordu. Revizyonist bloğun dağılmasından sonra bu durum da ortadan kalktı. En güçlü emperyalist ülke ABD, dünya “barış”ını 21. Yy stratejisinin gereksinimlerine göre düzenlemek için harekete geçti. Ortadoğu “barış”ı da bunun bir sonucudur. Amerikan emperyalizmi, ne pahasına olursa olsun inisiyatifi elinde tutmaya çalışıyor. Başka emperyalist ülkelerin bu sorunla fazla haşır-neşir olmasını istemiyor veya bunu engelliyor. Amerikan emperyalizmi “barış” görüşmelerini, her iki taraf karşısında bağımsız, tarafsız konumda kalarak sürdürmüyor. Tersine, görüşmeleri ve “barış”ı hep İsrail lehine yontarak ele alıyor. Bunu yapabiliyor, çünkü Suriye ve Irak dışında bölgenin diğer Arap ülkeleri (Mısır, Ürdün, S, Arabistan ) Amerikan emperyalizmine bağımlı konumdalar. Bu ülkeler, aynı zamanda, Arafat için de önemli, hem genel olarak dünyada ve özel olarak da Arap dünyasında kamuoyu oluşturmak ve maddi destek sağlamak bakımından.
Diğer taraftan, mücadele anlayışı değişmiş, reformist olmuş, emperyalizme teslim olmuş bir Arafat da Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in işini kolaylaştırıyor. Arafat, Oslo görüşmelerinden bu yana sürekli sürüklenmiştir, etkin, inisiyatifli değil, edilgen olmuştur Önce gürlemiş, esmiş, ama yağmamıştır! Asarım, keserim demiş, ama ABD patronluğunda, Mısır’ın –son zamanlarda bazen de Türkiye’nin telkinleriyle- İsrail ile masaya oturduğunda kuzu olmuştur. Son 8/10 yılın Arafat’ı, uzlaşan, taviz veren, Filistin davasını Amerikan emperyalizminin çıkarlarına peşkeş çeken, gerçek/tutarlı barış ve özgürlüğü “pax Americana” uğruna rafa kaldıran Arafat’tır.
İsrail ve ABD, barış adına Arafat’ı oyalıyorlar, oynatıyorlar ve kendi koşullarını dayatıyorlar. Ama Filistin halkı bu oyuna tahammülünün kalmadığını son intifadasıyla gösterdi. Bu son irtifada aslında sadece İsrail’e karşı değil. Bu intifada, Arafat ve Otonomi idaresini de hedef alıyor. Bir taraftan İsrail işgali, baskısı, onur kırıcı yaşama mahkûm edilmek, verilen özlerin tutulmaması, diğer taraftan Arafat’ın teslimiyeti, Otonomi yönetiminin yeteneksizliği, yolsuzluklar, işsizlik vb. Filistin halkını patlayacak duruma getirmişti. Ve o, patladı: 100’den fazla ölü ve binlerce yaralı.
Bundan sonra ne olacak? Ortada bir belirsizlik yok. Görünüş, aldatıcı. Ne olacağı belli; kalınan yerden devam edilecek. Önce, taraflar birbirlerini kınayacaklar. Bir araya gelmek için biraz naz edecekler, ama ABD patronluğunda yeniden bir araya gelecekler. Belli bir süre –bu, birkaç gün olabileceği gibi, birkaç hafta, hatta ay da olabilir. İç politik ortama bağlı olan bir sorun- uzlaşmaz, taviz vermez, sonuna kadar hakkını savunan bir tavır sergileyecekler, ama sonra yeniden uzlaşacaklar. Arafat ve yönetimi Filistin halkını temsil ettiği müddetçe bu oyun böyle oynanacak ve Şarm El Şeyh’de bu oyun başladı bile.

5 Ekim 2000 Perşembe

FİLİSTİN KAYNIYOR


 
Filistin ile İsrail arasında kararlaştırılan ateşkesten birkaç saat sonra yeniden alevlenen çatışmalar, bütün Filistin topraklarına yayılarak devam ediyor. Filistin ve İsrail kaynakları, Gazze Şeridi’nde ve Batı Şeria’da ağır çatışmaların olduğunu bildiriyorlar. Hebron, Nablus, Ramallah, Nazaret, Um-al Fam, çatışmaların sürdürüldüğü belli başlı merkezler. Bu çatışmalara Filistin halkının yanı sıra Filistin polisi ve istihbarat polisi de katılıyor. İsrail ordusu, işgal bölgelerinde ağır silahlar da kullanıyor.

ABD Başkanı Clinton’ın inisiyatifi üzerine E. Barak ve Y. Arafat, Amerikan Dışişleri Bakanı M. Albright ile görüşecekler. Görüşmenin ana konusu, çatışmaların durdurulması ve barış görüşmelerine yeniden başlanılması olacak. İsrail ile Filistin arasında barışı sağlayan başkan olarak tarihe geçme umudunu yitirmemiş olan Clinton, “bölgedeki duman dağıldıktan sonra” her iki tarafın bir araya gelme “şansı yüksek” açıklamasını yaparak Filistin halkıyla adeta alay ediyor.

Yıllardan beri süre gelen görüşmeler; Oslo anlaşması ve onu takip eden görüşmeler, alınan kararlar, anlaşmanın uygulanması için yapılan yeni anlaşmalar, verilen sözlerin İsrail tarafından yerine getirilmemesi ve son olarak Camp David fiyaskosu, baskı sonucunda Filistin devletinin kuruluşunun açıklanmasının ertelenmesi, işgal koşulları, işsizlik vb. Filistin’i barut fıçısına dönüştürmüştü. İsrail’e duyulan kin ve nefret, Filistin Otonomi yönetiminin tavizkar tavrı, yönetme yeteneksizliği, kol gezen yolsuzluklar, tepkinin tuzu biberi olmuştu. Sadece bir kıvılcım, sadece yerinde ve zamanında bir provokasyon, bu barut fıçısını ateşlemeye yetecekti. A. Şaron, nam-ı diğer “Beyrut kasabı”, bu provokatörlüğü üstlendi. “Harem-i Şerif”i ziyaret ederek, Filistin halkını açıkça çatışmaya davet etti. Sonuç, şimdilik sayısız yaralı ve 63 ölü.

Yaşamı boyunca Sinagog dahi ziyaret ettiği pek bilinmeyen Şaron’un, müslümanlar için kutsal bir yeri ziyaret etmesi, barış değil, çatışma istemek anlamına geliyordu.

Şaron’un hesabı ne?
Hükümet başkanı olsa, o da Amerikan güdümünde sürdürülen “barış” görüşmelerini, aynen Barak gibi, sürdürecek ve Arafat ile tokalaşacak. Aynen selefi Netanyahu’nun yaptığı gibi. Ama Şaron, henüz hükümet başkanı değil. Barak’ın parlamentodaki konumu ise zayıf. Bu provokasyondan sonra, Barak’ı destekleyen İsrailli Arap milletvekilleri (on kadar), desteklerini çekeceklerini açıkladılar. Böylece Barak’ın parlamentoda çoğunluğun desteğini alması imkansızlaşacak. Hükümet düşecek ve yeni bir seçimi gündeme gelecek. “Beyrut kasabı” buna oynadı. O, yeni seçimlerde Likud partisinin seçimi kazanması ve kendisinin de başbakan olması için Arap-Filistin düşmanlığının körüklenmesi gerektiği bilinciyle hareket etti. Şaron, sağcıların ve toprak işgalcilerinin oylarına göz dikmişti. Hesap, Barak hükümetinin düşmesi, yeni seçimler ve Şaron’un başbakan olması üzerine kurulmuştu. “Harem-i Şerif” ziyareti de bu amaca hizmet eden provokasyondu.

Şaron’un hesabı şimdilik tuttu ve nasıl sonuçlanacağı pek bilinmeyen çatışmalar sürüyor.
Çatışmaların seyri, Filistin Otonomi idaresinin inisiyatifi elinden kaçırdığını da göstermektedir. Aynı durum Barak için de geçerli. Filistin Otonomi idaresi ve Barak hükümeti bin biçimde yalnız kalmış durumdalar, şu son birkaç gün içinde.
Bu çatışmalar, Filistin halkında mücadele ruhunun ölmediğini, direnme ve savaşma iradesinin kırılmadığını da göstermektedir. Arafat’ın İsrail’e ve emperyalizme teslimiyet politikası, Filistin sorununun çözümünü Amerikan emperyalizmine havale etme anlayışı, Filistin halkı üzerinde pek etki yapmamış. Filistin halkı, Otonomi yönetimine açık mesaj veriyor: Bir yere kadar dinleriz, ama ondan sonra bildiğimizi yaparız. Bu halkın bildiği ve siyonizm ve emperyalizmin anladığı dil, dişe diş mücadele. Filistin halkı, bu mücadele geleneğini ve yeteneğini kaybetmediğini gösteriyor. Bu anlamda Filistin halkı radikalleşmedi, sadece onu var eden mücadele anlayışını yeniden ortaya koydu. Umarız ki Filistin halkının bu tavrı, başkalarına da örnek olur.

Diğer taraftan, çatışmaların şiddeti ve bütün ülkeye yayılması, her iki taraf arasındaki güvenin ne denli sığ olduğunu da göstermektedir. Sadece Filistin ve İsrail’i değil, bütün bölgeyi doğrudan ilgilendiren “barış”, iç politik nedenlerden dolayı kullanılabilecek derecede önemsiz görülüyor. Hakim güçler, birbirlerine güvenmiyorlar. Her iki tarafın halkı arasında güven ortamı oluşmamış ve oluşmaması için de her yola başvuruluyor. Bu, “pax Amercana”nın bir sonucudur.

Şimdi ne olacak? Bugün veya yarın, çatışmalar mutlaka kontrol altına alınacak. Yeni bir ateşkes anlaşması yapılacak. Hükümeti düşmezse Barak, düşerse yeni başbakan, Arafat ile Amerikan emperyalizminin kontrolünde yeniden buluşacak. Bugüne kadar konuşulmuş olan konular, alınmış olan kararlar üzerine yeniden konuşulacak, eski kararlar, yeni kararlar olarak alınacak. Kudüs sorununda, Camp David’den sonra tarafların karşılıklı olarak verdikleri tavizler veya bu yönlü açıklamaları bir daha ele alınacak. Belki de yeni bir “barış zirvesi” için temel konu yapılacak. Ama her halükarda Amerikan emperyalizmi, bölge üzerindeki hakimiyetini devam ettirmek ve rakip emperyalist ülkeleri bu sorundan uzak tutmak için inisiyatifi elinde tutacak. Irak’a karşı ambargonun bazı emperyalist ülkeler (örneğin Rusya, Fransa) tarafından delinmeye başlandığı bugünlerde Amerikan emperyalizmi, bölgedeki konumunu güçlendirmek için Filistin-İsrail sorununa ayrı bir önem vermek zorunda kalacak.

19 Temmuz 2000 Çarşamba

FİLİSTİN-İSRAİL-BU KAÇINCI GÖRÜŞME!


 
Dünya ve Ortadoğu siyasi konjonktürünün hiç de uygun olmadığı bir dönemde ABD Başkanı B. Clinton’ın inisiyatifi sonucu İsrail-Filistin sorunlarını nihai olarak çözümlemek için yedi günden beri Camp David’de görüşmeler, daha doğrusu pazarlık sürdürülüyor.

B. Clinton’ın günleri sayılı. Bir daha seçilme olanağı olmadığı için gidecek. Bu anlamda da fazla bir siyasi olanağı kalmadı. E. Barak’ın parlamentodaki durumu hiç iç açıcı değil. 52 parlamenter yanında, ama 50’si de karşısında. Sadece Filistin tarafı, görüşmelerin nihai anlaşmayla sonuçlanmasını talep ediyor, Oslo’da başlayan sürecin artık sonuçlandırılması gerektiğini dile getiriyor, verilen sözlerin tutulmasını ve “bağımsız” devletin kurulması önündeki engellerin yıkılmasını talep ediyor.

Filistin-İsrail görüşmeleri, Y. Arafat önderliğinde FKÖ’nün, Filistin’in geleceğini Amerikan emperyalizminin “barış” anlayışına havale etmesinden; anti-emperyalist, anti-siyonist mücadeleden vazgeçmesinden sonra Oslo’da başladı (1994). Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu’daki hakimiyetini pekiştirmek ve kapsamlaştırmak için sadece İsrail-Filistin değil, bir bütün olarak İsrail-Arap sorununu çözmeyi amaçlıyor. Amerikan emperyalizminin dilinde barış, Ortadoğu’da diğer emperyalist ülkelerin dışlanması ve kendi hegemonyasının sürekli kılınmasıdır. ABD-Mısır, ABD-Ürdün, ABD-Suriye, kısmen de ABD-Türkiye ve Türkiye-İsrail ilişkileri hep Amerikan emperyalizminin çıkarlarına göre gelişen ve şekillenen ilişkilerdir.

Oslo’dan bu yana ABD’nin patronluğu gözetiminde İsrail ve Filistin arasında çok sayıda görüşme gerçekleştirildi. Her seferinde, bir önceki görüşmede alınan kararların yerine getirilmesi için kararlar alındı. Görüşmelerin, esasa ilişkin sonuçsuz kalması ve yılan hikayesine benzemesi, ABD ve Filistin açısından, dünya ve iç politika bağlamında olumsuzluğun ifadesiydi. Arafat, Otonomi’nin bir an önce bağımsız Filistin devletine dönüşmesi için Filistin halkına söz vermişti. Filistin halkı, Arafat’tan verdiği sözü tutmasını bekliyor. Bu baskı altında ve gerçekleşmemesi durumunda doğacak muhalefetten çekinen Arafat, bir an önce bağımsızlık ilan etmek için çabalıyor. Nitekim, son görüşmeler sonuçsuz kalırsa Filistin devletinin kurulduğunu ilan edeceğini açıkladı.

Amerikan emperyalizmi, İsrail-Filistin görüşmelerinin başarısız kalmasının uluslar arası politikada kendisi açısından olumsuz algılanacağını, “barış” sağlayıcı güç olmadığı şeklinde yorumlanacağını ve İsrail-Filistin ilişkilerinde ve dolayısıyla Ortadoğu’da başka güçlerin, öncelikle de AB’nin devreye gireceğini ve böylece bölgedeki hegemonyasının sarsılacağını görüyor. Esasen bu nedenlerden dolayı Amerikan emperyalizmi, Filistin-İsrail görüşmelerinin her iki tarafı tatmin edici bir şekilde sonuçlanmasından yana.

İsrail de görüşmelerin sonuçlanmasından yana. O da bu saatten sonra Arap dünyasını karşısına almak istemiyor. Niçin istesin ki? Arap ülkelerinin bir kısmıyla “iyi komşuluk” ilişkileri kurmuş. Suriye ile de “barış” görüşmesinden yana. Yani devlet olarak varlığını kabul ettirmiş durumda. FKÖ, İsrail’i devlet olarak tanıyor. İsrail de, Filistin’de Filistinlilerin devlet kurmalarına karşı değil artık. Ama onun bütün sorunu, Filistin devletinin kuruluşunu mümkün olduğunca geciktirmek, birkaç parçadan kurulmuş (zaten daha şimdiden iki parçadan oluşan bir otonomi durumunda), sürekli İsrail'in “hüsnü niyeti”ne bağlı bir devlet olması için ortam hazırlamaktır. İsrail, ‘bana bağımlı Filistin devleti, en iyi devlettir’ anlayışından hareket ediyor. İsrail, iç politika açısından hazır olduğunda böyle bir devletin kurulmasını onaylayacak ve tanıyacaktır. Ama gelişmeler, İsrail’in bu adımı atmaya henüz hazır olmadığını gösteriyor. Kudüs ve başka bölgelerin statüsü üzerine görüşmelerin çetin olması, detayda anlaşamama, işin sadece görünen yönü. Esas olan, hükümetin güçsüzlüğü, bir kısım İsraillinin işgal edilen Filistin topraklarını terk etmek istememesi vb. nedenlerin İsrail iç politikasının seyrini belirliyor olmasıdır.

ABD Başkanı Clinton, giderayak Ortadoğu’nun “barış meleği” olmak sevdasıyla zorladığı bugünkü görüşmelerden istenilen sonucun alınamayacağını görüyor. Ama en azından yeni başkan ve ABD’nin bölgedeki çıkarları bakımından başka güçlerin (örneğin AB’nin) devreye girmesini engelleyen bir ortam hazırladı.

İsrail’de ve Filistin’de, görüşmelerin olumlu ve de olumsuz sonuçlanması için gösteriler yapılıyor. Filistin’de, gerekirse yeniden mücadeleye, intifadaya döneriz sözleri ve eylemler yükseliyor. Buna karşın İsrail’de kamuoyu ikiye bölünmüş durumda; Filistin ile barışı isteyenler ve istemeyenler.

Camp David görüşmeleri, büyük bir ihtimalle, İsrail ve Filistin’deki muhalefeti yatıştırıcı, gelecek için umut verici birtakım vaatler ile sonuçlanacaktır. ABD’nin, İsrail’in ve FKÖ nezdinde Arafat’ın istediği “bağımsız” Filistin devleti Camp David’de kurulmayacak ve ilan edilmeyecektir.

31 Mayıs 2000 Çarşamba

KİM KAZANDI?


 
İsrail ordusu ilk kez 1978’de Lübnan’a girdi. Filistin Kurtuluş Ordusu’nun (FKÖ) kuzeyden saldırılarını engellemek amacıyla işgal ettiği Lübnan topraklarından tamamen çekilmedi. FKÖ’nün 1982’de Lübnan’ı terk etmek zorunda kalmasından sonra da Lübnan’da kalan İsrail ordusu, 1985’te “Güvenlik Bölgesi” adı altında Lübnan’ın güney sınır bölgesini (İsrail’in kuzey sınırı) işgal altında tuttu. Bu bölgedeki Hristiyan Lübnanlılarla da işbirliği yapan İsrail ordusu, kuzeyden gelecek saldırıya karşı bir savunma şeridi oluşturmuş oluyordu.

FKÖ çekildikten sonra onun yerini zamanla İran ve Suriye güdümünde hareket eden Hizbullah aldı ve özellikle raket atışlarıyla İsrail’e karşı savaşını sürdürdü.
90’lı yılların başında revizyonist blokun çökmesi ve sonra Arafat önderliğinde FKÖ’nün Filistin sorununun çözümünü Amerikan emperyalizminin girişimine bırakması, yani Filistin davasına ihanet ve İsrail-Filistin yakınlaşması; Amerikan emperyalizminin bölgedeki hakimiyetini pekiştirmeye hizmet eden “barış” girişimleri sonucunda bölgedeki siyasi ve askeri şekillenmeler, “soğuk savaş” döneminin şekillenmeleri olarak yıkıldı. “Güvenlik bölgesi”ni, Lübnan’ın güney kısmında İsrail sınırı boyunca belli bir şeridi işgal altında tutmanın anlamı kalmadı.

Mayıs ayının ikinci yarısından itibaren işgal bölgesinden çekilme hazırlığı ve apar-topar çekiliş Arap dünyasının belli kesimlerinde zafer olarak algılandı. Öyle ki Hizbullah, İsrail ordusunu Lübnan’dan kovduğuna, onu yendiğine inanacak kadar zafer sarhoşu oldu ve boşalan alanlara yerleşti. Hizbullah’ın bu “askeri zaferi” Şam ve Tahran’da da kutlandı mı, bunu bilmiyoruz. Ama Suriye ve İran’da reel politikacılar bu çekilişin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlar.

İsrail, öncelikle ABD, AB, Rusya ile, hemen hemen bütün emperyalist ülkeler ile ve BM ile durumu konuşarak, anlaşarak işgal bölgesinden çekildi. Bu çekilme ile BM-Güvenlik Konseyi’nin 425 numaralı bildirgesinin gereğini yerine getirmiş oldu. Yani sınırın her iki tarafında “uluslar arası barış ve güvenliğin yeniden sağlanması”nda payına düşeni yapmış oldu.

İsrail, hemen hemen bütün Arap devletleri tarafından devlet olarak tanındı. Bunun ötesinde komşu Arap ülkeleriyle, örneğin Ürdün ve Mısır ile çok yönlü sıkı ilişkiler kurdu. Her şeyden önce işgale neden olan FKÖ ile anlaşma masasına oturdu. Her ne kadar, 1993’te Oslo’da başlayan görüşmeler ağır-aksak ilerliyorsa da, esas itibariyle amacına ulaştı: FKÖ, İsrail’i devlet olarak yok etme mücadelesinden vazgeçtiğini, onu devlet olarak tanıdığını, ona karşı mücadelesinin masa başında sürdüreceğini çoktan açıkladı. Filistin ile İsrail arasındaki çatışma esasa özgü olmaktan çıkarak ayrıntıya özgü oldu.

Bütün bunlar İsrail’i uluslar arası politikada ve ilişkilerde “haklı” konuma getirdi. İsrail, kendisine yönelen siyasi silahları etkisiz hale getirdi. Siyonizm, “barış” isteğini dünya kamuoyuna açıkladı. Bakın, çekiliyorum, ama buna rağmen saldırıyla karşı karşıya kalırsam kendimi savunurum ve bunu için de çok şiddetli saldırıya geçerim dedi/diyor.

İsrail’in bu politikası, Amerikan emperyalizminin politikasıdır. Şimdi, Amerikan emperyalizmi bu “barış” politikasını İsrail vasıtasıyla Ortadoğu’ya dayatıyor. Aslında Rusya’ya, AB’ye ve doğrudan da Suriye ve İran’a dayatıyor. Mevcut haliyle bu ülkelerden hiçbirisi İsrail’in güney Lübnan’dan çekilme politikasına karşı olamaz. Ama aynı zamanda ve bu koşullarda hiçbir güç, Hizbullah’ın İsrail’e saldırısını destekleyemez. Şimdi Suriye ve İran, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki “barış” politikasının önündeki bu iki lokal güç, köşeye sıkışmış durumda. Bu durumda Hizbullah’ı desteklemek barıştan yana olmamak, tamamen tecrit olmak ve Amerikan emperyalizminin, ‘Suriye ve İran terörizmi destekleyen ülkelerdir’ tespitini onaylamak, bölgedeki Amerikan girişimini onaylamak anlamına gelecektir. Bu durumda Ortadoğu’da Amerikan “barış” politikası, İran ve Suriye’yi köşeye sıkıştırıyor. Suriye, ya Hizbullah’ı İsrail’e karşı destekleyecek, ya da İsrail ile masaya oturacak. En yakın destekçisi olan Rusya’nın, Çeçen “terörizmi”ne karşı mücadele eden Rusya’nın , Suriye’nin Hizbullah’ı desteklemesini isteyemeyeceğine göre Suriye, İsrail ile “barış” görüşmesine başlamak zorunda kalacak. Suriye buna yanaşır mı, yanaşmaz mı, bunu bilmiyoruz. Ama başka bir seçeneği de yok. Aynı durum İran için de geçerli. “Reform” rüzgarlarının estiği İran, ya Hizbullah’ı desteklemeye devam ederek bütün dünya kamuoyu önünde “terörist devlet” olma özelliğini pekiştirecek, ya da dolaylı olarak Amerikan “barışı”nın bir unsuru olmak zorunda kalacak. Ayrı durum AB ve Rusya için de geçerli. Hiçbir emperyalist ülke veya bölgede söz sahibi olmak isteyen ülke, İsrail’in ABD güdümlü “barış” girişimine karşı gelecek, bu girişimi baltalayacak durumda değil. Aksi taktirde teşhir olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

İsrail, bu ve benzeri hesaplar sonucunda işgal bölgesinden çekildi. İşgalin kalkması, Lübnan’ın devletsel bütünlüğü açısından önemlidir, olumludur. Ama bu, bir kısım Arap dünyasının ve Hizbullah’ın zaferi değildir. İlla da zafer aramak gerekiyorsa bu çekilme uzun vadede İsrail siyonizminin ve Amerikan emperyalizminin bölgemizdeki “barış” politikasının “zaferi”dir.