deneme

17 Şubat 2002 Pazar

S. P. HUNTİNGTON VE JEOPOLİTİKA


 
İstanbul’da gerçekleştirilen “AB-İKÖ Ortak Forumu”nda, “21. Yüzyılın bu ilk büyük toplantısı”nda “medeniyetler”in bir araya gelmesi söz konusu olduğu için Samuel P. Huntington’a da atıfta bulunuldu. Forumun, S.P. Huntington’un iddiasının aksine medeniyetlerin çatışmadığının, tersine birbirini anlamaya ve sorunlarını diyalog yoluyla çözmeye çaba harcadığının bir ifadesi olduğu vurgulandı.


Huntington kim ve görüşünün kıymeti harbisi ne?
Bu şahıs Amerikalı bir siyaset bilimcisi. Harvard Üniversitesi’nde Stratejik Araştırmalar John-M.-Olin-Enstitüsü yöneticisi. Aynı zamanda ABD Dışişleri Bakanlığı danışmanı. Çoğu yazısında 21. yüzyıl dünya politikası sorunlarını, 21. yüzyılın nasıl şekillendirileceğini ele alan Huntington, Amerikan emperyalizminin stratejik sorunlarına, jeopolitik arayışlarına kafa yoran, bunun için görevlendirilmiş bir ideologdur, bir Amerikan jeopolitikacısıdır. Aynen Z. Brzezinski gibi bu şahıs da jeopolitikanın temel sorunlarını analiz etmekte ve Amerikan emperyalizmine yol göstermektedir.


Z. Brzezinski’nin “Yegane Dünya Gücü, Amerika’nın Hakimiyet Stratejisi” kitabında ele aldığı temel konular, S. P. Huntington’un “Medeniyetler Mücadelesi” veya “Kültürlerin Mücadelesi, 21. Yüzyılda Dünya Politikasının Yeniden Şekillendirilmesi” kitabında ele alınıyor. Tabii ki, tıpatıp aynılık yok. Brzezinski, sorunu doğrudan siyasi-ekonomik açıdan ele alırken, Huntington, aynı sorunu kültürlerin/medeniyetlerin sorunu olarak ele alıyor.


Huntington, adı geçen kitabında şöyle diyor:
Soğuk savaştan sonra bütün dünyada halklar arasındaki en önemli farklılıklar artık ideolojik, siyasi ve ekonomik cinsten değildir... En önemli devlet grupları, artık, soğuk savaş döneminin üç bloğu değil, bilakis dünyanın yedi veya sekiz büyük kültürüdür” (Syf., 21).
Soğuk savaştan sonraki dünya, yedi veya sekiz büyük kültür çevresinin veya ‘medeniyetler’in bir dünyasıdır” (s. 28). 
 
Şimdiki durumda Batı, yoğun olarak hakimdir ve 21. Yüzyılın (önemli bir bölümünde de) güç ve nüfuz bakımından numara bir olarak kalacaktır. Ama kültürler arasındaki güç dengesi bugün tedricen, önü alınamaz bir şekilde ve kökten değişmektedir” (Syf., 119).


Kültürlerin mücadelesinde Avrupa ve Amerika birleşik yürümek zorundalar veya ayrı ayrı yenileceklerdir. O büyük mücadelede, medeniyet ve barbarlık arasındaki küresel ‘esas’ mücadelede din, sanat ve edebiyat, felsefe, bilim ve teknik, ahlak ve duygusallık alanında büyük hizmetleriyle büyük dünya kültürleri de keza birleşik yürümek zorundalar. Aksi taktirde ayrı ayrı yenilecekler” (s. 531).


Huntington, Amerikan eski Dışişleri Bakanı ve jeopolitikacı H. Kissinger’in “21. Yüzyılın uluslararası sisteminde, bir dizi orta büyüklükte ve küçük ülkelerin yanı sıra, en azından altı büyük güç –ABD, Avrupa, Çin, Japonya ve muhtemelen Hindistan- olacaktır” tespitini aktarıyor ve ekliyor: “Kissinger’in altı büyük gücü, çok değişik beş kültüre aittir” (s. 21). Benzeri tespiti Brzezinski de yapıyor.


Burada söz konusu olan, 21. yüzyılda jeopolitika üretebilecek yeteneği olan güçlerin tespitidir. Huntington’un Çin(sin), Hindi, İslam, Batı, Latin Amerika ve Afrika kültürleri ayrımı işin hikaye tarafı. Bu ayrım, emperyalistler arası rekabetin ötesinde 21. Yüzyılda dünyanın hangi jeopolitik yetenekli güçler tarafından paylaşılacağının hesabıdır.


Huntington, emperyalist çıkar çatışmasını kültürler arası çatışma olarak göstererek, yığınların; dünya çapında emekçilerin, sınıf çıkarı temelinde birleşmelerini engellemeyi, ama kültür çatışması temelinde ayrı ayrı kümelenmelerini ve böylece kendi kültürü; kendi emperyalistinin/burjuvazisinin çıkarı için savaşmasını salık veriyor.


Huntington’un çekirdek devlet modeline göre, her bir kültür çevresi içinde belli bir devlet, o kültür çevresine dahil olan devletler üzerinde otorite kurabilecek, bu kültür çevresinde belli bir düzeni geçerli kılabilecek güçte olmalıdır.


Huntington, Batı kültürünün,yani ABD ve AB’nin hakimiyetini 21. yüzyılda da devam etmesi için birlikte hareket etmelerinin gerektiğini vurgulayarak kitabını sonluyor.


Kime karşı birlik? Diğer kültürlere karşı!
Huntington, medeniyet ve barbarlık arasındaki bir çatışmadan bahsediyor. Medeniyeti kim temsil ediyor ve neyin medeniyeti? Kendi çıkarları için dünyayı kana bulayanlar mı, işgalciler mi, talancıların mı, insanlığı açlık ve sefalete mahkum edenler mi medeniyeti temsil ediyorlar? Sonra ideolojiden, felsefeden, siyasetten bağımsız/kopuk bir medeniyet anlayışı, sınıfsal olmayan bir medeniyet anlayışı olur mu? Huntington açısından bunların hiç bir önemi yok. Önemli olan, Batı kültürünün 21. yüzyılda da hakimiyetini koruyabilmesidir ve bunun için mücadeledir.


Kültürlerin çatışması”nda Huntington, güçlünün hakkını savunuyor. Yani diyelim ki Çin, Vietman’ saldırdığında buna müdahale edilmemelidir. Bu anlayış şöyle de yorumlanabilir. Batı kültürü veya bu kültüre dahil bir ülke, diyelim ki ABD, başka bir kültüre dahil bir ülkeye saldırırsa buna müdahale edilmemelidir.


Samuel P. Huntington, bir provokatördür, farklı kültür çevresinde şekillenen yığınları birbirine karşı kışkırtan bir emperyalizm uşağıdır.

2001 YILINDA TÜRKİYE EKONOMİSİNİN PANORAMASI


 
Emperyalistler, Türkiye’den istediklerini almak veya taleplerini kabul ettirmek için övgüden başka bir zahmete bugünlerde pek katlanmıyorlar. Ziyarete gelmeden birkaç gün önce başlayan pohpohlama, ziyaret sonuna kadar devam ediyor. Örneğin, ABD Hazine Bakan Yardımcısı J. Taylor, “Türkiye dünyaya başarı öyküsü yazabilir” diyor, ama aynı zamanda IMF’nin ve Dünya Bankası’nın (DB) ve Amerikan emperyalizminin dayatmalarını sıralıyor. Sonra da, istekleri makul karşılanmış olacak ki, “Türkiye’de gördüklerimden çok etkilendim” diyor. “Türk halkının çok çektiğine” üzülenlerin(!) başında da IMF Ankara Temsilcisi Odd Per Brekk geliyor. “Yeni anlaşma Türkiye’ye güveni gösteriyor”muş, “hükümet gerçekten etkileyici mesafe” almış ve uygulanan “program başarılı olursa”, “Türk halkının” çektiği “bu ıstırap geride” kalacakmış.

Burjuvaziye söylenen şu: emperyalistlerin uslu uşağı olmaya devam etmelisin. Düşünmek, programlaştırmak bizden, uygulamak da sizden. Zaten uygulamada aksamalar olduğu için sürekli sorunlarla karşılaşıyorsunuz! Başka bir ifadeyle; Burjuva politik ekonomi –IMF ve DB vasıtasıyla Türkiye’ye dayatılan neoliberalist politikalar burjuva politik ekonominin bir yansımasıdır- irade ile ekonomiyi yönlendireceğine inanıyor. Ama uslu uşak Türkiye’nin her talebi yerine getirmesine rağmen ekonomide istenilen sonucun alınamaması, ekonominin programlara göre hareket etmediğini, kendi nesnel yasaları doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. Türkiye ekonomisinin 2001 yılı serüveni de bu açıdan değerlendirilmelidir.

1-Sanayi üretiminin seyri açısından

Sanayi üretiminin gelişme yönünü göstermeden önce yaşanan ekonomik krizin 2001 yılı itibariyle şiddetini gösterelim. Bunu göstermek için 2001 yılı verisini cumhuriyet tarihinde sanayi üretiminin mutlak olarak gerilediği bütün yıllarla karşılaştıracağız.






















Soruna salt sanayi üretimi seyri açısından baktığımızda, üretimin en çok gerilediği yılın 1945 olduğunu görüyoruz:-%16,6. Fazla üretim krizi koşullarının oluştuğu 1970’lerden bu yana ise sanayi üretiminde en büyük mutlak gerilemenin 2001 ‘de gerçekleşmiştir:-%9,4.

Ekonomik krizin şiddetinin ve bunu tespit etmenin önemi nedir?
-Krizin şiddeti ile sınıf mücadelesinin seyri, yığınların hareketlenmesi arasında diyalektik bağ vardır.
-Krizin şiddeti ile devletin tedbirleri, baskısı, kısaca siyasi hareket olanağı arasında bağ vardır.
-Krizin şiddeti ile büyük-küçük sermaye arasında ve sonuç olarak hangi türden sermayenin krizden daha ziyade etkilendiği ve bunun işsizlik ve sermaye kıyımı açısından ne anlama geldiği arasında diyalektik bir bağ vardır.
-Krizin şiddetiyle propaganda ve ajitasyonun nesnel koşulları (eldeki veriler ve bunun siyasi faaliyet açısından değerlendirilmesi) arasında diyalektik bağ vardır.

Bir bütün olarak: Ekonomik krizin şiddeti ile siyasi mücadele arasında diyalektik bir bağ vardır. Ekonomik kriz ne denli şiddetli olursa, yığınların kendiliğindenci hareketinin maddi koşulları da o denli daha da olgunlaşmış olur. Türkiye’de esnaf hareketi bunu gösterdi. Krizle yığınların hareketlenmesi arasındaki bağı Güney Kore’de, Endonezya’da gördük ve bugünlerde de Arjantin’de görüyoruz. Ama ekonomik krizle, onun şiddetiyle sınıf mücadelesi arasındaki diyalektik bağı mutlaklaştırmamak gerekir. Aksi taktirde umudunu krize bağlayanlar durumuna düşülür. Kriz şiddetli olabilir, ama subjektif faktör zayıfsa ve devlet yoğun tedbir alıyorsa, bırakalım sınıf bilinçli hareketi, kendiliğindenci hareket de boğulabilir. Esnaf hareketinin arkasının gelmemesi, bu hareketi işçi sınıfının -sınıf olarak- desteklememesi veya destekleyememesi, esas itibariyle; a)devletin tedbir aldığını; b)subjektif faktörün yetersiz kaldığını ve c) işçi sınıfının sarı sendikalar tarafından yönlendirildiğini göstermiştir.



















Bu veriler bize, sanayinin ve dolayısıyla ekonominin krizden çıkabilmesi için toplam sanayi üretiminin, 1990=100 bazında, 1998 ve 2000 yılları seviyesini, 1997=100 bazında da keza aynı yıllardaki üretim seviyesini (%100,9 ve %101) aşması gerektiğini gösteriyorlar.

Gelişmenin hangi yönde olduğunu aylık sanayi üretiminin seyrinden çıkartabiliriz. Buna göre:
1997=100 bazında 2001’de aylık sanayi üretimi
Ocak........................................91,4
Şubat.......................................88,5
Mart........................................85,9
Nisan.......................................87,1
Mayıs......................................93,4
Haziran...................................93,6
Temmuz.................................90,1
Ağustos..................................92,3
Eylül.......................................95,3
Ekim.......................................98,7
Kasım.....................................98,1
Aralık.....................................89,0
2001 yılı ortalaması...............92,0

1997’nın aynı aylarına göre 2001’in Ocak ayından Mart ayına kadar sanayi üretimi sürekli düşüyor. Nisandan Kasım ayına kadar ise, kısmen istikrarsız olarak artıyor. Aralıkta ise yeniden düşüyor. Bu veriler, üretimde belli bir kıpırdanmanın olduğunu, ama bunun henüz yön tayin etmeye yetmeyeceğini gösteriyorlar. Her halükarda başka kıstasları göz önünde tutarsak, sanayi üretiminin dibe vurmuşluğunun geride kaldığını söyleyebiliriz. Bu, ekonomide devreviliğin kriz aşamasıyla-canlanma aşaması arasında gidip geldiğini gösterir.

Böyle bir eğilimi göstermek için en önemli kıstaslardan birisi de kapasite kullanımındaki durumdur. İmalat sanayiinde kapasite kullanımı(2001) Nisanda yüzde 68,5 ile en düşük seviyesindeydi. Bu ay göz önünde tutulmazsa, kapasite kullanımı Ocaktan Kasıma sürekli artmıştır. Ocakta kapasite kullanımı yüzde 70,5’ten Kasımda yüzde 74’1’e çıkmış, ama Aralıkta yüzde 73,6’ya düşmüştür. Kapasite kullanımındaki bu değişim; kriz dönemlerinde hiç de küçümsenmemesi gereken bu değişim, üretimde belli bir hareketlenmenin olduğunu gösterir.

2-İşsizlik açısından

Devletin işsiz sayısı ve oranıyla ilgili verileri hiç inandırıcı değildir. Şimdiye kadar işsiz ve çalışan kavramı, gerçek anlamda tanımlanmadığı ve bunları tespit etme diye bir sorunu olmadığı için resmi veriler, gerçek durumu olduğu gibi yansıtmıyor. Buna rağmen, en son verilere göre Türkiye’de işsizlerin sayısı, 2001’in III. döneminde bir yıl öncesinin aynı dönemine göre 612 bin artarak 1907 bine çıkmıştır. Böylece işsizlik oranı da yüzde 5,6’dan yüzde 8’e çıkmış oluyor. Başka bir ifadeyle; 2001 yılı III. döneminde, 2000 yılının aynı dönemine göre üretimde çalışanların sayısı yüzde 11,7 ve çalışma saati de yüzde 13,2 oranlarında azalıyor. Buna rağmen; devlet sektöründe üretimde çalışanların sayısı yüzde 10,4 azalmasına rağmen, kısmi verimlilik yüzde 10,6 oranında artıyor. Özel sektörde ise üretimde çalışanların sayısı yüzde 11,9 oranında, kısmi verimlilik ise ancak yüzde 1,4 oranında azalıyor. Yani işletmelerde teknolojik yenilenmeden bahsedemeyeceğimiz bir dönemde, işten atmalara rağmen devlet sektöründe verimliliğin artmasını, özel sektörde de önemsiz oranda gerilemesini, sömürünün yoğunlaştırılmasında, işçilerin susturulmasında veya işten atılırım korkusuyla susmasında aramak gerekir.

2001 yılı krizinden dolayı işten atılanların sayısının ne kadar olduğu bilinmiyor. Ama Türkiye’de çalışan nüfusun küçümsenemeyecek bir bölümünün, birkaç milyonun işsiz olduğu genel kabul gören bir gerçekliktir.

3- Firma iflasları açısından

Yeni açılan firma sayısı 2001’in Ocak ayında 2265’ten 2002’nin Ocak ayında 2626’ya çıkıyor (yüzde 15,94 oranında bir artış). Aynı dönemde kapanan firma sayısı da 2182’den 2217’ye çıkıyor (yüzde 3,02 oranında bir artış). 2001'’n Ocak ayında yeni açılan firma sayısı kapanan firma sayısından 113 fazla. 2002'’in aynı döneminde bu rakam 409'a’ulaşıyor. Yani yeni açılan firma sayısı ile kapanan firma sayısı arasındaki fark, yeni açılanların lehine değişiyor. Bu veriler, krizden dolayı firma kapanma sürecinin durduğunu gösterir.
Yeni açılan 2626 firmanın 263’ü, kapanan 2217 firmanın da 170’i imalat sanayii sektöründeydi.

4- Dış ticaret açısından

Son açıklanan istatistiklere göre ihracat 2000’den 2001’e (Ocak-Kasım toplamı) 25.285.879 dolardan 26.620.466 dolara çıkarak yüzde 13,2 oranında artarken, aynı dönemde ithalat da 50.066.324 dolardan 37.154.376 dolara düşerek yüzde 25,8 oranında azalmıştır. İhracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 50,5’ten yüzde 77’ye çıkmıştır.

İhracatın bileşimine baktığımızda görünen şu: 2000’den 2001’e (Ocak-Kasım toplamı) üretim malları ihracatı yüzde 20,3; ara malları ihracatı yüzde 16,5 ve tüketim malları ihracatı da yüzde 9,5 oranında artıyor. Aynı dönemde üretim mallarının ihracattaki payı yüzde 7,7’den yüzde 8,2’ye; ara mallarının yapı yüzde 41,6’dan yüzde 42,8’e çıkarken, tüketim mallarının payı da yüzde 50,6’dan yüzde 48,9’a düşüyor.

İhracatın bileşiminin böyle gelişmesi, bir taraftan dünya ekonomisindeki durgunluğu (tüketim malları ihracatındaki gerileme) gösterirken, diğer taraftan da –krize rağmen- üretim malları ve ara malları üretimindeki dinamiği gösterir. Krize rağmen bu kalemlerde üretim, birincisinde yüzde 20,3 ve ikincisinde de yüzde 16,5 oranlarında artarak sürmüştür.

Kriz olgusunu ithalatın bileşiminde daha çıplak olarak görürüz:
2000’den 2001’e (Ocak-Kasım toplamı) üretim malları ithalatı yüzde 37,9 oranında; ara malları ithalatı yüzde 18,8 oranında ve tüketim malları ithalatı da yüzde 44,3 oranında gerilemiştir. Diğer bir ifadeyle: Üretim ve ara malları bazında sabit sermaye/değişmeyen sermaye (makineler, teçhizatlar, hammaddeler vs.) yenilenmesi belirtilen oranlarda gerilemiştir, kapitalistler mevcut değişmeyen sermaye ile yetinmek zorunda kalmışlardır.
Tüketim malları ithalatındaki gerileme ise, alım gücünün gerilemesini, yani krizi doğrudan ifade ediyor.

5- Bağımlılık açısından

Türkiye, jeopolitik konumundan dolayı önemli. Bu nedenle bölgemiz üzerindeki rekabette Türkiye, elde edilmesi gereken bir güç olarak görülüyor. Bu nedenden dolayıdır ki Amerikan emperyalizmi, Türkiye’yi ”stratejik ortağı”ilan etti. Böyle bir ortağın kendinden beklenileni verebilmesi, emperyalist sermayeye istenildiği gibi hizmet edebilmesi için belli bir istikrarı sürdürmesi gerekir. Türkiye, talep edilen hizmeti verebilsin diye Amerikan emperyalizmi, kendi güdümünde olan IMF, DB gibi mali kuruluşlar tarafından adeta krediye boğuldu. Devlet Bakanı K. Derviş’in açıklamasına göre 2000 yılı başından itibaren kullanılan kredi miktarı 19 milyar dolar. Yeni stand-by anlaşmasına göre 16,3 milyar daha gelecek. Yani toplam kredi miktarı, 2000 yılından bu yana35 milyar doları geçiyor. Bu kredilerin bir kısmı, daha önce alınan borçların taksitini ödemek ve hortumlanan bankaların geriye bıraktığı borç batağını kurutmak için kullanıldı. Bu kredilerle mali sektörde belli bir iyileşme, borç çarkını çevirebilme durumu yakalandı. Ama maddi değerlerin üretildiği sektörler, en önemlisi sanayi sektörü, bu kredilerden doğrudan yararlanamadı. Bunun ötesinde şimdiye kadar yapılan birtakım “reformlar”, mali sektör ve genel ekonomi idaresiyle sınırlı kaldı. Bu alandaki iyileşmeler, sanayi üretimine ne zaman ve nasıl yansır veya yansıyacak mı, bunu ileride göreceğiz.

Türkiye, bu kredileri almak için IMF ve DB tarafından önüne konan bütün dayatmaları kabul etti. Niyet mektubu üzerine niyet mektupları yazıldı. Özelleştirmeden sübvansiyonlara (örneğin tarım) varana kadar ne dendiyse ikiletmeden kabullenildi.

Türkiye ekonomisi, IMF ve DB öncülüğünde neoliberalizme göre, adeta yeniden düzenlenme sürecine girdi. Neoliberalizm, bağımlı ülke ekonomilerini emperyalist sermayenin çıkarlarına göre şekillendirdiği için, bugün ekonomiyi ve toplumu rahatlatıcı görünen birçok tedbir, yarın karşımıza daha kapsamlı ve derin krizlerin tetikleyicisi olarak çıkacaktır. Bunlardan birisi ve belki de en önemlisi borçlanma krizidir. Türkiye 2000 yılı sonu 2001 yılı başında;Ocak-Mart sürecinde böyle bir krizin eşiğinden döndü. Türkiye, bir taraftan borç alıyor (kredi), diğer taraftan da borç ödüyor. Bu çark, yeniden döndürülebilecek duruma geldi. Emperyalizme bağımlılık koşullarında borç çarkının sürekli çevrileceğinin hiçbir garantisi yoktur. Üretim;maddi değer üretimi olmadığı müddetçe veya bu artmadığı müddetçe mali sıkıntı ve borçlanma krizi, ekonominin kaderi olmaya devam eder.

Bunun ötesinde dünya ekonomisinin seyri de kaçınılmaz olarak Türkiye ekonomisini etkiliyor. İstikrarsız, kriz ögelerinin giderek çoğaldığı bir dünya ekonomisinin, Türkiye’de ekonomiyi nasıl etkileyeceğini zaman gösterecektir. Şayet yoğun kredi akışı olmasaydı, bu etkilemenin çok olumsuz olacağını söyleyebilirdik. Olumsuz etkilenmenin karşısında nakit sağlayan, çarkı döndüren kredi etkilemesi var. Önümüzdeki dönem, bu gidişin nasıl şekilleneceğini gösterecektir.

2001 yılında Türkiye birden fazla krizi bir arada yaşadı: Hükümet krizi bazında siyasi kriz, mali kriz ve bu iki krizin hakim olduğu süreçte patlak veren fazla üretim krizi. Mali kriz geride kaldı. Siyasi kriz tanımlamasına denk düşen bir hükümet krizi de yok. Ama fazla üretim krizi devam ediyor. Bu kriz, on binlerce esnafın iflası, 100 binlerce işçinin işsiz kalması, yoksulluğun dayanılmaz boyutlara varması, intiharların, boşanmaların artması, kırsal alanda küçük üreticinin kaderine terk edilmesi, kısaca; işçi sınıfı ve emekçi yığınların daha da fakirleşmesi, ulusal gelirden aldıkları payın düşmesi ve kapitalist sınıfın devlet tarafından desteklenmesi olarak yansıyor.

Bu kriz, esnaf hareketinde görüldüğü gibi kendiliğindenci harekete neden oldu. Ama bu krizin neden olduğu toplumsal rahatsızlıktan, yığınların protestosundan yararlanılamadı.

10 Şubat 2002 Pazar

İKİ GÜNDEM ÜÇ PERSPEKTİF

Şubat ayının ilk haftası uluslar arası planda üç anlayışı gündemleştirdi. Bir taraftan New York’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu (DEF), diğer taraftan da Porto Alegre’de (Brezilya) düzenlenen Dünya Sosyal Forumu (DSF).
Geleneksel olarak Davos’ta (İsviçre) düzenlenen DEF, bu yıl New York’ta düzenlendi. Kimine göre, 11 Eylül saldırısı nedeniyle ABD ile dayanışma amacından dolayı, kimine göre de Davos’un yaygın protestolara açık olmasından dolayı. Her halükarda emperyalist ülkeler, dünyanın geleceğini tartışmak için, aslında talan ve sömürülerini nasıl sürdürecekleri gerektiğini tartışmak için artık istedikleri gibi toplantı düzenleyemeyeceklerini anladılar.
Birkaç yıldan beri kitlesel olarak sürdürülen antiküreselleşme hareketi, emperyalist ülkelerin toplantı düzenleme ve istedikleri gibi konuşma özgürlüklerini sınırlandırmıştır. Bu anlamda Davos yerine NewYork, yaygın protestolardan korkunun ve kaçışın bir ifadesidir.
DEF’da ne konuşuldu, hangi sorun halledildi? Başta ABD olmak üzere birçok emperyalist ve bağımlı ülkenin ekonomik krizde olduğu, bir bütün olarak dünya ekonomisinin yeni bir fazla üretim krizine doğru yol aldığı, özellikle birçok bağımlı ülkede borçlanma krizinin patlak verdiği, neoliberal politikaların uygulanması sonucunda açlığın, sefaletin, işsizliğin kol gezdiği günümüz koşullarında DEF, dünyanın hiçbir sorununu çözemez. O, böyle bir platform da değil.
DEF, “Üçüncü Dünya”da açlıkla mücadeleyi konuştu. 5 gün boyunca terörizme ve dünya ekonomisindeki durgunluk üzerine tartıştı. Dünya çapında gelir farkının uçuruma dönüştüğünün altı çizildi. “Üçüncü Dünya” adına, dünyanın yoksulları adına BM Genel Sekreteri, zengin ülkelere merhametli olun çağrısında bulundu. Bu forumda BM’e biçilen görev buydu.;gerginliği yumuşatma çağrısı yapmak. Talanı, neoliberal politikaları, “küreselleşme”nin sonuçlarını kanıksayın, ama bazı düzeltmeler için de ricada bulunun!
DEF, emperyalist sömürü, savaş, talan ve baskının nasıl tamamen kanıksandırılacağıyla uğraştı.
Bu foruma karşı düzenlenen DSF’unda aynı sorunlar başka bir perspektifle ela alındı. DSF, protestonun, savaşa ve neoliberalizme, “küreselleşme”nin sonuçlarına karşı oluşan bir forumdu. Bu forumda güncel sorunlar; Filistin’de, Afganistan’da askeri çatışmalar, neoliberal politikaların mali sektör, sanayi üretimi, tarım vs. üzerindeki yıkıcı etkileri tartışıldı. Demokratik hakların tırpanlanması, sermayenin “ücretliler”e karşı saldırısı üzerine konuşuldu. Bir bütün olarak emperyalizm; yabancı sermaye, çok uluslu tekeller protesto edildi.
DSF’nun en radikal kararı, BM’in ve emperyalist ülkelerin düzenleyecekleri uluslararası forumlara karşıt forumlar ve protestolar düzenlemekti. Bu forumun en radikal kararı, protestoya devam ve “dünyanın lanetlileri“nin sorunlarını sürekli gündemde tutmaktı. Ama “dünyanın lanetlileri“nin sorunlarının çözümü için DSF’nun en radikal çözümü uzlaşmacılık, sorunları, sorunlara neden olanların kurumlarıyla konuşmak, yani açlığın, sefaletin, işsizliğin, haksızlığın vs. giderilmesi, “küreselleşme“nin olumsuz sonuçlarının yok edilmesi için emperyalist ülkelere çağrı yapmak.
DEF ve DSF, iki gündemi ve iki perspektifi gösteriyor: Emperyalist burjuvazinin dünya sorunlarını ele alışı ve çözüm perspektifi; dünya bizimdir ve öyle de kalacaktır.
DSF; reformizmin, küçük burjuvazinin dünya sorunlarını ele alışı ve çözüm perspektifi; Bu sorunların nedeni sizsiniz (emperyalistler), konuşarak çözelim. Dünya, sizin olduğu kadar bizim de.
Bugün için henüz gündemleşmeyen, ama kurtuluş yolunu açan perspektif komünistlerinkidir. Bu sistem; kapitalizm yıkılmalıdır, sömürü ortamı/ilişkileri ortadan kaldırılmalıdır. Bu dünya üretenlerindir, üretenlerin olacaktır. Bütün sorunların çözümü buradadır. Bu, bir devrim sorunudur.
Gönül isterdi ki komünistler de DSF’unda seslerini duyursunlar veya bütün insanlığa yol gösteren bir forum düzenlesinler. Katılmak ve desteklemek yetmiyor, yetmez de. Örgütleyici, yönlendirici, düşünceleri ve eylemi devrimleştirici olmak gerekiyor.

19 Ocak 2002 Cumartesi

WASHINGTON VE SONRASI



Washington'da sürdürülen Türkiye-ABD görüşmeleri sonuçlandı. Yapılan açıklamalara göre, taraflar arasında Kafkasya, Afganistan, Azerbaycan, Ortadoğu, Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkileri, Türkiye-AB ilişkileri, Baku-Ceyhan boru hattı, ekonomik ilişkiler tartışıldı. Bunun ötesinde Türk tarafı, IMF ve DB ile de görüşmeler yaptı.

Yapılan açıklamalara göre, ele alınan konuların hiç birinde sorun, herhangi bir pürüz çıkmadı ve tam anlamıyla bir anlayış birliğinin olduğu vurgulandı. Bu demektir ki, ele alınan konular üzerine daha önce tartışılmış ve belli sonuçlara varılmıştır. Anlaşılan o ki, Washington'da sonuçları çoktan belli olan konular üzerine diplomasi gereği görüşülmüştür.

Görüşmelerin ele alınış tarzı, ele alınan sorunlara veya Türkiye'nin gündeme getirmekte yarar gördüğü sorunlara acil perspektif açısından değil, orta ve uzun vadeli perspektif açısından yaklaşıldığını göstermektedir. Yani görüşmelere bir kaç milyar dolarlık kredinin verilip verilmeyeceği damgasını vurmamıştır. Demek oluyor ki, günü kurtarmaya değil, Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Türkiye'nin geleceğine ilişkin konuşulmuştur. Zaten IMF ile kredi konusu dışındaki ele alınan bütün konular, acil sorun kapsamında görülmeyecek içerikli konulardır.

Türkiye bugüne kadar ve hala, siyasi ve askeri alanda Amerikan emperyalizminin, iktisadi alanda da AB'nin nüfuzu altında. Türk burjuvazisi bu duruma son verilmesini, Amerikan emperyalizminin/sermayesinin iktisadi alanda da belirleyici konuma gelmesini talep etmiştir. Bu talep şöyle de anlaşılmalıdır: Siyasi ve askeri olarak istediğiniz doğrultuda hareket ediyoruz, bu alanda "stratejik ortak" olduğumuzu söylüyorsunuz, buna ekonomik ortaklığı da eklemeliyiz. Siyasi ve askeri ortaklık, iktisadi alana yansımalıdır. Bu nedenle bize birtakım ticari kolaylıklar sağlamalısınız. Bu talebi Amerikan tarafı -şimdiye kadar olduğu gibi- anlayışla karşılamış, ama adım atılacağının işaretini de vermiştir. Sorun, Şubat ayında kurulacak bir komisyon tarafında ele alınacak.

Türk tarafının uzun vadeli, kalıcı iktisadi ilişkilerden bahsetmesi, Türkiye üzerinde Amerikan ve AB sermayesi arasındaki rekabeti kışkırtması anlamına da gelir. Bu, ülke çıkarlarının pazarlanması demektir. Türkiye'ye yatırım yapan, kredi veren, sermaye yönlendiren başka alanlarda da desteğimizi alır; bu, bir garantidir deniyor.

Irak'a saldırı konusunda, görünüşte de olsa, görüş ayrılığı kalmadı. Amerikan emperyalizmi, saldırıdan birkaç dakika önce de olsa Türkiye'ye haber verecekmiş. Aslında bu haber verme-danışma işi, sorunun tali yönüdür. Esas olan şu: Türk burjuvazisi, Amerikan emperyalizminin Irak'a saldırısı durumunda bu saldırıya ve Ortadoğu'daki Amerikan çıkarlarına katkısından dolayı Musul ve Kerkük'ü işgal edip, buradaki petrole sahip çıkıp çıkamayacağı konusunda Amerika'nın gerekli garantisi konusunda endişeli. Türk tarafı, Amerikan basınında bu konuda yer alan görüşlerin ne derece bağlayıcı olduğunu henüz kestiremiyor. Nazlanmasının esas nedeni bu. Kürt devleti sorunu sadece göstermelik bir itiraz. Çünkü Türk burjuvazisi de biliyor ve açıkladığı gibi, Güney Kürdistan'da kurulacak böyle bir devleti, ne Iran, ne de Suriye yaşatır. Böyle bir devletin yaşamaması, Türkiye, Iran ve Suriye'nin ortak çıkarıdır ve bu sorunu ortadan kaldırmak için birleşirler.

AB, Kıbrıs, Türkiye-Yunanistan ilişkileri konusunda bilinen anlayışlar tekrarlandı. Keza Baku-Ceyhan petrol boru hattının inşası için gerekli kredi konusunda da görüşme, bilinen olumlu hava içinde geçti. 
 
Önemli olan, belki de görüşmelerin en önemli konusu, Afganistan sorunuydu. Afganistan, Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitikasını gerçekleştirmesinde oldukça önemli bir stratejik mevzidir. Avrasya'nın güneyinde yer alan bu ülkeye yerleşmek, Amerikan emperyalizmi açısından bir taşla birkaç vurmak anlamına geliyor; olası Rusya-Çin-Hindistan üçlüsüne karşı aynı alanda bulunmak veya Afganistan ve komşu ülkelerde; Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Pakistan, inşa edilen ve planlanan hava üsleriyle bölgeye yerleşmek. 
 
Amerikan emperyalizmi, Afganistan'daki ve Afganistan üzerinden Orta Asya'daki faaliyetlerinde Türkiye'ye özel önem verdiğini sürekli vurguluyor. Türkiye, Afganistan'a asker göndermekle sadece, bu ülkede ve bölgede Amerikan çıkarları doğrultusunda hareket etmiş olmuyor. Aynı zamanda, Amerikan çıkarlarıyla çatışmamak koşuluyla, kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda adım atmış oluyor. Ne de olsa Afganistan'ın kuzeyi; Özbekistan-Afganistan-Tacikistan sınır bölgesi, Enver Paşa'nın Turan'ı kurmak için Kızıl Ordu'ya karşı savaştığı bölgedir.
Türk burjuvazisi, geliştirdiği jeopolitikasına tekabül eden fırsatları değerlendiriyor. Batıda Amerikan emperyalizminin gölgesinde Kafkasya ve Azerbaycan üzerinden, güneyde de Afganistan üzerinden Orta Asya'ya nüfuz etmeye çalışmak. Afganistan -böyle bir Jeopolitikanın ne derece realist olup olmadığından bağımsız olarak- Türk burjuvazisi açısından oldukça önemli olduğu için, ABD-Türkiye görüşmelerinde, ortaklığın en çok vurgulandığı bir konu olmuştur.

13 Ocak 2002 Pazar

BANKACILIK VE İŞLEVİ


 
Banka, kapitalizmde kredi veren ile kredi alan arasında aracılık yapan ve para sermaye ile işlem gören kapitalist bir kurumdur. Bütün kapitalist işletmelerde olduğu gibi bankacılıkta da esas olan, kar amaçlı faaliyettir.

Bankalar, "boş"ta olan, kullanılmayan para sermayeyi merkezileştirir ve krediye ihtiyacı olan işletmelere ve aynı zamanda devlete kredi olarak verir. Bankanın kazancı da para toplarken verdiği faiz ile kredi olarak verdiği paradan aldığı faiz arasındaki farktır. Yani banka, "parasını bana verene, bankama yatırana yüzde 10 faiz veriyorum" diye para toplarsa ve bu parayı ihtiyacı olan işletmelere ve devlete -diyelim ki- yüzde 20 faizle verirse, bankanın kazancı, yüzde 10 ile yüzde 20 arasındaki farktır. Diyelim ki banka, 100 TL. karşılığı olarak kendine para verene 110 TL. verirken, 100 TL'lik kredi verdiğinden 120 TL alır ve 10 TL'lik bir kar etmiş olur. 
 
Bunun ötesinde bankalar, mali sektördeki her türlü takas ve hesap işlemlerinden de komisyon olarak kazanç sağlar.

Bankaların karları, maddi değerlerin üretiminden kaynaklanır. Yani banka karı, işçilerin ürettikleri artı değerin bir kısmıdır.

Bankalar, sermayenin dönüşümünü hızlandırırlar, merkezileşmesine ve konsantrasyonuna katkıda bulunurlar. Bankaların başka bir işlevi de, nakit para ihtiyacını ve böylece dolaşım süreci masraflarını azaltmasıdır.

Kapitalizmde bankalar; yatırım dışı kalan parasal araçları toplayan ve dağıtımını yönlendiren bu kurumlar, aslında, kapitalist ekonominin çeşitli dallarına parasal araçları yönlendiren bir kurumdur. Bu yönlendirme kapitalistlerin çıkarına, en fazla karı elde etmelerine hizmet eder.

Bankaların faaliyeti, kapitalist üretimi teşvik ettiği ve sömürüyü güçlendirdiği için kapitalist çelişkileri de keskinleştirir.

Kapitalizmin emperyalizm aşamasında, sanayi sektöründe olduğu gibi bankacılık sektöründe de merkezileşme ve konsantrasyon, yani tekelleşme söz konusudur. Kapitalizmin emperyalizm aşamasında bankaların rolü de tedricen değişir ve aracı olmaktan çıkarak, tekelci konuma geldiler ve giderek sanayi tekelleriyle, sermayesi ile bütünleşerek/kaynaşarak mali sermayeyi oluşturdular.

Türkiye'de bankacılık üzerine devam eden tartışmalara baktığımızda, bu mali kurumun işlevini yerine getirmekten uzak olduğunu görürüz. Sermaye yetersizliği sorununu aşmak; yani kredi bulmak ve bunu yatırım aracı olarak kullanmak ve aynı zamanda devlete kredi açarak (borç para vererek) kar elde etmek amacıyla hemen hemen her yerli holdingin kurmuş olduğu bankalar, '90'lı yıllardaki pratikte görüldüğü gibi, soygun aracına dönüştürülmüşlerdir. Banka sahibi, bir şekilde topladığı parayı daha yüksek faizle, özellikle devlete vererek elde ettiği kazancın ötesinde, kendi bankasını da hortumlamış, içini boşaltmıştır. Sitemin çökmesi sonucunda bir dizi banka denetim altına alınmıştır. Bu amaç için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu kurulmuştur. Yetkili, otoritesi olan BDDK da sorunu çözememiştir. Batık kredilerin hesabı sorulamadığı gibi, hortumcular da cezalandırılması gerektiği gibi cezalandırılmamıştır. Bankacılık üzerine güncel tartışmaların seyri, en azından bir kısım hortumcu için "yapanın yanına kar kaldı" anlayışını doğruluyor.

Türkiye'de bankacılığın temel sorunu ne? Amaç, bankaların asli işlevine dönmesini, bankacılık işlevini yerine getirme yeteneğine sahip olmasını sağlamaktır. Yani işlevsiz olan parayı toplamak, para sermayeyi merkezileştirmek ve ihtiyacı olan şirketlere kredi olarak vermek. Bu asli görevini yerine getirebilmek için bankaların güçlü olmaları gerekir. Ama Türkiye'de, bir kaç istisna dışında, hiç bir banka bu asli görevini yerine getirecek yetenekte değil. Bir defa,Türkiye'de kredi olarak verebilmek için toplanması gereken para miktarı az. Yani bir sermaye yetersizliği söz konusu. Bunun ötesinde bu sektörde faal olan banka sayısı çok. Yetersiz sermaye ve çok sayıda banka, sermayenin merkezileşmesini ve konsantrasyonunu sağlamıyor, dağıtıyor; sermayenin dönüşümünü hızlandırmıyor, yavaşlatıyor ve hortumlama örneğinde olduğu gibi, sermayenin dönüşümünü sekteye uğratıyor; para sermayesi hareketini bir noktada; hortumlama noktasında kesintiye uğratıyor, devre dışı bırakıyor.
Bu durumu IMF de biliyor.

Bu sektöre ilişkin güncel tartışmalar, geçmişe sünger çekmeye, ama sünger çekmiyoruz diyerek sünger çekmeye, tekelleşmenin sağlanmasına yöneldiğini göstermektedir; banka sistemindeki payı yüzde 1'in altında olan bankaların yaşama şansı yok. Payı yüzde 1'in altında olanlar tasfiye edilecek ve payı yüzde 1'in üstünde olanlar -hortumcuları elinde olsalar da- yaşatılacak. Böylece bu sektörde faal olmak için piyasa payı bazında bir yeterlilik sınırı getiriliyor. Tasarı böyle. Bu yüzde bir kabul edilir mi, edilmez mi veya başka kıstaslar getirilir mi getirilmez mi, bütün bu olasılıklardan bağımsız olarak varılmak istenen sonuç şu: Türkiye'de bankacılık sistemi, yani mevcut sermaye kapasitesi bu kadar bankayı kaldırmıyor. Para sermaye, güçlü bankaların elinde toplanmalıdır. Bankacılık sistemi, devlet ve IMF eliyle tekelleştirilmelidir. Bankacılık sektöründe tekelcilik; güçlü bir kaç bankanın hakimiyeti hem yerli, hem de yabancı sermayenin karının garanti altına alınması demektir, iç ve dış borcun çevrilebilirliğinin devamını sağlanması demektir. Bütün uğraş bunun içindir.



5 Ocak 2002 Cumartesi

PAKISTAN, HINDISTAN VE KEŞMİR


 
Afganistan'da Taliban rejiminin yıkılması veya Amerikan emperyalizminin Afganistan'a saldırısı, bölge ülkeleri Pakistan ve Hindistan arasındaki çelişkilerin yeni bir savaşın eşiğine gelecek kadar keskinleşmesine neden oldu. Çelişkilerin bu denli keskinleşmesinin görünür nedeni Keşmir'dir. Bu iki ülke, şimdiye kadar, diğer şeylerin yanı sıra Keşmir için üç defa savaştı. Keşmir'i kendi aralarında bölen/paylaşan (Bağımsızlık ilanından sonra Pakistan, halkın çoğunluğunun Müslüman olduğu Keşmir'i ilhak etmek için harekete geçer. Ancak Hindistan'ın direnişiyle karşılaşır. 1949'da BM tarafından ateşkes müzakereleri yapılır. O zamana kadarki çatışmalarda Pakistan, Keşmir'in üçte birini eline geçirir. Böylece Keşmir'in üçte biri Pakistan'ın, üçte ikisi de Hindistan'ın işgalinde kalır) her iki ülke de nükleer güce sahiptir.
Pakistan ve Hindistan, görünürde Keşmir sorunundan dolayı nükleer savaşa dönüşebilecek bir bölgesel savaşın eşiğindeler.

Amerikan emperyalizminin 11 Eylül saldırısından sonra Afganistan'ı bombalayarak başlattığı "yeni savaş"ı, Pakistan ve Hindistan'ın saldırgan bir politika izlemelerinde önemli bir faktör olmuştur. Afganistan'a karşı savaş ve özellikle bu savaşın jeopolitik nedeni, Pakistan ve Hindistan'ın bölgesel ve uluslararası rollerini doğrudan etkileyecek ve yeniden şekillendirecek öneme sahiptir.

Keşmir sorunu, Britanya sömürgeciliği döneminden kalmadır. 20. yüzyılın '40'lı yıllarından itibaren Hindistan'da yükselen ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesini bastıramayan İngiliz emperyalizmi, Hindistan'ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Ama aynı zamanda "Müslüman Ligi"yle anlaşarak Hint "alt kıtası"nın keyfi bölünmesini sağladı. Böylece, çoğunluğu Hintlilerden oluşan Hindistan ve çoğunluğu Müslümanlardan oluşan, ama birbirine uzaklığı 1500 km olan iki bölgeli Pakistan devletleri doğmuş oldu. Bölünmeden dolayı yaklaşık 15 milyon insan göç etmek zorunda kaldı ve yine yaklaşık bir milyon insan öldü.

İngiltere'nin keyfi sınır tespiti sonucudur ki Pakistan ve Hindistan, 1948, 1965 ve 1971'de üç kez savaşa tutuştular. 1971'deki savaşta Doğu Pakistan Batı'dan ayrıldı ve Bangladeş adını aldı.

Keşmir'i önemli kılan ne?
Keşmir, Güney Asya su kaynaklarına ve Orta Asya'ya açılımda geçiş koridoru özelliğine sahiptir. Pakistan'ın üç nehri Hindistan'ın işgali altındaki Keşmir bölgesinden çıkıyor. Keşmir, Orta ve Güney Asya arasında; Hindistan'ın Orta Asya'ya uzanabileceği yegane köprü.

Keşmir sorunu, her iki ülke arasında savaşa neden olan bir sorun olarak yeniden ısıtılıyor. Ama bu sefer her iki ülke arasındaki çelişkilerin keskinleşmesinin esas nedeni Keşmir değil. Bu sefer nedeni Amerikan emperyalizminin Afganistan savaşıyla bölgeye yerleşme çabasında ve buna bağlı olarak bölge ülkelerinin; somutta da Pakistan ve Hindistan'ın Amerikan emperyalizminin jeopolitik açılımında ve Avrasya jeostratejisindeki muhtemel konumlarında aramak gerekir. Amerikan emperyalizmi, Afganistan'a saldırmak için Pakistan'ı üs olarak kullandı. Bunun karşılığında Pakistan, ekonomik destek vaadini aldı ve Keşmir sorununda Hindistan'a karşı ABD'den siyasi destek görme umuduna kapıldı. Afganistan savaşı ve Pakistan'ın bu savaştan dolayı ön planda olması Hindistan'ı rahatsız etti. Dünya gücü olma potansiyeline ve jeopolitik anlayışa sahip olan Hindistan, hem Amerikan emperyalizminin Avrasya jeostratejisinde ve hem de buna karşı olan Rusya ve Çin gibi emperyalist ülkelerin planlarında önemli yere sahiptir.

Amerikan emperyalizmi, Rusya ve Çin'in Hindistan ile ilişkilerini zayıflatmak, Rusya-Çin ve Hindistan arasında olası bir üçlü ittifakın kurulmasını engellemek istiyor. Bu ittifak, Amerikan emperyalizminin Avrasya hakimiyet planını doğrudan olumsuz etkileyecek bir gelişme olabilecektir. Sorunun bu yönünü gören ABD, Clinton döneminden bu yana bu ülkeyle olan ilişkilerini geliştirmeye özen göstermiş ve belli bir yakınlaşma da sağlanmıştır.

Şimdiki durumda ABD'nin Pakistan'ı desteklemesi taktikseldir. Stratejik olarak Amerikan emperyalizmi, Hindistan'ı desteklemek zorundadır. Çünkü Avrasya'ya hakimiyet, Rusya ve özellikle Çin'i güneyden kuşatmak ve Rusya-Çin-Hindistan ittifakını akamete uğratmak ancak böyle bir politika ile mümkün olur. Bu nedenle Amerikan emperyalizminin, her iki ülkenin Keşmir sorunundan dolayı yeni bir savaşa tutuşmalarında hiç bir çıkarı yoktur. Böyle bir savaşı engellemeye çalışır. Ama Rusya ve Çin, Keşmir sorunundan dolayı her iki ülkenin savaşa tutuşmalarını kışkırtır. Onların sorunu da yeni bir Pakistan-Hindistan savaşıyla Amerikan planlarını boşa çıkartmaktır.

Asya-Pasifik bölgesinde emperyalistler arası çelişkiler böyle bir gelişmenin daha olası olmasını mantıklı kılıyor.

1 Ocak 2002 Salı

AFGANİSTAN SAVAŞI VE EMPERYALİST JEOPOLİTİKA


AFGANİSTAN SAVAŞI VE EMPERYALİST JEOPOLİTİKA

11 Eylül’de Pentagon ve “İkiz Kuleler”in vurulması bir milat oldu. ABD emperyalizmi oluşan durumu 21. yüzyılda dünyaya hakim olma planı bakımından fırsata dönüştürmek için tüm olanak ve yeteneklerini sergiledi. Perde, modern revizyonizmin çöküşü, Doğu Bloku ve SB’nin dağılmasıyla açılmıştı. 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran uluslararası ilişkiler temellerinden sarsıldı ve dünyanın politik çehresi yeniden şekillenmeye başladı. “Soğuk Savaş” ‘89/90 dramatik olaylarıyla son buldu. Galipler arasındaki ilişkiler nasıl şekillenecek ve ganimet nasıl paylaşılacaktı? Körfez Savaşı’ndan günümüze ganimetin paylaşımı ve dünya egemenliği için mücadele emperyalistler arası ilişkileri belirlemektedir. Dünya haritası, Körfez Savaşı’yla başlamış bir emperyalist müdahaleler ve savaşlar serisiyle kan ve demirle yeniden çizilmektedir.

28 Aralık 2001 Cuma

BÜYÜK OYUNUN AFGANISTAN PERDESI


 
11 Eylül saldırısı, Amerikan emperyalizminin bir taşla birkaç kuş vurması için vesile oldu.
"Uluslararası terörizme karşı yeni savaş" bir şekilde başlatılmalıydı. 11 Eylül bu savaşın başlatılmasına vesile oldu. İnsanı hayrete düşürecek bir hızla bütün emperyalist ülkeler, neredeyse bütün bağımlı ülkelerin hükümetleriyle bu "yeni savaş"ı başlatmak için anlaştılar. 
 
W. Bush'un "Yeni Savaş"ı, bütün dünyaya karşı sürekli, uzun yıllar sürecek olan bir savaş ilanından başka bir anlam taşımıyordu. Bu, önde gelen emperyalist ülkelerin, bütün dünyada bütün araçları kullanarak istenmeyen rejimlere, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerine karşı savaşıydı.

Son dönemlerde, daha doğrusu 11 Eylülden bu yana bütün Orta ve Yakındoğu NATO'nun yığınak bölgesine dönüştürüldü. 7 Ekimde Afganistan'a karşı başlatılan emperyalist saldırı, Taliban rejiminin devrilmesine rağmen hala devam ediyor. Bugün gelinen aşamada "uluslararası terörizme karşı yeni savaş"ta emperyalist ülkeler arası ittifaktan da artık pek söz edilemez. Bunun nedeni, her bir emperyalist ülkenin, terörizme karşı mücadele adı altında kendi aralarındaki çelişkileri kaçınılmaz olarak ön plana çıkarmalarıdır.

Rusya, Çin gibi emperyalist ülkeler, kendi etnik sorunlarından dolayı 11 Eylülden sonra ABD'nin yanında yer aldılar. AB ülkeleri, başta da Almanya ve İngiltere keza "uluslararası terörizme karşı yeni savaş"ta müttefikleri ABD'yi yalnız bırakmak istemediler(!). Ama her bir emperyalist ülkenin esas niyeti, bu savaşta yer alarak Amerikan emperyalizminin kendi çıkarlarını zedelemesini engellemeye çalışmak ve dünyanın yeniden paylaşımında yeni mevziler elde etmekti.

Neden Afganistan ve emperyalist ülkelerin amacı ne?
Emperyalistler arası çelişkilerin günümüzde en çok keskinleştiği üç bölgede (Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya/Hazar Havzası) önde gelen emperyalist ülkeler karşı karşıya geliyorlar. Genellikle ortak hareket eden bu ülkeler, aslında kendi çıkarlarını ifade etmenin peşindeler. 1991'de Irak'a ittifak kurarak saldırdılar, ama kısa zamanda çıkar çatışması ön plana çıktı. Balkanlar'da NATO+Rusya ittifakı söz konusuydu. Ama bu bölgede de nihayetinde kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiler. Aynı gelişmeyi Afganistan savaşında da görüyoruz. Taliban rejimine karşı ortak hareket edildi, ama bu rejim daha yıkılma sürecindeyken kendi çıkarlarını ön plana çıkardılar.

Afganistan, söylendiği kadarıyla yer altı zenginliğinin ötesinde, Avrasya jeopolitikası açısından oldukça önemli bir konuma sahiptir. Revizyonist blokun ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Amerikan emperyalizmi tarafından yeniden geliştirilen Avrasya jeopolitikası, Amerikan emperyalizminin 21. yüzyıl dünya hakimiyetinin esasını oluşturur. Bu jeopolitikanın içeriği, Hazar Havzası/Orta Asya yer altı zenginliklerine, dünya pazarlarına sürmek de dahil, hakim olmaktır.

Böyle bir jeopolitikanın uygulanabilmesi bir çok faktöre bağlıdır. Her şeyden önce, bölgede gücü olan, aynı amacı güden emperyalist güçlere ve potansiyel rakiplere karşı mücadele gerekmektedir. Bölgede iddialı ve potansiyel iddialı olan ülkelerin başında ABD, Rusya, Çin, AB ülkeleri (özellikle de Almanya, İngiltere ve Fransa), Japonya, Hindistan, Türkiye, Iran ve Pakistan geliyor.

Afganistan, Orta Asya yer altı zenginliklerinin (petrol ve doğal gaz) dünya pazarlarına taşınmasında düşünülen geçit güzergahlarından birisi olmasının ötesinde, Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitikasının gerçekleşmesi için uygulanan stratejinin önemli bir ayağını oluşturur. Orta Asya'nın güneyinde yer alan bu ülkeye yerleşmek veya onu kontrol etmek, Amerikan emperyalizmi açısından Kafkasya/Hazar Havzası'nı kuşatmada Türkiye'den sonra ikinci önemli bir üsse sahip olmak ve Rusya, Çin ve muhtemelen Hindistan gibi ülkelerin bölgedeki faaliyetlerini, olası Rusya-Çin-Hindistan yakınlaşmasını ve "Şanghay Beşlisi"nin faaliyetini yakından takip etmek anlamına gelmektedir. Afganistan bu açıdan Amerikan emperyalizmi için önemlidir.

Orta Asya'dan, Afganistan'dan kovulan Rusya, ABD'nin veya "uluslararası terörizme karşı savaş"ın safında yer alarak bölgeye yeniden yerleşme niyetinde. Bölgede bugün için Amerikan emperyalizmine karşı askeri açıdan meydan okuyabilecek yegane güç, Rus emperyalizmidir. Çin ve Japonya, şimdilik izliyor gözükmekle yetiniyorlar. AB ülkeleri, özellikle İngiltere ve Almanya, bölgede var olabilmek için ABD ile ortak hareket etmek zorundalar. Bu iki ülkenin bu bölgede tek başlarına Rusya, Çin ve ABD'ye karşı hegemonya mücadelesi sürdürecek potansiyelleri yoktur.

Emperyalist ülkeler, Balkanları "barış"a kavuşturdular- kendi aralarında paylaştılar. fiimdi sıra Orta Asya'ya geldi. 11 Eylül saldırısı, bir vesile oldu ve Orta Asya'da emperyalistler arası hegemonya çatışması silahlı biçimini Afganistan savaşında buldu.

Taliban rejiminin yıkılması ve geçici hükümetin kurulmasıyla önde gelen emperyalist ülkelerin dünya hegemonyası için mücadelelerin yeni bir boyut kazanacak; Balkanlar'da uygulanan emperyalist "barış" Afganistan'da da uygulanmaya konacak ve Amerikan emperyalizmi "uluslararası terörizme karşı yeni savaş"ını başka ülkeleri bombalayarak, işgal ederek sürdürecek. Amerikan ve dünya basınında Irak'ın işaret edilmesi, saldırının hangi ülkeye olacağını gösteriyor