deneme

14 Nisan 2008 Pazartesi

Konjonktür devreviliğinin devrimci dönüşümler üzerindeki etkisi


Konjonktür devreviliğinin devrimci dönüşümler üzerindeki etkisi

İşçi sınıfının yaşam koşulları üzerindeki olumsuz etkisinden ve üretici güçler ve üretim ilişkileri arasındaki çelişkileri açığa çıkarmasından dolayı ekonomik krizler, siyasi altüst oluşun önemli bir kaldıracı olurlar (Marks; Grundrisse, s. 139).

Marks’a göre, “ücretlerin birbirini takip eden yükselmesi ve düşmesi ve bundan kaynaklanan üretimin mevcut örgütlenmesindeki işçiler ve fabrikatörler arasındaki çatışmalar, işçi sınıfının mücadele ruhunu canlı tutmak, bu sınıfı hâkim sınıfın saldırılarına karşı yegâne büyük bir birlikte birleştirmek ve onu, üretim aletlerinin...düşüncesiz, az veya çok beslenmiş duygudaşlığından uzak tutmak için vazgeçilmez araçlarıdır”(Marks; C. 9, s. 170. “Türkiye’ye Karşısında Rus Politikası-İngiltere’de İşçi Hareketi”).

Sınıfların uzlaşmazlığına dayanan bir toplum düzeninde –köleciliği, sadece sözde değil, fiiliyatta önlemek istiyorsak- mücadeleye atılmalıyız. Grevlerin ve koalisyonların değerini doğru taktir etmek için, ekonomik sonuçlarının görünürdeki önemsizliğine aldanmamalıyız, bilakis her şeyden önce moral ve siyasi etkilerini göz önünde tutmalıyız. Uzun, birbirini takip eden gevşeme, açılıp serpilme, yükseliş, kriz ve yoksulluk aşamaları, modern sanayin periyodik tekrarlanan (bu) aşamaları olmaksızın, bundan kaynaklanan ücretlerin ve işçilerle fabrikatörler arasındaki mücadelenin iniş ve yükselişi olmaksızın, ücretlerin ve karların tam uyumluluğu içinde dalgalanmaları olmaksızın…işçi sınıfı, maneviyatı kırılmış, zayıf karakterli, tükenmiş, boyun eğen bir yığın olur ve onun kendi gücüyle bağımsızlaşması… mümkün olmaz” anlayışındadır (Agk. s. 170/171).

Söylenen oldukça açık: Ekonomik mücadeleler, sınıf ruhunu canlı tutuyor, mücadeleye atılma isteğini güçlendiriyor. Bu mücadeleler, moral ve siyasi etkilerinden dolayı devrimci altüst oluşların zorunlu bir önkoşulu oluyor. İşçi sınıfının yaşam koşullarını kötüleştiren ve genel iktisadi perspektifi değiştiren ekonomik krizler, işçiler ve kapitalistler arasındaki ilişkiyi de değiştirici bir etkide bulunuyor. Bundan dolayı ekonomik kriz, periyodik olarak sürekli gelişiyle burjuva toplumun giderek daha şiddetli, kapsamlı ve tehlikeli bir biçimde sorgulanmasına neden oluyor.“Tüm burjuva toplumun varlığını dönemsel yinelenmeleriyle her seferinde daha tehdit edici bir biçimde sorguya çeken ticari krizlerin sözünü etmek yeterlidir” (K. Manifesto).

Devreviliğin hızının kesildiği aşamada, yani kriz döneminde devrimci durum faktörleri güçlenir, ama devreviliğin yükseliş aşamasında –ekonomik gelişmenin açılıp-serpildiği dönemde- devrimci durum faktörlerinin etkisi zayıflar. Engels, iktisadi açılıp serpilme dönemlerinin proletaryayı burjuvalaştırdığını (Marks’a 7 Ekim 1858 tarihli mektubundan), moralsizleştirdiğini (Marks’a 17 Aralık 1857 tarihli mektubundan), uyuşuklaştırdığını (Marks’a 7 Aralık 1857 tarihli mektubundan), genel olarak siyasi hareketleri cesaretsizleştirdiğini (Kautsky’ye mektubu, 8 Kasım 1884), devrimi kırdığını (umutsuzlaştırdığını) ve gericiliğin zaferine temel teşkil ettiğini (Bernstein’a mektubu, 25–31 Ocak 1882) yazar ve şöyle der: “Tam istihdamlı ve iyi ücretlendirilmiş bir işçi sınıfı ile bırakalım devrim yapmayı, siyasi kampanya bile düzenlenemez” (“Fransız Proleterlerinin Pasifliğinin Nedenleri” makalesinden)

Devreviliğin yükseliş aşamasında; birikim koşullarının uygun olduğu süreçte “sermayeye bağımlılık ilişkileri tahammül edilebilir olur” (Kapital, C. I’den) ve böylece işçiler, “zevk alanlarını genişletebilmekteler; giysi, ev eşyası vb. gibi tüketim fonlarına bazı ekler yapabilmekteler ve küçük bir yedek-fon parası ayırabilmekteler” (Agk.) Böylesi dönemlerde bu olanaklar, “ücretli işçinin kendisi için dövmüş olduğu altın zincirin uzunluğunda ve ağırlığındaki bir gevşemedir” (Agk.)

Şüphesiz ki devreviliğin yükseliş –ekonomik gelişmenin açılıp-serpildiği- dönemlerinde de işçi sınıfı, ekonomik mücadele sürdürmektedir. Ama bu mücadelelerin devrimci dönüşüm üzerindeki etkisi, Marks’ın “Felsefenin Sefaleti”nde belirttiği gibi zayıf kalmaktadır: “1844 ve 1846 yıllarında grevlerin, önceki zamana nazaran daha az dikkat çekmelerinin nedeni, bunun, İngiliz sanayi için ilk açılıp serpilme yılları olmasıdır” (C. 4, s. 177).

Engels de 1847 “dünya ticaret krizi, Şubat-Mart Devriminin esas anasıydı. 1849 ve 1850’de (yaşanan) sanayisel tam açılıp serpilme, yeniden güçlenen Avrupa gericiliğinin canlandırıcı gücüydü” der (C. 7, s. 512,Fransa’da Sınıf Mücadelelerine Giriş- 1895 baskısı).

Marksizm, kapitalizmde devrimci durumun, konjonktürün gerilediği dönemlerde, kriz dönemlerinde oluştuğunu öğretiyor:“Burjuva topulumda üretici güçlerin dolgun geliştiği genel açılıp serpilme (döneminde)... gerçek bir devrimden söz edilemez. Böyle bir devrim, ancak, her iki faktörün; modern üretici güçlerin ve burjuva üretim biçimlerinin birbirleriyle çelişkiye (aç. M.) düştüklerinde mümkündür” (Marks-Engels; “Revue, Mai bis Oktober 1850”).

Marksizm, ‘devrimci altüst oluşlar, değişimler için ekonomik krizler zorunludur, sorunun olmazsa olmazıdır, ama devrimci dönüşümleri gerçekleştirmek için hiç de yeterli değildir. Bu dönüşümü gerçekleştirmek için komünist partisinin eylemi gereklidir. Böyle bir parti olmaksızın, devrimci dönüşümleri gerçekleştirmek imkânsızdır’ diye öğretiyor. Marks’ın deyimiyle “bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile –ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir- hukuki, siyasi, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir” (Politik Ekonomiye Katkı- Önsöz).

Marks ve Engels’in yukarıdaki anlayışları; ekonomik kriz ve devrimci durum arasında bağ kuruşları, soruna mekanik yaklaştıklarının bir göstergesi olarak kavranmamalıdır. Bu anlayışlarıyla sadece, devrimci durumun oluşmasında ekonomik krizlerin önemli bir faktör olduğunu vurguluyorlar. Hepsi bu kadar. (Konuya ilişkin anlayışları için bkz.1).

Konjonktür devreviliğinin devrimci dönüşümler üzerindeki etkisi ancak ve ancak somut talepler doğrultusunda atılan adımlarla ve mücadele biçimleriyle sağlanabilir. Kriz döneminde mücadelenin normal koşullarda önplana çıkmayan birtakım özgün yönleri önplana çıkabilir. Önemli olan bunu görebilmek ve ona göre hareket edebilmektir. Kriz döneminin devrimci mücadelenin her zamankinden daha güçlü ilerletebileceği koşullar sunduğu, bu dönemin, devrimci mücadeleyi, işçi sınıfı ve emekçi yığınları örgütlemede bir nevi fırsat dönemi olduğu unutulmamalıdır.

1 (1848:K. Manifesto; 1849: M-E; C. 34, s. 515, “Tribune”ün Karl Marks ile Söyleşisi”, 18 Aralık 1878; C. 27, s. 516, Marks’ın J. Weydemeyer’e mektubu, 19 Aralık 1849; 1850, C. 7, s. 440; 1851, C. 27, s. 598, Marks’ın F. Freiligrath’a mektubu, 27 Aralık 1851; 1853, C. 9, s. 320, Marks; “Politische Schachzüge-Brotknappheit in Europa”; 1857, C. 29, s. 117, 153, Engels’in Marks’a 31 Mart 1857 tarihli ve Marks’ın da Engels’e 11 Temmuz 1857 tarihli mektupları; 1858, C. 29, s. 360, Marks’ın Engels’e 8 Eylül 1858 tarihli mektubu; 1859, C. 29, s. 572, Marks’ın F. Weydemeyer’a mektubu, 1 Şubat 1859; 1862, C. 30, s. 641, Marks’ın L. Kugelmann’a mektubu, 28 Aralık 1862; 1863, C. 30, s. 324, Marks’ın Engels’e mektubu, 13 Şubat 1863; 1875, “Kapital” üzerine mektuplar; s. 225, Marks’ın Lawrow’a yazdığı 18.6 1878 tarihli mektup; 1881, C. 35, s. 161, Marks’ın F. D. Nieuwenhuis’e mektubu, 22 Şubat 1881).


10 Nisan 2008 Perşembe

İŞSİZLİK VE EKONOMİK KRİZ





“Ücretli işçi sayısındaki görece azalmaya karşın, mutlak olarak artış, zaten kapitalist üretim biçiminin bir gereksinimidir. İş gücünü günde 8–10 saat çalıştırmak artık zorunlu olmaktan çıkar çıkmaz, bu üretim biçimi için işgücü artık bollaşmış demektir. Üretici güçlerde mutlak işçi sayısının azalmasına yol açabilecek, yani bütün ulusun kendi toplam üretimini daha kısa zamanda yapabilmesini sağlayacak bir gelişme, nüfusun büyük bir kısmını işsiz bıraktığı için, bir devrime neden olabilir. Bu, kapitalist üretimin özgül sınırının bir başka belirtisidir. Çalışan nüfusun bazen şu, bazen bu kısmının, eski istihdam biçimi altında fazlalık haline gelmesinden doğan devresel krizlerde bu çatışma kısmen görünür duruma gelir. Kapitalist üretimin sınırı, işçilerin fazla zamanıdır”.  

Marks’ın bu öngörüsü bugün gerçekleşme sürecine girmiştir. Gelişme, henüz “bir devrime neden olabilecek” kapsam ve derinlikte değil. Ama gelişmenin yönü o tarafa doğru. Belirttiği gibi, burada söz konusu olan, devrevi krizlerden dolayı işsizliğin dönemsel artışı değildir. Burada verimliliğin, üretimden daha hızlı gelişeceği gerçeğine işaret ediliyor.   Kapitalizmde verimliliğin artması, giderek daha çok sayıda işçinin işsiz kalmasına ve bunun devamlılık arz eden bir görüngü olmasına neden olmaktadır.

Bu öngörüsü son yıllarda gerçeklik olmuştur. Eskiden, işsizlerin sayısıyla ekonominin gelişme seyri arasında aynı yönlü bir orantı söz konusuydu: Yani ekonomi krizdeyse, işsizlerin sayısı artar, ekonomi krizde değilse işsizlerin sayısı azalırdı. Artık böyle bir gelişme, en azından emperyalist ülkelerde ve kısmen de Türkiye gibi orta derecede gelişmiş ülkelerde tarihe karışmaktadır. Bu anlamda “yedek sanayi ordusu” kavramı da anlamını yitiriyor. Yedek sanayi ordusu, konjonktürün yükselme aşamasında erime ve konjonktürün gerileme aşamasında kabarma/çoğalma özelliğine sahiptir.   Bu anlamda yedek sanayi ordusu tarihe karışıyor. Kapitalist üretim biçimi, dönem dönem emeceği, üretim sürecine sokacağı, dönem dönem (kriz) sokağa atacağı bir iş gücü kitlesiyle değil, sürekli işsiz olan, kitlesel olan bir işsiz iş gücü yığınıyla karşı karşıyadır. Bu, kapitalist gelişmenin ürünüdür.

Artık kapitalist üretim, sadece devrevi hareketinin kriz aşamasında değil, aynı zamanda yükseliş aşamasında da işsizliğe neden olacak boyutlarda gelişmiştir. O, bu anlamda sınırına dayanmıştır.“Çalışan nüfusun bazen şu, bazen bu kısmının eski istihdam biçimi altında fazlalık haline gelmesinden doğan devresel bunalımlarda bu çatışma kısmen görünür”. Burada ekonomik kriz dönemlerinde “kısmen” daha belirgin olan, yükselen sınıf mücadelesinden bahsediliyor. Gerçekten de böylesi dönemlerde grevler, protestolar, işten atılmaya ve sosyal, ekonomik hakların gasp edilmesine karşı mücadeleler, konjonktürün yükseliş aşamasında görülenden daha sık görülür.

Ama 2000–2004 dünya ekonomik krizi döneminde görüldüğü gibi, krizden kaynaklanan protestoların beklendiği gibi gelişmemesi, kriz yok anlayışını canlı tutma eğilimini güçlendirmesinin ötesinde,   işçi sınıfının özellikle kriz döneminde baş vurduğu mücadelelerin artık her dönem, konjonktür devreviliğinin her aşamasında sürdürülüyor olmasında aranmalıdır. Nedeni oldukça açık: İşçiler, sadece dönem dönem; kriz dönemlerinde sokağa atılmıyorlar, aksine konjonktürün yükseldiği dönemlerde de sokağa atılıyorlar.

İşçilerin sürekli sokağa atılma durumu,  “üretici güçlerde mutlak işçi sayısının azalmasına yol açabilecek, yani bütün ulusun kendi toplam üretimini daha kısa zamanda yapabilmesini sağlayacak bir gelişme, nüfusun büyük bir kısmını işsiz bıraktığı için bir devrime neden olabilir” mi, bunu bilmiyoruz. Örgütsüz, kendiliğindenci mücadeleyle işçi sınıfı, kapitalist üretim sistemi sınırının ötesine geçemez. Bunu biliyoruz.  

İşin verimliliğinin artması, modern teknolojinin üretimde kullanılması, kaçınılmaz olarak kronikleşmiş kitlesel işsizliğe neden olmaktadır. Bütün emperyalist ülkelerde ve Türkiye gibi orta derecede gelişmiş ülkelerde bu süreç yaşanmaktadır. 
 
Giderek daha az sayıda işçinin, giderek daha çok üretmesi, dolayısıyla işçi sınıfının çalışmayan kesiminin çalışan kesime nazaran daha hızlı artması, “kapitalist üretimin özgül sınırına” vardığının açık ifadesidir.

Artık işsizlerin sayısındaki artış ve eksilişe bakarak ekonominin, konjonktürün seyri tespit edilemez;  sadece ekonomik kriz döneminde işçiler yığınsal olarak sokağa atılırlar, böyle bir durum yoksa ekonomi de seyrinin kriz aşamasında değildir demek günümüz kapitalizmi için geçerli değildir.




3 Nisan 2008 Perşembe

NATO’NUN BÜKREŞ ZİRVESİ





NATO, çözümü zor sorunlarla karşı karşıya olduğu, üyesi ve üyesi olmayan emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin keskinleştiği bir süreçte “tarihin en büyük” toplantısını gerçekleştiriyor Bükreş’te.

NATO’nun bu zirvesinde Taliban’a karşı mücadeleye daha çok müttefik ülkenin katılması, katkı sunması çağrısı yapılacaktır. Bu ülkeler arasında Türkiye de var. 

Bu zirvenin diğer önemli bir gündemini de ittifakın genişlemesi sorunu oluşturmaktadır.  Arnavutluk ve Hırvatistan’ın NATO’ya katılmalarında herhangi bir sorun yok. Ama Makedonya’nın üyeliğine Yunanistan, devletin ismini kabul etmediği için karşı çıkmaktadır. Esas sorun Gürcistan’ın ve Ukrayna’nın üyeliğinden kaynaklanmaktadır. 

Bu her iki ülkenin üyeliğini ABD destekliyor. Ama NATO içinde birçok ülke de desteklemiyor. Bu ülkeler, başta da Almanya, Gürcistan ve Ukrayna’nın üyeliğinin Rusya için bir kışkırtma, ağır bir provokasyon olacağını öne sürüyorlar. Özellikle Ukrayna’nın üyeliğine karşı Rusya’nın tepkisi, ABD-Rusya arasındaki ilişkilerin daha da gerilmesinde bir kırılma, sıçrama noktası oluşturabilir.

Zirvenin bir diğer gündemi de füze savunmasıdır. ABD, bu sistemi Orta ve Doğu Avrupa’da konuşlandırmak için destek arayışlarını sürdürecektir. Bunun yanı sıran NATO’nun kendi füze savunma programını geliştirme projesi de bu zirvede ele alınacak.

Bu NATO zirvesine ABD-Rusya, ABD-AB,  AB-Rusya arasındaki çelişkiler damgasını vuracaktır. Amerikan emperyalizmi bir taraftan Ukrayna ve Gürcistan gibi yeni NATO üyeleriyle Rusya’yı çembere almaya devam ederken, diğer taraftan da Arnavutluk, Hırvatistan ve Makedonya’nın üyeliğiyle de Avrupa’da AB ile daha elverişli rekabet koşulları oluşturmak istemektedir. Ukrayna ve Gürcistan’ a ittifaka katılım için yol haritası özelliğindeki Üyelik Eylem Planı (MAP) ile üyelik yolunun açılması, Amerikan emperyalizminin bu iki ülkede Rusya’ya karşı şimdikinden daha kapsamlı konuşlanması ve Kafkaslardaki ve Orta Asya’daki gelişmelere bu cepheden de hareket ederek müdahil olması anlamına gelir. Orta Asya ülkelerindeki askeri varlığının sorunlu olması ve geri çekilme durumu, bu ülkelerin üyeliğiyle kapatılmaya çalışılmaktadır. 

AB, Rusya ile ilişkileri germemek için ve aynı zamanda bu ülkelerin üyeliğiyle NATO çerçevesinde Amerikan emperyalizmini askeri olarak da bu bölgelere taşımamak için Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliğine soğuk bakmaktadır. AB’nin, aralarında Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya gibi üyelerinin de bulunduğu toplam 12 üyesi bu ülkelerin üyeliğine soğuk bakmaktadır. Bu iki ülkenin üyeliği ve ABD’nin askeri olarak da bu ülkelere yerleşmesi AB’nin bu alanda Rusya’ya ve ABD’ye karşı rekabetini zorlaştırıcı bir rol oynayacaktır.

Rusya’nın ise soruna bakışı Putin tarafından uzun zamandan beri dile getirilmektedir. Füze kalkan sisteminin Çek Cumhuriyetine ve Polonya’ya konuşlandırılması da aynı sorunun; Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üyelik sorununun bir parçasıdır. Rusya ABD’nin kendini çembere almaya çalıştığından hareketle onun bu türden faaliyetlerine karşı çıkmaktadır.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un "En ciddi sorun, Gürcistan ile Ukrayna'nın utanmazca NATO'ya itilmesi. Washington eski Sovyet topraklarına giderek daha fazla aktif biçimde sızıyor. Bunun en vurucu örnekleri de Ukrayna ile Gürcistan"dır açıklaması Rus emperyalizminin soruna bakışına yeteri kadar açıklık getirmektedir.  

Rus emperyalizmi, Amerikan emperyalizmini bu konularda yalnız bırakmak ve Bükreş’te tecrit etmek için sorunlara ılımlı yaklaşacağı, uzlaşma yolları arayacağı sinyalleri vermektedir. Böyle bir taktikle NATO’nun AB üyelerini kazanmaya çalışmaktadır. Ama ne Almanya ve ne de Fransa, bu zirvede ABD ile çelişkilerini önplana çıkartarak Rusya’nın yanında tavır alacak durumda değildir. Özellikle, ABD’ye yeniden yakınlaşmaya ve yeniden NATO’ya tam üye olmaya çalışan ve Afganistan’a asker göndermeyi kabul eden Fransa’dan açık anti-amerikancı bir tavır beklenemez.

Amerikan emperyalizminin, AB çerçevesinde de olsa kendi nüfuz alanı olarak gördüğü alanlarda yayılmasını engellemeye çalışan Alman emperyalizmi, Rusya’nın çıkarlarını, tedirginliğini dikkate almalıyız taktiğine göre hareket edecektir.

Fransa ise taktiksel olarak bu ülkelerin üyeliği konusunda aktif olmayacak ve karşı olmasına rağmen ses çıkartmamayı tercih edecektir. Fransa, tavrının, günümüz koşullarında ABD’ye karşı mücadele etmemek, ama bunun aynı zamanda Rusya’nın baskısına, taleplerine boyun eğmek anlamına gelmediği biçiminde anlaşılmasını istiyor.
Bu nedenlerden dolayı Bükreş zirvesinde AB’nin ABD’ye, NATO’nun genişleme planlarına karşı bir ayaklanmasını beklemek abartı olur.

Bükreş toplantısının gündemi her ne kadar bu konulardan oluşuyorsa da NATO’nun sorunu oldukça stratejik içeriklidir ve kapsamlıdır. Her şeyden önce NATO’nun istikrarlı olup olmadığı, güven verip vermediği sorgulanmaktadır. Afganistan direnişi NATO’da bu sorunun sürekli gündemde olmasını sağlamaktadır.

Bazen dile getirilse de açıkça konuşulmayan, ama bilinen gerçek, NATO üyeleri,  özellikle de önde gelen emperyalist üyeleri veya ABD, AB arasında bu ittifakın amaç ve geleceği hakkında derin farklı görüşlerin olmasıdır. Sovyetler Birliği, Revizyonist Blok ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra NATO, sürekli bir ortak strateji arayışı içinde olmuştur. Genel söylemlerin ötesinde ortak bir stratejisinin olmayışı Ukrayna ve Gürcistan’ın üyelik sorununda açığa çıkıyor. Önde gelen üyeler bu ülkelerin üyeliğini kendi çıkarları temelinde ele alıyorlar. Bükreş’te bu sorun hangi kapsamda ele alınır, bunu göreceğiz. Ama açık olan şu ki, Amerikan emperyalizmi kendi “önleyici saldır savaşı” konseptini NATO’ya dayatmaktadır. ABD, NATO üzerinden BM ve AB’yi de söz konusu konseptine dâhil ederek hareket etmektedir. NATO’nun Almanya, Fransa gibi önde gelen üyeleri bunu kabul etmiyorlar ve AB’nin kendi ordusunu kurması için mücadele ediyorlar.  

ABD-AB arasındaki dünya pazarları için rekabetin, her iki taraf arasındaki çelişkilerin keskinleşmesi NATO’yu ya dağılmayla ya da AB’nin ayrılmasıyla salt ABD güdümlü bir ittifaka dönüşmekle karşı karşıya bırakmaktadır. NATO’nun esas sorunu budur.





27 Mart 2008 Perşembe

DEVLET VARMIŞ! KARLARI ÖZELLEŞTİRMEK, ZARARLARI DEVLETLEŞTİRMEK!





Günümüzün en sıkı, en coşkulu devlet savunucuları neoliberallerdir. Mali krizin patlak vermesinden bu yana sıkı bir devlet yanlısı oldular ve böylece neoliberalizmin en kutsal ilkesini ayaklar altına aldılar. Serbest pazara, pazarın her şeye muktedir oluşu anlayışına güveni kaybettiler. Neoliberalizm savunucuları, aslında günümüzün en tutarlı Keynescileri oldular.
Tabii neoliberalizmin ideologlarının piyasaya sürdüğü teorilere inanarak bir anda devletin önemini yitirmeye başladığından, ulus-devlete ihtiyaç kalmadığından, uluslararası tekellerin ve emperyalist burjuvazinin birtakım kurumlarının etkilerinin arttığından bahsetmeye ve bunun teorisini yapmayan çalışan güya “sol”lar şu mali kriz patlak verdikten bu yana perişan haldeler. Anlayışlarının ve neoliberal destekli teorilerinin ömrünün bir konjonktür dönüşümü kadar -bir ekonomik krizden bir sonraki ekonomik krize kadar- olmadığını yaşam bizzat gösterdi. Neoliberal ideologların piyasaya sürdükleri teorilere dayanarak devleti mezara gömen avanak küçük burjuva kalemşorlar şimdi ne yapacak, orası pek bilinmez. 

Durum felaket. Borsacılar durumun vahim olduğunu söylüyorlar. Doğru söylüyorlar. Mali kriz şiddetini arttırarak yaygınlaşıyor ve derinleşiyor. Krizin başlamasından bu yana buhar olan dünya çapında borsa değeri miktarının 6,124 trilyon Avro olduğu söyleniyor. Bu miktar Avro alanında bir yıllık üretime tekabül ediyor. Başka bir deyişle,   Japon GSYİH’nın iki misline eş değerde bir miktar yok oldu. Bu durum borsa kumarbazlarını panikletiyor.
 
Burjuvazi açısından inanılır gibi değil ama gerçek: Amerikan konut krizi sürecinin sadece beş aylık bir zaman dilimi içinde dünya borsalarında buharlaşan miktar 5,5 trilyon Avroydu. Dünya hisse senedi endeksi Bloomberg,  31 Ekim 2007’deki en yüksek seviyesine göre yüzde 18 oranında bir değer kaybına uğradı. Önemsiz bir oran olarak görülebilir. Ama bu oran yukarıda belirttiğimiz dünya borsalarında buharlaşan 5,5 trilyon Avroyu ifade ediyor. Yani borsa yatırımcıları sadece beş aylık bir zaman içinde 5,5 trilyon Avro kaybediyorlar. Sadece bankaların kaybettiği miktar ise bir trilyon Avrodan fazla.  Bu miktar dünyanın 7. büyük ekonomisi İtalyan GHYİH’na eş düşmektedir.

ABD bölgesel sektör borsasında (S&P 500 Financials) ve Avrupa-Bloomberg‘de (Bloomberg Europe Banks and Financial Services) durum daha da vahim. Bunların her birinde, 2007’deki en yüksek seviyeye göre buharlaşan miktar 700 milyar Avrodan daha fazla. S&P 500 ve Stoxx 600 hesaplamasına göre de 2007’deki en yüksek seviyesiyle karşılaştırıldığında Avrupalı borsacılar 1,9 ve Amerikalı borsacılar da 1,66 Trilyon Avro kaybetmişler.

Düşünülmeyen düşünülmeye başlandı. Dünya mali krizi yeni boyutlara ulaştı: Öyle ki IMF, dünya ekonomisinin çöküşünü engellemek için kurtarma programı hazırlığı içinde. IMF, üye devletlerin hükümetlerine oldukça dramatik bir çağrı yaparak, gerekli olduğunda yoğun destekleme programlarıyla dünya ekonomisinin çöküşünün engellenmesini talep etti.

Sorunun sadece mali sektörle sınırlı kalmadığı reel sektörün de; sanayi üretiminin de bu mali krizden etkilendiği ve ABD’nin yeni bir ekonomik kriz içinde olduğu görüşünde olan bir kısım ekonomist ve politikacı, krizin engellenmesi için radikal tedbirlerin alınmasını talep ediyor. Radikal taleplerin başında ise devlet desteği gelmektedir. Bu baylar, devletin, konut kredisi alıp da bunu geri ödeyemeyenlerin kredilerini satın almasını; kredi borçlarını devralmasını ve böylece hem borçluların hem de bankaların bu zor durumlarından kurtarılmasını talep ediyorlar.

Öyle ki, borsa kumarbazları ve savunucuları bugünlerde psikolog oldular ve yatırımcıların „hayvani dürtüler“le hareket ettiklerini, işlerinin iyi ve kötü gittiği bütün dönemlerde korku içinde olduklarını ve çıkış yolu bulamadıklarını dile getirerek böylesi durumlarda, ekonomi kendi kendini kurtaramayacağı için devletin gelişmelere müdahale etmesi gerektiğini savunuyorlar. Dün devleti yok sayanlar, şimdi devlete sarılıyorlar.

Daha düne kadar devlet ekonomiye karışmasın,  taleplerimizin gerçekleştirilmesi için tedbirler alsın yeter diyen mali sermayenin önde gelenleri, şimdi başka telden çalıyorlar: Bu baylar, devlete çağrı yaparak neoliberalizmin en temel ilkesini çöpe atıyorlar ve artık devletin yardımı olmaksızın işlerin yürüyemeyeceğini söylüyorlar.

Şüphesiz ki seslerini duyuruyorlar: Amerikan devleti piyasalara üst üste nakit sürmesine rağmen değişen bir şey olmadı. Devlet, ABD’nin beşinci büyük yatırım bankası Bear Stearns’i başka bir bankaya peşkeş çekerek iflastan kurtardı. Britanya hükümeti,  Northern Rock Bankasını devletleştirerek iflasını önledi, daha doğrusu iflası satın aldı. Almanya’da IK Bankasının kurtarılması için halkın cebine göz dikildi.

Mali sermaye hem dedelerini hem babalarını ve hem de çocuklarını yiyiyor diyebiliriz. 1930’lardan kalma mali kuruluşlar da dâhil mali sermayenin „çınarları“ devrilmeye başladı. Tabii bu kurtarma eyleminde Rus, Çin veya bazı petrol zengini Arap ülkeleri sermayesi de „yardımcı“ olabilirdi. Ama devasa büyüklükte bir Amerikan mali tekelinin yabancı ellere geçmesi Amerikan emperyalizmi tarafından kabul edilemez bir olgudur. Devasa bir prestij kaybıdır.

Mali krizin boyutlarından dolayı Amerikan ekonomistleri, bazı büyük Amerikan bankalarının, yatırım kurumlarının devletleştirilmesini tartışmaya başladılar. Krizden önce bunu söylemek cesaret işiydi.  Ama şimdi, "Neoliberalizm Çağı”nda devletleştirmekten bahsedilebiliyor. Demek ki sermaye açısından durum çok kötü!

Mali kriz o boyutlara varmıştır ki, artık pazar mekanizması kendi kendini düzenler doğması; bu neoliberal temel ilke tartışılır olmuştur. Devletleştirme düşüncesinin gündeme gelmesi bunun açık bir ifadesidir.
Almanya‘da Deutsche Bank’ın şefi J. Ackermann, adeta yalvarırcasına devletin müdahale etmesini dile getirmektedir. Büyük bir bankanın iflas etmesi sadece o banka ile sınırlı kalmayacak ve başka sektörleri de etkisi altına alacaktır. Ackermann bunu çok iyi bilmektedir ve Alman sermayesinin korunması için devlete çağrıda bulunmaktadır.

Pazara olan güvenin sarsılması neoliberalizme olan güvenin sarsılması anlamına gelmektedir. Devletin müdahale etmesini talep edenlerin bir düşüncesi de neoliberalizme olan güvenin sarsılmasının önünün alınmasıdır. Tarihin cilvesine bakın ki, bunu da yok saydıkları, ekonomi dışına ittikleri, etkisinin kalmadığını söyledikleri devletten talep ediyorlar. Kaynescilere gün doğuyor! Böylece devletin, ne kadar uluslararasılaşırsa uluslararasılaşsın sermaye açısından gereksiz olmadığını bizzat neoliberaller dile getirmiş oluyorlar. Bakalım onlara inanıp da bundan siyasi sonuçlar çıkartanlar ne yapacaklar!

Ackermann „serbest pazarın“ sonuna geldiğini, en azından pazarların kendi kendini tedavi edeceğine inanmadığını“ açıklıyor ve „bankaların, merkez bankalarının ve hükümetlerin“ ortaklaşa eylemiyle krizin üstesinden gelinmesi gerektiğini savunuyor.

Daha düne kadar neoliberalizmin kılıçlarını şakırdatanlar, bugün devlet üzerine övgüden başka bir şey söylemiyorlar. Özellikle ABD ve AB’de mali analistler, merkez bankası başkanları, bir kısım medya koro halinde devletin gerekliliğinden, onun "erdem"lerinden bahsetmeye başladılar.

ABD’de devletin yardım etmesi gerekir talebi, merkez bankasının, özel bankaların verdiği ve geri ödenmesi artık söz konusu olmayan bütün kredileri satın almasını ve böylece bütün riski üstlenerek özel bankaları temize çıkartmasını da kapsamaktadır.

Bay Devlet iş başında!
Neoliberalizmin kendi ilkelerine ihaneti artık olağanüstü olmaktan çıktı. Bay devlet hatırlandı ve göreve çağrılıyor:
Bir daha:
1-Büyük Britanya’nın en büyük ipotek bankalarından birisi olan Britanya Northern Rock, Britanya hükümeti ve İngiltere Bankası tarafından iflastan kurtarıldı ve devlet tarafından bütün zararlarıyla birlikte devralındı. Banka devletleştirildi.

2-ABD’de Merkez Bankası FED, batmak üzere olan Bear Stearns’i kurtarmak için harekete geçti ve 30 milyar dolarlık mali garanti ile JP Morgan Chase tarafından devralınmasını sağladı. Bu kurtarma eyleminin ardından devlet, Wall Street kurtardı dendi. Doğru bir tespit: Bu kurtarma eyleminin yanı sıra FED, piyasaya 200 milyar dolar sürdü, faizleri bir kez daha düşürdü ve 1930’dan, o büyük krizden bu yana yapmadığını yaparak, değerli kâğıt spekülasyonu yapanlara seçkin bankalara verilen kredilerden vermeye başladı. Yani spekülasyon yapmaya devam edin arkanızda ben varım dedi.

3-Tabii sorun ABD ile sınırlı değildir. Başka ülkelerde de bankalar iflaslarla karşı karşıyalar. Ve devlet o bankaların yardımına koşacak, onları iflastan kurtarmak için yapması gerekeni yapacak: Devralmak, devletleştirmek.

İşin açığı ve kısası: Açık ki bazı merkez bankaları, bütün riskli gayrimenkul kâğıtlarını, bunlarla ilgili batık kredileri devralacaklar ve karşılığında da bu bankalara, onları zararlarından dolayı mükâfatlandırmak ve zarar yapmaya devam etmelerini sağlamak için olsa gerek, garantili devlet tahvilleri verecekler. Devlet, hemen her kriz döneminde yaptığını bu sefer de yapacaktır: İflas edenlerin borcunu üstlenmek ve böylelikle ceremesini işçi sınıfı ve emekçi yığınlara çektirmek. Yani karlar özelleştirilirken, borçlar devletleştirilmiş olacak.

4- Durum o derece ciddi olmalı ki, şimdilerde borsacılar da radikal tedbirlerin alınması gerektiğinden bahsetmeye başladılar. Yani devleti göreve çağırıyorlar.  Bu çağrı, geri dönmeyecek kredilerimizi, tamamen değersizleşen spekülatif kağıtlarımızı devral demekten başka bir anlam taşımamaktadır. Yani devlet bu spekülatörlerin zararlarını “sosyalleştirmek”; halkın adına devralmakla karşı karşıyadır.

5-Krizden dolayı büyük risk altına girmiş olan özel kredi sigortacılarının işlemlerini devletin devralması talep edilmektedir. Veya durumu kurtarmak için bu şirketlerin yapacağı her türden sahtekârlığa devletin iki gözünü birden yumması isteniyor.

6-Bizzat IMF, geleneksel para politikasının artık sonunun geldiğini açıklamıştır. Bu itirafın anlamı oldukça açıktır: Karlar özelleştirilecek, zararlar devletleştirilecek. Neoliberalizm tarafından Keynescilik diye mahkûm edilen devlet destek tedbirlerin artık kaçınılmaz olduğu kabul edilmektedir. Neoliberalizm açısından bu bir ölümdür. Neoliberalizmin başına gelecek olanlar o kadar önemli değil. Ama önemli olan, neoliberal ideologların yolundan giderek Marksizm adına devleti önemsizleştirmiş olanların şimdi bu durumu nasıl açıklayacaklardır!

7- Başka, öbür cepheden de atışlar durmuyor, durmayacak. Dünya ve Avrupa Sosyal Forumun başına çöreklenmiş olan pasifistler ve reformistler, güya neoliberalizme karşı Keynesciliği savunarak geri çekilişlerini saldırıya dönüştürerek yeniden işçi sınıfı ve emekçi yığınları "sosyal devlet"in kucağına itmek için sabırsızlanıyorlar. Neoliberalizmden kendilerince hesap soracaklar, "Tobin-Vergisi" talebinin, "pazarları kontrol etme" talebinin vb. ne denli doğru olduğunu, yaşamın, krizin kendilerini doğruladığını savunacaklardır.

Mevcut haliyle mali kriz çok şeye açıklık getirdi. Bu krizin ekonomik krize dönüşmesi durumunda teori dünyasında da bazı sarsıntılar mutlaka olacaktır.



25 Mart 2008 Salı

Kriz, Kapitalizm: Olasılıklar, Olanaklar

Kriz, Kapitalizm: Olasılıklar, Olanaklar sempozyumundaki konuşma metni

Mali kriz ile ekonomik kriz arasında ayrım yapmak gerekir. Ekonomik krizler (Fazla üretim krizleri) kapitalist sisteme özgüdür, onun çelişkilerinden kaynaklanır. Konjonktür hareketinin (ekonominin kriz-inişli/çıkışlı durgunluk ve canlanma aşamaları) bir aşamasını oluşturan ekonomik kriz, belli aralıklarla mutlaka gelir, patlak verir. Ekonomik krizin belli aralıklarla patlak vermesi, kapitalist üretim biçiminin nesnel ekonomik yasasının kaçınılmaz bir sonucudur. Bunu hiçbir hükümet, alınan hiçbir politik ve ekonomik tedbir değiştiremez. Ancak krizin patlak vermesi geciktirilebilir. Fazla üretim krizsiz bir kapitalizm düşünülemez. Mali-kredi-spekülasyon krizlerinin ise böyle bir özelliği, nesnel ekonomik yasalara göre hareket etme özelliği yoktur. Mali-kredi-spekülasyon krizleri kapitalizm öncesinde de vardı. Mali alandaki sermaye hareketi de son kertede maddi değerlerin üretiminden bağımsız olamaz. Mali sektördeki krizler, şu veya bu biçimde maddi değerlerin üretimi sektöründe işlerin pek de iyi gitmediğini gösterir. Bu mutlaka böyledir diye bir kural yoktur. Mali sektörde kriz, belli bir yasallığın kaçınılmaz bir sonucu olmadığı için bu türden krizlerin patlak vermesi, devletin ve bizzat burjuvazinin tedbirleriyle engellenebilir veya ekonomi üzerindeki yıkıcı etkisi hafifletilebilir...

Para veya sermaye bolluğu içinde kriz nasıl olur sorusu akla gelebilir. Ama mali ve ekonomik krizlerin de sermaye bolluğunun en doruk noktaya ulaştığında patlak vermesi, sermaye bolluğu ve kriz arasından bir bağın olduğunu gösterir.

Birkaç veri:
Dünya çapında her türlü mali varlıkların miktarı 1980 yılında 12 trilyon dolardan 1990’da 43, 2000’de 94 ve 2006’da da 167 trilyon dolara çıkıyor. Dünya gayri safi hâsılanın tutarı da 1980’de 10 trilyon dolardan, 1990’da 22, 2000’de 32 ve 2006’da da 48 trilyon dolara çıkıyor.

Dünya sermaye piyasalarındaki bu sermaye bolluğunun nereden kaynaklandığını kapsamlı bir biçimde ele almak bu yazının çerçevesini aşar. Ancak burada şu kadarını belirtelim ki, azami kar peşinde koşan sermaye, bu kar olanağını maddi değerlerin üretim alanında göremediği için; bu alanda kendini değerlendiremediği için mali sektöre, spekülasyon alanına akar. Azami kar getirecek yatırım alanı arayan bu mali sermayenin bir kısmı bu olanağı öncelikle Amerikan konut sektöründe gördü. Kazanç yüksekti ve bu hep öyle gider düşüncesi hakim olduğu için geri ödemesi sorunlu olanlara da -dar gelirliler- kredi verilmeye başlandı. Yatırımcı kuruluşlar bu kredileri çeşitli biçimlerde paketleyerek –riskli ve riski olmayanları harmanlayarak- bütün dünyada satmaya başladılar ve böylece Amerikan konut alanındaki spekülasyon/kriz uluslararasılaştırıldı. Sonunda şişen balon 2007 yılında patladı ve etkisi sadece Amerikan mali sektörüyle sınırlı kalmadı. Amerikan konut sektöründe spekülasyon krizi olarak başlayan bu kriz, borsa, mali, kredi ve banka krizi olarak hemen hemen bütün dünya mali sektörünü (mali, banka, kredi) etkisi altına aldı.
Açık ki sermaye açısından durum felaket. Borsacılar durumun vahim olduğunu söylüyorlar. Doğru söylüyorlar. Mali kriz şiddetini arttırarak yaygınlaşıyor ve derinleşiyor.

Bu krizin başlamasından bu yana (25 Mart 2008) buhar olan dünya çapında borsa değeri miktarının 6,124 trilyon Avro olduğu söyleniyor. Bu miktar, Avro Alanında bir yıllık üretime veya Japon GSYİH’nın iki misline tekabül ediyor.
Amerikan konut krizi sürecinin sadece ilk beş aylık döneminde dünya borsalarında buharlaşan miktar 5,5 trilyon Avro'ydu. Sadece bankaların kaybettiği miktar ise bir trilyon Avro'ndan fazla. Bu miktar İtalyan GHYİH’na eş düşmektedir. Başka bir hesaplamaya göre de Avrupalı borsacılar 1,9 trilyon Avro kaybetmişlerdir. Amerikalı borsacıların kaybı ise 1,66 trilyon Avrodur.

Neoliberalizmin iflası:
Bay Devlet iş başında!
Devletin ekonomi alanından çekilmesi, bu alanı tamamen özel sermayeye bırakması, yani kamu işletmelerinin, hizmet sektörü kurumlarının özelleştirilmesi neoliberalizmin temel taleplerindendi. Özellikle geçen yüzyılın '80'li yıllarından itibaren bu sloganla İngiltere ve ABD'de neoliiberal politikalar uygulamaya kondu ve '90'lı yıllarla birlikte yoğun “küreselleşme” propagandası eşliğinde özellikle IMF ve Dünya Bankası ve tabii tekelci sermayenin başkaca uluslararası kurumları ve bizzat emperyalist devletler tarafından yeni sömürge, bağımlı ülkelere dayatıldı. Bu neoliberal dayatmaların başında ulusal pazarların yabancı sermayeye tamamen açılması, devletin ekonomiden çekilmesi, başka bir ifadeyle özelleştirme gelmekteydi. Devam eden mali krizden dolayı uluslararası sermaye, özelleştirmenin ve devletin ekonomiden çekilmesi anlayışının bayraktarlığını yapan neoliberalizm, devleti göreve çağırmak zorunda kaldı. Salt bu çağrı ve bu doğrultuda atılan adımlar, neoliberalizmin kendi temel ilkelerine ihanet etmesinin açık ifadesidir. Bay devlet hatırlanmış ve göreve çağrılmıştır: Büyük Britanya’nın en büyük ipotek bankalarından birisi olan Britanya Northern Rock, Britanya hükumeti ve İngiltere Bankası tarafından iflastan kurtarıldı ve devlet tarafından bütün zararlarıyla birlikte devralındı. Banka devletleştirildi. ABD’de Merkez Bankası FED, batmak üzere olan Bear Stearns’i kurtarmak için harekete geçti ve 30 milyar dolarlık mali garanti ile JP Morgan Chase tarafından devralınmasını sağladı. Bu kurtarma eyleminin yanı sıra FED, piyasaya 200 milyar dolar sürdü, faizleri bir kez daha düşürdü ve 1930’dan bu yana yapmadığını yaparak, değerli kâğıt spekülasyonu yapanlara “seçkin” bankalara verilen kredilerden vermeye başladı. Yani spekülasyon yapmaya devam edin arkanızda ben varım dedi.

Tabii sorun ABD ile sınırlı değildir. Başka ülkelerde de bankalar iflaslarla karşı karşıyalar. Ve devlet bankaları iflastan kurtarmak için yapması gerekeni yapacak: Devralacak, devletleştirecek. Kısacası: Açık ki bazı merkez bankaları, bütün riskli gayrimenkul kâğıtlarını, bunlarla ilgili batık kredileri devralacaklar ve karşılığında da bu bankalara, onları zararlarından dolayı mükâfatlandırmak ve zarar yapmaya devam etmelerini sağlamak için olsa gerek, garantili devlet tahvilleri verecekler. Devlet, hemen her kriz döneminde yaptığını bu sefer de yapacaktır: İflas edenlerin borcunu üstlenecek ve böylelikle ceremesini işçi sınıfı ve emekçi yığınlara çektirecek, yani karlar özelleştirilirken, borçlar devletleştirilmiş olacak.

Borsacıların da radikal tedbirlerin alınması gerektiğinden bahsetmeye başlamaları durumun ne denli ciddi olduğunu göstermektedir. Açık ki devleti göreve çağırıyorlar. Bu çağrı, geri dönmeyecek kredilerimizi, tamamen değersizleşen spekülatif kağıtlarımızı ‘devral’ demekten başka bir anlam taşımamaktadır. Yani devlet bu spekülatörlerin zararlarını “sosyalleştirmek”; halkın adına devralmak görevine çağrılmaktadır.

Krizden dolayı büyük risk altına girmiş olan özel kredi sigortacılarının işlemlerinin de devlet tarafından devralınması veya durumu kurtarmak için bu şirketlerin yapacağı her türden sahtekârlığa göz yumması talep edilmektedir.

Bizzat IMF, geleneksel para politikasının artık sonunun geldiğini açıklamıştır. Bu itirafın anlamı oldukça açıktır: Karlar özelleştirilecek, zararlar devletleştirilecek...

Neoliberalizm tarafından Keynesçilik diye mahkûm edilen devlet desteğinin artık kaçınılmaz olduğu kabul edilmektedir. Neoliberalizm açısından bu bir ölümdür. Neoliberalizmin ideologlarının durumu nasıl açıklayacakları kadar onların yolundan giderek “Marksist” teori adına devleti önemsizleştirmiş olanların da bu durumu nasıl açıklayacakları önemlidir.

Yeni keynesçilerin, “sosyal devlet” savunucularının cephesinden de atışlar çoktan başladı. Dünya ve Avrupa Sosyal Forumunun başına çöreklenmiş olan bu pasifistler ve reformistler, güya neoliberalizme karşı Keynesçiliği savunarak geri çekilişlerini saldırıya dönüştürme hazırlığı içindeler. Bunlar, işçi sınıfı ve emekçi yığınları yeniden "sosyal devlet"in kucağına itmek için sabırsızlanıyorlar. Neoliberalizmden kendilerince hesap soruyorlar, "Tobin-Vergisi" talebinin, "pazarları kontrol etme" talebinin vb. ne denli doğru olduğundan, yaşamın, krizin kendilerini doğruladığından bahsediyorlar.

Bu kriz, sadece mali alanla sınırlı kalan bir banka ve kredi krizi olarak görülmemelidir. Bu kriz etkisini, henüz güçlü bir şekilde olmasa da –bunun için zamana ihtiyaç var- Amerikan ve bazı AB-ülkeleri sanayinde hissettirmeye başlamıştır. Bu krizden bağımsız olarak İngiltere, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde ekonomi zaten kriz içindedir. Bu olgu ve bir bütün olarak AB, Japonya ve ABD ekonomilerinin bir kısmının kriz, bir kısmının da inişler çıkışlar gösteren bir durgunluk içinde olması, dünya çapındaki mali krizin maddi değerler üretiminde (sanayi) bir ekonomik krizin patlak vermesini teşvik eden faktör olmasına yol açabilir. Bunun böyle olabileceğini söylemekle bir kehanette bulunmuş olmayız. Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya; Türkiye de dâhil bazı “yükselen pazarlar” diye tanımlanan ülkelerde ekonomilerin nispeten yüksek oranlarda büyümesi ve büyümeye devam etmesi, bu süreci en fazlasıyla yavaşlatabilir...

Şüphesiz ki olasılık, bir şeyin henüz gerçeklik olmadığını ifade eder. Ama dünya ekonomisi, Amerikan ekonomisi tarafından bir ekonomik krize doğru sürüklenmektedir...
Hele AB ve Japon ekonomilerinin de bugünkü halleriyle Amerikan ekonomisinin seyrinden çıkamamaları, ABD’de patlak veren bir ekonomik krizin bütün dünyayı etkileyerek bir dünya ekonomik krizine dönüşeceğini söyleyebiliriz...

Veriler gelişmenin bu yönde olduğunu göstermektedir...
Uluslararası borsalarda yaşanan “değer” kaybı, hisse senedi piyasasının dibe vurduğunun açık ifadesidir. Menkul kıymetler alanında kriz devam ediyor. Bir bütün olarak dünya mali sistemi kriz içindedir ve sorgulanmaktadır. Banka ve sanayi sektörü; bir bütün olarak ekonomisi Amerikan ekonomisiyle en çok iç içe geçmiş olan ülkeler, bu krizden öncelikle etkilenecek olan ülkelerdir. Başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkeleri, Çin, Japonya ve ekonomisi ve maliyesi Amerikan ekonomisiyle iç içe geçmiş olan bağımlı ülkeler ve “yükselen pazarlar“ bu türden ülkelerdir.

Demek oluyor ki, son dünya ekonomik krizinden (2000–2004) bu yana dünya ekonomisinin gelişme seyrini kriz belirtileri olmayan ekonomiler (“yükselen ekonomiler” -Bu ekonomilerin başında Çin ve Hindistan ekonomileri gelmektedir), durgunluk içinde olan ekonomiler (ABD, Japonya ve bir bütün olarak AB ekonomileri) ve kriz içinde olan ekonomiler (İngiliz, Fransız, İtalyan ekonomileri) arasındaki ilişkiler belirlemektedir...

Emperyalist ülkeler ve uluslararası tekeller arasında dünya pazarları üzerine rekabet keskinleşiyor:
Kar oranları sürekli düşmektedir. Bu oranlar, 1850’den 2002’ye yüzde 50’den yüzde 4’e düşmüştür. Salt bu durum kapitalist ekonominin çelişkilerinin ne denli derinleşmiş olduğunu göstermektedir. Kar oranlarındaki düşüşün devam etmesi, kapitalizmin kendiliğinden çökeceği anlamına gelmez. Kar oranlarının düşmesini engellemenin en son çaresi emperyalistler arası savaştır, dünyanın yeniden paylaşılmasıdır. Kar oranlarının düşmesi ile rekabet arasındaki diyalektik bağ, son kertede emperyalistler arası savaştır...

Emperyalistler arası ilişkilerin seyri şunu göstermektedir: Emperyalistler arası ilişkiler, "emperyalistlerin genel ittifakı"nı geçersiz kılan yeni bir sürece; dünyayı yeniden paylaşmak için, çıkarları aynı olan güçlerin yeni ittifaklar, koalisyonlar kurma doğrultusunda adım attıkları bir sürece girildiğini göstermektedir...

Bu krizden ve siyasal gelişmelerden Türkiye de payına düşeni alacaktır. Türkiye’de bir mali krizin patlak verdiği söylenemez. Bununla ilgili bir gelişme yok. Ama bu böyle gitmez. Ekonominin dışa bağımlılığı, söz konusu krizin gecikmeli de olsa Türk ekonomisini etkileyeceği ve krize yol açacağı önümüzdeki dönemin bir sorunudur...

Sonuç:
Bu krizden ve sonuçlarından kurtuluş yok. Her seferinde olduğu gibi bu sefer de burjuvazi krizin yükünü işçi sınıfı ve emekçi yığınların sırtına yıkacaktır. Her seferinde olduğu gibi bu sefer de sermayeyi teşvik etmek için paket programlar hazırlayacaktır -bu daha şimdiden bir çok ülkede hazırlanmakta, bazılarında da, örneğin ABD, uygulanmaktadır. Karların özel kalmasına dokunmayan devlet, zararları devletleştirmek, sosyalleştirmek, yani işçi sınıfı ve emekçi yığınların sırtına yıkmak için, toplumsal çıkarları öne sürerek elinden geleni yapacaktır. Buna ve sermayenin saldırılarına karşı, işçi sınıfı ve emekçi yığınların örgütlenerek mücadele etmekten başka bir alternatifi yoktur. Sermaye, çıkarları için insanlığı barbarlığa sürüklemektedir.
Neoliberalizmin alternatifi Keyesçilik değildir. Bu, geriye dönüş için, kapitalizmin geçen yüzyılın '50'li, '60'lı, '70'li yıllardaki uygulamasına dönüş için mücadeledir. Bu mücadele, “sosyal devlet” için mücadele olamaz.
Kapitalist sistemin alternatifi sosyalizmdir. Kurtuluş ileriye doğru gitmektedir, mülkiyetin toplumsallaştırılması gerçekleştirilmeksizin kurtuluş olamaz...

18 Mart 2008 Salı

DÜNYA EKONOMİSİNİN SON DURUMU




Mali-kredi-spekülasyon krizleri kapitalizm öncesinde de vardı. Spekülatörlerin büyük beklentileri spekülasyon yapılan alanda şişmeye neden olur ve bu hep böyle gider anlayışından dolayı şişen balonun patladığı dahi görülmez. „Lale krizi“nden bugüne sayısız mali krizler yaşandı.  

Para veya sermaye bolluğu içinde kriz nasıl olur sorusu akla gelebilir. Ama mali ve ekonomik krizlerin de sermaye bolluğunun en doruk noktaya ulaştığında patlak vermesi sermaye bolluğu ve kriz arasından bir bağın olduğunu gösterir.

Dünya Mali Varlıkları-Dünya GSYİÜ(Trilyon dolar)
Yıl
Dünya Mali Varlıkları (Trilyon dolar)
Dünya GSYİÜ
(Trilyon dolar)
1980
12
10
1990
43
22
1995
66
29
2000
94
32
2001
92
32
2002
96
33
2003
117
37
2004
134
42
2005
142
45
2006
167
48
Kaynak: Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung, 03.02.2008.

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi dünya çapında her türlü mali varlıkların miktarı 1980 yılında 12; 1990’da 43; 1995’te 66: 2000’de 94; 2001’de 92; 2002’de 96; 2003’te 117; 2004’te 134; 2005’te142 ve 2006’da da167 trilyon dolardı. Dünya gayri safi hâsılanın tutarı da 1980’de 10; 1990’da 22; 1995’te 29; 2000’de 32; 2001’de 32; 2002’de 33; 2003’de 37; 2004’te 42; 2005’te 45 ve 2006’da da 48 trilyon dolardı. 
Dünya çapında her türden mali varlıklar, 1980’de 2006’ya yaklaşık 14 misli, 1990’dan 2006’ya yaklaşık 4 misli, 2000’de 2006’ya da yüzde 177,6 oranında artıyor. Aynı dönemde dünya gayri safi hâsılası ise 1980’de 2006’ya 4,8 ve 1990’dan 2006‘y 2,2 misli ve 2000’den 2006’ya da yüzde 50 oranında artıyor.

Dünya çapında gayri safi yurt içi hâsılanın artış hızı, dünya çapındaki tüm varlıkların artış hızından oldukça düşüktür. Diğer taraftan her türden mali varlıkların miktarı ile dünya gayri safi hâsılası miktarı 1980 yılında birbirine çok yakınken, aralarındaki fark sonra artmaya başlıyor ve 2006’ya gelindiğinde dünya gayri safi yurt içi hâsılası dünya çapında tüm mali varlıkların ancak yüzde 29’una, yani yaklaşık üçte birine tekabül ediyordu.

Uluslararası sermaye akışının yıllık olarak büyüme hızı 1980-1900 döneminde yüzde 8,8’den 1990-2006 döneminde yüzde 14,2’ye çıkıyor. Bu yıllık sermaye akışı miktarı, dünya gayri safi hâsılasının 1980’de ancak yüzde 4,7’ne,   1990’da yüzde 5,2’ne, 2000’de yüzde 15,3’ne ve 2006’da da yüzde 17,2’ne eş düşmekteydi. Yıllı olarak bu miktar 1990’da yaklaşık 1 trilyon dolardan 2006’da 8 trilyon dolara çıkmıştır. Aşağıdaki veriler bu gelişmeyi göstermektedir.

Uluslar arası Sermaye Akışı
Yıl
Dünya GSYİÜ’e oranı
Yıllık artış
1980
4,7
% 8,8
1982
3,5
1984
3,7
1986
5,6
1988
4,5
1990
5,2
% 14,2
1992
3,8
1994
3,9
1996
7,1
1998
7,0
2000
15,3
2002
8,1
2004
13,1
2006
17,2
Kaynak: Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung, 03.02.2008

Dünya sermaye piyasalarındaki bu sermaye bolluğunun nereden kaynaklandığını araştırmak bu makale çerçevesinde ele alınabilecek bir iş değildir. Ancak burada şu kadarını belirtelim ki, azami kar peşinde koşan sermaye, bu azami kar olanağını maddi değerlerin üretim alanında göremediği için; bu alanda kendini değerlendirme; yani çoğaltma imkânları göremediği veya yeterli göremediği için mali sektöre akmıştır.

Mali sektörlerdeki şişme, spekülasyona yol açmıştır ve bu da Amerikan konut pazarında patlak veren krizle birlikte banka ve kredi krizi olarak dünya mali piyasasında etkili olmaya başlamıştır.

Yaşanan süreç para/sermaye bolluğu içinde nasıl sermaye sıkıntısı, nakit sıkıntısı çekilebilir sorusuna cevap vermektedir.  Herkes; her fon, her yatırım bankası, her mali kurum kendi derdine düşmüş durumda. Bir taraftan iflas etmemenin yollarını arıyor, ama diğer taraftan da fırsatını bulursa iflas eden veya iflasın eşiğine gelmiş kurumları adeta bedavaya satın alıyor. Bunun en son örneğini JP Morgan Chase’in Bear Stearns’ü satın alması oluşturmaktadır. JP Morgan Chase, Bear Stearns'ü hisse başına 2 dolardan, toplam 236 milyon dolara satın aldığını açıkladı. Birkaç gün öncesine kadar piyasa değeri 20 milyar dolar olan Bear Stearns'ün piyasa değeri cuma günü 3,5 milyar dolara düşmüştü.  

Durumu kurtarmak,   iflas etmemek için ABD’nin önde gelen  Citigroup, Merrill Lynch veya Morgan Stanley gibi büyük bankaları kapılarını yabancı yatırımcılara açtıklarını açıkladılar. (Singapur’dan devlet holdingi Temasek ABD-Bankası Merrill Lynch‘e 4,4 milyar dolarla; bir Çin devlet fonu Morgan Stanley’e yüzde 10’luk bir payla ve Abu Dabi de 7,5 milyar dolarlık bir miktarla Citigroup’a ortak olmuşlardır). Bunlar Uzakdoğu’dan, Rusya ve bazı Arap ülkelerinden devlet fonlarıdır. Şimdi bunlar da mali piyasalar da „big Player“ oldular.

Mali kriz, İngiltere ve ABD’de iflasla karşı karşıya kalan mali kurumların devletleştirilmesini de gündeme getirdi.  

29.02.2008 tarihli bir açıklamasında ABD Merkez Bankası Başkanı Bernanke, “bazı bankaların batacağı”ndan, bazı bankaların kredi krizinin üstesinden gelemeyeceklerinden, bu durumdan kurtulmak için sermayelerini arttırmak zorunda olduklarından bahsetmiştir.

Bankalardan önce Hedge-Fonlar, mali krizin girdabına girmişlerdi. Bilindiği gibi kredi piyasası, bu fonların en yaygın faaliyet sürdürdükleri alandır. Çok güncel olmamasına rağmen aşağıdaki veriler bu alandaki sermaye miktarı hakkında bir ipucu vermektedir: Kendi alanında uzmanlaşmış Hedge-Fonlar, sadece 2005 yılında 1,6 ila 1,8 trilyon dolarlık bir miktarı kredi olarak yatırmışlardı, vermişlerdi.  

„Çekirge“ işletmeler de iflas girdabına girdiler. Krizin patlak vermesinden bu yana „çekirge“ firma denen „Private-Equity“ işletmelerinin başka işletmeleri devralma hevesi kaçmış ve 2007 yılında rekor seviyeye varan devralmalar durma noktasına gelmiştir. Devralmak için bankalardan kredi alınması gerekir. Bu koşullarda hangi banka kredi verebilir?

Burjuvazi mali piyasalardaki gelişmeleri, borsalardaki düşüşleri, iflasın eşiğine gelmiş bankaların halini dramatik gelişmeler olarak tanılamaktadır. Oysa burada dramatik olan bir şey yok. Bütün bu gelişmeler kapitalizmin çelişkilerinin yansımasıdır. Bugün mali sektörde patlak veren bu kriz yarın,  sanayi sektöründe de gündeme gelerek dünya çapında bir ekonomik krize yol açacaktır. Bundan kurtuluş yok. Kapitalizm bundan kurtulamayacaktır.


1 Mart 2008 Cumartesi

EKİM DEVRİMİ VE KAPİTALİZMDE EŞİTSİZ GELİŞME YASASINI SORGULAMAK!


EKİM DEVRİMİ VE KAPİTALİZMDE EŞİTSİZ GELİŞME YASASINI SORGULAMAK!

Burada Ekim Devriminin uluslararası önemi ve anlamı üzerinde durmayacağız. Sorunumuz bu değil. Ama şu kadarını belirtelim. Ekim Devrimi karşısında alınan tavır, Marksizm-Leninizm açısından önemli bir sorunudur. Çünkü Ekim Devrimi değerlendirmesi, bir siyasi yapının ideolojik duruşunu açıklayacak derecede önemlidir.