deneme

1 Kasım 1997 Cumartesi

MARKSİZM VE BURJUVA SOSYOLOJİSİ



Bir Deneme

Marksizm ve Burjuva Sosyolojisi

Kapitalizmde Sosyal Farklılaşma


I-Doğal Sosyal ve Toplumsal Farklılıklar

Lenin, "Marks, toplumun bireylerden oluşan mekanik bir agregat olduğu anlatımına son verdi" der (1). Gerçekten de toplum, ilk bakışta bireylerden oluşan bir birikim olarak gözükür. Bu, bir bakıma doğrudur da, ama sadece toplumun insanlardan oluştuğu, toplumun insanlar yığınından oluştuğu açısından doğrudur. Ne var ki, bu kadarcık bir "değerlendirme" çok yüzey seldir, çıplak gözle görülen bir gerçektir ve Marksistler için toplumu böyle tanımlamanın hiçbir anlamı olamaz. Ama burjuva sosyologları için toplumun böyle bir tanımlanması, onların toplum olgusuna yaklaşımlarında önemli bir çıkış noktasını oluşturur. Çünkü burjuva sosyologları için birey, toplumun tahlili ve toplumda var olan sosyal farklılıkların belirlenmesi için esasa özgü olan birliktir, çıkış noktasıdır. Şöyle: 

"Gözlemlerinde güya 'yaşayan şahsiyetlerden' hareket eden subjektivist sosyolog, gerçekte ise bu şahsiyetlere 'düşünceli olması ve gözü bir şeyde olması' atfıyla bakmayı rasyonel gözlem olarak görür" (2).

Diğer bir deyişle; şahsiyetin eylemi, burjuva sosyolog için toplumu tahlil etmeye yetebilmektedir veya şahsiyetin eylemi ön plana çıkartılmaktadır, sınıfsal bağından kopartılmaktadır.

Burjuva sosyolojisinin kapitalist toplumun sosyal yapısına işaret eden iki karakteristik özelliğini göstermeye çalışalım. (Bu, aynı karakteristik özellikleri burjuva sosyolojisinin diğer alanlarında da görülür).

Birinci özellik: Burjuva sosyologları da teorilerini ve görüşlerini mutlaka ki kapitalist gerçekliğe dayandırırlar. Onların anlattıkları, ele aldıkları olaylar, gelişmeler gerçekten olan şeylerdir. Ama onlar bunu, bilimsel temelde incelemezler ve gerçekleri saptırırlar. Toplumun insanlardan oluşması bir gerçektir ve bu gerçeği burjuva sosyologları görürler. Ama onlar bu gerçeği görmekten ileriye giderek veya bu gerçekten toplumun sosyal farklılaşması olgusunu çıkartmazlar. Diğer bir deyişle; burjuva sosyolojisi, toplumdaki sosyal farklılığın özünü ortaya koymamışlardır/keşfetmemişlerdir.

İkinci özellik: Birinci özelliğe bağlı olarak veya onun bir sonucu olarak ikinci özellik, burjuva sosyolojisinin toplumsal gelişme ve olayların açıklanmasına çok yüzeysel bir yaklaşım göstermesini içerir. Olayın, sorunun özüne inmek, onu göründüğü kadarıyla değil de, olduğu gibi incelemek burjuva sosyolojisine yabancıdır.

Marks şöyle diyor:
"İnsanların toplumsal üretim sürecindeki yalın otomatik tavırları ve dolayısıyla onların kendi kontrol ve bilinçli bireysel hareketlerinden bağımsız, kendi üret im ilişkilerinin meseleye özgü formu, önce, emek ürünlerinin, genel olarak meta formunu alması şeklinde gözükür. Bunun için para fetişi muamması sadece görülen meta fetişizminin göz kamaştırıcı muammasıdır."(3)

Kapitalizmde sosyal yapılaşmanın burjuva araştırılması üzerine metodik temeli, pozitivizm ve neopozitivizm oluşturur. A. Comte, pozitivizmin kurucusudur. 19. yüzyılın ‘30'lu yıllarında doğan pozitivizm, burjuva felsefesinin sübjektivist – idealist bir akımdır. Bu akım, pozitivist olana dayanır, "tahmini" bilgiyi reddeder. Yani elle tutulur, gözle görülür olanı esas alır ve bu esasa subjektif katkı reddedilir.
Pozitivistler, gözlenen süreçleri tespit etmeyi esas/belirleyici görevleri olarak görürler. Onlar her türlü felsefeyi reddederler.

Burjuva sosyologları ve filozofları için pozitivizm, hem idealizmin hem de materyalizmin sınırlılığını aşmada önemli bir metot ve temeldir.

Burjuva filozofları ve sosyologları için pozitivizm, hem materyalizmin hem de idealizmin üstünde bir teoridir. Bu teori, yani pozitivizm ve onun başka nüansları (örneğin, pragmatizm, enstrümantalizm, neorealizm vs.) modern burjuva sosyolojisinin ve felsefesinin esas yönü olmuştur. Dolayısıyla pozitivizm, burjuva sosyolojik araştırmalarda hakim bir metottur.

Bu metodu takiben burjuva sosyologlar, toplumun araştırılmasında da esas olanın ampirik (deneysel) gerçekler olduğunu ve bu gerçeklerden sonuçlara dolaysız bir geçişin zorunlu olduğunu savunurlar, böyle hareket ederler.

Buradaki sorun veya bizim için sorun, teorik sonuçlara varmada, gerçekten, ampirik olandan başlamak değildir. Buna diyeceğimiz bir şey yok. Çünkü gerçeklik her algılamanın temelini oluşturur. Bizim için sorun, söz konusu olan gerçeklikten, ampirik olgudan veya doğrudan elde edilen tecrübelerden teorik sonuçlara nasıl varıldığıdır. Belirttiğimiz gibi, gerçek olan veya ampirik olgu, algılamanın temelini oluşturur. Bu doğrudur. Ama aynı zamanda eldeki mevcut ampirik materyali, genel olan ve karakteristik olan diye ayırmak da zorunludur. Yani mevcut ampirik materyali, bu çok şekilli olan materyali genel olan ve karakteristik olan diye ayırmakla, aynı zamanda o ampirik materyalde esası teşkil edeni bulmada bilimsel soyutlama yapılmış olur ve ancak bu ayrımı yaptıktan sonra, eldeki mevcut ampirik materyalin değerlendirilmesi imkanı doğar. Bu, aynı zamanda algılama sürecinin başlangıcıdır.

Sonuç itibariyle; toplumsal olayları araştırmada bazı gerçekliğin, ampirik olgunun tesadüfi veya tali olduğunu, bazılarının esasa ilişkin olduğunu görürüz. Dolayısıyla önceleri birbiriyle ilişkisi yokmuş gibi gözükenin, esasında bir bütün oluşturduğunu, araştırılan şeyin esasını teşkil ettiğini görebiliriz. Bu bağlamda küçük burjuva devrimciliğinin Türkiye toplum un un karakterine yaklaşımı çok ilginçtir. Ülkemizde bu soruna tam da bir pozitivist anlayışla yaklaşılmıştır, hem de çok kaba bir şekilde. Örneğin; Türkiye'de feodal kalıntılar ve bu kalıntıların çıplak yansıyışı (ampirik olgu) hiçbir gözleme tabi tutulmadan alınmış, bu yansıyışın toplumun karakterini belirlemedeki yeri, bu yansıyışın esası oluşturup oluşturmadığı araştırılmamış, ama onun, esası oluşturan bir fakt/gerçeklik olduğu sonucuna varılmış ve ülke/toplum yarı-feodal ilan edilmiştir.

Yine bu bağlamda iki belirleyici çıkış yolunu belirterek Türkiye devrimci hareketinin geçmişte Türkiye toplumuna yaklaşımını koyalım:

Birinci çıkış yolu: Bilimsel algılama süreci; bu süreçte esas olan dört nokta vardır.
a- Ampirik bilgi; yan i bir şey in dış görünüşünün yansıtılması
b- Soyut düşünce; yani bir şeyin özünü algılama.
c- Ampirik bilgi + soyut düşünmek; yani bir şeyin iç ve dış yönlerinin birliğinin somut algılama olarak kavranması.
d- İlk üç noktaya dayanarak bilimsel sonuca varmak.

İkinci çıkış yolu; pozitivist çıkış yolu; pozitivist sosyologlar algılama sürecini bilinçli olarak iki noktayla sınırlarlar:
a- Ampirik bilgi.
b- Bu bilgiye dayanarak sonuçlara varmak.

Türkiye devrimci hareketi Türkiye toplumunun karakterini kapsamlı, bir dereceye kadar ciddi olan bir araştırmaya dayanarak tespitler etmek yerine, çok genel-teorik incelemeler ya da ampirik gözlemlere dayanmaktadır. Bu ampirik gözlemler;
a- Türkiye'de kapitalizmin genel olarak varlığı,
b- Bazı bölgelerde ve özellikle de tarımda feodalizmin ağırlığı.

Türkiye devrimci hareketinin bir bölümü bu iki olguya dayanarak Türkiye'nin yarı-feodal olduğu "bilimsel" sonucuna varmıştır. Ne var ki, bu sonuca varırken yukarıda belirttiğimiz b ve c noktalarını gözardı etmiştir. Aynı noktaları pozitivist sosyologlar da gözardı etmiyorlar mı? Ortak nokta işte burada: Ampirik gerçeklerden, bu gerçekleri kavramadan, doğrudan sonuçlara varmak! İşte bu, marksizm adına uygulanan, hayata geçirilen burjuva felsefi anlayışın Türkiye toplumuna yansıtılışı!

Yukarıda belirttiğimiz iki çıkış noktasından hareket eden burjuva sosyolojisi, bireyi araştırırken belli farklılıkların olduğunu tespit eder (Bireyler arasındaki çok sayıda farklılıklar arz etmelerinden dolayı farklı gruplarda toplanmış olmaları):

İnsanların birbirinden farklı olmaları ve bu farklılıklardan dolayı farklı gruplarda toplanmaları toplumsal bir gerçekliktir. Ama bu farklılıkların gerçek olduğunu tespit etmekle, bu farklılıkların nereden kaynaklandıklarını görmek birbirinden farklıdır ve bu farklılık, burjuva sosyolojisinin toplumun yapısına yaklaşımıyla marksizmin yaklaşımı arasındaki önemli ayrımlardan birisini oluşturur.

İnsanların, farklılıklarından dolayı toplumda farklı grupları oluşturmaları gerçeğini tespit etmek mutlaka ki "önemli"dir. Ama bu tespit tek başına, yalın haliyle yetersizdir, sınıf mücadelesi açısından bağlayıcı bir şey ifade etmez.

"Struve, sınıf mücadelesi teorisi, sosyolojinin 'bireyselliğin unsurlarını sosyal kaynaklarına' indirgemek için genel çabasını ...tamamladığına işaret etmekle tamamen haklıdır. Dahası; sınıf mücadelesi teorisi bu çabaya ilk defa tamamen ve mantıki olarak geçerlilik kazandırarak sosyolojiyi bir bilim seviyesine yükseltmiştir. Bu, 'grup' kavramının materyalist tanımlanmasıyla elde edilmiştir. Kendi başına bu kavram, oldukça belirsiz ve keyfidir: 'Grup' ayrımı için ölçü, dini görünümlerde olduğu gibi etnografik, politik, hukuki ve diğer görünümlerde de görülebilir. Sınıf mücadelesi teorisi tam da bunun için toplum biliminin muazzam bir kazanımıdır. Çünkü o, (sınıf mücadelesi, ç.n.) bireyselliği sosyalliğe indirgeme metotlarını tam doğru ve belirli olarak tespit eder." (4)

Sanırız aradaki fark; soruna burjuva sosyolojisiyle Marksist sosyolojinin yaklaşımı arasındaki fark oldukça açık.

Şüphesiz ki, sadece kapitalist toplum değil, her toplum farklı insan gruplarından oluşur veya farklı insan gruplarına bölünmüştür. En geniş anlamıyla bireyler arasındaki farklılığı yaş, cins, milliyet, ırk, mesleki vs. farklılıklarda görmekteyiz. Ama bunlar oldukça genel kavramlara, tanımlamalara yol açan farklılıklardır.

Toplumun yapısını tahlilde Marksist metot, bu farklılıkları gözardı etmez, ama bu genel farklılıkları tespit etmekle de asla yetinmez. Yukarıdaki alıntı bunu açıkça göstermektedir. Bu farklılıkları inceleyen Marksist anlayış, onlar arasında tam bir sınırlama kor. Örneğin toplumsal kaynaklı farklılıklarda ekonomik nedenlerin oynadığı çok önemli rolü açıklar. Ne var ki toplumsal kökenli olan etnik, kültürel vs. farklılıklar, üretim ilişkilerindeki eşitsizliği her zaman dile getirmezler. Örneğin ulusal farklılıklar, uluslaşmanın teşekkülü sonucunda doğmuş olurlar (Kürt ulusu, Türk ulusu). Uluslar ise, halkı ulus olarak bütünleştiren üretici güçlerin/üretim ilişkilerinin, daha doğrusu kapitalizmin gelişmesinin bir ürünüdür.

Buraya kadar olan açıklamalarda iki ayrı farklılık tipinin açığa çıktığını görmekteyiz; a- tabii(biyolojik) olan farklılıklar ; b- toplumsal olan farklılıklar.

Toplumsal farklılık, (toplumsal gelişmen in ve toplumsal farklılığın form ve karakteri de) toplumsal gelişmenin gelişme seviyesinin ürünüdür. Toplumsal farklılaşma sürecinde tabii(biyolojik) olan farklılık, aynı zamanda toplumsal farklılığa tabi olarak farklılaşır. Yani cinsellik (kadın-erkek) tabii bir farklılıktır. Bu farklılık, toplumsal farklılaşmaya tabi olarak farklılaşır. Örneğin, her iki cinsten bireylerin işçi, burjuva, köylü vs. olmaları. Toplumda, toplumsal farklılıkların ne zaman, hangi karakterde olacağı da ekonomik gelişmeye bağlıdır. Örneğin, köleci toplumda köle sahibi-köle, feodal toplumda feodal bey-köylü(serf) ve kapitalist toplumda burjuva -proleter toplumsal farklılaşmaları gibi.

Biz burada sınıfsal farklılaşmayı belirttik. Ama toplumsal farklılaşma sadece sınıfsal farklılıktan ibaret değildir. Toplumsal farklılık, toplumun gelişme seviyesine göre farklı formlar alır. Örneğin, mesleki, politik, kültürel vs. farklılıklar.

toplumsal farklılıklar çok çeşitlidir. Ama buna rağmen toplumsal farklılıkları iki ana grupta toparlayabiliriz: a- Sosyal farklılık. Bu daha ziyade sosyal eşitsizliği ifade eder. b- Toplumsal farklılık. Bu da daha ziyade sosyal olmayan toplumsal farklılığı ifade eder.

"Farklılaşma", "çeşitlilik" vb. kavramlar, kavram olarak kullanıldıklarında sosyal ilişkilere göre tamamen farklı anlama sahip olurlar. “Bay Michailowski'nin temel hatası 'ilerlemeyi' somut bir toplum formasyonunun somut bir ilerlemesi olarak araştıracağına, sadece (genel anlamda, çn.) 'ilerleme' olarak kavramaya çalışan düşüncesi soyut dogmatizmden oluşmaktadır."(5)

Burada iki anlayış görmekteyiz:
Birincisi, toplumsal farklılıkların somut-tarihi duruma göre farklı anlamlar taşıyabileceği ve dolayısıyla, örneğin hem tabii farklılığın, hem de sosyal olmayan toplumsal farklılığın duruma göre sosyal eşitsizlik formunu alabileceği olgusu. Örneklersek; belli sosyal şartlarda- sosyalizmde-tabii farklılıklar (genç-ihtiyar, kadın-erkek) ve sosyal olmayan toplumsal farklılıklar (meslek, kültür, farklı milliyetlerden insanlar) arasındaki karşılıklı ilişkiler sosyal eşitsizlik karakteri taşımazlar. Ama aynı ilişkiler kapitalizmde sosyal eşitsizliğe götürür. Aynı zamanda kapitalizmde-başka türlü ifade edecek olursak-kırla-şehir, kol işiyle-kafa işi vs. arasındaki iş bölümü/farklılık, sosyal eşitsizlik karakteri taşır.

İkinci anlayış ise Türkiye'de küçük burjuva devrimciliğiyle küçük burjuva Michailowski arasındaki ideolojik-sınıfsal akrabalığı veya aynılığı göstermektedir. Michailowski'nin düşüncelerindeki soyut dogmatizmi ülkemizde küçük burjuva devrimciliğinde de görmekteyiz. Nasıl ki Michailowski, örneğin ilerlemeyi soyut olarak, genel olarak ele alıyor ve onu somut olarak, somut bir toplum formasyonunda araştırmıyorsa, Türkiye'de küçük burjuva devrimciliği de aynı dogmatizmle hareket ederek, Türkiye toplumunda kapitalizm in oynadığı rolü, ekonomik ilerlemesini ve buna bağlı olarak toplumun sınıfsal-sosyal farklılaşmasını somut olarak araştırmıyor. Ülkemizde küçük burjuva devrimciliğiyle Michailowski arasındaki ortak nokta, her ikisinin de soyut verilerle oynamalarıdır.

Bu noktayı toparlarsak; toplumda sosyal farklılıklar bütünü iki noktadan oluşur; birincisi; toplumda sosyal farklılıklar insan arın üretim ilişkisindeki farklı konumlarından kaynaklanır(daha ziyade sınıfsal farklılık). İkincisi; toplumda sosyal farklılıklar, tabii farklılıkların ve çeşitli toplumsal farklılıkların bir ürünüdür. Bu her iki nokta, belli bir toplumda belli sosyal farklılıklar sistemini oluşturur. Örneğin, köleci toplumda sosyal farklılıklar sistemi, feodal toplumda sosyal farklılıklar sistemi, kapitalist toplumda sosyal farklılıklar sistemi.

Bu farklılıkların tespiti somut durumun, somut ekonomik toplum formasyonunun somut tahlilinden geçer. Bu farklılıkları, bu şekilde, somut olarak tespit etmeyen bir hareket sınıf mücadelesine Marksist açıdan yaklaşamaz, kimin ne için, neden mücadele ettiğini somut olarak tespit edemez.

2- Toplumun Sosyal Yapılaşma Sistemi

"İnsanların belli toplumsal ilişkilerini kendine araştırma konusu yapan Marksist sosyoloji, böylelikle bu ilişkilerin doğmasına neden olan reel şahsiyetlerin de (aç. Lenin) faaliyetlerini araştırır."(6)

Burada ve yukarıda anlattıklarımızdan da burjuva sosyolojisiyle Marksist sosyolojinin toplumun sosyal yapılaşmasına nasıl yaklaştıkları açıkça görülmektedir. Burjuva sosyolojisi, kapitalist toplumu tahlil ederken bireylere ve gruplara esas önemi verir ve araştırmasının merkezine bunları oturtarak, onları toplumsal ilişkilerden kopuk olarak ele alır. Marksist sosyolojisi ise, tam da burjuva sosyolojisinin tersine, kapitalist toplumun sosyal yapılaşmasını araştırırken toplumsal/ekonomik ilişkileri esas alır ve insanların ve grupların bu ilişkiler içinde var olduklarını, sosyal farklılaştıklarını kor.

Burjuva sosyolojisi ve Türkiye'de küçük burjuva devrimciliği, toplumun sosyal yapılaşmasını tahlilde yetinilmemesi gerekenle yetinmektedirler, mümkün olmayanı mümkün kılmaktadırlar.

Toplumsal/ekonomik ilişkiler göz önünde tutulmaksızın bireyleri ve grupları tahlil etmek imkansızdır. Çünkü bireyler ve onların oluşturduğu gruplar ayda değil, tam da göz ardı edilen toplumsal/ekonomik ilişkiler içinde yaşamaktalar/var olmaktalar. Türkiye'de küçük burjuva devrimciliği, belli bir toplumsal ilişkiler bütünü olan Türkiye toplumunu ve bu toplumdaki toplumsal/ekonomik ilişkileri göz önünde tutmaksızın, bu konuda herhangi bir araştırmaya girmeksizin soyut ve genel lafızlarla tanımlamalara dayanarak, Türkiye toplumunda bireyleri sosyal farklılıklar açısından tespite çalıştı. Böyle bir tahlilde işçi sınıfı, köylülük, feodaller, burjuvazi tespiti yapmak meselenin özünde hiçbir şey değiştirmiyor. Çünkü sorun, salt ve genel olarak işçi sınıfı, köylülük, feodaller ve burjuvaziyi tespit etmek değildir. Eksik olan, bu tespitlerin hangi toplumsal/ekonomik somut ilişkilerin tahlili temelinde yapıldığıdır. Böyle bir tespit, toplumsal
ilişkilerin esasını kavramaya ve belirleyici olan ilişkilerin ortaya çıkartılmasına asla götürmez.

Türkiye devrimci hareketi, yakın geçmişte bireyleri ve grupları Türkiye'deki mevcut/somut toplumsal/ekonomik ilişkilerden kopuk olarak ele aldığı için ülkedeki belirleyici kapitalist toplumsal/ekonomik ilişkileri görememişti ve bu ilişkilerin yerine yarı-feodal toplumsal/ekonomik ilişkileri koymuştu. Böylelikle insanların toplumdaki yerini belirleyen belirleyici ilişkiler tespit edilememiştir.

Toplumsal ilişkiler, insanların karşılıklı ilişkilerinden doğan ilişkilerin bütünüdür. Açık ki, toplumsal ilişkilerin maddi temelini insan mevhumunun varlığı oluşturur. Bu ilişkiler her toplum formasyonunda farklı olur, ama ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, genel tanımlamayla toplumsal ilişkilerdir. Bu ilişkiler maddi ve ideolojik olmak üzere ikiye ayrılırlar.

"...Toplumsal ilişkiler maddi ve ideolojik olarak ayrışırlar. Sonuncular (ideolojik ilişkiler, çn.), sadece insanların bilinç ve iradesinden bağımsız olarak şekillenen birincilerin üzerinde bir üst yapıyı oluştururlar....Marks,...siyasi,hukuki formların açıklanması ...'maddi yaşam ilişkilerinde'
aranmalıdır der."(7)

Geçmişte Türkiye'de mevcut somut toplumsal ilişkiler yanlış yerde arandı. Ama her halükarda Türkiye'deki burjuva üst yapıyı(siyasi, kültürel, hukuki vs.), formlarını ve bunların açıklanması maddi yaşam ilişkilerinde gerçek anlamıyla aranmadı. Bu yapılmış olsaydı bugün varılan sonuçlara daha önce de varılmış olunurdu.

Esas olan, toplumsal ilişkileri belirleyenin üretim ilişkileri olduğudur.

Marks, "...ekonomik olanı sosyal hayatın çeşitli alanlarından ayırmış, toplumsal ilişkiler bütününden üretim ilişkilerini (a.ç. Lenin) temel... diğer bütün ilişkileri belirleyen olarak öne çıkartmıştır." (8)

İdeolojik ilişkiler, maddi ilişkilere nazaran sonra gelişir. Yani maddi ilişkiler önce bireyin bilincinde yansır ve bu yansıma sonucu olarak ideolojik ilişkiler gündeme gelir. Örneğin siyasi, ahlaki, hukuki vb. ilişkiler.

Toplumsal maddi ve ideolojik ilişkiler, bütün toplumu kapsamına alır. Ama bu ilişkiler, toplumun her bireyi için aynı anlamı taşımaz. Bireylerin toplum içindeki farklı sosyal konumları, onların bu ilişkileri farklı şekillendirmelerini beraberinde getirir. İnsanların toplumdaki farklı sosyal konumları bize tarihi olarak doğan, gelişen ve yok olan gruplaşmaları, bölünmeleri ele verir. Örneğin; kabile, aşiret toplulukları, kolektifler, aileler, uluslar, halklar ve nihayet sınıflar. Bütün bunlar, bir toplumun sosyal yapılaşmasını ele veren, karakterize eden oluşumlardır. Toplumda, burada belirtilen ve belirtilmeyen bütün gruplaşmalar, toplumun farklı gruplaşmalara göre yapılaştığını gösterir. Bu gruplaşmalar tarihi olabileceği gibi, somut da olabilir. Bu gruplaşmalarda belirleyici olanı tespit etmek, o toplumdaki belirleyici ilişkileri tespit etmek demektir. Bunun tespiti de kaçınılmaz olarak üretim/mülkiyet ilişkilerinin karakterini ve dolayısıyla toplumsal yapılaşmada esas olan, sınıfsal ayrımı tespit etmekten geçer.

Toplumsal ideolojik ilişkiler, maddi ilişkilerden kaynaklanır. Yani bütün ahlaki, politik, felsefi, hukuki, kültürel, velhasıl üst yapıyı oluşturan bütün ilişkiler, toplumdaki maddi ilişkilerin gelişmesinin bir sonucudur ve aynı toplumsal/sınıfsal karakter taşırlar.

Bahsettiğimiz bütün bu toplumsal-ideolojik ilişkiler, birlikler, kurumlaşmalar birbirinden bağımsız değildirler. Tam tersine, birbirleriyle karşılıklı ilişki içindedirler ve sürekli birbirlerini etkilerler. Yani, onların, bağımsız oluşları görecelidir. Ama her halükarda bütün bu ilişkilerde belirleyici olan, toplumdaki sınıfsal ayrışmadır/üretim biçimidir. (9)

Toplumun bir üyesi olarak insan/birey, toplumsal kurumlaşmaların, gruplaşmaların birisinde veya birkaçında karşımıza çıkar. Birey, belli bir ırka, ulusa, partiye, derneğe, dine, aileye vs. ait olmakla, bunların bir parçası olmakla karşımıza çıkar. Burjuva sosyologlarının da kabul ettikleri gibi bu gerçek, insanın toplumdaki sosyal konumunun çok çeşitlilik arz ettiğini gösterir. Ne var ki bu gerçeklikten burjuva sosyologları farklı sonuçlar çıkartırlar/farklı sonuçlara varırlar. Örneğin, bunlardan birisi 1864-1920 arasında yaşamış olan Alman burjuva sosyoloğu Max Weber'dir.

Burjuva sosyologlarının, bireyin toplumdaki çeşitli sosyal konumlarını yorumlamaları bilimsel değildir ve burjuva sistemin ebedileştirilmesine hizmet eden antimarksist görüşlerdir.

"Çok boyutlu sosyal tabakalaşma" teorilerine göre burjuva sosyologlar, toplumdaki sosyal eşitsizliği farklı temellere dayandırırlar ve bunların hepsine eşit anlam yüklerler. Örneğin, burjuva sosyolojisine göre toplumdaki sosyal eşitsizlik, sadece ekonomik temele dayanmaz, aynı zamanda ve aynı ağırlıkta olmak üzere siyasi, kültürel, sosyal, ulusal vs. olgulara da dayandırılır. Böylelikle toplum, birbirinden bağımsız sosyal tabakalaşmadan oluşan bir yapı olarak yorumlanır ve birbirinden kopuk olmayan ve son kertede maddi yaşam şartlarının belirlediği sosyal eşitsizliğin, ekonomik, kültürel, siyasi vb. temelleri her biri birbirinden bağımsız sistem olarak karşımıza çıkartılır. Böylelikle toplumda sosyal eşitsizliğin kaynakları birbirinden bağımsız temellere oturtulur. Bu anlayışın sonucu olarak, örneğin Max Weber, toplumda bireyler arasındaki eşitsizliği /farklılığı toplumsal hayatın çeşitli aşamalarında arar. Bunlar, ekonomik, politik, sosyal aşamalardır. M. Weber'e göre bu farklılıkların nedeni şöyledir:

-Ekonomik farklılık, dağıtımdaki/bölüşümdeki farklılıkta aranmalıdır. Yani ekonomik farklılık, gelir farklılığı ile açıklanmaktadır. M. Weber'e göre bu farklılık; gelirdeki farklılık, toplumun sınıflara ayrışmasına neden teşkil etmektedir. Yani toplumda, onun deyimiyle "gelire göre sınıflar" mevcuttur.

-M. Weber, sosyal farklılığı da insanların yaşam tarzları arasındaki farklılığa oturtur. Yani, insanlar toplumsal yaşamlarında farklı çevrelerle ilişki kurarlar ve bu ilişkiler insanlara farklı prestijler ve farklı pozisyonlar kazandırır. Bu farklılık, sonuç itibariyle toplumun iki tabaka sistemi temelinde yapılaştığı anlayışına götürür. M. Weber'e göre bu sistemden birisi "grup statüsü", diğeri de yalın "statü"dür.

-M. Weber, insanların yaşamlarındaki politik/ideolojik farklılığı, kendi deyimiyle "hukuki düzen"i, bireylerin siyasi iktidarda olup olmamalarıyla, siyasi iktidarda olup olmama farklılığıyla açıklar. Yani insan, siyasi iktidarda olmakla veya olmamakla toplumda farklı politik/ideolojik konumda olur. M. Weber, bu farklılığa dayanarak toplumun iktidar grupları veya siyasi örgütler/partiler olarak tabakalaştığını savunur.

Modern burjuva sosyolojisinde bir dizi "tabakalaşma" teorileri vardır. Ama bunlar çoğunlukla M. Weber'in "çok boyutlu tabakalaşma" sisteminin ya tekrarlanmasıdır ya da farklı nüanslarda değerlendirilmesidir.

Burjuva sosyolojisinin kapitalist toplumun sosyal yapılaşmasına yaklaşımı ne denli aynı veya da farklı olursa olsun, esas olan, onun insan ve insan grupları arasındaki sosyal farklılığın nereden kaynaklandığını, bu farklılıkların ortak kaynağının ne olabileceğini göstermemesidir. Burjuva
sosyolojisi, bu farklılıklara ortak kaynak olan üretim ilişkilerini gözardı etmekle ve bu farklılıkları bağımsızlaştırmakla, onların bağımsızlığını mutlaklaştırmakla metafizik, bilim dışı sonuçlara varmaktadır. Burjuva sosyolojisi toplumda sosyal tabakalaşmayı, toplumsal hayatın farklı yönlerinin birbirine olan bağımlılığını/karşılıklı etkilenişini, toplumda belirleyici olan maddi ilişkilerden kopuk olarak ele almaktadır.

İnsanlar arasındaki ilişkinin karakterini açıklayan bilim Marksizmdir. Marksizm, sürekli bahsettiğimiz, insanlar arasındaki farklılıkların sonuç itibariyle onların üretim ilişkilerindeki konumlarından ayrı olarak ele alınamayacağını, bu ilişkilere bağımlı olarak geliştiğini ve şekillendiğini, bunların bütününün ise toplumun sosyal yapılaşmasının karakterini ele verdiğini kanıtlamıştır. Buna göre, toplumun kapitalist/burjuva yapılaşması, mülkiyet/üretim ilişkilerinin kapitalist/burjuva karakteriyle, toplumun feodal yapılaşması üretim/mülkiyet ilişkilerinin feodal karakteriyle açıklanır. Bu bağlamda Türkiye devrimci hareketinin, kapitalist yapılaşmanın belirleyici olduğu Türkiye toplumunu hangi yarı-feodal mülkiyet/üretim ilişkilerine dayanarak burjuva-feodal olarak açıklayacağı gerçekten çok ilginçtir. Bu, Türkiye'de küçük burjuva devrimciliğiyle burjuva sosyolojisi arasında belli bir paralelliğin olduğunu göstermiyor mu?

Burjuva sosyolojisinin soruna nasıl yaklaştığını yukarıda gördük, bun u M. Weber'in anlayışıyla örneklendirdik. Buna göre, burjuva sosyolojisi, siyasi iktidarda, gelirde, sosyal konumda, prestijde insanlar arasındaki farklılıkları ele alıyor ve bu farklılıkların esas kaynağına inmeden, birtakım tespitlerde bulunuyor. Yani ampirik bir gerçek olan insanlar arasındaki farklılık, dolayısıyla sadece bu ampirik gerçek, burjuva sosyolojisi için yeterli oluyor. Ne var ki bu türden saptamalar, esas itibariyle, bize ya hiçbir şey vermiyor ya da çok genel birtakım gerçekleri ifade etmekten öteye gitmiyor.


Burjuva sosyolojisindeki bu anlayışı, küçük burjuva devrimciliğinde de görmekteyiz. Çünkü küçük burjuva devrimciliğinin Türkiye toplumu üzerine, açıklamaları ve tespitleri maddi temele dayanmıyorlar, çıplak gözün algılamalarından ve birtakım ampirik gerçeklerden öteye pek geçmiyorlar. Bu ampirik gözlemlere ve gerçeklere en çarpıcı örnek olarak feodalizm meselesini verebiliriz. Türkiye'de feodalizmin varlığı veya Türkiye'nin yarı-feodal oluşu hangi metodik anlayış ışığında ve hangi kıstaslara göre tespit ediliyor, bunu bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da, belli ağalık ve aşiret ilişkilerinin esas alınmasıdır. Şüphesiz ki bu, artık yozlaşmış, kapitalistleşmeye yüz tutmuş ve ülke genelinde belirleyici önemi kalmamış olan kalıntı veya yarı-feodallerin ve aşiret reislerinin -bunlar çoğunlukla bir ve aynı kişilerdir-işçilerden, köylülerden elde ettikleri gelirlerden, siyasi arenadaki konumlarından ve aynı zamanda geleneklerden kaynaklanan prestijlerinden dolayı belli, görülmemesi imkansız olan farklı durumları vardır. Bu farklılık, çıplak gözle görülen ampirik bir gerçektir. Bu gerçeği herkes gibi küçük burjuva devrimciliği de görüyor. Ne var ki o, bu gerçeği sadece görmekle yetiniyor, tıpkı burjuva sosyologları gibi. Bunun için, burjuva sosyolojisiyle küçük burjuva devrimciliğinin ortak yönünü ampirik gerçeğin ötesine gidememelerinde görmekteyiz. Onlarda eksik olan ve ortak olan, diyalektik ve tarihi materyalist anlayış temelinde hareket etmemeleri ve gördükleri ve tespit ettikleri ampirik gerçekleri, bu metodik anlayış temelinde yorumlayamamalarıdır.

Doğru, bugün de belli aşiret, feodal ilişkiler insanlar arasındaki ilişkilerde belli farklılıklar getirmektedir. Ama bu, bu feodal ve aşiret ilişkilerinin, feodal üretim/mülkiyet ilişkilerine dayandığı anlamına gelmez. Bu türden üretim/mülkiyet ilişkileri, yozlaşmış/kalıntı olarak hala var olmalarına rağmen, esas olan, insanlar arasındaki farklılığa neden olan söz konusu feodal-aşiret ilişkileri, artık ölen adet ve geleneklerin insan bilincindeki kalıntılarıdır ve her şeye rağmen bu kalıntıların toplumsal etkisi inkar edilemez. Ama bu, bu ilişkilerin ardında/temelinde belirleyici olanın feodal üretim ilişkileri olduğu var sayımını beraberinde getirmemelidir. Oysa belli bir toplumsal yapının karakterini açıklamak için ele alınması, irdelenmesi gereken, bir bütün olarak üretim biçimi, mülkiyet/üretim ilişkileri sorunudur ve sosyal olanı, toplumsal olay ve görünümlerin, ampirik gerçeklerin karmaşık ağından çekip çıkartmak; tabii olanla toplumsal olan, sosyal olanla sosyal olmayan farklılık ve kurumlaşmaları birbirinden ayırt etmek, yukarıdaki metodik çerçeve içinde ele alınmalıydı.

Marksizme göre bütün toplumsal ve sosyal farklılıklar sonuç itibariyle üretim ilişkilerinden ve onun da karakterinden kaynaklanır. Bütün toplumsal farklılıkları ekonomik, ideolojik, politik, sosyal vb. ancak ve ancak maddi temellerini koyarak veya bu maddi temelleri irdeleyerek açıklayabiliriz.
Belirttiğimiz farklılıkların toplumda her zaman yalın haliyle gözükmediklerini, karmaşık formlar aldıklarını, somut duruma göre konum değiştirdiklerini belirtmekte fayda vardır. Örneğin, bir veya aynı olan bir neden, belli bir durumda toplumda sosyal farklılığın doğmasına yol açarken, başka belli bir durumda da sosyal olmayan farklılığın doğmasına yol açabilir. Demek ki aynı neden, farklı durumlarda farklı sosyal ve sosyal olmayan kurumlaşmalara/yapılaşmalara yol açabilmektedir. Bunun sebebi ne olabilir? Bunun nedenini üretim ilişkilerindeki gelişmelerde aramak gerekir.

Marksizm, toplumsal ilişkiler bütününden sosyal olanı, diğerlerinden ayırt eder. Buradaki sosyallik, sosyal farklılıkları, sosyal toplulukları; sosyal ilişkileri kapsamına alır.

Sosyal ilişkiler, her üretim biçiminde farklı karakter taşırlar ve gelişmelerinin belli bir aşamasında sosyal farklılıklar doğarlar (sömürüye dayanan sistemlerde). Sosyal ilişkiler, toplumsal ilişkilerin tamamı değil, onların bir parçasıdır. Toplumsal ilişkiler bütününün bir parçası olarak sosyal ilişkiler/ üretim/ mülkiyet ilişkilerinin doğrudan bir ürünüdürler. Buna göre, toplumsal ilişkiler bütününün bir parçasını oluşturan sosyal ilişkiler, üretim/ mülkiyet ilişkilerinin doğrudan bir ürünü olma özelliğini gösterirler. Bunun sonucu olarak veya burada sosyal olan, insanın toplumsal faaliyette bulunması, üretim ilişkilerinde toplumsal bir rol oynamasıdır. Bir örnek; Türkiye'de sınıf mücadelesi toplumun bütün alanlarına yayılmıştır, toplumu etkilemektedir. Sınıf mücadelesinin toplumdaki bu yaygınlığı ve etkilemesi, insanların üretim ilişkilerindeki konumlarından kaynaklanır. Farklı bir ulusa, farklı politik örgütlenmelere ait olmak, sorunun özünde hiçbir şey değiştirmez.

Sınıf mücadelesinde temel olan bu Marksist anlayışı Türkiye gerçeğine uygularsak, yakın geçmişimizde Türkiye toplumunda sosyal ve sosyal olmayan farklılıkların/ilişkilerin tespitinin hafife alındığını görürüz. Yakın geçmişte ülkemizde antagonist sınıflar arasındaki mücadele, bir taraftan büyük burjuvazi-feodal ağalar, diğer taraftan da halk (işçi sınıfı-emekçi kitleler) arasındaki mücadele olarak değerlendiriliyordu. Proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin topluma yayılmasının ve toplumu etkilemesinin ve bunun, insanların üretim ilişkilerindeki konumlarından kaynaklandığının yakın geçmişte doğru tespit edildiğini düşünelim. Bu durumda birbiriyle uzlaşmaz karşıtlık içinde olan, feodal toprak ağaları ile bu yapılaşmaya tekabül eden köylülük arasındaki sınıf mücadelesi Türkiye toplumunu nasıl etkiliyor, bu mücadeleye temel teşkil eden üretim/mülkiyet ilişkileri nerededir?

"Kapital, tam da bundan dolayı muazzam bir başarıya sahip olmuştur. Çünkü bu eser.... kapitalist toplum formasyonunu bütünüyle, canlı bir şekilde, pratik hayatta nasıl ise, üretim ilişkilerinden doğan sınıf antagonizminin gerçek ifade formlarıyla, kapitalist sınıfın hakimiyetini koruyan burjuva politik üst yapıyla, özgürlük, eşitlik vs. burjuva düşüncelerle, burjuva aile ilişkileriyle gözler önüne sermiştir"(10).

Marksist yöntem gerçek anlamıyla kullanılmazsa, doğal olarak, sosyal eylemin toplumsal bir eylem olduğu, bu eylemin de insanların toplumun ekonomik yapısındaki konumundan kaynaklandığı tam anlamıyla kavranamaz ve sonuç itibariyle, birtakım, nedeni kavranmayan deneysel gerçeklere dayanılarak, Türkiye kırında esas hedefi teşkil eden bir toprak ağalığı ekonomisi aranır ve bunu doğrulamak için de devrim anlayışları üretilir.

Bu bağlamda bir konuya daha değinmekte fayda görüyoruz: Sosyal farklılıklar da saf, katıksız formlar aramak yanlıştır. Hele bunu Türkiye gibi, kapitalizmin ekonomide nispeten gelişmiş olduğu, ama aynı gelişmenin sosyal alanda tam anlamıyla görülmediği ülkelerde aramak,yani böylesi ülkelerde sosyal farkların katıksız formlarını aramak başlı başına hata olur.

Sosyal farklılık, diğer bir deyişle sosyal eşitsizlik, insanların üretim ilişkilerindeki konumlarından doğar ve nihayetinde birer insan topluluğu olan sınıf olarak yansır. Toplumda üretim ilişkileri oldukça kısa bir süreçte değişebileceği gibi, uzun bir süreç (evrim) içinde de değişebilir. Ama birtakım alışkanlıklar, gelenekler, örneğin feodalizme özgü bağlar vb. toplumsal ilişkilerde varlıklarını daha bir süre devam ettirirler. Eğer bir sınıf, bir tar aft an bu özelliklerini taşıyorsa ve diğer taraftan da bu özelliklere tekabül etmeyen üretim ilişkileri içindeyse -örneğin feodallerin kapitalist üretim ilişkileri içinde olmaları- orada sosyal farklılığın katıksız formu yok demektir. Bu karışık görüntüye rağmen, insanların hangi üretim/mülkiyet ilişkileri temelinde sınıflara bölünmüş olduklarını, esas ve tali olanın neler olduğunu tespit etmek kaçınılmazdır. Çünkü; "toplumun ve devlet gücünün sosyal yapısı değişmelerle karakterize olur (ve) bu değişmeler açıkça konmaksızın, toplumsal faaliyetin (etkilemenin, ç.n.) herhangi bir alanında ileriye doğru tek bir adım dahi atılamaz. Tabi bundan kimsenin tanımadığı şey üzerine falcılık değil, bilakis politik ve ekonomik gelişmenin temel eğilimleri anlaşılır, ki bunlar, sonuçları ülkenin yakın geleceğini belirleyen, her bir bilinçli politikacının faaliyetinin yön, görev ve karakterini belirleyen eğilimlerdir."(11)

Türkiye'de devlet gücünün ve toplumun yapısının değişmesini ele alan ve bu değişmeyi açık seçik ortaya koyan kapsamlı Marksist bir çalışmadan söz edemeyiz. Buna bağlı olarak, ülkenin geleceğini belirleyen, mücadelemize yön ve karakter veren, ekonomi ve politik alandaki gelişmenin temel eğilimlerinin neler olduğunun kapsamlı ve yeterli bir tespiti de yoktur.

II- Kapitalizmde Sosyal Yapılaşma ve Bunun Unsurları

Bu kısımda kapitalist toplumda insan topluluklarının oluşturduğu yapılaşmaları, kurumlaşmaları, birlikleşmeleri ve bunların karakterlerini kısaca ele alacağız.

Marksist sosyoloji bilimi, toplum un karmaşık bir organizma oluşturduğu gerçeğinden hareket eder. O, bu karmaşık organizma içinde en önemli, belirleyici olan unsurları, faktörleri diğerlerinden ayırır ve bunların sistemdeki yerini ve sisteme verdiği özellikleri tespit eder.

Marksist sosyoloji, toplumun sosyal yapısını araştırırken toplumda mevcut olan farklı insan topluluklarını keyfi bir şekilde sınıflandırmaz. Tam tersine, toplumda sosyal eşitsizlik karakteri taşıyan gruplaşmaları maddi temellerinden koparmaksızın anlamlaştırır. Onun, soruna bu şekilde yaklaşımı metodik bir yaklaşımdır. Bu metodik yaklaşımda esas olan, bireyin üretim/mülkiyet ilişkilerindeki konumunun tespiti ve kavranmasıdır. Ancak böyle bir yaklaşım, bireylerin eylemine toplumsal eylem karakteri verir. Diğer bir deyişle Lenin "..gerçek toplumsal ilişkileri ve onların gerçek (a.ç. Lenin) gelişmesini tahlil ederken yaşayan bireylerin faaliyetinin ürününü araştırıyorum" (12) der.
Demek ki gerçek toplumsal ilişkiler ve onların gelişmesi, yaşayan bireylerin faaliyetinin ürünüdür.

Marksist sosyoloji, sosyal yapılaşmayı sistem olarak ele alır. Bu sistem içinde her unsur veya bu sistemin her bir parçası yerli yerine oturtulur. Önemli olan önemsiz olandan, belirleyici olan belirleyici olmayandan ayrıştırılır. Tabii ki bu ayrışmışlığının/bölünmüşlüğünün tek tek unsurları, sınıf olgusu göz önünde tutulmadan Marksist anlayış ışığında analiz edilemez. Ama soruna böyle yaklaşmak, sosyal farklılaşmayı sınıf kategorisi temelinde ele almak, sosyal yapılaşmanın tek tek unsurlarının karmaşık, nicel ve nitel formlarını ve bunun toplumdaki yerlerini göz ardı etmek anlamına da gelmez.

Şimdi bunların, toplumun sosyal bölünmüşlüğünün unsurlarının neler olabileceğini ele alalım.

1-Kalıntı Kavramlar

1.1- Kabile

Gelişmiş kapitalist toplumun sosyal yapısında, aşağıda da belirtileceği gibi, kabile, kast ve zümrenin (stand) ya hiç yeri yoktur ya da sosyal gerçeklik olarak gerçek anlamını kaybetmişlerdir. Sosyal gerçeklik olarak kabile, ancak ve ancak, kapitalist toplum açısından, bu toplumun doğuşu dönemlerinde anlam kazanır. Kabile, sınıfların henüz oluşmadığı dönemlerde insanların en önemli topluluk formlarından birisiydi. Kabile, henüz sınıfların oluşmadığı dönemlerde insan topluluğu formlarından olan gens’e nazaran daha kapsamlıdır. Kabile, duruma göre yüzlerce ve binlerce insandan ve birden fazla gens’ten oluşur ve kabile ilkel topluma tekabül eden bir insan topluluğudur.

Bugün için kabile, en fazlasıyla Afrika'nın bazı ülkelerinde sosyal bir gerçekliktir ve feodal ve kapitalist ilişkilerle bir arada, karşılıklı etkilenmeyle var olmaktadır. Bu karşılıklı etkilenme, en bariz bir şekilde sınıfsal farklılaşmanın, kabile gelenek ve görenekleriyle karartılmasında görülmektedir. Bu duruma yine Afrika'nın çoğu ülkesini örnek olarak gösterebiliriz.
Kabilede esas olan, kolektif mülkiyet anlayışıdır, toprak ve kültür ortaklığıdır.
Günümüz Türkiye'sinin toplumsal yapısında kabile, sosyal bir gerçeklik değildir. Türkiye'de böyle bir sosyal yapı yoktur.

1.2-Kast

Kast, kendi içinde evlilik yapan, dışa kapalı ve mesleğin devam ettirilmesiyle, mesleki birlikle birbirlerine bağlanmış insanlar grubudur. Kast topluluğu, feodal toplumda sosyal yapılaşmanın bir unsurudur. Kast olgusu, başta Hindistan olmak üzere Uzakdoğu'nun birçok ülkesinde yaygınlaşmıştır. Farklı kastlar arasında çekilmiş ve mutlaka uygulanması gereken sınırlar/anlayışlar vardır.

Türkiye toplumunda, daha önceki dönemlerde dahi kast olgusu toplumsal yapının bir unsuru olmamıştır.

1.3-Zümre 
 
Zümre, doğrudan feodal topluma tekabül eden bir kavramdır. Zümre, feodal toplumda hukuki olarak da legalleşmiştir. Zümre kendi arasında da üçe ayrılır. Birinci (ilk) zümreyi, başta kral olmak üzere dünyevi feodaller oluştururlar. İkinci zümrede dini feodaller yer alırlar. Üçüncü zümreyi ise bağımlı köylülerle şehir ahalisi oluşturur.

Zümre, hukuki belirlemelerle yaratılmamış, doğrudan objektif gerçekliğin bir sonucu olarak teşekkül etmiştir ve bu oluşumdan sonra, yani feodal toplum oluştuktan sonra, bu toplumun birtakım unsurları hukuki belirlemelerle farklı zümrelere bölünmüşler, daha ziyade soyluluk unvanına, siyasi hak ve mülkiyete sahip olmuşlardır. Buna göre zümre, bir taraftan sınıfsal ayırım temelinde sosyal realite olurken, diğer taraftan da /aynı zamanda toplumun sınıflara ayrışımını her zaman tam anlamıyla yansıtmamıştır. Örneğin, bağımlı köylülüğün ve şehir halkının aynı zümreyi oluşturmaları, bu iki toplumsal güç arasındaki farklılığı karartmaktadır. Ama zümre, feodal toplumda hiyerarşik yapıyı tam anlamıyla yansıtır. Aşağıdaki alıntıları böyle yorumlamalıyız.

"Tarihi gelişme boyunca ve tam da işbölümü içinde toplumsal ilişkilerin kaçınılmaz bağımsızlaşması vasıtasıyla her bir bireyin yaşamında farklılık doğar." (13)

Yani kapitalizmde bireyin bir kendisi için /şahsi olan hayatı, bir de belli toplumsal ilişkilere katılan unsur olarak hayatı vardır.

Hayatın her bölünmüşlüğü "Zümrede (daha ziyade kabilede) henüz daha üstü kapalıdır. Örneğin, bir soylu... devamlı bir soylu olarak kalır. Sınıf bireyine karşı şahsi bireyin farklılığı... burjuvazinin bir ürünü olan sınıfların doğmasıyla açığa çıkar." (27)

Feodal Osmanlı toplumunda, toplumun zümrelere göre yapılaşması esastı. Bugünün Türkiye'sinde böyle bir yapılaşma söz konusu değildir.

2-Toplumda Sosyal Konum Tanımlamaları 
   Sosyal Durum, Rol, Prestij

Grup, tabaka ve durum (statü), burjuva sosyolojisinin temel kavramlarıdır. Bunlardan statü, kişinin, toplumun tabakalaşmasında aldığı yeri gösteren bir kavramdır. Bu kavram, M.Weber tarafından burjuva sosyolojisine kazandırılmıştır. Bu kavramın açık anlamı, bireyin, aynı gruba ait olan bireyler karşısındaki kişisel konumunun dile getirilmesidir. Pozisyon, rol ve mevki de bireyin statüsünü (sosyal durumunu) dile getiren tanımlamalardır. Prestij de, kişinin toplumdaki sosyal durumunun sonucu doğan bir kazanımdır. Bütün bunları, toplumda bireylerin belli mevkilere göre hiyerarşik yapılaşmasını gösterirler, burjuva sosyolojisine göre. Bu hiyerarşik yapılaşmanın her bir parçası başlı başına birer sistemdir: rol sistemi; prestij sistemi; statü sistemi; mevki sistemi vs. Bunlardan mevki ve prestij, bireyin toplumdaki rolünün/konumunun bir sonucu olarak somut, değişebilen boyutlarla ölçülür. Buradaki somut, değişebilir boyut, sosyal durum boyutudur.

Burjuva sosyolojisinin bu türden anlayışları, toplumu bu tanımlamalarla yapılaştırmaları ilk bakışta bir anormalliğin ifadesi değildir ve bu, pek önemli de değilmiş gibi gözükebilir. Şüphesiz ki toplumda insanlar belli yaşam tarzlarına, belli prestije, belli role vs. ye sahiptirler. Burjuva sosyolojisinin bu anlayışını biraz irdelersek soruna yaklaşımın sınıfsal karakter taşıdığını görürüz. Burjuva sosyolojisine göre bu kavramlara temel teşkil eden, insanın yaşam tarzıdır. Burjuva sosyolojisi, insanın yaşam tarzını, onun işiyle, uğraşısıyla bağ içinde ele alır. Bunun diğer anlamı şudur; uğraşının cinsi, bu uğraşı vasıtasıyla elde edilen gelir ve bunun miktarı, bireyin toplumdaki sosyal konumunu, rolünü, prestijini vs. belirler. Buna göre, burjuva sosyolojisi açısından, örneğin bir avukat, doktor, bir işçiye, bir köylüye nazaran karşılaştırılamayacak boyutlarda gelire, role, prestije sahiptir. İkinci MC (Milliyetçi Cephe) hükümeti döneminde okullarda eğitim amacıyla çıkartılan bir kitapta; “bir doktor bir işçiden daha fazla şerefe sahiptir” şeklindeki sözler, burjuva sosyolojisinin toplumsal yapılaşmayı oldukça açık olarak ifade etmesinin bir yansımasıydı.

Yaşam tarzının kriterleri her toplumda mutlaka ki aynı değildir. Ama burjuva toplumlarda, daha doğrusu gelişmiş burjuva/kapitalist toplumlarda hemen hemen aynıdır; mesleğin /uğraşın cinsi, gelir vs. Türkiye gibi, burjuva toplumun henüz bütün çıplaklığıyla görünmediği, eskiye özgü birtakım değerlerin/ olguların hâlâ var olduğu ülkelerde yaşam tarzının kıstasları da farklıdır/farklı olabilir. Örneğin, özellikle kırsal alanda "kırıkçılar-çıkıkçılar"ın belli bir prestije sahip olmaları. Örneğin, aşiret reislerinin, mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanan(gelir) yaşam tarzına göre değil de – böyle olması gerektiği halde– aşiretlik değerlerine/geleneklerine göre toplumsal konum, rol, mevki ve prestije sahip olmaları.

Yaşam tarzına, bireyin eğitim durumunu (yukarıda işçi ve doktor karşılaştırmasında bu ifade ediliyordu) ve etnik aitliğini de katmak gerekir. Bazı durumlarda, yani burjuva kapitalist toplumun Türkiye gibi henüz bütün derinlikleriyle gelişmediği ülkelerde bir kişi, eğitim görmemiş olsa da, etnik aitliğinden dolayı pekala toplumda belli bir konuma, prestije, role sahip olabilir.

Burjuva sosyolojisinin kullandığı yukarıdaki tanımlamaları Marksist sosyoloji de kullanır. Bu kavramlar, bireyin soysal karakterleştirilmesinde çok önemlidir. Ama buna dayanarak, her iki sosyolojik anlayışın bu konuda aynı paralelde oldukları sonucuna varılmamalıdır. Aradaki ince, ama önemli fark birbirine karıştırılmamalıdır. Şöyle; Marksist sosyoloji, kişinin şahsi durumunu karakterize etmek için bu kavramları kullanırken bunların esasını/özünü, bireyin toplumdaki konumunu yansıtmasıyla sınırlar. Aynı zamanda bu kavramlarla kişinin işi/uğraş alanındaki konumu kastediliyorsa, bu durumda kişinin o iş /uğraşı alanındaki pozisyonu da belirtilir. Somutlaştırırsak; burjuva toplumda işçilik, meslek olarak düşük bir prestije sahiptir. Ama bundan işçi, prestiji düşük bir bireydir sonucuna varılamaz. böyle bir sonuca ancak burjuva sosyolojisi varabilir ve buna yukarıda bir örnek vermiştik.

3- Toplumda Grupsal Sosyal Durum Tanımlamaları
     Gruplar-Birlikler

Toplumun sosyal yapılaşmasının temel unsurlarından birisini gruplar, kolektifler ve birlikler oluşturur. toplumu sınıflar/tabakalar diye bölersek, tabaka, sınıfın bir bölümünü oluştururken grup da tabakanın bir parçasını oluşturur. Buna göre, toplumun sosyal yapılaşmasında grup, en alt kesimi (sınıf ve tabakalardan sonra) oluşturur. Bu kesim kendi içinde de ayrışır.

Her insan topluluğu sosyal grup olarak tanımlanamaz. Nasıl ki sınıfları tanımlamada belli kriterler göz önünde tutuluyorsa, sosyal grupları tanımlamada da belli kriterler göz önünde tutulur. Ama sınıfları tanımlamamızı sağlayan kriterler aynı değildirler.

Kapitalist toplumun sosyal yapısında grup, önemli bir sosyal yapı unsurudur. Yukarıda belirttiğimiz gibi, sınıf ve tabakalardan sonra, kapitalist toplumun sosyal yapılanmasında üçüncü sırada ele alınan sosyal grupların, sosyal tabakaların birer parçası olarak kapsamlı incelenmeleri gerektiğini Lenin belirtmiştir.
"Köylü ekonomisi üzerine köy ailelerine göre elde edilmiş verilerin değerlendirilmesi köylülerin ‘sanatı’, ekonomik tiplerine göre ayrıştırılmadığı, ‘sanatçılık yapanlar’, işletmeci ve ücretli işçi (a.ç. Lenin) olarak ayrılmadığı müddetçe yetersiz olacaktır. Bu, ekonomik tiplerin minimal sayısıdır. Bunlar (ekonomik tipler, çn.) birbirinden ayrı olarak ele alınmazlarsa (ayrıştırılmazlarsa, çn.) ekonomi istatistiği yeterli olarak görülemez. Arz u edil en, elbette ki tam bir gruplaşmadır. Örneğin; ücretli işçi çalıştıran işletmeler-ücretli işçi çalıştırmayan işletmeler,tüccarlar, toptancılar, hırdavatçılar vs. tüketiciler için çalışan küçük üretici anlamında zanaatçılar."(15)

Lenin, aynı eserinde özellikle köylü işletmelerini tasnif ederken, onları mülkiyet formları ve boyutları temelinde sosyal gruplara ayırmıştır.

Grup dışında, birlikler ve küçük gruplar, kapitalist toplumun sosyal yapılaşmasında sosyal unsurlar değildirler. Bu türden birlikler, insanların iş/ uğraşı, arkadaşlık, aile, sosyal, kültürel, siyasi vs. bağlardan dolayı oluşturdukları yapılardır. Birliklere, mesleki, dini, ailevi, komşusal, ulusal vs. temeldeki oluşumları örnek olarak gösterebiliriz.

Birlik/topluluk tanımlaması burjuva sosyolojisi tarafından toplum un sosyal tabakalaştırılmasında geniş çapta kullanılır. Burjuva sosyolojisi,çoğu sosyal farklılıkları gözardı ederek, insanları herhangi bir kriterden dolayı ayrı birlik içine kor. Örneğin, Türk burjuvazisinin çok kaba bir anlayışla Kürtleri, yaşadıkları toprakları göz önünde tutarak "Dağ Türkler i" olarak kabul ettirmeye çalışması veya zencilerin derilerinin renginden dolayı aynı birlik/topluluk olarak gösterilmeleri.

Genel olarak grup, küçük grup veya birlik vs. toplumsal hayatta birer gerçekliktir. Bunların hangi temelde doğdukları, geliştikleri veya varlıklarını sürdürüyor oldukları mutlaka ki araştırılmalıdır. Ama bunların, toplumun sosyal yapılaşmasının birer unsuru olmadığı, olamayacağı vurgulanmalıdır. Çünkü bu yapılar, toplumun sosyal olmayan gruplaşmaları ve bunların karakterlerini karartırlar.

4-Sosyal Tabakalar, Kategoriler

4.1- Sınıfın bir parçası olarak sosyal tabakalar

Burjuva sosyolojisi için sınıf, toplumun sosyal yapılaşmasının bir unsuru değildir. Burjuva sosyolojisi, sınıf yerine tabakayı esas alır (16). Burjuva sosyolojisinin, sosyal tabakayı toplum un sosyal yapısının temel unsuru olarak görmesi sınıfsal anlam taşır. böylelikle sınıf, toplum un sosyal yapısının temel unsuru olmaktan çıkartılmış olur.

Marksist sosyoloji, toplum un sosyal yapısında sınıftan sonra gelen sosyal tabakalara, toplumun sosyal yapılaşmasındaki önemlerine göre değer verir. Sosyal tabaka, sınıfın bir parçasıdır, sınıf içinde sosyal bir gruptur.

Sosyal tabakanın kavranmasında belirleyici kriter, onun toplum içinde genel anlamda tabaka olarak ele alınmamasıdır; yani toplumda sosyal tabaka, sınıfsal bağdan, karakterden kopartılmaksızın ele alınmalıdır. Ancak böyle bir yaklaşım, sosyal tabakanın tanımlanmasına bilimsellik verir. Sosyal tabaka, bir sınıfın parçası anlamına gelebileceği gibi, gelmeyebilir de. Örneğin aydınlar sınıf oluşturmazlar, memurlar sınıf değildir. Ama bunların kendi aralarında-aşağı-orta-üst-kesimlerini belirtmek için tabaka kavramı kullanılır. Burada sosyal tabaka, bir sınıfın parçası olmaksızın, belli grupları tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Sosyal tabaka, aynı zamanda sınıfın bir parçasını, bunun ötesinde aynı sınıf içinde ayrı kategori olan, ama sosyal tabaka olmayan, insan topluluklarını tanımlamak içinde kullanılan bir kavramdır.
"Tekniğin mükemmelleştirilmesi, emeğin verimliliğinin yükseltilmesi ve toplumsal zenginliğin artması, burjuva toplumda sosyal eşitsizliğin büyümesi, varlıklılarla varlıksızlar arasındaki mesafenin büyümesine ve... işsizliğin artması... ve emekçi kitlelerin devamlı daha geniş tabakalarının çok şeyden yoksun kalması bağlamı içinde olur."(17) Buradaki "emekçi kitleler", sınıfsal bir tanılama değil, belli sınıfsal özellikler taşıyan insan grupları kategorisidir ve alıntıdaki "daha geniş tabakalar"da bu kategorinin farklı kesimlerin in ifade edilmesidir.

Lenin'in, "emekçi kitleler" kategorisi içinde sosyal tabakaları da açtığını görürüz. Bir örnek; "Bütün kapitalist ülkelerde proletaryanın yanı sıra veya onun devrimci görevlerini kavrayan kısmının yanı sıra... çok sayıda sınıf bilinçsiz-proleter, yarı-proleter, yarı-küçük burjuva emekçi halk tabakalar... vardır".
"Emekçilerin ve sömürülenlerin bu tabakaları proletaryanın öncüsüne...". "(ve) nihayet her kapitalist ülkede kaçınılmaz olarak sermaye ve emek arasında yalpalayan çok geniş küçük burjuva tabakalar vardır."(18)

Sosyal tabakanın, sınıfın bir parçası olarak tanımlanmasında birtakım temel metodolojik ilkeler vardır. Bu ilkelerin neler olabileceğini yukarıda belirttik. Şimdi bunları toplu olarak verelim;

a- Sosyal tabaka sınıfın bir unsurudur/ parçasıdır
Sınıfın bir parçası/unsuru olarak sosyal tabaka, sınıf içindeki sosyal konumların belirlenmesini sağlar. Böyle bir belirlemede, yani sınıf içinde tabakanın belirlenmesinde o sınıfın sınıfsal özellikleri ve kriterleri esas alınır. Ne var ki sosyal tabakanın kendi içindeki bölünmüşlüğünü, tabakanın alt-orta-üst kesimlerini belirlemede -aynı özellikler ve kriterler kullanılmaz. Burada tabakanın alt-orta ve üst diye ayrılmasına neden olan farklılıkların derecesi/kapsamı, nitel ve nicel özellikleri-esas alınır.

Soruna böyle bir yaklaşımın en çarpıcı örneğini Lenin'in "Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi" eserinde görmekteyiz. Bu eserinde Lenin, köylü sınıfını temel tabakalarına bölmüştür. Bu bölmede temel kriter olarak köylülerin üretim araçlarına olan ilişkilerini almıştır. Yani üretim aracı hiç olmayan, biraz olan vb. şeklinde. Böylelikle kendi üretimiyle yaşayanlardan işgücünü satarak yaşayanlara kadar belli köylü tabakaları ortaya çıkmıştır. (19)

Önemli bir nokta da, sınıfın sosyal tabakalarını belirlemede mesleki özelliklerin kriter olarak alınıp alınmayacağıdır. Sınıf içi tabakaların belirlenmesinde mesleki özelliklerin kıstas olarak alınması tam da bir burjuva değerlendirme olur. Çünkü bu durumda sosyal tabakayı belirleyen sınıfsal özellikler göz ardı edilmiş olur. Bunun için sınıfın herhangi bir tabakasını belirlemede esas kriter, mesleki özellikler değil, sınıfsal özelliklerdir.

Lenin, aydınların tabakalarını araştırırken belli metodik ilkelerden hareket etmiştir. O, aydınları mesleki özelliklerinden dolayı tabakalarına ayırmamıştır. Lenin, tam tersine aydınları toplumdaki şu veya bu sınıfa olan ilişkilerine göre tabakalandırmıştır. Örneğin; "Bu, burjuva uzmanları olmaksızın imkansızdır... Tabii ki bu uzmanların çoğunluğu tamamen burjuva dünya görüşünün nüfuzu altındadır... Burjuvazi tarafından eğitilen bu tabaka..."(20).

Lenin aynı zamanda devrimci, sosyalist, liberal aydınlardan da bahseder (21). Görüyoruz ki Lenin, aydınları tasnif ederken çıkış noktası olarak, onların toplumsal sınıflardan hangisine yakın oldukları veya olmadıklarını göz önünde tutmaktadır. Bu yakınlık veya uzaklık, o aydın tabakasının toplumsal yapılaşmada hangi güçlerin yanında yer aldığını da göstermektedir.

b- Sınıfın parçası olan tabakalar, birbirinden kopuk değildirler
Sınıfın parçasını oluşturan tabakaların birbiriyle ilişkilerinin olmaması ama aynı zamanda toplumsal bir sınıfı oluşturuyor olmaları çelişkili bir durum ifade eder. Sosyal tabakalar, sınıfın özelliklerini taşıdıkları için kaçınılmaz olarak belli bağlar içindedirler. Aşağıdaki alıntıda bir sınıfın alt-orta ve üst kısımlarının kıstaslarını ve birbirleriyle olan bağlarının hangi temelde olduğunu çok açık bir şekilde görmekteyiz.

"Alt grup-halkın yarı-proleter ve proleter tabakaları, orta(grup)-fakir küçük mülk sah ipleri, üst grup-varlıklı küçük mülk sahipleri. Bu grupları farklı sınıfın unsurları olarak belirleyen ekonomik temel özelliklerini...

Alt grubu, mülksüz halk oluşturur. Bu grup, esas itibariyle veya yarı yarıya işgücünün satımıyla yaşar. Fakir küçük mülk sahipleri orta grubu oluştururlar. Çünkü orta köylü, en fazla, en iyi yıllarda ancak geçimini sağlayacak durumdadır. Burada en önemli yaşam kaynağı, 'bağımsız' (elbette ki sadece görünüşte bağımsız) küçük ekonomidir (a.ç. Lenin) ve nihayet varlıklı küçük mülk sahipleri, üst grubu oluştururlar. Bunlar şu veya bu şekilde önemli sayıda devamlı veya gündelikçi olarak tarım işçileri çalıştırırlar..."(22)

c-Sosyal tabaka sınıfın en büyük unsurudur:
Yukarıdaki alıntıda da görüldüğü gibi Lenin, köylülüğü üç büyük tabakaya ayırmıştır. Aynı ayrım proletarya ve burjuvazi için de geçerlidir; proletaryanın/burjuvazinin alt-orta ve üst tabakaları şeklinde. Bu sınıfların başka ara tabakaları da vardır, ama esas olan, alt-orta ve üst diye tabakalaştırmadır.

Lenin, Rusya'da sınıfları ve onların tabakalarını, dolayısıyla mülkiyet/üretim ilişkilerini kapsamlı bir şekilde araştırmış ve siyasi mücadele için bunlardan sonuçlar çıkartmıştır.
"Bay Bulgakow iki ciltlik 800 sayfa kalınlığında... 'alıntılar'la dolup taşan bir 'araştırma' yazdı. Ama hiçbir zaman, kelimenin tam anlamıyla hiçbir zaman... köylülerin, içinde yaşadıkları ilişkiyi araştırmayı denemedi... Bir defacık olsun... köylülerin ekonomi tipi, yaşam şartları vs. üzerine sistematik bilgiler vermedi." (23)

Bu noktayı burada ele almamızın nedeni, alıntının tamamı göz önünde tutulursa, Lenin'in, köylü sınıfının çeşitli tabakaları arasındaki farkların belirtilmesine verdiği önemi göstermek içindir.

4.2- Kategoriler ve başka sosyal tabakalar

Toplumsal sınıfların birbirinden farklılığı ve toplumun sınıfları ayrılmışlığı mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanır veya insanların üretim araçları karşısındaki konumları, onların sınıfsal yapılarını ele verir. Ne var ki kapitalist toplumda sınıfsal farklılıklar her zaman bütün sosyal farklılıkları kapsamaz ve sınıflar da her zaman toplumun sosyal yapılaşmasının bütün önemli unsurlarını içermezler. Yani toplumda, üretim araçlarına olan farklı konumdan değil de, toplumsal işbölümü içindeki farklı konumdan kaynaklanan sosyal farklılıklar vardır. Bu farklılığı; bir taraftan sınıfsal farklılığı ve diğer taraftan da işbölümü içinde doğan sosyal farklılığı Lenin'den bir anlayışla berraklaştıralım.
"Sınıfların esasa özgü farklılığı, onların toplumsal üretimdeki yeri ve üretim araçları ile ilişkileridir".
"İş (emek, ç.n.), belli bir politik-ekonomik kategori değildir. Bilakis sadece emeğin toplumsal formu, emeğin toplumsal yapısı veya başka türlü ifade ile; insanların aralarındaki işe katılmalarına göre ilişki..."(24)

Buna göre, alıntının ilk bölümünde sınıfsal farklılığın mülkiyet/üretim ilişkilerine olan konumdan kaynaklandığını, son bölümünde de birtakım sosyal farklılıkların toplumsal işbölümündeki farklı konumlardan kaynaklandığını görmekteyiz.

Bu, birtakım farklılıkların neler olduğuna gelince: bunlar;
a- Şehirle kır arasındaki sosyal farklılık,
b- Kol emeğiyle kafa emeği arasındaki sosyal farklılık

a-Şehirle kır arasındaki sosyal farklılık
Bu temeldeki sosyal farklılık, son kertede sanayi işiyle tarımsal iş arasındaki farklılıktır. Sınıflı toplumlarda, özellikle de ve belirleyici olarak kapitalizmde toplumsal işbölümünün sanayi ve tarım diye ayrışması, sonuç itibariyle şehir ve kır diye sosyal kategorilerin oluşmasına neden olmuştur.

"Ulus içinde iş bölümü önce sanayi ve ticaretin tarım işinden ayrılmasına ve böylelikle şehirle kırın ayrılmasına ve her ikisi arasında çıkan zıtlığın doğmasına götürür."(25)

Ne var ki şehirle kır arasındaki bu ayrımın her toplumda sosyal çıkar farklılığına neden olacağı söylenemez. Şehirle kır arasındaki sosyal çıkar farklılığı, sınıflı toplumlarda özel mülkiyet temelinde söz konusudur.

"Şehirle kır arasında zıtlık, sadece özel mülkiyet çerçevesinde var olabilir." (26)

Özel mülkiyet/kapitalizm, aynı zamanda şehirle kır arasındaki sosyal farklılığın yıkılmasının maddi şartlarını da doğurur.

"Tarım aşamasında büyük sanayi... köylüyü etkisine alır ve onu işçi yapar. Kırın sosyal alt-üst oluş gereksinmesi ve zıtlıkları böylelikle şehirdekilerle denkleşir. Verimsiz... işletmenin yerini, bilimin- bilinçli teknik kullanımı alır. Tarımdaki ve manüfaktürdeki eskiden kalma aile bağının parçalanması... kapitalist üretim biçimi vasıtasıyla sonuçlandırılır. Ama o (kapitalist üretim biçimi, ç.n. ) aynı zamanda, yeni, daha yüksek bir sentezin, tarımla sanayi birliğinin maddi önkoşullarını yaratır"(27).

b- Kol emeğiyle kafa emeği arasındaki sosyal farklılık
Kol (fiziki) ile kafa (zihni) iş arasındaki farklılık da toplumsal bir iş bölümüdür. Genel olarak sınıflı toplumlarda, özel olarak da kapitalist toplumda fiziki ve zihni iş arasındaki ayrışma, aynı zamanda şehirle kır arasındaki ayrışmadır.
"Maddi ve zihni işin en büyük bölünüşü şehirle kırın ayrılmasıdır."(28)
Sınıflı, sömürüye dayanan toplumların en gelişmişi kapitalizmdir. Bu ekonomik toplum formasyonunda sanayi, tarım, ticaret, maddi ve zihni üretim alanlarında işbölümlerinin en gelişmiş halini görmekteyiz. Ekonomik sürecin bütün bu alanlarında fiziki ve zihni işin bileşimleri farklıdır. Ama fiziki ve zihni iş arasındaki farklılık da belirleyici rolü oynayan, sömürü/mülkiyet ilişkileridir. Kapitalizmde bu ayrım bilinçli olarak yapılır. Örneğin, öyle işler olur ki, bu işleri yapmak için insanlar, daha ziyade fiziki iş yapanlar, daha ziyade zihni iş yapanlar diye ayrıştırılır.

5. Sınıf

Genel anlamda ifade edecek olursak, toplumun sosyal yapısının unsurları insan gruplarından oluşur. Bunların karakterine ve toplumun sosyal yapısındaki yerlerine yukarıda değindik. Gördük ki her bir grup, farklı anlam ve karakter taşımaktadır. Sınıf da bir gruptur. Ama sınıf, bu gruplar içinde en kültürel, en yaygın olanı ve toplumdaki sosyal konumundan dolayı da en anlamlı olanıdır.

Marksist sosyoloji, sınıf farklılığını toplumda en temel farklılık olarak görür. Bunun için toplumun yapısında (tabii sınıflı toplumun) sınıf, en temel sosyal unsurdur.

Marksist sosyoloji, sınıfları sadece ve katıksız ekonomik olgu olarak görmez. Marksizm, sınıflara ve sınıf farklılıklarına kapsamlı yaklaşır. Büyük insan grupları olarak sınıfları çok yönlü inceler; onların sosyal, politik, ekonomik vs. alanlarda anlamını açıklar.

Marksizm, belli bir insan yığınını sınıf yapan bütün çok yönlü özellikleri tespit eder. Ama bunları sadece saymakla, tespit etmekle yetinmez. Marksizm, belli bir insan topluluğunu sınıf yapan özellikleri tespit ederken bunlardan en önemlisini, belirleyici olanını ön plana çıkartır, tanımlamasının merkezine kor. Baş tarafta da belirtildiği gibi, belli bir insan topluluğunu belli bir sınıf yapan en önemli özellik veya en önemli sınıfsal farklılık, insanların üretim ilişkilerinde aldıkları konumdan kaynaklanır.

Kapital'de sınıfların belirleyici özelliğinin ne olabileceği sorusuna, bu konuyu ele alan bölüm tamamlanmadığı için Marks tarafından cevap verilmemiştir. Ama soru olarak sorulmuştur.
"Sınıf neyi oluşturur? Bu, kendiliğinden, diğer sorunun cevabından çıkartılır. Büyük toplumsal sınıfların (birer unsuru) olarak ücretli işçiler, kapitalist mülk sahipleri ne yapıyorlar?" (29)

Marks, Engels ve Lenin'in birçok yazılarında bu sorunun cevabı bulunur. Ama sınıf olgusunun bütün yönleriyle tanımlanmasını Lenin yapmıştır. Lenin'e çıkış noktası oluşturan, Marks ve Engels'in bu konudaki tezleridir.

Sorunun tek yanını ele alan birkaç örnek:
"Yeni gerçekler... şimdiye kadarki bütün tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu göstermeye zorladı... Toplumun bir birleriyle mücadele eden bu sınıfları her seferinde... çağlarının ekonomik (a.ç.Engels) ilişkilerinin ürünleridirler" (30).

"Yaşam tarzlarını, çıkarlarını diğer sınıflardan ayıran ekonomik şartlarda yaşayan ve diğer sınıflara karşı düşman tavır da alan milyonlarca aile bir sınıfı oluşturur."(31)

Burada sınıfın kapsamlı bir tanımlanmasından ziyade, belli/belirleyici özelliklerinin verildiğini görmekteyiz.

Lenin, Marks ve Engels'in yukarıdaki ve diğer birçok, bu konuyu içeren tezlerine dayanarak sınıfı, aşağıdaki şekilde kapsamlı olarak tanımlamıştır:

"Toplumsal üretimin tarihi- belirlenmiş bir sistemdeki yerlerine, üretim araçlarıyla olan (büyük oranda kanunlarla saptanmış ve formüle edilmiş) ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenmesindeki rollerine ve dolayısıyla toplumsal zenginlikteki paylarının büyüklüğüne ve elde ediş tarzına göre birbirlerinden ayrılan büyük insan grupları sınıf olarak tanımlanır. Sınıflar, toplumsal ekonominin belli bir sistemindeki yerlerinin farklılığından dolayı, birinin diğerinin emeğine elkoyabildiği insan gruplarıdır"(32).

Bu tanımlamayla Lenin'in, Marks'tan kaynaklanan çok önemli bir tezi geliştirdiğini de görmekteyiz. Bu tez; sınıfların varlığının, belli tarihi şartlara bağlı olduğu, bu tarihi şartların da üretimin gelişme aşamalarından başka bir şey olmadığıdır.

Buna göre; bir ülkede üretimin karakteri, gelişme seviyesi, buna bağlı olarak üretici güçlerin gelişme seviyesi somut durumun somut tahlili temelinde araştırılarak tespit edilmezse, o ülkede hangi karakterde sınıfların olduğunun doğru tespiti tesadüfi olur.

Marks'ın şu anlayışı çok önemlidir:
"Yaşamlarının toplumsal üretiminde insanlar iradelerinden bağımsız olarak belli, zorunlu ilişkilere, üretim ilişkilerine girerler, ki bu ilişkiler, onların, maddi üretici güçlerin belli gelişme aşamasına tekabül ederler. Bu üretim ilişkilerinin bütünü toplumun ekonomik yapısını oluşturur" (33).

Diğer bir deyişle; Antagonist sınıflı toplumlarda, özellikle de bu tür toplumların en sonuncusu olan kapitalizmde üretici güçlerin bileşiminde esas rol oynayan, teknik gelişme/teknik yapıdır. Bu, meselenin bir yönü. Meselenin diğer yönü de, kapitalist toplumda bütün sosyal yapının temeli ekonomik yapıdır. Bu iki yön, üretici güçlerin yapısı ve üretim ilişkilerinin yapısı birbiriyle kopmaz ilişki içindedirler. Bu, birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan, belli bir bütünlüğü oluşturan bir ilişkidir. Bu ilişkiler bütünü, belli bir üretim biçimini, dolayısıyla toplumun tekniki-ekonomik yapısını ele verir.

Yukarıdaki alıntıyı devam ettirirsek, üçüncü bir yapının söz konusu olduğunu görürüz. Bu, toplumun sosyal yapısıdır. Toplumun sosyal yapısı, diğer yapılar üzerinde yükselir, diğer yapılar tarafından belirlenir. Bu yapıların birbirlerini etkilemelerini, tamamlamalarını ve belli bir bütün oluşturmalarını, sınıflı toplumları ele alarak göstermeye çalışalım.

Feodalizmde:
Feodalizmde üretici güçlerin bileşimini oluşturan teknik yapı geridir. Sömürü ve dolayısıyla toplumsal ilişkiler, doğrudan veya belirleyici olarak tarımda söz konusudur. Buna göre; feodalizmde tarım, hakim üretim alanıdır. Bu alandaki üretim ilişkileri bize hakim sınıf olarak toprak sahiplerini (feodalleri), ezilen, sömürülen sınıf olarak da köylülüğü verir. Bu her iki yapı (teknik ve ekonomik) üzerinde feodal toplumsal yapısı yükselir.

Kapitalizmde:
Kapitalizmde ağırlığın endüstriye kaydığını görmekteyiz. Yani kapitalizmde üretici güçleri karakterize eden sanayidir ve sanayi de, gelişmesi ülkeden ülkeye ne denli farklı olursa olsun, nihayetinde tekniğin gelişmesinin bir sonucudur. Bu temelde var olan üretici güçler, ekonomik yapıda (üretim ilişkilerinde) sınıfsal ifadesini proletarya ve burjuvazide bulur. kapitalist toplumun sosyal yapısı da bu her iki yapının karakterine, gelişme seviyesine göre -farklı ülkelerde nicel farklı özellikler gösterse de- belirlenir.

diğer bir deyişle; toplumsal sınıflar, onların karakteri ve toplumsal yapıdaki konum ve rolleri, toplumsal üretimin üretici güçlerinin, mülkiyet/üretim ilişkilerinin karakter ve gelişme seviyelerinden farklı olarak ele alınamaz. Bunun için üretimde makinalı üretimin, ücretli işçiliğin, pazar için üretimin esas olduğu yerde kapitalist üretim biçiminin hakimiyeti söz konusudur.

Yeri gelmişken burada temel sınıfsal farklılıkların yanı sıra, bu temel sınıfsal farklılıktan kaynaklanan sınıfsal farklılıkların doğuşlarına, gelişmelerine ve gösterdikleri özelliklere de değinelim.

Temel sınıfsal farklılıktan kaynaklanan, ama kendine has özellikler arz eden bu farklılıklar, insanların bir sınıfa aitliğini tam olarak belirleyemez. Bir örnek; kapitalizmde bir işçinin belirleyici sınıfsal özelliği nedir sorusuna verilen genel geçerli cevap şöyledir:

-Üretim araçları işçinin elinden alınmıştır, onun mülkiyetinde değildir.
-İşçi, üretim sürecinin yönetiminden kopartılmıştır, bu alanda söz sahibi değildir.
-İşçi, kendisi tarafından üretilen ürünün, toplumsal zenginliğin ancak çok cüzi bir kısmını alabilir. Bu, ona, sözümona emeğinin karşılığı olarak verilir.
-İşçi, bu özelliklerinden dolayı belli şartlarda yaşar, belli bir eğitim ve kültür seviyesine sahip olur. Bu, belli eğitim ve kültür seviyesi genellikle yetersizdir, düşüktür.
-Bütün bu özelliklerinden dolayı kapitalizmde işçi, belli bir psikolojiye sahiptir.

Dikkat edersek, bu özelliklerden ilk ikisi belirleyici sınıfsal özellik iken, son üçü, ilk iki özellikten kaynaklanan sınıfsal özelliklerdir. Bu son üç ve belirtmediğimiz daha bir dizi özellikler, belirleyici sınıfsal özelliklerle uyum içinde olabilecekleri gibi, uyum içinde olmayabilirler de. Bu özellikleri, işçinin temel sınıfsal özelliğinden kaynaklanan, ama işçinin sınıfsal karakterini belirlemede temel olmayan yukarıdaki ve benzeri özellikleri nasıl görebiliriz? Bu özellikleri işçinin bütün yaşam şartlarında görebiliriz; oturduğu ev, giyindiği elbise, genellikle satın alabildiği gıda maddeleri, kültürel gelişmesi, eğitim seviyesi, bilinçlilik durumu, toplumsal tavrı, toplumsal faaliyeti, yaşam alışkanlıkları vb. bütün bu özellikleri belli noktalarda toparlayabiliriz:
a- Toplumdaki sosyal ve politik rol.
b- Kültür, eğitim seviyesi; ideoloji, dünya görüşü, bilinçlilik durumu.
c- Yaşam tarzı.

Bütün bu noktalar, bu noktalara haiz olan insanı belli bir toplumsal psikolojiye sokar. Ama bir insan, genellikle işçi semtinde oturduğu, kültürü, eğitimi düşük olduğu için ilk bakışta, deneysel olarak işçi ilan edilebilir mi? Elbette hayır. Ama ülkemizde küçük burjuva devrimciliği, işçi sorununda olmasa da, köylülük sorununda aynı mantıktan, ampirik gözlemlerden hareket etmiştir. Bu anlayışı örneklemeden önce, belirleyici ve belirleyici olmayan sınıf özelliklerinin birbirleri ile karşılıklı ilişkilerinin nasıl olduğuna bakalım.

Birinci durumda:
Belirleyici olmayan sınıf özellikleri her zaman, belirleyici olan sınıf özelliklerinin doğrudan bir sonucu değildir. Belirleyici olmayan sınıf özelliklerinin gelişmesinde belirleyici olan özelliklerin yanı sıra bir dizi objektif ve subjektif durumlar, belirleyici olmayan sınıf özelliklerinin doğmalarında ve gelişmelerinde önemli roller oynarlar. Bir örnek: Kapitalist üretim biçimi doğduğunda işçi sınıfının dünya görüşü, ideolojisi, onun bu temelde bilinçlenmesi henüz gündemde yoktu. Bunun sonucu olarak toplumda, işçi sınıfının bir unsuru olan işçi, bilinçli işçi değildi. Bugün de sınıf-bilinçsiz işçiden bahsederken söz konusu bu sınıfın belirleyici özellikleriyle, belirleyici olmayan özelliklerinin birbirlerini etkilemelerinin, birbirleriyle olan ilişkilerinin sonuçlarından bahsetmiyor muyuz? Yukarıdaki b noktasına tekabül eden bu durum, işçinin bu noktada belirleyici sınıfsal özelliklerine rağmen bir dizi objektif ve subjektif nedenlerden dolayı kendi dünya görüşünü, zamanla, süreç içinde, sınıf mücadelesiyle kavrayabileceğini göstermektedir.

Bir örnek daha: Sınıfın karakterini belirleyen temel özelliklerle, temel olmayan özellikler, genel olarak birbirlerini tamamlarlar ve bunun sonucu olarak, örneğin işçi sınıfının büyük bir kesimi şu veya bu şekilde benzer tarzda yaşarlar, aynı paralellikte bilinçlenme, kültür ve eğitim seviyesine, anlayışına sahip olurlar. Ama sınıfın belli bir kesimi, sınıfın temel özelliğine rağmen farklı olarak şekillenebilir. İşçi sınıfının bu kesimi bilinçlenme açısından burjuvazinin, gerici güçlerin etkisinde kalan kesimdir ve bu bilinçleriyle işçi sınıfının bu kesimini, burjuvaziden ve gerici güçlerden ayırt edemeyiz. Demek ki, sınıfı karakterize eden belirleyici sınıfsal özellikler, objektif olmasına ve sınıfın her bir üyesi için geçerli olmasına rağmen, sınıfsal karakteri belirlemede temel olmayan özellikler, yine objektif ve subjektif şartlardan dolayı sınıfın her bir üyesi için genel geçerlilik, belirleyicilik arz etmezler. Diğer bir deyişle; iki işçiyi göz önünde tutalım. Bunları işçi yapan, sınıfı belirleyen temel özellikler aynıdır. Ama bunlar, günlük hayatta sürekli gördüğümüz gibi farklı sınıfsal tavırlar alabilirler. Bunlardan birincisi pekâla sınıf bilinçli bir proleter olur ve kendi sınıfının mücadelesinde yer alırken, ikincisi burjuvazinin yanında yer alabilir.
Buna göre, sınıfsal karakteri belirlemeyen sınıfsal özellikler, sınıfsal karakteri belirleyen sınıfsal özellikler karşısında nispeten bağımsızdırlar sonucuna varırız. Bu nokta bizim açımızdan oldukça önemlidir. Nasıl ki işçi sınıfını, sınıf olarak belirleyen temel özellikler ve temel olmayan özellikler varsa, aynen burjuvazi, feodaller ve köylülük içinde, onları sınıf olarak belirleyen temel ve temel olmayan özellikler vardır. Geçmişte küçük burjuva devrimciliğinin anlamadığı/kavramadığı noktalardan birisi de budur. Bugün Türkiye'de feodal, yarı-feodal veya toprak ağaları diye tanımlanan unsurların, feodal sınıfın belirleyici temel özelliklerini tamamen veya da ağırlıkta yansıttıklarını hiç kimse söyleyemez. Bundan dolayıdır ki, yarı-feodallikten, yozlaşan feodallerden bahsediliyor.

Aşağıda ve ayrıca başka yazılarda ele alacağımız gibi bu unsurlar, kapitalist üretim/mülkiyet ilişkileri içindedirler. Diğer bir deyişle; bunlar birer tarım kapitalisti/burjuvazisi, burjuvalaşmış mülk sahipleri olmalarına rağmen, birtakım gelenek ve göreneklerle, aynı zamanda küçümseyemeyeceğimiz feodal ilişkilerle köylüleri baskı altında tutuyorlar ve sömürüyorlar. Burada açık olan şu: Bu unsurlar burjuvazinin/kapitalistin temel sınıf özelliklerine sahip olmalarına rağmen, onların bu temel sınıf özellikleri, temel olmayan sınıf özellikleriyle terslik içindedir. Burada temel olmayan özellik şudur: Onlar burjuvaziye özgü olmayan birtakım ilişkileri, çıkar sağladıkları için devam ettiriyorlar, bu ilişkilerle bütünleşiyorlar. Hal böyle olunca ampirik bir gözlemle bu unsurların feodal olduğunu söylememek için hiçbir neden yoktur. Demek ki birtakım objektif ve subjektif şartlar, sınıfsal karakteri belirlemeyen özellikler, bir kısım tarım/kır burjuvazisini/kapitalistini, burjuvalaşmış mülk sahiplerini feodal, yarı-feodal, toprak ağası olarak değerlendirmeye yetmektedir! aynı anlayış köylülük, özellikle de yıkılması amaçlanan "toprak ağalığı ekonomisi"nin (TDKP) hakim olduğu yerlerdeki köylülük/köylüler için de geçerlidir. Buralarda da köylülük kapitalist üretim/mülkiyet ilişkileri temelinde çözülmüştür, katmanlarına ayrışmıştır. Buralarda da kır proleterleri ve yoksul köylüler genel olarak üretim araçlarından yoksundurlar. (Genel olarak diyoruz, çünkü kır proletaryasıyla kır yoksulları arasında belli farklılıklar vardır). Onların sınıfsal karakterini belirleyen temel ekonomik özellik budur. Ama buna rağmen bu köylülerin belli bir kesimi, kendilerini sınıf olarak karakterize eden temel özelliklerin dışında, temel olmayan özellikler taşıyorlarsa bu, onların serf veya yarı-serf oldukları anlamına asla gelmez. Her iki durumda gerek "toprak ağaları"nda ve gerekse de köylülerde, onların sınıfsal karakterlerini belirlemede temel olmayan özellikler, küçük burjuva devrimciliği tarafından bu güçlerin sınıfsal karakterini belirlemede temel özellikler olarak ele alınmıştır.

İkinci durumda:
Sömürüye dayanan toplumlarda temel, birbirine antagonist olan sınıflar vardır ve bunların temel sınıfsal özellikleri üretim araçlarıyla ilişkilerinden kaynaklanır. Bunlar, yukarıda da bahsettiğimiz genel doğrulardır. Bu genel durumun kaçınılmaz bir sonucu olan diğer gen el bir dur um da, hakim sınıfın-somutta da kapitalist sınıfın -ekonomik gerçekliği, ekonomik ilişkileri kendi sınıfının çıkarları doğrultusunda olan hukuki formlarla, kanunlarla tespit etmesi, hayata geçirmesidir. Yani kapitalist üretim ilişkileri/biçimi, kendine özgü üst yapıyı geliştirir. Bunun aksi olamaz. Bu olgunun diğer anlamı da şudur: Burjuvazi, kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda devleti şekillendiriyorsa, kanunlar çıkartıyorsa, eğitim kurumları kuruyorsa vb. bunları kendi sınıfının sınıfsal karakterini belirleyen özelliklerinin, yani üretim araçlarına sahip oluşunun bir sonucu olarak yapıyor, yoksa sınıfsal karakterini belirlemeyen sınıfsal özelliklerinden hareket ederek değil. Hal böyle olunca "yarı-feodal", "burjuva-feodal" Türkiye toplumunda, toplumun üst yapı kurumlarında, kanunlarda, hukukta, eğitimde, devlette vs. birtakım feodal özelliklerin olması gerekmez mi?!
Bu özelliklerin neler olabileceğini bilmiyoruz!

Bu noktaları toparlarsak;
a- Temel olmayan sınıfsal farklar, doğuş ve gelişmeleri açısından her zaman temel sınıfsal farklılıklarla aynı paralelde olmayabilirler, yani belli farklılıklar gösterebilirler.

b- Bu farklılıkların sonucu olarak yukarıda sıraladığımız belirleyici olmayan özellikler(yaşam tarzındaki, kültürdeki, bilinçlenmedeki, eğitimdeki vs.) bir sınıfın karakterini belirlemede esas olamazlar.

Türkiye toplumunun karakteri a şıkkı temelinde yorumlanabilir, b şıkkı temelinde değil.

Lenin'in sınıf tanımlamasını tanıyan, bunun ötesinde kavrayan birisi için bu noktanın açık olması gerekir. Açık olması gerekir, çünkü Lenin, sınıfı tanımlarken yukarıdaki b şıkkını, yani belirleyici olma yan farkları/özellikleri tanımlama dışı bırakarak, esasa özgü, temel zorunlu özelliklerden hareket etmiştir.

Bir sınıfın karakterini belirleyen temel farklılıklar/özellikler, temel olmayan farklılıklar/özellikler bir bütünün iki yüzü şeklinde de görülebilir. Bunlardan iç/esas yüzü oluşturan, temel/karakteristik özellikler/farklılıklardır. Her iki yüz, kapsamlı bütünlüğü ile (ekonomik, politik, ideolojik vs.) toplumsal sınıfların tüm yönleriyle belirlenmesini sağlar.

Sadece bu da değil. Marksizm, temel sınıf farklılıklarını da tahlil eder. Lenin şöyle diyor:
"Sınıfların belirleyici farklılık özelliği, toplumsal üretimdeki yerleri ve dolayısıyla üretim araçlarıyla ilişkileridir. Toplumsal üretim araçlarının bu veya şu kısmına elkonulması ve özel iktisatta, satış için ürün iktisadında kullanılması, modern toplumun bir sınıfıyla (burjuvazi) üretim araçlarına sahip olmayan ve iş gücünü satan proletarya arasındaki esas farktır."(34)

"...Emeğin toplumsal örgütlenmesindeki rollerine ve dolayısıyla tasarruflarında olan toplumsal zenginlikteki paylarının büyüklüğüne ve elde ediliş tarzına göre birbirinden ayrılan büyük insan grupları, sınıf olarak tanımlanır. Sınıflar, toplumsal ekonominin belli bir sistemindeki yerlerinin farklılığından dolayı, birinin diğerinin emeğine elkoyabildiği insan gruplarıdır."(35)

Bazı bölümlerini bir daha aktardığımız bu iki alıntıda belirleyici olan birtakım noktalar görmekteyiz. Bunlar;

a- Sınıfın üretim aracı ile ilişkisi/mülkiyet sorunu; üretim araçlarının burjuvazinin mülkiyetinde olması, proletaryanın bu mülkiyete sahip olmaması.

b- Üretim sürecinde insanlar arasındaki ilişkiler; sınıfların(burjuvazi ve proletarya) toplumsal üretimdeki yerleri veya toplumsal emeğe katılımları.

c-İnsanlar arasında dağıtım sürecinde gündeme gelen ilişkiler.

Bütün bu özellikleri yukarıdaki alıntıda görmekteyiz. Demek oluyor ki Marksizm, sınıflar arasındaki belirleyici farklılık özelliğini sadece belirtmiyor, bilakis bunu açıyor ve üç özellikten en belirleyici olanının a şıkkı olduğunu belirtiyor.

"Sınıfları yok etmek, bütün vatandaşları, bütün toplumun üretim araçlarına (karşı) eşit ilişkiye getirmek demektir, bütün vatandaşların toplumsal toprakta, toplumsal fabrikada vs. toplumsal üretim araçlarıyla eşit (aç. Lenin) çalışma imkanlarına sahip kılınmaları demektir."(36)

"Sınıfların tamamen kaldırılması için sadece sömürücülerin, çiftlik sahiplerinin ve kapitalistlerin devrilmesi, sadece onların mülkiyetinin yok edilmesi yetmez. Bundan başka üretim araçları üzerindeki her (aç. Lenin) özel mülkiyet yok edilmelidir."(37)

Bu anlayıştan hareketle kavranması gereken şudur: Toplumu, sınıfları bölen veya bölmeyen, üretim araçlarıyla olan ilişkidir. Bu ilişki sonucu, insanlar üretim araçlarına toplumsal mülkiyet olarak bakıyorlarsa, yani üretim araçları toplum un mülkiyetindeyse, orada toplumsal-antagonist sınıflar yoktur. Ama üretim araçları belli bir sınıfın mülkiyetindeyse ve diğer sınıf bu mülkiyetten yoksunsa, bu toplumda antagonist sınıflar vardır. Bu sınıflı yapının ortadan kaldırılması için yok edilmesi, kaldırılması gereken, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyettir. Buna göre; üretim araçlarıyla ilişki, toplumun sınıflara bölünmesinin de temelidir ve toplumsal sınıfları belirlemede en önemli kriterdir.

Bunun neden başka türlü olamayacağını bir örneklemeyle gösterebiliriz. Sınıflar arasındaki temel farklılık için, üretim araçlarıyla olan ilişkiyi değil, bölüşümdeki ilişkiyi esas alalım. Bu durumda sonuçla nedeni birbirine karıştırmış, yerlerini değiştirmiş oluruz. Çünkü bölüşümdeki farklılık, üretim araçlarıyla olan ilişkiden kaynaklanır. Burada üretim araçlarıyla olan ilişki nedeni, bölüşümde bunun sonucunu ele verir. Fakat bu, bölüşümdeki farklılığın sınıflar arasındaki temel farklılık özelliği olmadığı anlamına gelmez. Bu da temel bir özelliktir; ama üretim araçlarıyla olan mülkiyet ilişkilerinden, bu en önemli özellikten kaynaklanan bir özellik. Bununla ilgili olarak Lenin şöyle der:
"Farklı toplumsal şartlara özgü esas özelliğini, onların gelirlerinin kaynağında aramak, ilk sıraya dağıtım ilişkilerini getirmek demektir ki, dağıtım ilişkileri, gerçekte üretim ilişkilerinin sonucudur" (38).

Son olarak bir de meslek (yapılan iş cinsi) ile sınıfsal karakter arasındaki bağa bakalım.
Lenin şöyle diyor:
"Meslek farklarını sınıf farklarıyla birbirine karıştırmak; toplumsal üretimin bütün sisteminde sınıfların farklı konumu ile yaşam durumlarındaki farkları birbirine karıştırmak! Bu, moda olan 'eleştirinin' mutlak bilimsel ilkesizliğini ve onun, 'sınıf' kavramının kökünü kazımak, sınıf mücadelesi düşüncesini yok etmek için pratik eğilimi ne kadar açık olarak gözler önüne seriyor!

Tarım işçisi günde 50 kopek, gündelikçi çalıştıran becerikli köylücük günde bir ruble, başkentteki fabrika işçisi günde 2 ruble, taşradaki küçük bir atölye sahibi günde 1,5 ruble kazanıyor. Bu farklı 'tabakaların' temsilcilerinin hangi sınıflara ait olduklarını ve bu 'tabakaların' aleni aktivitelerinin hangi yönde gelişmek zorunda olduğunu birazcık sınıf bilinçli her işçi hiçbir zahmete gereksinmeksizin kavrar.

Buna karşın, üniversite biliminin veya modern 'eleştiricilerin' bir temsilcisi için bu öyle yüksek bir hikmettir ki, onlar bunu kavrayacak durumda değildirler" (39).

Lenin, burada sapla-samanın birbirine karıştırılmasının sınıf mücadelesi açısından hangi sonuçları doğuracağını çok açık bir şekilde koymaktadır.

Şüphesiz ki kapitalist toplumda –daha doğrusu sınıflı toplumlarda– toplumun sosyal yapısıyla bu yapı içinde var olan mesleki yapılar birbirlerinden kopuk değildirler. Ama onların birbirlerinden kopuk olmamaları, birisi araştırılırken diğerinin de araştırılıyor olması, her ikisinin aynı kaba konacağı anlamına asla gelmez. Örneğin, bazı meslekler vardır ki, bunları hem işçiler hem de küçük burjuvalar veya küçük üreticiler icra edebilirler. Marangozluk, demircilik, terzicilik, tornacılık, ayakkabıcılık vs. bunlara sadece birer örnektir. İşçi, bu mesleklerde üretim araçlarından yoksun olarak çalışır. Ama küçük üretici, üretim araçlarına sahip olduğu için, bu mesleklerde zanaatçı/küçük burjuva (küçük meta üreticisi) olarak çalışır. Sadece bu basit gerçek, meslek cinslerinin sınıfsal farklılığı açıklarken çıkış noktası olarak alınamayacağını göstermek için yeterlidir.

Bu bölümde ele aldığımız ve başka benzeri konular üzerine ülkemiz devrimci hareketinde kapsamlı veya bir dereceye kadar dikkate değer çalışmaların olmaması çok büyük bir eksikliktir. Bu çalışmalar, zihin jimnastiğinden öte, Lenin'in üzerinde durduğu gibi, sınıf mücadelesi açısından kaçınılmazdır. Umarız ki, ilerideki dönemlerde bu konular üzerine de somut durumun somut tahlili temelinde yükselen araştırmalar yapılır.

Proleter Doğrultu, Sayı 13, Kasım-Aralık 1997.

Kaynaklar:
1) Lenin; “Was sind die Volksfreunde”, C. 1, s.133.
2) Lenin;"Der ökonomische Inhalt der Volkstümler Richtung", C. 1, s. 419.
3) Marx-Engels (Bundan sonra M-E); "Kapital", C. 23, s. 107/8.
4) Lenin; "Der ökonomische Inhalt der Volkstümlerrichtung", C. 1, s. 424.
5) Lenin; age., s. 427.
6) Lenin; age., s. 419.
7) Lenin; "Was sind die 'Volksfreunde", C. 1, s. 142/143.
8) Lenin; age., s. 128.
9) Bkz. :Len in; "Die Aufgaben der revolutionären Jugend", C. 7, s. 33.
10) Lenin; "Was sind die ' Volkfreunde", C. 1, s. 132.
11) Lenin; "Die Parteizerstörer in der Rolle von 'Legendenzer störer" , C. 17, s. 127.
12) Lenin;"Der ökonomische Inhalt der Volkstümlerrichtung", C. 1, s. 422.
13) M-E; "Deutsche Ideologie", C. 3, s. 75/76.
14) M-E; age. s. 76.
15) Lenin; "Die Entwicklung des Kapitalismus in Russland", C. 3, s. 85.
16) Bkz. : Rolf Dahrendorf; "Soziale Klassen und Klassenkonflikt", Stuttgart, 1957, s. 81-82.
17) Lenin;"Entwurf des Programms der KPR(B)", C. 29, s. 85.
18) Lenin; "Die Wahlen und die Diktatur des Proletariats", C. 30, s. 264.
19) Bkz. : Lenin; "Die Entwicklung des Kapitalismus in Russland", C. 3, s. 516-517.
20) Lenin; "VII I. Parteitag der KPR (B)", C.29, s. 165.
21) Lenin; "Was sind die ' Volksfreunde", C. 1, s. 277-286.
22) Lenin; "Die Entwicklung des Kapitalismus..." C. 3, s. 517.
23)Lenin;"Die Agr arfr ag e und die 'Marxkritiker", C. 5, s. 188/189.
24)Lenin;"Vulgärsozialismus und Volkstümlerei", C. 6, s. 256/57.
25) M-E; "Deutsche Ideologie", C.3, s. 22.
26) M-E; age., s. 50.
27) M-E; "Kapital", C. 23, s. 528.
28) M-E; " Deutsche Ideologie", C. 3, s. 50.
29)M-E; "Kapital", C. 25, s. 893.
30) M-E; "Anti-Dühring... ", C. 20, s. 25.
31) M-E; "Der achtzehnte Brumaire des Louis Bonaparte", C. 8, s. 198.
32) Lenin; "Die große Initiative", C. 29, s. 410.
33) M-E; "Zur Kritik der Politischen Ökonomie-Vorwort", C. 13, s. 8.
34)Lenin;"Vulgärsozialismus und Volkstümlerei", C. 6, s. 256/7.
35) Lenin; "Die große Initiative", C. 29, s. 410.
36) Lenin; "Ein liberaler Professor und die Gleichheit", C. 20, s. 139.
37) Lenin; "Die große Initiative", C. 29, s. 410.
38) Lenin; "Vulgärsozialismus und Volkstümlerei", C. 6, s. 256.
39) Lenin; "Die Agrarfrage und die 'Marxkritiker", C. 5, s. 189/190.