deneme

1 Mart 1999 Pazartesi

DÜNYA EKONOMİSİNİN GÜNCEL DURUMU



DÜNYA EKONOMİSİNİN GÜNCEL DURUMU

Kapitalist-emperyalist dünya ekonomisi açısından tehlike bu sefer doğrudan geliyor. Devrimle özdeşleştirilen “Doğu tehlike si” bu sefer iktisadi anlamda Batı’nın yatırımcılarına korkmayı öğretti. Tehlike çanları önce “Asya Kaplanları” denen ülkelerde ve Japonya’da çalmaya başladı. Arkasından Rusya geldi. Her seferinde “bu konjonktürel bir gelişmedir, paranızı katlamaya yüzde yüz kâr sağlamaya devam edin, satın alın” dendi. Ekonomideki gelişmenin pek de konjonktürel olmadığı inkar edilemez olunca kriz sözü telaffuz edilmeye başlandı. Bölgesel olduğu, etkisinin başka yerlerde olamayacağı söylendi. Ama bu da tutmadı. Asya ve ar kasından patlak veren Rusya krizleri bütün dünya ekonomisini etkiledi. Etkilenme kimi ülkelerde büyük boyutlarda olurken bazı ülkelerde görece önemsiz kaldı. Ama her halükarda etkilenme oldu. Başka türlü de olamazdı. Çok sözü edilen küreselleşmenin, yani sermayenin ve üretimin uluslararasılaşmasının almış olduğu boyut göz önünde tutulursa bütün dünya ekonomisinin Asya ve Rusya krizinden önemli derecede etkilenmesi gerektiği sonucuna varabiliriz. Dünya ekonomileri (ülkeler) sermaye akışı, dış ticaret, ortak üretim vb. faktörlerle birbirlerine sıkı bir şekilde bağlıdır.

Kriz, Asya’da ve Rusya’da değil de başka bir ülkede veya bölgede de patlak verebilirdi. Bu ülkelerde patlak vermesinin nedenleri, koşullarının olgunlaşmış olmasındandır. Nerede patlak verirse versin nedeni aynı olacaktı; dünya çapında bir aşırı kapasite var. Yığınların alım gücü ise bu kapasiteyi eritmiyor. Yani arz, talebin çok üstünde. Talebin sınırını ücret belirliyor. Buradaki oran, üretim ile yığınların alım gücü arasındaki oran, mutlak değil görecedir. İnsanlar üretileni, ürün diye pazara sürüleni tüketme eğilimindedirler. Yani kapitalizmde insanlar tüketmeye özendirilirler, yönlendirilirler. Ama onların alım gücü elde ettikleri ücretle sınırlıdır. Bundan dolayı üretim sürekli artar, yığınların alım gücünü de aşarak artar ve birdenbire pazarların satılmayan metalarla dolup taştığını görürsünüz, kapitalistler, satabileceklerinden fazla mal üretmişlerdir. Bu süreci Marks şöyle ifade eder;

Bütün krizlerin nihai nedeni, daima kapitalist üretim dürtüsü karşısında yığınların yoksulluğu ve sınırlı tüketimidir; kapitalist üre tim dürtüsü, sadece toplumun mutlak tüketim gücünün üretici güçlerin sınırını teşkil edermişçesine geliştirir”(Marks, Kapital, C. III, s. 501. Alm).

Burada söz konusu olan, periyodik olarak patlak veren fazla üretim krizleridir. Aslında Asya’nın bazı ülkelerinde ve Rusya’da olan da buydu. Ama oralarda kriz, doğrudan fazla üretim krizi olarak patlak vermedi. Bu ülkelerde önce, fazla üretim krizine eşlik eden mali kriz patlak verdi.

Her kriz döneminde olduğu gibi bu sefer de krizin esas sorumlusu bulundu! Devasa boyuttaki maddi zenginlikleri yok eden krizin sorumlusu olarak, mali pazarlar, yani borsalar ve spekülatörler gösterildi: Ah şu spekülatörler olmasaydı, ah savaş olmasaydı!! Aslında yeni olan hiçbir şey yok. Spekülasyon yeni değil, spekülatörler de öyle. Yeni olan, en fazlasıyla spekülasyonun almış olduğu boyut. Gerçekten de kapitalist dünya ekonomisi bu boyutta bir spekülasyonu tarihinin hiçbir döneminde görmemişti; bütün dünyada her gün 1500 milyar dolar daha fazla, en fazla kâr için yerküreyi dolaşıp duruyor.

Buradaki esas soru, bu boyutta bir sermaye nereden kaynaklanıyor? Nereden geliyor bu sermaye? Madem teknolojinin üretimde kullanılması verimliliği önemli boyutlarda artırıyor, üretimde modern teknoloji devasa boyutlara varan sabit sermaye yatırımı ve değişken sermayenin (işgücünün) azalması demektir. Devasa boyutlarda artan sabit sermaye ve azalan değişken sermaye; yeni sermayenin organik bileşiminin yükselme si kâr oranlarını düşürür. Kâr oranlarının düşme si yatırımcıyı sanayi alanından koparır. Yatırımcı, en fazla kârı elde etmek için iştah kabartan alanlar arar. Bu alan, spekülasyondur. Her gün yerküreyi dolaşan spekülatif sermaye böyle oluşuyor.

Bu sermayenin oluşmasının nesnel nedenleri var ve bu nedenler kapitalist üretim biçiminin çelişkilerinden, örneğin kâr oranlarının eğilimli düşüşü yasasından ve en fazla kâr elde etme yasasından kaynaklanır. Suçlu, kapitalist sistemin kendisidir.

Kapitalist ekonominin işleyişi fazla, aşırı sermaye birikimine neden oluyor ve bu sermaye en fazla kârı elde etmek için kurtuluşu spekülasyonda borsalarda kumar oynamakta buluyor. Aşağıdaki veriler spekülasyonun boyutunu gösteriyorlar.

Dünya döviz pazarlarında günlük ortalama işlem hacmi (milyar dolar)


1989
1992
1995
1998
Miktar
590
820
1190
1490
Endeks
100
139
202
252


1989’dan 1998’e, sadece 9 sene içinde günlük spekülasyonun hacmi % 152 oranında; 2,5 misli artıyor. Kapital’de yazılanı hatırlayalım;

Quarterly Reviewer, sermayenin, kargaşalıktan, kavgadan kaçtığını ve ürkek olduğunu söylüyor, ki bu, çok doğrudur. Ama sorunu oldukça eksik olarak ortaya koymaktadır. Sermaye, kâr olmadığı zaman ya da az kâr edildiği zaman hiç hoşnut olmaz... Yeterli kâr olunca sermaye cesaretlenir. Güvenli bir yüzde 10 kâr ile her yerde çalışmaya razıdır; kesin yüzde 20, onun iştahını kabartır; yüzde 50, küstahlaştırır; yüzde 100, bütün insani yasaları ayaklar altına aldırtır; yüzde 300 kâr ile, sahibini astırma olasılığı bile olsa, işlemeyeceği cinayet, atılmayacağı tehlike yoktur. Eğer kargaşalık ile kavga kâr getirecekse, bunları rahatça dürtükler.” (T. J. Dunning, Aktaran Karl Marks, Kapital, C. I. S.788. Alm).

İşte emperyalist gerici savaşlara, katliamlara açlığa/sefalete, krizlere neden olan, sermayenin bu yasasıdır; en fazla kâr elde etme yasasıdır. Asya’yı, Rusya’yı kasıp kavuran sermaye de aynen böyle hareket etmişti.

Şimdi bu sermaye hareketinin sonuçlarına bakalım.

1-Güneydoğu Asya

Bölge ülkelerinde büyüyen, ekonomi değil. Şimdi oralarda işsizlik, yoksulluk, açlık oranları büyüyor. G. Kore’de her gün ortalama 10 bin insan işsiz kalıyor. Daha Mayıs 1998’de işsizlerin sayısı 1,5 milyona varmıştı. Bu, bir yıl öncesine göre üç misli bir artış. İşsizlik oranı 1994’ten %2,4’ten 1997’de % 2,6’ya çıkıyor. Bu oran 1997’nin 1. çeyreğinde % 3,1’den 1998’in 1. çeyreğinde %5,6’ya çıkıyor. Eğilim artış yönünde. Malezya’da da durum aynı; bu ülkede işsizlik oranının %2,7’den 1998’de %8’e çıkacağı tahmin ediliyordu. Yani yaklaşık üç misli bir artış.

Krizin en kapsamlı sosyal tahribatı Endonezya’da görüldü. Bu ülkede işsizlerin sayısı 80 milyonu geçti. Yani Endonezya Ekonomi Bakanının verilerine göre nüfusun % 40’ı işsiz. 1998 yılı sonu itibariyle de nüfusun üçte ikisinin işsiz kalacağı tahmin ediliyordu. Krizin başlangıcında yoksul sayısı 22 milyon deniyordu.

Diğer ülkelerde de durum farklı değil. Her tarafta işsizlik, açlık, sefalet binlerce firmanın, işletmenin iflası. Ama aynı zamanda direniş. Özellikle G. Kore’de halk ayakta. Endonezya halkı faşist Suharto’yu devirdi ve rejimi tavize zorladı.

IMF’nin, Dünya Bankasının örnek “öğrencileri”, emsalsiz “yükselen pazar”lar süngüsü düşmüş durumdalar. Kriz onların gelişmelerini yıllarca geriye attı. Para birimlerinin değeri hesabı üzerinden bu ülkelerin ekonomik güçleri, bir sene öncesine göre en azından yarı yarıya azaldı.

Bu veriler, ekonomik gelişmenin durumunu yeteri kadar gösteriyor. 20-30 sene büyük oranlardaki büyüme, yerini büyük oranlara varan mutlak küçülmeye bırakıyor.
Bu ülkeler dünya pazarına yıllarca ucuz üretici olarak mal sürdüler ve küçümsenemeyecek ihracat ve büyüme başarısı elde ettiler. Bunun böyle devam edeceği sanıldı ve sanayi ve gayrimenkul alanlarına büyük miktarlarda yatırımlar yapıldı. Yalnız bu işleyişin bir “püf’ noktası vardı. Bu yatırımlar büyük oranlarda yabancı sermaye tarafından finanse ediliyordu. G. Kore, Endonezya, Malezya, Tayland ve Filipinler’de uluslararası banka ve başka mali kurumların yıllık kredi miktarı 1990-’94 arasında 19 milyar dolardır. 1995-’96’da 75 milyar dolara çıktı. Yani dört misli arttı. Bu miktar, 1996’nın 4. çeyreğinden 1997’nin 3. çeyreğine 54 milyar dolar tutarındaydı. Sadece G. Kore’nin dış borcu 1991’de 34,3 milyar dolardan 1997’de 155,2 milyar dolara çıkarak 6 senede 4.5 misli arttı.

Bu sermaye, Japonya’dan ve diğer bütün emperyalist ülkelerden geliyordu.

Tıkanma önce ihracat alanındaki zorluklarla başladı. “İhracatla büyüme” sınırı aşılmış, ihracat oranları düşmeye başlamıştı. Bununla birlikte alınan kredilerin geri ödenmesinde zorluklar baş göstermişti. Ödemeler dengesi bozulmuştu. Gerisi borsalardaki düşüşlerden biliniyor. Ocak 1997’ye göre Ocak 1998’de hisse senetlerinin değeri Japonya’da % 11,6; G. Kore’de % 22,3; Malezya’da %Tayland’da %56,2; Endonezya’da % 39,2; Hong Kong’da %36,2; Singapur’da %44,4 ve Filipinler’de % 46,2 oranlarında mutlak düşerken sadece Tayvan’da % 12,1 oranında artmıştı. (Bkz. Spiegel. 19.1.1998) Aynı dönemde Yen (Japonya) %14; Won (G. Kore) % 53,6; Ringit (Malezya) %40,9; Rupi (Endonezya) % 69,9; Baht (Tayland) %49,8; Singapur-Doları % 20,2; Tayvan Doları %19,1 ve Filipin Pezo su %36,7 oranlarında değer kaybederken, sadece Hong Kong Doları % 0,1 oranında değer kazanmıştı.

Alınan borçlar ödenemedi, krediler “çürük” çıktı. Üretilen mallar satılamadı. İflaslar birbirini kovaladı. O devasa bankalar, şirketler ve firmalar kartondan şatolar gibi birbiri ardına yıkıldılar. Önce yabancı sermaye, o spekülatörler kaçtılar. Parayı alan, kurtarabildiği kadarını kurtaran kaçtı ve sonra, bu ülkelerde ekonomiler yere serilince kaçanlar yeniden gelmeye başladılar. Neredeyse bedavaya şirketleri, firmaları, gayrimenkulleri satın aldılar.

1998’in Ekim ayı itibariyle son 12 ay ortalaması olarak çok iddialı kâra sahip otomobil sanayinde üretimin %60,9 oranında gerilemesi krizin ağırlığını gösterir. Kapitalizmin tarihinde ender görülen bir üretim düşüşü.

İtfaiyeci olarak giden IMF, kundakçı olarak ortaya çıktı. Emperyalist ülkelerin ve mali kurumlarının bütün çabaları, krizin bölgesel sınırları içinde kalmasını sağlamaya yönelikti. Krizden etkilenmiş olmaları, bu alanda da başarısız kaldıklarını gösteriyor.

2-Japonya

Dünya ve bölge ekonomisi açısından ikinci şok dalgası Japonya’dan geldi. Dişi dökülen kaplanlar kervanına Japonya da katıldı. Haziran 1998’den itibaren; bölgesel “enfeksiyon”, Japonya ile birlikte “Asya gribi”ne dönüştü.

Japonya, dünyanın ikinci büyük ekonomisi. GSMH’nin üçte ikisini Asya’da üretiyor. Dış ticaretinin beşte birini bölgenin kriz ülkeleriyle yapıyor. Ayrıca bu ülkelerle kredi bağları var. Japon bankaları yatırımcıları kriz ülkelerine büyük hacimlere varan sermaye aktardılar. Örneğin 1997 yılı sonu itibariyle Tayland’ın 90 milyar dolarlık dış borcunun yarısı Japonya’ya. Japonya’nın Hong Kong’a açtığı kredi miktarı 87 milyar dolar. 1998 yılı başı itibariyle Japon bankalarının kriz bölgesine aktardığı sermaye hacmi 260 milyar dolar. Bundan dolayı Japonya, sadece krizden etkilenen değil, aynı zamanda krize neden olanlardan (faktörlerden) birisidir.

Japon ekonomisinin sorunları ve durgun seyrini sadece bölgedeki kriz ülkelerinin etkisiyle açıklanamaz. Japon ekonomisi 1990’dan bu yana belli bir durgunluk içindeydi. Öyle ki, 1991’den sonra iktisadi büyüme (GSMH) sadece iki defa % 1 sınırını aşmıştı. 1990 öncesinde sermaye birikimi büyük boyutlara varmıştı. Borsa ve gayrimenkul teşvik edildi. İnşaat ve sanayi alanında kapasite fazlalığı doğdu. İşletmeler, bankalar, politikacılar, yatırım ve tüketimdeki bu yükselişin devam edeceğine inanmıyorlardı. Ama olmadı. Temeli ‘90 öncesinde atılan şişirme ekonomi borsada patladı. 1998’de 40.000 puana çıkan Nikkei endeksi 1992’nin Ağustos’unda 14,309 puana düştü (%63 oranında daralma). Gayrimenkul alanındaki spekülasyonda çöktü. Krediler ödenemedi, firmalar iflas ettiler. Arkasından 1991/92’de başlayan dünya fazla üretim krizi geldi.

Japon emperyalizmi ekonomik durgunluktan kurtulmanın yolunu ihracatta buldu. 1995’ten beri sürekli izlenen Dolar karşısında Yen’in değerini düşürme politikasıyla da ihracatı önemli boyutlarda artırdı. Ama bu alandaki başarılar da Japon ekonomisini durgunluk durumundan kurtaramadı. Japon ihracatının GSYİH’daki payı ancak % 10 civarında. Bu oran pek yüksek değil. (Örneğin Almanya’da % 25) Japon ihracatının büyük bir kısmını Japon çok uluslu tekeller yapıyorlar. Bu tekellerde ihracattan elde ettikleri kârları ülke içinde değil, yurt dışında yatırıyorlar. Yani ihracattan elde edilen kârın, Japon ekonomisinin canlanmasında beklenilen rolü oynamadığı açık.

Bu durgunluk durumuna kriz ülkeleri olumsuz faktör olarak etkide bulununca Japon ekonomisi 1998’in ortalarında fazla üretim krizine girdi. 1998’in ilk çeyreğinde GSYİH % 0,7 oranında mutlak küçüldü, ikinci çeyrekte de mutlak küçülme devam etti. Hükümetlerin konjonktürü canlandırma paketleri sonuç vermedi. İşsizlerin sayısı ikiye katlanarak 2,9 milyona çıktı. 1997’de %3,4 olan işsizlik oranı, 1998’in 3. çeyreğinde %4,3’e çıktı. İşsizlikten dolayı intihar edenlerin sayısı da Ocak 1999 itibariyle 22 bin olarak açıklandı. Buna bağlı olarak iflas eden firma sayısı da arttı. 1997/1998 mali yılında iflas eden firma sayısı 17.400 idi.

“Asya Kaplanları” ülkelerindeki kriz, Japon tekellerinin ihracatını ve sermaye ihracını (doğrudan yatırımlar) oldukça olumsuz etkiledi. Japonya ihracatının % 45’ini Doğu Asya ile yapıyor.

Ekim 1998’de Japon İktisadi Planlama Dairesi, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en ağır ve en uzun krizini yaşadığını açıkladı.

Japon Sanayisi ve GSYİH’sının Büyüme Eğilimi, %
Endesk: 1990= 100
1995
1996
1997
1997’nin 4. çeyreği
1998’in 3. çeyreği
12 ayın ortalaması
Sanayi üretimi
96,2
98,5
101,9
100,1
94,3
-7,5
GSYİH
107,4
112,8
114,5
113,6
110,6
-3,5*
*) 4 çeyreğin ortalaması.
Bkz.:Main Economic Indicator, Aralık 1998, OECD.


Mali Yıl Bazında GSYİH’nın Gelişme Seyri (Zincirleme Endeks)

1992/1993
1993/1994
1994/1995
1995/1996
1996/1997
1997/1998
1998/1999*
GSYİH
0,4
0,5
0,6
2,8
3,2
-0,7
-1,8... -2,5
*)1998/1999: -1,8 hükümetin tahmini; -2,5 IMF’nin tahmini.


Japon ekonomisi, sadece kaçınılmaz bir fazla üretim krizinin sorunlarıyla karşı karşıya değildir. Bu krizin, beraberinde getirdiği banka sisteminin iflasını da aşması gereken önemli bir sorun olmaktadır. 1990’dan bu yana süregelen firma iflasları, ödenmeyen kredilerden oluşan kocaman bir dağın oluşmasını beraberinde getirmiştir. Japon Maliye Bakanlığının hesabına göre geri ödenmeyen kredilerin tutarı 1130 milyar Mark’a (87 milyar Yen) varmaktadır. Bu miktar giderek artmaktadır. Standard & Poor's’ın hesabına göre geri ödenmeyen kredilerin miktarı 150.000 milyar Yen’e varıyor. Bu miktar, Japon GSYİH’nın % 30’una eşittir.

Bu ödenmemiş krediler, firma birleşmeleriyle de kapatılamıyor. Çünkü hiçbir Japon bankası bugün borçlu bir firmayı devralmaya yanaşmıyor veya da devralacak durumda değil. Burada dünya ekonomisi açısından bir tehlike potansiyeli mevcut. Japon ekonomisinin bankalarının, şirketlerinin durumu böyle devam edemez. Zorlanmanın devam etmesi ve sorunların aşılamaması durumunda Japonya, yurt dışındaki 960 milyar dolara varan sermayesini geri çekmeye yönelebilir. Bu adımın atılması durumunda özellikle Amerikan ekonomisinde kriz çanları çalar. Çünkü 960 milyar doların 300 milyar dolarlık kısmıyla Japon bankaları ve yatırımcıları Amerikan devlet istikrazları almışlar. ABD, bütçe açığını bu miktarlarla kapatıyor. Bu paranın bir kısmının çekilmesi veya çekilecek dedikodusunun çıkartılması Dow Jones endeksini altüst edecektir.

Japon emperyalizmi, tarihinin en ağır krizlerinden birisini yaşıyor. II. Dünya Savaşı dönemi ve sonrasındaki savaş koşulları ve sonuçlarından kaynaklanan ekonomi göstergelerini dikkate almazsak:

Japon sanayi üretimi endeksi; (dünya krizleri döneminde)

Bu verilere göre, Japon ekonomisi sadece sanayi üretimi bazında 1929-32 ve 1974/75 krizlerinde olduğu gibi ağır bir krizle karşı karşıyadır günümüzde.

Dünya ekonomisinin krize girmesinde “Asya Kaplanları” oluşturabilecekleri tehlikeyi oluşturmuşlardır. Onların etkisi, mevcut etkilemeleriyle sınırlanıyor. Ama bu, Japon emperyalizmi açısından geçerli değil. Japonya, bütün dünya ekonomisinin yeni bir fazla üretim krizine girmesinde belirleyici bir etkilenme faktörü olma özelliğini hala korumaktadır.

3-Çin

Çin ve ekonomisi üzerine çok şey söyleniyor. “Reel sosyalizmin çöküşünden bu yana istikrar adası olan Çin kavramından uyanan dev kavramına kadar kullanılan kavramlar tekelci/sermayenin emperyalist ülkelerin bu ülkeye bakışlarını gösterir.

Çin, ekonomisine istikrar kazandırmak için birçok cephede mücadele ediyor: Devlet işletmelerinin yaklaşık yarısı verimsiz çalışıyorlar, yani zarar ediyorlar. Devlet, bu işletmelerin “pazar ekonomisi” kıstaslarına göre yeniden örgütlenmesini sağlamaya çalışıyor. Yapılan planlamaya göre 2000 yılına kadar 60 bin devlet işletmesi 620 büyük tekel olarak yeniden örgütlenmiş olacak. Devlet işletmelerinin toplam sayısı 305 bine varıyor. Bu işletmeleri “pazar ekonomisi” kıstaslarına göre yeniden örgütlemek, 40 milyon işçiyi sokağa atmak demektir. Bu miktarı, mevcut yaklaşık 130 milyon işsize eklersek ve işsiz sayısının her gün arttığı göz önünde tutulursa önümüzdeki dönemde Çin’de işsizlerin sayısının 200 milyon civarında olacağı sonucuna varabiliriz.

Çin’de modern anlamda, “piyasa ekonomisi” kıstaslarına göre kurulmuş banka yok. Bu, başlı başına bir mali sistem sorunu. Çin bankalarının açmış oldukları kredinin %20 ile % 25’i sorunlu/çürük. Standart ve Poars’ın tahminine göre Çin kredilerinin 200 milyar dolarlık bir kısmı sorunlu, ödenme umudu yok. Devlet, umutsuz bir şekilde bu mali sorunların üstesinden gelmeye çalışıyor.

Bugünkü durum itibariyle Çin, Asya’da devrilmemiş domino taşı. Çin’in durumu bilinmesine rağmen bu ülkeye akan devasa miktarlardaki yabancı sermaye henüz kaçış sürecine girmedi. Garip bir durum! Açıktır ki, Çin ekonomisi sarsıntıya girdiğinde sadece şu veya bu ülke ekonomisi değil, bütün dünya ekonomisi panikleyecektir. Bu durumda önce Japon ve “Asya Kaplanları” ülkeleri ekonomileri yeni bir darbe alacaklardır ve bu da bütün şiddetiyle dünya ekonomisine, öncelikle de ABD ve AB ekonomilerine yansıyacaktır.

Çin para birimi üzerine ”güven” ve “güvensizlik” devam ediyor. Bir kısım çevre Çin’de rezervlerin 150 milyar Dolar’a vardığını ve bu miktarla Yuan’ın spekülasyona karşı korunabileceği anlayışındayken, korkusu daha ağır basanlar Yuan’ın değer kaybına uğrayacağı anlayışındadırlar. Her şeye rağmen Yuan, şimdilik değer kaybına uğramadı. Üstelik 23. 10. ‘98’den 21.1.’99’a kadarki dönemde, örneğin Mark karşısında değer kazandı.

Kıta Çin’i açısından Hong Kong tehlikelere tamamen açık bir alan konumunda. Bölgedeki spekülasyon dalgasına rağmen; yaşanan mali krize rağmen spekülatörler Hong Kong Dolar’ının ABD Doları’yla bağını koparmadılar. Hong Kong, spekülasyona direndi. Ama yara almaktan da kurtulamadı. Örneğin gayrimenkul fiyatları % 40 düştü. Hong Kong endeksi (Hong Kong) 25.3.’98’de doruk noktasından(11810, 63 puan) 20.7.’98’de dibe vurdu. (6660, 42 puan), yani % 43,6 oranında geriledi, ama 15. 1.’99’da da 10147, 40 puana çıkarak 20.7.’98’e göre % 52 oranında arttı.

Spekülasyon krizi yaşamamasına rağmen Hong Kong’da fazla üretim krizi patlak verdi. Örneğin üretim (ekonominin büyümesi) 1998’in ikinci çeyreğinde % 5 oranında mutlak küçüldü. 1998 toplam itibariyle de GSYİH’nın keza % 5 oranında mutlak küçüleceği tahmin ediliyordu.

Batı’nın ve özellikle de Japonya’nın büyük bankalarının Hong Kong’a açtıkları kredi miktarı, kriz patlak vermeden önce 480 milyar dolara varıyordu. Şimdi onlar, bu parayı geri alma derdine düştüler.

Asya krizinden oldukça önemsiz oranda etkilenen Tayvan olmuştur. Mali ve fazla üretim krizi bölgeyi kasıp kavururken, ada cumhuriyet, Tayvan’da ekonomik büyüme devam etmiştir ve 1999’da da büyümenin % 5 civarında olacağı hükümet tarafından tahmin edilmektedir.

4-Rusya

Ah zavallı Rusya! Böyle mi olacaktın! 1956’dan 1990/91’e kadar sosyalizm tabelası altında revizyonist ve giderek de sosyal emperyalist bir ülke olarak Sovyet insanını, dünya proletaryası ve emekçilerini “gelişen güçlenen reel sosyalizm” yalanıyla kandırdın, sömürdün, talan ettin. Sonunda ve rakibin klasik kapitalizm tarafından değil, kendi iç sorunlarından dolayı çöktün/dağıldın. Ortada kaldın, dişleri dökülmüş canavar oldun. Öyle ki, devlet başkanı sıfatı taşıyan bir ayyaşın eline düştün. Batılı eski düşmanlarına yardım edin, yoksa Rusya kan gölüne çevrilecektir mesajı gönderdin. Yardımına koştular. Ama kendi çıkarları doğrultusunda kredi verdiler; ancak harçlık oldu. (Örneğin 1990-1996 döneminde Macaristan’a akan yabancı sermaye 15 milyar dolar. Çin’e yapılan yatırımlar 1990’da 14 milyar dolardır. 1996’da 169 milyar dolara çıkarken, 1996 sonu itibariyle Rusya’ya yatırılmış olan yabancı sermaye miktarı ancak 5,8 milyar dolardı). Yeni dostların, ekonomini geri bir ülke ekonomisi olarak şekillendirmeye koyuldular. Bunun mimarı IMF’dir. IMF’nin yeniden yapılanma, reform, “piyasa ekonomisi”ne uyumluluk adı altında üç-beş dolarlık “yardım” için teslim oldun. 1956’dan bu yana yeraltında kurumlaşmış olan ahlaksızların ve hırsızların, talancıların ve üçkâğıtçıların ülke zenginliğini yurt dışına aktardı. Bunların kaçırdıkları miktar 120 ile 150 milyar dolar arasında tahmin ediliyor. Batı’nın emperyalistleri yabancı sermaye ile Rus insanını açlığa mahkum etti. Olan sorunları daha da ağırlaştırdı ve bütün bu gelişmelerin sonucu ortada: Borçlar ödenemedi, çalışanların ücretini vermek için para bulunamadı. Bütçe “tam takır” oldu. Hammadde fiyatları düştüğü için ihracat gelirleri yetmedi ve görünen kriz patlak verdi, mali alanda.

Rus hisse senedi endeksi(RTS) 1997’nin Eylül'ünde 500 puandan 1998’in Ekim'inde 38,8 puana düşerek %92,2 oranında geriledi.

Rusya 1998’in Ekim'inde 1929’un Amerikasındaki “Kara Cuma”yı yaşadı adeta. RTS, 26. 1. 1999’da 116,11 puana çıkarak Ekim 1998’e göre % 199 oranında, yani yaklaşık 3 misli arttı, ama Eylül 1997’ye göre % 76,8 oranında gerilemiş oldu.

Rusya dış borçlarını ödeyemeyeceğini resmen ilan etti. İflaslar birbirini kovaladı. 90 günlük geçiş dönemi sonrasında mevcut 1. 600 bankadan 1000’inin kapanacağı tahmin ediliyor.

Rusya’nın toplam dış borcunun 213 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Bunun 91 milyarlık kısmı Sovyetler Birliği döneminde kalma. Rusya’nın ödemesi gerektiği ve ödeyemediği banka kredilerinin toplamı 129, 4 milyar Mark. Bu miktar içinde Alman bankalarına olan borç 54,7; ABD’ye 12,7; Fransa’ya 12,5 ve İtalya’ya olan borç 7,7 milyar Mark’tır. (31.12.1997 tarihi itibariyle).

Silah gücüne, özellikle de atom silah gücüne dayanarak dünya politikasında “hava atmaya” çalışan ve eski günlerini hatırlayan Rusya’nın aslında hiçbir şansı yok. O, önde gelen emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin keskinleşmesinden dolayı, örneğin Ortadoğu’da (Irak) ve Balkanlar’da (Yugoslavya) söz sahibi olmaya çalışıyor.

Rusya krizi, dünya ekonomisini olumsuz etkilemiştir. Asya krizi ile birlikte dünya ekonomisi açısından giderek büyüyen kar topuna yeni katılan bir faktör olmuştur. Ayrıca değineceğimiz gibi Rusya krizi, Türkiye ekonomisini çok olumsuz etkilemiştir.

5-Latin Amerika

Asya’da ve Rusya’da görülen gelişme, şimdi Brezilya’da ve anlaşılan o ki giderek de bütün L. Amerika’da görülecek. Önce istikrarlı temeli olmayan ekonominin, sermaye akımıyla şişirilmiş bir büyümesini görüyoruz. Devletin işletmelerinin o an elde edilen büyük büyüme oranlarından dolayı olağanüstü borçlandıkları fark edilmiyor. Daha doğrusu büyüme devam edecektir diye yüksek borçlanmaya pek aldıran yok. Yabancı sermaye akımından dolayı para biriminin değeri, gerçek değerinin üstüne çıkıyor. Bu durum, finansman zorlukları baş gösterene kadar devam ediyor. Finansman zorluğu da genellikle ülkeye gelen yabancı sermayenin beklenen zaman zarfında amaçlanan kârı getirmemesiyle başlıyor. Bu sefer, gelen yabancı sermaye ülkeden kaçmaya başlıyor. Kaçışı engellemek için iştah kabartan faizler veriliyor ve paranın değerinin düşmesini engellemek için devlet rezervlerini harcıyor. Bu sürecin sonuçlarını “Asya Kaplanları”nda ve Rusya’da gördük. Aynı süreç şimdi Brezilya’da yaşanıyor.

Aslında tahminler Mercosur ülkeleri (Brezilya, Arjantin, Paraguay ve Uruguay arasında kurulmuş olan “ortak pazar”, bu pazara Bolivya ve Şili’de bağlanmış durumdalar) için olumluydu. Bölgenin önümüzdeki dönemde en hızlı büyüyen bölgelerden birisi olacağı tahmin ediliyordu. Pazar oldukça büyük. Ne de olsa bu bölgede yaşayan insan sayısı 230 milyon. Ama Asya krizi her şeyi altüst etti. Asya krizinin, başlangıçta L. Amerika’ya yarayacağı da tahmin edildi. (Aynı tahmin avanak politikacılarımız tarafından Türkiye için de tahmin edilmişti). Asya’dan kaçan sermayeden L. Amerika ve Türkiye gibi ülkelere demir atacağı sanıldı. Ama beklenen olmadı ve üstelik bir de Rusya krizi patlak verince yerküreyi dolaşan sermaye L. Amerika’ya uğramadı; uğrayamaması bir yana, bölgeden, özelliknGSMHle de Brezilya’dan kaçmaya başladı. Bir kısım büyük yatırımcılar, Rus ve Asya pazarlarındaki kayıplarını finanse etmek için Brezilya değerli kâğıtlarını satmaya başladılar. Real’in değer kaybedeceği korkusuyla kaçan yabancı sermaye, geriye kocaman bir döviz ve dolar rezervi deliği bıraktı. Haftalardan beri ülkeden kaçan sermaye miktarı, günlük ortalama olarak 500 milyon dolara varıyordu. Brezilya’nın döviz rezervi, kısa zamanda eriyerek 74 milyar dolardan, Eylül 1998 sonu itibariyle 74 milyar dolara düştü. Brezilya hükümeti istikrarı sağlayamadı ve sonuçta Real’in değerini Dolar karşısında düşürdü. Değer kaybı %30’un üzerindeydi. 1998’de Bovespa endeksi 15.4.1998’deki en yüksek noktasından(12299,0 puan) 10.9.’98’de dibe vurdu. (4761,0 puan ), yani yaklaşık % 62 oranında geriledi. Endeks 15.1. 99’da 6073,0 puana çıkarak, 10.9.98’e göre %27 oranında artmasına rağmen, 15.4.’98’deki değerinin %50,6 oranında gerisinde kaldı.

Brezilya, 800 milyar dolarlık GSMH ile dünyanın dokuzuncu büyük ekonomisi. GSYİH’nın büyüme oranı, 1994’te yaklaşık %6’dan 1997’de % 3’e düşüyor. 1998’de büyüme oranının % 1,5 olacağı tahmin ediliyor. İşsizlik oranın 1994’te % 5’ten 1998’de yaklaşık % 9’a çıkacağı tahmin ediliyor.

Brezilya ekonomisi, 1998’de önemli derecede sarsılmasına rağmen mali ve fazla üretim krizinde değildi. Ama gelişme o yöndeydi ve nitekim bu ülkede mali ve fazla üretim krizleri Ocak 1999 itibariyle aynı anda patlak verdi. (Benzeri bir durum 1994’ün ilk yarısında Türkiye’de de görülmüştü). GSYİH’nin 1999 senesinde % 6 oranında mutlak küçüleceği tahmin ediliyor.

Brezilya, L. Amerika’nın en büyük/güçlü ekonomisi. Bu ekonominin gelişme seyri kıtanın diğer ülkelerini de kaçınılmaz olarak etkiliyor. Örneğin Arjantin ihracatının % 40’ını Brezilya’ya yapıyor. ABD’nin dış ticaretinde bu ülkenin payı % 20. Brezilya ekonomisinde yabancı sermaye hakim. Ülkede ciro hacmi bakımından en güçlü 20 tekelin dokuzu yabancı. Bunların dördü ABD, ikisi Alman, biri İtalyan, biri İsviçre ve diğer biri de Britanya-Hollanda menşeli. Brezilya, yabancı sermaye açısından kıtaya yayılmada bir üs olarak da kullanılıyor. Dolayısıyla Brezilya’da patlak veren mali ve fazla üretim krizi, öncelikle L. Amerika ülkeleri ve ABD ekonomisini olumsuz etkileyecektir. Bu olumsuz etkilenme, yabancı sermaye ve dış ticaret yoluyla daha önemsiz oranlarda AB için de geçerlidir.

Brezilya’daki krize rağmen bölge ekonomilerinin hepsi krizsel bir gelişme içinde değil. Bütün bölgede 1997’de ekonomik büyüme % 5,2 oranındaydı. Bu oranın 1998’de %3 oranında olacağı tahmin ediliyor. Bunun ötesinde Brezilya krizine rağmen Arjantin, Peru, Şili ekonomileri gelişme içindedirler.

Brezilya krizi, şimdilik “kontrol” altında gelişiyor. Ama krizin kontrolden çıkması, yani karşı tedbirlerin alınmaması veya tama men etkisiz kalması veya da ters tepkiye neden olması durumunda L. Amerika, ABD ve AB ekonomileri “kontrolsüz” gelişmeden oldukça büyük oranlarda olumsuz etkileneceklerdir. Ama bugün açısından böyle bir durum yoktur.

6-ABD ve AB

1 Ekim 1998’de Wallstreet çıkışlı mali deprem bütün borsaları etkisi altına aldı ve birçok büyük ve küçük yatırımcının hayalini yıktı. Temmuzda 6200 puana çıkan DAX endeksi (Almanya) değerinin üçte birinden fazlasını kaybetti ve 4000 puan sınırının altına düştü. Aynı dönemde Dow Jones endeksi (ABD) 9337 puandan 7632 puana düştü. % 18 kayıp. 5 Ekim’de de Nikkei endeksi (Japonya) 13000 puanın altına düştü. Borsalardaki bu deprem 1929 felaketini hatırlattı. Hemen paralellikler bulundu. Borsa tarihinde “Kara Cuma” olarak bilinen 24 Ekim 1929’da Dow Jones, birkaç gün içinde değerinin yarısını kaybetmişti. Tesadüfe bakın ki 1987’deki borsa krizi ve 1998’deki borsa depremi yine Ekim ayında gerçekleşmişti. 1929’da Amerikan sanayi üretimi yaklaşık % 20 oranında mutlak küçülmüştü. Ama bugün durum, 1929’dakinin tersi. 1998’de Amerikan ekonomisi büyüme trendi içindeydi. Ama büyüme oranları küçülüyordu. Bu küçülme yaklaşık % 2,5 oranında. Güneydoğu Asya ülkelerinde ve Rusya’da bu oran % 15’e kadar varıyor.

Dünya ekonomisinin tahmin uzmanları, büyüme tahminlerini yeniden gözden geçirmek zorunda kaldılar. “Bölgesel kriz” (Asya ve Rusya kastediliyor) bölgesel olarak kalmıyor, bütün dünya ekonomisini etkiliyordu. 30.9.’98’de IMF, “dünya krizine çok yaklaşıldığı” tespitini yapıyordu.

Açık olan şu ki, Asya’da başlayan ve Rusya’da devam eden kriz sadece “gelişen pazarlar” ile sınırlı kalmıyor, Batı’nın emperyalist ülkelerini de etkisi altına alıyordu. Etkilenme ve bu emperyalist ülkelerde ekonomik devreviliğin iç çelişkilerinin keskinleşmesi ekonomik gelişmede belli bir durgunluğa, ekonomik büyümenin yavaşlamasına neden oluyordu.

Etkilenme, daha ziyade dış ticaret vasıtasıyla olmakta ve bu alanda en şanssız olan da ABD. ABD, ihracatının % 30’unu Güneydoğu Asya bölgesi ülkeleriyle yapıyor. İhracatın %20’si de L. Amerika ülkeleriyle yapılıyor. Böylelikle Amerikan ihracatının % 50’si kriz ve krizsel durum içinde olan bölgelere yapılmaktadır. Amerikan ekonomisinin ‘90’lı yıllardaki ekonomik krizden çıkmasında ihracat patlamasının rolü küçümsenemez. Şimdi durum giderek tam tersine dönüyor. İhracatın olumsuz etkilenmesi Türk ekonomisinin Rusya krizinden etkilenmesine benziyor.

AB ve özellikle de Alman emperyalizmi açısından durum biraz olumlu. Almanya’nın Güneydoğu Asya ile ihracatı, toplam ihracatın ancak %5’ine tekabül ediyor. Bu oran, Japonya’ya ihracatta %3 ve Rusya’ya ihracatta da ancak %2’dir. Güney Amerika’nın ise Alman ihracatındaki payı %3. Ama AB’nin Alman ihracatındaki payı %56. 15 AB ülkesi ise toplam ihracatlarının %61’ini kendi aralarında yapıyorlar ve AB ekonomilerinde krizsel ögeler, örneğin ABD ekonomisine nazaran daha zayıf.

Ama gerek ABD’de olsun ve gerekse de AB’de olsun, üretim ile yığınların alım gücü arasındaki makas giderek açılıyor. Yani bir taraftan artan işsizlikten dolayı doğan yoksullaşma ve diğer taraftan da artan üretim karşısında alım gücünün görece düşüşü, bu ülkeler de kapitalist üretimin iç çelişkilerinin keskinleşmesine bir işaret olmaktadır. Ama bu ülke ekonomilerindeki durgunluğa doğru gelişme ye ve Asya, Rusya krizlerinden etkilenmeye ve L. Amerika korkusuna rağmen ABD’de ve bir bütün olarak AB’de fazla üretim krizi yoktur. Aşağıdaki veriler, hem bu durumu geçmiş dönemlerle karşılaştırma içinde vermektedir.

Önde gelen emperyalist ülkelerde sanayi üretiminin gelişme seyri son birkaç yılda yüzde olarak şöyledir:


ABD
Almanya
Fransa
İngiltere
1995
3.3
2.0
2.0
2.1
1996
4.4
0.4
0.2
1.0
1997
6.0
3.6
3.8
0.8
Son iki ay ortalaması
2.1
4.2
3.0
0.4

Bu tabloda birçok iddianın ne denli tutarlı olup olmadığını görüyoruz.
-Mevcut durum; sanayi üretiminin büyümesi bu ülkelerde krizin olmadığını gösteriyor.
-Buna rağmen iddia edildiği gibi ortada “en ağır kriz” “derinleşen kriz” falan yok. Bu ülkeler ve dünya ekonomisi en ağır krizini 1929-32 döneminde yaşamışlardı.

Mevcut durumu GSYİH bazında gösterelim.

Bu tabloda şimdiki durum açısından dünya ekonomisinin üçte ikisinin, yani ABD ve AB ekonomilerinin 1997 ve 1998’de ekonomik krizde olmadıklarını, sadece ABD ekonomisinde büyüme oranının küçülüyor olduğunu görmekteyiz. Dünya ekonomisinin 1998’de büyüme oranı % 3 ile % 4 arasında tahmin ediliyordu. Bu tahmin %1,4 civarlarına çekildi. Şimdiki durum açısından dünya ekonomisinin krizde olan üçte biri, krizde olmayan üçte ikisini olumsuz etkilemekte ve onun bu olumsuz etkileme gücü büyüme oranlarının aşağıya çekilmesine neden olmaktadır. Şimdi dünya ekonomisinin krizde olmayan alanlarda da krize doğru bir gelişmeyi, kriz faktörlerinin artışını izliyoruz.

Kapitalist ekonomiyi firma birleşmeleri de istikrarsızlaştırmakta bir kriz faktörü olmaktadır. Dünya çapında, ulusal ve uluslararası alanda korkunç boyutlara varan firma birleşmeleri ve devralmaları bütün hızıyla devam ediyor. 1997’de bütün dünyada satın alma ve birleşmelerin sayısı 23 bine varıyordu. Birleşmelerin değer hacmi de artıyor. Örneğin 1997’deki birleşmelerin toplam değeri 1630 milyar dolardı. Yani 1997’deki Türkiye GSYİH’nın 8,1 misli bir değer. Uluslararası birleşmelerin değeri sadece 1994-1997 arasında 130 milyar dolardan 320 milyar dolara çıkmıştı. Sadece 1998’de gerçekleştirilen veya planlanan en büyük 10 birleşmenin toplam değeri 595,78 milyar dolara varıyordu. Bütün amaç dünya pazarlarında ilk üç sırayı kapmaktır. Başka türlü var olma şansı yok. Böylelikle birleşmeler vasıtasıyla dünya pazar payları satın alınmış oluyor ve beklenen kâr elde edilmeyince yeniden satılıyor; elden çıkartılıyor. Elden çıkartma talebi yeniden örgütlemek, rasyonelleştirmek demektir. Bu da işsizlik, borsaları etkilemek anlamına gelir; yani kriz faktörlerinin çoğaltılması.

7-Türkiye

Küçük burjuva çevrelerin “bilim sel” değerlendirmelerine göre, Türk ekonomi si “sürekli kriz” içindedir. Bu anlayışta olanların hiçbirisi şimdiye kadar neden böyle bir anlayışta olduklarını; Marksist teoride sürekli krizin olup olmadığını açıklamadı. Anlaşılan o ki Türkiye emperyalizme bağımlı olduğu, yeni sömürge bir ülke olduğu için sürekli kriz içinde kalmaya mahkumdur. Sürekli kriz teorisinin bayraktarlığını yapanlar Özgürlük Dünyası, Kızıl Bayrak, Kurtuluş ve “Partizan” camiasıdır. Özgürlük Dünyası, son dönemlerde fazla üretim krizi vb. telaffuz etmeye başladı. Ama sonuç aynı. Bu dergi, ikide bir ekonomi çökertmeciliğiyle tanınmıştır. K. Bayrak’ın kriz çığırtkanlığını geçiyoruz. “Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş”un 3. sayısında aynen şöyle yazılıyor;

Bilin ki, ülkemiz yıllardır kriz içindedir. Zaten bu, yeni sömürge ülkelerin hepsi açısından geçerli olan bir durumdur. Yeni sömürgecilik ilişkilerinin geliştiği her yerde kriz sürekli bir hal alır.” (sayı 3, s. 29. 7 Kasım 1998)

Marks, Engels, Lenin ve Stalin istedikleri kadar ekonomik krizlerin sürekli değil periyodik olacaklarını yazmış olsunlar. Marksist kriz teorisi istediği kadar bu anlayış üzerine kurulmuş olsun, bütün bunların Kurtuluş’tan arkadaşlar nezdinde beş para kıymeti yok. Çünkü onlar, kapitalizmin nesnel yasalarını sadece emperyalist ülkelerle sınırladıkları için Türkiye gibi yeni sömürge ülkelerde aynı kapitalizmin yasalarını geçersiz kılıyorlar. Bu arkadaşlara göre, kapitalizm ve yasaları evrensel değildir. Türkiye de bu evrenselliğin dışında kalıyor. Öyleyse kriz süreklidir. Biz burada “deli saçması” olan bu anlayışı eleştirmeyeceğiz, ama ekonomideki reel gelişmeyi gösterirken, sürekli kriz anlayışının da “deli saçması” bir anlayış olduğunu belirtmekle yetineceğiz.

Diğer bir konu da açık bir tanımı yapılmayan sürekli kriz anlayışının son aylarda mali kriz olarak somutlaştırılmasıdır. Yani Asya’da ve sonrasında Rusya’da patlak veren mali kriz, özellikle Rusya’dakinin etkisiyle Türkiye’de de patlak vermiş! İyi hoş da Türkiye’de patlak veren ve giderek derinleşen bu krizin göstergeleri/ kıstasları nedir? Bu soruya cevap verilmiyor. En fazlasıyla İMKB endeksinin düşmesi gösterilebilir. Ama endeks çoktan beri yükselme trendi içinde. Spekülatif sermaye Türkiye’den kaçtı. Kaçan bu miktar 6 milyar dolar civarında tahmin ediliyor. Peki sonra ne oldu? Kaçan bu sermaye geride nasıl bir tahribat, yıkıntı bıraktı? Batan, iflas eden, devletin desteğine muhtaç kalan bankalar, mali kuruluşlar, şirketler var mı? Yok! Öyleyse kriz de yok.

Ekonomide her konjonktürel gelişmeyi kriz olarak değerlendirirsen, elbette ki kapitalist bir ülkede kriz sürekli var olur.

Şüphesiz ki Türk ekonomisi, istikrarlı bir ekonomi değildir. Emperyalizme bağımlılık, onun istikrarsızlığını artırıcı bir rol oynuyor. Ama aynı zamanda unutmamak gerekir ki, Türk ekonomisi “Asya Kaplanları” denen ülkelerde olduğu kadar bir yabancı sermaye ye sahip değildir. Türkiye’deki yabancı sermaye, G. Kore’deki ve başka o bölge ülkelerindeki yabancı sermaye ile karşılaştırılmayacak kadar azdır. Tamda bu nedenden dolayı spekülasyon, Türk ekonomisini sadece sınırlamayla etkili kalmıştır. Bunu anlamayan elbette ki ekonominin seyrini kavramayacaktır ve genel lafızlara sarılacak, genel lafızlarla “somut durum” analizi yapacaktır. Yapılan bu analizlerin sonuçlarını görüyoruz. Bu görüşte olanların hiçbir tespiti doğrulanmamıştır.

Türk ekonomisi, Asya ve özellikle de Rusya krizinden oldukça etkilenmiştir. Bizim bazı avanak burjuva politikacılar, Asya’da ve Rusya’da kaçan sermayenin L. Amerika’nın yanı sıra Türkiye’ye de akın edeceğini düşünüyorlardı.

Bu baylar, kısmen de olsa yanılmadılar. Ama az miktarda sermaye geldi. Gelen sermayenin ekonomiyi canlandıracağını düşündüler. Oysa gelen sermaye, en tehlikeli sermaye idi. Kumar sermayesiydi. Yani spekülasyon peşinde koşan sermaye. Bu, Clinton’ın uçkur davasından, hükümetin kurulmamasından dahi nem kapan tedirgin olan sermaye idi. Nitekim az sayıda gelen bu sermaye ve eskiden beri İMKB’de oynayan yabancı sermaye kaçtı ve Türk ekonomisine yapabileceği tahribatı yaptı. Yapılan tahribat ise, sıkıntı ve sorun yaratmaktan ileri gitmedi. Bundan sonra ve dünya ekonomisinin krize doğru gittiği bu süreçte, Türk ekonomisinde bir mali krizin patlak vereceğini ve bunun maddi değerlerin üretimine, yani sanayi üretimine yansıyacağını savunana ne denir bilmiyoruz. Ama en azından şunu biliyoruz: Türkiye ekonomisi böyle bir süreci geride bırakmıştır. Türkiye’de en fazla, aynen Brezilya’da olan, 1994’te (ilkbahar) olan olur. Yani fazla üretim kriziyle aynı zamanda patlak veren mali kriz, ki bu durumda böyle bir mali krizin beş para kıymeti harbiyesi yoktur.

Asya ve Rusya krizinden etkilenme Türk ekonomisinin seyrini krize doğru çevirmiştir. Yani Türkiye’de de krize doğru bir gidiş var. Fazla üretim krizi patlak verir mi vermez mi veya ne zaman patlak verir sorusu aslında hiç de önemli değildir. Ekonomide böylesi sorulara kesin cevap vermek için kahin olmak gerekir. Ama ekonomik gelişmenin gelişme eğilimini tespit etmek ve sınıf mücadelesinin sorunlarına hazırlık bakımından oldukça önemlidir.

Asya krizinin etkisi uzun vadede ortaya çıkarken, Rusya krizi Türk ekonomisini adeta doğrudan vurdu. Rusya’ya yapılan ihraca tın olağanüstü düşmesi, sanayi üretimini olumsuz etkiledi ve ortaya üretim ve kapasite aşırılığı çıktı. Şöyle:

Bu tablonun anlamını kısaca açıklayalım: 1997’nin Kasım ayından 1998’in Kasım ayına toplam sanayi %2,3; madencilik sanayi %2; imalat sanayi %2,8; kâğıt ve basım sanayi % 14,7; Taş-Top. dayalı ürünler sanayi %0,4; metal ana sanayi % 6,3 ve makine sanayi %5,2 oranlarında mutlak küçülüyor, yani üretim mutlak olarak düşüyor. Sadece iki yılın birer ayı karşılaştırıldığında, yani sadece aylık üretim karşılaştırıldığında, mutlak düşüşler pekala konjonktürel bir üretim düşüşü olarak görülebilir. Bu böyle midir, değil midir soru suna cevap vermek için uzun bir dönemin ortalamasını karşılaştırmak gerekir. Tablodaki onbir aylık üretim karşılaştırması da bunu gösteriyor. Onbir aylık karşılaştırmada sadece metal ana sanayinde üretimin 1997’den 1998’e %1,1 oranında mutlak gerilediğini, ama toplam sanayi üretiminin %10,3’ten %4,1; imalat sanayi üretimi %10,8’den %3,2’ye ve makina sanayi de % 43,1’den %9,9’a düşerek bu alanlarda üretimin büyüme oranları küçülmüştür. Onbir aylık karşılaştırmada görülen üretimin büyüme oranlarının küçülmesini, aylık karşılaştırmadaki mutlak düşüşlerde birleştirirsek, Türk ekonomisinde 1998’in ikinci yarısından itibaren görülen durgunluğun konjonktürel olmadığı sonucuna varırız. Bu, birinci nokta. İkinci nokta ise, bu verilerin dönem itibariyle Türkiye ekonomisinin bir krizde olmadığını göstermesidir. Üretimin büyüme oranlarının küçülmesi, ekonomik kriz anlamına gelmez. Ancak önemli bir sektörde başlayan üretimin mutlak daralması, diğer sektörlere de yansımışsa; yani ekonominin çeşitli sektörleri belli bir zaman dilimi içinde mutlak küçül- me/daralma içindeyseler ve aynı dönemde bankalar, firmalar, şirketler, başka mali kurumlar arka arkaya iflas etmişlerse, ürünler stoklanmışsa ve bu gelişmelerden dolayı işçiler sokağa atılmışlarsa işte o zaman ekonomik kriz vardır. Şimdi soru/sorun şu: Türkiye’de böyle bir süreç yaşanıyor mu? Yaşanmıyor. Peki yaşanma olasılığı var mı, yani krize doğru bir gidiş var mı? Var.

Diyeceksiniz ki, kâğıt ve basım sanayi üretimi Kasım’dan Kasım’a %14,7 oranında mutlak küçülmüş. Basım sanayi sektörünün toplam sanayi üretim içindeki payı %3. Sektörün hepsi batsa da Türk sanayisi bu sektörlerden dolayı krize girmez, madencilik ve metal sektörlerinden dolayı da girmez. Ama üretimin mutlak düşüşü ya da mensucat, kimya ve makine sektörlerinde söz konusu olursa bu düşündürücüdür. Çünkü bu sektörlerin toplam sanayi üretimindeki payları % 16,6 ila % 27,8 oranlarında değişiyor.

Asya ve Rusya krizi ekonomiyi nasıl etkiliyor?

Güneydoğu Asya ülkelerinde devalüasyondan dolayı maliyet fiyatlarının düşmesi, sonuçta Türkiye pazarına ucuz ara malı sürmelerini beraberinde getirdi. Bu, tekstil sanayinde yaşanıyor. Örneğin iplik. Şu anda iplik üretimi Türkiye’de Güneydoğu Asya ülkelerine nazaran daha pahalı. Hükümetin, ipliğin hammaddesi olan pamukla ilgili kararlarının /teşvikinin nedeni bu. Böylelikle pamuk, dolayısıyla iplik ve sonuçta da tekstil üretimi dünya pazarlarında rekabet edebilecek kadar ucuza mal edilmeye çalışıyor.

Rusya krizi ihracatı önemli oranda etkiledi. Rusya ihracatta beşinci sırada yer alıyor. İhracattaki payı ise % 7 civarında. Bağımsız Devletler Topluluğu’nun payı ise % 11 civarında. Yani Türkiye’nin ihracatı en fazlasıyla %10 küçülür. Bunun parasal değeri 2- 3 milyar dolardır. Rusya krizinin ihracat üzerinden tahribatı bu kârdır. İhracatın yarısından fazlası AB ülkelerine yapılıyor. Bu durumda AB’nin krize girmesi Türk ekonomisini kesinlikle krize sürükleyecektir. GSYİH’da ihracatın payı %13 (1997). Yani Türkiye’de üretilen maddi değerlerin ancak %13’ü ihraç ediliyor.

Bütün bu olguları göz önünde tuttuğumuzda şu sonuca varırız.
-Türk ekonomisi 1998 yılı itibariyle krizde değildir. 1998’de sanayi üretimi yaklaşık % 5 oranında büyümüştür.
- Dünya ekonomisinin koşullarından dolayı Türkiye’de de ekonomi belli bir durgunluk içindedirler. Ekonominin bazı dallarında üretim ciddi bir düşüş ve gerileme göstermektedir. Bir kriz sürecine girilmiştir.

Sonuç yerine:
Genel olarak krizden, açık tanımı yapılmayan derinleşen bir krizden bahsetmenin hiçbir bilimsel anlamı ve değeri yoktur. Marksist teori, genel lafızlarla, genel kavramlarla somut durumun açıklanmasını reddeder. Somut olarak dünya ekonomisinin durumu, gelişme yönü vb. ele alındığına göre, bu süreçte kriz kavramının somutlaştırılması gerekir. Yani ne türden bir krizle karşı karşıya olduğumuzun açıklanması gerekir. Bu krizler, spekülasyon-mali kriz ve fazla üretim krizidir.

Kapitalist ekonomi dönemsel olarak patlak veren fazla üretim krizleri tarafından sarsılır. Bu krizler, üretimin toplumsal karakteri ile ona özel el koyuş arasındaki temel çelişkiden kaynaklanan yasal bir görünümdür. Yani makinalı üretime dayanan kapitalist ekonomide/emperyalizm döneminde fazla üretim krizlerinin devresel olarak patlak vermeleri bir yasadır. Süreklilik söz konusu değildir. Sanayinin gelişmesiyle sabit sermaye, kapitalist ekonominin devresel hareketini oluşturur ve kapitalist üretimin ancak bu aşamasında devresel krizler bir zorunluluk olurlar. Bu krizler 17. ve 18. yüzyıllarda görülen para-kredi- spekülasyon-mali krizlerden tamamen farklıdırlar. Devresel krizlere fazla üretim veya ekonomik krizler denir ve doğrudan kapitalist yeniden üretim sürecinden kaynaklanırlar. Bu krizlerin sürekli olamayacaklarını ve ancak devresel olarak patlak vereceklerini Karl Marks, sabit sermayenin dönüşüm hareketini inceleyerek tespit etmiştir :

Kullanılan sabit sermayenin değer büyüklüğü ile dayanıklılığı, kapitalist üretim biçiminin gelişmesiyle birlikte geliştiğine göre, sanayi ile sanayi sermayesinin ömrü her belirli yatırım alanında, birçok yılı, diyelim ki ortalama on yılı kapsayacak şekilde uzar. Sabit sermayenin gelişmesi bir yandan bu ömrü uzattığı halde öte yandan bu ömür, kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle aynı şekilde devamlı olarak hız kazanan üretim araçlarındaki sürekli alt üst oluşlarla kısalır. Bu, üretim araçlarında bir değişiklik ve bunlar fiziki olarak tükenmeden çok önce manevi değer kaybı nedeniyle sürekli yenilenmeleri zorunluluğunu getirir. Modern sanayinin temel dallarında bu yaşam çevriminin ortalama on yıl olduğu varsayılabilir. Ama burada önemli olan, belli bir sayı değildir. Şu kadarı açıktır; bu süre içinde sermayenin sabit kısmı tarafından hareketsiz tutulduğu birkaç yılı kapsayan birbiriyle bağıntılı devirler çevrimi, devresel krizlere maddi temel sağlar. Bu çevrim sırasında işler, birbirini izleyen durgunluk, orta derecede faaliyet, yükseliş ve kriz dönemlerinden geçer. Sermayenin yatırılmış olduğu dönemlerin birbirlerinden çok farklı olduğu ve zaman bakımından çakışmaktan çok uzak bulundukları doğrudur. Ama bir kriz, daima geniş yeni yatırmaların çıkış noktasını oluşturur. Bu nedenle, bir bütün olarak toplumun bakış açısından bir sonraki devir çevrimine az çok yeni bir maddi temeli sağlarlar.”(K. Marks. Kapital C. II, s. 198)

Marks böyle tespit ediyor. O, böyle tespit ediyorsa ve bu tespit sürekli krizi reddediyorsa yani ekonomik krizlerin ancak devresel olarak patlak vereceğini tespit ediyorsa bundan anlaşılması gereken, Marksizme inanan her kişi, çevre ve örgütün buna inanması ve sürekli kriz anlayışına karşı mücadele etmesi gerekir.

Fazla üretim krizlerine çoğu kez, mali- spekülasyon-kredi-banka-para, döviz- enflasyon krizleri refakat ederler. Bütün bu krizler, fazla üretim krizlerinin asla ve asla nedeni değildirler. Bu krizler, en fazlasıyla aşırı üretim krizlerini şu veya bu oranda derinleştirebilirler. Çelişkileri keskinleştirebilirler. Devrevi hareketi olmayan bu krizlerin patlak vermesi -şayet o süreçte fazla üretim krizi yoksa- mutlaka fazla üretim krizi patlak verecek anlamına gelmez. Bu krizler, doğrudan kapitalist yeniden üretim sürecinden kaynaklanmazlar ve tam da bu nedenden dolayı kapitalist üretim biçiminin yasal bir görünümü değillerdir. Yani bu krizler, makinalı üretim aşamasında olan kapitalizmin değil, kapitalizm önce si dönemin krizleridir.

Asya’nın söz konusu ülkelerinde, Rusya’da ve Brezilya’da krizler aynen kitaplarda yazıldığı gibi patlak vermişlerdir. Bu ülkelerde spekülasyon-mali krizler, fazla üretim krizlerinin habercisi olmuşlardır. Bahsettiğimiz gibi üretim, bu ülkelerde bir yerde, bir sektörde tıkanmıştır. Marks, “bir krizin (fazla üretim krizi kast ediliyor, SP) genel kriz olması için önemli metaları (motor rolü oynayan, SP) etkisi altına alması yeterlidir” diyor. (Bkz. “Artı Değer Üzerine Teoriler”, C. 26, s. 506. Alm) Japonya’da, “Asya Kaplanları” denen ülkelerde, Rusya’da ve son olarak da Brezilya’da olan da buydu. Şimdi bu ülkeleri ekonomik kriz kasıp kavuruyor ve dünyanın başka ülkelerini de etkiliyor.

Yeni bir dünya fazla üretim krizine doğru gelişmeyi hızlandıran faktörleri /momentleri verelim:

-Japonya ve Güneydoğu Asya ülkelerinde patlak veren ve devam eden fazla üretim krizi;

“Asya kaplanları” denen ülkelere itfaiyeci olarak giden IMF, kundakçı olarak açığa çıktı. Bölge ekonomilerine istikrar (!) kazandırmak için IMF’nin açtığı 117 milyar dolarlık kredi ekonomileri daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramadı. Bölge ülkeleriyle ilgili olarak yukarıda verdiğimiz tablolardan da anlaşılacağı gibi sanayi ve GSYİH %10- %15 oranlarına varan bir mutlak gerileme içinde. Keza Japonya’da sanayi üretimi küçümsenemeyecek oranlarda mutlak düşmüştür.

-Çin ekonomisi dünya krizine doğru gidişi hızlandıran bir faktör/tehlike olma özelliğini koruyor.
Üretimde şimdilik büyüme oranında önemsiz bir küçülme söz konusu. Çin para birimi Yuan, ABD Doları’na bağlandı ve 1997’de %40 değer kazandı. Bu durum Çin ihracatını güçleştiriyor. İmalatı pahalıya mal olan Çin ürünlerinin dünya pazarlarında rekabet şansı azalıyor. Japon para birimi Yen’in değerinin düşürülmesi, Yuan’ın değer kaybetmeme direnişini kıracak ve Yuan da değer kaybına uğrayacaktır. Bu durumda bütün Güneydoğu Asya ülkelerinde para birimleri yeniden değer kaybına uğrayacaklardır.

-Rusya krizi:
Bu ülke birçok krizi bir arada yaşadı. Yapısal kriz, siyasi kriz, mali- spekülasyon-para krizi ve fazla üretim krizi. Siyasal kriz şimdilik küllenmiş, hafiflemiş durumda. Mali spekülasyon para krizi, devam eden yapısal ve fazla üretim krizinden dolayı önemini kaybetmiştir.

-Latin Amerika:
Bir bütün olarak L. Amerika 1998’de krizde değildi. Brezilya, Arjantin, Şili gibi ülkelerde ekonomi 1998’de de mutlak büyümesine rağmen, L. Amerika özellikle Asya krizinin etkisi altında kalmış ve üretim genel olarak durgunluk sürecine girmiştir. Ocak 1999’da Brezilya’da mali ve fazla üretim krizinin aynı anda patlak vermesi, öncelikle Arjantin ekonomisini etkileyerek tüm kıta ekonomilerine yayılma ve ABD ve daha az güçle AB ekonomilerine sirayet etme özelliği taşımaktadır.

-Hammadde fiyatlarının olağanüstü düşmesi:
Asya krizinin en önemli sonuçlarından birisi, dünya hammadde fiyatlarını etkilemesidir. Bu ülkeler, hammadde alımını önemli boyutlarda azaltınca, dünya çapında aşırı hammadde üretimi doğdu. Farklı nedenlerden dolayı dünya çapında hammadde fiyatları 1980-1997 arasında % 45 düştü. Güncel olarak petrol fiyatı da varil başına 10 doların altına indi. Bu, görülmemiş bir durum. Hammadde üreticisi ülkelerin ekonomilerini oldukça olumsuz etkilemektedir. Rusya’da fazla üretim krizinin patlak vermesinde hammadde fiyatlarındaki düşüş belirleyici olmuştu.

-Kara Afrika’nın durumu yürekler acısı. Emperyalistler arası rekabet, bölgesel savaşlar, katliamlar bu zengin kıtanın daha da fakirleşmesine ve yoksulluktan kurtulmasına neden oluyor. Bir bütün olarak kıta, dünya ekonomisinin krize doğru gelişmesinde bir faktör ol maya devam ediyor.

-ABD ve AB ülkelerinde ekonomik durumu yukarıda açıkladık. Bu ülke ekonomileri krize karşı direniyorlar, krizden etkileniyorlar, ama henüz krizde değiller.

-Devam eden uluslararası yapısal kriz, dünya ekonomisinin yeni bir fazla üretim krizine doğru gelişmesinde önemli bir faktör oluyor.

Süreklilik kazanan otomasyon, en modern teknolojinin üretimde kullanılması bir taraftan üretimde verimliliği olağanüstü artırıyor, diğer taraftan da kitlesel işsizliğe neden oluyor. (Bu da iç pazarı daraltıyor.) Bir diğer örnek verecek olursak; Alman sanayi üretimi 1997’de ancak 1991 ’deki seviyesine ulaşabildi. Ama aynı dönemde ciro bazında bir sanayi işçisinin üretkenliği yaklaşık 328 bin Mark’tan 544 bin Mark’a çıktı, yani işçinin üretkenliği 1991’den 1997’ye yaklaşık % 66 oranında arttı.

Önümüzdeki dönemde dünya çapında çalışabilir nüfusun ancak % 20’sinin çalışmasıyla yüzde yüzünün çalışması durumunda elde edilen ürünün elde edileceğinin hesabı yapılıyor. Yani her yüz işçiden 80’i işsiz kalacak. Bu durum, kapitalist ekonomiyi tamamen istikrarsızlaştıracaktır. Bugün bu sürecin başındayız.

Akıl almaz boyutlara varan firma birleşmeleri de yapısal krizin bir sonucu ve aynı zamanda ögesidir. Her birleşme, uluslararası plan da daha büyük pazar hizmet etmek zorundadır. Rekabet gücünü artırmak zorundadır. Bu da otomasyon üretim sürecini yeniden yapılandırmak ve sonuçta da kitlesel işsizliktir.

-Emperyalist ülkelerin hangi biçim ve araçlarla olursa olsun gelişen krize karşı mücadeleleri başarısız kalmıştır. Asya örneğinde görüldüğü gibi alınan tedbirler krizi durduramamış, tam tersine derinleştirmiştir.

-Yeni sömürge ülkelerin mevcut borçlanma içinde boğulmaları, ekonomilerinin Asya ve Rusya krizinden etkilenmeleri emperyalist ülkelerin gelişen krizin yükünü yeni sömürgelerin üstüne yıkmalarını, dozajını artırmalarını engelliyor. Bu ülkeleri de daha da fazla talan etmenin olanakları daralıyor, talan sınıra yaklaşıyor.

-Doğu Avrupa ülkeleri ve Rusya dışında Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri, dünya ekonomisine entegre olmuş durumdalar ve bundan dolayı hem gelişen krizden etkileniyorlar ve hem de fazla üretim karşısında subap olma özelliğini kaybetmişlerdir.

Şimdilik bütün göstergeler, dünya ekonomik krizine doğru bir gelişmeye işaret ediyorlar. Emperyalist dünya sistemi daha büyük bir istikrarsızlığa doğru gidiyor. Önemli olan, gelişmenin mevcut durumunu ve yönünü doğru tespit etmek, bundan sonuçlar çıkartma ve sınıf mücadelesinin gelişmesinde değerlendirmektir.

Sınıf Pusulası, Sayı 1, Mart-Nisan 1999.