deneme

1 Kasım 1999 Pazartesi

KIBRIS SORUNU VE EMPERYALİST DALAŞ


KIBRIS SORUNU VE EMPERYALİST DALAŞ

Ecevit'in ABD'de de kimlerle, hangi konuyu, hangi kapsamda konuşacağı çok önceden tespit edilmişti. Protokolün, ziyaretten önce en ince noktasına kadar hazırlanması ve ele alınacak konuların belirlenmesi ve bu konular hakkında görüşlerin karşılıklı teatisi ziyaret öncesi gerçekleştirilmişti. Ecevit ve Clinton, Ecevit, IMF veya Dünya Bankası hangi konuyu hangi boyutta ele alacaklarını ve kamuoyuna nasıl bir açıklamanın yapılacağını biliyorlardı. Nitekim öyle de oldu. Amerikan emperyalizmi ve Türk devleti, dünya kamuoyuna, özellikle de AB'yle görüşmelerin ne denli olumlu olduğu, Türkiye-ABD arasında "dostluk" ilişkileri olduğu ve Türkiye'nin çok önemli bir ülke olduğu mesajı verilecekti. Bu mesaj verildi. Hal böyle olmasına rağmen Türk medyasında, beklentiler üzerine bolca yorum yapıldı. Umduğunu bulamadı diyenlerin yanı sıra, çetin pazarlıklar yapıldı diyenler de oldu. Her halükarda bu yorumcuların gözden kaçırdıkları gerçek, Amerikan emperyalizminin mali ve siyasi konuları birbirinden ayırarak ele almasıydı. Amerika, devlet olarak doğrudan mali "yardım" vaadinde bulunmadı ve bu biçimdeki "yardım"ın sınırlı olacağını çok önceden açıklamıştı. Amerikan emperyalizmi, mali konularda devreye IMF'yi ve Dünya Bankası'nı soktu ve Türkiye'nin mali talepleri IMF ve Dünya Bankası tarafından ele alındı. Henüz kimin ne dediği pek belli değil. "Deprem yardımı", IMF ile Stand-by sorunu devam ediyor. Her halükarda tahkim yasasının çıkmış olmasını ve Türkiye'de enerji sektöründe yatırımların kaçınılmaz olduğunu göz önüne getirirsek Türkiye'ye gelecek olan yabancı sermaye miktarının birkaç milyar dolarla sınırlı kalmayacağı açıktır. Merkez Bankası Başkanı Erçel'in açıklamasına göre uluslararası piyasalardan Türkiye'ye 2000 yılında 11 milyar dolar ve 2001 yılında da 13 milyar dolar olmak üzere toplam net 24 milyar dolar akacaktır. Bu miktar, azami değildir. Amerikan emperyalizmi, Türkiye'nin mali taleplerine kendi etkisindeki kurumları devreye sokarak sermaye akışı için yeşil ışık yakarak cevap vermiş oldu.

Amerikan emperyalizmi, Türkiye'ye yaklaşımında çok daha "ilgili" olduğunu gösterdi. Görüşmelerde ABD ve Türkiye'nin siyasi ve askeri alanda tam bir işbirliği içinde oldukları ortaya çıktı. Öyle ki, Amerikan emperyalizmi, insan hakları vb. konularda Türkiye'ye yönelik eleştirilerini "bu sorunlar çözülür", reformlar yapılır anlayışıyla geçiştirdi. AB'yi kastederek, bütün dünyaya Türkiye ile "stratejik ortaklık" içinde olduğunu açıkladı. Bununla da yetinmeyerek veya "stratejik ortaklık" anlayışının bir sonucu olarak Türkiye'yi G 20'lere taşıdı. Türk burjuvazisinin Amerikan gezisinde elde ettiği esas sonuçlar bunlardır. Artık ABD, Türkiye'nin sorunu benim sorunum demek istiyor. Türkiye'de ABD'nin sorunu benim sorunum diyecek ve ilişkiler böyle giderse Amerikan emperyalizminin çıkarları için savaşmaktan geri durmayacaktır. Kore'de olduğu gibi, "özgür dünya" adına değil, "stratejik ortaklık" adına.

ABD ile Türkiye arasındaki ekonomik, siyasi ve askeri ilişkiler artık bu "stratejik ortaklık" çerçevesinde, Amerikan emperyalizminin 21. yy stratejisi çerçevesinde ele alınmak zorundadır. Kıbrıs da bu çerçevede ele alınması gereken bir sorundur. Ecevit'in ABD ziyaretinden önce Kıbrıs sorunu yeniden alevlendirildi, pazarlık konusu edileceği üzerine bolca yazıldı. Ama bu sorun üzerine neyin ne kapsamda konuşulacağı da önceden biliniyordu. Öyle de oldu; Ecevit-Clinton görüşmesinde Kıbrıs sıradan bir sorun, ele alınan sorunlardan sadece birisi olarak değerlendirildi. Bu, Kıbrıs, sorununun artık önemsizleştiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, Kıbrıs, farklı güçler açısından oldukça önemli bir sorun. Görüşmelerde bu sorunun, beklendiği boyutlarda ele alınmamasının yegane nedeni sorunun çözümü konusunda Türkiye ile ABD arasında bir yakınlaşmanın sağlanmış olmasıdır. Bu yakınlaşma, Türk burjuvazisinin Kıbrıs politikasında, vazgeçmesi temelinde değil, Amerikan emperyalizminin hegemonya politikasının gereklerine uygun bir yakınlaşmadır. Önce bu politikanın ne olup olmadığına bakalım.

İki Kutuplu Dünya Döneminde Amerikan Emperyalizminin Kıbrıs Politikası

İki kutuplu dünya ile Amerikan emperyalizmi ve Sovyet sosyal emperyalizminin iki süper güç olarak dünya hegemonyası için dalaştıkları dönemi kastediyoruz. Bu dönemin 1974'e kadar olan bölümünde Kıbrıs, "bağımsız" bir devlet konumundaydı. (Devlet olarak yapılanışı 16.8. 1969). Kıbrıs, her iki süper güç açısından batmayan uçak gemisiydi. Kıbrıs, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına tam hizmet etmiyordu. Kıbrıs, ne Türkiye ve ne de Yunanistan gibi NATO üyesi. Kıbrıs'ın, İngiliz sömürgesiyken elden çıkması gibi bir durum da yoktu. Yani "özgür dünya"nın jandarması ABD'nin elinin altında bir üs konumundaydı. Ama devlet olarak "bağımsız" olan Kıbrıs, Amerika'nın gözüne batan bir dikendi. Üstelik Kıbrıs hükümeti ABD'ye üs vermeye de yanaşmıyordu. Stratejik konumundan dolayı Kıbrıs'a iki süper devletin duyduğu ilgi büyüktü. İki süper devlet, Kıbrıs'ı mutlaka elde edilmesi ve elde tutulması gereken bir "obje" olarak görüyordu. Batmayan uçak gemisi olarak Kıbrıs, stratejik olarak çok yönlü önemliydi. (Şimdi de öyle). Kıbrıs'a hakim olmakla Sovyet sosyal emperyalizmi, Akdeniz bölgesine hakim olacağına ve Kıbrıs üzerinden Ortadoğu"ya çıkacağına inanıyordu. Amerikan emperyalizminin nüfuzunda olan bir Kıbrıs, Sovyet sosyal emperyalizminin bölgede tutunamayacağı anlamına geliyordu. NATO üyesi olarak Yunanistan ve Türkiye, bu askeri örgütlenmenin güney sınırını oluşturuyorlardı. Bağımsız bir Kıbrıs, bu sınırı Akdeniz cephesinde bölüyordu. Bu adaya Sovyetler Birliği'nin yerleşeceğini düşünmek bile Amerikan emperyalizmi açısından bir karabasandı.

Makarios'un devrilmesinden sonra ABD, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sertleşmeyi ve savaşa doğru gidişi engellemeye çalıştı. İki NATO üyesinin savaşa tutuşmaları, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına hiç uygun değildi. Makarios'un devrilmesinden sonra Sovyetler Birliği, Akdeniz'deki askeri mevcudiyetini takviye ederek güçlendirdi. Sovyet sosyal emperyalizmi, Amerikan emperyalizminin taktiksel zor durumundan yararlanmak istiyordu. ABD'nin hem Kıbrıs'ı elden kaçırmamak ve hem de iki NATO üyesi arasında savaşı önlemek durumunda kalması, SB'yi o dönemde taktiksel olarak cesaretlendiriyordu. Nitekim Sovyet sosyal emperyalizmi, Türkiye'nin Kıbrıs tezini (darbeden sonra) başından beri destekliyordu. Böylelikle Türkiye'yi kendi yanına çekeceğini umuyordu. Sovyet sosyal emperyalizmi, aynı niyetle Yunanistan'a da yakınlaşmaya çalıştı, onun bütün çabası bir şekilde Kıbrıs'a çıkmak, adayı kendi nüfuzu altına almaktı. Sovyet sosyal emperyalizmi pragmatizmde sınır tanımıyordu.

Sonra revizyonist blok ve Sovyetler Birliği dağıldı, bununla birlikte iki kutuplu, iki süper devletli dünya da dağıldı. Buna bağlı olarak '90'lı yıllardan itibaren emperyalist ülkelerin dünya hegemonyası mücadelesi açısından bazı ülkelerin stratejik konumu değişti. Yeni koşullar, çıkarların yeniden yönlenişi, yeni değerlendirmeleri beraberinde getirdi. Amerikan emperyalizmi açısından Türkiye ve Kıbrıs bu türden değerlendirmelere birer örnektir.

İki süper güçlü dünyada Türkiye'nin yeri belliydi ve iki süper güç arasında paylaşılmayan bir "obje" değildi. Ama bu, Kıbrıs için pek söylenemez. Revizyonist blokun dağılmasından sonra dünya, tek süper güçlü ama çok kutuplu bir sürece girdi. Bu, emperyalist ülkeler arasında dünya hegemonyası için rekabette yeni bir durumdur. Bu süreç, Türkiye ve Kıbrıs'ın stratejik açıdan önemini artırdı. Kıbrıs üzerine rekabette Sovyetler Birliği'nin yerini bir bütün olarak AB aldı. Şimdi bölgemiz; Türkiye ve Kıbrıs üzerinde rekabet ABD ve AB arasında sürdürülüyor. Bu iki emperyalist güç arasındaki rekabet keskinleştiği için, önceleri dönem dönem gündeme getirilen Kıbrıs sorunu, şimdi gündemden hiç düşmüyor. Her bir güç sorunu kendi çıkarı doğrultusunda çözmek istiyor. Çözüm Ankara'da, Atina'da, Washington'da ve AB başkentlerinde aranıyor. Kıbrıslıya; Kıbrıslı Türk'e ve Rum'a kimse bir-şey sormuyor. Niye sorulsun ki! Bir arada yaşayabilmiş olan insanları bir arada yaşayamaz duruma getiren politika, dün de bugün de aynı politikadır. Bu politika hakim olduğu müddetçe de Kıbrıs sorunu ancak ve ancak güçler dengesine göre çözülebilir(l). Ama bu konuya geçmeden önce bir arada yaşayabilmiş insanların bir arada yaşayamaz duruma getirilmeleri sürecine bakalım.

Kıbrıs'ta Etnik Ayrıştırma Politikası ve Sonuçları

Kıbrıs'ta Türklerin ve Rumların ortak yaşamı İngiliz sömürge hakimiyeti altında '50'li yıllara kadar sürmüştü. Her iki etnik grubun milliyetçiliği esas itibariyle İngiliz sömürgeciliğine karşı kurtuluş mücadelesinde gelişti. Ağustos 1960'da kurulan iki toplumlu devlet, her iki tarafın burjuva politikacıları tarafından nihai amaca ulaşmayı geciktirici bir durum olarak görülmekteydi. Rum milliyetçilerinin nihai amaçları Enosis'ti. Yani Kıbrıs'ın tamamının Yunanistan ile birleşmesi ve Türk milliyetçilerinin nihai amacı da taksimdi. Her iki taraf arasındaki belirtilen amaçlı siyasi mücadele, karşılıklı katliam, 1974'te Türklerin tezine uygun bir çözüme ulaştı. Makarios'a yapılan darbeyi bahane eden Türkiye, garantörlük hakkını kullanma adı altında Kıbrıs'ı işgale girişti. Yunan faşist cuntasının Makarios'u devirme girişimi Türk burjuvazisi için aranan bir fırsattı ve o, fırsatı değerlendirerek nihai amacı, taksim'i gerçekleştirdi.

Adaya çıkan Türk ordusu, yaklaşık 160 bin Rum'u Kuzey'den Güney'e doğru sürmeye başladı. Ordu birlikleri, Rumlara kaçma olanağı sağlamak için ağır ilerliyorlardı. Türk burjuvazisinin esas amacı, ne Kıbrıslı Türkler'! Rum katliamından kurtarmak ve ne de Rumlardan intikam almaktı. Kıbrıslı Türkler"in Rum katliamından kurtulması ve Rumlara yönelik katliam esas amaca ulaşmak için atılan adımların sadece birer sonucuydu; Türk burjuvazisi, Kıbrıs'ın Kuzey kısmını Rumlar"dan arındırmayı ve işgal ettiği bu bölüme stratejik üs olarak yerleşmek amacını güdüyordu. Bu nedenle Kuzey'deki Rumları istenmeyen "unsur"lar olarak görüyor, Güney'e kaçmaları için işgal hareketini yavaşlatıyordu. Taksimin tam, geriye dönüşümsüz gerçekleşmesi için atılması gereken ikinci adım, nüfuz değişimiydi. Türk burjuvazisi amacına ulaşmak için adanın demografik yapısının tamamen değiştirilmesi gerektiğini biliyordu ve bunu da işgal sürecinde ve hemen sonrasında gerçekleştirmeye koyuldu.

Kıbrıs'ta Türkler ve Rumlar kendilerine ait bölgelerde değil, karışık olarak bir arada yaşıyorlardı. Türk burjuvazisi bu nedenle, şayet Türkler'i korumak istiyorsa adanın tamamını ve özellikle de Güney kesimini işgal etmesi gerekiyordu. Bu, imkansız bir adım olduğundan atılması gereken ilk adım, stratejik olarak Türkiye'nin çıkarına en uygun olan Kuzey'de Rumlar'ı kovmak, adada dağınık olarak ve özellikle de Güney'de yaşayan Türkler'i Kuzey'e çekmekti. Bu adımın ilk aşaması, Kuzey'deki Rumlar'ın Güney'e sürülmesi kolay gerçekleşti. İkinci aşama zordu ve uzun sürdü. İşgal hattının Güney kesiminde kalan Türkler'in sayısı yaklaşık 44 bin kadardı. Yani adadaki o zamanki Türk nüfusun yarısı. Bu insanlar küçük gruplar halinde Kuzeye geçseler de süreç hızlı ilerlemiyordu. Ancak Ağustos 1975'te iki taraf arasında yapılan anlaşmayla Güney'deki Türkler'in Kuzey'e göçü sağlandı. Buna karşın Kuzeyde kalmış olan 15 bine yakın Rum'un "normal yaşam" sürdürmesini Türk tarafı teminat altına alacaktı.

Etnik ayrıştırma süreci 1975'te tamamlandı. Bu süreci işgal ile hızlandıran ve sonuçlandıran, daha doğrusu 1974/75'teki etnik ayrıştırma sürecine dikte eden taraf, Türk ordusuydu. Ama bu süreci on yıl önce başlatan taraf ise Rumlardı. Kıbrıs'ın bağımsızlığını Enosis'e giden süreçte sadece bir aşama olarak gören Kıbrıslı Rum ve Yunanistanlı şovenistler, paramiliter güçler 1963/64 olaylarını başlattılar. Bu yıllarda etnik ayrıştırmanın ilk adımı atılmıştı. Ayrıştırmanın ilk adımını 1963/64'te Rum kesimi attı. 1974/75'te de Türk ordusu ikinci ve nihai adımı atarak etnik ayrıştırma sürecini tamamladı.

Her iki tarafın şovenistleri "ana vatanları Türkiye ve Yunanistan'ın politikalarını uygulayarak adada, her iki etnik grubu aynı potada birleştiren Kıbrıslı olma veya Kıbrıslılık bilincinin gelişmesini engellediler. İki etnik gruba onların kaynaşmasına dayanan Kıbrıslı olma olanağı, Ağustos 1960'ta Kıbrıs devletinin kurulmasıyla elde edilmişti. Türkiye ve Yunanistan, adadaki uşakları ile birlikte Kıbrıs'ta Kıbrıslı olma bilincinin gelişmesini engellemek için birbirleriyle yarıştılar. Zaten her iki tarafın nihai amaçları (taksim ve Enosis) Kıbrıs'ta Kıbrıslı olma bilinci değil, Türk veya Rum olma/kalma bilincine hizmet ediyordu. Kıbrıslı olmayı esas alan her iki taraftan devrimci ve demokratların çabalarını engellediler ve bunun ötesinde bu güçleri katletmeye yöneldiler.

1974'te ada fiilen ikiye bölündü. O günden bugüne her iki tarafın çabalarına baktığımızda anlayışlarında değişen bir şeyin olmadığını görüyoruz. Türk tarafı, nihai amacı olan taksimi fiilen gerçekleştirmişti. Bütün uğraşısı da fiili taksime hukuki içerik vermekti. Yunan tarafı ise, adanın eski, 1974 öncesi statüsüne dönüştürülmesini Enosis için yeni bir start olanağı olarak görmeye devam ediyor. Güçler dengesi bakımdan Yunanistan, Türkiye karşısındaki yetersizliğini ve Enosis için tek başına bir şey yapamayacağını bildiği için umudunu uluslararası görüşmelere bağlıyor. 1975'ten bugüne kadarki Kıbrıs konusundaki uluslararası görüşmelerin sonuçlarına baktığımızda ilginç bir gelişme görüyoruz; çoğu kez Türk tarafı baskı altında tutuluyor, ambargo ile karşı karşıya kalıyor. Ama fiilen kaybeden Yunan tarafı, kazanan ise Türk tarafı oluyor. Öyle ki, Rum-Yunan tarafı Şubat 1977'de imzalanan ve Denktaş-Makarios "ilkeler" olarak bilinen "bağımsız, bağlantısız bir federal Cumhuriyet" anlayışını sonraları reddetme yolunu seçtiler. Amerika'nın Türkiye'ye uyguladığı silah ambargosu ve BM'nin sıkıştırmasıyla -ve '70'li yılların ikinci yarısında Türkiye'de genel devrimci demokratik mücadelenin yükselişi ve bunun faşist diktatörlüğü zora sokuşu da göz önünde tutulursa- sonuç alınacağını ve Kıbrıs'ta '74 öncesine dönüleceğini sanıyorlardı. Tam tersi oldu. Türkiye, her vesile ile Kıbrıs sorununun hükümet politikası olmadığını, bunun ulusal bir dava olduğunu ve 74'ten önceki duruma dönülemeyeceğini açıklıyordu.

Makarios, Kıbrıs'ın "devletsel bağımsızlığını da söz konusu yapıyordu. Yani gerektiğinde Sovyet sosyal emperyalizmi ile ilişki kurarım mesajını veriyordu. Bu, SB'nin Kıbrıs'ta nüfuz sahibi olması için bir olanaktı. Makarios'un ölümünden sonra Kıbrıs Rum kesimi önderleri tamamen pro-batıcı (batı yanlısı) oldukları için Kıbrıs'ta iki süper devletin hegemonya mücadelesi olanağı geri plana itilmiş ve Kıbrıs, batılı emperyalist ülkelerin bir sorunu durumuna gelmişti. Sovyet sosyal emperyalizminin var olduğu dönemde de Batılı emperyalist güçler arasındaki; hegemonya mücadelesi ön plana çıkamadığı için, iki süper devlet arasındaki dünya hegemonyası mücadelesine tabi kaldığı için, Kıbrıs sorunu, dönem dönem Türk ve Yunan burjuvazisinin iç politik sorunlarından dolayı alevlendirilen bir sorun olarak ele alındı.

'90'lı yılların başından bu yana durum değişmeye başladı. 1989/91 döneminde revizyonist blok çökmüş ve SB dağılmıştı. SB'den geriye kalan Rus emperyalizmi dağılmanın ve blok olarak çöküşün beraberinde getirdiği sorunlarından dolayı hâlâ içinden çıkamadığı siyasi, ekonomik, askeri bir kriz içine girdi. Bu, görece bir zayıflama demekti ve Rus emperyalizmi geri çekilerek, şimdilik dünya çapındaki hegemonya mücadelesinde iddiasız olduğunu kabul etti.

Aynı dönemde, Sovyet "tehlikesi"nin ortadan kalkması vesilesiyle birlikte batılı emperyalist ülkeler arasındaki cendereye sıkıştırılmış durumdaki çelişkiler/rekabet atılımları açığa çıktı. Özellikle bir taraftan ABD, diğer taraftan bir bütün olarak AB ve onun belirleyici bileşeni olan Almanya arasındaki rekabet, dünya politikasına bölgesel adımlarla (Balkanlar, Kıbrıs) damgasını vurmaya başladı.

Yunanistan ve Rum kesimi, bu sefer de bu gelişmeye umut bağladılar. 1994/95'e kadar Kıbrıs sorunu BM'de ele alınıyordu. Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi, Kıbrıs sorununu BM'den AB'ye kaydırmaya çalıştılar. Onlara göre Türkiye, ne pahasına olursa olsun AB'ye girmek istiyor ve Türkiye'nin AB üyeliği Kıbrıs'ta vereceği tavize endeksli olmalıdır. Amerikan emperyalizmi ile rekabet eden AB de bir bütün olarak Kıbrıs'a hakim olmayı kendi çıkarlarına uygun görüyor ve üyesi Yunanistan'ın "sorunu"na sahip çıkıyordu.

Kıbrıs ve Emperyalistler Arası Çelişkiler

S-300 "badiresi" atlatıldıktan sonra Kıbrıs, yeniden ABD-AB arasındaki bir soruna dönüştü. Rusya'dan S-300 füzeleri ısmarlayan Rum kesimi -güya Yunanistan'ın bundan haberi yokmuş- Enosis'i gerçekleştirmek için her yola başvuracağını gösterdi. Bu füzeleri Rusya'dan satın almak" aslında ABD ve AB'ye yönelik bir tehditti. Bu füzelerin yerleştirilmesi ve kullanılması için çok sayıda Rus elemana ihtiyaç vardı. Bir bütün olarak bu füzeler ile birlikte Rusya, Kıbrıs'a yerleşecekti. Türk burjuvazisi, bu füzelerin kendisi için hiç de büyük bir tehlike oluşturmadığını biliyordu. Ama bunu, Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan'a karşı bir fırsat olarak değerlendirdi ve savaş naraları atmaya başladı. Rusya'nın Kıbrıs'a yerleşme olasılığını göz önünde tutan AB ve ABD, Kıbrıs üzerindeki kendi araçlarındaki rekabeti bir kenara bırakarak "obje"nin bütününü kurtarmak için Türkiye'ye hak verdiler ve bu füzelerin Kıbrıs'a konuşlandırmamasını sağladılar. ABD, AB işbirliği ile Türk tarafı teskin edilmiş, Rum tarafı azarlanmış, Yunanistan tarafı oyunun kurallarına göre oynaması için hizaya getirilmiş ve Rus tehlikesi atlatılmıştı. O dönemde "Ethos" gazetesi ile söyleşi yapan Rus Savunma Bakanlığı'ndaki devlet seferi general L. İvazov şöyle diyordu; "Bazıları Rusya'nın Güneydoğu Avrupa'da bir rol oynamasını istemiyorlar. Bunlar, şimdiki güçler dengesinin, Türkiye'nin lehine olan güçler dengesinin devamını istiyorlar".

Böylelikle Rus emperyalizmi bir taraftan ABD'ye mesaj yollarken diğer taraftan geçici zayıflığımızdan dolayı sesimiz ancak bu kadar çıkıyor, ama bölgede var olma niyetimiz değişmemiştir, diyordu.

Rusya hâlâ bu niyetiyle yaşar durumda. Bu nedenle onu bir kenara bırakıyoruz. Geriye ABD ve AB kalıyor. Kıbrıs sorunu-Türkiye-Yunanistan-ABD ve AB!

AB, Türkiye'nin üyelik nedeniyle Kıbrıs'ta taviz vereceğine inandığı için Kıbrıs Rum kesimi ile bütün Kıbrıs'ı bağlayan üyelik görüşmelerine başladı. Bunun üzerine Türkiye, Kıbrıs'ta taviz verilemeyeceğini, Kıbrıs Rum kesimi ile AB arasındaki ilişkilerin gelişmesine paralel olarak Kıbrıs Türk kesimi ile Türkiye arasında entegrasyonu geliştireceğini açıkladı. Bu, Türk burjuvazisi için önemli bir fırsattı. 74'teki fiili taksime şimdi hukuki bir kılıf bulunuyordu. AB, Kıbrıs politikası ile Kıbrıs'ın hukuki olarak da bölünmesini hızlandırıcı bir rol oynadı. Kıbrıs sorununun AB'ye havale edildiği 1994/95'ten en son G -7'ler toplantısına kadar Amerika'nın Kıbrıs'a baskısı, izlemekten pek öteye geçmedi. G7'ler toplantısında sorun, BM'ye havale edilsin diye gündeme getirildi. Öyle de oldu. Şimdi Kıbrıs, yeniden BM'nin gündeminde. Zaten AB'nin Türkiye'nin aday üyelik sorununda Kıbrıs'ı pek ön plana çıkartmaması da bunu gösteriyor.

Ecevit-Clinton görüşmesinde, Clinton, "Kıbrıs'ta bundan böyle 74 öncesine geri dönüş olmaz" demiş. Clinton'un bu açıklaması, Türk burjuvazisinin anlayışı. Aynı açıklama Rum kesiminde ve Yunanistan'da şaşkınlığa yol açınca Amerika, "Clinton'ın sözü yanlış anlaşıldı, bu, siyasi değil, güvenlik içerikli bir açıklamaydı" diye yorum yapmak zorunda kaldı. Önemli olan, açıklamanın kendisidir. ABD, ilk defa adanın fiili bölünmüşlüğünü kabul ediyor. Aynı dönemde BM Genel Sekreteri K. Annan'ın Denktaş ve Ecevit ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklama da ilginç; Annan, Denktaş'a şunları söylemiş; "Bay Annan müzakere sürecinde bir hususta kararlı. Kıbrıs sorununa dışarıdan çözüm planları sunulmasına karşı. Bu beni çok memnun etti. Genel sekreter ayrıca bize haber vermeden sürpriz bir karar veremeyeceğini vaat etti" (11 Eylül 1999 tarihli Hürriyet'ten).

Amerika ziyareti sırasında Annan ile görüşen Ecevit, ona "Türkiye ve KKTC olarak Ada'daki sorunun çözümünde sizi tek yetkili görüyoruz. Başka hiçbir yaptırım veya arabuluculuğu kabul etmiyoruz" demiş. Ve Annan da, Ecevit'i dinledikten sonra "sizinle görüşene dek Ada'da tarafları bir araya getirmek için davet mektubu gönderme hazırlığı içindeydim. Ancak şimdi Ankara'nın ne kadar ciddi olduğunu gördüm. Bu yüzden ben de acele etmeyerek beklemenin en uygunu olacağını düşünüyorum"demiş (2 Ekim 1999 tarihli Hürriyet'ten).

Türkiye ve Kıbrıs Türk kesimi uzun zamandan beri, Kıbrıs sorununun çözümü için konfederasyon önerisinde bulunuyorlar. ABD, bu öneriye sıcak baktığını bir kaç kez "ağzından kaçırdı". Bütün bu niyet ve açıklamaları alt alta getirdiğimizde, toplayıp ve çıkardığımızda ortaya belli bir politika , belli bir gerçek çıkıyor. Yaklaşık olarak '90'lı yılların başından bu yana Türkiye'nin Kıbrıs politikası Amerikan emperyalizminin desteğini alıyor. Daha önceki genel sekreteri B. Ghali, vasıtasıyla Denktaş'ı azarlayan BM gitmiş. Şimdiki genel sekreter vasıtasıyla Türk tarafını dinleyen ve anlayan bir BM gelmiş. Daha önce Türkiye'ye ambargo koyan, Türkiye'yi cezalandıran ABD gitmiş, yerine Türkiye'ye "hak veren" bir ABD gelmiş!! Bunun bir nedeni olmalıdır. Bu neden, Amerikan emperyalizminin hem bölgesel hakimiyetinde ve hem de 21. yy stratejisinin bir gereği olarak bölgeyi mutlaka kendi güdümünde tutma anlayışında aranmalıdır.

Bir arada yaşamış olan ve bir arada yaşama bilincinde olan insanlar, yerlerinden-yurtlarından kopartılarak her iki tarafın, esasen de Türk ve Yunan hakim sınıflarının çıkarları doğrultusunda etnik ayrıştırmaya maruz bırakıldılar. Bu yetmiyormuş gibi, her gün 24 saat körüklenen şovenizmle birbirlerine düşman edildiler. Yeni nesil böyle yetişti. Beraber olmanın değil ayrı kalmanın, düşman olmanın koşulları yaratıldı. Böyle bir gelişmenin sorumlusu, her iki tarafın hakim sınıflarıdır. Adada fiili bir durum yaratılmıştır ve her iki tarafta da toplumlar bu fiili duruma göre siyasi, ekonomik, kültürel vb. örgütlenmiş ve şekillenmişlerdir.

Kıbrıs sorununu "çözmek" isteyen emperyalist güçler bu durumu bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Ama onların niyeti, Kıbrıs sorununu çözmek değil, adayı kendi kontrolleri altına almaktır. Bu amaca ulaşmak için, dünya kamuoyu önünde ikiyüzlü duruma düşmekten de çekinmiyorlar. Bir taraftan, örneğin Balkanlar'da olduğu gibi, insanları etnik kökenlerine göre ayrıştırıyorlar, ama diğer taraftan Kıbrıs'ta birleştirmek istiyorlar. Neden? Çünkü Yugoslavya'nın parçalanmasında ve Kosova savaşında gördüğümüz gibi, bu bölgede emperyalistler arası rekabet, insanları etnik kökenine göre ayrıştırmayı kaçınılmaz kılıyor iken, Kıbrıs'ta tam bunun tersi yapılmak isteniyor. Bir tarafta emperyalist çıkar, "böl ve yönet" taktiğini uygun görürken, diğer tarafta "birleştir ve yönet" taktiğini geçerli görüyor.

Gerek ABD ve gerekse de AB, Kıbrıs'ın bütününe hakim olmak için mücadele ediyorlar. Ama en kötü durumda bir kısmıyla da yetinmek zorunda kalacaklar.

Revizyonist blokun dağılmasından sonra Türkiye gibi Kıbrıs'ın da önemi arttı. Bu blokun çökmesi ve SB'nin dağılmasından sonra o zamana kadar dünya çapında hakim olan güç dengeleri ve rekabetin yönü değişti. Elini çabuk tutan ve tabii gücüne dayanan Amerikan emperyalizmi, 21. yüzyılda da dünya hakimiyetini sürdürmek için yöneliş alanlarını ve bu alanlarda işbirliği yapabileceği güçleri belirledi. 21. yüzyılda dünya hakimiyeti Avrasya alanının kontrolünden geçiyordu. Bu alan(bu alan Batı Avrupa’yı da kapsamına alıyor) dünya üretiminin %60'dan fazlasını sağlıyor ve dünya enerji kaynaklarının önemli bölümü bu alanda bulunuyor. Bu alana girmek nispeten kolay oldu. Ama çıkmak, yani elde edilen zenginlikleri dünya pazarına taşımak o kadar kolay değil. Bunun için güvenli toprakların olması gerekiyor. Anadolu coğrafyası, Amerikan emperyalizmi için en uygun alandı (Tabii ki Türkiye'nin ABD açısından önemi, sadece yapılması düşünülen petrol boru hattından kaynaklanmıyor). Bakü-Ceyhan ve Ortadoğu bağlamında Kıbrıs oldukça önemli bir üs oluyordu. Akdeniz'e indirilen petrolün kontrolü ve Ortadoğu'ya olan yakınlık. Kıbrıs, esasen bu iki açıdan/olgudan dolayı ABD ve AB için önemlidir. Her iki emperyalist güç arasındaki rekabet giderek keskinleştiği için Kıbrıs sorunu da gündemden hiç düşmez oldu. ABD ve AB arasındaki rekabet, bölge üzerindeki hegemonya mücadelesi devam ettiği müddetçe Kıbrıs sorunu da hep gündemde kalacaktır ve Kıbrıs'ın geleceği şimdilik bu iki emperyalist güç arasındaki dengenin seyrine bağlı olacaktır.

Son söz henüz söylenmedi. Söylenmesi için de zaman erken. Dalaşma anlaşılan o ki, bir süre daha BM şemsiyesi altında sürdürülecek. Ama tarafların tavırları oldukça açık. Bir taraftan Türkiye ve ona Kıbrıs politikasında yakınlaşan ABD, diğer taraftan Yunanistan-AB.

Son dönemlerde AB -Türkiye cephesinde ne değiştiyse- Türkiye'nin AB'ye aday üyeliğine sıcak baktığının mesajlarını veriyor ve anlaşılan o ki, Yunanistan'ı frenleyerek, Türkiye'nin aday üyeliği sorunuyla Kıbrıs sorununu yan yana koymuyor. Bu alandaki gelişme başka bir yazı konusudur.

Kıbrıs konusunda ABD-Türkiye arasındaki ilişkiler "stratejik ortaklık", "dostluk" anlayışının dışında düşünülemez. ABD efendi, Türkiye köle. Ama öneminin bilincinde olan bağımlı bir burjuva devlet ve stratejik önemini pazarlamanın bilincine varmış. Bu nedenle talepler öne sürüyor ve çıkarlar çakışıyor. ABD, Türkiye'yi hizaya getirip Kıbrıs'ta istediği çözümü dayatır anlayışı veya ABD'nin Kıbrıs'a bakışının Türkiye'ninkinden çok farklı olduğu anlayışı doğru değildir. ABD açısından Türkiye'nin Kıbrıs politikası şüphesiz ki ideal değil. Ama adanın tamamından olmaktansa bu politikanın arkasında durarak bir bölümünü elde tutmayı yeğliyor. O, adanın bütününü istiyor. Ama olmazsa bir kısmına da razı. Bu nedenden dolayı, istese de istemese de Türkiye ile aynı safta yer alıyor. Amerikan emperyalizmi de biliyor ki, Türkiye'nin Kıbrıs politikasına ters düşerek "stratejik ortaklık" kurulamaz. Bu, "dostluğa" sığmaz. Bu aşamada yapılması gereken, istese de istemese de AB karşısında Türkiye'nin yanında görünmek. Amerikan emperyalizmi "stratejik ortaklığın" gereğini yerine getiriyor.

Ecevit'in Clinton ile ne konuştuğunu AB de biliyor. ABD ile Türkiye arasındaki "stratejik ortaklığın" kendisine karşı bir ortaklık olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenden dolayıdır ki, Türkiye cephesinde neredeyse hiçbir değişme olmamasına rağmen, Türkiye'ye yaklaşımda değişme oldu. AB, Türkiye'nin aday üyeliğine sıcak bakar oldu. Bu gelişmelerin aynı dönemde olması Türkiye ve Kıbrıs üzerinde rekabetin ne denli keskinleştiğine işarettir. Şimdilik ABD, AB'ye nazaran Kıbrıs konusunda da bir adım ileride. Sorunu yeniden BM'ye havale ettirdi. 74'ten önceki duruma dönülemez dedi. K. Annan da Ecevit'i dinledikten sonra her iki kesimi bir araya getirmek için yazacağı davetiyeyi erteledi. K. Annan'ın toplumlar arası görüşmelerin yeniden başlaması için yazacağı davetiyenin içeriği hiç önemli değil. Önemli olan, kimi hangi sıfatla toplantıya çağıracağıdır. Türk tarafı devlet olarak çağrılmaktan öte bir beklenti içinde değil. Bu sıfatla çağrılmak, BM tarafından, dolayısıyla dünya tarafından devlet olarak tanınmak anlamına geliyor ve böylece adanın 1974'teki fiili bölünmüşlüğü hukuken kabul edilecek ve KKTC devlet olarak tanınacak!

Sınıf Pusulası, Sayı 4, Kasım-Aralık 1999.