deneme

BM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2022 Perşembe

YAŞAM KOŞULLARI YOK EDİLEN DÜNYA

 

YAŞAM KOŞULLARI YOK EDİLEN DÜNYA-

ENERJİ BAĞLAMINDA YAPISAL KRİZ

MARKSİST-LENİNİST POLİTİK EKONOMİNİN SORUNLARI (1)


Enerji krizi yapısal krizin doğrudan bir ifadesidir.

Enerji temin kaynakları değişmediği müddetçe bu kriz devam eder.

Ancak kaynakları değişirse kriz de kriz olmaktan (yapısal kriz) çıkar.


Yapısal Krizler

Yapısal kriz bazı üretim sektörlerinde kronik hal almış biçimde ortaya çıkan krizlerdir. Bu krizler ne bugünden yarına patlak verirler ne de kısa zaman zarfında sonlanırlar. Uzun yıllar devam eden bu krizler, sonuçta üretimde gerilemelere ve işçilerin kitlesel olarak sokağa atılmalarına neden olurlar.

18 Haziran 2021 Cuma

NATO YENİ DÜŞMANINI TESPİT ETTİ

 

NATO YENİ DÜŞMANINI TESPİT ETTİ*

NATO'nun 2030 konsepti güya bütün sorunlara cevap vermekteymiş. NATO'nun Rusya ve Çin'e karşı Almanya gibi "gönülsüz", Fransa gibi "beyin ölümünden" bahseden, Doğu Avrupa ülkeleri gibi özellikle Rusya'ya karşı kışkırtan, Türkiye gibi "rahat" durmayan üyeleri var. NATO Genel Sekreteri bu zirve ile yeni bir sayfa açıldığını ilan etti. Açılan yeni sayfanın NATO'nun önde gelen AB üyelerini yeniden canlandırıp canlandırmayacağını zaman gösterecektir.

15 Nisan 2003 Salı

“PİRÜS ZAFERİ“



Amerikan emperyalizmi, bütün olanaklarını seferber ederek, Irak’a karşı savaşında haklı olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Ama dünya çapında milyonlarca insanı savaş arabasına koşamadı. Tam tersine geniş yığınların savaşın nedenleri üzerine, barış ve emperyalist barış üzerine düşünmelerine neden oldu.

Irak’a karşı Amerikan saldırganlığı, emperyalist dünya sisteminin vurulabilirliğini, istikrarsızlığını gözler önüne sermiştir. Her ne kadar, yoğun askeri güç kullanımıyla Saddam rejimi yıkılmış olsa da bu, Amerikan emperyalizmi açısından bir “Pirus Zaferi”nden öte bir anlam taşımamaktadır. Amerikan emperyalizmi siyasi ve ahlaki anlamda yenilmiştir. Sadece Amerikan emperyalizmi değil, bütün emperyalist ülkeler, Amerikan saldırganlığı karşısındaki tavırlarından dolayı, dünya işçi sınıfı ve emekçi yığınları nezdinde yenilmişlerdir. Çünkü emperyalist ülkelerin hepsi, soruna kendi çıkarları açısından yaklaştıklarını gizleyememişlerdir. Barıştan yana olduğunu söyleyen emperyalist ülkeler, başta da Almanya, Fransa ve Rusya, Amerikan emperyalizminin tek başına savaşmasına, kendilerini ganimete ortak etmeyeceğini bildikleri için karşı çıkmışlardır. Barış hareketini de kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışan bu emperyalist güçler, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme planında BM’e ve dolayısıyla da kendilerine yer verilmesini hala ummaktadırlar.

Dünya çapında geniş emekçi yığınlar, emperyalist ülkeler arasındaki bu çelişkinin barış eksenli olmadığını, çıkar eksenli olduğunu görmüşlerdir. Bu anlamda emperyalist dünya sistemi teşhir olmuştur.

Üstün savaş tekniğine dayanarak 48 saatte Bağdat’a gireceğini açıklayan Amerikan ordusu, savaşın seyrinde belirleyici olanın yüksek teknolojiye dayanan silahların olmadığını, aksine savaşın karakterine ilişkin bilinçli tutumuyla insan gücünün olduğunu ve bu anlamda strateji ve taktiklerinin pek işe yaramadığını görmüştür.

Devasa savaş gücüyle, dünya çapında işçi sınıfı ve emekçi yığınları korkutacağını, sindireceğini sanan Amerikan emperyalizmi, her şeye muktedir olmadığını görmek zorunda kalmıştır. Daha da görecektir. Saddam rejimini karşı savaş bitmiştir, ama Irak halkına, Ortadoğu halklarına karşı savaş yeni başlamıştır. Genel olarak emperyalizme, özel olarak Amerikan emperyalizmine ve yerli işbirlikçilerine karşı duyulan kin ve nefret örgütlü mücadeleye dönüşecektir. Irak halkı, ABD’nin Irak’a özgürlük getirmediğinin işgalin daha ilk günlerinde görmüşlerdir. Saddam rejimine duyulan nefrit, Amerikan işgaline yönelmektedir.
II. Körfez Savaşı bir taraftan emperyalist ülkeler arasındaki, diğer taraftan da başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler ile geniş yığınlar arasındaki çelişkilerin keskinleştiğini göstermektedir. Revizyonist blokun ve SB’nin dağılmasından sonra, Lenin belirttiği gibi, "... bütün emperyalistlerin ittifakını kaçınılmaz” yapan koşullar ortadan kalkmış ve yerini, yeni koşullar; “bir emperyalisti diğerlerinin karşısına diken” koşullar almıştır. (c. 27, s. 363. "Dış Politika Üzerine Rapor").

Emperyalistler arası güçler dengesi veya dengesizliği, eşit olmayan gelişmenin bir sonucu olarak, rekabet merkezlerinin oluşmasına neden olmuştur. Bugün dünyayı yeniden paylaşma mücadelesi, I. ve II. Dünya Savaşları öncesinde ve “Soğuk Savaş” döneminde olduğu gibi emperyalistler arası ittifaklar arasında sürdürülmemektedir. Emperyalistler arası ittifakın koşulları henüz oluşmadığı veya böyle bir ittifak olmadığı için, mevcut durumda en güçlü olan emperyalist ülke, diğerleri karşısında istediği sonuçları alabilmektedir. Bu dengesizliğin boyutlarını veya Amerikan emperyalizmini dünya emekçileri ve diğer emperyalist ülkeler karşısında bu denli pervasız hareket etmesinin nedenini silahlanma harcamalarında görüyoruz. 21. yüzyılda da Amerikan hegemonyasını devam ettirebilmek için sürekli savaşmak zorunda olduğunu bilen Amerikan emperyalizmi, bu doğrultudaki hazırlıklarını yıllardan beri sürdürmektedir. Bunun böyle olduğunu savaş bütçesi gösteriyor. 2001 yılı itibariyle Almanya’nın savaş bütçesi 27,5; Fransa’nınki 33,6; İngiltere’ninki 35,4; Japonya’nınki 40,3; Çin’inki 47; Rusya’nınki 65 ve ABD’ninki de 329,1 milyar dolardı. İlk 6 ülkenin silahlanma harcamalarının toplamı 248,8 milyar dolar tutuyor. Bu miktar tek başına ABD’nin silahlanma harcamasının yüzde 75,6’na denk düşmektedir.

Amerikan emperyalizmi bu gücüne ve olanaklarına dayanarak sadece Ortadoğu’yu değil, bütün dünyayı kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması, Balkanlardaki ve Afganistan’daki yeniden yapılandırma girişimlerini pek benzemiyor. Balkanlarda ve Afganistan’da Amerikan emperyalizmi NATO ve BM’i, AB’yi, Rusya’yı hesaba katmak zorunda kalmıştı veya işine öyle geldiğin için hesaba katıyordu. Ortadoğu’da ise farklı bir durum söz konusu. Irak’a karşı tek başıma savaştım ve ganimeti de istediğim gibi toplarım tavrıyla hareket eden Amerikan emperyalizmi açısından Irak, esas hedefi Orta Asya açısından önemli, tek başına hakim olması gereken bir üs konumundadır. Bu nedenle o, diğer emperyalist ülkeleri bu bölgeden ve bölgenin enerji kaynaklarından uzak tutmaya çalışmaktadır.


31 Mart 2003 Pazartesi

BARIŞ HAREKETİ VE EMPERYALİST SAVAŞ


 
Amerikan emperyalizminin hesabı tutmadı. Kaç günde Bağdat’a varılacağı, Saddam rejiminin nasıl yıkılacağı, nasıl bir rejimin kurulacağı, Irak petrolünün nasıl paylaşılacağı ve hangi firmalara Irak’ın yeniden inşası için ihale verileceği çok önceden hesaplanmıştı. Öyle ki Iraklılar, saldırganları ellerinde çiçeklerle kurtarıcı olarak karşılayacaklardı. “Cerrahi savaş” sürdürüleceği için hiçbir işgalcinin burnu dahi kanamayacaktı. Bunların hiçbirisi gerçekleşmedi. İşgal orduları Necef çöllerinde çakıldı kaldı. Irak halkı, işgalcilere çiçek uzatmadı, ülkesine savunmaya başladı. Açık ki işgalciler, ikinci bir Vietnam yaşayacaklar. Irak halkı, Saddam rejiminin karakterinden, bu rejimi isteyip istememesinden bağımsız olarak, ülkesine işgalcilere karşı korumakta kararlı olduğunu gösterdi.

Bu mücadelesinde Irak halkı yalnız değil. Dünya çapında milyonlarca insan, bu savaşı engelleme umuduyla sokaklara döküldü, görkemli gösteriler yaptı. Savaşın başlamasından sonra da yine milyonlar, savaşa karşı protestolarını yükselttiler. Öyle ki, gösterileri yasaklayan İran ve Çin de kontrollü gösterilere izin vermek zorunda kaldı. Amerikan emperyalizmi, Irak halkının yalnız olmadığını, uluslararası güçlü bir desteğe sahip olduğunu gördü.
Bu destek ifadesini, bazı emperyalist ülkelerin bu savaşa karşı çıkma hareketinde değil, barış hareketinde buluyor.

Irak’ın yer altı zenginliğinin nasıl paylaşılacağı, Ortadoğu’da emperyalist hakimiyetin nasıl gerçekleşeceği konusunda emperyalist ülkeler arasındaki çelişkinin keskinleşmesi, emperyalist dünyayı ikiye böldü. Irak’a karşı savaş konusunda BM, NATO, AB ikiye bölündü. ABD, İngiltere ve İspanya’dan oluşan savaş cephesinin karşısında başını Almanya ve Fransa’nın çektiği, Rusya ve Çin’in de desteklediği “barış” cephesi yer aldı. Bu cephenin ne istediği Almanya, Fransa ve Rusya Dışişleri Bakanlarının 6 Mart 2003 tarihli açıklamalarında görülüyor:

Amacımız, Irak’ın tamamen ve barışçıl silahsızlandırılması olduğu için, bugün, Ortadoğu’nun barışçıl araçlarla kapsamlı düzenlenmesine ulaşmak için olanağımız var”.

Böylece bu emperyalist ülkeler, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını çiğnediklerini, Ortadoğu’nun yeniden ve kendi çıkarları doğrultusunda düzenlenmesi için BM’in görevine devam etmesi anlayışında olduklarını açıklamış oluyorlar. Her iki emperyalist kamp arasındaki çelişki, Irak ve bölgenin yeniden düzenlenmesinde izlenmesi gereken yöntemdir. BM şemsiyesi altında statükonun devam etmesi, son kertede Alman, Fransız, Rus ve Çin emperyalistlerinin işine yarayacaktı. Çünkü bu ülkeler Irak rejimiyle petrolün çıkartımı ve pazarlaması için milyar dolarlarla ifade edilen anlaşmalar yapmışlardı. Bu süreç Amerikan ve İngiliz emperyalistlerini dışlayan bir süreçti. Amerikan emperyalizmi Irak’a saldırısıyla bu süreci devre dışı bıraktı. Şimdilerde ise “barış” cephesinin bu unsurları, savaş sonrası Irak’ın yeniden yapılanmasında BM sorumlu olmalıdır demeye başladılar. Bunu, müdahale olanağı elde etmek ve Irak’ın zenginliklerinden pay kapmak için yapıyorlar. Bunu yaparken de kendilerini “barışsever” olarak göstermekten ve barış hareketini kendi emperyalist çıkarlarına alet etmeye çalışmaktan da geri kalmıyorlar. Başarısız oldukları da söylenemez. Özellikle Fransa ve Almanya’da barış hareketi, Fransız ve Alman emperyalizminin güdümüne girme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Barış hareketi içinde belirleyici etkisi olan pasifistler, bunların içinde de burjuva pasifistler, görkemli barış hareketini emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesinden dolayı bilinen ayrışmada taraf olmaya zorluyorlar. Bu unsurlar, işe önce “savaşa karşı” olma anlayışını işleyerek başladılar ve böylece haklı ve haksız savaş ayrımı yapmadan her türlü savaşı, dolayısıyla haklı savaşları da reddetme çağrısında bulundular. Bu anlayış, Irak savaşı somutluğundan dolayı tutmadı veya bastırıldı. Şimdilerde ise “Irak’a karşı savaş hayır”, “barışçıl çözüm” demagojisiyle BM, Almanya ve Fransa, “barış”ın adresi olarak gösterilmeye çalışılıyor. Bu, bir oyundur ve bu oyunu Alman ve Fransız emperyalistleri, emperyalist pasifistler destekliyorlar. Bunlar için önemli olan, dünya çapında yükselen bu hareketi kendi emperyalist çıkarlarına alet ederek Amerikan emperyalizmiyle rekabetlerinde güçlü olmaktır.

Barış hareketi bu oyuna gelmemelidir, emperyalist, gerici, haksız savaşlara karşı mücadele etmeli ve haklı savaşların, ulusal kurtuluş mücadelelerinin, antiemperyalist devrimlerin yanında yer almalıdır. Barış hareketi, emperyalistler arası çelişkilerden dolayı taraf olmamalıdır, burada bağımsızlığını korumalıdır. Ama haklı ve haksız savaşlar konusunda taraf olmalıdır, burada bağımsız olmamalıdır.

Emperyalizm var olduğu müddetçe genel anlamda savaşlar ve savaş tehlikesi de var olacaktır, dolayısıyla barış hareketi de var olacaktır. Önemli olan, bu harekete yön vermektir. Dünya çapında milyonlarca emekçinin haksızlığa, talana ve sömürüye karşı tepkisini bu “kötülük”lerin nedeni olan düzenin yıkılması mücadelesine çevirebilmektir.


9 Mart 2003 Pazar

AMERİKAN EMPERYALİZMİ MUTLAKA SAVAŞ DİYOR


 
Geçen Cuma günü, BM Güvenlik Konseyi’nde H. Blix’in Irak Raporu üzerine görüşmeler başlamadan önce ABD Başkanı G. Bush, BM’in kendileri için önemli bir kurum olmadığını şu sözleriyle açıklıyordu: “Harekete geçmek zorundaysak, harekete geçeriz. Ve bu nedenle BM’in onayını almamıza gerek yok…Söz konusu olan kendi güvenliğimiz olunca, kimsenin müsaadesine ihtiyacımız olmaz”.

Daha öncesinde de Bush, “diplomasinin son aşamasında bulunuyoruz, sonucu nasıl olursa olsun oylama isteyeceğiz, artık kartları açmanın zamanı gelmiştir” diyerek BM’e verdiği önemi ve savaş konusundaki kararlılığını göstermekteydi.

Amerika savaş istiyor. Yapılan hazırlıklar da onun bu niyetini göstermektedir. 11 Eylül saldırısından sonra Amerikan emperyalizmi, 21. yüzyıl dünya hakimiyetini gerçekleştirmek için; stratejik alanları ve hammadde kaynaklarını ele geçirmek, kendi kontrolüne almak için savaşını, „uluslararası teröre karşı mücadele“ bahanesiyle sürdürüyor. Amerikan emperyalizmi, kendi jeopolitik açılımı içinde stratejik alanlardaki/bölgelerdeki devletleri, silah zoruyla hizaya getirmeyi hedeflemiş durumdadır. Devlet olarak ya Amerikan yanlısı olacaksın, ya da savaşı göze alacaksın.

Amerikan emperyalizmi, sorununun sadece Saddam rejimi olmadığını, bütün Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmenin kendi çıkarları açısından olmazsa olmaz koşul durumuna geldiğini çeşitli vesilelerle açıkladı. Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu’da Arap dünyasına güvenmiyor ve nüfuzunun da giderek etkisizleştiğini görüyor. Birçok Arap ülkesinde fundamentalist güçler, Amerikancı elit hakim tabakaya karşı mücadele ediyorlar. Başka bazı Arap ülkelerinde İsrail’e karşı mücadele program seviyesinde ele alınıyor. Petrol zengini Arap ülkelerinde petrodoların Amerikan emperyalizmine karşı mücadelede araca dönüştürülmesi bu emperyalist ülkeyi çileden çıkartıyor. Bütün bunlar, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki mevcut güçler kombinasyonundan rahatsız olmaya başladığını; kendine bağlama ve korkutma taktiğinin artık istenildiği gibi sonuçlar vermemeye başladığını göstermektedir. Amerikan emperyalizmi bu durumu değiştirmeye çalışıyor, bunun için mutlaka savaşacağım diyor.

Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu’da hakimiyet kurmak ve bu hakimiyeti kendi çıkarları doğrultusunda genişletmek ve pekiştirmek için sadece İsrail’i desteklemenin ve bu ülkeyi üs olarak değerlendirmenin de pek fazla bir getirisinin kalmadığını görmektedir. O, İsrail’in yanı sıra Arap dünyasını kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi hedefliyor ve bu işe de Saddam rejimini yıkarak, Irak’ta Amerikan vasalı bir rejim kurarak başlamak istiyor.
Böylece ve bu amacının yanı sıra Amerikan emperyalizmi, bölgenin enerji kaynaklarını kontrolü altına alarak, rakiplerinin enerji sorunları üstesinde de hakimiyet kurmayı planlıyor. Bölge enerji kaynakları üzerinde hakimiyet kurmakla Amerikan emperyalizmi, özellikle Almanya, Fransa, Çin, ve Japonya gibi emperyalist rakiplerini enerji bazında kendi kontrolü altına almış olacağına inanıyor.

Amerikan emperyalizminin Irak’a karşı savaşı, bir türlü kuramadığı Yeni Dünya Düzeni’nde rakiplerinin yerini de göstermektedir. Amerikan emperyalizmi, nerede hangi güçlere tahammül edileceğini, nerede hangi güçlere karşı savaşılması ve ezilmesi gerektiğini ben belirlerim, bütün dünya da buna katılmak ve katlanmak zorundadır diyor. Böylece kendisi gibi düşünen ve hesap yapan emperyalist rakiplerine ve emperyalistleşme sürecinde ve hevesinde olan güçlere karşı tehdit savuruyor.

Amerikan emperyalizmi, rakiplerinin ve potansiyel rakiplerinin, enerji kaynaklarından nasıl yararlanabileceklerini kendisine sunulacak hizmete bağlamaktadır. Bunun ötesinde dünya hegemonyası için üs olarak kullandığı Türkiye gibi ülkelere de birtakım mali, siyasi kırıntıların verilemesini, uşaklıklarının derecesine bağlı kılmaktadır.

Amerikan emperyalizmi, Irak’a karşı savaşında yanında olmayan, karşı olan ülkeleri, sizi enerji kaynaklarından dışlarım ile tehdit etmektedir. Burada söz konusu olan emperyalistler arası çelişkiler ve emperyalist güçler arası ilişkilerin yeniden düzenlenmesidir. Amerikan emperyalizmi, dünya pazarlarındaki rekabeti düzenlemeyi, yönlendirmeyi hedefliyor ve bunun için gerekli kuralları belirlemeye çalışıyor.

Dünya hegemonyası amacına ulaşmak için Amerikan emperyalizmi, NATO’yu istediği gibi kullanabileceği bir araca dönüştürüyor. NATO, Amerikan emperyalizminin küresel müdahalesi için bir araç almalıdır diyor. Bu nedenle, NATO olanaklarını, kendi çıkarlarına göre kullanıyor. Irak’a karşı olası savaş için hazırlıklarında bu açıkça görülmektedir. Böylece savaşa karşı olduğunu söyleyen, örneğin Almanya gibi ülkeler de, bir biçimde ABD’nin Irak’a karşı savaşında yer almış oluyorlar.

BM’deki Irak ile ilgili tartışmalar, emperyalistler arası çelişkilerin kapsam ve derinliğini göstermektedir. BM, Irak’a karşı savaşa evet diyenler ve hayır diyenler olarak ikiye bölünmüş durumdadır.

Irak’a karşı savaşa şimdilik hayır diyen Fransa, Almanya, Rusya ve Çin gibi emperyalist ülkelerin “hayır” tavırları iki anlamda dile getiriliyor. Bu, “hayır”, hem ilkesel olarak hem de görece olarak yorumlanmalıdır. İlkesel olarak bu ülkeler, Amerikan emperyalizmi karşısında bağımsız hareket edebileceklerini bütün dünyaya göstermek istiyorlar. Onların “hayır”ı aynı zamanda görecedir. Çünkü Amerikan emperyalizminin İngiltere ile birlikte Irak’a karşı savaş açması durumunda bu ülkeler Irak ile şimdiye kadar yapmış oldukları petrol anlaşmalarının geçersiz kılınacağını, bölgenin enerji kaynaklarının kontrolünde uzak tutulacaklarını ve Amerikan emperyalizmine bağımlı kalacaklarını çok iyi biliyorlar. Bu nedenle, Amerikan emperyalizminin kendilerine pay verme durumunda savaşa evet demeleri büyük bir olasılıktır.

21 Aralık 2000 Perşembe

ASGK-NATO VE TÜRKİYE


 
14-15 Aralıkta düzenlenen NATO Konseyinde sonuç alınamadı. Bakanlar düzeyindeki bu toplantıda AB’nin Nice zirvesi kararları sonucu, AB ile NATO arasındaki güvenlik ve işbirliği sorunlarının sonuçlandırılması ve belli bir kararın alınması bekleniyordu. Toplantı sonuçsuz kaldı, bir uzlaşma sağlanamadı. Bunun nedeni de Türkiye’nin itirazı ve diretmesiydi. En son gün ABD’nin devlet başkanı düzeyinde devreye girmesi ve Türkiye’den veto hakkını kullanmasından kaçınmasını istemesi de sonuç vermedi. Türk hükümeti, veto etmiyoruz, ancak “ulusal” çıkarlarımızdan taviz vermiyoruz açıklamasını yaptı. Veto etmekle, ulusal çıkarlardan vazgeçmem anlayışı, soruna ilişkin olarak, en fazlasıyla farklı bir diplomatik tanımlamaydı.

Türkiye ile AB’yi yeniden karşı karşıya getiren gelişme nedir? Daha ortalıkta AB yokken (1957’de Roma Anlaşmalarına göre kurulmuştur), ‘40’lı yılların sonunda Batı Avrupa Birliği (BAB), Avrupalı devletlerin güvenlik örgütü olarak şekillendirilmek amacıyla kuruldu. ABD’nin müdahalesi, NATO’nun kurulması, BAB’ın ölü doğmasına neden oldu. BAB, ABD-AB arasında çelişkilerin sertleştiği dönemlerde, güya ABD’yi tehdit amacıyla AB’li emperyalist ülkeler tarafından gündeme getirilse de, ne o zaman var olan Sovyetler Birliği-Warşova Paktı tarafından, ne ABD ve ne de bizzat AB tarafından ciddiye alınmıştı. Revizyonist blokun ve dolayısıyla Warşova Paktı’nın dağılmasıyla (1989-1990/91) NATO, amaçsız bir askeri pakta dönüştü. Bir taraftan NATO, kendine yeni görev ararken; durumdan görev çıkartmaya çalışırken, diğer taraftan da ABD ile AB arasındaki emperyalist çelişkiler, “komünizm”, Sovyet tehlikesi baskısı ortadan kalkınca bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. AB, ABD ile çelişkilerinin, dünya hegemonyası için mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak ayrı askeri örgütlenmesine ağırlık vermeye başladı ve fonksiyonsuz BAB anlayışı bir kenara atılarak, Avrupa Savunma ve Güvenlik Kimliği (ASGK) anlayışı geliştirildi.

Amerikan emperyalizmi, ASGK’nın NATO’ya vurulan bir darbe olduğunu çok iyi bildiğinden bu örgütlenmenin kendi kontrolünde gelişmesi için faaliyetini yoğunlaştırdı. AB’nin, Almanya ve özellikle Fransa gibi emperyalist ülkeleri Amerikan emperyalizminin tepkisini yumuşatmak ve bağımsız askeri örgütlenmenin kurumsallaşmasını engellememesi için ASGK’nın, NATO’dan bağımsız olmayacağı anlayışını geliştirdi. Ama gelinen nokta, esas düşüncenin hiç de öyle olmadığını gösterdi. ASGK, bugün güç açısından bir hiç olduğu için bugün NATO olanaklarından yararlanmayı istiyor, ama güçlenince tamamen bağımsızlaşacaktır. Bu, AB’nin bilinen, ama açıklanmayan esas hedefi. Sorunu karmaşıklaştıran ise, bir kısım NATO üyesinin AB üyesi olması ve bir kısmının da olmaması. NATO üyesi olup da AB üyesi olmayan ülkelerden birisi de Türkiye. Türkiye, NATO üyesi olduğu, ama AB üyesi olmadığı için AB’nin, NATO olanaklarını kullanarak ASGK’yi şekillendirmesine ve karar mekanizmasından dışlanmasına karşı geliyor ve AB’nin, ASGK olarak NATO olanaklarını kullanmak için NATO üyelerinin, dolayısıyla Türkiye’nin de onayını alması gerektiğini savunuyor. Yani, ben de ASGK’nin üyesi olmalıyım diyor ve bunda da direniyor. Son toplantının başarısızlıkla sonuçlanmasını esas nedeni bu.

Tabii sorun, sadece bununla sınırlı değil. Amerikan emperyalizmi ASGK gelişmesinin yönünü görüyor: AB’nin kendine rakip olduğunu ve askeri örgütlenmesini de geliştireceğini biliyor. Bu askeri gelişmeyi yönlendirmeye çalışıyor. Bunu yapabilmek için de kendine bağımlı, aynı zamanda AB üyesi olan NATO üyesi ülkelere ihtiyacı var. İngiltere’nin yanı sıra söz konusu olabilecek ikinci ülke, Türkiye. Ama Türkiye AB üyesi değil. ABD, Türkiye’nin AB üyeliğini esasen bundan dolayı destekliyor; İngiltere ve Türkiye, AB ve ASGK içinde ABD’nin köstebeği olmalılar!
ASGK içinde de görüş birliği şimdilik sağlanmış değil. Fransız emperyalizmi, ASGK’nın NATO’dan bağımsız, salt AB’ye özgü bir askeri kurum olarak geliştirilmesini talep ediyor. AB’nin Nice zirvesinde bu görüşünü dile getirerek ısrarlı oldu, ama İngiltere’nin buna karşı gelmesi sonucunda ASGK’nın özerk olmasına karar verildi. Bu durumda ASGK, şimdilik özerk; NATO’nun olanaklarından yararlanarak gelişen bir askeri yapılanma durumunda.

AB, bölgesindeki; genişleme alanındaki ve de giderek dünyadaki kendi çıkarlarını zedeleyen gelişmelere; devrimci mücadelelere ve kendisiyle diğer emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin keskinleşmesiyle ortaya çıkacak sorunlara acil müdahale etmek istiyor. Bugün ABD’nin, NATO ve BM ile yaptığına AB, ASGK ile yapmaya soyunuyor. AB, Balkanlara, Ortadoğu’ya, Kafkasya/Hazar Havzası’na müdahale edebileceği ve AB emperyalist çıkarlarını savunacağı varsayımından hareket ediyor.

AB, siyasi bir bütünlük değildir. AB siyasi birliğini sağlamış olmaktan çok uzaktır. Tekelci sermayenin birliği olan AB’de emperyalistler arası çelişkiler; güçler dengesi, AB’nin gelişme ve genişleme seyrini belirlemektedir. Bu anlamda AB önderliğinde bir askeri kurumlaşmanın; somutta da ASGK’nın bir ordu, bir ülkenin ordusu olarak gelişeceğini sanmak siyasi saflıktır. ASGK, bir NATO olarak da gelişemez. Çünkü NATO’nun, iç emperyalist çelişkileri bastırarak gelişmesinin yegane nedeni, sosyalist ve sonra da revizyonist dünya sisteminin varlığıydı. Bu sistem ortadan kalktıktan sonra, NATO içindeki gevşeme ve çıkar farklılıkları tamamen su yüzüne çıktı. ASGK’yı, NATO gibi bütünlüklü geliştirecek; AB içinde emperyalist ülkeler arasındaki eğilimi sıkı ittifaka dönüştürecek, onların arasındaki çelişkileri geri plana atacak bir durum yok. Dolayısıyla ASGK, AB’nin gelişmesine; AB içindeki emperyalist ülkeler arasındaki (özellikle Fransa, Almanya ve İngiltere) çelişkilerin keskinleşmesine bağlı olarak; bu gelişmelere paralel sıkı veya gevşek bir askeri örgütlenme olacaktır. En fazlasıyla, bugün ve yakın gelecekte AB’nin kolektif sömürgeciliğini koruyan bir acil müdahale kurumu olacaktır.

Türkiye, bu müdahalenin kendi bölgesinde olma olasılığından hareketle ve AB'yi, ‘NATO’nun olanaklarını kullanmak istiyorsan beni de üye yaparsın’ dayatmasından dolayı Avrupa emperyalistleriyle ilişkilerini sertleştiriyor ve Türkiye’siz bir ASGK’yı reddediyor.

13 Eylül 2000 Çarşamba

BİN YIL GÖSTERİSİ!


 
3 gün süren Bin Yıl toplantısı 7 Eylülde sona erdi. 150’den fazla devlet ve hükümet başkanının katıldığı toplantı, BM’i tam anlamıyla bir domuz ahırına çevirdi. Daha doğrusu BM’in düzenlediği bu toplantı, bir deli pazarıydı; Clinton’dan Putin’e, Castro’dan Arafat’a, Chirac’tan Zemin’e, Hatami’den Barak’a, Sezer’den Schröder’e akla gelen ve bir şekilde sorunu olan, kendini sorumlu hisseden bütün devlet ve hükümet başkanları, ülkelerinde en iyi televizyon yayın saatini de göz önünde tutarak, en “iyi”, herkese hitap eden, ama beş paralık değeri olmayan konuşmalarını yaptılar. BM, uzun yıllardır görüşmeyen veya çeşitli nedenlerden dolayı kanlı-bıçaklı olan akrabaların barıştırıldığı, kucaklaştıkları ve hasret giderdikleri arenaya döndü. Üç gün boyunca, dikkati çekmek için nezaket kuralları “nazik”çe çiğnendi.

Hiçbir sonucun alınamayacağı, sadece ve sadece birtakım temennilerin dile getirilebileceği böyle bir toplantı, görünmeyen yönleriyle ticari ilişkilerin görüşüldüğü ve kurulduğu bir platform oldu. Çoğu ülke delegasyonunun ekrana yansımayan kısmı, ekonomik ilişkiler kurmakla görevli olanlardan oluşuyordu.

Bu toplantının amacı neydi? Birleşmiş Milletler, “globalleşme döneminde dünya örgütü nasıl yapılandırılmalıdır, tek tek üye ülkeler açısından hangi görevleri üstlenmelidirler, etkili hareket edebilmek için hangi araçlara sahip olunmalıdır, yeni fiyaskolarla karşı karşıya kalmamak için barış operasyonları nasıl reforme edilmelidir?” vb. sorularına cevap aramak ve bulmak için “Bin Yıl Zirvesi” düzenlendi.

BM, bu toplantının belli politikacılar tarafından kötüye kullanılmasına, yani propaganda ve show kürsüsüne dönüştürülmesine kesinlikle karşı olduğunu açıklamıştı. Ama tam tersi oldu: Devlet ve hükümet başkanı sıfatıyla üye ülkelerin temsilcileri, istedikleri gibi konuştular. BM’e göre bu toplantı, bir “Gala-Zirvesi” olmamalıydı, bir çalışma toplantısı olmalıydı. Ama toplantı gerçek anlamıyla bir “Gala-Zirvesi” oldu. Çalışma işi ise kulislerde ticari ilişkiler kurmakla sürdürüldü.

Bu toplantılardan geriye bir “aile resmi” ve sekiz maddelik bir temenniler paketi kaldı. 150’den fazla devlet ve hükümet başkanı, sefalete, Aids’e ve cehalete karşı mücadele etmek için niyetlerini açıkladı. Aynı zamanda, BM şemsiyesi altında yürütülen ve gelecekte olası barış misyonunun daha iyi örgütlenmesi dileğinde bulunuldu. Hepsi bu.
Bu “karar”ları almak için bu kadar masrafa ve zahmete hiç de gerek yoktu. İnternet üzerinden bu iş halledilebilirdi. Ama işin show ve gövde gösterisi yönü ağır bastı.

Sefalete karşı mücadele! BM Genel sekreteri K. Annan’ın raporuna göre bugün dünyada mutlak yoksulluk içinde yaşayan 1,3 milyar insan var. Yoksulluk görece bir kavram. Ölçüsü her ülkeye göre değişir. Ama her halükarda dünya üretiminin çok önemli bir kısmı birkaç emperyalist ülkenin elinde. Dünya ülkelerinin ezici çoğunluğu talan ediliyor. Bunu nüfusa uyguladığımızda sefalet içinde yaşayanların sayısının 1,3 milyardan çok fazla olduğunu görürüz. BM, kundakçıyı, itfaiyeci yapıyor. Dünyayı talan edenleri ve bu talana katılan yerli işbirlikçileri, sefaleti önleme mücadelesine çağırıyor. Bu, ne ilk ne de son çağrı olacaktır. Daha önce yapılan çağrılar, bu toplantıda da yinelendi, gelecekte de tekrarlanacak ve aynı zamanda dünyanın bir kutbunda sefalet, diğerinde de refah artmaya, uçurum derinleşmeye devam edecektir.

Globalleşme çağında dünya örgütünün nasıl yapılanması” gerektiği sorunu, revizyonist blokun dağılmasından sonra emperyalist dünyanın gündeminde olan bir sorundur. İki kutuplu dünyanın çok kutuplu; çok rekabet merkezli olmasından bu yana BM’i, biraz da kendi çıkarları için kullanma eğilimi ağır basmaya başladı. Dünya hegemonyası mücadelesinde BM’in sadece veya da ağırlıkta ABD’nin aracı olmasına artık boyun eğmek istemeyen güçler, örneğin Güvenlik Konseyi’nde temsil edilmeyen Almanya, birkaç yıldan bu yana dile getirdiği rahatsızlığını; bu konseyin daimi üyesi olmaması sorununu çözümleme yolları aradı. Ve karşısında ABD'y’e buldu. Amerika, Almanya'nın bu isteğine karşı olmadığını söylerken, BM Genel Sekreteri vasıtasıyla da "bu alanda yapılması gereken daha çok şey var" ” açıklamasını yapıyordu.

Clinton, Ortadoğu barış sürecine yeni bir ivme kazandırmak için çaba harcadı. Belki de, 150’den fazla devlet ve hükümet başkanının huzurunda İsrail-Filistin barışını sağlayan, “üçlü tokalaşma”yı BM’de ve bu denli bir kalabalık, “seçkin” zevatın önünde gerçekleştiren başkan olarak tarihe geçmek istiyor. Ama “barış” bir türlü sağlanamadı ve Clinton, bütün dünyaya, özellikle de orada hazır bulunan rakip emperyalist ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarına ABD’nin gücünü göstererek onları ezemedi!

Böyle bir toplantı olur da Afrika üzerine konuşulmaz mı? Konuşuldu. Güvenlik Konseyi’nin önde gelen üyeleri, yani emperyalist ülkeler, başta da ABD ve İngiltere, barışın sağlanması konusunda Afrika’ya özel bir atıfta bulundular: Clinton, uluslar arası barışın ve Afrika’da barışın sağlanması konusunda sadece silahlanmadan bahsedilmemeli, bunun ötesinde sağlık, eğitim, çevre ve doğal kaynaklar –yeraltı ve yer üstü zenginlikler- sorunlarından da bahsedilmeli görüşünü savundu. Dadılığı birkaç günlüğüne eşine bırakarak toplantıya katılan Blair, Afrika kıtasını kastederek “yeni bir ortaklık” önerisinde bulundu. Belki de Afrika ülkelerini yeni bir yeni sömürgecilik yöntemiyle talan etmenin yollarını arıyordu. “Dünyanın hiçbir yerinde Afrika’da olduğu kadar insan açlıktan, hastalıktan ve savaşlardan dolayı ölmüyor” diye –bu arada Sierra Leone’de İngiliz askerleri insan öldürmekle meşguldüler- “üzüntüsünü” dile getiren Blair, “İngiltere, Afrika’nın fakir ülkelerinin borçlarını sildi” ve “gelişme yardım”larını da 1997’den bu yana yüzde 70 artırdı açıklamasını yaptı. Blair’in önerdiği “ortaklık”ta önderlik rolü Afrikalılara verilmeliymiş!

Karateci Putin de oradaydı. Suskundu. Salonda göstermelik bir gösteri yapsa daha çok ilgi çekebilirdi! Olmadı. Putin, Rusya’nın içinde bulunduğu istikrarsız durumun verdiği eziklikle, BM dışındaki örgütlerin şu veya bu ülkeye askeri müdahalede bulunmasını eleştirdi. Kastettiği Nato ve onun Balkan ülkelerine müdahalesiydi. Tabii geleceği göz önünde tutarak da Kafkasya ve Orta Asya’da olası askeri müdahalelere dikkati çekiyordu.

Suskunlardan birisi de Jiang Zemin idi. O da, hükümran devletlerin içişlerine müdahale edilmesine karşı olduğunu açıkladı. Onun da derdi var bu konuda; Tibet ve Doğu Türkistan. Buralardaki anti-sömürgeci, bağımsızlık hareketlerine dışarıdan müdahale edilmesine Çin’in kesinlikle karşı olduğunu bir kez daha vurgulamış oldu. “Tek kalkınma yolu yoktur” diyen Zemin, Çin’i olduğu gibi, mevcut iktisadi ve baskıcı-katliamcı siyasi yapısıyla kabul edin mesajını verdi.

Küba devriminin –bugün o devrimden geriye hiçbir şey kalmamıştır- önderi Kastro, mendilini, konuşma süresini gösteren aletin üstüne koyarak esprisini yaptıktan sonra, devrimcilerin de olumlayacağı bir konuşma yaparak, Amerikan emperyalizmini kendi ininde eleştirdi, teşhir etti. Tabii, en azından 150 domuzun tepindiği o ahırda bu konuşmanın bir yankısı olmadı, olamazdı da.
Bir bütün olarak “Bin Yıl Zirvesi”nde Jiang Zemin, “tek medeniyet, tek kalkınma modeli yoktur. Her ülkenin halkının kendi sosyal sistemlerini ve kalkınma stratejilerini seçmelerine saygı duyulmalıdır”; Schröder, “ekonomik kalkınmayı hızlandırmak için iş çevreleri de BM örgütünde aktif görev almalıdır”; Chirac, “ahlak, barış ve demokrasiden daha önemlidir. 21. Yy’da insanlığa, insan onuruna ve insan haklarına hizmet edecek yeni bir ahlak anlayışı geliştirmek zorundayız”; Clinton da, “insan hakları için gerekirse müdahale edelim. Geçen yüzyıl bize, gerektiğinde uluslar arası güçlerin taraf tutmak zorunda kaldığını da gösterdi. Çatışan taraflar arasında ‘tarafsız durarak’ sorunları çözemiyoruz. İyi ile kötü çatıştığı zaman tarafsızlık sadece kötünün işine yarar” gevezeliğini yaptılar.

Sezer de oradaydı. 24 devlet ve hükümet başkanıyla görüşmesi, Clinton’ın görüştüğü sekiz devlet ve hükümet başkanlarından birisi olması, görüştüğü hiç kimseden etkilenmemesi Türk burjuvazisi için övünç kaynağı oldu. Özellikle, bölgemizde gözü olan ABD, Almanya ve Fransa gibi emperyalist ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarının övgüsüyle Sezer, adeta sarhoş oldu.
Türk bürokrasisi, acemi Cumhurbaşkanı’nı “tay tay” yaparak New York’a gönderdi. Sezer de, Demirel’i aratmayacağını kanıtladı.

1 Kasım 1999 Pazartesi

KIBRIS SORUNU VE EMPERYALİST DALAŞ


KIBRIS SORUNU VE EMPERYALİST DALAŞ

Ecevit'in ABD'de de kimlerle, hangi konuyu, hangi kapsamda konuşacağı çok önceden tespit edilmişti. Protokolün, ziyaretten önce en ince noktasına kadar hazırlanması ve ele alınacak konuların belirlenmesi ve bu konular hakkında görüşlerin karşılıklı teatisi ziyaret öncesi gerçekleştirilmişti. Ecevit ve Clinton, Ecevit, IMF veya Dünya Bankası hangi konuyu hangi boyutta ele alacaklarını ve kamuoyuna nasıl bir açıklamanın yapılacağını biliyorlardı. Nitekim öyle de oldu. Amerikan emperyalizmi ve Türk devleti, dünya kamuoyuna, özellikle de AB'yle görüşmelerin ne denli olumlu olduğu, Türkiye-ABD arasında "dostluk" ilişkileri olduğu ve Türkiye'nin çok önemli bir ülke olduğu mesajı verilecekti. Bu mesaj verildi. Hal böyle olmasına rağmen Türk medyasında, beklentiler üzerine bolca yorum yapıldı. Umduğunu bulamadı diyenlerin yanı sıra, çetin pazarlıklar yapıldı diyenler de oldu. Her halükarda bu yorumcuların gözden kaçırdıkları gerçek, Amerikan emperyalizminin mali ve siyasi konuları birbirinden ayırarak ele almasıydı. Amerika, devlet olarak doğrudan mali "yardım" vaadinde bulunmadı ve bu biçimdeki "yardım"ın sınırlı olacağını çok önceden açıklamıştı. Amerikan emperyalizmi, mali konularda devreye IMF'yi ve Dünya Bankası'nı soktu ve Türkiye'nin mali talepleri IMF ve Dünya Bankası tarafından ele alındı. Henüz kimin ne dediği pek belli değil. "Deprem yardımı", IMF ile Stand-by sorunu devam ediyor. Her halükarda tahkim yasasının çıkmış olmasını ve Türkiye'de enerji sektöründe yatırımların kaçınılmaz olduğunu göz önüne getirirsek Türkiye'ye gelecek olan yabancı sermaye miktarının birkaç milyar dolarla sınırlı kalmayacağı açıktır. Merkez Bankası Başkanı Erçel'in açıklamasına göre uluslararası piyasalardan Türkiye'ye 2000 yılında 11 milyar dolar ve 2001 yılında da 13 milyar dolar olmak üzere toplam net 24 milyar dolar akacaktır. Bu miktar, azami değildir. Amerikan emperyalizmi, Türkiye'nin mali taleplerine kendi etkisindeki kurumları devreye sokarak sermaye akışı için yeşil ışık yakarak cevap vermiş oldu.

1 Mayıs 1996 Çarşamba

EMPERYALİSTLER ARASI İLİŞKİLERDE İKİ EĞİLİM VE GELİŞMENİN YÖNÜ



EMPERYALİSTLER ARASI İLİŞKİLERDE İKİ EĞİLİM VE GELİŞMENİN YÖNÜ

Kapitalizmin genel krizinin başlamasından bu yana emperyalist ülkeler arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkilerin önemli değişmelere uğradığım görüyoruz. ilk önemli değişmeye Ekim Devrimi'yle başlayan süreç neden olmuştu. Ekim Devrimi'yle başlayan süreç, sadece SB'de değil, uluslararası planda sosyalizmin yükselme, kapitalist dünyanın ise tarihi olarak gerileme süreciydi. Bu süreç, dünya pazarının ikiye bölünmesi ve bu bölünmüşlükten dolayı da kapitalist dünya pazarının daralması, kapitalist etkinliğin sınırlanması süreciydi.