deneme

17 Kasım 2022 Perşembe

2023 SEÇİMLERİ - DEVRİM VE KARŞI DEVRİM

 

DEVRİM VE KARŞI DEVRİM

2023 SEÇİMLERİ DÜNYA JEOPOLİTİK

İT DALAŞININ DOĞRUDAN BİR PARÇASIDIR

Diktatör “2023 bir kader seçimidir”i farklı ifadelerle sürekli tekrarlıyor. Doğru söylüyor; Türkiye bir “beka” sorunuyla karşı karşıya. Burjuva muhalefet de, yani şu Millet İttifakı da Türkiye’nin bir “beka” sorunuyla karşı karşıya olduğundan bahsediyor. İpe sapa gelmez karşılıklı atışmaları bir kenara bırakırsak seçim tarihi yaklaştıkça, bu seçimin şimdiye kadarki seçimlerden bir “beka” sorunundan bahsedilebilecek derecede farklı olduğunu görürüz.

Taraflar hazır: Bir yanda Cumhur İttifakı, diğer yanda da Millet İttifakı. Bir seçimin normalliği, kaybedenin gitmesi, kazananın iktidar olmasıdır. Şüphesiz bu sefer de öyle olacak; kaybeden gidecek, kazanan iktidar olacak. Ancak bu defa sadece seçmen seçmeyecek. Bu seçime, sonucundan jeopolitik çıkar bekleyen ülkeler de müdahil.

Kim ne istiyor sorusuna tez formatında cevap vermeye çalışalım:

Millet İttifakı

TÜSİAD’da örgütlenmiş sermayenin desteği Millet İttifakı’nadır. Millet İttifakı/TÜSİAD demek ABD/AB/NATO demektir.

Bu nedenle hiç kimse kendini kandırmasın; Millet İttifakı demek CHP önderliğinde Batı (ABD/AB) demektir. Oyum Batı içindir demektir.

Millet İttifakı’nın kazanması, “eski” Türkiye’nin yeniden kurulması demektir; ABD’nin Türkiye’yi kendi çıkarları için istediği gibi kullanması demektir. Türkiye’nin, NATO’nun Madrid zirvesinde açıkladığı gibi Çin ve Rusya’ya karşı korumak zorunda olduğu “kurallara dayalı uluslararası düzen”in koruyucusu olması demektir. Şimdilik Türkiye bu düzenin koruyucusu durumunda değildir.

Türk büyük burjuvazisinde bölünmüşlük ortada: Ya eski düzene dönüş veya da yeni düzenin kurumlaşması. Eski düzene dönüş, çivisi sökülmüş, bilinçli olarak işlemez hale getirilmiş devlet ve kurumları, o “müesses nizam”, ya eskisi gibi olacak (ABD/AB/NATO bunu istiyor) veya da yeniden örgütlenecek.

Siyasi “sünepe” Kemal, gemileri Batı adına yakacak cesareti bulmuşa benziyor. Birkaç aydan bu yana adeta “küheylan” kesildi. Onu dürtükleyen iç ve dış güçler belli. TÜSİAD’da örgütlü işbirlikçi tekelci sermaye. Dış güç olarak AB/ABD. Daha Başkan yardımcısıyken J. Biden, Türkiye’de muhalefeti destekleyeceklerini, cesaretlendireceklerini, iktidarı darbeyle değil ama seçimle değiştireceklerini açıklamıştı. Bu ittifakın, özellikle de CHP’nin “yeni”si, eski düzeni yeniden kurmaktan ibarettir. Bu nedenle her tarafta, her iddiada (Ege, Doğu Akdeniz, Libya, Irak, Güney Kafkasya vs.) geri adım atılacak; Amerikan jeopolitikasına hizmet edilecek duruma gelinecek; yani eskiye dönülecektir. ‘Biz Ukrayna’nın yanında yer alacağız’, orada burada ne işimiz var açıklamaları doğrudan ABD/AB politikalarının yanında yer alındığının açık ifadesidir.

Başka bir ifadeyle: Diktatörün gitmesi demek Türkiye’nin yeniden “eski” Türkiye olması, ABD’nin çıkarlarına boyun eğmesi; Suriye’den, Irak'dan, Güney Kafkasya’dan, Ege’den, Doğu Akdeniz’den, Libya’dan çekilmesi; buralarda ABD’nin jeopolitikasına göre hareket etmesi demektir.

Muhalefeti seçen, Batı’yı seçer, eskiye dönüşü seçer.

Cumhur İttifakı

Cumhur İttifakı da diğeri kadar Batıcıdır, Amerikancıdır, NATO yanlısıdır. Ancak çıkar çatışmalarından dolayı Türkiye-Batı (ABD/AB/NATO) arasında gerginlikler çelişkiye dönüştü. Ege, Doğu Akdeniz, Libya, Suriye (Rojava), Irak, Güney Kafkasya, Rusya ile ilişkiler her iki tarafın kabul edeceği biçimde çözümlenmiş olsa bölgemizde diktatörden daha Amerikancı az bulunur. Ancak, Türkiye ile Batı arasında söz konusu olan çelişkilerin çözğlmesinde Batı, Türkiye’nin teslim olmasını, eski uysal Türkiye’ye geri dönmesini dayatırken, Türkiye de “ulusal” çıkarlara sarılarak “eşit” koşullarda ilişkilerin yeniden kurulmasında ısrar etmektedir.

Diktatörün Batı’ya olan tavrı hala tamamen taktikseldir. Bu bilinmeli ve Batıcı bir diktatörden yeni bir Avrasyacı diktatör çıkartılmamalı.

Diktatörün bu seçime bu denli önem vermesinin iki temel nedeni vardır: Bu nedenlerden birisi, “yerli ve milli” sermayenin Türk jeopolitikasının çıkarlarına göre yeniden örgütlenmesidir. İkinci neden ise, mevcut faşist “müesses nizam”ın bütün kurumlarıyla başkanlık sistemi adı altında keza yeniden örgütlenmesidir. Bu iki nedenden dolayı 2023 seçimi mutlaka kazanılmalıdır, bu bir “beka” sorunudur, diyor diktatör.

AKP iktidarının ilk dönemi Türkiye, AB ve ABD ilişkilerinde çıkar çatışmasının olmadığı veya sorun olmadığı dönemdi. Ancak, sonraki yıllarda (diyelim ki 2010’dan sonrası) Batı ile Türkiye arasındaki ilişkilerdeki gerginlik çelişkiye dönüşmeye başladı. Batı’ya göre diktatör gitmeliydi, diktatörsüz AKP hükümeti devam edebilirdi. Suriye politikasından başlayarak bahsi geçen sahalarda ve konularda Türkiye, ABD/NATO ve AB çıkarlarına göre değil de kendi çıkarlarına göre hareket etmeyi giderek derinleştirdi; “ulusal güvenlik”, “ulusal çıkar” politikasına dönüştürdü. Şimdi bu politikanın yapılandırılabilmesi için düzenin ve sermayenin yeniden, “ulusal” güvenlik ve çıkarlara göre örgütlenmesi gerekiyor. Bu seçim kaybedilirse yeniden başa dönüleceğini bildiği için diktatör “beka”dan bahsetmektedir.

Cumhur İttifakı kaybederse dış politika, jeopolitik anlayış değişir; ABD/AB/NATO anlayışı hakim olur; yani eski Türkiye yeniden kurulur. Millet İttifakı, ABD/AB/NATO ne derse onu yapar.

Cumhur İttifakı kazanırsa sermaye bugüne kadar görülmeyen boyutlarda ve hızla üretim ve sürekli geliştirilen savaş üretimi için her ayrıntısında da yeniden örgütlenecektir. 2010’da TÜSİAD’ı kastederek “bitaraf olan bertaraf olur” diyen “İstanbul sermayesi nedense işin başından itibaren bizimle para kazanmada anlaştı ama siyasette anlaşamadı. Bunu da zaman zaman itiraf ettiler... Anadolu sermayesini aralarına almadılar... Fakat isteseler de istemeseler de Türkiye'de artık sermaye ciddi manada el değiştirmeye başladı. Bu bizim için çok önemli bir güven kaynağı. Türkiye'nin dört bir yanında ihracat üç-beş sene öncesiyle mukayese edilmeyecek derecede bir sıçrama gösteriyor... Anadolu sermayesi hiçbir dönemde hiçbir devirde olmadığı şekilde dünyaya açılıyor. TÜSİAD artık bazı şeylere de kendisinin alışması lazım.” açıklamasını yapan diktatörden başkası değildi. Seçimi alması durumunda bunun hesabını soracaktır. TÜSİAD çatısı altında örgütlenen tekelci işbirlikçi büyük sermaye, ya “yeni düzen”e ayak uyacak veya da önemsizleşecektir.

Daha ziyade MÜSİAD destekli ve kamu mülkiyetindeki modern işletmelerle askeri-sanayi kompleksi diktatörün esas iktidar kalesi olacaktır. Bunun açık anlamı şudur: Savaşa hazırlık...

Cumhur İttifakı’nın kazanması, Kürt ulusunun inkar ve imhasının ötesinde Türk jeopolitikasının Pantürkizm ve Turancılık olarak gelişmesi demektir. Bu nedenle Cumhur İttifakı, yani diktatör demek, savaş, ilhak, jeopolitik çıkar demektir.

Burjuva muhalefet nasıl dağıtılır, dağıtılır mı yoksa etkisiz hale mi getirilir veya nasıl etkisiz hale getirilir, bunu göreceğiz. Ancak diktatörün “ileri demokrasi”sinde Türkiye’nin eski faşist “müesses nizam”ından geriye bir şey kalmayacaktır. “her şey” yenilenecektir. Zaten 20 yıllık iktidarı boyunca birçok kurum işlevsizleştirildi, kapatıldı veya adı değiştirilerek içi boşaltıldı. Şimdi, seçimi kazanması durumunda diktatör, yeni düzenini kurmak için aykırı görülen her türden devlet yapılanmasının feshedilmesinin, feshedilenlerin yerine diktatörün iradesini sorgulamayan, kayıtsız şartsız takip eden ve istenilen sembollerini taşıyan yapılanmaların kurulmasının yolunu açacaktır. Güdümündeki medya ve kamu kurumlarıyla bunu daha bugünden yapıyor. “Şahsım, ailem, milletim” adına diye başlayan canlı yayına kaç TV kanalı bağlanmamaktadır?

Diktatörü seçen, böyle bir düzeni, savaş, işgal ve saldırganlığı seçer.

2023 seçimi Türk burjuvazisi içindeki bölünmüşlüğü açığa çıkartacaktır. Açığa çıkanın, yani ayrışımın arka planında sadece Türkiye değil, dünya hegemonyası için geliştirilen jeopolitik doktrinler durmaktadır: Bir taraftan ABD/AB/NATO diğer taraftan da Rusya (ve Çin). Bu güçler Türkiye’yi jeopolitik it dalaşlarında kendi yanlarında görmek istiyorlar. Bu anlamda bu seçim onlar için de çok önemli olmaktadır.

Zamanın Ruhu Diktatörden Yana

Diktatörü ve Türk ekonomisini hafife almanın birkaç sonucu:

-Pandemi patlak verdiğinde kapitalist sistemin çöküyor olduğundan çok emindik. Ama olmadı, kapitalizm çökmedi, kapitalizm sistem krizinden dolayı çökecektir teorisini üretenlerin teorisi çöktü. Şimdi “ayrık otu” gibi yer altına geçtiler (tam da mevsimi).

-Ekonomik kriz bu sefer Erdoğan’ı götürür dedik, bu baskıya dayanamaz, gider dedik. Olmadı. Ekonomi krizde olmamasına rağmen hala krizden bahsedilmektedir.

-Ekonomik krizle mali krizi birbirine karıştırma konusunda çok mahir olduğumuz için bu kriz diktatörü kesin götürür, kurtuluruz dedik. Olmadı.

Hala inatla ekonomik krizden bahsediliyor, ama krizde olması gereken ekonomi de büyüyor.

-Para sıkıntısı var, borç para bulamaz, gider dedik. Olmadı. Diktatörde para bol.

-Sermayeyi tek elde toplamak, yoğunlaştırmak ve merkezileştirmek için diktatör yoksulluğun derinleşmesini ve kapsamlaşmasını yönetiyor. “Sol” ise koro halinde bıkmadan usanmadan olmayan ekonomik krizden bahsediyor.

Bu arada Rusya-Ukrayna savaşı patlak verdi. Diktatör ‘ne Ukrayna'dan ne de Rusya'dan vazgeçeriz’, diyerek güya tarafsızlığını açıkladı. Bir taraftan Montrö Boğazlar Sözleşmesini uygulayarak Boğazları ABD ve NATO’ya kapatırken veya Sözleşme kurallarına göre açık tutarken, diğer taraftan Ukrayna-Rusya arasında arabuluculuğa soyundu, tahıl anlaşmasını örgütledi, eline geçen fırsatları değerlendirdi.

Pandemi sonuçları; uluslararası tedarik imkanlarının zorlaşması ve savaştan dolayı Rusya’ya uygulanan ambargo bir taraftan Türkiye’yi stratejik konumundan dolayı önemli kılarken, diğer taraftan Rusya ile ilişkilerinin kapsamlaşması ve derinleşmesi, gitmesi bir yana diktatörü dünya “lideri” yaptı.

Rusya, Türkiye’yi her bakımdan destekliyor. Amaç, ABD ve NATO’dan uzak duran Türkiye’dir. Burada bir ortaklık var. En son olarak Türkiye’nin gaz dağıtım merkezi olmasını talep eden ve destekleyen Rusya’dır. Tahıl anlaşmasını askıya alıp sonra “Türkiye’nin sayesinde” diyerek geri dönen de Rusya’dır. Erdoğan’dan övgüyle bahseden de Putin’dir.

Putin, Türkiye’nin Batı’dan uzak durması için daha neleri vermez ki? Seçimi kazanması için Putin elinden geleni yapıyor. Yoksa yapmıyor mu? Ortaya attığı ‘Türkiye doğal gaz merkezi olmalıdır’ın lafı bile yetiyor. Hele, son olarak Türk Devletleri Teşkilatı’nın ete buda büründürüldüğü son toplantısına hiçbir tepki vermedi. “Eli mahkum” olmak herhalde böyle bir hal olsa gerek.

Her ihtimal bakımından Rusya, Çin’e karşı Türkiye ve Orta Asya Türk devletleriyle ittifak kurmak zorunda olduğunu, kalacağını biliyor. Şimdi ilişkilerin bu denli olumlu olmasının esas nedenlerinden birisi de budur.

Çin, Türkiye olmaksızın Orta Asya, Kafkasya ve AB kapılarında ne yapabileceği sorusuna mutlaka cevap arıyordur. Çin’i çevreleyen Amerikan jeopolitikası şimdilik tek açık kapı olarak Çin’den Avrupa’ya uzanan kara hattını engelleyecek durumda değil. Engellenip engellenmeyeceği de Türkiye’nin elinde.

Bunlar açıktan diktatörü güçlendirmektir.

Türkiye’nin nesnel olarak Rusya/Çin yanında yer alması; en azından mevcut tutumunu devam ettirmesi, süreç içinde başta ABD olmak üzere Batı’nın; somutta da Çin ve Rusya’ya karşı Amerikan jeopolitik doktrininin çiğerinin sökülüp alınması anlamına gelir.

2023 Seçimi ve Devrim Cephesi

Karşı devrim nereden nereye geldi? Bu soruya cevap verebilmek için Türk burjuvazisinin kendi hikayesini nasıl yazdığını; bu hikaye içinde uluslararası ilişkilerin seyrini; dünyanın jeopolitik halini ele almak gerekir. Yani ayrı bir yazı konusu. Bu nedenle sonucu söylemekle yetineceğim.

Son birkaç yıldır yıkılacağı dört gözle beklenen Erdoğan-”karşı devrimi” sıçrama yaptı, sıçramasını devam ettiriyor...

Türkiye, Türk burjuvazisi, ekonomisi, emperyalizmle ilişkisi 1970’lerden kalma anlayışla değerlendirilemez.

1970’lerden kalma anlayışıyla sınıf düşmanı tanımlaması yapmak artık mümkün değildir. Böyle bir tanımlamanın mümkün olmadığını, nesnel olamayacağını görmek için kimi örgütlerin temel tezlerine bakmak yeterlidir. Biz hala nasıl sorusunu sormadan bağımlılıktan, yine nasıl ve neden sorusunu sormadan sömürgecilikten bahsederken Türkiye her iki güç (ABD-Rusya) arasında topu taca atmadan, orta sahada çevirmeden oynuyor.

Birkaç sene öncesine kadar ABD’nin kucağından Rusya’nın kucağına koşan, ABD ve Rusya tarafından itilip kakılan, Putin tarafından azarlanan Erdoğan söz konusuydu veya böyle tarif ediyorduk ilişkileri. Peki, sonuç? Erdoğan hep onlarla birlikte Rojava’yı, İdlib’i, Libya’yı, Doğu Akdeniz’i, Güney Kürdistan’ı, Güney Kafkasya’yı paylaşmak için rekabet etmiştir, etmektedir. ABD ve Rusya ile “kutsal ittifakı” o zaman bölgeseldi, ama bugün uluslararasıdır. ABD/NATO/AB’yle sorunlu/çelişkili olduğu hiçbir alanda/sahada (Karadeniz’de, Boğazlar, Ege, Doğu Akdeniz, Libya, Suriye, Güney Kafkasya, Rusya ile ilişkilerinde) geri adım atmıyor. Bu nasıl oluyor?

Böyle sömürge; “yarı sömürge”, “yeni sömürge” bir ülke insanlık tarihinde ilk defa görülüyor olması gerekir. Bu nasıl bir sömürge ülke ki, Ege’de, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Güney Kafkasya’da, Karadeniz’de, Libya’da, Balkanlarda, yaşanmakta olan Rusya-Ukrayna savaşında efendisinin çıkarlarına ters hareket ediyor, sadece ters hareket etmekle kalmıyor kendi çıkarları doğrultusunda mücadele ediyor; efendisi olan Amerikan emperyalizminin jeopolitikasının gerçekleşmesini engelleyebiliyor?

Açık ki, bu soruya cevap veremiyoruz. Ama bunun bir izahı olması lazım. Bunun izahı “somut durumun somut analizi”nden geçer. En azından, artık “dinozor” da olsa Lenin’den bunu öğrenmedik mi?

Devrimci/komünist örgütlerin temel özelliği öğrenen örgütler olmalarıdır. Peki, sınıf düşmanımızı tanıma bağlamında klasik, retorikleşmiş kavramların ötesinde ne öğrendik?

Sınıf düşmanına duyulan haklı kin ve nefretin dayanılmaz hafifliği kendini, onu küçümsemek olarak gösteriyor. Tamam sınıf düşmanını küçümseyelim, ama küçümsemek hafife almak anlamına gelmez. Gerçekle, nesnellikle ilişkisi kalmamış sınıf düşmanı analizi yerine en azından 2500 küsur yıllık şu sözleri anlamaya çalışalım:

Düşmanı ve kendini tanıyorsan, yüzlerce muharebenin sonucundan korkmana gerek yok. Kendini tanıyorsan, ama düşmanı tanımıyorsan kazandığın her zafer için yenilgiye uğrayacaksın. Ne düşmanı ne de kendini tanıyorsan, her muharebede yenileceksin... Gerçeklere bağlı kal”.

Sun Tzu haklı değil mi?

Karşı devrim cephesinde seçim vesilesiyle her bir burjuva ittifak kendi geleceği açısından bir varoluş mücadelesi veriyor...

Bu seçim örgütlenmiş sermaye grupları arasında bir kavgadır...

Millet İttifakı’nın arkasında TÜSİAD, onun üzerinden de Batı sermayesi ve “kurallara dayalı uluslararası düzen” duruyor. Millet İttifakı, TÜSİAD, ABD/AB/NATO, “kurallara dayalı uluslararası düzen” kurallarına uymadığı; kendi “ulusal” çıkarlarına göre hareket ettiği için Erdoğan ve iktidarı yıkılmalıdır, diyor.

Karşı devrimin Cumhur İttifakı cephesinin arkasında eski veya yeni bir uluslararası düzen ve sermaye yok. Ancak dayandığı jeopolitik örgütlenmiş “yerli ve milli” sermaye var. Bir de Rusya’nın açıktan desteği var.

Her ikisi de kirlidir, birisi diğerinden bir parça daha temiz değildir. Millet İttifakı “kurallara dayalı uluslararası düzen” savunuculuğuna döneceğiz; Batı’dan kopmayacağız vaadinde bulunuyor.

Cumhur İttifakı, “kurallara dayalı uluslararası düzen”in dayatmalarına teslim olmayacağız, “bağımsız” olacağız vaadinde bulunuyor. Ama bu vaat, faşist nizamı yeniden örgütlemekten, sermayeyi yeniden örgütlemekten, savaş için hazırlıktan başka bir anlam taşımıyor.

Burjuvazinin her iki tarafı da karşılıklı olarak, “o taraf” kazanırsa Türkiye kaybeder modunda. Her iki taraf da birbirine meydan okuyor. Devrim cephesinin bu “it dalaşı”na taraf olması söz konusu olamaz. Devrim cephesi bu iki karşı devrim kampları arasında seçim yapmak zorunda değildir.

Mademki bu seçim bir “beka” sorunudur, o halde devrim cephesi de bu “beka” sorununa nasıl baktığını, bu “beka”nın nasıl olması gerektiğini programatik anlayışıyla açıklamalıdır.

Karşı devrimin bu tarafları birbirine alternatif olabilirler. Ancak, her iki tarafın tek alternatifi devrim cephesidir. Ya Millet İttifakı veya Cumhur İttifakı ya da üçüncü cephe olarak devrim ittifakı veya da bu seçim sürecinde ‘ya karşı devrim ya da devrim’ bir manifesto olarak açıklanmalıdır.

Bu it dalaşında taraf olunamayacağına göre kendi yolumuzda yürümeliyiz, yürüyor olduğumuzu göstermeliyiz...